çarpık batılılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çarpık batılılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.1.16

Mitoloji: Yunan mı, Anadolu mu?

Halikarnas Balıkçısı namıyla maruf Cevat Şakir’in “Anadolu Tanrıları” adlı kitabını okumuş olanlar, ünlü tarih tezini bilir:
Yunan Mitolojisi denen kültür mirası aslında Yunanistan’ın değil Anadolu’nundur. 

***
Türkiye’nin dünya çapında yetiştirdiği ünlü arkeologlardan Prof. Fahri Işık’ın son çalışmaları, bu tezin doğruluğunu arkeoloji biliminin yadsınamaz gerçekleriyle de kanıtladı.
Bu değerli arkadaşım, çalışmalarını tüm dünyaya duyurduğu “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” adlı müthiş bir de kitap yayımladı...
Aşağıda, bu konudaki mektubunu özetledim. 

***
Türkiye’de de okunsun, bilinsin ve tartışılsın diye büyük emekle ve ulusal arkeolojide bir ilk olarak Almanca aslından dilimize çevirdiğim 20 özgün makaleyi içeren “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” kitabım tükendi.
Ancak “suskunluk” sürüyor.
Belli ki 200 yıldan bu yana Alman eskiçağ bilimcilerin öncülüğünde perçinlenen akademik Ortodoksluğa (Mitoloji kültürünün Yunan olduğuna ilişkin bağnazlığa. E.K.) karşı işlediğim “suç”un! bedeli olarak “susarak öldürme”yi de iyi öğrenmişiz Batı’dan.
Uygarlığın kök saldığı Batı Anadolu’nun İon toprağında biçimlenen kültürel ve sanatsal değerler “Hellen yaratısı” olabilir mi?
Olympos’un Tanrıçaları, Anadolu Ana Tanrıça’sından olma “Anadolu Bacıları” değil midir?
Zeus’un Anadolu Baba Tanrısı’ndan uyarlanan, Hellenlerin en çok saygı gösterdiği Dionysos’un, Lydia ve Apollon’un, Lykia’da doğan “insan tanrılar” olmadıkları mı düşünülür?
İon halkları neden Roma Çağı tapınaklarında bile tüm tanrıçaların Artemis Ephesia örnekliğinde soyut biçimli kült heykellerine tapınır ve tiranlar neden Anadolu geleneğinde tanrılaşır?
Yontu sanatında göç sonrası ilk örnekler neden Hitit etkisindedir; ve neden yapılar her alanda Tunç Çağı ya da Erken Demir Çağı Anadolu geleneğinde biçimlenmiş ve de “Hellen” tapınağı bile ilk İonia’da yaratılmıştır? Ve neden Atina Klasik Çağ’a İonia’dan aldığı biçimlerle girmiştir?
Özlücesi, bu nasıl bir “Hellen yaratıcılığı”dır ki yaratan ve veren hep Anadolu-İon halkı, alan Hellas-Dor halkı olmuştur?
Karakuyu dikmetaşı hem kabartma resmin Hitit geleneğindeki biçim ve biçemi ve hem de hiyeroglifin içeriğiyle, Metropolis’te bulunan Luvice mühürle birlikte, “göç” zamanı ve sonrası İonia’sında Hitit-Luvi geleneğinin devamını tanıtlıyorsa, o toprakta kültür ve sanatın “Hellenliği”nden söz etmek de mümkün olamaz.
Mitoslarda İonia’ya adını veren “Atinalılar” Anadolu’ya gelmeden yaklaşık 300 yıl önce bir Mısır yazıtında Anadolu’nun yerli halklarından Luviler ve Mitanniler arasında “Büyük İonia” varsa eğer, bu ancak, İon halkının da yerli Anadoluluğu anlamına gelebilir.
“Rum”ların ataları, “Anadolu halkıdır” onlar.

***
Fahri Işık’ın, Yunan Mitolojisi denilen kültürün, özbeöz Anadolu kökenli olduğunu, arkeolojik bulgulara dayanarak açıklayan çalışmalarını vurgulayan mektubunun bu özetini “Yeni Yıl Armağanı” bir bilgi olarak okurlarıma sunuyorum.
Emre Kongar, Cumhuriyet, 07 Ocak 2016

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

21.6.13

Erdoğan tarihe nasıl geçecek?

Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir”
diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı. Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif  oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış” görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…” satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedesine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak, “Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
Hürriyet, Cengiz Çandar, 21 Haziran 2013

15.7.09

Rabia Kadir kime hizmet ediyor

BAŞLIKTAKİ soru bana ait değil. Geçen hafta sonu Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı kitabından bir bölüm aktarınca mail yağmuruna tutuldum.
Bazı okurlar ‘bir kadın liderin doğuşunu’ anlatan dokunaklı satırları gözyaşları içinde okumuş, bazıları ise ‘sen asıl Rabia’nın arkasında kimler var ona bak!’ demiş.
Sadece okurlar değil geçen hafta katıldığım birçok sohbette aynı soruyla karşılaştım.
Özetle söylenen şu: Bu olayların arkasında Çin’in bölünmesini isteyen Amerika var. G-8 Zirvesi öncesi protestoların başlaması tesadüf olamaz. Baksanıza Çin Devlet Başkanı zirveye gidemedi. Gitse Amerika’ya kafa tutacak doların rezerv para olmaktan çıkmasını isteyecekti. Uygur Türklerine yapılanlar üzücü ama onların da bu oyuna gelmemesi gerekiyor.

* * *

Bitmedi, dahası var.
‘Rabia Kadir öyle anlattığınız gibi Uygurlar için mücadele eden masum bir lider değil. Kimlerle irtibatlı olduğuna bakarsanız kime hizmet ettiğini de anlarsınız!’
Verso Araştırma’dan Erhan Göksel gönderdiği e-mail’de ‘kime hizmet ettiğinin resmidir’ notu ile kanıtları da sunmuş.
Neymiş kanıtlar? Üç muhteşem fotoğraf.
1- Rabia Kadir Amerika Başkanı Bush’la birlikte gülümserken.
2- Bir protesto gösterisi esnasında Uygur ve Amerikan bayrakları altında yürürken.
3- Amerikan senatosunun önünde yapılan konuşmayı dinlerken.

* * *

Açıkçası Amerika ya da başka bir gücün Çin’le ilgili ‘gizli planlarını’ bilmiyorum.
Ha bilmiyor olmam, olmadığı anlamına gelmez...
Fakat kerameti kendinden menkul bir Çinperestlik adına, Uygur Türklerinin dünya kamuoyunda ilk defa bir yüze kavuşmasını sağlayan, bunun da bedelini Çin işkencesinden geçerek misliyle ödemiş olan Rabia Kadir için söylenenlere, tek kelimeyle ‘insaf’ diyorum.
Arkadaşlar Rabia Kadir Amerika’ya keyfinden gitmedi.
Altı yıllık cezaevi işkencesinden sonra servetini, çocuklarını, ata yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için sürgüne gitti.
Baskı ve zulüm gören halkının geleceğini yeniden inşa edebilmek için Amerika’ya sığındı. Elbette orada Bush dâhil tüm siyasetçilerle görüşecek.
Amerikan Kongresi’nde halkının acılarını dile getirecek. Bundan doğal ne olabilir?

* * *

Ha Amerika’nın gizli ya da açık bir takım politikaları vardır ve o politikanın içinde Uygurlara destek vermek şu anda Amerika’nın işine geliyordur…
E ne olmuş yani?
Yarın da işine gelmez desteği keser!
Bu Uygur Türklerinin yaşadığı zulmü ve Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı olarak verdiği mücadeleyi ortadan kaldırır mı?
Tabii ki kaldırmaz. Çünkü Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da yaşadıkları sorun her şeyden önce bir iç sorun. Hiçbir toplumsal mücadele sadece ‘dış mihrakla’ harekete geçmez.
Öyle olsa bu işleri gayet iyi bilen Çin oturup Amerika’nın kendisini istikrarsızlaştırmasını beklemez, önce Zencileri sonra da Hispanikleri kışkırtırdı.
Ama yapamaz! Amerika süper güç olduğu için değil, ekonomik krize rağmen içerisi böylesi bir kışkırtmaya müsait olmadığı için.
Yarın Amerika baskıcı bir rejime dönüşsün görün bakın neler oluyor.

* * *

Gelelim şu rezerv para meselesine.
Azıcık ekonomi bilgisi olan doların aşırı değer kaybetmesi ve bir süre sonra rezerv para olmaktan çıkmasının (mümkündü değildi ayrı bir tartışma) en başta Çin’i vuracağını bilir. Çünkü Çin GSMH’sının neredeyse yarısı (yaklaşık 1.5 trilyon dolar) şu anda Amerikan hazinesine park etmiş durumda. Doların rezerv para olmaktan çıkma süreci hızla değerini düşüreceği için Amerika’dan önce Çin hazinesini vurur.
Şu küresel kriz ortamında Çin ve Amerika zannettiğimizden daha fazla bir birine bağımlı. Dolayısıyla her şeyi ‘dış mihrakla’ açıklayan klasik komplo teorilerini bir kenara bırakıp, iç ve dış dinamikleri birlikte anlamaya çalışmakta büyük yarar var.
Amerika ya da Çin hangi hesabın içinde olursa olsun Rabia Kadir şiddetten uzak duran bilgece tavrıyla herkesten ve her şeyden önce Uygur Türklerine hizmet ediyor.
Eyüp CAN, Hürriyet, 15 Temmuz 2009

17.6.09

Çifte Standardın Dikalası


Bizde seçmenler üç ayrı yere yazılırken, seçim günü sandıklar çalınırken, elektrikler kesilirken, uçan mürekkeple listeler tutulurken (liste uzatılabilir) Batı neredeydi?
Yoksa biz de sokaklaraçıkıp Türkçe pankartlar yerine İngilize pankartlar mı taşısaydık?
Batının istediği adamlar seçilirse demokrasi, istemedikleri seçilirse zulüm...

11.6.09

LIBYA - Ömer El Muhtar


Kaddafi Roma'da
İtalya'ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Libya lideri Ömer Muhtar'ı hatırlattı

Libya'nın devrim lideri, Afrika Birliği'nin ise dönem başkanı olan Albay Muammer Kaddafi, İtalya'ya yaptığı ilk ziyarette İtalyan sömürgeciliğine karşı Libyalıların gerçekleştirdiği direnişin efsanevi ismi Ömer El Muhtar'ı hatırlatmaya da özen gösterdi.

Üniformasının üstüne Ömer El Muhtar'ın İtalyanlar tarafından idama mahkum edilmek üzere tutuklandığı anı gösteren fotoğrafı asan Kaddafi, Quirinale Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'yla yaptığı görüşme sırasında, "İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İtalya artık dost bir ülkedir" dedi.
Kaddafi, İtalya ve Libya'nın Ağustos 2008'de imzaladıkları anlaşmayla ilişkilerde yeni bir sayfa açtıklarına değinerek, "İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir" diye konuştu.
Konuşması sırasında Avrupa Birliği ve Afrika Birliği arasında paralellikler kurmaya çalışan Kaddafi'nin, şu ifadeleri kullanması da dikkati çekti:
"İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak. İtalya'nın Avrupa Birliği'ni kurarken sergilediği kararlılığı şimdi Afrika Birliği'nde görüyoruz. İtalya, Avrupa Birliği'nin dış politika koordinatörü yerine tek bir dışişleri bakanı olmasını temenni ediyor. Libya da Afrika Birliği için aynı temenniye sahip. Afrika'nın dış dünyayla 53 ses aracılığıyla konuşmasının hiç bir yararı yok, aynı şekilde Avrupa'nın da 27 sesle konuşmasının hiç bir yararı yoktur."

ÖMER EL MUHTAR'IN OĞLU DA KADDAFİ'YLE BİRLİKTE-
Kaddafi, üniformasına fotoğrafını iliştirdiği Ömer El Muhtar'ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar'ı da Roma'ya beraberinde getirdi. "Çöl Arslanı" lakabıyla da tanınan efsanevi direnişçinin artık tekerlekli sandalyede olan oğluna Kaddafi tarafından büyük saygı gösterilmesi de dikkati çekti.
Sömürgecilere karşı bir direniş sonrasında İtalyanlar tarafından esir alınan ve 15 Eylül 1931'de Mussolini'nin emriyle idam edilmiş olan Ömer El Muhtar, Libya'nın en önemli milli kahramanı olarak tanınıyor.
Libya'nın finansmanıyla seksenli yıllarda çekilen ve Ömer El Muhtar'ın hayatını konu alan "Çöl Arslanı" adlı film, İtalya'nın tepkisine ve sansürüne yol açmıştı. İtalya'da dönemin başbakanı Giulio Andreotti, İtalyan ordusunun imajının kötülendiği gerekçesiyle filmin İtalya'da gösterilmemesini tercih etmişti. İtalyanlar sansür kararıyla o yıllarda izleyemedikleri filmi, nihayet Kaddafi'nin ziyareti sırasında İtalyan Sty televizyonundan izleyebilecekler.
Habertürk, 11 Haziran 2009

25.2.09

Export kültür Oscar kazandı

Anton Çehov’a eserlerini Fransızcaya çevirmeyi önerdiklerinde, büyük yazar “Olmaz ki!” demiş. “Ben bu hikâyelerde Rusya’ya özgü bir hayatı anlattım. Fransızlar bunu nasıl anlayacak?”
Çehov elbette bütün dünya dillerine çevrildi ve herkes onun karakterlerindeki insani özü algıladı.
Ama burada vurgulamak istediğim nokta yazardaki derin ve duru bakış.
Eserlerini para ve şöhret için yazmayan bir dâhinin dürüstlüğü.
Ne yazık ki çağımız sanat eserlerini de metalaştırdığı için artık böyle bir safiyetten söz etmek olanaksız.
Bazı değerli eserler başka dillere çevrilebildiği gibi değersiz ticari metalar da dünyada dolaşıma girebiliyor.
Bu işin en kötü yanı da “egzotik” kültürleri, Batılı efendilerin zevkine uyarlayarak anlatmak.
Bir çeşit export kültür.
Bu tip ürünler, dünyada büyük başarı kazanmalarına rağmen kendi ülkelerinde eleştiriliyor ve gerçeği çarpıtmakla suçlanıyor.
Şunu da hemen ekleyeyim: Dünyada başarı kazanmak bir suç değil elbette.
Ben sadece “export kültür” tanımına girecek olan ürünlerle, gerçek sanat eserlerini birbirinden ayırmayı öneriyorum.

***


Oscar’ın galibi Slumdog Millionaire'in başına da bu geldi işte. Film dünyayı ayağa kaldırdı ama Hintlileri memnun etmedi. “Hindistan bu değil!” tartışmalarına yol açtı.
İsim bile tuhaf: “Milyoner varoş iti!” Varoş iti adını taktığınız kişilerin sayısı ise birkaç yüz milyon.

***


Unutmayalım ki bu bir Hint filmi değil, İngiliz filmi.
İngiliz sinemacılar bir Hint romanını alıp aşırı derecede değiştirmişler.
Romandaki baş kişinin adı bile farklılaştırılmış.
Filmdeki Müslüman çocukların annelerinin Hindular tarafından öldürülmesi gibi din çatışmalarını körükleyecek sahneler eklenmiş.

***


Hindistan’daki sinema endüstrisine Hollywood’tan bozma Bollywood deniliyor. Bir zamanlar Türkiye’yi de etkileyen Avare, Sangam vs. gibi şarkılı filmler yapılıyor burada.
İngilizler ise bu eski sömürgelerindeki hayatın klişelerini alıp Batı sosuna bulayarak dünyaya pazarlıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki bu yöntem beni çok rahatsız ediyor.
Hindistan’ı iyi bilmememe rağmen bu büyük ülkenin böyle Batılı kilişelerin dışında ele alınması gerektiğinden eminim.
Çünkü ben Hindistan’ı Satyajit Ray’ın, Mrnal Sen’in filmlerindeki, Rabindranath Tagor’un şiirlerindeki, Arundhati Roy’un romanlarındaki derin gerçeklikle tanıdım.
Hindistan’ın gerçek ruhunu anlatan büyük sanatçılar bunlar. Batılı kurnaz efendilerin allayıp pullayarak sundukları Hindistan değil.
Ama şimdi ne yazık ki milyonlarca kişi, romana bile bağlı kalmayan bu filmi seyredecek.
Satyajit Ray’ın filmlerini ise hiç kimse izlemeyecek. Aynen Japon Yasujiro Ozu’nun başına geldiği gibi.

***


Çağımız bir pazarlama çağı.
Ve bu pazarlamanın ilginç yöntemlerinden birisi de bilinmeyen egzotik kültürlerden izlenimler alıp bunu Batı sosuna bulayarak sunmak.
Birkaç yıl önce Borat diye bir film yapmıştı İngilizler. Sözüm ona Kazakistan’dan Batı’ya gelen bir gazeteciyle dalga geçiyorlardı ama aslında Kazak kültürünü aşağılıyorlardı.
Çünkü Batı için kendileri insan, diğerleri ise “etnik” kategoride anılacak zavallılardır.
Bunlarla ya alay edilir ya da Batılı’nın acıma hisleri tatmin edilir.
Los Angeles’ta Gucci, Prada giysiler içinde Dom Pérignon şampanyalar yudumlanırken “Ah zavallı yoksul Hintli çocuklar. Onlar için ne kadar üzülüyoruz. Ne de tatlı kara gözleri var!” demeye yarar.
Zülfü Livaneli, Vatan, 25 Şubat 2009

13.12.08

Örnek Müslüman-2

‘Guantanamo üssünün askeri otoriteleri 'zihni mücadele alanı' kavramından sıkça bahsediyorlar ama görünüşe bakılırsa mahpusları geleceğe hazırlamaktansa onları oyalamak için uğraşıyorlar. Jeoloji sınıfları, 'gameboy'lar ve pastel boyalar onları oyalayabilir ama köktenci İslama alternatif oluşturmaz.'
'Zihni Mücadele Alanında Kaybetmek' başlıklı ve Christopher Boucek imzalı bu makale Herald Tribune'de birkaç gün önce yayımlandı. Batı basınında 'İslamcıları nasıl tedavi ederiz?' anafikirli, düşünce kuruluşları kaynaklı bu türden makalelere birkaç günde bir rastlayabilirsiniz.
Bu türden makaleler siz hiç farkında olmadan radikal İslami hareketleri bir tür virütik durum, eylemcileri de henüz tedavisi bulunamamış bir kanserin kurbanları olarak sunarlar. Bu makalelerin asli görevi her türlü şiddetin kaynağı olan eşitsizliği unutturmak, radikal İslami hareketin birinci kaynağı olan yoksulluk ile olan bağını yok saymaktır.

İslamı 'tedavi etmek'
Bu bilimsel görünümlü abrakadabra, çokuluslu şirketler 'özelleştirilmiş' savaş ve güvenlik endüstrisinden para kazanmaya devam ederken kendini İslami radikalizm olarak gösteren devasa eşitsizliği 'estetize' eder.
Bu yüzden de yukarıdaki makaledeki gibi 'eski zihni silip yerine yenisini koymak' ya da 'radikalleri tedavi etmek', 'radikalleri işleme tabi tutmak' gibi kavramlar kullanılır. Guantanamo ve benzerleri sanki sanatoryummuş ve içeridekiler radikal İslam belasından kurtulmak için kendi istekleriyle buralara gelmişler gibi...

Guantanamo ve ılımlı İslam
Guantanamo ve benzerleri işin kirli tarafı. Bir de o kadar kirli değilmiş gibi görünen tarafı var.
İslami öfkeye karşı 'zihni alanda mücadelenin' bir de think-tank'lerde, Batı'nın ve Ortadoğu'nun beş yıldızlı otellerindeki toplantılarda, gazete köşelerinde yürütülen kısmı var.
Her ne kadar göze şirin görünseler de Guantanamo nasıl Müslümanları iyi ve kötü diye ikiye ayırıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Guantanamo'daki işkenceciler yoksulluğun İslami bir yüzle ortaya çıkan öfkesini nasıl işkence ile yıldırmaya çalışıyorsa, bu taraftaki ılımlılar da o efendilerin daha çok kazanması için çeşitli yöntemlerle çalışıyor:
Bir yandan efendilerin dikte ettiği sistemle tam uyum sağlıyor bir yandan da gerektiği zaman radikallere örnek gösterilmek üzere hep tırnak ve mendil kontrolüne hazır bekliyor.

Kerbela ve IMF
Oysa onlar:
Seccadesi çocuk-köle-işçilerin terinden biriken artı-değer ile dokunan, kıblesi Guantanamo'da işkence tezgâhları kuran özel güvenlik şirketlerini icat eden Amerikan düşünce kuruluşlarıyla aynı olan, duasının başına aç çocukları değil helalinden finans şirketlerini koyan ve Hüseyin'in altı aylık Ali Asgar'i Kerbela'da bir yudum su için havaya kaldırdığı gibi Asya'da aç bebeklerini kaldıranlara karşı IMF'nin yanında saf tutanlar...
Ilımlı İslam böyle bir garabet olduğu sürece anlıyorum Londra'nın, Paris'in, Kahire'nin ve İslamabad'ın arka sokaklarında ılımlı olmayı hiç istemeyen, öfkesiyle tüm 'alışverişlerin' kalbinde patlatmak isteyen çocukları.

Eski örgüt üyeleri bulmak
Ve memleketimizde de mebzul miktarda pazarlamacısı ve inanmış misyoneri bulunan bu ılımlı İslam Guantanamo ve benzeri işkence merkezlerinin tükürdüğü öfkeli addamları 'rehabilite etmekle' görevlendiriliyor.
Onların görevi, öfkeli Müslümanları uyumlu olmaya çağıracak din adamları, eski örgüt üyeleri bulup ortaya çıkartmak.
Serbest pazar tezgâhının dağılmamasını isteyen bütün güçler onların sponsoru.
Görevleri, Müslüman- kapitalist iktidarları desteklemek ve kurban bayramlarında zenginlerin sofrasından düşen sakatatlara kanaat edecek uysal Müslümanlar üretmek...
Bunları bilen Müslümanlar var. Ama onlar örgütlenmeye kalktığında kimse onlara para vermiyor. Onlar örnek müslüman rolüne çıkan serbest piyasacı, ılık Müslümanlar kadar Müslüman sayılmıyor.
Ece Temelkuran, Milliyet, 12 Aralık 2008

10.12.08

Örnek Müslüman

‘Londra’daki ılımlı Müslümanlar, belediye imkânlarının köktenci Müslümanlar tarafından kullanılmasından şikayetçi oldular. Bu protestoların müslüman vatandaşlardan geliyor olması iyiye işaret...'
‘İnsanlık piyasalara feda olsun, kapitalizm sağolsun’ duasının mihrabı; ‘yerküre çok uluslu şirketlere seccade olsun; serbest piyasanın ezanları semayı doldursun’ ilahisinin baş terennümcüsü, The Economist dergisi yukardaki şekilde buyurmuş.
6-12 Aralık sayısında Avrupa ve Amerika’daki İslam üzerine üç parçalı bir çalışma yayınlayan dergi, yazılara Amerikan istihbarat örgütlerinin bir süredir tartışılan kehanetiyle bakıyor.
Yapılan projeksiyona göre Avrupa şehirlerindeki İslami yaygınlaşma herhangi bir ekonomik daralmayla birlikte 2025 yılına kadar ‘gergin ve stabil olmayan durumlara’ yol açabilir. Derginin alttan alta önerdiği çözüm, tabii ki ılımlı İslam.

Virütik Müslüman
Müslüman toplumdan bu şekilde, yani ‘kontrol altında tutulması gereken virütik bir durum’ olarak söz edildiğinde, bütün dinlere karşı son derece mesafeli olan benim bile saf tutup İslami direnişe destek veresim geliyor.
Din için değil, o dine inanan ezilmiş, aşağılanmış insanlar için. Allah’a değil, insanlara inandığım için. Hele ana-akım Batı medyasında ‘iyi Müslüman, ılımlı Müslümandır’ baretmenliğini gördüğümde, o okumuş yazmış Batılının içindeki beyaz takım elbiseli, yelpazelenip duran kolonyalisti ifade etmek istiyorum. O kadar çaresiz ve zavallılar ki...
Radikal İslami örgütler adalet, insanlık, erdem, eşitlik, dünyayı değiştirmek, zalim efendileri yok etmek gibi tutkulu hedeflerden bahsederken onlar, Avrupa şehirlerinin gettolarındaki kalbi olan olan ve kız çocuklarına son derece uyuz bir ‘Uyum sağla!’ nutku atmaktan öteye geçemiyor.
Ama ‘ılımlı İslam’ anahtar sözcüğü meseleye kalp değil ‘kafayı çalıştır’ nahiyesinden bakan cemaatlere çok şey vaat ediyor çünkü...

Alan, satan ve razı
Müslüman toplumuyla Batılı toplum arasındaki sorunlar, mümkün olduğunca kafa kafaya gelerek değil, meselelerin etrafından dolanarak hallediliyor. Okullarda “helal et” sorunu çıkınca mesela, ‘laik menü’ uygulanıyor ve öğlen yemeğinde sebze çıkıyor.
Avrupa’daki Müslümanlar, yüksek minareli camiler yapıp ‘ezanlar inlemeli Rotterdam’ın üzerinde’ dediğinde bir biçimde belediyelerle Müslüman topluluk arasında pazarlıklar başlıyor.
Pazarlıkları ılımlı olanlar yürütüyor ve onlar ‘Bulandırma denizi, uyandırma kerizi’ sistemiyle çalıştıkları için herşey tatlı tatlı hallediliyor. Bu tatlı pazarlıktan hem ılımlı Müslüman memnun kalıyor hem Avrupalı.
Ne Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi façası, ne ılımlı İslam’ın abdesti bozuluyor. ‘Minareyi yüksek yap, ama’ diyor Avrupalı ‘altına kızlı erkekli oturulan bir toplum merkezi kur’.

Minareden taviz vermek
Eğer politika bir ‘taviz sanatıysa’ olup bitenler dinden ziyade politika kokuyor. Batı, bu politik pazarlık masasını açık tutabilmek için ılımlı İslam kavramını destekliyor.
Fetullah Gülen’in yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri seçilmesinin nedeni de bu. Dünyanın efendileriyle hem ticaret, hem ziyaret yapan ve Hıristiyanlarla Avusturalya’da ortaklıklar kurabilen bu cemaat sadece Türkiye’de değil dünyada ılımlı İslam’ın promosyonunu yaparak Batı ile Doğu arasındaki pazarlık platformunu ve örnek Müslüman profilini oluşturuyor.
‘Vay nasıl yaparlar?’ demiyeceğim. ‘Velev ki başörtüsü ideolojik olsun...’ diyen Başbakan’a tüm samimiyetimle katılıyorum. Zira baş örtmemek de ideolojik bir tavırdır ve din ile politika yapmak da bir haktır. Herkesin, İslami bir hayat savunanların da bu yönde politika yapma hakkı vardır.
Ama yapmıyormuş gibi yaptıklarında tıpkı Batılının içindeki kolonyalisti ifade eder gibi o ‘dindar amca’nın içindeki iletmeci-politikacıyı da ortaya sermek lazım.
Ama yine de bu acayip oyunu Avrupa’daki Müslümanların dağıtacağını, bu alveri tezgahını özellikle Avrupalı Müslüman kadınların bozacağını öngörüyorum. Anlatacağım...
Ece Temelkuran, Milliyet, 10 Aralık Çarşamba 2008

Başörtüsü takacağım...

Hadise, Viyana’da, Sınır Tanımayan Kadınlar (Women Without Borders) toplantısında cereyan etti. Toplantı, ‘köktenci şiddete’ karşı tüm dünya kadınları için düzenlenmişti. Türkiye’den ben davetliydim. Kolombiya’dan Endonezya’ya, Guatemala’dan Filistin’e, ABD’den Somali’ye, Irak’a kadar bütün ülkelerden birer kadın mevcuttu.
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.


Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.

Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”

İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Ece Temelkuran, Milliyet, 5 Aralık Cuma 2008

6.7.08

Bırak önce yok edeyim, sonra yaparım

Dünya çapında marka yaratmaktan bahsederken dünya çapındaki bazı markalarımızın öldürülmüş olduğunun farkında mısınız?
Olmadığınıza eminim.
Yaşadıklarını bilmediğiniz için öldüklerini de duymamışsınızdır.
Yahyalı. Kula. Ladik. Uşak. Bergama. Hereke. Milas. Gördes. Döşemealtı. Yağcıbedir. Çanakkale. Ezine. Kayseri. Küllüce. Kars. Kozak. Yahyalı. Taşpınar.
Bu isimler bir şey ifade ediyor mu?
Hepsi dünyada halıcılıkla ilgilenen herkes tarafından yüzyıllardır bilinen markalar. İsimlerini yapıldıkları yerlerden aldılar.
Bir zamanlar bu yerlerde dünyanın en iyi halıları yapılıyordu.
Artık hemen hemen hepsi silindi.
Klasik Türk halısına kalitesini veren yeni yün, kök ve çiçeklerden yapılan “kökboyası” her yöresel motifler ve kadınlarının ustalıklarıdır.

Fabrikasyon sanat!
Önce boyalar bozulmaya başladı. Yapma boyaların 19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak Türkiye’ye girmeye başlamasıyla, kökboyası yavaş yavaş sahneden çekilmeye başladı.
Kökboyasının yapılması zahmetlidir ama onun halıya verdiği güzellik ve pırıltı, ne kadar kaliteli olursa olsun, hiçbir sentetik boyada yoktur. Yapma boyayla boyanmış yün ipliğinden yapılan halı kaliteli sınıfına girmez. Koleksiyonu yapılabilir değildir.
Bir diğer gelişme, yeni saf yünün yerini kalitesiz ipliklerin alması oldu. Yapma iplik veya pamuk-yün karışımı halılar piyasayı doldurdu. İpek diye insanlara polyester halılar satıldı.
Bir zamanlar her yerde bulunan kökboyasıyla boyanmış, yün veya ipek, el yapımı halılar artık neredeyse hiç bulunmuyor.
Osmanlı sarayının en güzel halılarını dokuyan Hereke, İstanbul ile İzmit’in varoşları ve pis sanayi bölgeleri arasında kayboldu.
1980’lerde başlayan kitle turizmi ve bunun yarattığı halı talebi Türk el halıcılığının ölümünü hazırlayan en büyük nedenlerinden biri, büyük halı tüccarları turizm merkezlerinde basketbol stadı büyüklüğünde dükkânların açılmasıdır. Bunlara halı yetiştirmek için genç kadın veya kızların düşük ücretlerle çalıştırıldığı halı atölyeleri kurdular. Sanatkârlar proleter oldu, el sanatı fabrikasyona dönüştü, kalite düştü.

Hükümetler korumalıydı
Büyük halıcılar turizm acentelerine ve rehberlerine gezdirdikleri turistleri dükkânlarına getirmeleri için yüklü komisyonlar ödüyorlar. Bu komisyonu çıkarmak için halı kalitesini düşür babam düşürdüler.
Halıcıların kâr marjları artarken, el emeğinin bedeli düştüğü için evlerdeki tezgâhlar durdu.
Aklı başında bir ülkede olsaydık, hükümetler, Fransa ve İtalya’da şarapta olduğu gibi, sıkı bölgesel standartlar ve kalite kontrolü getirir, el emeğini teşvik eder ve halıların saflığını korurdu.
Ama öyle bir ülkede yaşamıyoruz, ne yazık.
Düzeysizliğin ve sıradanlığın krallık kurduğu ülkemizde, bütün değerlerimiz kolayca dejenere oluyor. Anadolu’nun doğa örtüsü, kuşları ve hayvanları, envanteri yapılmadan, isimleri konmadan yok oluyor.
Türk halısı öldü. Yaşasın çirkinlik!

Metin Münir, Milliyet, 04 Temmuz 2008

AB çıkar çetesi

Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli Türkiye Raporu’nun 23. maddesi aynen şöyle:
“...Encourages the Turkish authorities to resolutely pursue investigations into the Ergenekon criminal organisation while closely adhering to the principles of the rule of law, to fully uncover its networks reaching into the state structures and to bring those involved to justice.”
Yani:
“Avrupa Parlamentosu, Türk makamlarını, kanun hâkimiyeti ilkesine sıkıca bağlı kalarak, Ergenekon cinayet örgütü ile ilgili soruşturmasını kararlılıkla sürdürmeye, bu örgütün devletin yapılanmasının içine sızmış bulunan şebekesini tümüyle ortaya çıkartmaya ve bu işlere karışmış olanları adalete teslim etmeye teşvik eder...”
Görüldüğü gibi.. Henüz iddianame bile hazır değil ama... Avrupa Parlamentosu Ergenekon’un bir cinayet örgütü olduğuna karar vermiş... Şebekeyi saptamış. Hükümeti, devletin içine sızmış şebekeyi ortaya çıkarmaya ve adalete teslim etmeye çağırıyor.
Aynı Avrupa Birliği, AKP hakkındaki kapatma davasında ise Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapıyor, kapatma kararı verildiği takdirde AB ile ilişkilerin kopacağından dem vuruyor, yargıyı tehdit ediyor. Muhalifleri ezdirmek için kumpas kurulmasına omuz verirken, işbirlikçileri kurtarmak için uğraşıyor. O yüzden falanca konuda yargı çalışsın buyuruyor, filanca konuda çalışmasın diye bastırıyor. AB’nin çıkarları söz konusu olunca ilkeleri yok oluyor. Bir sahtekârlar şebekesi ki, sormayın...

Melih Aşık, Milliyet, 06 Temmuz 2008

25.5.08

Kapatma Davası ve Venedik Komisyonu


Anayasa Mahkemesi'nce açılan AKP kapatma davasını bugün birçok eleştirmen demokrasi prensiplerine aykırı buluyor. Görüşlerine dayanak olarak da Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun 2000 yılında alınan “parti kapatma ve yasaklama genel çizgileri” belgesini gösteriyor (belirtilmesi gerekir ki bu belge, söylenenlerin aksine, bir karar değil ve devletlere herhangi bir hukuki zorunluluk yüklemiyor).
Bu kişilere göre bir parti ancak şiddet çağrısında bulunuyorsa veya şiddeti anayasal düzeni devirmek için politik bir araç olarak kullanıyorsa kapatılabilir. “Barışçıl ve demokratik yollardan Anayasa’yı değiştirme girişimlerinin ise bir partiyi kapatma gerekçesi olamayacağı vurgulanıyor”. Bir partinin bu sebepten kapatılabileceği doğru. Gerçekten de Venedik Komisyonu, anayasal düzenin ancak şiddet ve bu gibi yollarla tehlikeye düştüğü takdirde kapatılması gerektiğini belirtiyor.
Orijinal Fansızca metinde: “L’interdiction ou la dissolution forcée de partis politiques ne peuvent se justifier que dans le cas où les partis prônent l’utilisation de la violence ou l’utilisent comme un moyen politique pour faire renverser l’ordre constitutionnel démocratique, mettant en danger de ce fait les droits et libertés protégés par la constitution”. Ingilizce metinde: “Prohibition or enforced dissolution of political parties may only be justified in the case of parties which advocate the use of violence or use violence as a political means to overthrow the democratic constitutional order, thereby undermining the rights and freedoms guaranteed by the constitution. The fact alone that a party advocates a peaceful change of the Constitution should not be sufficient for its prohibition or dissolution.”
Diğer bir deyişle, bir parti ancak şiddet veya şiddet bağlantılı yöntemler kullanarak anayasa düzenini devirmeyi amaçladığı takdirde kapatılabilir.
Fakat 2008 yılında bu bilginin sadece bu kısmını vermek bilgiyi eksik vermektir. Venedik Komisyonu parti kapatılması hakkında genel çizgileri belirledikten sonra, bu konuda önemli gelişmeler oldu.
AIHM, 2001 ve 2003 yılında Refah Partisi’ni kapatma davası hakkında alınan kararında parti kapatma kurallarına açıklık getirmekte, aynı anda da Venedik Komisyonu’nun genel çizgileri belgesinin nasıl yorumlanması gerektiğini açıklamaktadır.
AIHM bu kararlarında; bu hakları tanımlayan 10. ve 11. maddelerde de korunduklarını hatırlattıktan sonra düşünce ve konuşma özgürlüğü ile dernek kurma özgürlüğünün gene Avrupa İnsan Hakları belgesine göre kısıtlanabileceğini hatırlatmaktadır.
Bu kısıtlamalara göre, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne, ki bu özgürlük siyasi partileri de kapsamaktadır, “ulusal güvenliğin ya da kamu güveninin yararı, düzensizliğin ya da suçun önlenmesi için, sağlığın ya da ahlakın korunması için yahut başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması için, hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olanlardan başka hiçbir kayıtlama getirilmeyecektir”. Diğer bir ifadeyle, bu sebeplerden dolayı bu özgürlüğün kullanılmasında kısıtlama getirilebilir.
Buradan yola çıkarak AIHM, Refah Partisi’nin kapatılmasının demokratik düzene göre mümkün olup olmadığını inceliyor. AIHM’ye göre bir parti anayasal sistemi değiştirirken iki koşula saygı göstermeli: 1. Kullanılan yöntemler hukuki ve demokratik kurallara saygı göstermeli; 2. Teklif edilen değişiklik demokratik düzenin prensiplerine saygı göstermeli. Mahkemeye göre, eğer bir parti şiddete başvuruyorsa veyahut politik amacı, demokrasiye saygı göstermiyorsa ya da demokratik düzeni bozmayı amaçlıyorsa, bu parti Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin korunması altına giremez. Başka bir ifadeyle bu durumda bu partiler kapatılabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı, Mahkeme “bir partinin _tarihte de görüldüğü gibi_ demokrasi kurallarına uyarak demokratik düzene son vermesinin mümkün olduğu” kanısına varıyor. Buradan yola çıkarak, Refah Partisi’nin Türkiye’de gerçek bir tehdit olup olmadığını inceledikten sonra kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Bildirgesini ihlal etmediği sonucuna varıyor. Refah Partisi’nin kapatılması oyların %22’sini almış olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik prensibine karşı geldiği için, demokratik düzenin korunması adına gerekli görülüyor.
Bu iki karar arasında, Avrupa Konseyi Meclisi, parti kısıtlamaları hakkında bir karar alıyor (Report 9526- 17 Temmuz 2002/ Resolution (1308) 2002). Bu kararda, parti kapatma olaylarının genel olarak karmaşık bir sorun olduğu hatırlatıldıktan sonra 11 Eylül olaylarının gösterdiği üzere fanatizm ile ekstremizmin demokrasi için tehlikelerinin göz önünde tutulması gerektiği vurgulanıyor.
Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu belgesine ve AIHM’nin Refah Partisi ile ilgili 2001 kararına dayanarak, parti kapatmanın en aşırı yol olduğunun üstüne de basarak, istisnai olarak bir partinin sadece anayasal düzeni tehlikeye soktuğu gerekçesiyle kapatılabileceği kararına varıyor. Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu’nun söyleminde ufak ama sonuçları önemli bir değişiklik yapıyor. Venedik Komisyonu, ancak doğrudan şiddet kullanıyorsa veya şiddeti kullanarak anayasal düzeni devirmeyi amaçlıyorsa bir parti kapatılabilir derken, Avrupa Konseyi Meclisi, bundan böyle bir partinin şiddet kullanıyorsa veyahut sivil barışı ve anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa istisnai durumlarda kapatılabileceği kararını veriyor (orijinal metinde: “restrictions on or dissolution of political parties should be regarded as exceptional measures to be applied only in cases where the party concerned uses violence or threatens civil peace and the democratic constitutional order of the country”). Diğer bir deyişle, bir parti anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye sokuyorsa ve her ne kadar bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyorsa bu parti gene de kapatılabilir.
Tekrar belirtmemiz gerekiyor ki, AIHM, Venedik komisyonu ya da Avrupa Konseyi Meclisine göre, bir parti sırf anayasal düzeni değiştirmek istiyor diye kapatılamaz. Ancak Avrupa Meclisi’nin ve AIHM’nin de belirttiği gibi, bazı partilerin ideolojilerinin kendisinin demokratik düzen için bir tehlike oluşturabileceğinden, istisnai olarak bu partiler kapatılabilir. Seçimlerde aldıkları sonuç bu durumu değiştiremez.
AKP kapatma davasının hukukiliğine, bu bilgilerin ışığında bakmak gerekir.
Kıymet Ant, Cumhuriyet, 22 Mayıs 2008

8.5.08

Sayın yer gösterici, gösterin

HAYATIM boyunca Batılı değerleri savundum.Sadece düşüncemle değil, hayat tarzımla, kültürel zihniyetimle, yeme içme alışkanlıklarımla.
En önemlisi de demokrasi anlayışım ve onun ayrılmaz parçası olan "birlikte yaşama adabımla".
Ben, laikliğe inanan bir insanım.
Laik olmayan bir rejimde yaşayamayacağıma, yaşatılmayacağıma kendim kadar eminim.
Hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim.
Hiçbir terör olayına karışmadım.
Şimdi demokrat geçinen bazıları gibi, gençliğimde dahi, illegal hiçbir faaliyet içinde yer almadım.
Halk ihtilali, devrim, silahlı mücadele gibi kavramlara hep uzak durdum.
Evet benim vatandaşlık CV’m bu.

* * *

Bir gün karşılaşırsak, Avrupa Birliği Komiseri Olli Rehn’e şunu soracağım:
"Sizce ben faşist bir laik miyim?"
Olli Rehn günlerdir orada burada konuşup kendince bazı analizler yapıyor.
Hepsini okuyorum.
Türkiye’yi karpuz gibi ikiye bölmüş:
Bir tarafta "katı laikler".
Yani bir nevi "ulusalcı faşistler".
Öteki tarafta "demokrat Müslümanlar".
Gerçi araya lütfen, bir de "liberal laikler" diye bir şey sıkıştırmış ama öyle cılız ki...
Peki bizim buradaki yerimiz neresi?
Bizim derken, ben, üç beş yakınımdan söz etmiyorum.
Milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından söz ediyorum.
Sizin tanrılaştırdığınız yüzde 47’nin dışında kalanlardan.
Hani, 16 milyon oy alan AKP’nin karşısındaki, 7 milyon CHP’liden, 5 milyon MHP’liden ve öteki partilere oy veren milyonlarca insandan söz ediyorum.
Onlara gösterdiğiniz yer neresi?
"Laik faşistler" locası öyle mi?
Kendisi karşılaştırmalı siyaset ve ekonomi uzmanıymış.
Allah aşkına o karşılaştırma mantığıyla çizdiği Türkiye fotoğrafına bakın:
Bir tarafta faşist laikler, öteki tarafta Müslüman demokratlar.
Ve onların, demokrasiyi sadece parti kapatmaktan ibaret sanan partisi AKP...
Sanki öteki partiler aynı seçime girmemiş, aynı sandıklardan çıkmamış gibi.

* * *

Ya dünkü Milliyet’te İlhan Selçuk’la ilgili sözleri?
O kişisel meseleymiş, emrinde istihbarat örgütü yokmuş ki nereden bilsinmiş, Avrupa Birliği o konuya giremezmiş.
Nedense iş kendi dünya görüşüne yakın birisine gelince, bu şahane Avrupa kriteri anında unutuluyor.
Karşılaşırsak ona şu soruyu da soracağım:
Emrinizde istihbarat örgütü olmadığına göre Ergenekon davası konusunda, bazı gazetelerde yazılanlar dışında ne biliyorsunuz?
Yoksa henüz Türk halkına gösterilmeyen iddianame daha önce size mi gösterildi?
Hangi Avrupa kriteri, bir temsilcisine; henüz iddianame aşamasına bile gelmemiş bir süreçle ilgili bu kadar kesin yargıya varma hakkı tanıyor?
Avrupa Birliği’nin bazı temsilcileri, bizim bilmediğimiz yeni kriterler mi "yumurtluyor"?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türbanla ilgili bir karar verdi mi, o çoook demokratik oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi aynı konuda karar verince bu "yargı darbesi"...
O yüzden soruyorum.
Ben neredeyim sayın yer gösterici?
"Ulusalcı faşistler" safında mı?
Yoksa, 1 Mayıs’ta insanlara "ayaktakımı" muamelesi yapan, devlette istediği gibi kadrolaşan, türbanlı eşi en etkili liyakat kriteri haline getiren, istediği ihaleyi istediğine veren, kızdığı işadamını cezalandıran, kendi hoşuna giden polis soruşturmalarını McCarthyci cadı avına çeviren "demokrat Müslüman" saflarda mı?
Bu ikisi dışında, Türk halkına layık görebileceğiniz daha makul, daha mutena, daha demokrat semtler yok mu?
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 8 Mayıs 2008

Lagendijk’in mektubu

TÜRKİYE’nin iç sorunları hakkında hemen hepimizden çok görüş açıklayan Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’ten önceki günkü yazımız nedeniyle bir mektup aldık.
Ancak yanıt bu sütunun boyutunu aşan uzunlukta olmuş. Zorunlu olarak özetleyeceğiz.
Yarın da konuşma sırası bize gelecek. Şimdi Bay Lagendijk’in mektubunu birlikte okuyalım:


"(...) Sol ve yeşil bir geleneğin üyesi olarak görüşlerimi herkesin paylaşmayacağını biliyorum. Lütfen ne dediğimi ve düşündüğümü bilerek eleştirin. (...)

1. Ben hiçbir zaman, hiç kimseye ’AKP kapatılacaktır’ demedim. Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir davanın nasıl sonuçlanacağını merak etmiyor değilim, fakat nasıl sonuçlanacağını bildiğimi iddia edecek kadar cahil ve acemi de değilim. Evet, bir sohbet sırasında, ’İstanbul da konuştuğum birçok insan, AKP’nin kapatılacağını düşünüyor’ dedim. Bu iki cümle arasındaki farkın değerlendirmesini size bırakıyorum.

2. Yargının bağımsızlığı hukuk devleti ve demokrasinin olmazsa olmaz bir kuralıdır. (...) (Ancak) ben geçen yıl Anayasa Mahkemesi’nin "367 kararı" olarak bilinen (...) kararının politik bir karar olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet Başsavcısı’nın iktidar partisi AKP’yi yasaklama girişiminin de, Türkiye’de birçok insan gibi hukuki değil politik bir girişim olduğu görüşündeyim. Yanılıyor olabilirim, mahkeme süreci devam ediyor.

3. Siz gerçekten Başbakan, Cumhurbaşkanı ve birçok bakan için yargı sürecini başlatan Anayasa Mahkemesi’nin kararında benim, ya da Olli Rehn’in görüş ve açıklamalarının etkisi olacağını düşünüyor musunuz? (...)

4. (...) Türkiye herhangi bir ülke değil. (...) Türkiye’nin AB üyeliği birçok şeyi değiştirecek boyutta. AB kurucu anlaşmalarının altı ve yedinci maddeleri, demokratik temel hak ve hürriyetlerin önemini vurguluyor. Yedinci madde bu hürriyetlerin çiğnendiği hallerde üyeliğin askıya alınabileceğini öngörüyor. Bu süreç aday ülkeler için de geçerli. Biz, AB kurumları olarak, tüm üye ve aday ülkelerde bu temel ilkelerin takipçisi olmakla yükümlüyüz. Bu yüzden Türkiye’deki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Konu ’dışarıdan müdahale’ değil AB’nin iç meselesidir.

5. Size son gelişmelerle ilgili kendi görüşümü söyleyeyim. Ne müzakerelerin başladığı Ekim 2005 tarihinde, ne de bugün AKP hükümetinin laikliği tehdit eden bir politik hedefi olduğunu düşünmedik ve bu yüzden müzakerelerin başlamasını destekledik ve bu desteğimiz bugün de sürmekte. Eğer Cumhuriyet Başsavcısı AKP’ye yönelik iddianamesinde haklı ise, bizim Türkiye hakkında hazırladığımız rapor ve aldığımız kararlarda hata yapmışız demektir. (....)

6. CHP’ye yönelik sözlerim de ne yazık ki çarptırılmış. Ben ’CHP’yi anlayamıyorum’ dedim, ’Utanıyoruz’ gibi rencide edici bir laf kullanmadım. (...)"

7. AKP’yi eleştirmediğim iddia ediliyor. Polisin 1 Mayıs’ta kullandığı şiddete karşı İzmir’de yaptığım açıklamada olduğu gibi birçok konuda AKP’yi eleştiriyorum. Ne yazık ki bu eleştirilerim basına yeteri kadar yansımıyor. Saygılarımla.

Joost Lagendijk"
Oktay EKŞİ, Hürriyet, 8 Mayıs 2008

13.4.08

Baykal’dan Barroso’ya: Laiklik şaka konusu değildir

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye ziyaretinin İstanbul ayağında, bazen siyasi gelişmelerde mucizeler olur, dedikten sonra, “Mucize sözcüğünü, laikliğe karşı algılanmayacağını düşünerek söylüyorum” diye espri yapmış.
Barroso’nun esprisinden, Türkiye’de halkın önemli bir kesiminin laiklik konusunda duyduğu endişeyi hafife aldığı anlaşılıyor. Ankara’da TBMM çatısı altında sarf ettiği, Türkiye “köktendinci eğilimlere güçlü bir alternatiftir” sözünün önemiyle ve ağırlığıyla pek uygun düşmedi. Laiklik konusunda endişe duyanlara “alaycı” bir gönderme niteliğindeki “şaka”sı, “AB Komisyonu Başkanı” sorumluluğu açısından da yakışık almadı.

“Şaka konusu değil”
Barroso’nun bu alaycı yaklaşımı, CHP lideri Deniz Baykal’ın da dikkatini çekmiş. Baykal, laikliğin Türkiye için taşıdığı yaşamsal öneme vurgu yapıp “Bu şaka yapılacak bir konu değildir” diyerek tepki gösterdi.
Baykal, laiklik olmadan demokrasinin yaşayamayacağına vurgu yaptı. AB yöneticilerinin bunu iyi anlamaları ve iktidarın dışındaki Türkiye’yi tanımaları gerektiğini belirterek, Barroso’ya mesaj göndermiş oldu.

Baykal’dan üç mesaj
CHP lideri Baykal, Türkiye’nin kurtuluş ve demokrasi mücadelesini Batı’ya rağmen yaptığını anımsatarak şu değerlendirmede bulundu:
“1- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, kurtuluş mücadelesini maalesef Batı’yla çatışarak vermek zorunda kalmıştır. Kurtuluş mücadelemiz Batı’nın desteğiyle değil Batı’ya rağmen başarıya ulaşmıştır.
2- Türkiye demokrasiye de kendi iradesiyle geçmiş ve demokrasi mücadelesini de Batı’nın desteğiyle değil, ona rağmen kazanmıştır. Türkiye demokrasi mücadelesi verirken askeri müdahalelerle karşılaşmıştır. Batı ise hep askeri yönetimlere destek olmuş, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de demokrasi mücadelesi verenlerin yanında olmamıştır. Bizler sürülürken, Zincirbozan’a sürgüne giderken, Batı askeri yönetimlerle çalışmayı tercih etmiş; demokrasiye müdahale edenlerden ‘bizim çocuklar’ diye söz etmiştir.
3- Şimdi öyle anlaşılıyor ki, Türkiye laiklik mücadelesini de Batı’nın desteğiyle değil, Batı’ya rağmen yapacaktır. AB yöneticilerinin laikliği ihlal edenlerle birlikte olması bunu gösteriyor. Biz laikliği Avrupa gibi yüzyıllar süren bir mücadeleyle elde etmedik. Kolay elde ettik. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, dünya deneyiminden hareketle laikliğin önemini gördüler ve bu ilkeyi yerleştirdiler. Çağdaş, modern Türkiye’yi böyle inşa ettiler. Ama bugün, laikliğe karşı çıkanlar işbaşına geldiler.”

AB’nin çelişkisi
CHP lideri, Türkiye’nin laiklik mücadelesini de iç dinamikleriyle vereceğini ve başarıya ulaşacağını belirterek şöyle devam etti:
“Türk halkı, laiklik mücadelesini de iç dinamikleriyle verecek ve başarıya ulaşacaktır. Biz, kurtuluş mücadelesinde, demokrasi mücadelesinde olduğu gibi laiklik mücadelesini de halkımızla birlikte yürüteceğiz. AB yöneticileri, hem Müslüman kimliğimizi öne çıkarıp bu kimliği Türkiye’nin AB üyeliği önünde engel olarak gösteriyorlar hem de laiklik karşıtlarıyla birlikte hareket ediyorlar.
Laiklik konusundaki endişeleri küçümseyen bir tutum sergiliyorlar. Bu çelişkili bir tutumdur.”
Fikret Bila, Milliyet, 13. Nisan 2008

3.9.07

Bu dansı lütfeder misiniz?

Ne zaman başladığını bilmiyorum ama pazar günleri eğlenceli, mümkünse hafif ya da ferah feza yazılar yazmak gibi bir gelenek vardır. Yani en ciddi, en oturaklı yazar olsanız da giderek çiğnenmesi tehlikeli ve riskli bir kanun haline gelmiş bu geleneğe uymak zorundasınızdır.
Kanunu çiğneyenin sonu fena olabilir. Kuralı birkaç kez ihlal ederseniz en tehlikeli pozisyonlardan biri olan "sıkıcı yazar" kategorisinin içinde bulabilirsiniz kendinizi. Sizi bu belalı kategoriden kaç tane popüler kültür yazısı, kaç magazin dedikodusu üzerine laf eveleme geveleme ya da kaç televizyon programıyla dalga geçme girişimi kurtarır bilmiyorum.
Diğer yandan birçok yazarın bu kategoriye girme korkusu içinde ömrü boyunca bir tek ciddi ya da ciddiye alınacak yazı yazmadığı, hatta bu korkunun Türkiye'de yeni bir "sıkıcı olmayı asla beceremeyen" köşe yazarı tipini doğurduğu da doğrudur. Her dem gırgır, her an lay lay lom olmayı becerebilen bu profil konumuz değil.
Konumuz, cumartesi günü (dün) yayımlanmış gazetelerde, en eğlenceli, en komik pazar yazısını yazmaya yemin etmiş, kararlı bir köşe yazarının bile bulabileceği bir konunun neşredilmemiş olması.
Ne Helin Avşar'ın "life style" guru'larına taş çıkaracak olan "Hiç kasamam kendimi" aforizması...
Ne hapse düşen ilk Cumhuriyet kızı (!) Tuğba Özay hakkında çıkan yeni haberler...
Ne Prenses Diana'nın bizi niçin ilgilendirdiğini bir türlü anlayamadığım 10. ölüm yıldönümü...
Ne şu ne bu...
Maalesef dünkü gazetelerde eğlenceli olması mecburi pazar yazısına konu olabilecek kadar komik tek bir şey vardı:
30 Ağustos resepsiyonu!
Tayyip Bey'in Referans gazetesinden Nuray Başaran'ın dans davetini "Hiç beceremem!" diyerek reddetmesi zaten komik de esas komik olan daha geniş resimdeki bu "asri hayat" komedyası!
Gazetelerdeki resepsiyon fotoğraflarına bakılırsa, "Bessame mucho" çalınırken görüntü epey tuhaf. Tayyip Bey ve diğerleri yerlerinde sıkıntıyla oturuyor önde komutanlar, eşleri vesaire dans ediyor.
Bu fotoğraf muhtemelen memleketteki toplumsal ayrışmayı yansıtması açısından çarpıcı, anlamlı gelebilir kimilerine. Bana çarpıcı gelen ise böyle durumlarda "muhafazakârlara karşı çağdaş hayatı savunmak" adına düştüğümüz tuhaf durumlar. Sormak isterim?
O gece, o resepsiyonda dans edenlerden kaçı o danstan keyif aldı?
Ya da o çiftlerden kaçı hakikaten ikili dansların hastası?
"Bessame mucho" dans edenlerin gündelik hayatında ne kadar var?
Bir de ister istemez absürd komediyle beslenen aklım hep şöyle tuhaf görüntüler hayal ediyor:
Ya bir gün bu resepsiyonlardan birinde çok sıkılan AKP kabinesi aniden erkek erkeğe dans etmeye başlasa?
Bıyıklı ve son derece sıkılmış adamlar bu çağdaş yaşam işkencesine daha fazla katlanamayıp aniden böyle bir isyana girişseler?
Ya da mesela Cumhurbaşkanlığı Konutu'nda verilen resepsiyonlarda çağdaş Türkiye'nin "Dans edilsin!" emrini yerine getirmeye karar vermiş başörtülü hanımlar "kız kıza" dansa girişseler...
Artık mesela cidden böyle bir gelenek yerleşse... "Avrupa'nın tekniğini alacağız, değerlerini değil" diyen Türkiye, karikatürleşen halini böyle bir noktaya taşısa...
Pazar yazısı geleneği böyle bir şey işte. Ya da bu memlekette devlet erkânı magazin karakterlerinden daha da fena eğlenceli aslında.
Ece Temelkuran, Milliyet, 2 Eylül 2007