tarihi bilmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihi bilmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.6.16

Uganda'da Emin Paşa skandalı



Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrika’yı fetih gezilerine bir yenisini ekledi.
Bu kez Uganda’ya giden Erdoğan, üniversite diploması olmadığı iddialarını örtbas etmek istercesine bir kez daha üniversitede cübbe giyip bir ‘fahri doktor’ diploması daha aldı…
Böylece aldığı çeşitli fahri üniversite doktorası diplomalarının sayısı 44’e çıktı…
Ama gerçeği hala ortada yok… Yani durum 44’e 0…
Yandaş medyada, Erdoğan’ın Uganda’da diploma alırken fotoğrafları ve yaptığı konuşma geniş bir şekilde yayınlandı…

EMİN PAŞA’NIN İZİNDE UGANDA’DA
Erdoğan konuşmasının bir bölümünde şunları söyledi:
"O dönemde bugünkü Uganda topraklarında Mehmet Emin adında aynı zamanda seyyah olan bir Osmanlı Paşası görev yapıyordu. Asıl mesleği doktorluk olan Emin Paşa aynı zamanda tabiat alimi olarak yüzlerce hayvan ve bitki türünü keşfetmiş ve bilim dünyasına kıymetli katkılar sunmuştur. Emin Paşa, bu topraklarda 1892 yılında Kongo’da esir ticareti yapan bir aşiret tarafından şehit edilmiştir. Esir ticaretine karşı yürüttüğü mücadele Emin Paşa'yı böyle bir akıbete maruz bırakmıştır. Bu vesileyle Türkiye-Uganda kardeşliğinde önemli rolü olan, bize böyle temiz bir miras bırakan Emin Paşa'yı rahmetle, hürmetle yad ediyorum. 124 yıl sonra Emin Paşa'nın izinden giderek istiklal ve istikbal mücadelesini desteklediğimiz Uganda ile ilişkilerimizi geliştirmek için buradayız."
İyi güzel de kim bu Emin Paşa?...
Türkiye Erdoğan sayesinde Kutül Amare ve Halil Paşa ile tanışmıştı…
Belli ki şimdi de Uganda’da Erdoğan’a göre ‘şehit düşen’ Emin Paşa ile tanışma vakti geldi…
Öyleyse anlatalım Erdoğan’ın Emin Paşa’sını Türkiye kamuoyuna ve Odatv’nin meraklı okurlarına…
Emin Paşa Almanya’da (Güney Polonya civarı Silezya’da) doğan bir Alman yahudisi…
Asıl adı İzak Eduard Schnitzer. (1840-1892)
Almanya’da fizik eğitimi görüyor ve pratik doktorluk yapmaya başlıyor. Ancak Almanya’da o yıllarda ırkçılık nedeniyle Yahudi olduğu için kendisine iş verilmemesi nedeniyle Osmanlı ülkesine geçiyor. 1870’de Arnavutluk Valisi İsmail Hakkı Paşa’nın hizmetine girip doktorluk yapıyor…
1873’te İsmail Hakkı Paşa ölünce, Almanya’ya memleketine dönüyor.. Paşa’nın dul eşi ve çocuklarını da yanına alarak onları kendi ailesi olarak tanıtıyor…
1875’te bu Alman Yahudisini birdenbire Kahire’de buluyoruz…
Oradan daha Güney’e, Hartum’a geçiyor, Mehmed Emin adını alıyor ve görünüşte doktorluk yapıyor…
Doktor Mehmet Emin (Bu yıllarda henüz Paşa değil) Afrika’da Batı sömürgecilerinin ajanı topladığı çeşitli hayvan, bitki ve objeleri Avrupa müzelerine satıyor…
Bu arada fildişi ticareti yapmaya da başlıyor… Bu iş o yıllarda iyi para getiriyor…
Mehmer Emin bu yıllarda Sudan’ın İngiliz Askeri Valisi Charles Georges Gordon tarafından, farkediliyor ve Güney Sudan’a, keşif yapmaya yollanıyor…

ERDOĞAN’IN UNUTTUĞU GORDON PAŞA!
Peki kim bu Sudan Askeri Valisi İngiliz Charles Georg Gordon?...
Charles Gordon Kırım Savaşı’nda görev yapmış maceracı bir İngiliz subayı…
Daha sonra Çin’de Batılı sömürgecilerin hizmetine giriyor..
Gordon, Batılı sömürgecilere karşı 1860’ların başında patlak veren Taiping Çin milli isyanı bastırmada aktif görev alıyor…
Gordon 1873’te o sırada İngilizlerin kuklası durumundaki Mısır Hidivi’nin hizmetine giriyor…
Mısır’daki İngiliz yönetimi tarafından Sudan askeri valisi tayin ediliyor ve…
‘Gordon Paşa’ adını alıyor… Paşa lakabı o tarihte İngiliz denetiminde olan Mısır Hidivine bağlı olduğu için kullanılıyor… Daha sonra Emin Paşa da, Gordon Paşa’ya bağlı olarak Ekvator Valisi olduğu için Emin Paşa ünvanının alacaktır…
O yıllarda Mısır, şeklen bağlı olduğu Osmanlı’nın elinden çoktan çıkmıştır… Geriye kala kala bugün Erdoğan’ı bile aldatan ‘Paşa’ ünvanı kalmıştır…

BATI SÖMÜRGECİLERİNE KARŞI İSLAM BAYRAĞI: MEHDİ HAREKETİ
İşte tam bu yıllarda Sudan’da Batı sömürgeciliği ve İngilizlere karşı ünlü İslamcı Mehdi Hareketi patlıyor….
Mehdi Hareketi’nin lideri Muhammed Ahmed bin Abdullah (1844-1885)
Batı hemen bu İslamcı hareketin liderine ‘Mad Mehdi’ (Çılgın Mehdi) lakabını takıp aşağılıyor…
Ama Muhammed Ahmed Sudan’da güçlü Samaniye Cemaati’nin lideri olarak, Vahabilerden de destek alarak, Kara Afrika halkının sömürgecilere nefreti ile hızla yükseliyor…
Muhammed Ahmed ‘cihat’ ilan ediyor ve o sırada İngiliz işbirlikçisi Mısırlı yöneticiler bölgede ‘Türk’ olarak adlandırıldığı için onlara karşı savaş açıyor…
Sudan’da Muhammed Ahmed taraftarlarına ‘Ensar’ deniyor… (Ensar Vakfı’nın ve övenlerin kulakları çınlasın!...)
1885’te Mehdi hareketi Hartum’da Gordon Paşa’yı kuşatıyor… 28 Ocak 1885’teki Hartum Savaşı’nda kenti ele geçiren Mehdi kuvvetleri Gordon Paşa’yı Saray merdivenlerinde öldürüyor, başını kesip meydana asıyor…
Mehdiye Hareketi lideri Sudan’da Şeriat ilan ediyor…
Ancak Mehdi lideri Muhammed Ahmed 6 ay sonra tifüsten ölüyor…
Gordon Paşa’nın ölümünden sonra Mehdi Hareketi, daha Güney’e Ekvator’a inen ve artık Emin Paşa diye anılan Emin Paşa’nın peşine düşüp onu kuşatıyor…
Gordon Paşa’nın kuşatmada ölümü üzerine İngiltere kamuoyunda bu kez Emin Paşa’yı radikal İslamcı Mehdi hareketinin elinden kurtarmak için ‘Emin Paşa’yı Kurtarma Operasyonu’ başlatılıyor…
Bunun için para ve gönüllüler toplanıyor… Sonunda İngiliz sömürgecileri bin kişiyi aşkın bir gönüllü birlik ile Emin Paşa’yı Mehdilerden kurtarmaya Ekvator’a gidiyor…
Operasyonun başında Afrika’daki ünlü İngiliz sömürgecisi Henry Morton Stanley var…
Maxim Tüfek firması bu operasyona sponsor oluyor ve geziye katılanlara Maxim tüfekleri dağıtarak reklamını yapıyor…Operasyonun nasıl bir sömürgeci misyon olduğu böylece daha iyi anlaşılyor…
Operasyonun bir hedefi de Emin Paşa’nın elinde olan ancak Avrupa’ya ulaştıramadığı tonlarca fildişini Batı’ya getirip satmak…
Operasyon 1886’da İngiltere’den başlıyor…

II.ABDÜLHAMİT’İN EMİN PAŞA’DAN HABERİ BİLE YOK!
O yıllarda Osmanlı Padişahı olan II. Abdülhamit’in Emin Paşa ile hiçbir ilgisi ve irtibatı yok…
İngiliz Sömürgeci Operasyonu bin bir zorluk içinde yerlilerle savaşa savaşa Kara Afrika içlerine ilerliyor…İngiliz basını haberleri vahşi ve yam yam Afrikalılara karşı uygarlık hareketi olarak duyuruyor ve kampanya yapıyor…Bu arada operasyona katılan asker-sivil gönüllülerin yarısı ölüyor…
Gezi Stanley’i İngiltere’de Afrika Fatihi olarak meşhur ediyor…
1888’de Stanley Kara Afrika’da İslamcı Mehdi hareketinin kuşatması altındaki Emin Paşa’ya ulaşıyor…1890’da Stanley ve Emin Paşa kuşatmayı yarıp Afrika kıyısına ulaşıyorlar Emin Paşa aynı yıl Doğu Afrika Alman Sömürge Cemiyeti’nin hizmetine giriyor…
1892 Ekimi’nde Emin Paşa Kongo’da, Mehdi hareketine bağlı iki İslam militanı tarafından öldürülüyor…İngiliz basını olayı ‘esir tüccarları Emin Paşa’yı öldürdü’ diyerek Emin Paşa’yı aklamaya çalışıyorlar… İngiliz ve Batı basını o sırada Stanley’in Afrika fethini ve operasyonlarını, Afrikayı’ ilkellikten, yamyamlıktan ve esir ticaretinden kurtarma perdesi altında ‘liberal’ görüşlerle yapıyorlar… Oysa asıl sömürgeciliği ve esir ticaretini Batı ve İngiltere kendisi yapıyor…
Ayrıca o yıllara kadar Uganda’da bilinmeyen Çe-Çe sineği ve Uyku hastalığı’nın Uganda’ya Stanley-Emin Paşa operasyonları sırasında geldiği öne sürülüyor…
Yani Erdoğan’ın Emin Paşa’sı, İngiliz/Alman ajanı yalnız Uganda ve Afrika’yı sömürmekle kalmıyor, ülke halkına bir de hastalık bulaştırıyor…
Erdoğan’ın Emin Paşa’sı Afrika’da İngiliz sömürgecilerinin, yağmacılarının Paşa’sı…
Emin Paşa Avrupa sömürgecilerinin önde gideni…
Osmanlı ile ilgisi yok, her sakallıyı ve ‘Paşa’ adı taşıyanı bağrına basan Erdoğan, Uganda’da yaş tahtaya basmış…
Sömürgeci hain Emin Paşa’yı Osmanlı sanıp bağrına basmış…
Bu kadar cehalet Türk devleti ce Cumhuriyeti adına insanı üzüyor…
Danışmanları belli ki Erdoğan’ın cehaletinden yararlanıp, her türlü yanlış bilgiy, palavayı, ‘nasıl olsa anlamaz’ diye ona yediriyorlar…
Emin Paşa Erdoğan’a danışmanlarının attığı bu kazığın son örneği…
Erdoğan dikkat etsin…
Sözlü kültürün kuşaktan kuşağa yaygın olduğu Afrika’da birileri ‘Bu Erdoğan, bize Çe-Çe sineği bulaştıran, fildişimizi yağmalayan Emin Paşa’nın torunuymuş’ derse….
Yarın Erdoğan’ı Afrika’ya da sokmazlar...
 Kerem Çalışkan, OdaTV, 2.06.2016

11.1.16

Deli deyip geçmeyin...

Arap Birliği’nin asi çocuğu, Afrika’nın krallar kralı Muammer Kaddafi’nin Batılı liderlerden daha uzak görüşlü ve aklıselim olabileceğini tahayyül edebilir miydiniz? Zor tabii. Ama geçen hafta Libya ile ilgili üç “ifşaat” bize “deli deyip geçme” sözünü anımsatmalı.
Kaddafi, liberal dünya için yenilir yutulur olmayan, nev-i şahsına münhasır bir liderdi. En çılgın beyanatları malum. Ama misal Türkiye’de “Dünya 5’ten büyüktür” diye sayıklayan yandaşlar, arkasından konuşurken, BM kürsüsünden Güvenlik Konseyi sisteminde ilk reform isteyenlerden olduğunu bilmez. Anti-Semitizmi gazlayanlar hoşgörülürken, onun “Yahudiler Arapların kuzenidir” demişliğinden bihaber olan da çoktur. Kaddafi, aşiretler dengesi üzerinde yükselen ülkesine 40 yıl demir yumrukla hükmettikten sonra Batı’yla barışmaya kalkışmanın bedelini 2011 Ekimi’nde linç edilerek ödedi. O gösterişli çadırını kurduğu başkentlerden yüzüne bakan olmadı. 

***
Libya’da 2011’de kameraman arkadaşım Akın Depecik ile çöllerde binlerce km yol katetmiştik. Ki “Arap Baharı”nın hiç olmadığını bize belletti. Bu yüzden son gelişmeleri tarihe not düşmeyi görev bilirim. Geçen hafta ne öğrendik?
1- Britanya’nın eski başbakanı Tony Blair’in Libya’nın çöküşü soruşturması için Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği Kaddafi’yle Şubat 2011’deki telefon kayıtları. Biz Bingazi yolunda silah ve para sevkıyatına bizzat tanıklık edip militanların pasaport resmimi örtünerek çektirmem gerektiği telkinlerini işitirken, bihabermişiz. Kaddafi özetle şöyle demiş: “Hikâye basit. Kuzey Afrika’da uyuyan El Kaide hücreleri. 9/11 öncesi Amerika gibi. Silahlar ele geçirip insanları korkuttular. Televizyonlardan söylentiler yayıyorlar. Onlarla savaşmıyoruz, ikna etsinler diye ailelerine başvurduk. Bu cihat hali. Bin Ladin benzeri. Akdeniz’i kontrol etmek istiyorlar. Sonra Avrupa’ya saldıracaklar. Bunu uluslararası topluma açıklamalısın. Gazeteciler gelsin.. Anlaşılan bu yeni bir sömürgecilik girişimi. İnsanları silahlandırıp savaşa hazırlamak zorunda kalacağım. Libyalılar ölecek, zararı Akdeniz, Avrupa ve tüm dünya görecek.
Blair, “barışçı değişim yolu” lafları ve “ülkeyi terk et” telkinlerinin ötesinde bir şey dememiş. Biz Es Sallum sınırından çıkarken Libya ordusu Bingazi’ye ilerliyordu. Sonra BM’nin tartışmalı 1973 sayılı “uçuşa yasak bölge” kararı çıkıp NATO bombardımanı başlayınca iş bitti. 

2- ABD Dışişleri’nin e-posta skandalında açıkladığı yeni kayıtlar 2011’de bakan olan Hillary Clinton’ın mevzuyu iyi bildiğini gösterdi. Yazışmalardan özel operasyonlar eğitmenlerinin Bingazi’de protestolardan önce Mısır sınırında olduğunu öğreniyoruz. Katar, Suud elbette başrolde! Clinton’ın danışmanı Sidney Blumenthal, NATO destekli militanların –ki El Kaideciler eksik değil- savaş suçu teşkil eden infazlarını da rapor etmiş; Kaddafi’nin askerlerine viagra verdiği yahut NATO’nun bombaladığı yerlere ceset yerleştirdiği iddialarının söylentiden ibaret olduğunu da. ABD’nin BM daimi temsilcisi Susan Rice, BM’de hakiki gibi kullanmıştı. Malumu da öğreniyoruz. Fransa lideri Nicolas Sarkozy’nin başrol oyunculuğunun sebebinin petrol ve ederi 7 milyar dolardan fazla olan altın/gümüş rezervleri üzerinden bölgeye egemen olma hırsını... 

3- Araştırmacı gazeteci Gareth Porter’ın son makalesi, ABD Genelkurmayı’nın Suriye’den de önce Libya’da rejim değişikliğinin devleti çökertip El Kaide’yi güçlendireceğini tespit ettiğini anlatıyor. AFRICOM’un başındaki General Carter Ham, Dışişleri’ne Kaddafi’nin de onay verdiği istifa edip çekilmesi ve Libya ordusunun cihatçıları durdurmasını içeren ateşkes önerisini sunmuş. Hillary veto etmiş. Şimdi başkanlığa hazırlanan kadın lider, Kaddafi linç edildiğinde gülerek “Geldik, gördük, o öldü” demişti. Sonrası malum, Katar’ın en aşırılıkçılara bile silah ve para akıttığı süreçte 2012 Eylülü’nde Bingazi’de ABD elçisi Chris Stevens El Kaideciler tarafından linç edildi... 

Detay çok, ama uzatmayalım. Batı’nın Ortadoğu politikaları çifte kıskaçla dönüyor: İslamofobi ve militan İslamcılık. “Libya fatihi” Sarkozy sığınmacı krizi yaşayan Avrupa için “Schengen bölgesi bitti” buyuruyor. Ortadoğu’da sekülerizmin altının oyulması yeni faciaları davet ediyor. Kıssadan hisse.. Kaddafi’nin ardından rejim değişikliği projelerine dair düşünecek çok şey var. Ve kimseye “deli” deyip geçmeyin..
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 11 Ocak 2016 Pazartesi

7.1.16

Mitoloji: Yunan mı, Anadolu mu?

Halikarnas Balıkçısı namıyla maruf Cevat Şakir’in “Anadolu Tanrıları” adlı kitabını okumuş olanlar, ünlü tarih tezini bilir:
Yunan Mitolojisi denen kültür mirası aslında Yunanistan’ın değil Anadolu’nundur. 

***
Türkiye’nin dünya çapında yetiştirdiği ünlü arkeologlardan Prof. Fahri Işık’ın son çalışmaları, bu tezin doğruluğunu arkeoloji biliminin yadsınamaz gerçekleriyle de kanıtladı.
Bu değerli arkadaşım, çalışmalarını tüm dünyaya duyurduğu “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” adlı müthiş bir de kitap yayımladı...
Aşağıda, bu konudaki mektubunu özetledim. 

***
Türkiye’de de okunsun, bilinsin ve tartışılsın diye büyük emekle ve ulusal arkeolojide bir ilk olarak Almanca aslından dilimize çevirdiğim 20 özgün makaleyi içeren “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” kitabım tükendi.
Ancak “suskunluk” sürüyor.
Belli ki 200 yıldan bu yana Alman eskiçağ bilimcilerin öncülüğünde perçinlenen akademik Ortodoksluğa (Mitoloji kültürünün Yunan olduğuna ilişkin bağnazlığa. E.K.) karşı işlediğim “suç”un! bedeli olarak “susarak öldürme”yi de iyi öğrenmişiz Batı’dan.
Uygarlığın kök saldığı Batı Anadolu’nun İon toprağında biçimlenen kültürel ve sanatsal değerler “Hellen yaratısı” olabilir mi?
Olympos’un Tanrıçaları, Anadolu Ana Tanrıça’sından olma “Anadolu Bacıları” değil midir?
Zeus’un Anadolu Baba Tanrısı’ndan uyarlanan, Hellenlerin en çok saygı gösterdiği Dionysos’un, Lydia ve Apollon’un, Lykia’da doğan “insan tanrılar” olmadıkları mı düşünülür?
İon halkları neden Roma Çağı tapınaklarında bile tüm tanrıçaların Artemis Ephesia örnekliğinde soyut biçimli kült heykellerine tapınır ve tiranlar neden Anadolu geleneğinde tanrılaşır?
Yontu sanatında göç sonrası ilk örnekler neden Hitit etkisindedir; ve neden yapılar her alanda Tunç Çağı ya da Erken Demir Çağı Anadolu geleneğinde biçimlenmiş ve de “Hellen” tapınağı bile ilk İonia’da yaratılmıştır? Ve neden Atina Klasik Çağ’a İonia’dan aldığı biçimlerle girmiştir?
Özlücesi, bu nasıl bir “Hellen yaratıcılığı”dır ki yaratan ve veren hep Anadolu-İon halkı, alan Hellas-Dor halkı olmuştur?
Karakuyu dikmetaşı hem kabartma resmin Hitit geleneğindeki biçim ve biçemi ve hem de hiyeroglifin içeriğiyle, Metropolis’te bulunan Luvice mühürle birlikte, “göç” zamanı ve sonrası İonia’sında Hitit-Luvi geleneğinin devamını tanıtlıyorsa, o toprakta kültür ve sanatın “Hellenliği”nden söz etmek de mümkün olamaz.
Mitoslarda İonia’ya adını veren “Atinalılar” Anadolu’ya gelmeden yaklaşık 300 yıl önce bir Mısır yazıtında Anadolu’nun yerli halklarından Luviler ve Mitanniler arasında “Büyük İonia” varsa eğer, bu ancak, İon halkının da yerli Anadoluluğu anlamına gelebilir.
“Rum”ların ataları, “Anadolu halkıdır” onlar.

***
Fahri Işık’ın, Yunan Mitolojisi denilen kültürün, özbeöz Anadolu kökenli olduğunu, arkeolojik bulgulara dayanarak açıklayan çalışmalarını vurgulayan mektubunun bu özetini “Yeni Yıl Armağanı” bir bilgi olarak okurlarıma sunuyorum.
Emre Kongar, Cumhuriyet, 07 Ocak 2016

11.6.09

LIBYA - Ömer El Muhtar


Kaddafi Roma'da
İtalya'ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Libya lideri Ömer Muhtar'ı hatırlattı

Libya'nın devrim lideri, Afrika Birliği'nin ise dönem başkanı olan Albay Muammer Kaddafi, İtalya'ya yaptığı ilk ziyarette İtalyan sömürgeciliğine karşı Libyalıların gerçekleştirdiği direnişin efsanevi ismi Ömer El Muhtar'ı hatırlatmaya da özen gösterdi.

Üniformasının üstüne Ömer El Muhtar'ın İtalyanlar tarafından idama mahkum edilmek üzere tutuklandığı anı gösteren fotoğrafı asan Kaddafi, Quirinale Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'yla yaptığı görüşme sırasında, "İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İtalya artık dost bir ülkedir" dedi.
Kaddafi, İtalya ve Libya'nın Ağustos 2008'de imzaladıkları anlaşmayla ilişkilerde yeni bir sayfa açtıklarına değinerek, "İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir" diye konuştu.
Konuşması sırasında Avrupa Birliği ve Afrika Birliği arasında paralellikler kurmaya çalışan Kaddafi'nin, şu ifadeleri kullanması da dikkati çekti:
"İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak. İtalya'nın Avrupa Birliği'ni kurarken sergilediği kararlılığı şimdi Afrika Birliği'nde görüyoruz. İtalya, Avrupa Birliği'nin dış politika koordinatörü yerine tek bir dışişleri bakanı olmasını temenni ediyor. Libya da Afrika Birliği için aynı temenniye sahip. Afrika'nın dış dünyayla 53 ses aracılığıyla konuşmasının hiç bir yararı yok, aynı şekilde Avrupa'nın da 27 sesle konuşmasının hiç bir yararı yoktur."

ÖMER EL MUHTAR'IN OĞLU DA KADDAFİ'YLE BİRLİKTE-
Kaddafi, üniformasına fotoğrafını iliştirdiği Ömer El Muhtar'ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar'ı da Roma'ya beraberinde getirdi. "Çöl Arslanı" lakabıyla da tanınan efsanevi direnişçinin artık tekerlekli sandalyede olan oğluna Kaddafi tarafından büyük saygı gösterilmesi de dikkati çekti.
Sömürgecilere karşı bir direniş sonrasında İtalyanlar tarafından esir alınan ve 15 Eylül 1931'de Mussolini'nin emriyle idam edilmiş olan Ömer El Muhtar, Libya'nın en önemli milli kahramanı olarak tanınıyor.
Libya'nın finansmanıyla seksenli yıllarda çekilen ve Ömer El Muhtar'ın hayatını konu alan "Çöl Arslanı" adlı film, İtalya'nın tepkisine ve sansürüne yol açmıştı. İtalya'da dönemin başbakanı Giulio Andreotti, İtalyan ordusunun imajının kötülendiği gerekçesiyle filmin İtalya'da gösterilmemesini tercih etmişti. İtalyanlar sansür kararıyla o yıllarda izleyemedikleri filmi, nihayet Kaddafi'nin ziyareti sırasında İtalyan Sty televizyonundan izleyebilecekler.
Habertürk, 11 Haziran 2009

1.5.09

Bu darbe günlükleri hangi gazeteciye ait?

- 14 Mart 1971
'Ve Şahmerdan güm diye indi sonunda'
Aklıma Demirel'in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara:
Sonunda asarlar bu komisyoncuyu, demiştim.
Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir Başbakan gibi değil, bir Başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.
(.....)
Şimdi ilk uykusuz geçirdikleri gecenin çentiğini çizmektedirler yattıkları odaların duvarlarına. Acaba bizden de yaptıklarımızın hesabını soran çıkar mı diye.
Bir yeni dönem başlamaktadır Türkiye'de.
Anayasa mutlak şekilde uygulanacaktır. Bilimsellik ve bilimsel olmak zorunda bulunan kalkınma reformlarının plan ve analizleri, soytarılık, demagoji ve şantajla ört bas edilemiyecektir. Çünkü artık ikinci bir yozlaşmaya asla ve asla tahammülü yoktur Türkiye'nin.

- 15 Mart 1971
'Demokrasinin sahte aşıkları, yıkılın...'
Ve zinde güçlerin ne istedikleri Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Batur'un daha önce Cumhurbaşkanlığına verdiği muhtırada açıklanmıştır. Ve bu muhtıranın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürler ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eyicioğlu tarafından da onaylandıkları kendi açıklamalarıyla gazete sütunlarında belgelenmiştir.
(.....)
Zinde güçler eğer Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesini isteyeceklerse, bu istekler mevcut Anayasanın öngördüğü reformların daha sağlam şekilde uygulanması için olacaktır.

- 16 Mart 1971
'Halkın tutsak olduğu demokrasi'
.....Şimdi ise tıpkı 27 Mayıs'tan sonra olduğu gibi bütün soygunlar ve soytarılar takımı devrimci ve zinde güçlere acaba yine nasıl madik atarız diye kafa kafaya vermiş binbir plan hazırlamaktadırlar.
Bunu iyi görmek, ona göre davranmak ve özellikle asla zaman kaybetmemek gerekmektedir. Hele hele olmayan demokrasiyi savunma numaralarına hiç mi hiç yatmamak şarttır. Çünkü tuzağın en püf tarafı orasıdır.

- 17 Mart 1971
'Niyetler ve metodlar'
[CHP Genel Başkanı] ille de seçimlere gidelim, diyor.
Bu kez de seçim kampanyası adı altında orduya sövdürecek, ortalığı büsbütün karıştırıp kendisine karşı çıkılmasının intikamını alacak. (...)
Ordu temsilcileri herhalde bütün bu oyunların hesabını yapmakta ve politikacıların kendilerine hazırladıkları tuzakları görmektedirler.
(.....)
Yeni bir dönemin yeni bir dinamizmle sağlam temeller üstüne oturması için önce Parlamentonun kendi kendisini feshetmesi şarttır.
Ondan sonra yapılacak iş Parlamento dışı muhalefeti, emekçileri, memurları ve ordusu ise devrimci bir program etrafında örgütleyip, bu örgütten gelecek aynı programa inanmış kişilerle Orgeneral Batur'un da önerdiği gibi devrimci bir Meclis kurmaktır.

- 18 Mart 1971
'Yüz surat Hacı Murat'
Ordu, iktidar kadar parlamentoyu da suçluyor. Demirel kadar CHP Genel Başkanını da suçluyor. Kalk da bana akıl öğret demiyor onlara. 'Sen Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettiremedin, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürdün' diyor.
Politikacılara vız geliyor bu suçlama... Onlar da arkalarına dönüp hangi anlama geldiği pek anlaşılmayan kendi buldukları yuvarlak klişe deyimle 'Aşırı akımları' suçluyor ve aynı zamanda demokrasinin devamını istiyorlar.
Her işine gelmeyen şeyi 'Aşırı akım' diye suçlayıp sonra da demokrasi aşığı görünme. Bu da Türkiye'de rastlanabilecek türden bir gariplik rekoru...
(.....)
Şimdi akılları fikirleri orduyu bölüp birbirine düşürmek, zaman kazanmak ve onu bunu suçlaya suçlaya eski oyuna yine devam etmek...
Başarıya ulaşmazlar diye temenni edelim, ama en usta oldukları iş de budur onların...

- 19 Mart 1971
'Fasulya gazı reformu'
...Üstelik CHP zorla hükümete geçmiş duruma düşecektir, aşınacaktır. AP, bunu gayet iyi kullanacaktır. Orduya her fırsatta sövülüp sayılacaktır. CHP örgütü kimsenin yüzüne bakamayacak duruma gelecektir. Zaten asıl amaç, içinde ne de olsa devrimci atılımlar bulunan CHP örgütünü bir kez daha iğdiş ettikten sonra, orduyu da büsbütün prestijsiz duruma düşürmektir. Bazı önemli kişiler yıllardan beri bunun için görevlendirilmişlerdir. Ve bu görevlerini başarıyla yürütmektedirler.

- 20 Mart 1971
'Nihat Erim'
[Nihat Erim'in] bu krizli devirde geniş dünya görüşü, temel sorunların bilinci içinde olması ve sağlam bir hukuk kültüründen gelmesi biz radikal dönüşümlere inanmış devrimcileri, herhalde ciğerimize oturacak acı hayal kırıklıklarına uğratmayacaktır.

- 24 Mart 1971
'Devrimci program uygulama gücü kimdedir?
Bir de bakıyoruz ki bizim inandığımız programı ordu temsilcileri Orgeneral Batur'un imzasıyla bir muhtıra halinde Cumhurbaşkanı'na vermişler. Demek ki aynı programda birleştiklerine göre ordu da devrimcilerin müttefiki... Bu güçlü müttefike sırt çevirerek bizim programı hiçbir zaman uygulamasına imkan bulunmıyan tutucu parlamentodan yana artık hiç olamam. Ve devrimciliğin yeni bir bütünleşmede, yeni bir oluşuma dönüşte olduğunu görerek hemen tavrımı tespit ederim.
(.....)
Gayet açık söylüyoruz, biz bizim inandığımız programın daha ilk harfini görünce delilik krizleri geçiren feodal gölgeli parlamentoyu değil, Orgeneral Batur'un imzasını taşıyan muhtırayı ve onu destekleyip benimseyen güçleri tutuyoruz.
(.....)
Vaktiyle bizi yok etmeye kalkanları mı savunacağız şimdi, yoksa bu geri ve tutucu kurumu silip yerine devrimci bir kurumu kurmak istidadını gösteren devrimci kuvvetleri mi tutacağız?

* * *
12 Mart 1971 darbesinden hemen sonra kaleme alınan bu yazılar Çetin Altan'a aittir. Belirtilen tarihlerde Akşam gazetesinde yayımlanmıştır.
Oray Eğin, Akşam, 28 Nisan 2009

25.2.09

Export kültür Oscar kazandı

Anton Çehov’a eserlerini Fransızcaya çevirmeyi önerdiklerinde, büyük yazar “Olmaz ki!” demiş. “Ben bu hikâyelerde Rusya’ya özgü bir hayatı anlattım. Fransızlar bunu nasıl anlayacak?”
Çehov elbette bütün dünya dillerine çevrildi ve herkes onun karakterlerindeki insani özü algıladı.
Ama burada vurgulamak istediğim nokta yazardaki derin ve duru bakış.
Eserlerini para ve şöhret için yazmayan bir dâhinin dürüstlüğü.
Ne yazık ki çağımız sanat eserlerini de metalaştırdığı için artık böyle bir safiyetten söz etmek olanaksız.
Bazı değerli eserler başka dillere çevrilebildiği gibi değersiz ticari metalar da dünyada dolaşıma girebiliyor.
Bu işin en kötü yanı da “egzotik” kültürleri, Batılı efendilerin zevkine uyarlayarak anlatmak.
Bir çeşit export kültür.
Bu tip ürünler, dünyada büyük başarı kazanmalarına rağmen kendi ülkelerinde eleştiriliyor ve gerçeği çarpıtmakla suçlanıyor.
Şunu da hemen ekleyeyim: Dünyada başarı kazanmak bir suç değil elbette.
Ben sadece “export kültür” tanımına girecek olan ürünlerle, gerçek sanat eserlerini birbirinden ayırmayı öneriyorum.

***


Oscar’ın galibi Slumdog Millionaire'in başına da bu geldi işte. Film dünyayı ayağa kaldırdı ama Hintlileri memnun etmedi. “Hindistan bu değil!” tartışmalarına yol açtı.
İsim bile tuhaf: “Milyoner varoş iti!” Varoş iti adını taktığınız kişilerin sayısı ise birkaç yüz milyon.

***


Unutmayalım ki bu bir Hint filmi değil, İngiliz filmi.
İngiliz sinemacılar bir Hint romanını alıp aşırı derecede değiştirmişler.
Romandaki baş kişinin adı bile farklılaştırılmış.
Filmdeki Müslüman çocukların annelerinin Hindular tarafından öldürülmesi gibi din çatışmalarını körükleyecek sahneler eklenmiş.

***


Hindistan’daki sinema endüstrisine Hollywood’tan bozma Bollywood deniliyor. Bir zamanlar Türkiye’yi de etkileyen Avare, Sangam vs. gibi şarkılı filmler yapılıyor burada.
İngilizler ise bu eski sömürgelerindeki hayatın klişelerini alıp Batı sosuna bulayarak dünyaya pazarlıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki bu yöntem beni çok rahatsız ediyor.
Hindistan’ı iyi bilmememe rağmen bu büyük ülkenin böyle Batılı kilişelerin dışında ele alınması gerektiğinden eminim.
Çünkü ben Hindistan’ı Satyajit Ray’ın, Mrnal Sen’in filmlerindeki, Rabindranath Tagor’un şiirlerindeki, Arundhati Roy’un romanlarındaki derin gerçeklikle tanıdım.
Hindistan’ın gerçek ruhunu anlatan büyük sanatçılar bunlar. Batılı kurnaz efendilerin allayıp pullayarak sundukları Hindistan değil.
Ama şimdi ne yazık ki milyonlarca kişi, romana bile bağlı kalmayan bu filmi seyredecek.
Satyajit Ray’ın filmlerini ise hiç kimse izlemeyecek. Aynen Japon Yasujiro Ozu’nun başına geldiği gibi.

***


Çağımız bir pazarlama çağı.
Ve bu pazarlamanın ilginç yöntemlerinden birisi de bilinmeyen egzotik kültürlerden izlenimler alıp bunu Batı sosuna bulayarak sunmak.
Birkaç yıl önce Borat diye bir film yapmıştı İngilizler. Sözüm ona Kazakistan’dan Batı’ya gelen bir gazeteciyle dalga geçiyorlardı ama aslında Kazak kültürünü aşağılıyorlardı.
Çünkü Batı için kendileri insan, diğerleri ise “etnik” kategoride anılacak zavallılardır.
Bunlarla ya alay edilir ya da Batılı’nın acıma hisleri tatmin edilir.
Los Angeles’ta Gucci, Prada giysiler içinde Dom Pérignon şampanyalar yudumlanırken “Ah zavallı yoksul Hintli çocuklar. Onlar için ne kadar üzülüyoruz. Ne de tatlı kara gözleri var!” demeye yarar.
Zülfü Livaneli, Vatan, 25 Şubat 2009

31.8.08

Ordunun Bayramı

CUMHURİYETİN bayramları, mevsimler gibi art arda gelir, ama hepsi birden bir bütün oluşturur. 23 Nisan çocukların, 19 Mayıs gençlerin, 30 Ağustos askerlerindir; 29 Ekim, onları toparlar, cumhurun bayramı yapar. Şimdi bugünün takvimine uygun böyle düzgün bir sıralamanın olması, cumhuriyetin kuruluşu sanki bir yıllık bir süreçmiş izlenimini yaratır. Oysa, olaylar tek yıllık bir kronolojiye sığmaz; Milli Mücadele tam dört yıllık çetin bir dönemdir.30 Ağustos 1922’nin o süreç içinde özel bir yeri var.
Yunan Dumlupınar’da darmadağın edilmeseydi, Samsun’a çıkış sonuca eriştirilmemiş bir tasavvurun başlangıcı olarak kalır, Meclis’in açılışı ölüm-kalım savaşı içinde tarihe geçecek bir demokrasi denemesinden ibaret olarak anımsanırdı. Büyük Zafer, haklı ve doğru düşüncenin, böyle olduğu için de mutlaka galip gelmesi gereken bir inancın gerçekten galip geldiği, haksızlığın ve yanlışın düzeltildiği olayın adıdır.
Aslında, 30 Ağustos bu niteliğiyle bir büyük askerlik ve komutanlık başarısının ötesinde, hukuk ve felsefe açısından da önem taşır. Şunu gösterdiği için: Haktan ve doğrudan yana olmak, tek başına yetmiyor; hakkın ve doğrunun gerisinde kuvvetin de olması gerekiyor. 30 Ağustos, hak ve doğru adına son darbeyi vuran o kuvvetin müthiş bir sabır, planlı bir hazırlık ve ulusal çapta bir özverinin ürünü olduğunu gösterir. Hamurunda Karadeniz’deki tehlikeleri göğüsleyerek Rus mühimmatını Kuzey Anadolu kıyılarına getiren Alemdar, Gazal, Rüsumat römorkörleri mürettebatının, kağnılarıyla cephe gerisine taşıyan cefakâr köy kadınlarının, geceler boyu yürüyerek mevzi değiştiren yorgun askerin, ileri hatlarda neferleriyle birlikte vuruşan zabitlerin emeği var.
İkide bir Ankara’ya gelip demokrasi üzerine ahkâm kesen ve “İstanbul matbuatı”na demeçler veren salak yabancılara anımsatmak gerekir ki, bu devlet böyle kurulmuş bir cumhuriyettir. Milletleşen bir ordunun ya da ordulaşan bir milletin özverileriyle olağanüstü biçimde kurulduğu için, askerle cumhuriyet arasındaki kutsal bağı kavramaya onların olağan bilgisi ve sezgisi yetmez. Yedi düvelin donatımıyla azgın Yunan askerini Anadolu’ya saldırtmakla kendi açılarından işledikleri büyük hatanın hâlâ farkında değildirler. Bu hata, o tarihlere gelinceye kadar ulus kavramıyla tanışmayan ve onun bilincine tam varamayan bir halkı uluslaştırmak olmuştur.
Böyle bir açıdan bakınca, kurtuluş sonrasının cumhuriyeti ile ulus kavramının yaşıt bir ilişki içinde olduğunu bilmek ve kurtuluş mücadelesini noktalayan 30 Ağustos’a da bu gözle bakmak gerekir.
Dolayısıyla, ordunun bayram gününde cumhuriyetin göbek bağındaki bu özelliği içte ve dıştaki cumhuriyet düşmanlarına bir kez daha anımsatmak, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ulusal ödev sayılmalıdır.

Mümtaz Soysal , Cumhuriyet, 30 Ağustos 2008

1.5.07

İşbirlikçiler ve Ulusalcılar Karşı Karşıya

Türkiye'de cepheler netleşmeye başladı. Herkes duracağı yeri iyi düşünmeli.

1) Şeriatçı bir düzen kurmak isteyenler, ümmetçiler; dini kurallar ve inanç üzerine oturtulmuş bir bütünlük, dayanışma ve düzen istiyorlar. "İktisadi, sosyal, siyasi ve hukuki yapı dini kuralları esas almalıdır" tezini savunuyorlar. Savunmaktan çok öteye bu hedefe ulaşmak için her şeyi "mubah" sayıyorlar.

Bunlar özünde, "Batı'ya yani Hıristiyan dünyasına; kısaca ABD ve AB'ye karşıdırlar" . Çünkü o dünyanın yapıştırıcı ve bütünleştirici en önemli harçlarından birisi Hıristiyanlıktır. Ne ABD, ne de Avrupa laiktir. Her ikisi de Hıristiyanlığı kültürünün, iktisadının ve savunmasının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Eski Yunan ve Roma kültürü üzerine oturtulmuş Hıristiyanlık, "Batı dünyasının (ve kapitalizminin) en önemli yapıştırıcı ve birleştirici dokusunu oluşturur".

Özünde, "Batı karşıtı ve antiemperyalist olan" şeriatçılar bölünmüşlerdir. Türkiye'deki bölünme şöyledir:

- Bir kısım şeriat düzeni savunucuları hâlâ Batı ve emperyalizm karşıtıdırlar. Bunu açık bir biçimde ifade ediyorlar.

- Diğerleri ise, "geçici olarak Batı (ve emperyalizm) ile işbirliğine girmişlerdir". Bu işbirliği stratejik değil, taktik bir işbirliği olarak düşünülmektedir.

Gerekçesi şudur;

a) Batı (ve emperyalizm) ile bazı ortak hedeflerde birleşmişlerdir. Örneğin Cumhuriyetin değerleri, Atatürkçülük, TSK'nin "her alanda devre dışı bırakılması" gibi hedefler hem Batı hem de bu şeriatçılar tarafından desteklenmektedir,

b) Türkiye'de şeriat düzeninin kurulabilmesinin, "ancak ABD ve AB ile işbirliği yapılarak" sağlanabileceğine inanmışlardır.

Şimdilik ve geçici olarak bir ortak yol bulunmuştur; "ılımlı İslam" söylemi her iki tarafın da işine geliyor;

- İşbirlikçi şeriatçılar bunu, "ılımlısından başlayarak esaslısına geçmek olarak görüyorlar". Bu onlar için bir atlama tahtasıdır.

- ABD ve AB ise, " İslamcılarla işbirliği sayesinde Lozan'ın ve Cumhuriyet'in çökertilebileceğini" hesaplıyorlar. "Varsın şeriatçılar bizi kullandıklarını sansınlar; bu arada esas biz onları kullanıp Türkiye'yi parçalarız" diye değerlendirmeler yapıyorlar.

Zamanla bir parçası, "Suudileşmiş ve devşirilmiş bir Türkiye (Anadolu), bugünkünden daha yararlıdır" hesabı içindeler. 4-5 parçaya ayrıldıktan sonra varsın bir parçası da "devşirilmiş şer'i bir düzen içinde olsun, ne çıkar; başına bir tarikatçıyı oturtup kullanırız" diyorlar.

"Kimi büyük sermaye çevresi" , Batı'nın bu hesabının içindeler. Bu nedenle şeriatçılarla işbirliği içindeler. "Sonunda ipler nasıl olsa Batı'nın elinde olacak" düşüncesini, Washington, Londra, Paris, Berlin ve Tel Aviv ile paylaşıyorlar.

2) Karşılarındaki cephe Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar. TSK dışında yarı örgütlü durumdalar. İşte bu nedenle TSK'yi hedef almışlardır. TSK yalnız şeriatçıların değil ABD ve AB'nin hedefi durumuna geldi.

Bu karşılaşmanın küçük ve sınırlı baraj atışları Şemdinli'de, K. Irak'ta ve Kıbrıs'ta yaşandı.

Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar antiemperyalist cephededirler. İçindekilerin bir kısmı bunun farkında. Ancak bir bölümü hâlâ farkında değil.

Cumhuriyeti, demokrasiyi ve laik düzeni savunabilmek için en başta, "Ben emperyalizme karşıyım; ben ABD ve AB'nin Türkiye ve bölge politikasının tamamen karşısında mücadele edeceğim" diyebilmek ve bunu uygulamak gerekir.

- "Ben Cumhuriyetin, demokrasinin ve laikliğin savunucusuyum" diyebilmek için en başta ulusalcı ve antiemperyalist bir duruş sergilemek gerekir.

- Siyasal partiler, işçi sendikaları, işbirlikçi olmayan iş çevreleri, barolar, üniversiteler, demokrasinin ve laikliğin yanında olduğunu söyleyen sivil toplum örgütleri en başta "ulusalcı ve antiemperyalist kimlikte" öne çıkmak zorundadırlar.

Eğer bunu yapmıyorlarsa ya meselenin farkında değiller ya da halkı aldatıyorlar. Çünkü bugün Türkiye ve bölgemiz ABD ve AB'nin tehdidi altındadır.

Kürdistan, Ermenistan, Patrikhane, ılımlı İslam uygulamaları, savaşları, kararları, haritaları yalan mı? Irak'ta 700 bin sivilin katledilişi bir hayal mi? Bir paranoya mı? Yoksa, emperyalizmin hizmetindekilerin karartması ile saptırılmak istenen gerçekler mi?

Bu yıl seçim yılı, taraflar belli; emperyalizmin işbirlikçilerinin cephesine karşı ulusalcılar ve Cumhuriyetçiler gerçek demokrasinin savunucularıdırlar. Sağ sol ayrımı yapmadan ulusalcı ve antiemperyalist olduğumuzu haykırmak ve yumruğumuzu havaya kaldırmak zorundayız.

Çünkü biz, çoğunluğumuz, halkımız (yüzde 90) böyle, böyle düşünüyor...
Erol Manisalı, 9 Nisan 2007

Dünyanın en büyük ailesi...

1923 de bizim.
1453 de.
Şehit kanı da bizim.
Alın teri de.
Mehter de bizim.
Nazım da.
Süleymaniye de bizim.
Ayasofya da.
Türkü de bizim.
Arya da.
Edirne de bizim.
Ardahan da.
Meydan da bizim.
Çankaya da.
Bana göre, mesajı budur...
Tandoğan'ın da.
Çağlayan'ın da.
İstersen bundan sonraki mitingi Haymana Ovası'nda yap...
Yine sığmaz. Yine taşar.

* * *

Deniyor ki bazen, "habire eleştiriyorsun, hiç mi iyi bir şey yok bu ülkede?"
Var işte.
Edirneli eczacının, Trabzonlu öğretmen arkadaşı var artık...
Tandoğan'da tanıştılar.
İzmirli avukatın, Urfalı muhasebeci arkadaşı var...
Çağlayan'da tanıştılar.
Antalyalı turizmci, Samsunlu doktoru tatile bekliyor bu yaz...
Ankara'da sözleştiler.
Mersinli mandalinci, bir kasa gönderecek döner dönmez, Bursalı öğrenciye... Kaldığı yurdun adresini aldı İstanbul'da.
Ya da şöyle bak...
İnsan, o güne kadar hiç tanımadığı birine, "anacığım, şöyle otur, dinlen biraz", "kardeş, al biraz su iç" , "yenge, simit alıp geleceğim, kızıma göz kulak olur musun" der mi?
Der...
Dünyanın en büyük ailesidir çünkü bu... Milyonlarca akraba.
Komünist suçlamasıyla 12 Eylül'den sonra vebalı muamelesi gören şarkıcı, söylüyorsa...
Ülkücü olduğu için 12 Eylül'den sonra işkence gören eski bakan, eşlik ediyorsa...
7'sindeki bebe oradaysa...
77'sindeki dede oradaysa...
Sen daha ne mesaj arıyorsun?

* * *


AB'yi de tebrik ederim, bu arada...
Böleyim derken, birleştirdiler.
Kenetlediler hatta.
Ben AB'nin yerinde olsam, gazete köşelerinde çöreklenen ikinci cumhuriyetçileri, mahkemeye veririm... O kadar para döktüler fonlardan, gene de beceremedi yeteneksiz herifler.
Yılmaz Özdil, Sabah, 1 Mayıs 2007

30.4.07

Mitinge katılanların rengârenk sosyolojisi

Dün öğle vakti hızlı adımlarla gazeteye gidiyorum.
Bizim gazete Çağlayan mitingine gidiş yollarından birinin üzerinde ya, kaldırım ellerinde bayraklar taşıyan kırmızı-beyaz giysili insanlarla dolu.
Baktım, karşımdan altı yedi kişilik kadınlı erkekli bir grup geliyor. Kucaklarında ve pusetlerinde dünya sevimlisi bebekler de var. Kimisi beyaz uzun kollu tişört üzerine kırmızı atlet giymiş. Yüzlerinde gerginlik yok; tersine, hepsinde bayram havası...
Birbirimize yaklaştığımız sırada selamlaştık. Tam karşımdaki genç adam elini dirseğinden büküp yukarı kaldırdı.
Benden bir şey yapmamı bekledi ama o sırada çok yakınlaştığımız için ne yapmak istediğini tam çıkartamadım. Ben “selam!” derken onun “high five!” dediğini işittim.
Birbirimizi sıyırıp geçtikten sonra fark ettim ki, genç adam belli ki “you man, give me a high five!” demek istemişti.

High five!
İlk olarak 1970’lerde Amerikan basketbolunda yaygınlaşan, sonra 1980’lerde “high five” adıyla Oxford Dictionary gibi tutucu sözlüklerde bile kendine yer bulan ellerin karşılıklı olarak kaldırılıp şaklatıldığı karşılıklı kutlama, selamlaşma davranışı...
Son yıllarda (küresel popüler kültür fırtınası sonucu) bizde de pek tutuldu bu davranış. Sevinince birbirimize “çak çak” diye bağırıyor ve avuçlarımızı çarpıştırıyoruz.
Ben gazete kapısından içeri girerken grubun en arkasındaki genç “sizi de mitinge bekliyoruz” diye bağırdı.
Yazı işleri odasına girdim. Televizyonlar açıktı ve Tandoğan mitinginden farklı olarak bu kez neredeyse bütün kanallar Çağlayan Meydanı’yla canlı bağlantılar kuruyorlardı.
Kulak verdim. Mitingdekiler “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganlarıyla yeri göğü inletiyorlardı.
Biraz önceki “high five”cı genç adam geldi aklıma.
Gülümsedim.
Hayat böyleydi işte! Bütün ezberlere inat, rengârenkti.
Tam da bu yüzden sokağın siyasetini anlamak için siyasal elitlerin çatışmacı kalıplarından çok farklı bir bakış gerekiyor.

Türk modernleşmesi ve miting
Malum, bu köşede başından beri (uluslararası travmatik olaylar ve istisnalar hariç) siyasal gündeme pek değinmedim.
Nasılsa bunu yapan, o işin “uzmanı” olan çoktu!
Daha çok insanın akşamları başını yastığa koyduğu zamanlarda aklından geçen, ruhunu sarıp sarmalayan şeylere temas ettim.
Kederlerimizden, sevinçlerimizden; şehirden, köyden, börtü böcekten, aşktan meşkten yola çıktım. İnancımızdan, inanma arzumuzdan, ölümden ve yaşamdan ve daha birçok derin konudan söz açtım.
Makro iktidar değil hepimizi gündelik hayatımızda boğup sıkıştıran mikro iktidarlar daha çok ilgilendirdi beni.
Saçlarını rüzgârda özgürce dalgalanmaya bırakamayanların başlarının açık olması veya başkalarının inancına saygı göstermeyenlerin kendi inançlarına titizlenmeleri umurumda olmadı!
Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğim.
Ama entelektüel formasyonum ve tecrübelerim siyaset yorumcularını bir konuda uyarmaya ve tartışmaya çağırmaya zorluyor beni.
Vakti geldi de geçiyor çünkü!
Ne mi o konu? Açmaya çalışayım.
Tandoğan ve Çağlayan mitingleri ne anlatıyor bize?
Ülkenin siyasal geçmişi ve geleceği açısından ne gibi mesajlar taşıyor?
Bu konuda çok yazıldı, daha yazılacak.
Hepsi bir yana; bu mitingler ve arkalarındaki kitlesel destek, “Türk modernleşmesi”nin epeydir hafifsenen gücünün büyüklüğü ve başarısı açısından da değerlendirilmelidir.
Geçmişte radikal sol, Türk modernleşmesini sadece başarısızlıklarıyla değerlendirmişti. Son yıllarda aynı hatayı liberaller ve siyasal İslam yapıyor.
O yüzden de kavga bitmiyor; ülkenin önü bir türlü açılamıyor.
Doğru, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra “Kemalist devrim” bir yönüyle Ankara’nın tepelerine ve “kamudan geçinmeli kesimler”e özgü siyasal-bürokratik bir miras olarak şekillenmiştir. Ancak gerçek sadece bundan ibaret değil.
Türk modernleşme projesi başarılıdır. Bütün kusurlarına, bütün eksik-gediklerine ve demokratik olmaktan uzak yönlerine rağmen samimi ve kökleşmiş bir sosyal mirastır.
Mitingleri düzenleyenlerin dar vizyonlarına takılıp kalmaz, mitinglere katılanların “dünya”sına bakarsanız, bunu anlarsınız.
Haşmet Babaoğlu, Vatan, 30.04.2007

25.3.07

300 adet Ispartalı'nın sonu

Klasik tarihin en önemli bahsidir; Yunanca deyişiyle Xerxes, İranlıların deyişiyle Şehinşah Heşayer Şah Yunanistan'a saldırdı. Bugünkü yurdumuzun Muğla ili o zaman Karya idi ve İyonya denen Ege kıyıları zaten onundu.
İranlılar İyonya'ya Yunanistan derdi. Bizim dilimize de bu deyiş oradan geçmiştir. Şahlar şahı bütün Orta Asya'ya, Afganistan ve Kuzey Hindistan'a, Kafkas'a ve tabii İran'a ve Mezopotamya'ya, Mısır'a ve Anadolu'ya sahipti. Sarayının duvarında kendisine tabi milletlerin temsilcileri getirdikleri hediyelerle resmedilmiştir.
Eski İran bütün monarşilerin modeliydi. Eski dünyanın bütün uygarlık ve dinleri onun içinde toplanmıştı ve eski Mısır'ın parlaklığından sonra bütün o kültürlerin birbirleriyle kaynaşmasını sağlamıştı. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de bir yerde hepimiz İranlıyız. Şimdi seyretmekte olduğunuz "300 Spartalı" filminde İngilizce telaffuzla "Zarhes" diye tarif edilen zincirli dövmeli İran şahı bu.

Tüm olumsuz tipler zenci
Amerikalılar tarih bilgileri son derece kıt bir toplumdur. Bu bilgisizlikleri üzerinde gayet kolay oynanır; bütün sinema tarihi boyunca Amerikan film endüstrisi bu bilgisizliği istismar ederek acayip dekorlar, acayip kostümler ve uyduruk olaylarla kazanç sağladı.
Ta ki eski dünya Pasolini, Visconti, Rossellini, Wajda, Szabo gibi büyük rejisörlerle tarihin sinemada nasıl işleneceğini öğretene kadar...
Hiç kuşkusuz tarihi film, tarih kitabı değildir. Ama sanatçının fantezisi de cıvıklık ve bayağılığa kayma hakkına sahip değildir.
Gördüğümüz 300 Ispartalı bir yerlere saldıran kalabalık bir orduya karşı ülkelerini savunuyor. Termopillerde İranlıları durduran Ispartalılar tarih yazan Helenlerin ve Romalıların sayesinde ebedileştiler. Orada Ephialtes diye kişiliği henüz pek iyi tahlil edilmemiş biri vardı; Perslere yan geçitleri gösterdi. Kral Leonidas'ın kuvvetleri kahramanca savaşarak öldüler.
İnsanlar Leonidas'ı yiğitliğinden dolayı halen kutsar. Ama bu filmi çeviren avukattan düşman daha evladır demek lazım. Çünkü Kral Leonidas'ın komuta ettiği Ispartalılar hepsi bilgisayar tipi ve Leonidas rolündeki Gerard Butler'ın aktör çizgileri de bu bilgisayar tipleri arasında kayboluyor.
Pers ordusu ise garip terörist kuklalara benzetilmiş, panayır maskeleri ile savaşan mahlukat. Şahlar şahı uçuk bir zenci manken; ne hikmetse er meydanının bütün olumsuz tipleri zenciler.
Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran'ı karalamayı hedefliyor besbelli.

Gerçek değil fantezi
Hollywood yarı eğitimli bir halkı kolayca kandırabiliyor. Daha önce de belirtmiştim. ABD halkı 20 yıldır "Rambo" filmleri seyrede seyrede, Vietnam'da zafer kazandıklarına inandırılmıştır. Gençler arasında yapılan anketler böyle tuhaf sonuçlar vermişti. Garabeti sadece Amerika ile sınırlamayın, başka yerlerde de üç aşağı beş yukarı aynı sonuç ortaya çıkabilir.
Sinema insanları etkileyen bir 20'nci yüzyıl icadı; hele eğitimsiz kitlelerin zihnini kolayca saptırabiliyor. Çocuklarına tarih öğretemeyen bizimki gibi ülkede böyle filmleri yasaklamasak bile; filmin tarihi gerçeği yansıtmayan bir fantezi olduğunu sinemaya gelenlere notla veya ekranda bir tebliğ ile bildirebiliriz.
İran İmparatorluğu bu değildi, büyük medeniyetti; Pers savaşları denen savaşlar Panhelenist bir vatanseverlikle karşılaştı. Yine de zafer Isparta-Atina rekabetini önleyemedi. Geçen sene "Büyük İskender" denen kepaze üründen sonra, Hollywood'un İran ile ilgili parçalarına dikkat edelim. Zira fazla bir şey bilmeden, filmin hasılat rakamlarını zikreden ve sorumsuzca reklamını yapan basındaki bazı yazılar hiç değilse filmin sanat yönüne de bakmayı düşünmüyorlar. Ve benim gibi fazla araştırmadan kızınızı bu filme götürürseniz, üzülürsünüz.
İlber Ortaylı, Milliyet, 25 Mart 2007