küresel felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küresel felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.12.08

Amerika'da iç isyana hazırlık

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, ekonomik krizin merkezi olan ülkelerde, yaygın iç isyanların yaşanabileceği uyarısı yaptı. Kahn'a göre, "Eğer gelişmiş ülkeler, krizden kurtulmak için uyguladıkları yöntemlerde geniş kitlelerin ortak çıkarlarını değil de, elitlerin çıkarlarını öne alırlarsa" bu kötü gelecekle yüzleşecekler.
Bu uyarılar çok önemli. Amerika ve Avrupa gibi merkez ekonomileri vuran krizin algılanış biçimi maalesef son derece hastalıklı. Bırakın ekonomik kriz demeyi, "finans krizi" ifadesiyle tanımlanıyorsa bu durum, alınacak önlemler de isabetli olmayacaktır. Ortada sadece bir finans krizi yok. Sadece ekonomik kriz de yok. Aynı zamanda siyasal ve sosyal krizlerin işaretleri de var. Daha temelde, Batı dünyasını büyük bir felsefi dönüşüme zorlayan tarihsel bir buhran söz konusu.
Kahn'la devam edelim:
Birçok ülkede sosyal patlamalar yaşanabilecek. Bunlara gelişmiş ülkeler dahil. Eğer finans sistemi yeniden yapılandırılamazsa, şiddetli isyanlar başgösterebilecek. Özellikle ABD'de bu isyanlar, vergilerin elitlere gitmesi ve doların devalüe edilmesiyle harekete geçebilecek….
Bazıları beş yıl sonra ABD'nin "gelişmemiş ülke" kategorisine düşeceğini, gıda isyanlarının başlayacağını öne sürüyor. Onlar; dünyanın bu kriz yüzünden çok acı çekeceğini ama topyekun ekonomik çöküş yaşamayacağını, ancak Amerika'nın tam bir ekonomik Armageddon yaşayacağını iddia ediyor.
ABD Merkez Bankası'nın kısa vadeli faizleri sıfırlamasının dolar kaçışını hızlandıracağı, önümüzdeki yıllarda ABD'de hiper enflasyonun başlayacağı gibi ihtimaller bu tür endişelere kapı aralıyor.
Petrol fiyatlarını 150 dolarlara çıkaran finans sistemi, gıda fiyatlarında da benzer oynamalar yapmış, birçok ülkede protesto gösterileri başlamıştı. Bu çevrelerin son oyunu dolar üzerine oldu. Bir süre sonra, bugün baskı altında tuttukları altın fiyatları üzerinde benzer bir spekülasyon yapacakları konuşuluyor.
Durumun finans ve genel anlamda ekonomik boyutu bir şekilde tartışılıyor. Ama muhtemel siyasal sonuçları, yol açacağı toplumsal gerilimler üzerine pek kimse kafa yormuyor gibi. Strauss-Kahn, gıda fiyatlarının hızla arttığı bu yılın ilk döneminde de benzer açıklamalar yapmış, yüz milyonlarca insanın açlıkla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunmuştu.
Krize karşı önlemler ve kriz sonrasına ilişkin yeni ekonomik yapı eğer geniş kitleleri tatmin edecek nitelikte olmaz, bugüne kadar olduğu gibi, yine yönetici eliti tatmin amaçlı olursa, işte o zaman şok dalgaları Avrupa ve özellikle Amerika sokaklarını vuracak.
Peki bu ihtimale karşı ne tür önlemler alınıyor?
Afganistan ve Irak'tan dönen binlerce asker iç güvenlik için görevlendiriliyor. Yani "iç tehdit"lere karşı hazırlanıyor. Kitle kontrolü ve sivil isyanlara karşı eğitiliyor. Bu hazırlıkla ilgili 2006 yılında yazdığım yazılar şaşkınlıkla karşılanmıştı.
"FEMA (Federal Acil Yönetim Ajansı) yeniden yapılanıyor. Hem de nükleer saldırı, isyan ve iç savaşa göre. Olağanüstü hal ve sıkıyönetim yasaları yeniden belirleniyor. Bankacılık işlemlerinden vatandaşlık yasalarına kadar ABD olağanüstü şartlar için hazırlık yapıyor" demiş ve "ABD neye hazırlanıyor" diye sormuştum.
Amerikan tarihinde ilk kez ordu, iç güvenlik için konuşlandırılıyor. Askeri birimler 24 saat iç tehdide karşı görevlendiriliyor. Uygulama 1 Ekim'den itibaren başladı. Ülke içinde konuşlandırılacak ilk askeri birim, ABD Kuzey Komutanlığı'na (NorthCom) bağlı. Bu birlik neye karşı savaşacak? Nükleer saldırı, iç savaş ve toplumsal kaosa karşı. Kitleleri kontrol altına alacak. Çatışma sonrası için gerekli sorumlulukları yerine getirecek. Aylardır bunun tatbikatı yapılıyor…
ABD böyle bir felaketle yüzleşir mi? Umarız bu tür gelişmeler olmaz. Ancak krize müdahale şekli, kriz sonrası için hazırlıklarda aynı adaletsizlik üzerinde ısrar edilmesi, toplumun genelini kurtarma yerine iktidar elitlerini, sermayeyi yönetenleri güçlendirmeye yönelik yaklaşımlar, iç isyan ve sosyal huzursuzluk ihtimallerini güçlendiriyor.
Olaya sadece "finans krizi" olarak bakanlar bakalım birkaç ay sonra aynı ifadeyi kullanmaya devam edecekler mi? Hep birlikte göreceğiz…
İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 19 Aralık 2008

6.7.08

Bırak önce yok edeyim, sonra yaparım

Dünya çapında marka yaratmaktan bahsederken dünya çapındaki bazı markalarımızın öldürülmüş olduğunun farkında mısınız?
Olmadığınıza eminim.
Yaşadıklarını bilmediğiniz için öldüklerini de duymamışsınızdır.
Yahyalı. Kula. Ladik. Uşak. Bergama. Hereke. Milas. Gördes. Döşemealtı. Yağcıbedir. Çanakkale. Ezine. Kayseri. Küllüce. Kars. Kozak. Yahyalı. Taşpınar.
Bu isimler bir şey ifade ediyor mu?
Hepsi dünyada halıcılıkla ilgilenen herkes tarafından yüzyıllardır bilinen markalar. İsimlerini yapıldıkları yerlerden aldılar.
Bir zamanlar bu yerlerde dünyanın en iyi halıları yapılıyordu.
Artık hemen hemen hepsi silindi.
Klasik Türk halısına kalitesini veren yeni yün, kök ve çiçeklerden yapılan “kökboyası” her yöresel motifler ve kadınlarının ustalıklarıdır.

Fabrikasyon sanat!
Önce boyalar bozulmaya başladı. Yapma boyaların 19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak Türkiye’ye girmeye başlamasıyla, kökboyası yavaş yavaş sahneden çekilmeye başladı.
Kökboyasının yapılması zahmetlidir ama onun halıya verdiği güzellik ve pırıltı, ne kadar kaliteli olursa olsun, hiçbir sentetik boyada yoktur. Yapma boyayla boyanmış yün ipliğinden yapılan halı kaliteli sınıfına girmez. Koleksiyonu yapılabilir değildir.
Bir diğer gelişme, yeni saf yünün yerini kalitesiz ipliklerin alması oldu. Yapma iplik veya pamuk-yün karışımı halılar piyasayı doldurdu. İpek diye insanlara polyester halılar satıldı.
Bir zamanlar her yerde bulunan kökboyasıyla boyanmış, yün veya ipek, el yapımı halılar artık neredeyse hiç bulunmuyor.
Osmanlı sarayının en güzel halılarını dokuyan Hereke, İstanbul ile İzmit’in varoşları ve pis sanayi bölgeleri arasında kayboldu.
1980’lerde başlayan kitle turizmi ve bunun yarattığı halı talebi Türk el halıcılığının ölümünü hazırlayan en büyük nedenlerinden biri, büyük halı tüccarları turizm merkezlerinde basketbol stadı büyüklüğünde dükkânların açılmasıdır. Bunlara halı yetiştirmek için genç kadın veya kızların düşük ücretlerle çalıştırıldığı halı atölyeleri kurdular. Sanatkârlar proleter oldu, el sanatı fabrikasyona dönüştü, kalite düştü.

Hükümetler korumalıydı
Büyük halıcılar turizm acentelerine ve rehberlerine gezdirdikleri turistleri dükkânlarına getirmeleri için yüklü komisyonlar ödüyorlar. Bu komisyonu çıkarmak için halı kalitesini düşür babam düşürdüler.
Halıcıların kâr marjları artarken, el emeğinin bedeli düştüğü için evlerdeki tezgâhlar durdu.
Aklı başında bir ülkede olsaydık, hükümetler, Fransa ve İtalya’da şarapta olduğu gibi, sıkı bölgesel standartlar ve kalite kontrolü getirir, el emeğini teşvik eder ve halıların saflığını korurdu.
Ama öyle bir ülkede yaşamıyoruz, ne yazık.
Düzeysizliğin ve sıradanlığın krallık kurduğu ülkemizde, bütün değerlerimiz kolayca dejenere oluyor. Anadolu’nun doğa örtüsü, kuşları ve hayvanları, envanteri yapılmadan, isimleri konmadan yok oluyor.
Türk halısı öldü. Yaşasın çirkinlik!

Metin Münir, Milliyet, 04 Temmuz 2008

14.4.08

Eine Krise mehr - eine zu viel !

Die derzeitige Finanzkrise bekräftigt die pessimistischsten Analysen und Prognosen. Es handelt sich um die schwerwiegendste Krise seit dem Zweiten Weltkrieg - so Alan Greenspan, der ehemalige FED-Vorsitzende! Soll man da staunen? Denn sie ist das Ergebnis der ursprünglichsten und zugleich zügellosesten Logik des Kapitalismus: die Aktienrendite maximieren - hochheiliger Zweck der Liberalisierung des Kapitalverkehrs, der Deregulierung, des Wildwuchses an „Finanzinnovationen“, der Verbriefung von Krediten und der Entpolitisierung der Zentralbanken, damit diese besser im Dienste der Finanzmärkte stehen können.
Ernüchterung der Finanzwelt, deren angebliche Entkoppelung von der Produktionswirtschaft in Wirklichkeit nur die zunehmende Verteilung des Reichtums zu Gunsten des Kapitals verdecken sollte. Das US-Bankensystem, das sich in der Illusion eines endlosen Aufschwungs am Immobilienmarkt und der Förderung des Wirtschaftswachstums wiegte, die nicht auf Lohnerhöhungen für die Armen beruhte, sondern auf dem Zauberstreich des Kredits mit variablem Zinsfuß, hat weltweit das ganze Banken- und Finanzsystem in den Abgrund gestürzt und hiermit vielleicht die eigentliche Wirtschaft, d.h. am Ende alle, die von der Arbeit leben.
Ein Vierteljahrhundert lang ist die Kurve der Arbeitslosigkeit jener der Dividenden gefolgt. Die Schmälerung der sozialen Vorsorge (Altersrente und Krankenversicherung) verfolgt nur ein Ziel: mehr Spargeld in stets nach Liquidität dürstende Finanzmärkte abzuleiten. Durch den Abbau des Sozial- und Arbeitsrechts werden die immer mehr verunsicherten Arbeitskräfte immer bereitwilliger gemacht. Das hatte schon der IWF erklärt: „Die Altersrente im Umlageverfahren bringt zu viel Sicherheit in das gesellschaftliche Gefüge.“ Somit brauchen die Arbeitgeberverbände nur noch einen Schritt weiter zu gehen: „Für knappsten Lohn noch mehr arbeiten". Die zunehmende Kontrolle der Wirtschaft durch die Finanzwelt ist also zugleich Ursache und Folge verschlechterter Lohn- und Arbeitsbedingungen - denn schließlich müssen die Profite wieder zurückfließen!
Da sagen wir: Jetzt reicht’s. Schluss mit der Spekulation, der Unterjochung der Gesellschaften durch die Finanz, der Vermarktung der Welt, der Privatisierung der Gewinne und der Sozialisierung der Verluste. Wir starten eine europaweite Petition, an der alle BürgerInnen, Vereine, Gewerkschaften und Parteien, für welche das Gemeinwohl noch etwas zu bedeuten hat, teilnehmen können.
Fürs Erste fordern wir die Abschaffung von Artikel 56 des Lissabonner Vertrags, laut welchem der Kapitalverkehr keinerlei Einschränkung unterliegen darf. Ein politischer Akt, aufgrund dessen wir Lösungen vorschlagen wollen, um die Zukunft wieder selbst in die Hand zu nehmen.
Erstens soll das Bankensystem wieder unter staatliche Kontrolle gestellt werden, vor allem die EZB, die im Dienste des Gemeinwohls und der Arbeitsplatzschaffung stehen soll, denn offensichtlich befinden sich die Zentralbanken derzeit in der Zwickmühle: Entweder beschränken sie die Kredite, um die Inflation einzudämmen, und richten damit die Wirtschaft zu Grunde; oder sie vergeben großzügig Kredite und blähen dadurch sogleich die Finanzblasen erneut auf. Denn die Spekulationsfonds nehmen Kredite auf, um den Leverage-Effekt auszunutzen und die florierendsten Industriebereiche an sich zu reißen.
Zweitens müssen die Finanzerträge drastisch begrenzt werden; durch ein Steuersystem, das die Aktionäre einerseits davon abhält, die Arbeitnehmer immer stärker auszubeuten, und andererseits ihre Macht innerhalb der Unternehmen weitgehend einschränkt.
Wir sind an einem Punkt angelangt, an dem einem zunehmenden Ausmaß an Ungleichheiten nur die Arroganz der Mächtigen gleichkommt, für die einzig ihr Klassenbewusstsein zählt. Da sie nicht von sich aus der Vernunft folgen werden - man denke nur an ihre lindernden Erklärungen über den Markt, der sich angeblich selber zu regulieren vermag, Erklärungen, die beinahe lächerlich wären, wenn sie nicht zugleich wie Hohn klängen in den Ohren jener, die unter den Folgen zu leiden haben. Bleibt nur der politische Weg: Nun müssen die BürgerInnen eingreifen.

Sonnabend 5. April 2008, von Jean-Marie Harribey
Politis, Nr. 995, 27. März 2008
Übersetzung : Cecile Kellermayr, Coorditrad