çifte standart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çifte standart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.11.15

Paris'te daha büyük bir katliam olmuştu hafızamızı silmeyin

Independent gazetesinin kıdemli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Paris saldırısını gerçekleştirenlerin büyük kısmının Cezayir kökenli olmasına dikkat çekerek, saldırıları Fransa'nın Cezayir'deki sömürgeci geçmişi ve Suudi Arabistan kaynaklı Vahabi anlayışı olmadan açıklamanın imkansız olduğunu söyledi.
BBC Türkçe'nin aktardığı habere göre, "Batı ne zaman saldırıya uğrayıp, masumlarımız öldürülse genelde hafızamızı siliyoruz" diyen Robert Fisk şöyle devam etti: "Gazeteciler 129 kişinin öldüğü Paris saldırılarını anlattıklarında bize Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra görülen en büyük katliam dediler. Ancak 1961'de Fransa'nın Cezayir'deki acımasız sömürge savaşını protesto için yasadışı bir gösteri düzenleyen 200 Cezayirliden bahsetmediler. Çoğu Fransız polisi tarafından öldürülmüş, Palais de Sports'da işkence edilmiş cesetleri de Seine Nehri'ne atılmıştı. Fransızlar sadece 40 kişiyi öldürdüklerini söylediler. Görevdeki polis müdürü İkinci Dünya Savaşı'nda Petain'in işbirliçi Vichy hükümetinde çalışırken binden fazla Yahudi’yi ölüme gönderen Maurice Papondu. 50 yıl önceki bir sömürge savaşı toplu katliamı meşru kılamaz ancak Fransa'nın neden şimdi hedef alındığına dair bütün açıklamalar eksik kalır."(Yazının tamamı için bkz *)

CORBYN: CAN HER YERDE CANDIR
Paris saldırılarıyla ilgili bir yorum da İngiltere'de ana muhalefetteki İşçi Partisi'nin lideri Jeremy Corbyn'dan geldi.
Paris saldırılarının dehşet verici olduğunu ancak medyanın başka yerlerde yaşanan katliamlara da yer vermesi gerektiğini söyleyen Corbyn, Ankara ve Beyrut saldırılarını da hatırlatarak "Can her yerde candır" dedi.
Sputnik'in aktardığı habere göre, İngiliz ITV televizyonuna konuşan Corbyn, Suriye'ye askeri bir müdahalenin 'daha çok ihtilaf, daha çok kargaşa, daha çok kayıp' getireceğini belirtti.
"Bir savaş her zaman mutlaka barışla sonuçlanmıyor. Çoğu zaman daha çok ihtilaf, daha çok kargaşa ve daha çok kayıp doğuruyor" ifadesini kullanan Corbyn, şunları söyledi:

'IŞİD'İN SİLAHLANMASINDA SUUDİ ARABİSTAN'IN ROLÜ'
"IŞİD'i silahlandıran kim? Kim bu örgüte güvenli bölge sağlıyor? Bunu anlamak için bölgeye herkesin sattığı silahlarla, bunda Suudi Arabistan'ın rolüyle ilgili sorular sormak lazım. Bence burada büyük sorular var ve hepimiz dikkatli olmalıyız."

Suriye'de siyasi çözüm aranması gerektiğini vurgulayan Corbyn, bu konuda Viyana'da yapılan uluslararası görüşmelerde bazı ilerlemeler kaydedildiğine dair işaretler bulunduğunu söyledi.

'ANKARA SALDIRISINA YER VERMEYEN MEDYA…'
Batılı medya kuruluşlarının Ankara'daki ve Beyrut'taki bombalı saldırılara yeterince yer vermezken, Paris'teki saldırılara çok geniş yer verdiğini ifade eden Corbyn, "Bence medyamız Avrupa içinde yaşananları olduğu kadar Avrupa dışında olanları da yazmalı. Can her yerde candır" dedi.
Odatv, 17 Kasım 2016 




* * *

*The French-Algerian identity of one of the attackers demonstrates how France’s savage 1956-62 war in Algeria continues to infect today’s atrocities.



It wasn’t just one of the attackers who vanished after the Paris massacre. Three nations whose history, action – and inaction – help to explain the slaughter by Isis have largely escaped attention in the near-hysterical response to the crimes against humanity in Paris: Algeria, Saudi Arabia and Syria.
The French-Algerian identity of one of the attackers demonstrates how France’s savage 1956-62 war in Algeria continues to infect today’s atrocities. The absolute refusal to contemplate Saudi Arabia’s role as a purveyor of the most extreme Wahabi-Sunni form of Islam, in which Isis believes, shows how our leaders still decline to recognise the links between the kingdom and the organisation which struck Paris. And our total unwillingness to accept that the only regular military force in constant combat with Isis is the Syrian army – which fights for the regime that France also wants to destroy – means we cannot liaise with the ruthless soldiers who are in action against Isis even more ferociously than the Kurds.
Whenever the West is attacked and our innocents are killed, we usually wipe the memory bank. Thus, when reporters told us that the 129 dead in Paris represented the worst atrocity in France since the Second World War, they failed to mention the 1961 Paris massacre of up to 200 Algerians participating in an illegal march against France’s savage colonial war in Algeria. Most were murdered by the French police, many were tortured in the Palais des Sports and their bodies thrown into the Seine. The French only admit 40 dead. The police officer in charge was Maurice Papon, who worked for Petain’s collaborationist Vichy police in the Second World War, deporting more than a thousand Jews to their deaths.
Omar Ismail Mostafai, one of the suicide killers in Paris, was of Algerian origin – and so, too, may be other named suspects. Said and Cherif Kouachi, the brothers who murdered the Charlie Hebdo journalists, were also of Algerian parentage. They came from the five million-plus Algerian community in France, for many of whom the Algerian war never ended, and who live today in the slums of Saint-Denis and other Algerian banlieues of Paris. Yet the origin of the 13 November killers – and the history of the nation from which their parents came – has been largely deleted from the narrative of Friday’s horrific events. A Syrian passport with a Greek stamp is more exciting, for obvious reasons.
A colonial war 50 years ago is no justification for mass murder, but it provides a context without which any explanation of why France is now a target makes little sense. So, too, the Saudi Sunni-Wahabi faith, which is a foundation of the “Islamic Caliphate” and its cult-like killers. Mohammed ibn Abdel al-Wahab was the purist cleric and philosopher whose ruthless desire to expunge the Shia and other infidels from the Middle East led to 18th-century massacres in which the original al-Saud dynasty was deeply involved. 

The present-day Saudi kingdom, which regularly beheads supposed criminals after unfair trials, is building a Riyadh museum dedicated to al-Wahab’s teachings, and the old prelate’s rage against idolaters and immorality has found expression in Isis’s accusation against Paris as a centre of “prostitution”. Much Isis funding has come from Saudis – although, once again, this fact has been wiped from the terrible story of the Friday massacre.
And then comes Syria, whose regime’s destruction has long been a French government demand. Yet Assad’s army, outmanned and still outgunned – though recapturing some territory with the help of Russian air strikes – is the only trained military force fighting Isis. For years, both the Americans, the British and the French have said that the Syrians do not fight Isis. But this is palpably false; Syrian troops were driven out of Palmyra in May after trying to prevent Isis suicide convoys smashing their way into the city – convoys that could have been struck by US or French aircraft. Around 60,000 Syrian troops have now been killed in Syria, many by Isis and the Nusrah Islamists – but our desire to destroy the Assad regime takes precedence over our need to crush Isis. 
The French now boast that they have struck Isis’s Syrian “capital” of Raqqa 20 times – a revenge attack, if ever there was one. For if this was a serious military assault to liquidate the Isis machine in Syria, why didn’t the French do it two weeks ago? Or two months ago? Once more, alas, the West – and especially France – responds to Isis with emotion rather than reason, without any historical context, without recognising the grim role that our “moderate”, head-chopping Saudi “brothers” play in this horror story. And we think we are going to destroy Isis...
Robert  Fisk, The Independen, 16 Kasım 2015

21.6.13

Erdoğan tarihe nasıl geçecek?

Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir”
diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı. Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif  oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış” görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…” satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedesine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak, “Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
Hürriyet, Cengiz Çandar, 21 Haziran 2013

28.2.13

Azerilere Ermeni saldırısı

"Bugün Hocalı katliamının yıldönümü" diyen iki Azeri genç, Fransa'da darp edildi.

Fransa’daki Ermeniler’in, Fransız Ulusal Meclisi’nde Sumget olayları ve Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili yaptıkları toplantıda soru soran ve “Bugün Hocalı katliamının yıldönümü” diyen iki Azeri’yi dövdüğü belirtildi.
Irkçı Ermeni partisi Federation Revolutionnaire Armenienne Dasnaksutyun üyesi oldukları öne sürülen 40 kadar Ermeni, konuşmayı dinlemeye gelen ve 26 Şubat’ın Hocalı katliamının yıldönümü olduğunu söyleyen Paris’teki Azerbaycan Evi’nin yöneticisi 29 yaşındaki Mirvari Fataliyeva ve Paris’te öğrenci olan 25 yaşındaki Vüsal Hüseynov’a saldırdı. Azeri haber ajansı APA, Vüsal Hüseyinov’un darp edildiği sırada kadın gösterici Mirvari Fataliyeva’nın kaçarak diğer salonda toplantı yapanlardan yardım istediğini; bu sayede ölümden döndüklerini yazdı.
Ajans Ermeniler’in yaptığı toplantıya sözde Yukarı Karabağ devleti Fransa temsilcisi Hovhannes Kevorkian, Ermenistan’ın Paris Büyükelçisi Viken Tchitetchian, sözde Yukarı Karabağ devleti eski dışişleri bakanı Georgi Petrossyan, Fransa Val de Marne bölgesi milletvekili Rene Rouquet, Fransa Loire bölgesi milletvekili François Rochebloine, Irkçı Ermeni partisi Dasnaksutyun’un batı Avrupa temsilcisi Mourad Papazian ve 40 kadar aktivist ve Daşnak sempatizanın katıldığını yazdı.
Olaya Fransız milletvekillerinin seyirci kaldıklarını belirten Mirvari Fatalyeva, adli tıptan rapor alıp olayı Fransız mahkemelerine taşıyacaklarını belirtti. DHA muhabirinin telefon ile ulaştığı Azerbaycan’ın Paris Büyükelçisi Elçin Amirbayov, olayı duyar duymaz meclise gittiğini, güvenlik görevlilerinin Fataliyeva ve Hüseynov’u linçten kurtardıklarını gördüğünü, dövülen gençlere ilk sağlık müdahalesinin mecliste yapılığını, ardından kendisinin iki genci en yakındaki hastaneye götürdüğünü söyledi.
Büyükelçisi Amirbayov, Vüsal Hüseynov’un iç organlarının zarar gördüğünü, kaburga kemiğinin kırıldığının, Mirvari Fataliyeva’nın ise yüzünde darp sonucu ezilmeler olduğunun tespit edildiğini söyledi.

Sözcü, Şubat 27, 2013

3.2.11

1 milyon, 4.5 milyon

“BİR Millet uyanıyor” testi yapıyoruz.
Yapacağımız iş basit.
Dün Kahire'nin “Tahrir” meydanındaki kalabalığı gösteren fotoğrafları alacağız.
Yanına 2007 yılında İstanbul, Ankara veya İzmir'de yapılan “Cumhuriyet” mitinglerinden herhangi birinin fotoğrafını koyacağız.
Kahire'dekinin adı ne?
“1 milyon insan yürüyüşü.”
Bizdekinin adı neydi?
“Cumhuriyet mitingi.”
Sizce hangisi daha kalabalıktı.
Hiç şüphesiz, İstanbul'daki, Ankara'daki, İzmir'deki...
Yani, dün Kahire'de yapılan “1 milyon insan yürüyüşüne” katılan insan sayısı 1 milyonsa; İstanbul'daki 1.5 milyondu.

* * *

- Şimdi, fotoğrafların yanına “Mısır” ve “Türkiye” yazıp, matematiğe vuruyoruz.
Türkiye'deki “Milyon insan yürüyüşleri” eşittir: Dört çarpı “Mısır'daki milyon insan yürüyüşü” eder.
Öyleyse bu iki fotoğraf arasındaki fark nedir?
88 yıllık bir Cumhuriyet ve 60 yıllık bir çok partili hayat.
Fark, bir demokrasi kültürüdür.
Bir; çok partili hayat farkıdır.
Dün söyledim, bugün de tekrarlıyorum.
Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin kıymetini bilelim. Hepimiz bilelim. AK Partilimiz de, CHP'li, MHP'li, BDP'li veya öteki de... Hepimiz.

* * *

- İki fotoğrafa bakmaya devam ediyoruz.
Ne diyor Kahire'deki “1 milyon insan”:
“Mübarek gitsin...”
Başbakanımız ne diyor Mübarek'e:
“Bizler faniyiz. Onun için halkın haykırışına kulak ver.”
Halkın haykırışı dediğimiz şey “Bir milyon insanın ayak sesi.”
Mısır'da “Bir milyon insanın” haykırışının mesajı buysa, Türkiye'de bir buçuk milyon çarpı üçün mesajı ne oluyordu?
“Ergenekon davası...”
Oldu mu şimdi?

* * *

- Bütün dünya, Mısır'da yürüyen 1 milyon kişinin mesajını destekliyor.
Ben de destekliyorum. Eminim, siz de destekliyorsunuz.
Çünkü o mesaj, 30 yıllık bir diktatöre yollanıyor.
Ama Türkiye'de 4.5 milyon insan yürüdüğü zaman kimse, iktidarın devrilmesini beklemiyor.
Beklemiyor çünkü herkes biliyor ve kabul ediyor ki; iktidarın devrilme yeri “sandık”tır...
Demokratik ülkelerde 4.5 milyon insan yürüyüşü sadece bir “hak”tır. Ama sandığın işlemediği, muhalif sesin ve basının susturulduğu ülkelerde “1 milyon insan yürüyüşü” ihkak-ı hakka dönüşür.
İki fotoğraf arasındaki fark işte budur.
Yani “demokratla”, “diktatör” arasındaki fark.

* * *

- Ey Türk siyasetçisi; ey muktedir;
Ey muktediri destekleyen aydın;
Ey hepimiz;
88 yıl önce kurduğumuz Cumhuriyet'in, 60 yıldır hep birlikte sürdürdüğümüz çok partili hayatın kıymetini iyi bilelim.
Bu rejimi, bu hukuk devletini; bu yargıyı, sırf kendimizi koruyacağız, sırf muhalefeti ortadan kaldıracağız diye orasından burasından iğdiş etmeyelim.
Yargıyla oynamayalım. Muhalif sesi susturmaya, sindirmeye, bastırmaya çalışmayalım.
Diktatörlük hevesine kapılmayalım.

* * *

- Bu devirde kimse padişah değil;
Bu devirde diktatörü, adaletsizi, vicdansızı, kendi tayin ettiği adamlar da kurtaramıyor.
İki fotoğrafa bakın ve bir “siyasi ikbal falı” açın.
Her diktatör bir gün bunu mutlaka tadacak.

Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 02 Şubat 2011

11.10.10

Hedef Emir değil Mustafa Hoca...

DÜNYACA ünlü bir yönetmen Emir Kusturica. Olağanüstü filmlerin yaratıcısı. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’ye geldi. Ancak daha gelmeden belli kesimler kıyametler koparmaya başladılar. Protestolar birbirini kovaladı. Bosnalı Müslümanları incitici sözler söylediği, katliama seyirci kaldığı gerekçesiyle istenmeyen adam ilan edildi. Oysa aynı Emir Kusturica Türkiye’ye defalarca gelmiş, son olarak da 25 haziran’da, yani 3.5 ay önce Bursa’ya konuk olmuştu. AKP’li Belediye Başkanı tarafından bir güzel ağırlanmıştı. O zaman Kültür Bakanı Ertuğrul Bey başta olmak üzere kimse gıkını çıkarmamıştı. Kusturica’nın söyledikleri hiç sorun edilmemişti. Şimdi ise protestolar birbirini kovalıyor. Gariptir bu kervana Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı. Kusturica’yı davet ettikleri için Türkiye’nin en önemli kültür etkinliklerinden biri olan festivale katılmayacağını açıkladı. Durum son derece açık. Dedim ya, hedef Emir Kusturica değil, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın. İşin gerçek yüzü bu. * * * Peki Mustafa Hoca neden hedef? Anlatalım. 2008 yerel seçimlerinde AKP Antalya’yı kaybedeceğini aklına hayaline getirmiyordu. İktidar olarak Antalya’ya dünyanın parasını dökmüşlerdi. Onlara göre kaybetmeleri mümkün değildi. Ama Mustafa Hoca bu hayali darmadağın etti ve seçimleri kazandı. Hem de yüzde 42 oy alarak. Başta Erdoğan olmak üzere o gün bugün AKP’liler Mustafa Hoca’ya diş biliyorlar. Onun başarısız olması için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Önce hiçbir hizmet üretemeyeceğini, Antalya’ya yazık olacağını yaydılar. O tutmadı. Hoca, darmadağınık olan belediyeyi derleyip toparladı ve hizmetlerine başladı. Bu kez Antalya’nın sembolü haline gelen festivali devam ettiremeyeceğini dillendirmeye başladılar. O da tutmadı. Hoca festivali yaptı. Hem de AKP’li belediyeden 5 kat daha az para harcayarak. Bu kez Emir Kusturica’ya tepki adı altında festivali sabote etmeye kalktılar. O da tutmadı. Kültür Bakanı’nın gitmemesine gelince... Bu, festival için bir kayıp olmaz. Ama kültür bakanı olarak kendisi için büyük bir ayıp olur. * * * Can Dündar Kusturica ile konuştu. Adam şaşkınlık içinde. Kendisine yakıştırılan bütün sözlerin yalan olduğunu açıklıyor. Tavır gösterenlere şöyle diyor: “Ben politikacı değil, sanatçıyım. Sözlerime değil, filmlerime baksınlar. Ne anlatmak istediysem, orada.” Kusturica bir şeye akıl erdirememiş, onu da şöyle açıklıyor: “Nasıl olur? Daha önce kaç kez geldim Türkiye’ye. Filmlerim gösterildi, beğenildi. Şimdi ne oldu ki?” Hele hele Kültür Bakanı Günay’ın protestosuna hiç akıl erdirememiş: “Hangi okula gitmiş o?.. Liseye mi? Sizin başbakan da bugün gidip Miloseviç’in partisinden yetkililerle el sıkışıyor. O niye sorun olmuyor?” Evet, Kusturica kendisine gösterilen bu anlamsız tepkileri anlamıyor. Karşı karşıya gelseydim ona “Hedef sen değilsin, Mustafa Hoca” derdim. O zaman Bursa’da neden alayı vala ile ağırlandığını, Antalya’da neden protesto edildiğini çok iyi anlardı. Tam burada yazıya noktayı koymuştum. O anda haber geldi. Kusturica Türkiye’yi terk edeceğini açıkladı ve terk etti. Başta Kültür Bakanı tüm protestocular çok büyük bir iş başardılar. Onları kutlarım.


Tufan TURENC 11.10.2010 Hurriyet

27.9.09

Başbakan Erdoğan ‘Teksas Açılımı’ konusunda Obama’yı sıkıştırdı mı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi ve BM Toplantıları için ABD’ye giderken “Açılım sürecini oradaki dostlarımıza anlatmakta da yarar görüyorum” dedi. Peki Başbakan, “Teksas Açılımı” konusunda da ABD’lileri uyardı mı? “Amerika’nın Öcalan’ı” ayrılıkçı McLaren’in cezaevi şartlarını gündeme getirdi mi? Siz sanıyor musunuz ki “demokrasi beşiği” ABD’nin “Kürt sorunu” yok!..
TÜRK toplumu olarak neredeyse “paranoya” haline getirdiğimiz bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek geçiren bir toplum için bu korku anlaşılır.
Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem:
Son 300 yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hareketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen olaya el koyuyor ve hemen işaretparmaklarını gözümüze uzatarak neler yapmamız gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve ne hikmetse hep kaybediyoruz.
Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil. Merakım başka...
Batılı büyük devletler hiç ayrılıkçı hareketle karşılaşmazlar mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?
Olur mu öyle şey; tabii karşılaşırlar ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama bunu kimse duymaz! Duyurmazlar. Hiç öyle bildik, “Dünya küreselleşti, bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar” gibi ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğinizi dünya haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize gösterilenlerini görürüz! Çünkü bunlar bilir ki; (Macchiavelli’ye göre) en büyük erdem(virtu) kontroldür.
Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim...
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?
Ya da Richard McLaren adında bir örgüt lideri...
Dünya; Kürt örgütlerini, liderlerini ezbere sayar ama Teksas ayrılıkçıları halkından hiç haberdar olmaz.
Sanıyorum “hikâyemize” başlayabiliriz...

Teksas Açılımı
Teksas, ABD’nin güneyinde bir eyalet. Türkiye’ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83’ü beyaz, yüzde 17’si siyah.
ABD’nin en zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40’ını Teksas çıkarıyor. Hayvancılık ve tarımda lider konumda.
Teksas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi. Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika’dan ayrıldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845’te ABD’nin istilasına uğradı.
ABD’nin ilhakı Teksas’ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı. Bu tartışmalar 150 yıldır sürüyor. Ayrılık fikri bazı yıllarda artıyor; gizli örgütler kuruluyor.
Son yıllarda Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt var:
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti)...
Lideri ise Richard McLaren...
Teksas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of Texas 1995 yılında geçici bir hükümet kurdu. Teksas bağımsızlığının sembolü 1836 Anayasası’na bağlıydılar.
Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, silahlanıp dağa çıktılar! Kendileri için “Teksas Cumhuriyeti’nin Askerleriyiz” dediler. 1997 yılında Joe ve Margaret Ann Rowe isimli iki Amerikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında ise hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediler.
ABD böyle bir kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Teksas Cumhuriyeti Askerleri’ni yakalayıp cezaevine koydu. Yakalananlar hapishanede direnişe geçtiler; savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.
Bu zorlu süreç örgütün parçalanmasına da neden oldu: McLaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve Johnson-Enloe Grubu...
Hepsi de illegaliteyi/yeraltı örgütlenmesini savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.
Silahlı radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üyesinin içlerinde ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın da bulunduğu birçok devlet görevlisine suikast planladıkları ortaya çıktı.
Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt militanlarının hepsi “bölücülükten” yargılandı.
Örgütün lideri McLaren 99 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Yardımcısı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl hapis cezası verdiler.

McLaren’in cezaevi koşulları
Teksas Cumhuriyeti örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti diye düşünmeyiniz.
Teksas’ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama hükümetini üzecek sonuçlar çıktı: Teksas halkının yüzde 35’i bağımsız Teksas Cumhuriyeti’nde yaşamayı tercih ederken, bu oran Cumhuriyetçiler arasında yüzde 48’e kadar yükseldi.
Bu yıl Teksas Valisi Rick Perry’nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketlerin güç skalasını göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry kendini, ABD merkezi hükümetini uyarmak zorunda hissetti; “1845’te bu birliğe girdik; ama istediğimiz zaman ayrılabilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; ama Washington, Amerikan halkını küçümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse bilemez?”
Görünen o ki “Teksas Açılımı” Başkan Obama’yı zorluyor. Teksas’ta bugün düne nazaran daha çok “Birlikten ayrılalım” sloganları işitiliyor.
Vali Perry’in açıklamalarını özellikle “çay partileri”nde dile getiriyor olması oldukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik bir anlamı var:
ABD’de; 1773 yılında İngiltere’nin çay üzerine ağır vergiler koymasını protesto etmek için, İngiltere’den gelen üç gemi çayın, Amerikan vatanseverleri tarafından Boston Limanı’nda yok edilmesi, sömürgesi İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak biliniyor. Valinin “çay partileri”nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden, son derece dikkat çekici bulunuyor.
Uzatmayalım... Türkiye’deki “Kürt sorunu” kadar olmasa da, ABD’nin de bir “Teksas sorunu” var.
Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok talepkâr olan ABD, bakalım kendi toprağındaki Teksas Açılımı’nı nasıl yapacak?
Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor ki Teksas’taki ayrılıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin içişlerine karışılmaması bir diplomasi geyiğidir, pardon geleneğidir! “Teksas Açılımı” konusunu fazla didiklemeyelim...
Ama keşke Başbakan Erdoğan ABD’ye gitmişken, McLaren’in cezaevi koşullarına da bir baksaydı; Öcalan mı rahat, McLaren mi rahat, karşılaştırma olanağı bulurdu…
Soner YALÇIN, Hürriyet, 27 Eylül 2009

15.7.09

Rabia Kadir kime hizmet ediyor

BAŞLIKTAKİ soru bana ait değil. Geçen hafta sonu Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı kitabından bir bölüm aktarınca mail yağmuruna tutuldum.
Bazı okurlar ‘bir kadın liderin doğuşunu’ anlatan dokunaklı satırları gözyaşları içinde okumuş, bazıları ise ‘sen asıl Rabia’nın arkasında kimler var ona bak!’ demiş.
Sadece okurlar değil geçen hafta katıldığım birçok sohbette aynı soruyla karşılaştım.
Özetle söylenen şu: Bu olayların arkasında Çin’in bölünmesini isteyen Amerika var. G-8 Zirvesi öncesi protestoların başlaması tesadüf olamaz. Baksanıza Çin Devlet Başkanı zirveye gidemedi. Gitse Amerika’ya kafa tutacak doların rezerv para olmaktan çıkmasını isteyecekti. Uygur Türklerine yapılanlar üzücü ama onların da bu oyuna gelmemesi gerekiyor.

* * *

Bitmedi, dahası var.
‘Rabia Kadir öyle anlattığınız gibi Uygurlar için mücadele eden masum bir lider değil. Kimlerle irtibatlı olduğuna bakarsanız kime hizmet ettiğini de anlarsınız!’
Verso Araştırma’dan Erhan Göksel gönderdiği e-mail’de ‘kime hizmet ettiğinin resmidir’ notu ile kanıtları da sunmuş.
Neymiş kanıtlar? Üç muhteşem fotoğraf.
1- Rabia Kadir Amerika Başkanı Bush’la birlikte gülümserken.
2- Bir protesto gösterisi esnasında Uygur ve Amerikan bayrakları altında yürürken.
3- Amerikan senatosunun önünde yapılan konuşmayı dinlerken.

* * *

Açıkçası Amerika ya da başka bir gücün Çin’le ilgili ‘gizli planlarını’ bilmiyorum.
Ha bilmiyor olmam, olmadığı anlamına gelmez...
Fakat kerameti kendinden menkul bir Çinperestlik adına, Uygur Türklerinin dünya kamuoyunda ilk defa bir yüze kavuşmasını sağlayan, bunun da bedelini Çin işkencesinden geçerek misliyle ödemiş olan Rabia Kadir için söylenenlere, tek kelimeyle ‘insaf’ diyorum.
Arkadaşlar Rabia Kadir Amerika’ya keyfinden gitmedi.
Altı yıllık cezaevi işkencesinden sonra servetini, çocuklarını, ata yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için sürgüne gitti.
Baskı ve zulüm gören halkının geleceğini yeniden inşa edebilmek için Amerika’ya sığındı. Elbette orada Bush dâhil tüm siyasetçilerle görüşecek.
Amerikan Kongresi’nde halkının acılarını dile getirecek. Bundan doğal ne olabilir?

* * *

Ha Amerika’nın gizli ya da açık bir takım politikaları vardır ve o politikanın içinde Uygurlara destek vermek şu anda Amerika’nın işine geliyordur…
E ne olmuş yani?
Yarın da işine gelmez desteği keser!
Bu Uygur Türklerinin yaşadığı zulmü ve Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı olarak verdiği mücadeleyi ortadan kaldırır mı?
Tabii ki kaldırmaz. Çünkü Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da yaşadıkları sorun her şeyden önce bir iç sorun. Hiçbir toplumsal mücadele sadece ‘dış mihrakla’ harekete geçmez.
Öyle olsa bu işleri gayet iyi bilen Çin oturup Amerika’nın kendisini istikrarsızlaştırmasını beklemez, önce Zencileri sonra da Hispanikleri kışkırtırdı.
Ama yapamaz! Amerika süper güç olduğu için değil, ekonomik krize rağmen içerisi böylesi bir kışkırtmaya müsait olmadığı için.
Yarın Amerika baskıcı bir rejime dönüşsün görün bakın neler oluyor.

* * *

Gelelim şu rezerv para meselesine.
Azıcık ekonomi bilgisi olan doların aşırı değer kaybetmesi ve bir süre sonra rezerv para olmaktan çıkmasının (mümkündü değildi ayrı bir tartışma) en başta Çin’i vuracağını bilir. Çünkü Çin GSMH’sının neredeyse yarısı (yaklaşık 1.5 trilyon dolar) şu anda Amerikan hazinesine park etmiş durumda. Doların rezerv para olmaktan çıkma süreci hızla değerini düşüreceği için Amerika’dan önce Çin hazinesini vurur.
Şu küresel kriz ortamında Çin ve Amerika zannettiğimizden daha fazla bir birine bağımlı. Dolayısıyla her şeyi ‘dış mihrakla’ açıklayan klasik komplo teorilerini bir kenara bırakıp, iç ve dış dinamikleri birlikte anlamaya çalışmakta büyük yarar var.
Amerika ya da Çin hangi hesabın içinde olursa olsun Rabia Kadir şiddetten uzak duran bilgece tavrıyla herkesten ve her şeyden önce Uygur Türklerine hizmet ediyor.
Eyüp CAN, Hürriyet, 15 Temmuz 2009

17.6.09

Çifte Standardın Dikalası


Bizde seçmenler üç ayrı yere yazılırken, seçim günü sandıklar çalınırken, elektrikler kesilirken, uçan mürekkeple listeler tutulurken (liste uzatılabilir) Batı neredeydi?
Yoksa biz de sokaklaraçıkıp Türkçe pankartlar yerine İngilize pankartlar mı taşısaydık?
Batının istediği adamlar seçilirse demokrasi, istemedikleri seçilirse zulüm...

11.6.09

LIBYA - Ömer El Muhtar


Kaddafi Roma'da
İtalya'ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Libya lideri Ömer Muhtar'ı hatırlattı

Libya'nın devrim lideri, Afrika Birliği'nin ise dönem başkanı olan Albay Muammer Kaddafi, İtalya'ya yaptığı ilk ziyarette İtalyan sömürgeciliğine karşı Libyalıların gerçekleştirdiği direnişin efsanevi ismi Ömer El Muhtar'ı hatırlatmaya da özen gösterdi.

Üniformasının üstüne Ömer El Muhtar'ın İtalyanlar tarafından idama mahkum edilmek üzere tutuklandığı anı gösteren fotoğrafı asan Kaddafi, Quirinale Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'yla yaptığı görüşme sırasında, "İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İtalya artık dost bir ülkedir" dedi.
Kaddafi, İtalya ve Libya'nın Ağustos 2008'de imzaladıkları anlaşmayla ilişkilerde yeni bir sayfa açtıklarına değinerek, "İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir" diye konuştu.
Konuşması sırasında Avrupa Birliği ve Afrika Birliği arasında paralellikler kurmaya çalışan Kaddafi'nin, şu ifadeleri kullanması da dikkati çekti:
"İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak. İtalya'nın Avrupa Birliği'ni kurarken sergilediği kararlılığı şimdi Afrika Birliği'nde görüyoruz. İtalya, Avrupa Birliği'nin dış politika koordinatörü yerine tek bir dışişleri bakanı olmasını temenni ediyor. Libya da Afrika Birliği için aynı temenniye sahip. Afrika'nın dış dünyayla 53 ses aracılığıyla konuşmasının hiç bir yararı yok, aynı şekilde Avrupa'nın da 27 sesle konuşmasının hiç bir yararı yoktur."

ÖMER EL MUHTAR'IN OĞLU DA KADDAFİ'YLE BİRLİKTE-
Kaddafi, üniformasına fotoğrafını iliştirdiği Ömer El Muhtar'ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar'ı da Roma'ya beraberinde getirdi. "Çöl Arslanı" lakabıyla da tanınan efsanevi direnişçinin artık tekerlekli sandalyede olan oğluna Kaddafi tarafından büyük saygı gösterilmesi de dikkati çekti.
Sömürgecilere karşı bir direniş sonrasında İtalyanlar tarafından esir alınan ve 15 Eylül 1931'de Mussolini'nin emriyle idam edilmiş olan Ömer El Muhtar, Libya'nın en önemli milli kahramanı olarak tanınıyor.
Libya'nın finansmanıyla seksenli yıllarda çekilen ve Ömer El Muhtar'ın hayatını konu alan "Çöl Arslanı" adlı film, İtalya'nın tepkisine ve sansürüne yol açmıştı. İtalya'da dönemin başbakanı Giulio Andreotti, İtalyan ordusunun imajının kötülendiği gerekçesiyle filmin İtalya'da gösterilmemesini tercih etmişti. İtalyanlar sansür kararıyla o yıllarda izleyemedikleri filmi, nihayet Kaddafi'nin ziyareti sırasında İtalyan Sty televizyonundan izleyebilecekler.
Habertürk, 11 Haziran 2009

13.3.09

Darfur gerçeği - 2

Ortadoğu petrollerine olan bağımlılığından kurtulmak isteyen ABD, petrol zengini Sudan'ı ve civarındaki 15 Afrika ülkesini kontrol etmek için Darfur'u kullanıyor
Dün Sudan'ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan bir ülke olduğunu özetlemiştim. Ayrıca Sudan'ın emperyalist ülkelere karşı mücadele eden Afrika halklarına ne denli destek verdiğini ve bununla da tüm emperyalist ülke ve güçleri kızdırdığını hatırlatmıştım.
Böyle bir Sudan, Çin ile stratejik ilişkiler geliştirince doğal olarak emperyalist ülkelerin tepesini attıracaktı. Çünkü son 5 yılda Sudan'da 6 milyar dolarlık yatırım yapan, petrol alanında bu ülkede söz sahibi olmaya başlayan ve bu ülke toplam dış satımının %65'ini satın alan Çin'e karşı Batılı ülkeler cephe almak durumundaydı. Sudan ise bu cepheleşemenin yaşandığı sahne olacaktı.

SİYAH OBAMA BİR OYUN
Çünkü Sudan'ı kontrol edenler, en az 15 Afrika ülkesini kontrol edecek ya da bu ülkelerdeki gelişmelerde söz sahibi olacak ve başta Mısır olmak üzere Nil Nehri'nden yararlanan ülkeleri de sürekli korkutarak siyasi iradelerini ipotek altına alacak.
Belki de bu endişeyle Mısır ABD, İsrail ve Batılı ülkeler ile iyi geçinmeye çalışıyor , sınırları içindeki yaklaşık 10 milyon Batı destekli Hıristiyan Kıbti'nin geleceğe dönük ayrılıkçı heveslerini kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Tüm bu projelerin de başını ABD çekmektedir. Çünkü ABD siyahi bir kişiyi başkan seçerek Afrika petrollerine ilgisini gösterdi. ABD yavaş yavaş Ortadoğu petrollerine olan bağımlılıktan kurtulmayı amaçlamaktadır.
Petrolün büyük bölümü Sudan'da, Darfur'da ve Darfur'a sınır ülkelerde. ABD 2012'den Afrika'dan ithal edeceği petrol miktarının şu anda Ortadoğu bölgesinden ithal ettiği petrole eşit olmasını amaçlıyor. Belki de bu nedenle ABD'deki Amerikan Yahudi Kongresi geçen hafta Obama'ya bir çağırıda bulunarak Darfur'un işgal edilmesini istedi. Darfur konusunda alınan son kararda ABD ve Avrupa'daki Yahudi lobiler ve onlara bağlı medya ve sözde sivil toplum örgütleri büyük rol oynadı. Yüzyıllar boyunca 'Kara Afrika'yı işgal eden emperyalistler (Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Hollanda, İspanya, Almanya, Portekiz) ve askeri üs ve ajanları ile son dönem onlara katılan ABD ile İsrail asla bildik huylarından vazgeçmeyeceklerdir.
Afrika'nın tüm ülkelerini işgal eden ve ayrıldıktan sonra bu ülkelerde iç savaş çıkartarak halkları birbirine kırdıran, sonra da bununla yetinmeyerek bu ülkelerde askeri üsler kuran ve faşist iktidarları işbaşına getirerek koruyan emperyalistler şimdi de uluslararası bir mahkemeyi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıyor. Darfur'da komplonun başını çeken ABD kendi askerlerinin yargılaması söz konusu olduğunda mahkemeyi tanımayacağını ilan etmiş, Irak'ta ölümüne yol açtığı 1 milyon kişiyi unutmuştur.
Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki'de cayır cayır yaktığı 600 bin Japon'u unuttuğu gibi. Tıpkı Vietnam halkına karşı kullandığı her türlü yasak bombaları attığını unuttuğu gibi. Tıpkı Fransa'nın Cezayir halkına, İsrail'in Filistin halkına, Rusya'nın Çeçen halkına, İngiltere'nin İrlanda halkına, Rumların Kıbrıslı Türklere, Ermenilerin Azerilere ve diğerlerinin soykırım ve cinayetlerini unuttukları gibi.

IRKÇILIK KONFERANSINA GİDİN
Emperyalistler, milyonlarca insanın ölümü için harcadıkları paraları barış, kalkınma ve refah için harcamış olsaydı bugün Afrika'da başta kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklar olmak üzere hiçbir sorun olmayacaktı.
Amerikan uydularının tespit ettiğine göre Darfur'da çok zengin yeraltı su kaynakları var. Aynı Darfur'da petrol, uranyum, bakır, benzeri zenginlikler bulunmaktadır.
İstikrarlı, zengin ve barış içinde bir Sudan, Afrika'nın barış, güvenlik, istikrar ve refahına katkıda bulunur. Ama bu olası değil.
Elbette Sudan yönetiminin Darfur'da uyguladığı güvenlik, siyasal baskı ve uygulamalar kabul edilemez. Ama unutmamak gerekir ki; dünyadaki tüm ülkeler kendi ulusal bütünlüklerini koruma konusunda aynı refleksleri gösterir. Yoksa nisanda toplanacak ve İsrail'i ırkçılıkla suçlaması beklenen uluslararası konferansa Darfur konusunda duyarlı olduğunu söyleyen ABD, AB ve Batılı ülkelerin büyük bölümü neden katılmıyor?
Yoksa El-Beşir; Avrupa'dan gelerek Filistin topraklarını ele geçiren ve 70-80 yıldır Filistinlileri öldüren Ben Gurion, Begin, Perez, Şaron, Olmert, Livni, Netanyahu, Barak ve tüm bunlara destek veren ve yalnız Irak'ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan ve dünyanın dört bir yanında yaşanan katliamlarda dolaylı-dolaysız payı olan ABD ve Avrupa liderlerinden daha mı tehlikeli!!!
Hüsnü Mahalli, Akşam, 13 MART 2009

12.3.09

Darfur gerçeği

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Darfur'da 'savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediği' iddiasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı El-Beşir'in ülkesi 30 yıldır emperyalistlerce parçalanmak isteniyor
Uluslararası Ceza Mahkemesi geçen hafta aldığı karar ile Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir'in tutuklanmasını istedi.


Arap kökenli El-Beşir, kendi ülkesinin kuzey batı bölgesinde yani Darfur'da yaşamakta olan kendi dindaş ve ırkdaşı olan insanlara karşı 'soykırım' uygulamakla suçlanmaktadır.

Peki gerçek nedir?
Konuya özel ilgi gösteren Türk medyası ve bazı köşe yazarları (ABD, İsrail ve Avrupa'dan daha az) her nedense Darfur gerçeğini Türk halkına anlatmak yerine Başbakan Erdoğan'a saldırmayı tercih etti. Onlara göre; Gazze'de İsrail katliamlarına karşı çok sert tepki gösteren Erdoğan her nedense soykırım yapmakla suçlanan radikal İslamcı El-Beşir'e destek veriyor.

Kısa notlarla bakalım...
Sudan denilen ülke 2.5 (Türkiye'nin üç katı) milyon kilometrekare yüzölçümü ile Afrika'nın en büyük ülkesi. 1956'da bağımsız olan bu ülke dünyanın en verimli topraklarına, hayvancılık potansiyeline ve başta petrol, uranyum ve bakır olmak üzere birçok yeraltı zenginliklerine sahip. Emperyalist ülkeler için çok önemli 9 ülkeye sınır olan Sudan aynı zamanda herkes için stratejik öneme sahip Kızıl Deniz'i de kontrol ediyor. Tüm 'Kara Afrika' halklarının anti-emperyalist, anti-sömürgeci ve anti-siyonist mücadelesine hep destek veren Sudan, doğal olarak bu güçlerin nefretini kazandı. İntikam yemini eden bu ülke ve güçler son 30 yıldır Sudan'ı parçalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Ocak 2005'te merkezi Sudan yönetimini güneydeki ayrılıkçı güçlerle federalizm konusunda anlaşmaya zorlayan Batılı güçler bu ülkeyi 5 ayrı devletçiğe ayırmak için yoğun çaba harcadı, harcıyor.
Örneğin; yüzölçümü 700 bin kilometrekare olan güney eyalette yaşayan 2.5 milyon insanın %17-18'i Hıristiyan olmasına karşın Batılı ülke ve güçler bu eyalette Hıristiyan bir devlet kurmak için her türlü pis oyunu oynamaktadır.
Son bir yılda AB üyesi ülkelerden ve ABD'de bu eyaleti ziyaret eden bakan sayısı 23. Bölgeye çok yoğun bir Hıristiyan ve Yahudi misyoner akını var. Amaç 2011'de yapılacak ‘ayrılma' referandumunda Hıristiyan sayısını artırmak. Çünkü eyalet nüfusunun % 17-18'i Müslüman, geri kalanlar ise ateist. Üstelik bu güney eyaleti Etiyopya, Kenya, Uganda, Kongo ve Orta Afrika gibi çok önemli ülkelere sınır ve yemyeşil bir bölge. Topraklarının %40 otlaklık, %30 tarıma elverişli, %23'ü ormanlar ve %7'si yüzeysel su alanları ile kaplı. Bu eyaletin 2011'de Sudan'dan ayrılma kararı alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

2003'e gelindiğinde işler karışmaya başladı
Kuraklığın ağır bir şekilde hissedilmeye başlandığı (BM raporları ve Genel Sekreter Ban Ki Moon'a göre çatışmaların başlama nedeni kuraklık) bu bölgede su ve mera konusunda sıcak çatışmalar yaşanmaya başlanır. Başta İsrail ve ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler de hemen devreye girerek grupları birbirine karşı kışkırtır. Bu güçler ne pahasına olursa olsun Çin ile yakın ilişki kuran stratejik konumdaki Sudan'ı parçalamayı kafaya koymuştu. Onlara göre 1989'da askeri darbe ile işbaşına gelen Sudan yönetimi başta El-Kaide olmak üzere radikal İslamcı gruplara destek veriyor. Bu nedenle de ABD; Bin Ladin'in sahibi olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddia edilen başkent Hartum'daki ilaç fabrikasını bombaladı (1998) ve Sudan'a karşı uluslararası ambargo uygulanmasını sağladı.

Dış güçler devrede
Bu arada gruplar arasında su ve otlaklıkların paylaşımı nedeniyle başlayan çatışmalar dış güçlerin de kışkırtması ile siyasal bir içerik kazanıyordu. Ayrılıkçı bir söylemle giderek yayılan bu çatışmaların durdurulması amacıyla merkezi hükümet 'Cencevid' denilen ve güneydoğudaki koruculara benzeyen grupları kullanmaya başladı. Yani bir tarafta İsrail, ABD ve Batılı güçlerin desteklediği ayrılıkçı Müslüman ve ateist gruplar, öbür tarafta devlet destekli Cencevid milisler.
Çok farklı, çelişkili, abartılı bilgi ve rakamlar olmasına karşın bu çatışmalarda son beş yılda yaklaşık 40 bin insan öldü, yaklaşık 2 milyon da bölgeden kaçarak komşu ülkelere sığındı. Bunu fırsat bilen ABD destekli Kofi Annan, Ekim 2004'te özel bir komisyon oluşturulmasını kararlaştırdı ve bu komisyonu Darfur'a gönderdi. Böylece emperyalist ülkelerin Sudan'a yönelik ikinci parçalama operasyonu başlıyordu. Geçen hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararı bu çabanın en önemli halkalarından biridir. Yani emperyalist ülkeler ve yandaşları, başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında işledikleri ve işlettikleri cinayetleri unutarak bir kez daha ne denli ikiyüzlü ve çifte standartlı olduklarını kanıtladılar. Örneğin; milyonlarca insanın sokaklarda öldürüldüğü Ruanda, Brundi, Uganda, Nijerya ve benzeri Afrika ülkeleri için kılını bile kıpırdatmayan emperyalist ülkeler, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dediği gibi bu katliam görüntülerini magazin haber olarak izliyordu.
Hollanda Barış Gücü'nün Sırpların Bosnalılara karşı katliamlarını, Çeçenistan'da Rusların vahşetini, Karabağ ve çevresindeki bölgelerde Ermenilerin Azerilere karşı saldırılaları ve herkesin vicdanını sızlatan İsrail'in Filistin'e karşı 60 yıldır sürdürdüğü soykırım ve vahşeti görmezlikten gelen ve İsrailli yöneticilerin yargılanmaktan kurtulması için kendi yasalarını bile değiştiren emperyalist ülkeler Sudan için timsah gözyaşı dökmeyi marifet sanıyor.

İngiltere işgal etti
Yaklaşık 6 milyon insanın yaşadığı 550 bin km, alana yayılan Darfur güneyden farklı olarak kurak bir bölge. Petrol, uranyum, bakır ve benzeri önemli yeraltı doğal zenginliklere sahip. 1821'de Mehmet Ali Paşa Darfur'u Sudan ile birlikte Mısır'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya bağlamıştı. Çok dindar ve kültürlü insanların yaşadığı Darfur'da insanların yarısından fazlası Kuran'ı ezbere bilmektedir. 11 Şubat 1914'te Osmanlı Sultanı'nın cihat çağrısı üzerine Darfur Sultanı Ali Dinar, binlerce Darfurlu ve Sudanlı'yı Anadolu'ya gönderir. Bu insanların torunları hala İzmir, Adana, Tarsus, Mersin ve Ege'nin çeşitli yörelerinde yaşamaktadır. Sultan Dinar'ın tavrına kızan İngilizler 1916'da Sudan'ı işgal ettiklerinde ilk iş Dinar'ı tutuklayarak topraklarını Sudan'a kattılar. 40 yıl süre ile Sudan ve Darfur'u işgal altında tutan İngilizler çekildiklerinde buralarda çok karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı bıraktılar.
Örneğin Darfur'da yaklaşık 1000 kabile yaşamaktadır. Bu kabilelerden Arap kökenli olanlar genellikle tarım ile uğraşmaktadır. 'Kara Afrika' kökenli olanlar hayvancılıkla uğraşıyor.
Hüsnü Mahalli, Akşam, 12 MART 2009

13.12.08

Örnek Müslüman-2

‘Guantanamo üssünün askeri otoriteleri 'zihni mücadele alanı' kavramından sıkça bahsediyorlar ama görünüşe bakılırsa mahpusları geleceğe hazırlamaktansa onları oyalamak için uğraşıyorlar. Jeoloji sınıfları, 'gameboy'lar ve pastel boyalar onları oyalayabilir ama köktenci İslama alternatif oluşturmaz.'
'Zihni Mücadele Alanında Kaybetmek' başlıklı ve Christopher Boucek imzalı bu makale Herald Tribune'de birkaç gün önce yayımlandı. Batı basınında 'İslamcıları nasıl tedavi ederiz?' anafikirli, düşünce kuruluşları kaynaklı bu türden makalelere birkaç günde bir rastlayabilirsiniz.
Bu türden makaleler siz hiç farkında olmadan radikal İslami hareketleri bir tür virütik durum, eylemcileri de henüz tedavisi bulunamamış bir kanserin kurbanları olarak sunarlar. Bu makalelerin asli görevi her türlü şiddetin kaynağı olan eşitsizliği unutturmak, radikal İslami hareketin birinci kaynağı olan yoksulluk ile olan bağını yok saymaktır.

İslamı 'tedavi etmek'
Bu bilimsel görünümlü abrakadabra, çokuluslu şirketler 'özelleştirilmiş' savaş ve güvenlik endüstrisinden para kazanmaya devam ederken kendini İslami radikalizm olarak gösteren devasa eşitsizliği 'estetize' eder.
Bu yüzden de yukarıdaki makaledeki gibi 'eski zihni silip yerine yenisini koymak' ya da 'radikalleri tedavi etmek', 'radikalleri işleme tabi tutmak' gibi kavramlar kullanılır. Guantanamo ve benzerleri sanki sanatoryummuş ve içeridekiler radikal İslam belasından kurtulmak için kendi istekleriyle buralara gelmişler gibi...

Guantanamo ve ılımlı İslam
Guantanamo ve benzerleri işin kirli tarafı. Bir de o kadar kirli değilmiş gibi görünen tarafı var.
İslami öfkeye karşı 'zihni alanda mücadelenin' bir de think-tank'lerde, Batı'nın ve Ortadoğu'nun beş yıldızlı otellerindeki toplantılarda, gazete köşelerinde yürütülen kısmı var.
Her ne kadar göze şirin görünseler de Guantanamo nasıl Müslümanları iyi ve kötü diye ikiye ayırıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Guantanamo'daki işkenceciler yoksulluğun İslami bir yüzle ortaya çıkan öfkesini nasıl işkence ile yıldırmaya çalışıyorsa, bu taraftaki ılımlılar da o efendilerin daha çok kazanması için çeşitli yöntemlerle çalışıyor:
Bir yandan efendilerin dikte ettiği sistemle tam uyum sağlıyor bir yandan da gerektiği zaman radikallere örnek gösterilmek üzere hep tırnak ve mendil kontrolüne hazır bekliyor.

Kerbela ve IMF
Oysa onlar:
Seccadesi çocuk-köle-işçilerin terinden biriken artı-değer ile dokunan, kıblesi Guantanamo'da işkence tezgâhları kuran özel güvenlik şirketlerini icat eden Amerikan düşünce kuruluşlarıyla aynı olan, duasının başına aç çocukları değil helalinden finans şirketlerini koyan ve Hüseyin'in altı aylık Ali Asgar'i Kerbela'da bir yudum su için havaya kaldırdığı gibi Asya'da aç bebeklerini kaldıranlara karşı IMF'nin yanında saf tutanlar...
Ilımlı İslam böyle bir garabet olduğu sürece anlıyorum Londra'nın, Paris'in, Kahire'nin ve İslamabad'ın arka sokaklarında ılımlı olmayı hiç istemeyen, öfkesiyle tüm 'alışverişlerin' kalbinde patlatmak isteyen çocukları.

Eski örgüt üyeleri bulmak
Ve memleketimizde de mebzul miktarda pazarlamacısı ve inanmış misyoneri bulunan bu ılımlı İslam Guantanamo ve benzeri işkence merkezlerinin tükürdüğü öfkeli addamları 'rehabilite etmekle' görevlendiriliyor.
Onların görevi, öfkeli Müslümanları uyumlu olmaya çağıracak din adamları, eski örgüt üyeleri bulup ortaya çıkartmak.
Serbest pazar tezgâhının dağılmamasını isteyen bütün güçler onların sponsoru.
Görevleri, Müslüman- kapitalist iktidarları desteklemek ve kurban bayramlarında zenginlerin sofrasından düşen sakatatlara kanaat edecek uysal Müslümanlar üretmek...
Bunları bilen Müslümanlar var. Ama onlar örgütlenmeye kalktığında kimse onlara para vermiyor. Onlar örnek müslüman rolüne çıkan serbest piyasacı, ılık Müslümanlar kadar Müslüman sayılmıyor.
Ece Temelkuran, Milliyet, 12 Aralık 2008

10.12.08

Örnek Müslüman

‘Londra’daki ılımlı Müslümanlar, belediye imkânlarının köktenci Müslümanlar tarafından kullanılmasından şikayetçi oldular. Bu protestoların müslüman vatandaşlardan geliyor olması iyiye işaret...'
‘İnsanlık piyasalara feda olsun, kapitalizm sağolsun’ duasının mihrabı; ‘yerküre çok uluslu şirketlere seccade olsun; serbest piyasanın ezanları semayı doldursun’ ilahisinin baş terennümcüsü, The Economist dergisi yukardaki şekilde buyurmuş.
6-12 Aralık sayısında Avrupa ve Amerika’daki İslam üzerine üç parçalı bir çalışma yayınlayan dergi, yazılara Amerikan istihbarat örgütlerinin bir süredir tartışılan kehanetiyle bakıyor.
Yapılan projeksiyona göre Avrupa şehirlerindeki İslami yaygınlaşma herhangi bir ekonomik daralmayla birlikte 2025 yılına kadar ‘gergin ve stabil olmayan durumlara’ yol açabilir. Derginin alttan alta önerdiği çözüm, tabii ki ılımlı İslam.

Virütik Müslüman
Müslüman toplumdan bu şekilde, yani ‘kontrol altında tutulması gereken virütik bir durum’ olarak söz edildiğinde, bütün dinlere karşı son derece mesafeli olan benim bile saf tutup İslami direnişe destek veresim geliyor.
Din için değil, o dine inanan ezilmiş, aşağılanmış insanlar için. Allah’a değil, insanlara inandığım için. Hele ana-akım Batı medyasında ‘iyi Müslüman, ılımlı Müslümandır’ baretmenliğini gördüğümde, o okumuş yazmış Batılının içindeki beyaz takım elbiseli, yelpazelenip duran kolonyalisti ifade etmek istiyorum. O kadar çaresiz ve zavallılar ki...
Radikal İslami örgütler adalet, insanlık, erdem, eşitlik, dünyayı değiştirmek, zalim efendileri yok etmek gibi tutkulu hedeflerden bahsederken onlar, Avrupa şehirlerinin gettolarındaki kalbi olan olan ve kız çocuklarına son derece uyuz bir ‘Uyum sağla!’ nutku atmaktan öteye geçemiyor.
Ama ‘ılımlı İslam’ anahtar sözcüğü meseleye kalp değil ‘kafayı çalıştır’ nahiyesinden bakan cemaatlere çok şey vaat ediyor çünkü...

Alan, satan ve razı
Müslüman toplumuyla Batılı toplum arasındaki sorunlar, mümkün olduğunca kafa kafaya gelerek değil, meselelerin etrafından dolanarak hallediliyor. Okullarda “helal et” sorunu çıkınca mesela, ‘laik menü’ uygulanıyor ve öğlen yemeğinde sebze çıkıyor.
Avrupa’daki Müslümanlar, yüksek minareli camiler yapıp ‘ezanlar inlemeli Rotterdam’ın üzerinde’ dediğinde bir biçimde belediyelerle Müslüman topluluk arasında pazarlıklar başlıyor.
Pazarlıkları ılımlı olanlar yürütüyor ve onlar ‘Bulandırma denizi, uyandırma kerizi’ sistemiyle çalıştıkları için herşey tatlı tatlı hallediliyor. Bu tatlı pazarlıktan hem ılımlı Müslüman memnun kalıyor hem Avrupalı.
Ne Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi façası, ne ılımlı İslam’ın abdesti bozuluyor. ‘Minareyi yüksek yap, ama’ diyor Avrupalı ‘altına kızlı erkekli oturulan bir toplum merkezi kur’.

Minareden taviz vermek
Eğer politika bir ‘taviz sanatıysa’ olup bitenler dinden ziyade politika kokuyor. Batı, bu politik pazarlık masasını açık tutabilmek için ılımlı İslam kavramını destekliyor.
Fetullah Gülen’in yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri seçilmesinin nedeni de bu. Dünyanın efendileriyle hem ticaret, hem ziyaret yapan ve Hıristiyanlarla Avusturalya’da ortaklıklar kurabilen bu cemaat sadece Türkiye’de değil dünyada ılımlı İslam’ın promosyonunu yaparak Batı ile Doğu arasındaki pazarlık platformunu ve örnek Müslüman profilini oluşturuyor.
‘Vay nasıl yaparlar?’ demiyeceğim. ‘Velev ki başörtüsü ideolojik olsun...’ diyen Başbakan’a tüm samimiyetimle katılıyorum. Zira baş örtmemek de ideolojik bir tavırdır ve din ile politika yapmak da bir haktır. Herkesin, İslami bir hayat savunanların da bu yönde politika yapma hakkı vardır.
Ama yapmıyormuş gibi yaptıklarında tıpkı Batılının içindeki kolonyalisti ifade eder gibi o ‘dindar amca’nın içindeki iletmeci-politikacıyı da ortaya sermek lazım.
Ama yine de bu acayip oyunu Avrupa’daki Müslümanların dağıtacağını, bu alveri tezgahını özellikle Avrupalı Müslüman kadınların bozacağını öngörüyorum. Anlatacağım...
Ece Temelkuran, Milliyet, 10 Aralık Çarşamba 2008

Başörtüsü takacağım...

Hadise, Viyana’da, Sınır Tanımayan Kadınlar (Women Without Borders) toplantısında cereyan etti. Toplantı, ‘köktenci şiddete’ karşı tüm dünya kadınları için düzenlenmişti. Türkiye’den ben davetliydim. Kolombiya’dan Endonezya’ya, Guatemala’dan Filistin’e, ABD’den Somali’ye, Irak’a kadar bütün ülkelerden birer kadın mevcuttu.
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.


Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.

Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”

İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Ece Temelkuran, Milliyet, 5 Aralık Cuma 2008

24.11.08

Çarşafa Dolanış

DEYİM, aslında yatak çarşafıyla ilgili ama, demek ki kara çarşaf için de kullanılabilirmiş. Bir parti genel başkanı, iki hanımın çarşaflarına birer rozet taktı, yer yerinden oynadı; yetmiş beş milyonluk koskoca bir toplum, sanki başka derdi yokmuş gibi, ortasından çat diye çatlayıp çarşafa dolandı, içinden çıkamıyor... Şimdi hep bu konuşulmakta, her gazetede, ekranda, kahvede bu var.
Kimilerince, yapılan doğrudur. Başbakan, biraz kinayeli de olsa, “Ülkede iyi şeyler oluyor” dedi; Adalet Bakanı, yorum soran gazetecilere “Günaydın!” diye seslendi. Dolanışın lideri de “Ezber bozuyoruz, kadınlar yakında zincirlerini kıracaklar” havasında. Tesettür cephesinde, zafer kıvancı.
Kimilerinde tam bir matem hüznü. “Bir kale daha düştü”nün üzüntüsü. “Her şeye razıydık ama, bize bunu yapmayacaktı” deniyor. Genel Başkan’ın Genel Sekreteri’ne göre, ısıtılan sudaki kurbağa misali, bu gidişle yavaş yavaş haşlanarak ölecek olan devrimci cumhuriyettir. Galiba sıkmabaş gibi çarşafı da irtica simgesi sayan partili hanımlar başta olmak üzere, taban aynı üzüntüyü paylaşıyor. Eskiden köylerde şalvar yırtıp entari giydirenler artık yok ama, yine de kara çarşaf yırtarak öfke gideren kadın üyeler çıkabilir içlerinden.
Bir de bu konunun “orta yol”cuları var medyada. Basının eski kalemleri, “Seçim taktiği olarak öbür cephenin Alevilere destek atağına bununla karşılık verilebilir; yeter ki seçim sonrasında bir genel tutuma dönüşmesin” demekteler.
Fakat şu ilginç: Ne parti içinde ne de dışında, kimse “Sırası mı böyle tartışmanın, ülkenin derdi bu mu? Üretimsizliğe, işsizliğe, özelleştirme talanına, yolsuzluğa, IMF’ye yeniden teslim oluşa, Kıbrıs’ın altımızdan çekilme girişimine, denizde Kaş karşısındaki Meis’e kadar sokulan Yunan’ın pervasız isteklerine ve dünyanın soykırım çullanışına öncelik vermek varken, bu ne biçim hafifliktir ki hep birlikte çarşafa dolanıp durmaktayız” diye sormuyor.
Gerçi “Bu da cumhuriyetin laiklik temelini yıkmanın bir parçasıdır; arkası çorap söküğü gibi gelince o tam karanlıkta hiçbir sorun çözülmez” dense de, bu noktaya sürüklenişte ekonomi, hukuk ve dış politika alanlarındaki büyük yanlışların, Türkiye’nin Türkiye dışından yönetilişinin hiç mi payı yoktur? Kara çarşafla oyalanmak yerine, ülkenin uyanık insanlarını aynı cephede yan yana getirip karanlığa karşı tek aday ve tek listeyle atağa geçmek için kafa yormak daha doğru olmaz mı?
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 23 Kasım 2008

22.11.08

Çarşafsızlar...

Bakıyorum okur maillerine...
Vay anam vay!
Sert esiyor rüzgár...
Ama narin başak değiliz; eğilelim.
Kırılmaya razıyız.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

İktidar belediyesinden ihaleyi kapacaksın, kıçının kılları ağarmış, ihaleden tokatladığın paralarla Reina'ya gideceksin, İstanbul rüyasına kapılıp oraya gelmiş evladın yaşındaki varoş kızlarına üç-beş kuruş iliştirip, bacaklarını sıkıştıracaksın, Reina'dan çıkıp, iktidara yalakalık olsun diye iftar vereceksin, sonra da "CHP takiye yapıyor" diyeceksin... Hadi len!

*

Damadın şirketine verilen devlet kredisiyle satın alınan gazetede komiklik yapacaksın, eşini Amerikalardan getirip Anadolu halkının kurtarıcısı olarak milletvekili seçtireceksin, evinde parti verip viski içireceksin, panna cotta yedireceksin... "Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyen Başbakan'a panna cotta'yı afiyetle yedirirsin ama, türbanlıya bu komik durumu daha ne kadar yedirirsin?

*

"Ben imam hatip mezunuyum" diye medyaya dalan, parayı bulduktan sonra, kandilde şarap kadehi tokuşturanlardan alacak Atatürkçülük dersimiz yok bizim!

*

29 Ekim'lerde 9 Eylül'lerde, gırtlağını yırtarcasına "çıııktık aaaçıık alınlaaa" diye bağıranların, AKP'li belediyelerin halkla ilişkilerini yürüttüğünü de biliyoruz; CHP rüzgárı eserken kahraman Atatürk belgeseli yapanların, AKP rüzgárı eserken Atatürk'e giydirdiğini de görüyoruz.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

Bakın, kahrından beyin kanaması geçirdi, felç oldu, GATA'da yatıyor Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı... Kaç kişi gitti ziyaretine? "Onlar kapı kapı dolaşıyor" diye ağlıyorsun, reiki yaparak mı iktidara geleceğini sanıyorsun? Çık Etiler'deki, Bağdat Caddesi'ndeki kavanozundan da, bak biraz etrafına, Sarıgazi'den Sultanbeyli'den haberin var mı senin? Misak-ı Milli dediğin, tenis kortundan mı ibarettir?

*

Ve, son olarak...
"CHP'ye oy veriyordum ama, türbanlılara rozet taktılar, artık CHP'ye oy vermeyeceğim" diyene, önerim şu: "AKP'ye ver."

Yılmaz Özdil, Hürriyet, 21 Kasım 2008

23.9.08

Olli'madi Ispanya!

Hafta sonunda birkaç gazetede arka sayfalarda haber olan.. O yüzden pek dikkat çekmeyen bir haberi özetleyerek aktaralım...

Efendim, İspanya Yüksek Mahkemesi, terör örgütü ETA ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle Bask bölgesinde faaliyet gösteren Komünist Partisi’ni (PCVT) kapatmış. Aynı mahkeme bir süre önce de Bask Milliyetçi Hareketi’ni (ANV) aynı gerekçe ile siyasi faaliyetten men etmişti. Batasuna da dikkate alındığında, bu, mahkemenin verdiği 3. kapatma kararı oluyor...

Demokrasilerde parti kapatma yoktur... Partileri ancak seçmen oy vermeyerek kapatır, diyen bizim haybeci... Pardon, ABe’ci liberal, dinci, şeriatçı, sözde “demokrat!” dostlar! ve onların ağababaları Olli Rehn’ler, Lagendijk’ler bu haberlere ne diyorlar? Hiç sesleri çıkmıyor da...
Gelelim ANV’nin kapatılmasına.. Bu parti neden mi kapatıldı? Teröristler tarafından 1 jandarmanın öldürülmesi olayını kınamadığı için... Evet, sadece cinayeti kınamadığı için.

Bizde durum nasıl diye sorarsanız.. İşte dünkü gazetelerden bir haber:
“DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici uzun bir konvoy eşliğinde Siverek ilçesi Karbahçe köyüne geldi. Biji Apo sloganlarıyla karşılandı. Üzerindeki bombaların patlamasıyla ölen PKK’lı Müslüm Güneşoğlu’nun ailesini ve taziye çadırını ziyaret etti, saygı duruşuna katıldı”
İspanya böyle bir partiyi siyasi parti saymıyor, yaşatmıyor. Biz ise demokratlığımızı böyle partilere tahammül etmekle ölçüyoruz... Birimiz yanlış yapıyor ama...

Melih ASIK, Milliyet, 23 eylül 2008

6.7.08

AB çıkar çetesi

Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli Türkiye Raporu’nun 23. maddesi aynen şöyle:
“...Encourages the Turkish authorities to resolutely pursue investigations into the Ergenekon criminal organisation while closely adhering to the principles of the rule of law, to fully uncover its networks reaching into the state structures and to bring those involved to justice.”
Yani:
“Avrupa Parlamentosu, Türk makamlarını, kanun hâkimiyeti ilkesine sıkıca bağlı kalarak, Ergenekon cinayet örgütü ile ilgili soruşturmasını kararlılıkla sürdürmeye, bu örgütün devletin yapılanmasının içine sızmış bulunan şebekesini tümüyle ortaya çıkartmaya ve bu işlere karışmış olanları adalete teslim etmeye teşvik eder...”
Görüldüğü gibi.. Henüz iddianame bile hazır değil ama... Avrupa Parlamentosu Ergenekon’un bir cinayet örgütü olduğuna karar vermiş... Şebekeyi saptamış. Hükümeti, devletin içine sızmış şebekeyi ortaya çıkarmaya ve adalete teslim etmeye çağırıyor.
Aynı Avrupa Birliği, AKP hakkındaki kapatma davasında ise Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapıyor, kapatma kararı verildiği takdirde AB ile ilişkilerin kopacağından dem vuruyor, yargıyı tehdit ediyor. Muhalifleri ezdirmek için kumpas kurulmasına omuz verirken, işbirlikçileri kurtarmak için uğraşıyor. O yüzden falanca konuda yargı çalışsın buyuruyor, filanca konuda çalışmasın diye bastırıyor. AB’nin çıkarları söz konusu olunca ilkeleri yok oluyor. Bir sahtekârlar şebekesi ki, sormayın...

Melih Aşık, Milliyet, 06 Temmuz 2008

13.4.08

Baykal’dan Barroso’ya: Laiklik şaka konusu değildir

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye ziyaretinin İstanbul ayağında, bazen siyasi gelişmelerde mucizeler olur, dedikten sonra, “Mucize sözcüğünü, laikliğe karşı algılanmayacağını düşünerek söylüyorum” diye espri yapmış.
Barroso’nun esprisinden, Türkiye’de halkın önemli bir kesiminin laiklik konusunda duyduğu endişeyi hafife aldığı anlaşılıyor. Ankara’da TBMM çatısı altında sarf ettiği, Türkiye “köktendinci eğilimlere güçlü bir alternatiftir” sözünün önemiyle ve ağırlığıyla pek uygun düşmedi. Laiklik konusunda endişe duyanlara “alaycı” bir gönderme niteliğindeki “şaka”sı, “AB Komisyonu Başkanı” sorumluluğu açısından da yakışık almadı.

“Şaka konusu değil”
Barroso’nun bu alaycı yaklaşımı, CHP lideri Deniz Baykal’ın da dikkatini çekmiş. Baykal, laikliğin Türkiye için taşıdığı yaşamsal öneme vurgu yapıp “Bu şaka yapılacak bir konu değildir” diyerek tepki gösterdi.
Baykal, laiklik olmadan demokrasinin yaşayamayacağına vurgu yaptı. AB yöneticilerinin bunu iyi anlamaları ve iktidarın dışındaki Türkiye’yi tanımaları gerektiğini belirterek, Barroso’ya mesaj göndermiş oldu.

Baykal’dan üç mesaj
CHP lideri Baykal, Türkiye’nin kurtuluş ve demokrasi mücadelesini Batı’ya rağmen yaptığını anımsatarak şu değerlendirmede bulundu:
“1- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, kurtuluş mücadelesini maalesef Batı’yla çatışarak vermek zorunda kalmıştır. Kurtuluş mücadelemiz Batı’nın desteğiyle değil Batı’ya rağmen başarıya ulaşmıştır.
2- Türkiye demokrasiye de kendi iradesiyle geçmiş ve demokrasi mücadelesini de Batı’nın desteğiyle değil, ona rağmen kazanmıştır. Türkiye demokrasi mücadelesi verirken askeri müdahalelerle karşılaşmıştır. Batı ise hep askeri yönetimlere destek olmuş, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de demokrasi mücadelesi verenlerin yanında olmamıştır. Bizler sürülürken, Zincirbozan’a sürgüne giderken, Batı askeri yönetimlerle çalışmayı tercih etmiş; demokrasiye müdahale edenlerden ‘bizim çocuklar’ diye söz etmiştir.
3- Şimdi öyle anlaşılıyor ki, Türkiye laiklik mücadelesini de Batı’nın desteğiyle değil, Batı’ya rağmen yapacaktır. AB yöneticilerinin laikliği ihlal edenlerle birlikte olması bunu gösteriyor. Biz laikliği Avrupa gibi yüzyıllar süren bir mücadeleyle elde etmedik. Kolay elde ettik. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, dünya deneyiminden hareketle laikliğin önemini gördüler ve bu ilkeyi yerleştirdiler. Çağdaş, modern Türkiye’yi böyle inşa ettiler. Ama bugün, laikliğe karşı çıkanlar işbaşına geldiler.”

AB’nin çelişkisi
CHP lideri, Türkiye’nin laiklik mücadelesini de iç dinamikleriyle vereceğini ve başarıya ulaşacağını belirterek şöyle devam etti:
“Türk halkı, laiklik mücadelesini de iç dinamikleriyle verecek ve başarıya ulaşacaktır. Biz, kurtuluş mücadelesinde, demokrasi mücadelesinde olduğu gibi laiklik mücadelesini de halkımızla birlikte yürüteceğiz. AB yöneticileri, hem Müslüman kimliğimizi öne çıkarıp bu kimliği Türkiye’nin AB üyeliği önünde engel olarak gösteriyorlar hem de laiklik karşıtlarıyla birlikte hareket ediyorlar.
Laiklik konusundaki endişeleri küçümseyen bir tutum sergiliyorlar. Bu çelişkili bir tutumdur.”
Fikret Bila, Milliyet, 13. Nisan 2008

20.8.07

(AHLAKSIZLIKTA) SINIR TANIMAYAN GAZETECİLER

Sınır tanımayan gazetecilerin yıllık bütçesi 4 milyon doların üzerindedir. Benzer bir bütçe ile basın özgürlüğü ve basın çalışanları için ne büyük işler yapılabileceğini hayal edebiliyoruz. Örneğin, Telecinco kameramanı Jose Couso ve Irak’ta düzinelerce gazeteciyi öldüren ABD askerlerinin yargılanması için bir kampanya düzenlenebilir. Ne yazık ki Couso ailesi STG’yi açıkça Jose’nin katillerini aklamakla suçladı; hem de bunu inanılması güç ama, Jose’nin öldürüldüğü operasyonu yöneten askerin bir arkadaşından alınan bilgilere dayandırarak oluşturdukları bir haberle, etik dışına taşarak, yapmıştı STG. Veya yasadışı Guantanamo kampında üç yıldır suçsuz bir şekilde tutulan El-Cezire çalışanı Sudanlı gazeteci Sami al Hajj’ın özgürlüğü için bir kampanya da düzenleyebilirlerdi, ama bu konu hakkında Sınır Tanımayan Gazeteciler ağızlarını açıp yarım kelime bile söylemediler. Tabii ki STG bu bütçeyi kullanarak çok kolay bir şekilde, 1982’den beri ABD de ölüm koridorunda bekletilen Afroamerikan gazeteci Mumia Abu Jamal’ın hayatı için de bir kampanya düzenleyebilirlerdi fakat bunu da yapmadılar. Ve bir kampanya da Şili’de tutuklu bulunan gazeteci Pedro Cayuqueo için yapılabilirdi, bunu da yapmayı istemediler ve son olarak, 1999’da NATO bombalarıyla öldürülen Yugoslavya televizyonu çalışanı 16 gazeteci anısına bir şeyler yapabilirlerdi ama STG bu olaydan yıllık raporlarında bile söz etmediler.
STG dünya genelinde medya organlarının birkaç milyonerin elinde toplanmasına karşı kampanyalar yapacak mı? Sınır tanımayan gazeteciler örgütü gazetecilerin kötü sözleşmeleri ve çalışma şartları karşısında bir şeyler geliştirecek mi? Veya bilgi iletişiminin %90’ının sadece altı ABD ve Avrupa menşeli ajansın elinde bulunmasına karşı bir şeyler yapacak mı?
Hayır, saf olmayalım.
Bu Sınır Tanımayan Satılmışlar kendilerini başka bir şeye adamışlar: Küba’da sözde gazetecilik yapan ve aslında adada ABD çıkarlarının hizmetinde olan, Küba’daki ofisini Kuzey Amerikanın Havana’daki diplomatik delegasyonu gibi kullanan, Bush tarafından parası ödenen ve Küba’da turizmi yok etmeyi amaçlayan kampanyalara imza atan ve bunu yaparken Che'nin aşağılanmış ve şeytana benzetilmiş imajlarını (figürlerini) kullanan, ve Venezüella’nın anayasal başkan Hugo Chavez’e karşı girişilen darbelerin organizatörü olan medyatik büyük şirketlerin paravanı olan sözde gazetecileri finanse etmek gibi.
Peki STG’yi kim finanse ediyor?
STG, Fransa devleti ve Avrupa Birliği dışında, ABD’nin saldırgan politikasını ABD çıkarlarına ters herhangi bir politika karşısında savunmayı amaç edinen Demokrasi için Ulusal Girişim (Fundación Nacional para la Democracia) adı altındaki klasik bir CIA paravanından büyük fonlar alıyor.
Aynı zamanda Serge Dassault gibi Fransız silah fabrikatörleri ve kayıp füze satıcısı Jean-Guy Lagardère tarafından da finanse ediliyor. STG aynı zamanda, Vivendi Universal gibi dünyanın büyük medya tekellerinin ve Francés François Pinault gibi büyük editörler tarafından da finanse ediliyor.
Peki STG’nin Bush ve bazı AB ülkeleri haricinde fikir babaları kimlerdir?
Bir yanda Latin Amerika’nın büyük iletişim medyası patronları tarafından kurulan ve bölgedeki, Küba, Venezüella ve Bolivya gibi bütün halk hareketlenmelerinin düşmanı olan la Sociedad İnteramericana de Prensa (SİP) basın topluluğu var. Diğer tarafta, Küba kökenli CIA ajanı Frank Calzón tarafından yönlendirilen "Freedom House” (özgürlük evi) çağrısı, Vietnam savaşından eski deniz yüzbaşısı ve Telepizza kanalının eski sahibi Leopoldo Fernández Pujals gibi Miami’deki Küba mafyasının desteklenen üyeleri ve Küba devriminin imaj ve prestijine karşı herhangi bir inisiyatife yapılan Yankee hükümetinin ekonomik yardımlarının yöneticisi Nancy Crespo gibiler var.
Kanadalı gazeteci Jean-Guy Allard, ABD’li gazeteci Diana Barahona veya Fransız gazeteci Salim Lamrani’nin araştırmaları çarpıcı birer örnektir: "STG, ekonomik ve politik açıdan, dünyada basın özgürlüğünün en büyük baskılayıcıları olan büyük iletişim tekellerine ve başta ABD olmak üzere batılı devletlere bağlı bir örgütlenmedir." Bu sivil toplum örgütünün, basın özgürlüğünün en çok nerelerde sindirildiğine dair teşhisleriyle Beyaz Saray çalışanlarının bu konudaki tespitlerinin aynı noktada buluşması bir tesadüf değil.


Sınır Tanımayan Gazeteciler, yani "utanması olmayan gazeteciler", basın özgürlüğünü savunmuyorlar; tersine şirket özgürlüğünü savunuyorlar, yani bugün -sermayenin durdurulamaz küreselleşmesi sayesinde- medyatik, ekonomik ve politik güç merkezlerini kontrol eden küresel kapitalizmin özgürlüğünü savunuyorlar.
Özetle söylemek gerekirse, sermaye de kendi Sivil Toplum Örgütlerini kuruyor ve (ahlaksızlıkta) sınır tanımayan gazeteciler bu örgütlerden birisi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG); güya basın ve ifade özgürlüğünü korumayı kendine amaç edinmiş, Fransa merkezli bir Sivil Toplum Örgütü. Basın özgürlüğü; bu kavram, küresel iletişim tekelleri patronlarının prizmasından bakılınca anlaşılabiliyor sadece.
ŞİMDİ AKP MİLLETVEKİLİ ADAYI, "SOLCU", "BİLİM ADAMI" ZAFER ÜSKÜL DE BİR ZAMANLAR "SEÇİLMİŞLERİ İZLEME" SİVİL-TOPLUMCULUĞUNA GİRİŞTİRTTİRİLMİŞTİ! (VP)
Yazar José Manzaneda*
18 06 2007
*Cubainformación.tv
[İspanyolca orijinalinden Ercan Bayraz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]