yorumsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorumsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.11.12

PALAVRACI!

Palavracılığın günlük hayatta sempatik bir yanı da vardır, bir zaman sonra palavracıyı tanır, anlattıklarını eğlenerek dinlersiniz.

Ama siyasette “palavra” çok tehlikeli bir iştir, bedeli ağırdır.

Tayyip Erdoğan, hızla yükselen bir ivmeyle siyasetini “palavra” üzerine dayandırmaya başladı.

Yapamayacağı işleri yapacakmış gibi bağıra çağıra anlatıp ortalığı birbirine katıyor.

Sanırım halkın palavracılıktan hoşlandığına dair yanlış bir algısı var.

Halkın bir kesimi o “babalanmaları” gerçek sandığı sürece bundan hoşlanıp destekler ama onların “palavra” olduğunu anladığında öfkelenir.

Ben size bu palavralardan ve sonuçlarından bir iki örnek vereyim isterseniz, tehlikenin ne olduğunu hep birlikte görelim.

Başbakan, İsrail’i Gazze’den çıkartacakmış gibi davrandı.

Suriye’ye girecekmiş, ona her dediğini yaptıracakmış gibi davrandı.

Şimdi de idamı geri getirecekmiş gibi yapıyor.

Onun İsrail politikasının sonucunda, İsrail’in gözü dönmüş yönetimi dokuz yurttaşımızı öldürdü.

Erdoğan parmağını kımıldatamadı.

Suriye, uçağımızı düşürüp iki pilotumuzu öldürdü, üstelik bir de “ben vurdum” diye açıkladı.

Biz “yok sen vurmamışsındır” deyip geri adım attık, durduk yerde pilotlarımızı palavraya kurban verdik.

Başbakan, “idamı geri getirmekten” söz etti, Dışişleri Bakanı Avrupalılara “siz ona bakmayın, o Norveç’ten söz ediyor” demek zorunda kaldı.

İsrail’le ve Suriye’yle savaşmadığımız iyi oldu ama Erdoğan’ın “savaşacakmış” gibi davranma palavralarını insanlarımız hayatlarıyla ödediler.

Başbakan birkaç oy alacak diye o palavralara gerek yoktu.

Gerçekçi davransaydı, yapamayacağını yapacakmış gibi söylemeseydi, o iki ülkeyi eleştirip durması gereken yerde dursaydı, o insanlar şimdi hayatta olacaktı.

İdam palavrası ise toplumu gerdikçe geriyor.

Başbakan’ın aklında, “başkanlık” kılıfında bir “tek adam rejimi” kurup ülkede canının istediğini asma yetkisine sahip olmak gibi hastalıklı hayaller olabilir.

Ama bunu yapamaz.

Erdoğan idamı geri getiremez.

“İdamı geri getiriyoruz” dediğiniz anda Türkiye’yi Avrupa’dan atarlar.

Dünya siyaseti, bir “yapboz” oyunu gibi kurulmuştur, her ülkenin durduğu yer diğer ülkelerin durduğu yeri de belirler, bir ülkeyi kımıldattığınızda birçok ülke birden kımıldamak zorunda kalır.

Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacak böyle bir adım attığınızda bu sadece Türkiye’yi değil dünyadaki birçok ülkeyi de ilgilendirir ve sorun bir anda “uluslararası” bir sorun hâline gelir.

Bugün dünyadaki hiçbir siyasetçinin, ülkesini böylesine büyük bir değişime sürükleme gücü ve lüksü yoktur, bunu yapmaya kalktığında çok ciddi tepkilerle karşılaşır.

Erdoğan yapamayacağı işleri yapacakmış gibi palavrayı sıkıyor ama bunun iki çok büyük tehlikesi var.

Birincisi, gerçekten yapacağını sanabilirler.

İkincisi ve bence daha da tehlikelisi, yapamayacağını bilirler ama Türkiye’yi karmakarışık etmek için bu bahaneyi kullanırlar.

Erdoğan, “ben Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacağım, başka bloka katılacağım” dediğinde birçok ürkütücü ihtimal devreye girer.

Türkiye’yi ekonomik açıdan sıkıştırmaktan askerî darbeye kadar her türlü bela karşımıza dikilir.

Tarhan Erdem, iki gündür boşuna “darbe uyarıları” yapmıyor.

Bu sefer darbe olursa, Erdoğan da dâhil olmak üzere hepimizi evimizin önünde vururlar, Endonezya tipi bir darbe olur bu, kan sel olur akar sokaklarda.

AKP yöneticileriyle muhafazakârların bir kısmı Erdoğan’ın palavralarını sırıta sırıta dinliyor ama bu sefer bir darbe gelirse Türkiye’den “muhafazakâr politikacı” denen insan türünü kökünden kazırlar.

Onlar sanıyor ki bu sefer de sadece yazarçizerleri temizlerler, öyle olmaz, hep beraber gideriz.

Hep birlikte Erdoğan’ın palavralarına kurban ediliriz.

Böyle “asacam kesecem” palavralarıyla sorunları çözemeyeceğimiz gibi daha da büyük sorunlarla karşılaşırız.

Artık bu palavraları bitirmek lazım.

“Siz ona bakmayın Norveç için söylüyor” sözleriyle de kurtulamayacağımız bataklıkların içine girmenin âlemi yok.

Başbakan, dur durak, sınır, ölçü tanımaz hâle geldi.

“Başkan olacağım, başkan olacağım” kasılmalarıyla bütün ülkeyi felakete sürükleyecek.

 Her yandan uyarılar geliyor, aklı başındaki herkes Erdoğan’ı da AKP yönetimini de bu sarhoşluktan ayıltmaya çabalıyor, AKP’liler yazılanları biraz dikkatli biçimde okusunlar bence.

Yaklaşan belayı daha nasıl anlatacağız?

Kör müsünüz gerçekten, bu palavraların nelere yol açabileceğini görmüyor musunuz?

Oyun mu bir ülkeyi yönetmek, “palavracılık şampiyonası” mı bu?

Ciddi sorunlarımız var, bu gayrıciddiyetin, bu palavracılığın ne yeri, ne zamanı, aklınızı başınıza toplayın.

Barış içinde, huzur içinde, eşit, özgür ve zengin yaşamak için her imkânımız var, palavra balonlarıyla uçup Çankaya’ya konma hayalleri için yakacak mısınız bu ülkeyi de, kendinizi de?

Rahat batıyor mu size?


Ahmet ALTAN, TARAF, 14 Kasım 2012

22.6.08

Nankörler ve halklar

SONUCU işittiğim an bütün cinlerim başıma toplandı. Hiddetten köpürdüm.
İlk tepkim, televizyon önünde avazım çıktığı kadar "nankörler" diye bağırmak oldu.
Ekranın kırılacağından korkmasam, elimdeki meşrubat şişesini fırlattığımın resmidir.

* * *

HAYIR, Avrupa Kupası'ndaki her hangi bir futbol karşılaşmasından bahsetmiyorum.
Daha neler, top uğruna yürek enfarktı geçirecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim.
Ben, İrlanda'da gerçekleşen ve "hayır"la noktalanan AB referandumundan söz ettim.

Ve, tekrar n-a-n-k-ö-r-l-e-r!

* * *

EVET evet, nankörler, çünkü Portekiz ve Yunanistan dahil hiçbir üye, İrlanda'nın yararlandığı ölçüde Topluluk'tan nemálanmadı. Bu kadar papel, bu kadar mangır götürmedi.
Nüfusu topu topu dört milyon ama, bölgesel yardım, balıkçı kredisi, sermaya yatırımı falan derken, dile kolay, Ada'ya kırk milyar avro para girdi. Varın, kelle hesabını siz yapın.
Oysa, bundan yirmi yıl önce Dublin sokaklarını ilk arşınlamaya başladığımda, bir kaç şık semt hariç, James Joyce'nin kentini Kuzeyli bir Üçüncü Dünya şehrine benzetirdim.
Köhne mahallelerde oyalan ve sefaleti ılık birayla unutmaya çalışan aylak işsizler.
Öyle, "Eire" denilen ülke, bacası tütmez fabrikalar, kepengi açılmaz dükkanlar, koyunu otlamaz çayırlar ve uskuru dönmez tekneler sergileyen "molozluk müze"siydi.

* * *

SONRA, yukarıdaki AB tam anlamıyla bir Hızır Aleisselam olarak imdada yetişti.
Düne kadar açlıktan nefesi kokan ve nafaka kazanmak için káh İngiltere'ye, káh ABD'ye göçen ahali, Brüksel'in oluk oluk akıttığı değirmen suyuyla bir zenginleşti, pir zenginleşti.
Karun serveti edindi ki, en zirvede yer alan İskandinav devletlerini bile solladı.
Bırakın başka yere göçer etmeyi, tam tersine, burnu pek bir büyüyen o ahali artık "avam işlerde" çalışmaya tenezzül buyurmaz oldu.
Akın akın Leh muslukçu, Rumen hizmetçi, Paki çöpçü ithal etmeye başladı.
Zaten, sonraki her gidişimde hayat seviyesinin dehşet hızla yükseldiğini gördüm.
Ve tabii aynı AB'yi düşünerek de, "darısı bizim başımıza" dedim.
Ama işte, "veli nimet" olarak öpüp başlarına koymaları gerekirken, devede kulak bir İrlandalı "çoğunluk" Topluluk Anayasa'sını reddetti ki, şimdi ayıkla pirincin taşını
Nitekim, dün ben bu satırları yazarken Brüksel'de konuyu tartışan AB zirvesi henüz noktalanmamıştı ama, bir çuval inciri berbat eden bu gelişmeye kolay çare bulunamayacak.

* * *

PEKİİ, İrlanda'daki "nankörler" kimdir ve ne istiyorlar?
Efendim, bu yeni görmüş zengin şımarıkları "havaiyatçı ekolojistler"ten "ulusalcı egemenciler"e uzanan ve káh çevreciliği, káh milliyetçiliği, káh da "adacılığı" gıdıklayan bir yama bohçadan oluşturuyorlar. Aslında, kendi aralarında da saç baş yoluyorlar.
Üstelik de af buyurun, hiçbir halt istemiyorlar. Tek bir alternatif dahi sunmuyorlar.
Zaten bunun için, ne ciddi bir partiden; ne de çok güçlü Kilise'den destek bulabildiler.
Oysa ne çare ki, kriz ufukta görününce Leh muslukçuyu sepetlemek isteyen "sıradan proleter"; Dublin'in AB komiseri ferágatini "onur"una yediremeyen "milli egemenci" veya boşanma ve kürtaj tam yasallaşır diye ödü kopan kara Katolik, buz gibi de o desteği verdi.
Başka bir deyişle, İrlanda "nankörler"i, her biri ayrı telden çalan ama hepsi aynı gayr-ı mantiki "hayır"da birleşen ve hiç şüphesiz ki adına "halk" denen kitleden oluştu.

* * *

HALK... Ne mukaddes, ne dokunulmaz ve kulağa ne hoş gelen bir kelime değil mi?
O halde, buyrun ve kultsaldır diye, halkın n-a-n-k-ö-r-l-ü-k'üne de ses çıkartmayın.

Hadi ULUENGİN, Hürriyet, 21 Haziran 2008

1.6.08

Müslümanların yaşadığı muhtelif baskılar

Özellikle mütedeyyin erkeklerde rastladığımız “yanaklılıktan” mustarip olan Dışişleri Bakanımız Ali Babacan, ecnebi memleketlerinde “Müslümanlar Türkiye’de baskı altında” buyurdular. Babacan bey, dışişleri bakanı gibi değil de, partinin gençlik kolları başkanıymış gibi konuştular.
Ve böylece, ne yalan söyleyeyim bu kez onikiden vurdu diyebileceğimiz bir performans sergilendi sayın seyirciler. Türkiye’deki Müslümanların yaşadığı eşi benzeri olmayan zulmü gözler önüne serdi.
Babacan haklı. Bugün bir Hayrünnisa Hanım, Gucci mağazasından gönlünce çanta olsun, gözlük olsun bunları alamamaktadır. Dünkü haberlere göre, hanımefendi gazetecilerin fotoğraf çekmesini engellemek zorunda kalmıştır. Bununla biter mi? Bitmeeez!

Ağlayasınız gelir!
Bugün bir tarikatın üyeleri fotoğraf çeken gazetecileri ferah ferah linç edememekte, fotoğraf makinelerini kırdıklarında hedef gösterilmektedir. Bu zulüm İslam dünyasının neresinde var?
Bugün durumu olan bir erkek istediği kadar kadınla evlenememekte, küçük kızlarını ilkokula göndermeyince bazı baskılarla karşılaşmaktadır. Bu beyefendiler haza beyefendi olduğu için devlet yetkilileri ayaklarına kadar gidip onları “ikna” etmeye çalışmaktadır ki herhalde kabul edersiniz:
Bu beyefendilerin insan hakları ihlal edilmektedir.
Bugün (Yaşar Nuri Öztürk’ün verdiği rakamlara göre), İslam dünyasında bulunan caminin toplam iki katı sayıda camiye sahip bulunan ülkemizde yeteri kadar teneke minare imal edilememekte ve ‘Her eve bir cami, her apartmana bir minare’ kampanyası hiçbir zaman tatmin edici düzeye ulaşamamıştır. Hâlâ minaresiz evler bulunmaktadır ki, Fethullah Hoca gibi ağlayasınız gelir bu zulüm karşısında.

Buna ne diyeceksiniz?
Bugün bir Sünni, bir Aleviyi istediği gibi yakamamakta, bir Alevi yakıldığı zaman manasız bir gürültü kopmaktadır. Sünni hükümetimiz, Sivas’a “Sivas katliamı müzesi” yapma baskısıyla karşılaşmakta ve bu baskı artık yürekleri sızlatmaktadır.
Bir Müslüman kardeşim bugün içki içen ve başı açık gezen günahkârlarla aynı ülkede yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Sen bunun acısını bilebilir misin ey vatandaş! Yaaaa... Bilemezsin işte! Bu öyle yürek dağlayan bir sızıdır ki, iki cihan bir araya gelse dinmez.
Bugün bir Müslüman gazete, ‘darbecilerin, Ergenekoncuların, Müslüman düşmanlarının’ özel telefon konuşmalarının kayıtlarını sayfa sayfa yayımlamak istediğinde ‘özel hayatın gizliliği’ gibi dine imana sığmayacak baskılarla karşılaşmaktadır. Buna ne diyeceksiniz sevgili din kardeşim?
Hâlâ cıbıl kadınlar mayoyla denize girebilmektedir bugün bu ülkede. Hayret ve acımayla beleren gözlerinizi görür gibiyim. Haklısınız.
Haklısınız. Çünkü bu zulme karşı insanın ancak nutku tutulabilir!
Ece Temelkuran, Milliyet, 1 Haziran 2008

7.10.07

"Altında birşey var" diye 350 bin avroluk AB projesini istemediler

Rize’nin İkizdere ilçesi Şimşirli köyünde AB hibe fonlarından yararlanılarak yapılmak istenen ve ön elemeden geçen 350 bin avro tutarındaki kanalizasyon şebekesi ve arıtma tesisi projesi, köylülerin, "AB bize niye bedava para versin.
Bunun altında bir şey var" düşüncesi nedeniyle hayata geçirilemedi.
İkizdere Kaymakamı Emre Çınar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kaymakamlık olarak AB hibe fonlarından yararlanılarak ilçenin Şimşirli köyüne kanalizasyon şebekesi ve arıtma tesisi yapmayı düşündüklerini, bu amaçla bir proje hazırlayıp ilgili makamlara sunduklarını belirtti.
Hazırladıkları projenin ön elemeden geçtiğini ifade eden Çınar, "İlçeden hazırlanıp verilen 10 projeden sadece bu proje ön elemeden geçmişti. 350 bin avro tutarındaki proje ile Şimşirli köyüne sağlıklı bir kanalizasyon şebekesi ve arıtma tesisi yapılacaktı. 350 bin avronun yüzde 90’ı AB fonlarından hibe olarak karşılanacak, geri kalan kısmını ise biz karşılayacaktık" dedi.
Projenin ön elemeden geçmesinden sonra ikinci aşama için hazırlık yapmaya başladıklarını ifade eden Kaymakam Çınar, şunları söyledi:
"Bu kapsamda arıtma tesisinin köyde yapılacağı yerle ilgili araştırma yapmaya başladık. 367 nüfusu olan köy için 367 metrekarelik arazi gerekiyordu. Bunun yapılacağı yeri tespit ettik. Ancak bu sırada köyün 3 mahallesinden birinin sakinleri, ’Biz AB parasını istemiyoruz’ gibi gerekçelerle projeye karşı çıktılar. Bunun üzerine biz de projeyi diğer iki mahallede yapmaya karar verdik. Ancak bu sefer de arıtma tesisini yapmayı düşündüğümüz arazinin sahiplerinden biri, arazisini vermek istemedi. Bütün ikna girişimlerimize rağmen bir sonuç alamadık. Bölge engebeli arazi yapısına sahip olduğu için tesisi her yerde kurmak mümkün değil. Bu nedenle yapmayı düşündüğümüz projeden vazgeçmek zorunda kaldık." Çınar, vazgeçilen proje ile köyün önemli bir fırsatı kaçırdığını vurgulayarak, "Böyle bir fırsat her zaman yakalanmaz. Şimşirli köyü oldukça güzel bir proje kazanacaktı. Ancak maalesef gereksiz nedenlerden dolayı gerçekleşemedi" diye konuştu.

KÖY MUHTARI ŞİMŞEK
Şimşirli köyü Muhtarı Necmi Şimşek ise köylerinde yapılması düşünülen kanalizasyon şebekesi ve arıtma projesi konusunda köylüler arasında görüş birliği sağlanamadığını söyledi.
Yıllardır köylerine kanalizasyon şebekesi kurulmasını beklediklerini ifade eden Şimşek, "İl özel idaresinin imkanları ile acil ihtiyacımız olan pis su arıtma tesisini yaptıramadık. Yıllardır beklediğimiz tesis, kaymakamlık öncülüğünde hazırlanan proje ile gerçekleşecek, böylece çevreye hiçbir zararı olmayan bir tesis kurulacaktı" dedi.
AB hibe fonlarından yararlanılarak yapılacak projenin ön elemeden geçmesinden sonra köyde tesisin yapılacağı bir yer arandığını kaydeden Şimşek, şunları kaydetti:
"Biz köyde tesis için yer ararken köylülerin arasında işe siyaset karıştıranlar, bu işi kendi siyasi emellerine alet edenler oldu. Böyle olunca da köyde birliği sağlayamadık. Köylüler, ’AB bize niye bedava, hibe para veriyor, AB para vermesin, bunun altında Avrupa emperyalizmi yatıyor, il özel idaresi bu tesisi yapsın’ şeklinde görüşler ortaya çıkmaya başladı. Bu nedenle de proje hayata geçirilemedi. Proje ile köyümüz modern bir köy olacaktı, yazık oldu."
Hızır Hacısalihoğlu, Milliyet, 5 Ekim 2007

3.6.07

Dön Baba Dönelim

Döneklik zor zanaat. Herkes kolayca beceremez. Herkes inançlarını ve geçmişini ceylan derisi koltuğa satacak kadar düşemez. Üç kuruşluk mebus maaşı uğruna vitrin süsü olmayı kabullenemez. Önce 180 derece döneceksiniz. Sonra inandırıcı gerekçeler bulacak önce kendinizi, sonra başkalarını inandıracaksınız... Dostlarınızın, arkadaşlarınızın kimi anlamış gibi başını sallayacak, kimi acıyan gözlerle size bakacak... Kimi uzaktan sizi görünce yolunu değiştirecek, kimi yanınızdan geçerken görmezden gelecek... Kimi tamamen selamı sabahı kesecek. Yeni çevrenize adapte olmaya çalışırken daha önce beş dakika tahammül edemediğiniz ilkel tiplere saatlerce dayanmak zorunda kalacaksınız. Sofradan içkiyi kaldıracaksınız. Bakmayın yüzünüze güldüklerine "Bir koltuğa kendi geçmişini satan adam yarın da bizi satar" diye düşünecekler, "Bir süre vitrin görevi yapar, vakti gelince şutlanır" diye aralarında fiskoslaşacaklar...
Dönmek zor zanaat...
Ama sanırız basındaki döneklere bakıp bunu kolay bir şey sandı kimileri... Oysa bilseniz onlar dönekliğin getirdiği nimetlerin karşılığında ne bedeller ödüyor... Okurdan ne zılgıtlar yiyor... İnsanda kösele gibi surat varsa mesele yok... Ama eğer kızaran bir yüzünüz varsa hayat sizin için çok zor olacak... Ajda Pekkan'ın "Değer mi hiç?" şarkısı kulaklarınızda çın çın çınlayacak. Geceleri uyumak için hap üstüne hap alacak, sonunda perdeyi "Kendim ettim, kendim buldum" şarkısıyla kapatacaksınız...
Şimdiden geçmiş olsun sayın dönekler...


Referandum süresinin değiştirilmeyeceği konusunda ANAVATAN'a güvence veren AKP, sözünde durmamış. Özünde takiye olanların sözüne inanırsan böyle olur işte...
Haldun Ertem


Selçuklu yıldızı...
AKP'nin yeni genel merkez binasının kapısına altıgen yıldızlar konulmuş... Bunları Siyonist yıldızı sananlar olmuş... AKP yetkilileri "Siyonist değil Selçuklu yıldızı" şeklinde açıklama yapmak zorunda kaldılar. Mimar Oktay Ekinci, dün sohbet ederken dedi ki:
- Keşke Selçuklu yıldızını alacak yerde Selçuklu kültürünü alıp özümseler ne iyi olurdu, dedi...
- Ne gibi?
- Selçuklu'da belediye başkanları hep kadındı, onlara hatun denirdi. Yemeklerde, şölenlerde şarap içilirdi. Cami süslemelerinde insan figürü de kullanırlardı. Ömer Hayyam, İran'dan Selçuklu'ya geçerek yaşamını sürdürebilmiştir. Selçuklu aydınlanmayı Batı'dan çok önce yaşamıştır. Anadolu İslamını Selçuklular yaratmıştır... UNESCO'nun dünya tarih mirasına aldığı tek Türk yapısı Selçuklulardan kalan Divriği Şifahanesi'dir... Ne var ki Osmanlılar, Selçuklu'yu ezmiştir. Bizim okul kitaplarında Selçuklular ıska geçilmiştir. Mevcut iktidar da Selçuklu'ya Arabın gözüyle bakar. Örnek mi? Türkiye'de her yıl Selçuklu sempozyumu yapılırdı. 5 yıldır yapılmıyor...


Darbeciler!
Meydanlara çıkan üç milyon insanın verdiği mesaj ne oldu, o insanlar demokrasiyi temsil etmiyor mu?
- Hayır, onlar darbecilerin adamları...
- O darbeci kim?
- ADD Genel Başkanı Şener Eruygur Paşa... Nokta dergisi yazdı... 2004 yılında darbe yapmaya teşebbüs etmiş...
- İyi de Nokta dergisi hâlâ iddiasını ispatlayamadı ki...
- Olsun ateş olmayan yerden duman çıkmaz..
Aydın geçinen kravatlı mollalar böyle bir yalanlar dizisini halka yutturmaya çalışıyor... Kampanyanın başını ikinci cumhuriyetçiler çekiyor... Onların babası sayılan Marksist dönek malum halen AKP'nin organı olan bir gazetede AKP'nin emrinde çalışıyor... Evet teoride ordu darbe eğilimindedir, partiler demokrattır. Ancak günümüzde roller değişti... AKP, ABD desteğinde yeşil devrim yapıyor... Ordu önlemeye çalışıyor. Ilımlı İslam adı altında ABD uydusu bir din devleti modeli hayata geçiriliyor. Ülke içinde İslamcı geçinenler, Irak'ta din kardeşlerine karşı Amerikalı katilleri destekliyor. Kim demokrat, kim Müslüman, kim darbeci, kim insan? Söyleyiniz...


Ferrari mi?
Adamlar oturmuş eşlerine aldıkları doğum günü hediyelerini anlatıyorlar... Birincisi demiş ki: Eşime öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0'dan 100'e çıkıyor. Nefis bir Porsche.. Diğeri konuşmuş: Karıma doğum gününde 4 saniyede 0'dan 100'e çıkan bir şey aldım... Bir Ferrari... Üçüncü adam gülümsemiş: "Ben öyle bir şey aldım ki, bir saniyede 0'dan 100'e çıkıyor." "Aa nedir o?" "Bir baskül"...
Melih Aşık, Milliyet, 3 Haziran 2007

Le Monde: Mitinglerdeki 'uyanan çoğunluk', 'gerçekte azınlık'

Fransız Le Monde gazetesi, Türkiye’deki düzenlenen dev gösterilere katılan laiklerden “uyanan çoğunluk" olarak söz edilmesine karşın “gerçekte azınlık" olduğunu savundu, “ayrıca bu hareketlerin, askerler tarafından planlandığı ve organize edildiği" iddiasına yer verdi.

Fransız Le Monde gazetesi, Türkiye’deki gelişmeleri Sophie Shihab imzalı, “Atatürk’ün Torunlarının İrkilişi" başlıklı analizinde değerlendirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin “Küçük Asya" da tutmak istediği milyonlarca Türklerin “Laik ve modern, yani Avrupalı, olduklarını ve öyle kalmak istediklerini göstermek amacıyla" Nisan’dan bu yana mitingler yaptıklarına dikkat çekti. Yapılan büyük gösterilerin laik Türklerin AKP konusunda duydukları derin kuşku gerçeğini ortaya çıkarttığını kaydeden gazete, laiklerin, AKP’nin de AB değerlerini, küresel ekonomi ve İsrail ile ittifakı benimsese de ülkeyi İslamlaştırmak istediğinden kuşkulandıklarını belirtti.

TÜRKİYE’DEKİ KRİZİN ASIL NEDENİ GÜÇ PAYLAŞIMI
Fransız gazetesi, analistlere dayanarak da Türkiye’de yaşanan krizin asıl nedeninin din değil, eski ve yeni elitler arasındaki güç paylaşımı olduğunu öne sürdü.
Türkiye’de yaşanan krizin, “halkın çoğunluğunu, kadınların sokağa başı örtülü çıktığı banliyöler ile diğer illerdeki halkı pek ilgilendirmediğini" öne sürerken, bu vatandaşların gösterilerin “rövanşını" sandıkta alacağını yazdı. Hiç kimsenin Nisan’da yaşananların sandığa nasıl yansıyacağını bilmediğini belirten Le Monde şu yorumu yaptı:
“Krizi yatıştırmak için dört ay öne alınan 22 Temmuz seçimleri AKP’ye oy kaybettirebilir ve hükümet kurabilmek için başka bir parti ile bir araya gelmek zorunda kalır. Yeni parlamento da uzlaşı bir cumhurbaşkanı seçebilir ve o zaman kriz çözümlenmemiş olsa da en az ertelenmiş olur." Buna karşın AKP’nin seçimden çok güçlü çıkması halinde krizin süreceğini savunan gazete, Türkiye’deki anketlerin Türklerin yüzde 39’unun Genelkurmay’ın Nisan’daki müdahalesini onayladığını, bu oranın üniversite çevrelerinde yüzde 52’sine yükseldiğini gösterdiğine dikkat çekti.
Fransız gazetesi, Türkiye’de iklimin hala gergin olduğunu belirtirken de, Türk ordusunun PKK’ya yönelik sınır ötesi operasyon ile “her zamankinden daha çok tehdit ettiği"ni de öne sürdü.

MİTİNGLER
Türkiye’deki düzenlenen dev gösterilere katılan laiklerden “uyanan çoğunluk"tan söz edilmesine karşın “gerçekte azınlık" olduğunu savunan gazete, “ayrıca bu hareketler, askerler tarafından planlandığı ve organize edildiği" iddiasına da yer verdi.
Ancak bu gösteriler sırasında “spontane bir coşku" ortaya çıktığını ve bunu da AKP’nin çok hissettiğine dikkat çeken gazete, AKP’nin de birbirine rakip akımlardan oluştuğunu ancak başlıca yöneticilerinin provokasyona gelmediğini, laikleri korkutan yerel kadrolarını ılımlaştırdıklarını da yazdı. Gazete şöyle devam etti:
“Bunu hiç kimse, onlar kadar iyi yapamaz, özellikle Ordu, ve bunu (Ordunun) en üstteki hiyerarşisi de biliyor. Askerlerin, Türk demokrasisi üzerindeki ipoteğinin ağırlığı her zaman hissediyorsa da, bu da Müslüman dünyasında benzeri olmayan, ‘laik otoritarizm" ile ‘İslami demokrasi’ arasında olgunlaşmayı sürdüren, bir ulaşıdır.

Milliyet, 3 Haziran 2007

13.5.07

Anneler Günü Kutlu Olsun

AKP reklamcısının kadına bakışı!

AKP'nin reklam kampanyasını yürüten Erol Olçak, kadınlar ve toplum arasında benzerlik olduğunu öne sürerek, 'Kadınlara her gün iltifat ederseniz her gün isterler. Kadınlar da, kitleler de yoktan anlamaz' diye konuştu
İSTANBUL Milliyet

AKP'nin reklam kampanyalarını yürüten ve dün Erzurum mitinginde de eşlik ettiği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a en yakın isimlerden biri olan Erol Olçak, kadınlar ve toplum arasında tartışma yaratacak bir benzerlik bulunduğunu öne sürdü. Olçak, "yoktan anlamama"nın kadınlar ve toplumun "ortak davranışı" olduğunu iddia etti.
AKP'nin 7 yıldan beri medya iletişimini yürüten Arter Ajans'ın sahibi olan Erol Olçak, Medyatik dergisine ilginç açıklamalar yaptı. AKP'yi "kendi içinde tutarlı ve idealize" gördüğünü söyleyen Olçak'ın açıklamalarından bazı satırlar şöyle:

'Kadın yoktan anlamaz'

"Her toplumun kendine özgü kuralları var. Her kadın-erkek ilişkisinin de kendine özgü bir tarafı vardır. Kitleler ve kadınlar birbirine çok benzer. Kitleler ve kadınların davranışları ortaktır. Şunun gibi; kadınlara her gün iltifat ederseniz her gün isterler. Topluma her gün bir şey verirseniz, her gün isterler. Kadınlar yoktan anlamaz, kitleler de yoktan anlamaz."

Erdoğan'a yeni fotoğraf

"Şimdiye kadar Tayyip Erdoğan'ın dikkatli ve özenli fotoğraflarını kullandık. Lideri tek başına kullandık. Çünkü, Tayyip Erdoğan'ın karizması ve liderliği partiyi var ettiği için ikisini bütünleştirmeye çalıştık. Yeni kampanyada daha çok tekli, sonra toplumun değişik kesimlerinde çekilmiş fotoğraflarından olacak. Liderin stüdyoda çekilmiş fotoğrafları sahici olmuyor. Sayın Başbakan'la 2-3 kere fotoğraf çalışması yaptım. Halkla çektirdiği fotoğraflar daha gerçekçi. Siyasal iletişimde kurgu olmayan bütün görsellerin gerçek görüntü olmasından yanayım. Doğal fotoğraf ve gerçek görüntü."

'AKP siyasette tek marka'

"AKP bana göre siyasetteki tek marka. Ben AKP'nin marka olduğunu şundan söylüyorum; 40 milyon seçmenin birbirine benzemeyen her demografik yapıdan, her etnik yapıdan oy alıyor. Marka olarak gücünü ortaya koyuyor. Şu anda pek çok parti Türkiye'nin yarı ilinde yok. MHP Türkiye'nin 40 ilinde yok, DSP 50 ilinde yok. CHP, isminden dolayı markadır. Onu bir kenara atmak doğru değil. CHP'nin Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bir parti olmasından dolayı bir adı var. CHP'nin bir marka olarak ismi var, ama gücü değil."


Erol Olçak kimdir?

"AKP'nin isminin konmasında" da etkili olduğunu vurgulayan Erol Olçak, Erdoğan'ın en güvendiği kişiler arasında yer alıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri Erdoğan'ın yanında yer alan Olçak, AKP'nin girdiği ilk seçimin (3 Kasım 2002) kampanyasının yanı sıra partinin bütün önemli organizasyonlarını da yürüten kişi olarak tanınıyor.
Başbakan'ın küçük oğlu Bilal Erdoğan'ın dönemin İtalya başbakanı Silvio Berlusconi'nin nikâh tanıklığı yaptığı törenin organizasyonunu da üstlenen Olçak, Medyatik dergisine kendisini şöyle anlatıyor:
"1987 yılında reklamcılığa başladım. İstanbul Üniversitesi Estetik ve Sanat Tarihi mezunuyum. Siyasal reklamcılığa garip tesadüflerle bulaştım. DYP'den önce Sayın Erbakan'la çalıştım. Sonra bir sürü kişisel aday kampanyaları yaptım. Mesela Mehmet Ali Şahin Bey'in 1987'deki adaylığı bunlardan bir tanesi. Sonra Büyükşehir Belediyesi'nde basın danışmanlığında Sayın Erdoğan'la birlikte çalıştım, ayrıca reklamcılık yapmaya da devam ediyordum.
O zaman zarfında DYP için teklif aldım. Sayın Erdoğan hapse girmek üzereydi. Onun da onayını alarak Tansu Hanım'a bir sunum hazırladım. 1999'da DYP'yle Türkiye genel kampanyasını yaptım. Sayın Başbakan'ımız ajansımıza gelerek birlikte olmayı teklif etti. Biz de kabul ettik. Kuruluşundan bugüne dek AKP'nin siyasal iletişimini yürütmeye çalışıyorum. AKP'nin ismini koymak, kuruluşunu gerçekleştirmek, hem genel hem de yerel seçim kampanyasını yapmak benim tarihim açısından önemlidir."
13 Mayıs 2007

17.4.07

Fotomontaj değil...