magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.2.09

Yağmur damlalarının müziği: Anjelika Akbar

Günlerdir yağacakmış gibi yapıp yağmayan yağmur nihayet bu sabah yağmaya başladı.



Camlara vuran damlalarını tıpırtısını duyuyorum. Tıp tıpı... Tıp tıpı...Mutluluk tıpırtıları... Artık yağmur yağdığı için mutlu olma günlerindeyiz zira. Kışların kış gibi geçmediği tuhaf yıllara girdik.



***

Kendisi de bir su damlası kadar güzel olan piyanist Anjelika Akbar ise yağmur damlalarının müziğini yapmış.

“Raindrops By Anjelika” albümün adı.

İki gündür başka hiçbir şey dinleyemez, duyamaz, izleyemez oldum. En ez 20 kere dinlemiş olabilirim. Kendimi tümüyle kaptırdım. Tümüyle teslim oldum\’85 Ruhum bir bulutun içinde tatlı tatlı gezinip duruyor.

***

Albümün adını hiç bilmeseydim de dinler dinlemez gözümün önüne yağmurlu bir şehir gelirdi eminim.

Neresi tam bilmiyorum.

Diyelim İzmir Alsancak... Fil Pizza ile Sevinç arasındaki meydan...

Diyelim New York Manhattan... Tom’s Coffe Shop’un önü...

Diyelim İstanbul Erenköy.. Ethem Efendi Caddesi... Sıkışmış bir trafikte, tam köprünün üstünde, altımdan tren geçerken...

Biraz yalnız, biraz hüzünlü, biraz üşümüş...

Biraz ıslanmış...

Biraz kırgın...

Ama gözlerim kuru... Çenem yukarıda...

Yürüyor olurdum...

Su birikintilerine inadına inadına girip, inadına inadına kendimi daha da ıslatıyor olurdum... Sevdiklerimi, kaybettiklerimi ve kazanamadıklarımı düşünüp...

Açsam bir sandviç, bir tost veya bir dilim pizza alıp..

Toksam bir bardak çay, kahve veya salep...

Geleceğimin geçmişimden uzun olduğu günlerde aynı sokakta ıslak ıslak yürürken ne düşündüğümü, ne hissettiğini hatırlamaya çalışıp...

Sonra bir güzel omuz silkip...

Gülümseyerek...

Kahvemi çayımı veya salebimi içe içe yürümeye devam ederdim...

***

Bu albüm, insana böyle hayaller kurduruyor.

Her parça bir başka film. Kimi zaman İzmir’deyim, kimi zaman Bursa’da kimi zaman Taşkent’te... Kimi zaman bilmediğim bir şehirde.. Ama hep yağmur altında... Nedendir bilinmez, kısa bir etek ve topuksuz çizmelerle... Ve elimde illa ki yiyecek, içecek bir şey...

***

Kendisi yani Anjelika ise şöyle demiş albümü hakkında:

“Yağmur damlaları çünkü onlar benim için huzurum, ferahlığım, içsel dengemin ve evrenin en güzel sesi. Ve yağmur damlaları en güzel bu şehirde.. İstanbul’da. Ben yağmuru bu albümdeki gibi duyuyorum, tanımlıyorum ve yorumluyorum... 24 saat kelebeğe göre bir ömür, insanlar için bir gün, benim içinse bir yağmur damlasının serüven süresi... Duyduğum yağmur damlalarının sesini notalara kodladım ve yağmurun 24 saatini anlattım...”

***

Albümde Haluk Bilginer sesiyle, Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz da piyanosuyla eşlik etmiş Anjelika’ya.

Kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız Anjelika’ya teslim olun derim. Bu ruhen kasvetli günlerde çok iyi geliyor.
Mutlu Tönbekici, Vatan 09.02.2009

8.11.08

Zula çağında Çin atasözleri

İşadamlarının iki yıl yetecek zulası var. Başbakan’ın ömür boyu yetecek öfke ve sertlik zulası var.
Benim de zulamda Çin atasözleri var*. “Bir mum yakmak karanlığa küfretmekten iyidir” hesabı bugün bunları size sunuyorum:

- Bir sıcak söz üç kış ısıtır.
- Kuş, cevabı olduğu için ötmez, şarkısı olduğu için öter.
- Daha iyi bir at ararken at üstünde olun.
- Derenin ne kadar derin olduğunu test ederken her iki ayağınızı birden kullanmayın.
- Geniş fikirli olanlar farklı dinlerde gerçeği görür, dar görüşlü olanlar sadece farkları görür.
- Hiç kitapsız olmak kitaptaki her şeye inanmaktan iyidir.
- Kötü sözün yankısı yüz kilometre öteden gelir.
- Müziği duymayanlar dans edenlerin deli olduğunu sanır.
- Kırmızı burunlu adam ayyaş olmayabilir ama buna kimseyi inandıramaz.
- Köpeği dövmeden önce sahibinin kim olduğunu öğren.
- Uzaktaki su yakındaki ateşi söndürmez.
- İntikam peşinde koşan iki mezar kazmayı unutmasın.
- Eşeğin dudakları atın ağzına uymaz.
- Hüzün kuşlarının başınızın üzerinde uçmasına mani olamayabilirsiniz ama saçlarınıza yuva yapmalarını önleyebilirsiniz.
- Karga her yerde eşit derecede siyahtır.
- Eğer kalbimde yeşil bir dal bulundurursam şarkı söyleyen bir kuş gelecektir.
- En karanlık ormanın en fazla ortasına kadar gidebilirsiniz. Geriye kalanında karanlıktan çıkmaktasınız.
- Bir nesil ağaç diker, diğer nesil gölgede oturur.
- Eğer bir yıl süren refah istiyorsanız tahıl yetiştirin. On yıl süren refah istiyorsanız ağaç yetiştirin. Yüz yıl süren refah istiyorsanız insan yetiştirin.
- Ağaç dikmek için en uygun zaman yirmi yıl önceydi. En uygun ikinci zaman şimdidir.
- Bir defa kaplanın üzerine bindiniz mi inmek kolay değildir.
- Ekmek resmi yaparak karnınızı doyuramazsınız.
- Ağzınız hançer gibi sert olsun ama kalbiniz tofu kadar yumuşak.
- Eğer niyetiniz çan çalmaksa kulaklarınızı tıkayın.
- Ateşi kâğıda saramazsınız.
- Sadece herkes yakacak getirdiğinde iyi bir ateş yakılabilir.
- Okumadan geçen üç günden sonra konuşmanın tadı kaçar.
- Hiçbir kavuncu kavunlarım kabak diye bağırmaz.
- Gül veren elde her zaman biraz koku kalır.
- Soru soran beş dakika aptal yerine konur. Sormayan sonsuza kadar.
- Kaybolanı sayma, geriye kalanı say.
- Semerine bakarak at hakkında karar verme.
- Bırak savaşın ne olduğunu bilmeyenler savaşmaya gitsin.
- Öğrenme hiçbir hırsızın çalamayacağı bir hazinedir.
- Uzun yolda hafif yük olmaz.
- Dükkân açmak kolaydır. Açık tutmak sanattır.
- Dört at bir dilden hızlı değildir.


* Hepsini As they Say in Zanzibar (Zanzibar’da Dedikleri Gibi) adlı antolojiden çevirdim.
Metin Münir, Milliyet, 8 Kasım 2008

14.9.08

Sigara ve mozaik

Susan Sarandon, esas kız. Orta yaşını geçmiş, evli bir kadın. Yıllar sonra öyle oluyor böyle oluyor, çocukluk aşkıyla karşılaşıyor. Bir sebepten bu ikisi bir araya gelememişler. Meğerse adam buna mektup yazmış da tam o sırada bizimkisi nikâha mı gidiyormuş öyle bir şey. Velhasıl bir biçimde ikili, arabada ilk kez yalnız kalıyor.
Kadın kafayı hafif yollu çatlatmış. Arabayı gazlıyor ve otobandan geçmekte olan trenin önünden geçiyor. Arabayı durduruyor ve bir sigara yakıyor. İlk kez konuşacaklar artık. O an geliyor ve biz Susan Sarandon'ın yüzünü, adama nasıl baktığını, gözlerinin ne dediğini filan, hiçbir şey göremiyoruz. Neden? Çünkü sigarayı öyle bol bulamaç mozaiklemişler ki, kadıncağızın yüzü sisler ardında.

Sigaraya el bezi
Sigara belasına kurban giden tek film bu değil tabii. Geçenlerde İspanya İç Savaşı'nı anlatan 'Ülke ve Özgürlük' filminde de olay savaşta geçtiği için doğal olarak sık sık sigara tellendiriliyordu. Filmin bir kısmını buzlu camın arkasından izledik velhasıl. Millet ölüyor, tartışmalar yaşanıyor, kaçışma koşturma derken bu hengâmenin arasında bir manyak sanki koşturup koşturup kahramanlarımızın ağzını siliyor el bezleriyle. Öyle fantastik bir vaziyet.

Hatırla ey tiryaki!
Sigarayı bırakmış biri olarak söyleyeyim, ben bu kadar sinirsek bir sigara karşıtlığına katlanamıyorum. Bu mıncık mıncık fikirlerin de sigarayı bırakmış, dönme radikalizminden mustarip kişilerce icat edildiğinden ciddi olarak şüpheleniyorum. Sigarayı bırakınca bazı insanlara bir acayiplik geliyor zira. Sanki vaktiyle gece yarısı sigara bittiğinde tabladaki izmaritleri karıştıran kendisi değil. Sanki son sigara kırılınca, yerdeki su birikintisine düşünce ağlamasına ramak kalan başkası. Neyse...
Sigara içenlerle içmeyenlerin karşılıklı olarak birbirlerine yaptıkları işkenceler muhtelif tabii. Hatırlıyorum da ilk bıraktığım sırada en yakın arkadaşlarım bile, farkında olamadan bir davaya ihanet etmişim gibi davranmışlardı bana.
Öyle oluyor, sizden çok onlara dert oluyor bu sigara meselesi. Hatta elim kazara sigaraya doğru gittiğinde Ayşe ve Ayşegül'ün birer atmaca gibi üzerime atlayışları vardır ki, unutamam bütün meyhane bize bakmış ve sanırım birçok insan elimde bir tabanca olduğunu ve tetiği çekmek üzere olduğumu sanmıştı.
Biri sigarayı bırakınca velhasıl bir grup insanın dengesi fena halde sarsılıyor. Bir kader birliğini bozmuş oluyorsunuz. Giderek illegal bir etkinlik haline gelen sigara içme eyleminde onları yarı yolda bırakmış oluyorsunuz. Kutluyorlar, 'Ay! Ne güzel. Keşke ben de...' filan diyorlar ama gözlerinde o küçük nefreti okuyorsunuz:
'O da beni yalnız bıraktı!'
Sigarayı bırakanların da içmekte olanlara yaptığı işkenceler sayısız elbette. Ama bence en korkuncu şu mozaikleme hikâyesi. Tiryakileri ekrandan ve hayattan silmeye çalışmadan önce hatırlayınız. Sigaranın o ilk nefesini hatırlayınız.

Ece Temelkuran, Milliyet, 13 Eylül 2008

16.3.08

Dürüm

Aşağıdaki satırlar Şişli’deki bir dürümcünün reklam broşüründen aktarılmıştır. ...
Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler, Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp elde orak ot biçmeye devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve Türk ırkını Çinliler, Japonlar gibi sıska ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir.
İcabı halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, iskenderin dönerini yiyip pidesini bırakan bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi?
Ayrıca dış mihrakların etkisiyle kızlarımız, kebap, soğan, çiğ köfte ve şalgam suyu ile beslenen yiğitlerimize hanzo - kıro gibi sıfatlar takmaktadır ki, tamamen komplodur.
Sakın bu oyunlara gelmeyin. Her şeyi afiyetle yiyin...”
Melih Aşık, Milliyet, 16. Mart. 2008

23.9.07

Müzik ve pop üzerine birkaç söz

Çok gergin bir ortamda yaşıyoruz. Tartışamamak en büyük sorunumuz. Özellikle de kültür tartışmayı hiç bilmiyoruz. Her seferinde konu dışında kalmış birtakım hakaret ve saldırı yazılarıyla karşılaşıyoruz. Halbuki genel itibarıyla çoğumuz "iyiyi" istiyoruz.
Bu yazımda sizinle biraz müzik tartışmak isterim. Pop müzik olsun, diğer konular olsun... Önce şunu söyleyeyim; klasik Batı müziği ve caz, haliyle Türk toplumunun "binde birine" ya da "10 binde birine" hitap etmekte.
Ama biz klasikçiler de her tür müziği dinleriz. Evde benim dönemlerim vardır mesela, Aşık Veysel dinlediğim ya da Sting, Björk, Ella Fitzgerald, Sezen Aksu, Pink Martini, Sertab Erener dönemlerim... Son zamanlarda ise Zeki Müren'in eski kayıtlarına çok merak sardım. Bir aralar Tamburi Mustafa Çavuş dinlerdim. Zülfü Livaneli dinlerim, Mercan Dede severim...
İbrahim Tatlıses de dinlerim ama bir şartla
Asıl dedelerden Dede Efendi'nin "Mevlevi Ayinleri" yıllar önce Ankara'da, kompozisyon dersinde konumuzdu, o derece mühimdir yani. Aynı Itri'nin "Nevakar"ının da bir başyapıt olması gibi.
Yani sırf senfonik müzik dinliyor değilim. Zaten bu bir besteci için çok yanlış olurdu. Şaşıracaksınız belki ama -CD'de ve halk türküsü olması şartıyla- İbrahim Tatlıses'i de dinlerim. İyi yorum, derin dalış, enerji yüklemesi de doğru (Ama arabesk dinleyemiyorum, sebebinin ne olduğunu bir ara anlatırım. Kulak ve ruhla ilgili, teknik eksikliklerle ilgili; yani sorunum "toplumsal imajlamalarla" değil, tamamen "estetik sebeplerle" ilgilidir. Her neyse)...
Bu konuları irdeleyen yazılar yazmayı düşünüyorum, sonuçta anlatmak istediklerim var.
Popla başlayalım... Kültür camiasında hakikaten güvendiğim eleştirmenler var. Tuhaftır, pop için aynı şey geçerli değil.
Söze buradan başlamamın sebebi şu; bence Türk pop müziğinin en büyük sorunlarından biri referans olabilecek eleştirmenlerden yoksun oluşudur. Klasik müziği çok iyi bilen, caz ve popun da iyisini kötüsünü daha iyi ayırt edebilir kanımca.
Müziğin ve müzisyenin dilinden iyi anlamak lazım. Armonisinden, melodisine, ritimlerinden kurgusuna kadar "bestecilikten" ve her detayıyla "yorumculuktan" iyi anlamak lazım. Bu yolda da bir ömür tüketmiş olmak lazım, "inandırıcı" olmak için...
İşte o inandırıcılığa sahip kimseye henüz rastlamadım ama rastlamayı çok isterdim.
Klasik müziğe düşman bir görüntü ise oldukça hastalıklı sonuçlar veriyor. Tartışamamak acıklı.
Klasik müzik yükselişi popu da yükseltecek
Bakın, insanlık tarihi bir duvar gibidir, her tür "tuğla"nın eklenmiş olduğu. Nasıl bilimde Darwin bizi aydınlattıysa, "ruha yansıyan güzelliğimizde" de Mozart bir o kadar aydınlatmıştır. Nasıl Einstein bize uzayın sırlarını anlattıysa, Beethoven da iç derinliklerimizdeki sırları anlatmıştır. Nasıl Mimar Sinan eserlerinin "mimari"sini son detayına kadar düşündüyse, Bach da müziğinin kurgusunu muhteşem bir matematikle düşünmüştür. Nasıl Dostoyevski edebiyatta buhranlardan bahsettiyse, Çaykovski de orkestrasyonunda bunu gerçekleştirmiştir.
Demek istediğim aslında şu: Türkiye'de klasik müziğin yükselişi, otomatikman pop müziğimizin de kalitesini yükseltecektir. Bu ise tamamen eğitim ve kültür meselesi, başka yolu yok.
Sonuçta ben Türk halkının dünyada müziğe en yetenekli halklardan biri olduğuna inanıyorum.
Tınıyı kağıda dökmeyi neden hiç öğrenmedi?
Rahmetli Onno Tunç'u ve Uzay Heparı'yı çok beğenirdim. Onların gencecik yaşlarda ölümü Türk popu için çok ama çok büyük kayıplar olmuştur.
Sezen Aksu'ya sormak lazım, "Onno Tunç, nasıl Sezen Aksu'nun kafasında tınlayan ama adını ya da yazılışını bilmediği akor ve armoni ilişkilerini hisseder, bulur ve ortaya çıkarırdı?" diye. Armonik telepati? Merak etmişimdir hep. (Burada hain bir ilişik yapıp Sezen Aksu'ya "Kafasında tınlayanları kağıda dökmeyi onca yıl niye öğrenmedi?" diye de sorabiliriz aslında. Sevinecektir bunu soran biri olmasına).
Onno Tunç'un enteresan bir sözü var: "Türk halkının Mozart'ı iyi anlaması için araya köprüler kurulması lazım." Doğrudur. O köprüler için uğraşıyoruz, uğraşanların sayısı da artmaktadır.
Peki sizce Onno Tunç niye Türk halkının Mozart'ı anlaması gerektiğini savundu?
Yıllar önce İdil Biret'in demiş olduğu sözler aklıma geldi bu noktada: "Mozart'ın müziği bizim müziğimizdir."
Doğrudur bu da. Nasıl "Einstein'ın evreni" hepimizinse, "Mozart'ın kalbi" de hepimizin. Bu gezegen bizim. Bu dehalar da bizim... İnsanoğlunun uzaydaki medarı iftiharı diyelim Mozart için.
Bir de Ruhi Su aklıma geldi. "Batı uygarlığının son 500 yılda müzikte yükselişi, bilimdeki yükselişine eşdeğerdir" der.
"Ruh duşu" alınmalı, tüm maskeler inmeli
Türkiye'nin dünyadaki bu yükselişteki yerini alabilmesi klasik müzikçileriyle mümkün olabilmekte. Cumhuriyetin kültür politikaları, Türkiye'nin dünyadaki var oluşunu sağlayacak başarıyı getirmiştir.
Klasik müzikçiler dünyada iyi yerlere geldiler. Atatürk bir mucize yarattı. Devamı? Duracak mıyız Sayın Erdoğan?
Popta da büyük başarılar oldu. Mesela Sertab (az sayıdaki eğitimli popçulardan biri, kanımca hakiki bir sanatçı, ilerleme inancıyla donanımlı) mühim bir Avrupa birinciliği hediye etmiştir Türk halkına.
Biliyor musunuz, biz müzisyenlerin içi titremekte, cumhuriyetimize bir zarar gelmesin diye... Halk gerçek müzisyenlere sahip çıkmalı.
Gerçek eleştirmenler de bu "tekrar tanışmalara" önayak olmalı. "Ruh duşu" alınmalı. Saçma çatışmalar, kıskançlıklar, yanlış ayarlar sona ermeli. Sahte kariyerler, sahte kuvvet dengeleri bitmeli. Maskeler inmeli...
Fazıl Say, Milliyet, 23 Eylül 2007

3.9.07

Bu dansı lütfeder misiniz?

Ne zaman başladığını bilmiyorum ama pazar günleri eğlenceli, mümkünse hafif ya da ferah feza yazılar yazmak gibi bir gelenek vardır. Yani en ciddi, en oturaklı yazar olsanız da giderek çiğnenmesi tehlikeli ve riskli bir kanun haline gelmiş bu geleneğe uymak zorundasınızdır.
Kanunu çiğneyenin sonu fena olabilir. Kuralı birkaç kez ihlal ederseniz en tehlikeli pozisyonlardan biri olan "sıkıcı yazar" kategorisinin içinde bulabilirsiniz kendinizi. Sizi bu belalı kategoriden kaç tane popüler kültür yazısı, kaç magazin dedikodusu üzerine laf eveleme geveleme ya da kaç televizyon programıyla dalga geçme girişimi kurtarır bilmiyorum.
Diğer yandan birçok yazarın bu kategoriye girme korkusu içinde ömrü boyunca bir tek ciddi ya da ciddiye alınacak yazı yazmadığı, hatta bu korkunun Türkiye'de yeni bir "sıkıcı olmayı asla beceremeyen" köşe yazarı tipini doğurduğu da doğrudur. Her dem gırgır, her an lay lay lom olmayı becerebilen bu profil konumuz değil.
Konumuz, cumartesi günü (dün) yayımlanmış gazetelerde, en eğlenceli, en komik pazar yazısını yazmaya yemin etmiş, kararlı bir köşe yazarının bile bulabileceği bir konunun neşredilmemiş olması.
Ne Helin Avşar'ın "life style" guru'larına taş çıkaracak olan "Hiç kasamam kendimi" aforizması...
Ne hapse düşen ilk Cumhuriyet kızı (!) Tuğba Özay hakkında çıkan yeni haberler...
Ne Prenses Diana'nın bizi niçin ilgilendirdiğini bir türlü anlayamadığım 10. ölüm yıldönümü...
Ne şu ne bu...
Maalesef dünkü gazetelerde eğlenceli olması mecburi pazar yazısına konu olabilecek kadar komik tek bir şey vardı:
30 Ağustos resepsiyonu!
Tayyip Bey'in Referans gazetesinden Nuray Başaran'ın dans davetini "Hiç beceremem!" diyerek reddetmesi zaten komik de esas komik olan daha geniş resimdeki bu "asri hayat" komedyası!
Gazetelerdeki resepsiyon fotoğraflarına bakılırsa, "Bessame mucho" çalınırken görüntü epey tuhaf. Tayyip Bey ve diğerleri yerlerinde sıkıntıyla oturuyor önde komutanlar, eşleri vesaire dans ediyor.
Bu fotoğraf muhtemelen memleketteki toplumsal ayrışmayı yansıtması açısından çarpıcı, anlamlı gelebilir kimilerine. Bana çarpıcı gelen ise böyle durumlarda "muhafazakârlara karşı çağdaş hayatı savunmak" adına düştüğümüz tuhaf durumlar. Sormak isterim?
O gece, o resepsiyonda dans edenlerden kaçı o danstan keyif aldı?
Ya da o çiftlerden kaçı hakikaten ikili dansların hastası?
"Bessame mucho" dans edenlerin gündelik hayatında ne kadar var?
Bir de ister istemez absürd komediyle beslenen aklım hep şöyle tuhaf görüntüler hayal ediyor:
Ya bir gün bu resepsiyonlardan birinde çok sıkılan AKP kabinesi aniden erkek erkeğe dans etmeye başlasa?
Bıyıklı ve son derece sıkılmış adamlar bu çağdaş yaşam işkencesine daha fazla katlanamayıp aniden böyle bir isyana girişseler?
Ya da mesela Cumhurbaşkanlığı Konutu'nda verilen resepsiyonlarda çağdaş Türkiye'nin "Dans edilsin!" emrini yerine getirmeye karar vermiş başörtülü hanımlar "kız kıza" dansa girişseler...
Artık mesela cidden böyle bir gelenek yerleşse... "Avrupa'nın tekniğini alacağız, değerlerini değil" diyen Türkiye, karikatürleşen halini böyle bir noktaya taşısa...
Pazar yazısı geleneği böyle bir şey işte. Ya da bu memlekette devlet erkânı magazin karakterlerinden daha da fena eğlenceli aslında.
Ece Temelkuran, Milliyet, 2 Eylül 2007

2.9.07

Lawes'un yaptığı ve yapmadığı

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Aslında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü, bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig'in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumlu sonuç alınca, 1841'de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak ve çarçabuk zengin oldu.
Lawes'un, Londra'nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam, diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.
Bu deneyler esnasında azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı, ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot, bitkileri azdırıyordu. Ama, azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece 3 tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden 50 bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882'de, arazisinde, üzerinde buğday ürünü bulunan 2,000 metrekarelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu, ama artık buğday, toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. 1886'da sadece üç sap buğday büyüdü. Yabani ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani orkideler görüldü.
Bir yıl sonra buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.
Tarla, Romalılardan beri buğday arazisi olarak kullanılıyordu. Kendi halinde bırakıldıktan sonra yılların geçişiyle, doğal haline avdet etmeye devam etti ve ormana dönüştü.
1915'te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye 10 başka ağaç türü katıldı. 1938'de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes'un başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Bunun için yakında hükümet, "Orman vasfını kaybetmiş arazidir, satalım da Hazine'ye para girsin" teranesiyle yeniden karşınıza çıktığında inanmayın. Kandırılıyorsunuz. Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Oralarda yapılacak en iyi şey, Lawes'un yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.
Metin Münir, Milliyet, 2 Eylül 2007

14.6.07

Pentagon’dan 7.5 milyon dolara gay bombası

Pentagon’dan 7.5 milyon dolara gay bombası Pentagon, düşman askerlerine karşı kullanılacak ve onları eşcinsel ilişkilere yönlendirecek bir hormon bombası yapmayı düşündüğünü doğruladı.
San Francisco’daki yerel televizyon kanalı KPIX-TV’ye konuşan askeri yetkililer, ölümcül olmayan eşcinsel bombası düşüncesinden daha sonra vazgeçildiğini açıkladılar. "Sunshine Project" kuruluşundan Edward Hammond, enformasyon özgürlüğü yasası çerçevesinde aldığı bazı belgeleri gözden geçirirken gay bombası projesini de ortaya çıkardı. Proje, Hava Kuvvetleri’nin Dayton’da bulunan Wright Laboratuvarı tarafından önerildi. Projenin maliyeti 7.5 milyon dolar olarak belirlenirken, hormon bombasının yapımında kullanılacak kimyasal maddeler, düşman askerlerini savaşmaya değil eşcinsel ilişkilere doğru yönlendirecekti. Edward Hammond, "Düşman askerleri direnemeyecekleri bir şekilde eşcinsel ilişki arzu edeceklerdi ve birlikleri de çökecekti" dedi.
Kasım CİNDEMİR_ WASHINGTON, Hürriyet,Haziran 2007

3.6.07

Gılgamış eşini dövmüş, heykelini istemiyoruz


12 Şubat 2007

Ferit ASLAN (DHA)

Gılgamış eşini dövmüş heykelini istemiyoruz Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından Kayapınar Beldesi’nde yapımı süren parka konulması düşünülen ve "Gılgamış Destanı"nı anlatan rölyefe kadınlar karşı çıktı. DTP’li kadınlar, "Gılgamış eşini dövmüş, destanı da çok erkeksi" diye konuştular. Uzmanlar ise kadınların Gılgamış Destanı’nı yanlış bildiğini belirterek "Gılgamış hiç evlenmedi ki" dediler.

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir tarafından temeli atılan Ayşe Nur Zarakolu Kadın Özgürlük Parkı’nın içinde 20 bin metrekarelik alan, Gılgamış Destanı’nın rölyefinin konulması için ayrıldı. İranlı heykeltıraş Babek Sobhi, 120 metre uzunluğunda 6 metre yüksekliğindeki 50 tonluk seramik rölyefi 150 bin YTL’ye yapıp hazırladı. Rölyefin içinde kalacak olan birbirine dayanmış iki güvercin heykeli de parka dikildi. Baydemir, rölyefin Ortadoğu’nun en büyük rölyefi olacağını belirtti.

ERKEKSİ BİR DESTAN

Ama Diyarbakır’da başta DTP’li kadınlar olmak üzere bazı kadın örgütleri, parka Gılgamış Destanı rölyefinin konulmasına karşı çıktı. Başkan Baydemir ile görüşen kadınlar, Gılgamış Destanı’nı "çok erkeksi" bulduklarını, Gılgamış’ın "eşini döven biri" olduğunu, ayrıca rölyefin özgürlüğü simgeleyen güvercin heykellerini çevrelediği ve hapsettiğini ileri sürerek karşı çıktılar. Kadınların bu tavrı üzerine Gılgamış Destanı rölyefinin Ayşe Nur Zarakolu Kadın Özgürlük Parkı’na konulmasından vazgeçildi. Ardından da rölyefin Yenişehir Beldesi’ndeki Sümer Park’a konulmasına karar verildi./_newsimages/2868459.jpg

Uzmanlar ise rölyefe karşı çıkan kadınların Gılgamış Destanı’nı hiç bilmediklerini söylediler ve "Gılgamış hiç evlenmedi, dolayısıyla eşini dövdüğü iddiası da asılsız" dediler.

Gılgamış Destanı

Mezopotamya’da ortaya çıkan ve insanlığın "yazılı en eski destanı" olan Gılgamış Destanı, ölümsüzlüğün ardındaki insanın trajedisini yansıtır. Bu uzun destanda yarı insan-yarı tanrı olan Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü bulma peşinde geçen dramatik maceraları işlenir. Daha sonraki "tufan destanı"nı ve "Herakles söylenceleri"ni etkilemiş olan Gılgamış Destanı’nı Orhan Asena "Tanrılar ve İnsanlar" adıyla bir tiyatro oyunu haline getirdi (1959). Nevit Kodallı da "Gılgamış" adında sevilen bir opera besteledi (1963).

18.5.07

'Dünyayı anneler yönetsin'

(WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Akın Öngör, İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinden görüş aldıklarını belirterek, Kyoto'nun Türkiye'ye getireceği mali yüke rağmen bu anlaşmaya imza atması gerektiğini söyledi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye) Yönetim Kurulu Başkanı Akın Öngör, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda 20-30 yıl önce dünyanın önde gelen liderlerinin bilgilendirildiğini, ancak buna rağmen hiçbir önlem alınmadığını belirterek, ''Dünyayı yaşlı erkekler yerine anneler yönetseydi çok daha farklı olurdu'' dedi.

WWW-Türkiye'nin 9. Genel Kurulu'nun ardından seçilen yeni Yönetim Kurulu, hedeflerini ve çalışmalarını basın toplantısıyla açıkladı. Swissotel'de düzenlenen ve başkan yardımcıları Caroline Koç ve Cem Duna ile Genel Müdür Filiz Demirayak'ın da katıldığı basın toplantısında konuşan Akın Öngör, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin insanların katkılarıyla ortaya çıkan bir durum olduğunu ifade ederek, iklim değişikliği ve ısınmanın özellikle son 40-50 yılda büyük bir ivme kazandığını söyledi.
Öngör, iklim değişikliği konusunda bundan 20-30 yıl önce bilim adamlarının dünyanın önde gelen liderleri ve öncülük yapan ülkelerin yönetimindekilere bilgiler verdiğini ve komitelerin kurulduğunu hatırlatarak, şöyle konuştu: ''Küresel ısınma konusunda uyarılmalarına rağmen liderler önlem almamışlar. İlim ve fen konusunda en ileri güçlü olan ülkelerdeki erkek liderler neden önlem almadı. Çünkü dünyayı yaşlı erkekler idare ediyor da ondan. Yaşlı erkekler idare ettiği zaman olayları önündeki süreç içinde değerlendiriyor. Dünyayı yaşlı erkekler yerine anneler idare etseydi, çok daha farklı olurdu. Çünkü anneler farklı bakıyor, olaylara çocuklarının istikbaline göre bakıyor. 30-40 yıl sonrasını da düşünüyor.''
Öngör, WWF-İnternational'ın hazırladığı rapora göre, gelecek 5 yıl içinde eğer koordineli bir şekilde ülkelerin yan yana gelip mevcut teknolojilerle bir takım kararları alıp uygulamaya koyabilmeleri durumunda 2 derecelik ısı artışında sınırlı kalınabileceğini dile getirerek, ''Bir umut var, ama bu umudu gerçekleştirmek için liderliğe ihtiyaç var. Ama yaşlı erkeklerin liderliğine değil, annelerin liderliğine ihtiyaç var'' dedi.
Akın Öngör, küresel ısınmanın en olumsuz etki yaptığı alanın ''su'' üzerinde olduğunu belirterek, suyun yüzde 75'lik kısmının tarım sulamalarında ''vahşi sulama'' yöntemiyle kullanıldığını, vahşi sulama yerine ''damlama sulama yöntemine'' geçilmesi durumunda yüzde 75'lik bir tasarrufun sağlanacağına dikkat çekti. Türkiye'nin bu yıl kurak bir dönem içinde olmasının suyun önemini daha da arttığını vurgulayan Öngör, su konusunda herkesin daha da bilinçlendirilmesi gerektiğini, tüketicilere su tasarrufu konusunda büyük görevler düştüğünü söyledi.

''TÜRKİYE KYOTO PROTOKOLÜ'NE TARAF OLMALIDIR''
Akın Öngör, küresel ısınmaya karşı küresel bir çaba gerektirdiğini vurgulayarak, bu konuda Birleşmiş Milletler tarafından İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin yapıldığını anımsattı. 1994'de yürürlüğe giren ve Türkiye'nin taraf olduğu bu sözleşmenin yaptırımı olmadığını savunan Öngör, bu sözleşmenin devamı olan ve bir takım yaptırımlar getiren ''Kyoto Protokolü''nün yaptırımlar içerdiğini belirtti.
Öngör, Türkiye'nin 167 ülkenin taraf olduğu Kyoto Protokolü'nü imzalamadığını anımsatarak, ''Türkiye Kyoto Protokolü'ne mutlaka taraf olmalıdır. Kyoto'yu imzalamakla beraber Türkiye ekonomisine getireceği yükü de göz ardı etmiyoruz. İmzalayalım. Parlamentodan geçirmeden müzakerelerini yapalım'' diye konuştu. Türkiye'de su yönetimi ile sulama politikalarının mutlaka oluşturulması gerektiğini vurgulayan Öngör, ''Türkiye sularının büyük bir kısmını, 1 milyon 300 bin hektarlık su alanını kaybetmiş. Bu, 3 Van Gölü demektir'' dedi.
Öngör, deniz koruma alanlarının da bir an önce oluşturulması gerektiğini belirterek, Pasifik adalarında yaşayan kabilelerin denizlere Türkiye'de yaşayan insanlardan da daha saygılı olduklarını ileri sürdü. Cem Duna da artık yerel gündemlerin küresel gündemlerle yer değiştirdiğini belirterek, ''Türkiye de, yerel gündemden ziyade kendisini ilgilendiren küresel gündeme geçmelidir. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne katılması hayati önem taşımaktadır. Bu konudaki en büyük görev, devlete ve hükümete düşmektedir'' diye konuştu.

AL GORE TÜRKİYE'YE GELECEK
Bu arada, küresel iklim değişikliği konusunda kitlelerin bilinçlendirilmesi amacıyla dünya çapında seferberlik başlatan ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore'un, WWW-Türkiye ve Garanti Bankası'nın konuğu olarak Türkiye'ye geleceği ve 12 Haziran 2007 Salı günü İstanbul'da bir konuşma ve sunum yapacağı bildirildi. Oscar ödüllü ''uygunsuz Gerçek'' filmiyle aynı ismi taşıyan sunumda Al Gore, küresel iklim değişikliğinin etkilerini, eriyen buzullar, fırtınalar ve kuraklıklar gibi somut örneklerle gözler önüne sereceği kaydedildi.

Patronlar Dünyası, 18 Mayıs 2007 Cuma

28.12.06

Türkiye, çiklet savaşlarının yeni öznesi mi?

Pazar günkü gazetemizde ilginç bir haber vardı: Dünyanın 2. büyük çiklet üreticisi İngiliz Cadbury Schweppes, Amerikalı rakibi Wrigley'e karşı çiklet savaşında Türkiye'yi üs olarak seçmişti. Kent Gıda'ya 3 yıl önce ortak olan Cadbury, Türkiye'de 20 milyon dolarlık yatırımla sadece İngiltere pazarı için değil, çevremizdeki ülkelere de Türkiye'den çiklet ihraç edecekti.
Çiklet deyip geçmeyin! Bu çiklet savaşları çok önemli. Üstelik sadece şirketler arasında değil, ülkeler arasında ya da bir ülkede yönetenlerle halk arasında da cereyan edebiliyor. Hepsinde de dünyanın en büyük çiklet üreticisi Amerikalı Wrigley baş rolde.

Singapur yasakladı
Örneğin Wrigley, 80'li yıllarda Singapur'da güçlü bir hamleyle çikleti moda yapmış, ancak Singapurlu gençler, çiğnedikleri çikletleri çöpe atmak yerine anahtar deliklerine sokmayı, posta kutularına ve asansör düğmelerine yapıştırmayı, hatta ender de olsa metro kapılarını çalıştıran sensörlere yapıştırarak kapıların açılıp kapanmasını engellemeyi tercih etmişlerdi.
Yönetim baş edemeyince 1992'de Singapur'da çiklet çiğnemek yasaklandı ve Amerika'dan çiklet ithalatı durduruldu.

Wrigley pes etmedi
Wrigley'de pes edecek göz var mı? Önce Başkan Bill Clinton'ın, ardından da halefi George Bush'un uluslararası ticaret görüşmelerinde çiklet konusunu sürekli gündemde tutmalarını sağladı. 2004 başına gelindiğinde ABD-Singapur ikili ticaret anlaşmasının imzalanmasını engelleyen sadece 2 pürüz kalmıştı:
ABD'nin Irak'ı işgali ve çiklet!
Sonunda Wrigley'in dediği oldu ve Singapur'da çiklet çiğnemek yeniden serbest bırakıldı.
Singapur'un nüfusu 3 milyon; Amerika gibi 300 milyon kişinin yaşadığı bir pazar değil. Dikkatinizi çekerim Wrigley, bu minnacık pazar için bile ABD Başkanı'nı devreye sokuyor!

İngilizler tükürüyor
Wrigley'in Büyük Britanya Adaları'nda yaptığı hamle ise Singapur'dan çok farklı tezahürler gösterir! Artık Asya kültürüyle Anglosakson kültürünün farklılığından mıdır, yoksa rol modeli Manchester United'ın ünlü antrenörü Alex Ferguson'un çikleti sürekli yere tükürmesinden midir bilinmez...
Sadece İngiltere'de değil; İrlanda, İskoçya ve Galler'de de kaldırımlar ve caddeler, yere tükürülmüş binlerce beyaz ve gri lekeden geçilmez hale gelir. Önceki hafta Londra'dayken ben de yerdeki çiklet lekelerinin çokluğuna hayret etmiştim.
Wrigley'in kampanyası sayesinde bugün İngiltere'de 28 milyon kişi sürekli çiklet çiğniyor. Yılda 3.5 milyar adet çiklet yere tükürülüyor ve bunların tazyikli kimyasal maddelerle temizlenmesinin yıllık maliyeti 300 milyon dolar tuttuğu halde, kamu kaynaklarından ancak 9 milyon dolar harcanabildiği için de caddeler çiklet lekelerinden geçilmiyor.
Önce İrlanda, dünyada çiklete vergi koyan ilk ülke olmak için kolları sıvadı; ancak Wrigley halkın eğitimi için 10 milyon dolar koyarak bu hamleyi püskürttü. İngiltere'de de çiklete vergi getirilecekti. Wrigley bir hesap koydu önlerine: Toplanacak para, ürkütülen tüketiciye değmeyecekti! Bu arada Londra'da yapılan "dünyanın ilk çiklet zirvesi"nden de sonuç çıkmadı...
Cadbury'nin Türkiye'deki hamlesine Wrigley sessiz kalmaz.

Meral Tamer, Milliyet, 27 Aralık 2006

26.12.06

Komando gemiciler

Komando gemiciler

KARADENİZ’de dün gece fırtına patlayınca Amasra Limanı’na sığınmak isteyen Malta bandıralı kuru yük gemisi mendireğe çarparak sürüklendi ve kayalıklara oturdu. Gemi ile kayalıklar arasına gerilen 40 metrelik halat köprü yardımıyla komandolar gibi kıyıya inen gemiciler besledikleri kediyi kurtarmayı da ihmal etmedi.


Ukrayna’nın Ilichevsk Limanı’ndan, narenciye yüklemek üzere Bartın Limanı’na gitmekte olan Malta bandıralı ‘Flora 1’ adlı kuru yük gemesi, dün akşam Karadeniz'de fırtınaya yakalandı. Saat 23.45 sıralarında Amasra Limanı’na sığınmak isteyen ‘Flora 1’, fırtınanın etkisiyle mendireğe çarptı. Su almaya başlayan gemi, kontrolsüzce Ahlatlar mevkiine doğru sürüklenirken, kayalıklara oturdu.

10 mürettebatın bulunduğu gemiye yardım ulaştırılmak istendi ancak şiddetli fırtına nedeniyle Sahil Güvenlik botu ve balıkçı tekneleri gece boyu limandan çıkış yapamadı. Bu sırada jeneratörü de arızalanan gemiyle haberleşme kesildi.

Denizden gemiye ulaşılamazken, yardım için Ankara'dan gönderilen iki helikopter de yoğun tipi nedeniyle geri döndü. Filikayı indirerek karayı çıkmayı deneyen gemiciler başarısız oldu. Dalgaların kayalıklara sürüklediği filika hasar gördü. Bu arada bir gemici, sabah saatlerinde halatla gemiden indi ve 40 metre uzaklıkta bulunan bir kayaya halatın ucunu bağladı. Gerilen kalın halata halka geçirip zinciri bellerine bağlayan 4 gemici komandolar gibi kayarak kayalıklara inmeyi başardı.

Gemideki 5 kişi ise dev dalgalardan ürkerek inmek istemedi. Bu arada geminin sürüklendiği bölgeye ulaşan Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda görevli bir üsteğmen halatla tırmanarak gemiye çıktı. Üsteğmen, gemide kalan 5 gemiciyi de inmeye ikna etti. 5 gemici de bunun üzerine halat köprünün yardımıyla kayalıkara ulaştı. Bu arada kayalıklarda ayağı kayan ve dengesini kaybeden bir gemici denize düştü. Büyük panik yaşayan gemiciler, yüzerek tekrar kıyıya yaklaşan arkadaşlarını kayalıklara çıkarmayı başardı. Dalgalarla ıslanan ve ısınmak için votka içen gemiciler, kurtarma çalışmalarına yardım eden Sahil Güvenlik ekibine teşekkür etti. Gemi mürettebatı, karaya çıkarken gemide besledikleri kediyi kurtarmayı da ihmal etmedi.

Gemiciler, kurtarma çalışmalarına katılan askerlerle birlikte yaklaşık 1 kilometre yürüyerek tepedeki yola ulaştı ve burada bekleyen ambulanslarla sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Bartın Devlet Hastanesi’ne götürüldü.

KARAYA OTURAN GEMİNİN ALT AMBARLARI SU DOLDU

Bartın’ın Amasra İlçesi’nde kayalıklara oturan gemiden kurtulan mürettebatın isimleri belirlendi. Kaptan Nikola Mindow, Sergey Tsetsenov, Sergey Trofymenko, Jonj Suzanskiy, Sergey Aleks Todorov, Valeri Maydan, Vasili Aleksmin, Aleksandır Sergeyov, Mihail Çerkasov ve Aleksandır Viktor Ripomniyaşiy sağlık kontrolünden geçtikten sonra, pasaport işlemleri için Bartın Sahil Güvenlik Komutanlığı’na götürüldü.

Bu arada 82 metre boyundaki 1772 grostonluk geminin alt kısmının büyük zarar gördüğü, kazan dairesinin ve ambarlarının suyla dolduğu belirtildi.

Fırtınanın devam etmesi nedeniyle gemiyi kurtarmaya yönelik herhangi bir çalışma başlatılamadı.

Durmuş SEVİNDİK- Halil TEKİN- Barış DOĞAN/BARTIN, (DHA)

12.12.06

‘Don Perignon’un fiyatını görünce Türkiye’de lüks pazarı var dedim’

İstanbul’da lüks bir restoranda 500 pounda Don Perignon şampanya içen Harvey Nichols’un CEO’su Joseph Wan, “Türkiye’de lüks pazarı var ve birden fazla Harvey Nichols’ı kaldırır” dedi
Harvey Nichols’ın CEO’su Joseph Wan, Türk insanının lükse düşkün olduğunu söyledi. Lüks Konferansı için Türkiye’ye gelen ve dün konferans katılımcılarına Kanyon’daki Harvey Nichols mağazasını gezdiren Won, “Daha ilk ziyaretimde Türkiye’deki lüks pazar potansiyelini gördüm. Akşam restoranda insanların ne kadar şık giyindiğini gördüm. En iyi şampanyayı daha ilk yemeğimde ısmarlayabildim. 500 pound değerinde bir şampanyaydı. İngiltere’de aynı şampanya 160 pound. Türkiye’de lüks pazar var” dedi.

RAKAMLAR ARTACAK
Wan, İstanbul’daki mağazada tahminlerinin üzerinde satış rakamları gördüklerini ve bu rakamların daha da yükseleceği yönünde beklentilerinin olduğunu vurguladı. Harvey Nichols’u her gelir seviyesindeki insanın gezebileceğini de belirten Wan, “Harvey Nichols’un gelmesiyle Türkiye’deki lüks pazarı da kendini yukarı çekti. Bu da yüksek kazançlı insanların alışveriş standartlarını artırdı” diye konuştu.
Türkiye’deki pazarın büyüyeceği ve potansiyeli olduğu yönünde beklentileri bulunduğunu kaydeden Joseph Wan, Türkiye’nin birden fazla Harvey Nichols mağazasını kaldıracağına inandıklarını belirtti.

İKİNCİSİ ANKARA’YA
Wan, “Biz birinci yılda ne yaptığımızı görüp sonra 5 yılda ne yapacağımızı planlıyoruz. Türkiye’de de bir yılı geçtikten sonra Ankara’da mağaza açmayı planlıyoruz” dedi.

Vatan, 09.12.2006


* * *


Türkiye'de lüksün büyüme hızı inanılmaz etkileyici

Herald Tribune'ün bu yıl İstanbul'da düzenlediği Luxury Conference'da (Lüks Konferansı) konuşan Gucci, Bottega Veneta gibi pek çok elit markanın sahibi PPR Group'un Yönetim Kurulu Başkanı François-Henri Pinault, Türkiye, Çin ve Rusya gibi ülkelerde lükse olan talep çok etkileyici. Bu ülkelerde lüksün büyüme hızı çok yüksek dedi.

Gucci, Bottega Veneta gibi pek çok elit markanın sahibi PPR (Pinault-Printemps-Redoute) Group'un Yönetim Kurulu Başkanı François-Henri Pinault, lüks kategorisinin son 20 yılda inanılmaz derecede büyüdüğünü belirterek, 'Türkiye, Çin ve Rusya gibi ülkelerde lükse olan talep çok etkileyici. Bu ülkelerde lüksün büyüme hızı çok daha yüksek. İnanılmaz etkileyici' dedi.Herald Tribune'ün bu yıl İstanbul'da düzenlediği Luxury Conference'da (Lüks Konferansı) konuşan Pinault, çoğu aile şirketi olarak kurulmuş irili ufaklı lüks markaların, büyük gruplar ve yatırım şirketlerince satın alınarak global markalar yapıldığını söyledi.

ÇİN, HİNDİSTAN VE RUSYA
PPR'nin İcra Kurulu Başkanı Pinault gelişmekte olan ülkelerde özellikle Çin, Hindistan ve Rusya'ya dikkati çekerek 'Bu ülkelerde yalnızca lüks mal alan tüketiciler değil, sayıları hızla artan süper zenginler var. Merril Lynch'in hesabına göre 2014 yılında bu üç pazarda dünya lüks mal satışının yüzde 32'si gerçekleşecek. Bu da 160 milyar Euro ediyor' dedi.

LÜKSÜN YAYILMASI
Lüks tüketimin artmasının nedenini Pinault şöyle açıkladı: 'Lüks ürünlerin fiyatları ucuzlamadığı için daha çok insan bunları satın almıyor. Daha çok insan lüks ürünleri satın almak istediği için bu ürünlerin satışları artıyor. Lüks kategorisinde faaliyet gösteren, ciroları milyarlarca doları bulan şirketler var. Zenginlik yeni değil. Yeni olan globalleşme ve lükse olan ilginin artması.'

YÜKSEK LÜKS BÜYÜR
Lüksün büyüyeceği alanın 'high luxury' diye adlandırılan yüksek lüks olduğunu belirten Pinault, şirketlerin büyümede bu alana odaklanmaları gerektiğini söyledi. Pinault 'Büyüme stratejileri tek bir şarta bağlı. Gelecek esnek ve yüksek lükste. Şirketler ancak yüksek lükse, lüksün en tepesine odaklanarak büyüyebilirler' dedi.

CÖMERT OLUN
Lüks tüketicisinin lüksün ne olduğunu çok iyi bildiğini belirten Pinault, 'Lüksü iyi kalite, tasarım ve üründeki ruh verir. Lüks üreticileri cömert olmalı. En iyi ipliği, kumaşı, en iyi hammaddeyi istemeli. Yaratıcılık kadar işçiliğe de önem vermeli' diye konuştu.

ALTIN KURALLAR
Pinault yüksek lüks alanında başarılı olmak isteyenlere şu altın kuralları anlattı: 'Müşteri ile daha özel ve kişisel ilişki kurun. Onlar için biricik ürünler geliştirin. Ar-Ge'ye yatırım yapın. Sadece müşterinin talep ettiğini sunmayın, müşteriyi baştan çıkarmaya odaklanın. Müşterinin gizli kalmış arzularını ortaya çıkarabilmelisiniz. Dünyanın her yerinde marka butikleri, reklamları, imajları aynı oldu. Hizmetle farklılık yaratın. Her müşteri kendini özel hissetmeli. Mağazanızda müşteriye uygun bir ürün yoksa ona başka bir marka önerebilin. Bu uzun vadede güven ilişkisi kurmanızı sağlar.'

Lüks tüketim yapanların serveti 33 trilyon dolar
FRANCOIS-Henri Pinault, dünyada son yıllarda lüks tüketimin önemli ölçüde arttığını belirterek 'Bunun nedeni lüks malların fiyatlarının ucuzlaması değil, yeni zenginlerin ortaya çıkmasıdır' dedi. Gelişmekte olan ülkelerde yeni bir orta sınıfın görüldüğünü belirten Pinault bunun yanısıra dünyada milyoner ve milyarder sayısında da önemli artış olduğuna dikkat çekti. 'Dünyanın Zenginleri' olarak tanımlanan kesimin lüks malların en büyük tüketicisi olduğunu ifade eden Pinault şunları söyledi: 'Bu bireylerin her birinin net varlığı 1 milyon doların üzerinde. 1996'dan beri her yıl lüksk sektörününün yöneticileri Merril Lynch ve Cap Gemini tarafından yayınlanan Dünya Zenginlik Raporu'nu, çocukların Christmas'ı beklediği gibi dört gözle bekler. Ancak 2000 yılından beri bireysel zenginlikleri 30 milyon doların üzerinde olan Ultra zenginler'in çıktığını görüyonuz. Geçen yıl bu iki grubun toplam zenginlikleri 33 trilyon dolardı. 2010 yılında ise bu rakamın 44.6 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Burada ilginç olan sözkonusu zenginleşmenin küreselleşme nedeniyle kısa sürede gerçekleşmiş olmasıdır.'

Rus kadını teşhirci Fransız kendine saklar
CARTIER International'in Başkanı Bernard Fornas, zenginliğin baştan çıkarıcı, zevk taşıyıcı ve özgürlük sağlayıcı bir etkisi olduğunu belirterek, Cartier'nin en yüksek standartlarda çok uzun yıllardır mücevher yaptığını söyledi. Başarılı olmalarını asil ve soylu tasarım yapmaya bağlayan Fornas şunları söyledi: 'Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde kadılar takılarını teşhir etmeyi seviyor. Kadınlar mücevherlerini gösterip mutlu oluyor. Fakat Fransa gibi ülkelere giderseniz kadınların mücevherlerini kendilerine sakladıklarını görürsünüz.' Fornas, 11 farklı milletten 25 tasarımcıları olduğunu ve bunların tasarımlara büyük bir harmoni kattığını söyledi. 'Sarayların Mücevheratçısı' olarak tanındıklarını belirten Fornas portföylerindeki ürün fiyatının 1000 Euro ile 15 milyon Euro arasında değiştiğini belirtti

HÜRRİYET, 08.12.2006

23.10.06

'Türkiye Gibi Laik Olalım'


İngiltere’de peçe krizi yeni bir tartışma başlattı Ülkenin önde gelen akademisyenleri Blair’e “Türkiye tipi laik sisteme geçelim” çağrısı yaptı

İngiltere’de peçesini çıkarmayı reddeden Aishah (Ayşe) Azmi adlı ilkokul öğretmeninin görevden uzaklaştırılması ve Meclis Başkanı Jack Straw’un “Müslüman kadınlar peçelerini çıkarsın” çağrısı yapması ülkede ilk kez siyaset ve din arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yol açtı. İngiliz The Times gazetesi “Din ile devlet işlerinin ayrılmasının zamanı geldi mi?” başlığıyla çarpıcı bir laiklik dosyası yayınladı. Oxford, Cambridge ve London School of Economics gibi İngiltere’nin en saygın üniversitelerinde görev yapan akademisyenler, The Times aracılığıyla Tony Blair hükümetine “Türkiye gibi laik olalım” çağrısı yaptı. İngiliz uzmanlar “İngiltere’nin neden laik olması gerektiği” konusunda şu mesajları verdi:

* İngiltere’de yüzyıllardır din ve devlet işleri birarada yürütülüyor. İngiltere Kraliçesi, İngiliz Anglikan Kilisesi’nin lideri. Lordlar Kamarası’nda 26 rahip oturuyor ve her konuda oy kullanma yetkileri var. Devlet, Anglikan Kilisesi’ne bağlı 7 bin okulu finanse ediyor.

* İngiltere artık sadece Hıristiyanlar’ın yaşadığı bir ülke değil... İngilizler’in yüzde 72’si Hıristiyan ve sadece yüzde 8’i düzenli olarak kiliseye gidiyor. İngiltere’de düzenli olarak camiye gidenlerin sayısı 500 bini buluyor.

* İslam başta olmak üzere diğer dinlerin güçlenmesi beraberinde sorunlar getiriyor. Küresel terörizmin yarattığı gerilimle birlikte, dini grupların haç ve türban gibi sembolleri birbirlerini rahatsız ediyor. YouGov anketine göre İngilizler’in yüzde 53’ü İslam’ı bir tehdit olarak görüyor.

* Tüm bu veriler İngiltere’nin çözümü olmayan bir din-siyaset tartışmasına girdiğini gösteriyor.

* Tartışmayı ve toplumsal bölünmeyi önlemenin en rasyonel yolu laik bir yapı kurmak. Türkiye, Fransa ve ABD’yi örnek almamız gerekiyor. Laikliğin getirdiği esaslar çerçevesinde her dine eşit şekilde yaklaşmak gerekiyor. Dini semboller üzerinde başlayan bu tartışmayı en kısa sürede sona erdirmek için hükümet harekete geçmelidir. İlk olarak dini okullara mali yardımları kesmelidir.


“Dini kutuplaşma var”
İngiltere’de Avam Kamarası’nın Irkların Eşitliği Komisyonu, ülkede yaşayan çeşitli etnik gruplar arasında gerginliğin her an yükseldiği ve “sokakların yangın yerine dönebileceği” uyarısında bulundu. Komisyon Başkanı Trevor Phillips, “Toplum olarak ırk ve din temelinde her geçen gün biraz daha kutuplaşıyoruz. Peçe tartışması gerilimi tırmandırdı” dedi.

İslam CD’leri dağıtılıyor
İngiltere İçişleri Bakanı John Reid, “ülkesinde El Kaide terör örgütüyle yapılan fikir savaşının kaybedilmekte olduğu” uyarısında bulundu. Reid hükümetin finanse ettiği, “çağdaş İslam’ı destekleyen” internet sitesi içeriğinin zenginleştirilmesi ve dağıtılan 100 bin CD’nin çoğaltılması gibi girişimlerin değerlendirildiğini açıkladı.

Namazda tutuklama yok
İngiltere’de Manchester polisi namaz saatlerinde Müslümanlar’ı tutuklamama kararı aldı. Nüfusunun yüzde 9’u Müslüman olan kentte bu amaçla polise elektronik postayla imsakiye dağıtıldı. Dini hassasiyetlerin bu kararda önemli olduğu açıklandı. Öte yandan üniversitelere özel anti-terörle mücadele birimlerinin kurulması kararlaştırıldı.

Peçe krizi İsveç’e sıçradı
İngiltere’nin ardından Almanya ve İtalya gibi “Müslüman kadınların peçelerini çıkarması için çağrı” yapılan ülkelere İsveç de eklendi. İsveç’in ilk kadın ve Müslüman bakanı olan Nyamko Sabuni “Müslüman kadınlara sesleniyorum. Eşit haklara sahip bir İsveç vatandaşı olmak istiyorsanız peçelerinizi çıkarın. Peçe kadın haklarına aykırıdır” dedi.

Vatan, 23.10.2006

Ne yazık ki orijinal makalede TÜRKİYE kelimesini bulamadım:

Time for a secular state?
Cast your mind back nearly two decades. The traditional grey British Sunday, when most people could not shop or go to a football match, was still intact. Abandoning it, said the Church of England, would speed the march to secularism in Britain, depriving the established church of what remained of its tiny attendances. It was quite common to characterise Britain as a Godless society, organised religion hanging on by its fingertips in a country that worshipped Mammon.
Few describe Britain as Godless now; we are a country of many gods. Religion dominates the news agenda, from Aishah Azmi’s determination to wear her Muslim veil while helping to teach young children (in a Church of England school) to the suspension by British Airways of one of its employees for wearing a Christian cross. Government ministers debate whether they can make (state-funded) religious schools take a proportion of their intake from other religions.One of Gordon Brown’s policy initiatives, if he becomes prime minister, will be to deprive himself of the right to appoint bishops. Religion has become hot news and high politics. Many of the debates are about freedom of religious expression, which should be preserved. But some arise from the fact that other religions have to be given the same rights as the established church. If the Church of England can have state-funded schools, so should other religions. If their approach to religious teaching is more robust, there is not much that the government can do about it. A system that worked for the cosy C of E may encourage division and intolerance as it spreads.
It is time to debate the role of religion in our society. Should we carry go on, hoping the curiosity of an established church — to which the majority is attached, but only very loosely — can continue to co-exist with other religions, whose followers are more committed? Or is it time to move to the American or French models with their formal separation of church and state? There is no easy answer. But it is a pressing question.

19.10.06

Balyoz Emin Ellerde

AKP'li vekil, Başbakan'ı kurtaran balyozu satın aldı


Zaman Gazetesi'nin haberine göre, Başbakan Tayyip Erdoğan'ı kilitli kaldığı makam aracından kurtaran balyoz, AKP Bingöl Milletvekili Feyzi Berdibek tarafından satın alındı.

Balyozu Güven Hastanesi'nin yanındaki inşaattan alarak Meclis'teki makam odasına getiren Berdibek, "Osmanlı tuğrası gibi bunu da ömrüm boyunca evimin özel bir köşesinde saklayacağım." dedi. TBMM idare amiri olan Berdibek, dün belki de hayatının en ilginç alışverişini yaptı. Başbakan'ın tedavi gördüğü Güven Hastanesi'nin yanındaki inşaata giden Berdibek, önce balyoz operasyonuna tanık olan işçilerle görüştü.

Olayı bir de onlardan dinleyen AKP'li vekil, daha sonra balyoza talip olduğunu söyledi. Yapılan görüşmelerin ardından Berdibek, yüklü bir para ile balyozu satın alarak arabasına koydu ve Meclis'e getirdi. Başbakan'ın yaşadıklarına çok üzüldüğünü ifade eden Berdibek, "Türkiye Cumhuriyeti'nin en güçlü Başbakan'ı Allah korusun büyük bir felaketten döndü.

Bu olay kırsalda olsa o cam kırılamazdı. Balyozla zor kırılmış. Balyozun da sapı çatlamış." dedi. Balyoza verdiği parayı "uygun olmaz" diyerek açıklamayan Berdibek, evinin özel bir köşesinde muhafaza edeceğini kaydetti. Berdibek, "Başbakan'ımız isterse ona veririm. Onun dışında kimseye vermeyip saklayacağım." ifadelerini kullandı.
Hüriyet, 19. Ekim. 2006

10.9.06

Bir Başka Magazin

Benim için şarkı söylemek aşktan önce gelir


Beni şaşırttı aslında. Bu kadar her işini kendi yapan biriyle karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Starlar öyle olmaz zannediyordum. Ama hayır.
Candan Erçetin, bire bir her şeyle kendisi ilgileniyor. Haliyle, arkeolog olduğu için Marmaray Kazıları’na dikkat çekmek amacıyla, fotoğrafları orada çektirmeyi önerdi. İçimden "Al başına belayı!" demediğimi zannediyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü dedim. Sonra dedi ki "Ama siz zahmet etmeyin, fotoğrafları ben çektiririm!" Nasıl yani? "Bir günü sadece bu işe ayıracağım, makyaj, kostümler ve kazı alanında fotoğraflar çektireceğim. Çekimin sonun da doğru da, siz bir ara uğrayacaksınız. O kadar." Kutup’la kalakaldık. Fonksiyonsuz. İçimden "Çattık!" dedim. Bir kontrol manyağı ile karşı karşıyayız. Gelsin, Nilgün’ün elinden sayfayı da alsın, yapsın bari! Ama fotoğrafları görünce fikrim tamamen değişti. Haklıymış. Konserlerin afişlerini bile niye kendisinin yaptırdığını anlamış oldum. Ben acayip saygı duydum. Ve röportaj boyunca da güldüm. Zeki olduğu kadar eğlenceli de...

43 yıl öncesinin Kırklareli’sine dönüyoruz. Anneniz ne yapıyor?

- Hamile ve son derece şaşkın. 8 yaşında bir kızı ve 10 yaşında bir oğlu var. En son istediği şey de, dünyaya bir çocuk daha getirmek...

Siz isteyerek olmadınız yani!

- Evet, tesadüfen ve hiç istemeden olmuşum! Bir tek maaşla geçinen bir memur ailesi bizimki... İki çocukta işi bitirmek istemişler, ben kaza çocuğuyum....

Babanız?

- Köy Enstitüsü mezunu bir kütüphane müdürü. Ama müzik bölümü okuduğu için müzik öğretmenliği de yaptı.

Nasıl bir çocukluk sizinki?

- Biraz içine kapalı. Biraz değil, fazlaca içine kapalı. Hálá öyleyim. Beni tanımayanlar beni "soğuk", "mesafeli" ve hatta "snop" biri olmakla suçlarlar, öyle değilim aslında; etrafımda camdan duvarlar örüyorsam, sebebi çekingen ve utangaç olmam. Elimde değil yani, insiyaki.

Kırklareli’nde yaşarken, bir gün bütün Türkiye’nin Candan Erçetin’i olacağınız aklınıza gelir miydi?

- Hayır. Ama ben böyle iddialı laflardan hoşlanmam. Albümleri ve konserleri fena ilgi görmeyen bir şarkıcıyım, o kadar. Bize çocukken ne iş yaparsak yapalım, onu elimizden geldiği kadar iyi yapmamız öğretildi. Ben bunun için uğraşıyorum.

Bu bakış açısını kimden aldınız?

- Babamdan, Köy Enstitüleri bakışı...

Başka neler var böyle ilke olarak ailenizden aldığınız ve hayat boyu uyguladığınız...

- Biz mesela, ayakkabımızı ayakkabıcıya boyatmazdık, kendimiz boyardık. Ben hálá öyle bir tipim. Bir önceki ofisimizi kendimiz boyadık. Şahane badana-boya yaparım. Bauhaus ve Ikea benim mekanlarımdır. Karolar filan alırım, "Ne yapacaksınız? Siz beceremezsiniz Candan Hanım, usta çağıralım" filan derler, ben gülümserim. Osmanlı’nın Türkiye’nin üzerine ağırca çökmüş bir geleneği vardır: "Her işe, bir insan." Ben ise "Çok işe, bir insan" seviyorum. Bu da babamdan miras...

Aile içindeki ilişkiler nasıldı?

- Eski usul bir aile. Sofraya birlikte oturulur, herkes birbirinin gözünün içine bakar, ayrı ayrı gezmek diye bir şey söz konusu olamaz, komşuların ne yaptığıyla, kaç para kazandıklarıyla ilgilenilmez... Kendi konsantre bir aile anlayacağınız. Bana başım okşanmadan hiçbir şey söylenmedi. Ama bütün bu sıcaklığa rağmen, yüz göz de olunmadı. Ben babamı, ameliyatının ertesi günü hariç, hiç tıraşsız görmedim. Bizim evde pijamalı ya da eşofmanla dolaşılmazdı, kapının önünde ayakkabılar çıkarılmazdı, kimse birbiriyle "Sana ne", "Bana ne" diye konuşmazdı, küçüklerin ödevlerini büyükler yapmazdı, çocukların başarısızlığının hesabı öğretmenlere çıkarılmazdı...

Müthiş anlattınız! Her şey gözümün önüne geldi. Başka?

- Yemekten ve eğitimden kısılarak ev sahibi olmaya çalışan bir aile de değildik. İyi bir aileydik. Bir de beni geç yaptıkları için, hep şu uyarıyla büyüdüm: "Bir gün biz olmayabiliriz, başının çaresine bakmayı öğren..." Allah’tan öğrendim. Ve çok şükür ki, annem babam da hálá sağ...

Sesinizin ve müzik yeteneğinizin ne zaman farkına vardınız?

- Kendimi bildim bileli vardı yeteneğim, ama bizim aile için bu normaldi. Biz doğduk palazlandık, 5-6 yaşında alfabeden önce, solfeje başladık. Nasıl bazı anneler babalar, yabancı dil bildikleri için çocuklarına yabancı dil öğretiyor, babam da bize müzik öğretti. Çok doğaldı. Nota çıkaracaktı diyelim, ben de 7-8 yaşlarındayım, teyp falan yok, makaralı bantlar var o zaman, onlarla da ileri ve geri almak zor oluyor, bana söyletirdi, "Şimdi dur ve baştan al" derdi. Ben teyp vazifesi görürdüm yani...

İstanbul’a, Galatasaray Lisesi’ne geldiğinizde hiç bocalamadınız mı?

- Bocalamaz mıyım? 11 yaşında yatılı bir okula gelmenin, bir nebze ezici bir tarafı var, özellikle de ilk yıllarda. Ama sonra, birden karnaval haline dönüşüyor. Akşam etüdlerinde birinin sana, "Dersini çalış" demiyor olması, olağanüstü büyük bir özgürlük. İster çalışırsın ister çalışmazsın. Ama benim sınıfta kalma lüksüm yoktu, o yüzden, ayağımı hep denk aldım. Parasız yatılıydım. Bütün eğitim hayatım boyunca burslu okudum, Viyana’ya giderken bile. Ne de olsa memur çocuğuyuz...

Kişiliğinizin gelişmesinde Galatasaray’ın katkısı nedir?

- Sosyalleştim, kendime güvenim geldi. Bugün bile, "Hangi okuldan mezunsunuz?" dediklerinde, üzerine iki okul bitirmiş olmama rağmen, "Galatasaray" diyorum. Benim için okul kelimesinin karşılığı orası...

Fransızcanız mı daha iyi, Almancanız mı?

- Bütün lise hayatım boyunca, Fransızca okudum ama Almancam daha iyi. Ben anaokuluna Almanya’da gittim. Babam öğretmen olarak, Almanya’ya tayin olmuştu. 3 yaşından 7 yaşına kadar oradaydım. O zamanlardan kalan Almanca temelim üstüne bir de Viyana’da arkeoloji yüksek lisansı yapınca ve bir Avusturyalıyla evlenince...

Doğru ya, bir de öyle maceranız vardı, kaç yıl evli kaldınız?

- 9 ay. O da arkeologdu. Geldi ve 9 ay sonra, arkasına bakmadan gitti. Alışamadı Türkiye’ye. "Ben paçama sıçrayan çamurla yaşayamam" dedi.

Haberleşiyor musunuz?

-Tabii tabii, hálá çok iyi arkadaşız...

MEMUR MAAŞIYLA VAKKO’DAN GİYİNİRDİK

Babam memurdu ama en üst dereceden. 9 yaşındayken bayramlarda Vakko’dan kıyafet alabildiğimizi hatırlıyorum, ama sonra 70’li yıllarla beraber, tek maaşla eskiden çok daha lüks yaşarken, 80’lerin ortasında doğru fakirlediğimizi biliyorum. Ben Türkiye’nin son 35 yılda geçirdiği bütün sosyo- ekonomik gelişmeleri bizzat yaşamış biriyim.

BABAM KÜTÜPHANE MÜDÜRÜYDÜ

Sokakta oynamaktansa, annemle evde muhabbet etmeyi tercih ederdim. Aklıma bile gelmezdi, dışarı çıkmak. Çıkarsam da, babamın yanına kütüphaneye giderdim. Şöyle bir çocuk modeli var mı: Okul 3.5’ta bitiyor, babamın yanına gidiyorum, sessiz bir ortam, ben köşede kitap okuyorum. Ve bu, günlerce sürüyor. Babam kütüphane müdürüydü, sayesinde ben de Çocuk Kütüphanesi’nin bütün kitaplarını okudum.

Kendinizi kimden ve neden koruyorsunuz?

- Kimseden korumuyorum. Bana uzatılan her kameraya konuşmamak, özel hayatımla ilgili soruları yanıtlamamak kendimi korumaksa, hayatımın sonuna kadar korumaya devam edeceğim...

Bizim gördüklerimizden öte dikenleriniz var mı?

- Sizce dikenlerim mi var? Bence yok.

Siz kendinizi, bir erkeğe teslim edebilir misiniz?

- Ne gibi? Hangi sebeple?

Sizin hiç deli gibi aşık olduğunuz, çizgiden çıktığınız, kontrolsüz aşklar yaşadığınız oldu mu?

- Tabii ki oldu. Kurallara uymakla birlikte, protest ve anarşist bir tarafım var. Ama paranoyak bir tarafım da var, şüpheciyim yani. "Öyle olursa, şöyle mi olur?" diye düşünür dururum. Burcum itibarıyla mantık burcuyum ben, Kova’yım.

Peki kendinizi fazla "düzgün" ve "saygın" bulduğunuz olmuyor mu?

- Yok hayır, o bana yapıştırılan bir şey. Ben kendimi o sıfatlarla tanımlamıyorum. Nasıl algılandığım konusunda da benim yapabileceğim bir şey yok.

Mesela size "seksi" denmesinden rahatsız olur musunuz?

- E şimdi, uluorta böyle denmesi biraz rahatsız eder tabii. Ben eski adapla yetiştirilmiş biriyim. Kim bilir belki de demodeyim. Bana ayıp gelir.

Sizin aşk hayatınız hakkında hiçbir fikrimiz yok...

- Pardon, olması mı gerekiyor? Aşk dediğiniz şey, iki kişi arasında yaşanır. Bana mikrofon uzatıldığında, yaşadıklarımızı anlatmam, karşımdaki insanın haklarını hiçe saymak olmaz mı? Bu bana yapılsa, ona olan aşkım orada biter...

Bedeninde dövmeler olan, dışarıdan son derece ciddi duran bir sevgiliniz varmış. Hálá aynı adamla mı birliktesiniz?

- Evet. Hálá beraberiz.

Kaç yıl oldu?

- Çok yıl oldu. 10 yıl.

Profesyonel bir bankacı olduğu, sonra da her şeyden vazgeçtiği doğru mu?

- Doğru.

Maşallah, kerpetenle alıyorum lafı ağzınızdan! "Onlar Yanlış Biliyor" şarkısının sözlerini onun yazdığı da doğru mu?

- Doğru. Pek çok şarkısı var aslında albümlerimde. Sinan müstear ismiyle yazılmış bütün şarkılar onun.

Aşkınızın şiddeti nedir?

- Şahane bir şekilde üretiyoruz birlikte. Misilleme olarak. Ben bir şey yapıyorum, ertesi yıl o bir şey yapıyor. Ben bir albüm çıkarıyorum, o bir kitap yazıyor...

Aynı evde mi yaşıyorsunuz?

- Hayır. Bizim evde biz dörtlü bir çeteyiz: Wolf, Lolla, Eros ve ben. Köpeklerimle yaşıyorum.

Ayıptır sorması, neden sevgilinizle aynı evde yaşamıyorsunuz?

- Daraltır gibi geliyor.

Nesi daralacak canım, artık 10 yıl olmuş!

- E belki de birbirimizi daraltmadığımız için 10 yıl oldu.

O da doğru... Ben çözdüm meseleyi: Önce siz geliyorsunuz, Candan Erçetin olan, şarkıcı olan, Türkiye’nin sevgilisi olan...

- Hiç alakası yok. Böyle bir bencilliğim yok. Ama şu var tabii: Önce iş gelir. Daha doğrusu, şarkı söylemek... Benim için şarkı söylemek, aşktan önce gelir...

Böyle söylemeniz peki kırmaz mı karşınızdaki insanı?

- Yooo. Onun için de, benden önce gelen şeyler var. O da bir Kova!

MEZUN OLDUĞU LİSEDE HOCA

Hálá Galatasaray Lisesi’nde haftada bir gün müzik öğretmenliği yapıyorum. Öğretmenlik, zannediyorum, bir yapı özelliği. Bazıları, bazı şeyleri çok iyi bilmesine rağmen anlatamaz. Bazıları ise, bildiklerini paylaşmadan edemez, hakikaten içten gelen bir şey. Gücüm olduğu müddetçe mezun olduğum lisede müzik öğretmeni olmaya devam etmek istiyorum.

Peki çoluk çocuğa karışmak...

- İstiyorum aslında.

E ne zaman? Yapın artık...

- Bakalım...

Tabii sizin için zordur, değil mi?

- Niye abi?

Korumanız gereken bir Candan Erçetin var. Siz sadece kendinize ait değilsiniz ya, hayranlarınız, izleyecileriniz var...

- Hadi oradan! Ben sadece kendime aitim. Ben öyle halka mal olmuş sanatçılardan değilim, kimsenin malı olmaktan yana da değilim. "Sonuna kadar bu işi götürürüm" diye bir söz de vermedim. Ver bana kızını, bak nasıl bırakırım...

Olur mu öyle şey, hayatta vermem, o benim en kıymetli şeyim... Peki hayatınızdaki adam ne diyor bu çocuk meselesine?

- Bir kadın çocuk yapmak istediğinde, bir adamın düşüncesinin önemi var mı? Yok. Benim gördüğüm bütün mevcudiyetler böyle...

Yaşınız?

- 43.

Ama çocuk yapabilmenin de bir yaş sınırı var...

- Yok canım. 54’ünde doğuranlar var. Tabii o saate kadar bekleyeceğim demiyorum. Ama hálá vaktim var.

Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?

- Yok hayır, niye dalga geçeyim, gayet ciddiyim, çocuk istiyorum.

MARMARAY KAZISINA NEDEN DİKKAT ÇEKMEK İSTİYORUM

Marmaray, İstanbul Boğazı’nda denizin altındaki alüvyon tabakaya yapılmak istenen bir tüp geçit. Bu tüp geçit çalışmaları esnasında, yerin altında gizli geçitlere, şapellere, işlik, sarnıç ve batık teknelere rastlanıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin tecrübeli arkeolog kadrosu da, tam 26 aydır Üsküdar Meydanı’nda konteynerler içinde ve kazı alanında bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. En büyük hayalleri, çıkarılan malzemenin, kazı alanının yakınında kurulacak bir müzede sergilenerek geleceğe taşınması...

Arkeoloji aşkınız, ne zaman başladı?

- 9 yaşında filandım. Abim Amasya’da askerdeydi, annemle onu ziyarete gitmiştik. Kral Mezarları’nı görünce nutkum tutuldu. Kayalara oyulmuşlardı. O kadar güzel görünüyorlardı ki, resmen çarpıldım. Beynimin bir tarafında hep kaldı o görüntüler. O günden sonra, bana "Büyüyünce ne olacaksın?" dediklerinde, hep aynı cevabı verdim: "Arkeolog!" Yıllar sonra büyük savaşlar vererek Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü’ne girmeyi başardım. Sonra Viyana’da arkeoloji yüksek lisansı yaptım. Yani öyle tesadüfen ya da çaresizlikten arkeolog olanlardan değilim. Kasten ve taammüden.

Türkiye’de en iyi durumda olan kazı...

- Sadece Türkiye’de değil, dünyanın sayılı kazılarından biri olan Efes. 1885 yılından beri Avusturyalılar tarafından kazılıyor.

Arkeolojide gelecek var mı? Bir arkeoloğun para kazanması, zorlanmadan iş bulması ve sadece bu işi yaparak, hayatını devam ettirebilmesi mümkün mü?

- Bu hangi ülkenin vatandaşı olduğunuza bağlı. "Alın bu taşları, size hediyemiz olsun!" diyen anlayışta bir neslin torunlarıysanız, işiniz çok zor!

Arkeoloji deyince ben aynı zamanda kültürlü, yakışıklı ve maceraperest arkeolog erkekler hayal ediyorum. Kazı yerlerinde aşk ve heyecan var mı?

- Kültürlü ve maceraperest garanti... Ama yakışıklı, işte o duruma bağlı! Bir kazıda çalışmak, toprakla temas etmek, akşam olduğunda yeni bulguları tartışmak ve ertesi gün yeniliklere uyanmak kadar, adrenalini yükselten çok az şey var. Siz hayal etmeye devam edin bence...