güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.1.11

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinde skandal!

Araştırmacı gazeteciliğimi konuşturarak yeni bir skandalı ortaya çıkartmış bulunuyorum. İçki tartışmalarının yanı sıra Osmanlı tarihine bakış açısıyla ilgili olarak da çok gürültü kopartan "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin senaryo ekibinin yararlandığı tarihi kaynaklara ulaşmayı başardım. Senaryo ekibinin bu kaynaklara dayanarak yazdığı taslak ile yayınlanan dizinin öyküsü arasındaki fark inanılmaz boyutlarda. Senaryo ekibinin hazırladığı taslağa kanal yönetiminin yaptığı büyük müdahaleleri ve çıkartılan bölümleri ortaya koymak benim için zor bir iş değil. Ama bu ayrıntılarla uğraşmayacağım. Aşağıda vereceğim pasajları okuyanlar diziyi izlediklerinde aradaki büyük farkı zaten göreceklerdir.
Yine de aşağıdaki satırların alındığı kaynaklarla sol, sosyalist, yıkıcı, Türklük düşmanı mihrakların hiçbir ilgisinin olmadığına özellikle dikkat edilmesini rica ediyorum. Bu yazılanların tümü Türk-İslam sentezi anlayışındaki tarihçi ve araştırmacıların hazırladığı, yayınladığı ya da derlediği kaynaklardan alınmıştır.
Sırp Vlakoğlu'nun güzeller güzeli kızkardeşi Maria'yı Yıldırım Bayezid ile evlendirmesini Hoca Sadettin Efendi şöyle anlatıyor:
"Dolunaylar kadar güzel olan gelin, yıldızı parlak padişahın önünde cilvelenmeye başlayınca yiğit sultan, gönülleri kendine bağlayan bu güzelin zülfünün tellerine öyle bir dolandı ki, çevrede ne kadar ince hesapla uğraşan varsa, bunu çözmeye çalıştı da bir sonuç alamadı. Yemekler, içki âlemleri, sohbet demleri sürüp gitti ve gönül hanesine muhabbet tohumları ekildi. Padişah, memleket konularından el çekti, ol zülfü kafirin sözüne bağlandı, birkaç gün âdeta padişahlığını unuttu. (...) Gece gündüz, o ak gerdanın işveli dilberin sohbetini tek dilek bilip "umutlarında Rabbine bağlan" emrini adeta unuttu. Keyif verici, yasaklanan yiyecek içeceklerin tüm yasağcısı iken, Tanrı rızasını şaşıran arzuları dinleyip atalarının ele almadıkları al renkli kadehi, gönül götüren dilberin ısrarlarına kanarak yudumladı." (1)
Sonrasında da durum bu minvalde devam ediyor:
"II. Bayezid'ın şehzadelik devri Amasya'daki yaranı ile zevk ve safa ve iyş u nûş alemleriyle geçmişti; bu tarihlerde kendisi uyuşturucu maddelerden afyon macunu da kullanmıştır. (Bunu haber alan Fatih Sultan Mehmet çok kızıyor, yanındaki adamların öldürülmelerini istiyor. Bunun üzerine...) Bayezid babasına yazdığı cevabında evvelce bazı mükeyyifat istimal etmişse de artık pederinin hayır duasiyle o gibi şeylerden tamamen vazgeçtiğini arz ederek babasının hiddetini teskin etmiştir; hükümdar olduktan sonra bir müddet daha içki alemleri tertib etmiş ve sonra tamamen terk ile ibadetle meşgul olmuştur." (2)
"Yavuz Sultan Selim tahta çıkışından birkaç hafta sonra sonra cülûs şenlikleri yapılmasını emretti ve bu vesile ile babasının koymuş olduğu şarab yasağını kaldırdı. Bu hal imparatorlukta büyük şaşkınlığa ve çeşitli dedikodulara yol açtı. Şaraba düşkün olanlar bu kararı alkışlıyorlar, koyu dindarlar ise ateş püskürüyordu. Bu hükümdarın sefahatı o dereceye vardı ki, halk kendisine sarhoş manasına gelen "mest" lâkabını taktı. Onun hükümdarlığı zamanında şarap üretimi hemen tamamen yaygın hale geldi. Öyle ki artık kimse saklamaya da lüzum görmüyordu. Ülkenin her sınıf insanları kadar din adamları, kanun adamları da alenen içmekten çekinmez oldular." (3)
Vak'anüvis Hasan Beyzâde Kıbrıs'ın alınışından (1571) sonraki bazı olayları şöyle anlatıyor:
"Lala Mustafa Paşa, krallığın başkenti Magosa'ya hakim olduktan sonra buraya bir müftü ile bir kadı tayin etmiş. Bunlar Ekmel Efendi ve Kâmil Efendi'dir. Eskiden meyhane olan iki büyük bina kendilerine ikametgah olarak verilir: şeriatın bu iki memuru Kuran'ın yasak ettiği içkileri kendi hesaplarına satışa çıkarmaktan çekinmezler. Müslümanlar olsun, hıristiyanlar olsun, Allahın günü akın akın içki almak üzere onlara başvururlar. Halktan bazıları da 'bugün şarabımızı kimden alsak dersin? Müftüden mi, yoksa kadıdan mı?' diye hadiseyi istihza konusu bile ederler." (4)
Nitekim benzer örneklere başka dönemlerde de sık sık rastlanıyordu:
"Nişancı Firuz Bey El Tevfiki... sürekli olarak içer, sarhoş ve bitkin bir halde kalırdı. Hatta namuslu adamların meyhanesidir diye arasıra koltuk meyhanelerine gider, içtiği şarabın etkisi ile dönüşte bir köşeye yıkılır kalırdı. Bu derece taşkınlığına rağmen yine de görevinden uzaklaştırılmadı." (5)
Bu durum elbette yabancı seyyahların ve elçilik görevlilerinin de ilgisini çekiyordu:
"Şarap müslümanlıkta yasak. Buna rağmen sık sık ve öyle çok içiyorlar ki, çoğunlukla da kaldıramıyorlar. Genellikle de bedava olsun diye hristiyanlardan alıyorlar. Bunların pek çoğunu ben gördüm. Bizim elçi d'Aramont'un verdiği şölenlere gelen saray ileri gelenleri istedikleri kadar içiyorlar. Elçi bunlara elinden gelen ikramı yapıyor. O kadar çok yiyip içiyorlar ki, evlerine dönerken kentin en geniş caddesi bile onlara dar geliyor. Kendilerine ziyafet verene teşekkür bile etmiyor, sadece sarhoş oluncaya kadar içiyorlar. Önce de söylediğim gibi kendi kanunları özellikle şarap içmeyi yasaklamış ama başkalarının cebinden içerek daha az günaha giriyorlar." (6)
"Sarhoşluğun Türkleri suça itmesine ve şarap içilmesinin dinen yasak olmasına rağmen İstanbul'daki meyhanelere bizim kabarelerimiz kadar yaygındır. Hükümet hem bunları korur, hem de bunlardan haraç alır; şarap vergisini toplama işi Şarap Emini denen bir tahsildara aittir." (7)
Biraz da saray yaşamının ayrıntılarına gözatmakta yarar var:
"Sarayda tecrit edilmiş ve tesiri görülmüş suçlarla gizli gizli çocuk düşürmek âdeti, çocuk yapmak âdetinden daha çok kolay bir işti.
Yüzlerce kadının, ikballerin, gözdelerin, cariyelerin, kaynaştığı harem gibi bir muhitte, padişahlardan, şehzadelerden doğacak meşru ve gayrımeşru, vakitli vakitsiz bir sürü münasebetlerin zevk mahsullerini cenin halinde iken kolay çarelerle yok etmek haremin içyüzüne ait gizli adetlerden biri idi." (8)
Başka neler vardı haremde acaba:
"Kadın bolluğu padişahta bir tepki uyandırmakta gecikmedi. Oğlanlara meyletmeye başladı. Bu gayrı tabii meyil Osmanlı padişahları için yeni değildi. Fakat Abdülmect devrinde silinmeye ve kaybolmaya başlamıştı. Bir hastalık gibi yeniden başlamış oldu." (9)
Ali Kemal Meram, Yavuz Selim'in Çaldıran ovasında vurulduğu bir Acem oğlanı için şu şiiri yazdığını belirtiyor:
"Şirler (arslanlar) pençe-i kahrımdan olurken lerzan,
Beni bir gözleri âhuya zebûn etti, felek." (10)
Kanuni için ise şunları yazıyor:
"Kanuni'nin Rum oğlan sevgilisi İbrahim sonradan sadrazam oldu... Sultan İbrahim denilen adam işte buydu... Galatasaray lisesini 1528'de o kurdu." (11)
Peki ya saray masrafları ve israf nasıldı dersiniz:
"Sultan Abdülaziz Çırağan ve Beylerbeyi saraylarını kârgir olarak inşa ettirdikten başka, Kağıthane, Çekmece ve İzmit kasırlarını da yaptırmıştı. Bütün bu sarayları süslemek ve canlandırmak için türlü cinsten eşyaya ve güzel kadınlara ihtiyaç hasıl oldu. Az zamanda bu cins kadınlarla, haremağaları ve halayıkların toplamı 2500'ü buldu. Bu kalabalığı doyurmak için günde beş yüz tabla yemek çıkardı. Her tablada on iki kap yemek bulunduğu hesabedilirse 24 saatte yenilen yemeklerin toplamı 6000 kabı bulurdu." (12)

"Sultan Abdülaziz, halkın fakirliği ve sefaleti ile alay edercesine lüks ve şatafatlı bir hayat sürmekte idi. Kendisine saraylar ve köşkler yaptırıyor ve bir kasaba halkı kadar tutan saray mensupları arasında hayat sürüyordu. Sarayda 1200 kadın, 350 aşçı ve yamak, 400 seyis ve ahır hizmetkârı, 400 hamlacı, kayıkçı, 400 hademi hassa müzika eri ve subayı, 200 kuşbaz ve cambaz, 2000 hademe, 300'den ziyade yaver, kâtip, teşrifatçı ve mabeynci vardı. Bundan başka kahveciler, tütüncüler, çamaşırcı ve harem ağaları da kabarık bir yekun tutuyordu. Bu suretle saraydan çöplenenlerin sayısı 6000 kişiye varıyordu." (13)
Bu durumun farkında olan bazı padişahların tepkileri de ilginç. Örneğin Sultan Reşad'ın ortanca oğlu Necmettin Efendi öldüğü gün padişahın bir yakını üzgünlüğünü göstermek isteyince padişah şöyle demişti:
"Bizler zaten milletin sırtında bir yük halindeyiz. Ben bir evlat gaip ettim, fakat millet bir yükten daha kurtuldu." (14)
Bir Türk milliyetçisinin Osmanlı padişahlarıyla ilgili değerlendirmelerine de bakmakta yarar var:
"Birbirine katışan türlü çeşitli yabancı kan yüzünden de (Osmanlı padişahlarının) hepsi çirkin, akıl ve bilinç yönünden dengesiz, sadist, zalim ve gaddar, üstelik vücutça yarı sakattılar. Hemen hepsinin burunları Grek ırkını simgeleyen biçimde 'kemerli' denilen kemik çıkıntılıydı.
Tanrının bir 'ceza' anlamında suratlarını bu çeşitk damgalaması bile onların akıllarını başlarına toplaması için yeterli olmayacak, kesintisiz 600 yıl süreyle hep yabancı kadınlarla evlenip ana ve baba olarak onlardan doğmuş olmanın onursuz ilkesini sürdürecek ve böylece baştan sona değin, tek birinin damarında Türk kanının zerresi bile bulunmayacaktır." (15)
"Bilinçsiz, ülküsüz ve köksüz Osmanlı saltanatını meydana getiren Osmanoğlu ailesinde her şey acımasız, sevgisizdi. Dede torununa, baba oğluna, oğullarsa kardeşlerine doğuştan düşmandılar ayrıca. Can korkusu, taht tutkusu ile birlikte yürüyor, baştan bu yana her fırsatta birbirlerini öldürüyorlardı." (16)
Son olarak ünlü Celalilerden Ankaralı Kalender Mehmet'in sözleri:
"Sergüzeştim, âleme mâlumdur. Zalim Osmanoğullarının Anadolu Türklerine revâ gördüğü eza ve cefa, kahır ve sefalet cana tak etti. Sabır taştı. Can tende kaldıkça bundan böyle onlara boyun eğmeyeceğiz. Üsküdar'dan berisini Osmanoğullarına haram edeceğiz. Eğer fırsta yine onların olursa, nidelim! Baş koyduğumuz serencâmın dillere destan ve ibret olup kalması bize yeter." (17)
Diziyi izleyenler bu tarihi gerçeklerden hangilerine vakıf oluyorlar dersiniz? Bu skandala dur demesi için RTÜK'ü göreve davet ediyorum!

DİPNOTLAR
(1) Tacü't Tevarih I. Cilt, Hoca Sadettin Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992, Ankara, sf. 210.
(2) Osmanlı Tarihi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II. cilt, Türk Tarih Kurumu yay. 1999 Ankara, sf. 246.
(3) 18. Yüzyıl Türkiye'sinde Örf ve Adetler, M. de M. D'Ohsson, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, sf. 45.
(4) Age. sf. 216.
(5) Peçevi Tarihi, Hz. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bakanlığı Yayınları: 467, Bin Temel Eser Dizisi: 81, 1981, Ankara, sf. 315.
(6) (1) Nicolas de Nicolay'ın Türkiye Seyahatnamesi ve Desenleri - Tülay Reyhanlı, Erdem Dergisi, Mayıs 1989, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990 Ankara, sf. 601.
(7) Türkler ve Tatarlara Dair Hatıralar, Baron de Tott, Tercüman 1001 Temel Eser: no: 89, İstanbul, sf. 110.
(8) Teşrifât ve Teşkilât-ı Kadîmemiz- Ali Seydi Bey, Yayına hazır: Niyazi Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser no: 17, İstanbul, sf. 58.
(9) Osmanlı Tarihi, Enver Ziya Karal, III. Cilt, Türk Tarih Kurumu yayınları, 1999 Ankara, sf. 114.
(10) Padişah Anaları, Ali Kemal Meram, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1997, İstanbul. sf. 87.
(11) Age.
(12) Osmanlı Tarihi, Enver Ziya Karal, III. Cilt, Türk Tarih Kurumu yayınları, 1999 Ankara, sf. 114.
(13) Age. sf. 279.
(14) Teşrifât ve Teşkilât-ı Kadîmemiz- Ali Seydi Bey, Yayına hazır: Niyazi Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser no: 17, İstanbul, sf. 58.
(15) Padişah Anaları, Ali Kemal Meram, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1997, İstanbul. sf. 87.
(16) Age. sf. 166.
(17) Age. sf. 332
Arşiv Faresi, solhaber.com, 14/01/2011

14.1.11

Ucube tartışması Economist'e konu oldu

Haftalık Economist dergisi son sayısında Türkiye'deki heykel tartışmasına yer verdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kars'taki İnsanlık Anıtı adlı heykele ucube demesi ve yıkılmasını istemesiyle başlayan tartışmayı aktaran Economist şu yorumu yapıyor:
"Erdoğan rahatsızlığının tamamen estetik olduğunu savundu. Ancak bazıları, Başbakan'ın Haziran'daki seçimler öncesinde milliyetçi duygulara hitap etmeye çalıştığını düşünüyor."
"Birçok Türk'e göre bu heykel, 1915'te sayıları 1 buçuk milyonu bulan Ermeni'nin Osmanlı güçleri tarafından katlinin bir soykırım olduğu tezinin kabul edilmesi anlamına geliyor."
"2009'da, heykeli sipariş eden dönemin Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu Erdoğan ve kent nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan Azerilerin baskısı sonucu görevi bırakmak zorunda kalmıştı."
"Ancak bu olaydan İslami ortodoksi kokusu da geliyor."
"Erdoğan'ın Kars'taki heykele karşı çıkan konuşmasında, yakında türbesi bulunan İslam alimi Hasan Harakani'ye de atıf vardı. 'Türbesinin yanına garip bir şey dikmişler. Nasıl olur böyle bir şey' diye şikayet ediyordu Erdoğan."
"Birçok Müslüman ilim adamı da heykeli putataparlık olarak görüyor ve başka AKP
yetkilileri de heykel sanatını hoş karşılamadıklarını ortaya koydular."
Hürriyet, BBC, 14.01.2011

1.11.10

Meleklerin cinsiyeti olur mu?

BAZEN yurtdışı geziler nedeniyle bir süre ülkemden ayrı kalıyorum.
Döndüğümde bakıyorum her şey gittiğim günkü gibi... Karmakarışık... Eski hamam, eski tas... Tellaklar bile değişmemiş!
Evet, Türkiye’nin gündemi, aylar yıllar geçse de hiç değişmiyor!
Bir kısırdöngü içinde bocalıyoruz!
Tükenmezkalem gibi bitmeyen konulardan biri de türban... Aslında tükenmezkalem de tükeniyor ama türban konusu asla tükenmiyor!
Ben, bu türban sorununu AKP’nin de halletmek istediğine pek inanmıyorum. Çünkü türban iktidar partisi için bir “seçim kozu”.
Nitekim türban sorununun çözümü, genel seçim sonrasına, yani 2011 yılı sonuna bırakıldı.
Devletin temelleri sarsılıyor, koca bina çatırdıyor, biz hâlâ türbanı tartışıyoruz!

***

557 yıl önce Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığı günlerde, Bizanslılar ülkelerini kurtaracakları yerde “meleklerin cinsiyetini” tartışıyor, “Melekler erkek midir, yoksa dişi midir?” diye birbirlerini yiyorlardı.
Oysa Bizans son günlerini yaşıyor, ülkeleri elden gidiyordu! Bunu düşünen yoktu!
“Meleklerin cinsiyeti olur mu, olmaz mı?” diye tartışırken yurtlarını kaybettiler.
Türban kavgaları bana bu tarihi olayı hatırlattı!

***

Dünyada dosttan çok düşmanımız var!
Ermeniler bir yandan, Kürtler ve Rumlar diğer yandan bastırıyor, birçok yabancı ülkede Türkiye aleyhine kararlar alınıyor, kanunlar çıkarılıyor, çevremizdeki çember her geçen gün biraz daha daralıyor, bölünme tehlikesi büyüyor, biz hâlâ “türban kavgası” yapıyoruz.
“Türban bir özgürlük sorunudur. Kızlar yalnız üniversitelerde değil, bütün okullarda başörtüsüyle derslere girebilmelidir” diyenlerin sesleri iyice yükseldi.
Bu da yetmiyor! Bazıları daha ileri gidip “Elbette bir gün kapalı başlar, takkeler, kamuda da görev yapmaya başlayacaktır” diyor.
“Türbanlı öğretmen... Türbanlı yargıç... Türbanlı savcı... Türbanlı doktor... Türbanlı subay... Neden olmasın? Neden devlet hizmeti görenler türban takmasın?” diyenler çoğalıyor. Kimse “Olmaz” demesin! Artık ülkemizde her şey olabilir!
Zaten olayların böyle gelişeceği belliydi. Perşembenin gelişi gibi...
İnsanın en değerli hazinesi aklıdır!
Tartışmalara bakıp bakıp “Tanrım, sen aklımızı koru” diye dua ediyorum.

***

Rakı ile ilgili bir-iki yazı yazdım ya... Fazla tutucu oldukları anlaşılan bazı kişileri kızdırmış bu yazılar... Birkaçı “Senin duaların kabul olmaz. Çünkü günaha giriyorsun. İçen herkes günahkârdır, cehennemliktir” diye mesajlar yolladılar.
Kimin günahkâr olduğuna, kimin cennete ya da cehenneme gideceğine softalar değil, Allah karar verir tabii... Ben Tanrı’nın adaletine inanırım.

***

Bir softa ile bir Bektaşi, tesadüfen bir araya gelmiş, yan yana dua ediyorlarmış. Softa:
“Allahım” demiş, “N’olur, beni imandan mahrum etme!”
Bektaşi de ellerini açıp “Tanrım” demiş, “N’olur beni rakısız bırakma!”
Softa, ona ters ters bakarak homurdanmış: “Bre! Bu ne biçim dua ulan? Utan!”
Bektaşi “Kızma be imanım” demiş. “Niye kızıyorsun ki? Herkes Allah’tan, kendinde olmayanı ister. Sana iman lazım, bana da rakı!”
Rahmi TURAN, 01.11.2010, HURRIYET

21.10.10

Türban

Okurlar sipariş veriyor:
“Türban meselesini yaz.”

*

Yazayım.

*

Bir İgnliiz üvinersitesinde ypalın arşaıtramya gröe, klemileirn hrflareinin hnagi srıdaa yzaldıklarıı ömneli dğeliimş asılnda... Öenmli oaln, briinci ve sonncuu herflarin yrenide olamsımyış... Çnküü, kleimleri hraf hraf dğeil, btüün oalark oykuormuşsz... Ardakai hraflrein sırsaı kıraşık da osla düüzgn ouknuyormuş.

*

İinglç di mi?
Bıakn nısal da düüzgn oukdnuuz.

*

Hem oukdnuuz.
Hem anladıınz.

*

Trüban bduur.

*

Tartıışlan mselee ne oulrsa olusn, bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin... Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa, düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.

*

Üvinersite srouları çlaımnış, Amreikan şrketii Trküiye’de rşvüet dğaıtmış, domateisn tneasi iki lria oulmş, maedncleriin cseetlernii beş aıydr çıkaramoyrlarmıış, her dröt gnçteen brii isşiz gzeiyrmouş, pkklya pzarlaık yaplııyrmouş, meemlket bölüüynrmouş, Amreikaıllar bzie fzüe döşyormuuş, deinz feenri ne oulmş, yargyıı taammen bdaem byklııı ypmışlaar flian...

*

Hiç öenmi klmaaz.

*

Tartıışlan mseleenin bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmezsin, sbaah klkaarsın trüban konşuuursn, aşkam yaatrsın trüban konşuuursn.

*

Kaafn alalk blulak oulr ama...
Akılnda bi tek trüban klaır!

*

Saadce kfaayı örtmez çnküü.
Her srounu öertr trüban.

*

Bilmiyorum anlatabildim mi.
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 21 Ekim 2010

2.5.09

TSK ile vuruşmak!

Bir tarafta 2009’un ilk üç ayında yüzde10’ları aşan ekonomik daralma.
Diğer tarafta Azerbaycan’la Türk kamuoyu ikilisi ile ABD-AB, Ermenistan ve diaspora dörtlüsü arasında sıkışma, Kıbrıs’da finale gelinmesi ve K.Irak’ta yaşanan malum süreç.
Ve bunlardan da önemli olan DTP-PKK kalkışmasının geldiği dehşet nokta, Tayyip beyi günlerdir uyutmuyor.
Öyle, çünkü bu konulardan her biri, bir değil birkaç iktidarı bile yutacak önemi haiz.
Değil tamamında, birinde bile mağlup olmak zaten inişte olan AKP’yi duvara toslatacak.
İşte bu realiteyi gören Tayyip Erdoğan haftalardır çıkış yolu arıyor.
Ekonomik buhranın küresel olgular sebebiyle en az iki yıl sürmesi kesindir ki, böyle bir zaman dilimine bir iktidarın dayanması ve ayakta kalması mümkün değil..
Keza Azerbaycan-Ermenistan olayında da zor bir süreç işlemeye başladı. Bir tarafta Obama’ya ayak üstü yapılan taahhütler, öbür yanda ayağa kalkan kamuoyları!
Aynı şekilde AB bağlamında Kıbrıs’ta da son tangoya gün sayılıyor.
Ya AB defteri yakılacak ya da Kıbrıs’la ilgili talep ve dayatmalara boyun eğilecek.
Kuzey Irak konusu bir başka dert.
Azıtan DTP ve PKK ise en sıcak problem.
Tayyip Erdoğan’ın gündemdeki bütün bu sıcak konulara değil bir çıkış yolu haritası ya da politikası, herhangi bir bakışı bile yok.
Adeta sorunların ardından sürüklenip geliyor.
Bir ara kabinede revizyon yapıp yeni hava ve imajla yol alırım diye düşündü ama bu rüzgarın kendine ancak üç gün yetebileceğini gördü.
Aslında Erdoğan’ın sorunu sadece vizyonsuzluk ve politikasızlık değil, gününü gün etme anlayışıdır..
6.5 yıldır sorunları hep halının altına süpürerek yani erteleyerek bugünlere geldi ama artık hesap günü geldi çattı.
Öyle olunca da Tayyip bey, tabir yerinde ise duvara dayandı ve kıpırdayamıyor.
Sorunlar, artık aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hüviyetinde. Bir başka boyut, artık dış dinamikler de Tayyip beyden eskisi gibi ümitvar değil.
ABD ve İsrail, bölgede Türkiye’yi, daha doğrusu ordusunu olmazsa olmaz görüyor ve yolculuğa Tayyip beyle çıktı lakin aradan geçen 6.5 yılda Erdoğan aşındı. En önemlisi Tayyip beyle TSK arasında var olan güven bunalımının aşılmamış olması, Washington ile Tel Aviv’in desteğinde tereddütler yarattı.
Hillary Clinton ile Obama’nın Ankara ziyaretlerindeki laiklik vurgusu bunun işaretidir.
Evet Paxamericana ve İsrail, bir süredir ‘Türkiye’de yeni bir ekip olsa daha mı iyi olur’u sorguluyor.
Sorunların büyüklüğünü ve ABD ile İsrail gibi en yakın destekçilerinin bu bakışlarını gören Tayyip bey ise kara kara düşünüyor.
Peki Erdoğan çıkış yolu olarak neyi mi aklına getirebilir?
Gelin bir komplo teorisi yürütelim:
Yoksa Ergenekon’daki keskinlikler ve TSK’nın hedef alınmasına gösterdiği hoşgörü, askerin sabrının taşmasına mı endekslidir?
Evet Tayyip bey, bu sorunların altından kalkamayacağını gördü de, askerle vuruşarak demokrasi mücahidi imajıyla çekilmeyi ya da çekilmeye mecbur kalacak pozisyonu inşaya mı çalışıyor?
Olur mu öyle şey demeyin, değil geçen her gün, her saat bile Tayyip beyi aşındırıyor ve Erdoğan da bunu görüyor. Dolayısı ile bu gidişata böyle bir tedbir ve ambalaj çok mantıksız değildir.
Komplo teorin uçuk diyenlere sorarım o zaman, Türkiye bu kadar devasa sorunların kucağında iken hükümetin TSK ile bu boyutta cebelleşmesi nasıl izah edilecek?
Sabahattin ÖNKİBAR, Yeniçağ, 2 Mayıs 2009

24.4.09

Kafkasya 'yol haritası'; Avrupa'ya 'kestirme yol'...

Ermenistan’da 1998-2008 arasında 10 yıl Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Vartan Oskanyan, ‘Türkiye fırsat kaçırma fırsatını kaçırmıyor’ hükmünü vermekte galiba acele etmiş. O başlıkla kaleme aldığı yazısı 23 Nisan tarihli Lübnan Daily Star gazetesinde yayımlandı. Oskanyan, yazısına İsrail’in büyük devlet adamı olarak kabul eden eski dışişleri bakanlarından Abba Eban’ın ‘Filistinliler hiçbir zaman fırsat kaçırma fırsatını kaçırmadılar’ sözüyle başlayıp, onun kastettiğini Türkiye-Ermenistan ilişkilerine uyarlıyordu.
‘Türk-Ermeni ilişkileri içerikten ziyade jestlere dayanıyor. Gerçekten de, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son açıklamaları Türkiye’nin daha normal ikili ilişkiler kurulmasından bile yan çizmekte olduğuna ipucu teşkil ediyor’ görüşünü dile getiren Oskanyan, yazısında bir de şu anekdotu iletiyordu:
“Türkiye’nin dışişleri bakanı olduğu sırada Gül ile 2003’teki ilk görüşmemde, Türkiye’nin Ermenistan-Türkiye ilişkilerine Azerbaycan-Ermeni ihtilafına bağlamaktan yarar görmediğini kabul ettiğini belirterek, Türkiye’nin bütün komşularıyla normal ikili ilişkiler kurmak istediğini söylemişti. Bu benim kulaklarıma hoş bir müzik olarak gelmişti ve bunu kendisine bildirdim. Ama Azerbaycan baskısı sürdü ve Türk politikası değişmedi...”
Oskanyan’ın yazısı 23 Nisan’da basılmış olduğuna göre daha önce kaleme alınmış olmalı. Hayat, bizim bölgede genellikle hızlı akıyor. Nitekim, 22 Eylül gece yarısı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Türkiye ile Ermenistan, İsviçre’nin arabuluculuğunda, ikili ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde geliştirmek ve bu suretle tüm bölgede barış, güvenlik ve istikrarı ileri götürmek amacıyla yoğun çaba göstermektedirler. İki taraf, bu süreçte somut ilerleme sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritasi belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağladı” deniyor.
Eş zamanlı olarak, benzer bir açıklama Ermenistan tarafından da yayımlandı. İsviçre tarafından da.
Ve, dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu açıklamalara bir ‘destek açıklaması’ yayımladı.
***
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
1. Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci, önüne geçilmez bir doğrultuda ilerliyor. Dörtlü (Türkiye, Ermenistan, İsviçre, ABD) açıklamaları bu olguyu belgeliyor. Azerbaycan’ın son günlerde pek de haklı bir gerekçeye dayanmadan Türkiye’ye yönelik gereksiz ve olumsuz kampanyası, Türkiye’nin ‘stratejik’ dış politika adımını atmasını frenleyememiştir.
2. Bu açıklamaların zamanlamasına, seçilen sözcüklere (wording) ve ‘ruhu’na bakıldığında ve bugünün 24 Nisan olduğu hesaba katıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘soykırım’ nitelemesini kullanmayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘yol kazası’na imkân verilmeyeceği anlaşılmıştır.
3. Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bir ‘yol haritası’ üzerine hareket etmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorununda bir ‘ilerleme’ ile ‘paralel hareket edilmesi’ni zımnen öngörmektedir. Böylece, Karabağ sorununa ilişkin ‘ilerleme’yi de teşvik eder bir mahiyettedir. Karabağ’da ilerlemenin bir ‘ön şart’ olduğu söylenmeden, böyle bir ilerleme yönünde kendiliğinden bir ‘teşvik unsuru’ sağlanmış olmaktadır.
Bu noktada, ‘yanlış bir değerlendirme’den yola çıktığını belirttiğimiz Vartan Oskanyan’ın yazısının son bölümü dikkate değer bir gözlemde bulunuyor. Oskanyan şöyle yazmış:
“Sınırı kapalı tutmak Yukarı Karabağ ihtilafını çözmeyecek. Tersine, bir açık sınır ihtilafın çözümünü kolaylaştıracak, zira bu herhangi bir şey için bir al-ver durumunu getireceği ya da şartlar koşulmuş olduğu için değil, açık bir sınır tüm komşulara yönelik adil bir konumda bulunmayı sağlayacağı için... Bir uzlaşma ortamı tehditler ve şantajdan arınmış bir bölgesel ortamı gerektirir. Türkiye, bu ihtilafta dengeyi bir taraf yönünde değiştirmeden, her iki taraf da özellikle güvenlik konularında daha uyumlu davranmak zorundadırlar. Yukarı Karabağ ihtilafı güvenliğe ilişkindir. Kendisine hasım iki devlet (Türkiye ve Azerbaycan) arasında sandviç gibi sıkışmış durumdaki Ermenistan’ın, güvenlik uzlaşmalarına gitmesi ve bunu yapabilmesi beklenemez. Sınır kapama hasmane bir davranıştır. O sınırı açmak ise normal bir bölgesel ortam yaratmak anlamına gelir. Tarih, Türkiye’ye bölgesel ilişkileri yeni bir düzeye taşımak fırsatını sunuyor. Ve bir Yukarı Karabağ çözümü için beklemek hiçbir şekilde bir çözüm değildir. Sadece bir fırsatı daha kaçırmaktır.’
Gerçekten de, Karabağ konusunda ilerleme imkânı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ‘yol haritası’ ile artmıştır. Esasen, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Minsk grubu öncülüğünde yapılan görüşmelerde Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridorun genişliği, Azerbaycan’ı işgal altındaki 5 bölgesinin iadesi gibi konularda, iş, teknik ayrıntıların görüşülmesine geldi. Hatta, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in geçen hafta Moskova’da Karabağ ile Ermenistan anakarasına bağlayacak ‘Laçin koridoru’nun Ermenistan’a bırakılmasını kabul noktasına geldiği bile basına yansıdı.
***
Türkiye açısından bakıldığında Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Karabağ’da çözüm ön şartına bağlanmamakla birlikte, o alandaki ilerleme ile ‘paralellik’ yaklaşımına bağlanmış durumda. Bu noktada, Amerikan Dışişleri açıklamasının sözcüklerine dikkat etmek gerekiyor.
ABD Dışişleri Sözcüsü Robert Wood, yazılı açıklamada (yani, ayak üstü bir soru üzerine yapılmış sözlü bir açıklama değil, o bakımdan daha önemli) “ABD’nin öteden beri pozisyonu, normalleşmenin ön şartsız ve makul bir zaman diliminde gerçekleşmesi olmuştur” diyor ve ekliyor: “Ermenistan ve Türkiye’yi üzerinde anlaştıkları çerçeve ve yol haritasına uygun şekilde ilerlemeye davet ediyoruz.”
Sihirli kavram haline dönüşen ‘yol haritası’nda bir ‘paket yaklaşım’ söz konusu. Buna göre, diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında bir ‘hükümetlerarası konferans’ oluşturulması tasarlanıyor. Oluşturulacak alt-komisyonlar, sınır kapılarının işler hale getirilmesi -yani kara sınırının açılması-, kapılarda gümrük düzenlemeleri, doğrudan ekonomik ilişkiler kurulması, mal ve yolcu geçişi için anlaşmaların hazırlanması, uçak ve tren seferlerinin düzene sokulması, diplomatik temsilciliklerin karşılıklı olarak açılması gibi ayrıntıları belirlemek görevini üstlenecekler.
Diplomatik ilişkiler önce ‘akredite büyükelçiler’ ile başlatılacak. İki yıl içinde, karşılıklı başkentlerde ‘yerleşik büyükelçiler’ ve açılacak konsolosluklar için altyapı hazırlanacak. Bu adım ‘tam normalleşme’nin ardından gelecek.
Bir de Türkiye’nin talebi olan ‘ortak tarih komisyonu’ oluşturulacak.
Bunlar ‘yol haritası’ sözcüklerinin anlamına uygun biçimde bir ‘süreci’ ifade ediyor. ‘Süreç’, Karabağ konusunda ilerlemeyi de zorlayacağı için, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ‘paralellik yaklaşımı’ korunmuş olacak.
Azerbaycan’ın ‘tepki tonu’nun düşmesinden, ‘yol haritası’nın yol alabileceği izlenimini edinmek mümkün. Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü İlhan Poluhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var” dedi ve “Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini ve sınırların açılmasını sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” diye ilave etti.
Bir sorun yok. Türkiye de,
zaten, öyle düşünüyor ve öyle de düşünüyordu.
Asıl ilginç olan husus, Azerbaycan sözcüsünün ‘Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakû’yu bilgilendirip bilgilendirmediği’ sorusuna ‘Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını’ söylemesi. Günlerdir, haftalardır biz de bunu böyle yazıyor, böyle söylüyorduk.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, tarihin, coğrafyanın, 21. yüzyılın, günümüz şartlarının kaçınılmaz bir adımıdır.
Elindeki ‘yol haritası’ ile Türkiye’nin Kafkasya yolu açık olsun.
Bilelim ki, o yıl, Türkiye’nin uluslararası sistem üzerindeki Avrupa yolculuğunda da ‘kestirme yol’dur...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 24 Nisan 2009

20.1.09

Hepsi muhalif ama AKP aleyhine hiç konuşmamışlar!

İtiraf etmeliyim ki olayın bu boyutu hiç aklıma gelmemişti..
Eski Başbakan Yardımcısı Şener, çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekti..
Ergenekon soruşturmasında onlarca kişi gözaltına alındı..
Tutuklandı..
Yüzlerce kişinin telefonları dinlendi..
Dinlenen telefon kayıtları, evlerinde bulunan notlar 444 klasöre yerleştirildi..
Mahkemeye sunuldu..
Medyada neredeyse satır satır yayınlandı..
AKP aleyhine tek cümle yok..
Şener’in dikkat çektiği nokta bu..
Diyor ki; “Ortak özellikleri iktidar partisine karşı olmak.. Peki gece gündüz dinlenen telefon konuşmalarında iktidar partisi, Başbakan, onun çevresiyle ilgili tek bir konuşmaları yok.”
İlginç değil mi?

*

İktidara karşı örgüt kurulacak.. Bu örgüt üyelerinin büyük çoğunluğu telefon görüşmeleriyle deşifre olacak..
Ama..
Başbakan aleyhine..
Bakanlar aleyhine..
Veya çıkardıkları yasa aleyhine..
Bırakın hepsini..
AKP’li belediye başkanları aleyhine tek cümle etmeyecekler..
Hepsi muhalif.. Ama iktidar hakkında hiç konuşmamışlar!
Akla, mantığa sığıyor mu?

*

Eski Başbakan Yardımcısı “büyük bir hassasiyetle ayıklanmış durumda” diyor..
Niye acaba!
Telefonları dinlenen yüzlerce adam ‘şurada yolsuzluk yapmışlar, burada usulsüzlük var, kayırma var’ diye de mi konuşmamışlar!..
Kadrolaşmadan da mı söz etmemişler!
Ek belge diye sunulan telefon konuşmalarına bakıyorsunuz..
Yok..
Bunları hiç konuşmamışlar..
Bu insanlar AKP aleyhine telefonda dahi tek cümle etmemişse nasıl AKP muhalifi olurlar ki..
Her şeyi konuşmuşlar..
AKP hariç..
İnandırıcı mı?

*

Şener ‘hassasiyetle ayıklanmış’ diyor..
Niye?
Onun değerlendirmesi şöyle; “Siyasi polemik konusu olabilir, basına yansıyabilir, siyaseten yıpratıcı bir nitelik kazanabilir.”
İşte bu nedenle hepsi ayıklanmış!

*

Ama..
Telefonları dinlenen olayla ilgili ilgisiz herkesin özel hayatı ortada.. Aşk konuşmaları, yaptıkları dedikodular, özel hayatlarının mahrem noktaları..
Hepsi var..
Mesela İlhan Selçuk’un Fashion TV’de izlediği Rio Karnavalı’nda gördüğü kızlar için ne düşündüğü bile öğrendik..

*

AKP hakkında tek satır yok..

*

Gelelim işin doğrusuna..
Telefonu dinlenen kişilerin AKP için söyledikleri; bu soruşturma kapsamı içinde değilse ‘geyik muhabbeti’ düzeyindeyse, tabii ki ayıklanmalı..
Hem de hassasiyetle..
Köşedeki bakkalı dinleyin; hükümet aleyhine, belediyesi aleyhine atıp tuttuğu tonlarca laf bulursunuz..
Bunları yayınlamak doğru değil..
Ama..
Aynı hassasiyet özel hayatlar için de, ilgisi olmadığı halde adı geçen isimler için de gösterilmeliydi..
Demek ki..
Ayıklama..
Veya hassasiyet, nalıncı keseri gibi çalışmış..
Sadece AKP’ye toz kondurmamışlar..

Gerisi!!!
Mehmet Tezkan, Vatan , 20 Ocak 2009

Maazallah bir kurt çıksaydı

ABD'nin seçilmiş Başkanı Barack Obama için Washington'da yapılan töreni, içim burkularak izledim.
Dünyanın yetiştirdiği en büyük golfçülerden biri olan Tiger Woods konuşuyor.
O da Obama gibi Afrika kökenli bir Amerikalı.
"Babam bir Amerikan subayıydı" diyor.
Çocukluğunun, Amerika'nın dört bir tarafından gelen subaylar arasında geçtiğini söylüyor ve devam ediyor:
"Ülkemizin güvenliğini sağlayan ordumuzun üyesi bir aileden geldiğim için onur duyuyorum."
Her yıl gaziler için turnuva düzenlediklerini ve bu turnuvaya aynı onur duygusuyla katıldığını söylüyor.

* * *

Düşünüyorum.
Amerikan ordusunun geçmişinde karanlık işlere karışmış kimse yok muydu?
Vardı.
Hem de o kadar çok vardı ki...
Albay Oliver North'un yargılanmasını hálá hatırlıyoruz.
Ama, o ordunun içindeki yanlışlıklar, Tiger Woods'un, babasının mensubu olduğu orduya karşı sevgisini ve gururunu hiç etkilememiş.
Benim ailemde Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu kimse yok.
Hiç fark etmez.
Ordumuzla, ben de en az Tiger Woods'un duyduğu kadar gurur duyuyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içinde yanlış işlere karışmış kişiler yok mu?
Var elbette. Polisin de var, başka mesleklerin de...
Hiç fark etmez.
Yapılan yanlışlıklar, o ordunun kahramanlıklarını asla silemez.
Balkan Savaşı, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı...
Doğru savaşlar, yanlış savaşlar...
Siyasilerin çözemeyip de onun üzerine yıktıkları...
Başkalarının yanlışları, kendi yanlışlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin temel direklerinden biri.
Tiger Woods'u alkışlayanlara bakıyorum.
Gelen kim?
Demokrat.
Yani Amerika'nın Vietnam'ını, Irak'ını eleştire eleştire gelmiş.
Askeri hálá Irak'ta çarpışıyor.
Dakika bir, gün bir, "Ordumuzla gurur duyuyoruz" diyor.
İçim burkularak derin bir hüzünle izliyorum.

* * *

Biraz sonra sahneye, "Amerikan kartalı" getiriliyor.
Nedir Amerikan kartalı?
Şöyle anlatayım.
Bir nevi bozkurttur.
Yani Amerikan kuruluş efsanesinin sembollerinden biri.
İster istemez yine düşünüyorum.
Bizde böyle bir tören olsa,
Birileri, sahneye bir "bozkurt" çıkarmaya cüret etse...
O başkan, o başbakan geldiğine geleceğine pişman edilirdi.
Ne faşistliği bırakılırdı, ne ırkçılığı...
Çünkü bu ülkenin arkasında, tarumar edilmiş milli semboller mezarlığı vardır.

* * *

Sahnenin arkasında, Abraham Lincoln'ün heykeli.
Bir koltuğa oturmuş, mağrur gözlerle önündeki kalabalığı seyrediyor.
Her çıkan ondan bir iki cümle okuyor.
Sanki Obama değil de, o iktidara geliyor.
Kimdir Lincoln?
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından biri.
Sense, "Atatürk" diye ağzını açsan, yüzlerce sözde aydın, "Diktatör" diye bağırmaya hazır bekliyor.
Anafartalar unutulmuş, Trablus unutulmuş, Çanakkale unutulmuş, Kurtuluş Savaşı unutulmuş.
Cumhuriyet'in kuruluşu desen, zaten damgasını yemiş, geldiği yere iadesiz taahhütlü postalanmış.
Töreni seyrediyorum.
Bir millet nasıl doğar, nasıl yaşar?
Cevabı orada... O sahnede.
Ya bir millet nasıl darmadağın olur?
Cevabı bizim mahallelerde, Ortadoğu'da...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 20 Ocak 2009

19.12.08

Özür, bir işe yararsa kıymetli olur...

Bir grup aydın, bireysel bir kampanya açarak, "Ermeni kardeşlerimizden" özür diliyorlar. Kısa gerekçeleri de şöyle: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."
Önce şunu söyleyeyim. "Ermeni kardeşlerimiz"den benim hiç rahatsızlığım yok. Evet, onlar bizim insan kardeşlerimiz. Biz önce insanız. Bu kampanyaya çok sert tepkiler gösterenler var. Tepkileri hakaret boyutuna taşıyanlar ise gerçekten ayıp ediyorlar.
Bizim ülkemizde maalesef demokratik terbiye yok. Çoğumuz itibarıyla sadece kendimize demokratız. Aykırı hiçbir ses, fikirlerimize hiçbir itiraz istemiyoruz. Adam gibi tartışmayı da bilmiyoruz.
Kampanyada imzası olan aydınların bazılarıyla arkadaşız. Onların demokrat duruşlarını hep takdir ettim. 28 Şubat sürecinde demokrasi, fikir ve ifade hürriyeti, özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi adına yapılan ortak mücadelenin, Türkiye'nin demokratikleşmesi adına ne kadar değerli olduğunun da idraki içerisindeyim. Öncelikle, Ermeni kardeşlerden özür dileme kampanyası, demokrat cephede bir zaaf oluşturmamalıdır. Çünkü malûm çevreler, milliyetçi duyguları istismar ederek şimdiden bir karşı saldırı başlattılar.
Kampanyaya gelince... Evvela bu kampanya kişisel bir kampanyadır. İster katılırsınız, ister katılmazsınız. Katılanları; "işbirlikçiler, gördünüz mü kimlerin adamı oldukları ortaya çıktı" türünden karalamalar, hele hele vatan hainliği suçlamaları, kin ve nefret siyasetinin tezahürüdür. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bu kampanya, zamanlama açısından eleştirilebilecek bir kampanyadır. Bende, Türkiye ile Ermenistan arasındaki meselelerin çözümüne bir fayda sağlamayacağı kanaati var. Sayın Cumhurbaşkanı'nın milli maç vesilesiyle yaptığı Erivan ziyaretinin ardından doğan olumlu havayı bozabileceğini bile söyleyebilirim. Zira bu meselenin çözümünde kamuoyu desteği çok önemlidir. Aydın arkadaşlar, tam da olumlu bir hava doğmuşken, "nereden çıktı bu Ermenilerden özür dileme kardeşim, sen dilersen dile biz özür dilemiyoruz" tepkilerinin öne çıkmasına vesile oldular. Yani kaş yapayım derken göz çıkarma gibi bir zemine kaydık.
Kampanyada imzası olan aydınlar, Birinci Cihan Harbi'nde Ermeni çetelerinin Ruslarla işbirliği yaparak on binlerce Müslüman'ın, Türk'ün, Kürt'ün katledildiğini inkâr etmiyorlar. O zaman vicdanen ve ahlaken, iki olay birlikte anılıp; "Tarihte böyle zulümler, haksızlıklar olmuştur. İnsan olarak bunların hepsinden acı çekiyoruz. Karşılıklı olarak bu acıları paylaşıyor, karşılıklı olarak özür dilenmesini doğru buluyoruz" dense, daha doğru olmaz mıydı? Farklı düşünen aydınların da bu imza kampanyasına katılmasına imkân tanınsaydı, daha isabetli davranılmış olmaz mıydı? Üzerinde düşünülmesi gereken bir eleştiriyi de hatırlatmalıyım: "Kamuoyu, büyük çoğunluk itibarıyla ortak hissiyat gösterdiği alanlarda bu aydınların hiç tepkisini duymuyor, görmüyor. Neden, Doğu Anadolu'da Ermeni katliamlarını hiç telin etmiyorlar? Balkan faciasından hiç söz etmiyorlar?"
Bence bu kampanyada, bir üslûp hatası, bir derdini tam anlatamama ve bu yüzden yok yere pek çok insanı da günaha sokma yanlışı var. Hırant Dink ailesinden ben de özür diliyorum. Varlık Vergisi'yle, 6-7 Eylül 1955'teki devlet komploları ile gayrimüslimlere zulmedilmesini asla tasvip etmiyorum. Başka zulümleri de, dünyadaki bütün zulümleri de, vicdanımı yaralayan, beni insanlığımdan utandıran facialar olarak asla tasvip etmiyorum. Ama gelecek önemli. Vicdanımdaki özürleri, çözüm adına bir itici güç olarak değerlendirebilmem önemli.
Özür erdemli bir davranıştır. Aydınların özür dilemesi daha anlamlı, değerli bir davranıştır. Ama o özür, çözümü kolaylaştırmalı, çözüm adına bir işe yaramalıdır...
Hüseyin Gülerce, Zaman, 19 Aralık 2008

18.12.08

Ermeniler de özür diliyor!

ERMENİ aydınları da 'Türklerden özür dileme!' kampanyası başlatıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından yapılan çok ince 'ayaktopu' jestinden çok etkilenen 'bizim' "aydınlar"ın belirli bir 'plan ve program' çerçevesinde başlattıkları 'özür dileme' kampanyasından çok etkilenip sevinçten gözleri dolan Ermenistan ve diaspora aydınlarından da karşılık geliyor.
Aradan daha bir hafta geçmeden onlar da kampanya başlatmak için kolları sıvadılar.
Önümüzdeki günlerde Ermenistan Halkı'nın imzasına ve Ermeni Diasporası'nın insafına sunulacak olan 'Duyuru'nun taslağı özel kanallarla elime ulaştı, sizlerle paylaşıyorum.
Aydoğan KEKEVİ

(Bir kaynak: Em. Öğr. Neşide Kerem Demir: 'Bir Şehit Anasına Tarihin Söyledikleri- Türkiye'nin Ermeni Meselesi' (Sayın Neşide Kerem Demir, 27 Ocak 1973 tarihinde şehit edilen Los Angeles Başkonsolos Muavini Bahadır Demir'in annesidir. A.K.)

* * *

"Biz aşağıda imzası bulunan Osmanlı İmparatorluğu'nun 'millet-i sadıka'sı Ermenilerin torunları olarak:
Bizans'ın Kırım'a sürdüğü 170 bin Ermeni'yi Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki savaş filosuyla alıp yeniden Osmanlı topraklarına getirip İstanbul'a yerleştiren, Ermeni Patrikliğini ihdas eden Fatih Sultan Mehmet'ten;
Türkmen gençleri cepheden cepheye cihat uğruna koşturulurken Tebriz'den getirdiği Ermeni sanatkarlara ülkenin sanat damarlarını teslim eden Yavuz Sultan Selim'den;
Atalarımızı paşalıktan bakanlığa, Saray hazinesinin tesliminden imparatorluğun temsiline kadar her türlü makama layık gören tüm Osmanlı'dan; kendilerine gösterilen bu güvene layık ve sadık davranmayan; dış ülkelerin emperyalist amaçlarına alet olan; savaş halinde olan Osmanlı ordusuna arkadan saldıran, eli silah tutan erkeklerin cephede olmasını fırsat bilip köy yağmalayan, ırza geçen; terör örgütü kurup onlarca Türk diplomatını şehit eden; bugünkü Ermenistan sınırları içinde bir tek Türk barındırmayan;
Yıllardır her yerde, her fırsatta Türkleri kötülemeyi meslek edinen;
Okul kitaplarından masallara kadar her yerde her fırsatta çocuklarımıza 'Türk Düşmanlığı' aşılayan;
Gerçekleri yazanları, söyleyenleri korkutarak susturmaya çalışan;
Gerçekleri yazan kitapları piyasalardan toplattıran, belgeleri yok eden;
Ermenistan arşivlerini açmayarak sorunu sürüncemede bırakıp kullanan;
Sahte belgeler, tahrifatlı resimler, uyduruk sayılarla yıllardır dünya kamuoyunu aldatan;
Karabağ'da, Hocali'de katliam yapıp, milyonlarca Azeri'yi göçürüp perişan eden;
Her fırsatı 'yerli yersiz', 'doğru yanlış' demeden kullanarak Türkleri dünyaya şikayet edip kötüleyen atalarımız ve günümüz Ermenileri adına özür diliyor; Türk milletinden bizleri ve atalarımızı bağışlamalarını rica ediyoruz..."

Destekleyenler:

(...)

Özür dilemiyoruz
ÖZÜR bildirisine karşı ne yapacağız, bunun karşısında da mı susacağız?
Şimdi biz de sesimizi duyurmak, suçlu olmadığımız bir konuda özür dilemeyeceğimizi göstermek için bir web sitesi açtık. www.ozurdilemiyoruz.biz
Bütün özür dilemeyenlerin desteklerini bekliyoruz, tıklayın, bir imza da siz atın...
Ertuğrul AKGÜNDÜZ

"TARİH yazmak da tarih yapmak kadar önemlidir" diyen Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa'dan... ASALA terörüne kurban giden diplomatlarımız ve ailelerinden... özür diliyoruz.
Haydar MUTAF GAZİANTEP
Yalçın Bayer, Hürriyet, 18 Aralık 2008

17.12.08

Özür diliyorum, çünkü...

Her birinin yaşı o zulüm yıllarını hatırlamaya müsait dev ağaçlarla dolu bir ormanın içinden geçilerek gidilir kampa.
Başları göğe eren, gri gövdeleri dimdik, uzun dalları her mevsimi ayrı renkte yaşayan ağaçlardır bunlar.
Kampa adını veren de onlardır.
Buchenwald “kayın ormanı” demektir.
Galiba ilk kez, o kampta yaşamıştım bu duyguyu.
Yirmi üç yaşındaydım.
Berlin Duvarı yıkılalı kısa bir süre olmuştu; bir grup gazeteciyle birlikte Doğu Almanya’yı dolaşıyordum.
Weimar’dan Buchenwald’a gittik; Nazilerin 1937’den 1945’e çeyrek milyon insanı kapattığı, 56 bin insanı öldürdüğü kampı dolaştık.
Mihmandarımız, Doğu’ya hayatında ilk kez bizimle geçen bir Batı Alman’dı; yirmi üç yaşındaydı; adı Klaus...
Gruptan uzaklaşıp tek başıma gezdim kampı; ağlıyordum.
Sonra Klaus geldi buldu beni; ağlıyordu.
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Nazi yok,” dedi, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Alman yok,” dedim, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
Buchenwald sadece öfke ve acı vermedi bana, utandırdı da.
Mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde taşıdığımı, galiba ilk kez o kampta hissettim; insanın insana zulmünden ötürü bağışlanmak istedim.
Sessiz bir özür içimde büyürken okudum o sözü; “jedem das seine.”
Almanların sık kullandığı bir deyişti, biliyordum.
1950 ve 60’ların büyük bölümünü Almanya’da geçiren annem de sıkça söyler, bazen daha iyi anlayayım diye, “her koyun kendi bacağından asılır” diye eklerdi.
Buchenwald’ın kapısında yazılıydı.
“Jedem das seine.”
Herkes hak ettiğini bulur ya da herkes kendi ettiğinden sorumludur.
Prusya Kralı Büyük Frederick’ten miras “liberal” bir şiardı bu; bir “hakkaniyet” ifadesiydi.
“Ben yapmadım” diyebilen insanı yapılanın yükünden azat eden bu sözün içinde saklı haksızlığı düşündüm kamptan çıkarken.

* * *

“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Cengiz Aktar ve Baskın Oran’ın öncülüğünde hazırlanan bu metnin altına imza atıyorum.

* * *

Biliyorum ki vicdanı, Osmanlı Ermenilerine yapılan zulmü reddeden birçok kişi imza atacak bu metne.
Ama birçoğu da imza atmayacak ya da “imza atarım ama...” diyecek...
Kimileri “şerh” düşecek Sabah’tan Emre Aköz’ün yaptığı gibi; “Eylem olarak zaten yapmadığım, fikren katılmadığım, bir nebze dahi olsa yararlanmadığım, gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum bir konuda neden özür diliyorum” diye soracak.
Başkaları, Taraf’tan Ayşe Hür’ün yaptığını yapıp “aklı” ile sorgulayacak bu metni; “Ben bu tür olaylara, Türk milletinin bir ferdi olarak değil, bir bilim insanı, bir tarihçi olarak yaklaşırım. Bence bu olaylar o dönemde kabaran Türk milliyetçiliğinin hatasıdır. Şahsen kendimi bununla özdeşleştirmiyorum ve kişisel olarak özür dileme gereği duymuyorum” diyecek.
Diğerleri, Bilgi Üniversitesi’nden Ferhat Kentel gibi, bir yandan girişime sahip çıkarken bir yandan da “Bu metin tamamen benim ruh halime uyuyor. İmzalamayı düşünüyorum. Ama özür dilemekte çok emin değilim. Ben vurguyu, ‘acıyı çok fazla hissediyorum’ cümlesine yapmak istiyorum. O acıyı paylaşmak istiyorum” diye açıklayacak çekincesini.
Aköz, Hür ve Kentel gibi daha nice ahlaklı, duyarlı, sorumlu insan “özür dilemek” konusunda itiraz ya da tereddüt sahibi olacaklar; biliyorum.
Hepsine saygım var.
Ama içimde ne zamandır büyüyen sessiz bir özür de var.

* * *

Ben 1915’te yaşananlar için Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum.
Çünkü fiilen yapmasam da, fikren katılmasam da ve bu meseleye illa ki “Türk milletinin bir ferdi” olarak bakmasam da, mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde hissediyorum.
Çünkü Ermeni soykırımından “bir nebze dahi yararlanmadığımdan” emin olamıyorum.
Çünkü Ermenilerin terk etmek zorunda bırakıldığı maldan, mülkten, topraktan üzerime hak geçmediğini zannetmek yetmiyor bana; “ya geçtiyse” ile “geçmemiş olması mümkün mü” arasında bocalıyorum.
Çünkü ailemde, bilebildiğim kadarıyla, hiç İttihatçı paşa olmaması rahatlatmıyor beni; “büyükbabam Selanik’te İttihatçılarla çalışmadı mı; en iyi arkadaşlarım arasında İttihatçı paşaların torunları yok mu; hem olsa ne fark eder olmasa ne fark eder; İttihatçı zihniyetteki bu devleti şu veya bu şekilde ayakta tutan toplumun bir ferdi değil miyim ben” diye soruyorum kendime.
Çünkü “gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum” bu meselenin üzerine gitmek konusunda her zaman yeterince duyarlı, kararlı ve cesur olduğumdan emin değilim.
Çünkü tarihe, sadece mesleğimin ve sınırlı aklımın, bilgimin, birikimimin içinden bakamıyorum.
Çünkü Ermenilere yapılan zulüm her şeyden önce boğazımda bir düğüm benim.
Çünkü “jedem das seine” fikri bu düğümden kurtarmıyor beni.
Çünkü zalimle özdeşleşmemem, mazlumun acısını paylaşmam yetmiyor bana; zulmü her iki çehresiyle içimde taşıdığım için bağışlanmak istiyorum.
Yasemin Çongar, Taraf, 12.12.2008

Ben de özür dilerim

Bizim aydınların Ermenilerden özür dileme hareketi beni heyecanlandırdı. Ben de işin bir şekilde ucundan tutmaya karar verdim...
Ben Osmanlı’nın savaştığı herkesten özür diliyorum. Bizans’tan özellikle... Sonra başta eski hısımlarım Ramazanoğulları olmak üzere Osmanlı’nın hafif şiddet uygulayarak hizaya getirdiği bütün Anadolu Beylikleri efradından... Cengiz Çandar’dan mesela... Soyağacı Çandaroğulları’na kadar gidermiş...
Fatih, Kanunî ve bilumum ilgili padişahlar döneminde Osmanlı’nın bekası için Balkanlar’da, Avusturya’da, Romanya’da, Macaristan’da ve de Arap yarımadasında, hatta Kuzey Afrika’da dövüştüğümüz ne kadar millet varsa hepsinden özür dilerim.
Tabii Çanakkale’yi zindan ettiğimiz tüm ulusların evlatlarından özür dilerim. Osmanlı’ya karşı isyan etmiş olan tüm ulusları sindirmek için girişilmiş mücadelede tepelediğimiz herkesten özür dilerim. Hele savaş sırasında Osmanlı’nın içine düştüğü zaafı fırsat bilip yüzlerce yıl velinimet olarak önünde eğildikleri padişahlığa karşı isyan bayrağını açmış ve çoluk çocuk demeden pek çok Türk ve Müslüman komşusunu doğramış olan gruplara karşı Osmanlı’nın verdiği reaksiyon sonucu evinden, toprağından, hayatından olmuş kavimlerin kefaletini de ben ödemeliyim. Onlardan da özür diliyorum...
Bütün bunları yapacağım yapmasına da; bu konuda ne kadar geri gitmem gerektiğini bir kestirebilsem...
Örneğin Orta Asya’ya ve Çinlilere kadar gitmeli miyim? Ne kadar yakına gelmeliyim? PKK terörü sırasında telef olmuş Kürtlerden de özür dilemeli miyim mesela? Ya da İtalya, Sezar’ın ve Roma İmparatorluğu’nun yaptıkları için kimlerden özür dilemeli. Örneğin aslanlara atılan Hıristiyanların efradının ellerine kapanmalı mı bugünkü İtalyanlar?.. O kadar da geri gidilmez, bu arada kendileri de Hıristiyan oldular mı diyorsunuz? Peki Arnavutlardan özür dilesinler mesela; ya da Habeşlerden; ülke içinde partizanlardan... Öte yandan İngiltere ne yapsın, buyurursunuz? Müstemlekelerinden özür dileyip sıkı tazminatlar ödemeli mi, mesela? ABD’yi hiç sormuyorum... Onların yatacak yerleri yok, bu mantıkla...
Bu arada Osmanlılardan, Türklerden, ABD’li zencilerden, Afrikalılardan, İrlandalılardan, Basklılardan, Iraklılardan, Afgan halkından kim özür dileyecek? Onların ‘acılarını’ kim içinde duyacak?..
Bu soruların yanıtını bir bulsam, ben de “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e” duyarsız (!) kalmayacak ve bir kısım necip Türk aydını gibi Ermenilerden özür belgesini imzalayacağım... Ne yazık ki bir türlü bulamıyorum...
Ali Saydam, Akşam, 13 Aralık 2008

Hrant’tan özür diliyorum

Hrant’ın (Dink) arkadaşıydım ben. Onun ölümünün sorumluluğunu hissedenlerden de biri. En yakınlarından biri değildim. Çok sık görüştüğümüz de söylenemezdi. Ama arkadaştık işte. Ortak anılarımız birikmişti. İlk kez yurtdışına çıktığı vakit, Amerika’da Ann Arbor’da Michigan Üniversitesi’nde 7-10 Mart 2002’de ‘Balkan Savaşlarından Yeni Türkiye Cumhuriyetine’ başlıklı atölye çalışmasının son gününde kamuya açık oturumunun iki konuşmacısıydık. 2006’da Paris’te birlikteydik. İstanbul’da, Trabzon’da panellerde birlikte yer aldık. Defalarca, son kez onun Kınalıada’daki evinde aynı sofrayı paylaştık, ekmeği bölüştük.
Herşeyi konuştuğumuzu, ama aramızda hiç ‘soykırım’ tartışması geçmediğini hatırlıyorum. Hrant için en önemli şey, ‘vicdan’dı. O yüzden, hep çok kolay anlaştık. Çok sık görüşmesek, en yakınındakilerden biri değilsem de, hep çok yakın iki arkadaştık. O yüzden, adım adım ölüme yürüdüğünün idrakinde olmamanın ağır sorumluluğunu hissettim.
Ogün Samast, Yasin Hayal, Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük; bunların hiçbiriyle ilişkim olmadı. İlk ikisinin adını Hrant’ın öldürülmesinden sonra öğrendim. Üçüncüsünün adını Hrant’ın yargılandığı sırada Şişli Adliyesi’ndeki provokasyonlar ve yaptığı suç duyuruları vesilesiyle biliyorum. Dördüncüsünün varlığından Susurluk’tan bu yana haberim oldu. Bu isimlerin ilk ikisi Hrant Dink cinayeti, son ikisi Ergenekon davası nedeniyle şu anda tutuklu durumdalar.
Yine de Hrant’ın ölümünün sorumlularından biriyim ben. Öldürülebileceğini nedense hiç aklıma getirmediğim ve duruşmalarda onu yalnız bıraktığım için. Öldürüleceğini sezemediğim ve hiç değilse bir süre Türkiye dışına gitmesi için onu ikna etmeye çalışmadığım için.
Oysa, Şişli Adliyesi’ndeki duruşmalar, bir ‘linç gösterisi’ne dönüştürülmüştü. Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları mahkemeyi mahkeme olmaktan çıkartmışlardı. Onu mahkeme salonunda ‘Ergenekoncular’ yalnız bırakmamıştı. Veli Küçük de bırakmamıştı. Önceki gün Ergenekon davasında yaptığı savunmada, Şişli’de arabasıyla geçerken bir kalabalık gördüğünü, arabasından inerek Adliye’ye girdiğini söyledi. Yani, Hrant’ın yargılandığı sırada adeta tümüyle bir rastlantı eseri ve merak saikiyle duruşmasında bulunmuş. Veli Küçük, sanki bir alışveriş merkezinin açılışına gider gibi, belinde tabancasıyla o gün Şişli Adliyesi’ne girivermiş. Bizler, Hrant’ın arkadaşları, rastlantı eseri bile olsa o sırada Şişli Adliyesi’nde bulunmadık.
Hrant, duruşmasına Veli Küçük’ün geldiğini görünce, bir ortak arkadaşımıza “İşte şimdi bittik” demiş. Öldürüleceğinin kokusunu o an orada almış. Öldürüldükten sonra kardeşlerinden biri bana “Abim, Veli Küçük’ü mahkemesinde göreli beri öldürülmesi ihtimalini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı, çok rahatsızdı” dedi.
Zaten, öldürülmesinden bir yıl önce onun öldürüleceğini bilmeyen kalmadığını bir adalet sefaleti halinde süregelen cinayet davası safahatında öğrendik. Trabzon Jandarması, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, devlet kurumlarının içinde Hrant’ın öldürüleceğini ta bir yıl öncesinden bilen sayısı, anlaşılan, bilmeyen sayısından fazla imiş. Hrant da sezmiş öldürüleceğini.
Biz sezemediğimiz, en azından ben kendi payıma sezemediğim ve bu nedenle gereğini yapamadığım için öldürülmesinin sorumluluğunun ağır vicdanî yükünü taşıdım ve taşıyorum.
Bu nedenden ötürü Hrant’tan özür diliyorum...

***

İstanbul’da hayatı durduran en az 200 bin kişinin yürüdüğü, Ankara’dan birçok büyükelçinin, Avrupa’dan bir dizi siyaset adamının gelip katıldığı cenazesine, Bolu Tüneli’nin açılışı nedeniyle İtalya Başbakanı Romano Prodi ile birlikte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı katılmaya, hiçbir hükümet üyesini cenaze kortejinde yürümeye ikna edemediğimiz için de Hrant’tan özür diliyorum.
Onlar bir yana, kendi meslek çevremizdekileri, medya patronlarını ve en önemli gazete genel yayın yönetmenlerini ne cenazesine, ne de cinayetiyle ilgili duruşmalara getirmeyi sağlayamadığımız için de Hrant’tan ayrıca özür dilemem gerektiğinin idrakindeyim.
Eğer Başbakan ve hükümet üyeleri o cenazede yürüseydi, Hrant Dink cinayeti davasının da, Ergenekon davasının da farklı bir seyirde cereyan edeceğinin farkındayım.
Hrant’ın ölümünden sonra niçin öldürüleceğinin farkında olamadığımı, niçin ruhunu ezen, azgın milliyetçilik gösterileri halinde bir ‘kişisel linç’ şeklini alan duruşmalarında onu yalnız bırakmış olduğumu, böylece ölümünün sorumluları arasına yazıldığımı(zı) çok düşündüm.
Türkiye’de başına belâ sarmak her birimiz için o kadar sıradanlaşmıştı ki, Hrant’ın yargılanmasında öylesine ‘dramatik’ bir yan görmemiştim herhalde. 301’den Orhan Pamuk da, Elif Şafak da, Murat Belge de, 288’den ise Hasan Cemal de, İsmet Berkan da, Halûk Şahin de, Erol Katırcıoğlu da yargılanmıştı zaten. Ben zaten bir ‘andıçlı’ idim. Türkiye’de böyle şeylerin olması doğaldı. Hrant da ‘biz’den biriydi. 301’den yargılanmasında anormal bir şey yoktu. Bunlar bizim yaşadığımız Türkiye’de ahvâl-i adiyeden şeylerdi. Olurdu böyle şeyler. Hrant da ‘bizler’lerden biriydi.
Hrant’ın Ermeni olduğunu unutmuştuk. Evet, Anadolu toprağına, o toprağın altına bile ‘su çatlağını bulur’ derken gözleri dolacak kadar bağlı ateşli bir yurtseverdi Hrant ve bizler gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idi ama bir farklılığı vardı, Ermeni’ydi.
Ermeni olmanın fark yaratması, ister istemez, ne olup bittiğini biz Müslüman Türkler ömrümüzün çok büyük bölümünde bilmesek bile kimlik kodlarımıza kazınmış, zihnimizin gerisinde hep var olan 1915’deki ‘trajedi’den, eski kuşak Osmanlı Ermenilerinin diliyle ‘Büyük Felâket’ten kaynaklanıyordu.
Bu farkı fark etmeden ölümünün önüne geçmek için gereğini yapmamış olmaktan ötürü Hrant’tan özür diliyorum.

***

Toplu imza kampanyalarını sevmem. Katılmam da. Bana pek ‘Fransız’ bir âdet gibi görünür. İmzayı atarsın, Le Monde gazetesinde diğer imzalarla birlikte yayımlanır. Görev yerine getirilmiş olur yani. Kolay yoldan. Bazıları Türkiye’de buna abonedir. İsimleri ancak kalabalık imza kampanyaları vesilesiyle duyulur. ‘Bireyciliğim’ bu ‘sürü mensubu olmaktan güç alma’ tavrına aykırı düşer.
12 Eylül döneminin ‘Aydınlar Dilekçesi’ burnumun dibinde hazırlandığı ve harekete geçtiği halde ona bile katılmadım. O ‘Dilekçe’ hazırlandığı sırada, 12 Eylül rejiminin sonuna gelmiştik. Öyle bir dilekçe, rejimin en kaba baskı döneminde ortaya çıksa anlamı olacaktı diye düşündüm ve imzalamadım.
Bir süre önce telefonuma düşen bir mesaj, aşağıdaki metnin altına imza atıp atmayacağımı soruyordu:
‘1915’de Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’a duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.’
‘Tamamdır’ cevabını yazıp göndermem birkaç saniye sürdü.
Kampanyanın hazırlanış yöntemine, metne itirazım olabilirdi. Hepsini bir yana bıraktım. ‘Aydınlar Bildirisi’ olabilecek herhangi bir şeyde itirazdan, üstelik haklı itirazlardan bol şey bulunmaz. Bu, o değildi. Bu bir ‘yurttaşlar vicdan hareketi’ olma hedefine yönelikti.
İşe başlamak için kamuoyunca bilinen, göz önünde olanların imzalarıyla yola çıkmanın itiraz edilecek bir yanı olamaz. Ama bu bir ‘aydınlar hareketi’ değil. Bir ‘yurttaşlar hareketi’ ve metnin içeriği işin ayrıntı kısmı. Bu bir ‘vicdan haykırışı’. Nitekim bu yazının yazıldığı sırada, bir yıl sürecek kampanya başlayalı ancak 24 saat olmuşken, yurtiçinden ve dışından gelen imzaların sayısı 7 bine dayanmıştı. İmzaların hadi 100’ü, 200’ü tanıdık isimlerden gelse, binleri, onbinleri nasıl açıklayabilirsiniz ki?
Türkiye insanının vicdanının bir parçası olmaktan, dünyada Türkiye’nin onurunu yüceltecek onbinlerden biri olmaktan mutluyum.
Bu vesileyle bir ‘sırrımı’ burada açıklayabilirim: İmza atıp atmayacağım sorusunu okuduğum o anda, yukarıdan Hrant’ın beni izlediğini hissettim.
‘Tamam’ dediğim anda, Hrant’ın ondan ‘özür dilediğimi’ duyduğunu biliyordum...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 17 Aralık 2008

Bu Bildiriyi İmzaladık...

GENELLİKLE bildirileri imzalamayız; şöyle deriz: “Eğer bildirinin içeriğiyle aynı düşünüyorsak, bildiriyi imzalayacağımıza, kendi köşemizde aynı görüşü savunur ve yazarız.”
Ama aşağıdaki bildiriyi imzalıyoruz, çünkü “Ermenilerden özür dilenmesi” gerektiğini belirten bildiriye karşılık veren Büyükelçi ve “Hariciyeciler”in bildirisini bugünkü yazımız olarak benimsiyoruz, aynen yayımlamakla da imzalamış oluyoruz:


* * *

BÖYLESİNE yanlış ve tek taraflı bir girişim (Ermenilerden özür dilenmesi), tarihimize saygısızlık ve terör örgütlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaptıkları ve cumhuriyet tarihimizde de giriştikleri şiddet eylemlerinde hayatlarını kaybeden insanlarımıza ihanet etmek anlamına gelecektir. 1915 Ermeni tehciri acı sonuçlar vermiş ise de, Türk insanının Ermeni isyanları ve terör eylemlerinde uğradığı kayıplar ve acılar Ermenilerinkinden daha az değildir.
Ermeni tedhişçilerinin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha sonra 1. Dünya Savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinde istilacı düşman kuvvetlerine katılarak Anadolu insanımıza karşı kitlesel vahşet eylemlerinde bulundukları bilinmektedir.
Cumhuriyet tarihimizde ise 1973’te tekrar hortlayan ve ASALA ve “Adalet Komandoları” adlı terör örgütlerinin 1974’ten 1986 yılına kadar sürdürdükleri bilinen eylemler 70 kişinin ölümüne, 574 insanın yaralanmasına sebep olmuş, bunların arasında 34 kamu görevlimiz ve aile yakınları can vermiştir.
Geçen yüzyıl sonlarından itibaren Azerbaycan topraklarının dörtte birine yakın bölümünün Ermenistan tarafından işgal edilmiş ve buradaki bir milyon kadar nüfusunun kendi topraklarında sürgün hayatı yaşamakta olması bugün de çözüm beklemektedir. Özür dileme kampanyası gibi sakat bir girişime kalkışanlar acaba tarih boyunca Ermeni terörüne can veren ve zulüm gören insanlarımız için de özür dilenmesini düşünmekte midirler?

* * *

ERMENİ İddiaları hakkında özür dilemek girişimini bir tarafa bırakıp, öncelikle, yakın geçmişte masum Türk diplomatlarını, görevlilerini ve ailelerini acımasızca katletmiş olan Ermenilerin Türk ulusundan özür dilemesini sağlamak gerekir. Bu katiller hâlâ hayattadır ve Ermenistan ile bazı ülkeler tarafından himaye gördükleri için cezasız kalmışlardır.

* * *

YURTDIŞINDA görevli bulunduğumuz yıllarda bizler, Ermeni terörünün acısını bütün vahşetiyle yaşadık. Tek yanlı Ermeni iddialarının her terör eyleminden sonra dünya kamuoyunu daha da etkilediğini gördük. Bugün terör artık işlevini bitirmiştir.
Planın ikinci aşamasında özür dilenmesi ve bundan sonra da işin toprak ve tazminat taleplerine vardırılmasının tasarlandığını biliyoruz. Dileğimiz, uğradığımız bunca kayıp, acı ve haksızlıktan sonra kendi insanımızın böyle bir sinsi ve kasıtlı plana alet olmamasıdır.

* * *

BUGÜN Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerde bir yumuşama sürecine girilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi isteniyor ise, bunun yolunun, tek taraflı özür dilenmesi gibi tavizlerden değil, öncelikle taraflar arasındaki sınırların ve toprak bütünlüklerinin tanınmasından, ve mutlaka gerekiyor ise, her iki tarafın tarih boyunca çektikleri acıların karşılıklı olarak paylaşılmasından geçtiğinin hatırda tutulmasında yarar görüyoruz. Aksi takdirde, “özür dilenmesi” gibi tek yönlü bir davranış yersiz ve yanlış olacak, tarih gerçeklerine aykırı düşecek ve ulusal çıkarlarımız açısından vahim sonuçlar doğurabilecektir.

* * *

BU bildirinin altına imzamızı attığımızı bir daha belirtelim, aslı gibidir...
Hasan Pulur, Milliyet, 17 Aralık Çarşamba 2008

Oh o var, ben rahatladım

NEYSE rahatladım."Genesis" döneminde çok sevdiğim, ama sonraları etnik takıntısını pek anlamadığım Peter Gabriel de "Ermenilerden özür dileme" kampanyasına katılmış.
Yani "biz Türkler" adına o da Ermenilerden özür diliyor.
Ne için? "Biz Türklerin" geçmişte Ermenilere yaptığı kötü şeyler için.
Bu kampanyaya ben de katılıp katılmamayı tartışıyordum.
Bu haberi okuyunca rahatladım.
Üzerimden büyük bir yük kalktı.
Madem o "biz Türkler" adına Ermenilerden özür diliyor.
Ben de "o İngilizler" adına Hintlilerden, Pakistanlılardan, Uzakdoğu'daki bütün eski sömürgelerin halklarından özür diliyorum.
Ne için özür diliyorum.
"O İngilizlerin" o halklara yaptığı çok kötü şeyler için.
Ermeni olayının tarihsel çözümü için formül bulundu.
Başka halklardan insanlar, başka halkların üçüncü halklara yaptığı kötü şeyler için başka halklar adına üçüncü halklardan özür diliyor.
Zaten, başka halkların parlamentoları da, bir başka halkın üçüncü halka yaptığı kötü şeyler için "tarihi yeniden yazma" veya "yazdırmama" yetkisini üzerine almaya başladı.
Bu durumda biz Türkler için mesele kalmadı.
Ermeniler için de kalmamış olması gerekir.
Artık bu sorunu vekáletname yoluyla çözme şansımız var.

* * *

İşin şakası bir yana, bazı Türk aydınlarının başlattığı "özür dileme" kampanyasını büyük bir şaka olarak görüyorum.
Hazırladıkları metin de bir harika.
Şimdi korkuyla bekliyorum, acaba kaç Türk, tarihin görüp göreceği bu en muhteşem romantik imza kampanyasına katılacak?
Bir milyon kişi mi?
Yoksa iki, üç, beş milyon mu?
Ya imza atanların sayısı, milli irade tam sayısı olan yüzde 47'ye ulaşmazsa...
Düşünün bir kere, "Milli irade katiyen özür dilemiyor..."
Rezil olduk mu sana Ermeniler karşısında.

* * *

Hazır Peter Gabriel de devreye girmişken, bence bohçada ne kadar özür meselesi varsa ortaya dökmek lazım.
Mesela, ASALA terör örgütünün katlettiği diplomatlarımız için kim özür diyecek?
Bugüne kadar ne diasporada ne Ermenistan'da bir Ermeni çıkmadığına göre, özür dileyecek üçüncü ülke vatandaşları bulmalıyız.
Ben Mick Jagger'a gidelim diyorum.
Kesin basar imzayı.
1915'te Ermeni çetelerin katlettiği Türk ve Kürtler için ise Almanya'ya gidelim diyeceğim ama, onların başında da başka özür meselesi var.
Peki Balkan Savaşı'nda, Selanik'te silah bıraktığı halde katledilen sivil Türkler?
Onlar için kim özür dileyecek?
Sizce Kanadalı biri yapar mı?
Mesela Leonard Cohen.
Yok o yapmaz, çünkü Yunanlıları çok sever, uzun yıllar bir Yunan adasında yaşadı.
Belki Asya'dan bir halk bulmak mümkün olabilir.
Sizi uyarayım.
Türk'e vuracak birini bulmak kolaydır da, katledilmiş Türkler için özür dileyecek birilerini bulmak o kadar kolay değil.

* * *

Yine de Türkler adına özür dileyecek üç beş Türk aydınının ortaya çıkması iyi bir şeydir.
Yarın dünyanın önüne çıkıp, "Bakın bizde özür dileyen var. Ama onlarda tek kişi bile yok" diyebiliriz.
Sırf bunu söyleyebilmek için, bu imza kampanyasını gönülden destekliyorum.
Ve söz, ben de İngilizlerin, Fransızların yaptıkları kötü şeyler için açılacak imza kampanyalarına Peter Gabriel kadar damardan destek vereceğim.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 17 Aralık 2008

4.12.08

Kanunsuz Polis

CELALETTİN Cerrah yani İstanbul Emniyet Müdürü, belli ki mizah duygusu hayli yüksek biri. Aksi eğer söz konusu olsaydı, şu "polis" kılığına girip bir gazinoda çalışan kadını saçından sürükleye sürükleye arabaya tıkan, sonra da ırzına geçip sokağa atan hayvanlara "Kimliğinizi gösterin" demeyenleri suçlamazdı.
Belki mizah duygusu yüksek değildir de yaklaşık 6 yıldır görev yaptığı İstanbul'da -hatta Türkiye'de- değil, Mars'ta yahut Satürn'de yaşarken bir günlüğüne İstanbul'a gelmiştir.
Önce belirtelim:
Polislerin bir temel yasası var. Adı "Polis Vazife ve Selahiyet (yetki) Yasası." Bunun 4/A numaralı maddesi, "Polis, görevini yerine getirirken, kendisinin polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra, kişilere kimliğini sorabilir" diyor.
Celalettin Cerrah hepimizin enayi olduğuna kendisini iyice inandırmış olmalı ki, artık tüm Türkiye'nin bildiği o olaydaki zorbalara "Bir dakika! Sayın Haydut bey kardeşim. Lütfen polis kimliğinizi bize gösterir misiniz?" denmesi gerektiğini savunuyor.
Kendisi o sert ifadeli çehresine rağmen, kim olduğunu bilmeyen polislerin bulunduğu bir ortamda herhangi bir polis memuruna, "Önce kimliğini göster, sonra benim üzerimi ara!" demeye kalksa başına ne geleceğini dahi bugüne kadar öğrenemediyse, İstanbul'da geçen 6 senesinin boşa gitmediğini nasıl savunacak?
Bizim polisin asıl marifetinin yasaları hiçe saymak olduğunu bilmeyen mi var?
Bu dediğimiz gerçek herkes tarafından benimsenmiş olmalı ki, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün resmi web sitesini açar da sözünü ettiğimiz Polis Vazife ve Selahiyeti Yasası'nı ararsanız, öyle bir şey bulamazsınız.
Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri belli ki "yok" saydıkları yasayı oraya koyarak bir de yer israfına sebep olmak istememişler.
Bu kafayla yönetilen bir güvenlik gücünün yasalara -öncelikle hukuka- uymasını beklemek beyhude değil midir?
Nitekim Celalettin Cerrah'ın başından geçmesini temenni ettiğimiz bir olay bir iddiaya göre 1 Aralık 2008 günü İstanbul'un Bahçelievler semtinde üstelik üç polis memurunun başından geçmiş. Üç memur bir tartışma nedeniyle görev yapmaya gittikleri restorandaki tartışmaya karışan sivil bir kişiye "Kimliğinizi gösterin" dediler diye görevden uzaklaştırılmışlar. Çünkü kimlik sordukları zat Celalettin Cerrah'ın yardımcısı bir Emniyet Müdürü imiş.
Zihniyet bu... Oysa yasa "polis isen, önce kimliğini göster" diyor, ama polisin üstelik Emniyet Müdürü sıfatını taşıyanı bile, kimlik sorulunca kendisini hakarete uğramış hissediyor.
Neyse ki olayla ilgili görülen polisler "görevden uzaklaştırılma" ile kurtarmışlar.
Restoranda kimlik soran kişi eğer "sivil" yani Emniyetle ilgisi bulunmayan biri olsaydı hemen "Görev başında polise mukavemet etti" denerek düzenlenen bir tutanakla kendisini önce nezarette sonra mahkemede bulurdu.
Uzatmayalım. Celalettin Cerrah samimi ise "Görevini yaparken önce kendi kimliğini açıklamadığı için şimdiye kadar kaç polis cezalandırılmış" isimleriyle açıklasın da öğrenelim.
Oktay Ekşi, Hürriyet, 04 Aralık 2008

24.11.08

Çarşafa Dolanış

DEYİM, aslında yatak çarşafıyla ilgili ama, demek ki kara çarşaf için de kullanılabilirmiş. Bir parti genel başkanı, iki hanımın çarşaflarına birer rozet taktı, yer yerinden oynadı; yetmiş beş milyonluk koskoca bir toplum, sanki başka derdi yokmuş gibi, ortasından çat diye çatlayıp çarşafa dolandı, içinden çıkamıyor... Şimdi hep bu konuşulmakta, her gazetede, ekranda, kahvede bu var.
Kimilerince, yapılan doğrudur. Başbakan, biraz kinayeli de olsa, “Ülkede iyi şeyler oluyor” dedi; Adalet Bakanı, yorum soran gazetecilere “Günaydın!” diye seslendi. Dolanışın lideri de “Ezber bozuyoruz, kadınlar yakında zincirlerini kıracaklar” havasında. Tesettür cephesinde, zafer kıvancı.
Kimilerinde tam bir matem hüznü. “Bir kale daha düştü”nün üzüntüsü. “Her şeye razıydık ama, bize bunu yapmayacaktı” deniyor. Genel Başkan’ın Genel Sekreteri’ne göre, ısıtılan sudaki kurbağa misali, bu gidişle yavaş yavaş haşlanarak ölecek olan devrimci cumhuriyettir. Galiba sıkmabaş gibi çarşafı da irtica simgesi sayan partili hanımlar başta olmak üzere, taban aynı üzüntüyü paylaşıyor. Eskiden köylerde şalvar yırtıp entari giydirenler artık yok ama, yine de kara çarşaf yırtarak öfke gideren kadın üyeler çıkabilir içlerinden.
Bir de bu konunun “orta yol”cuları var medyada. Basının eski kalemleri, “Seçim taktiği olarak öbür cephenin Alevilere destek atağına bununla karşılık verilebilir; yeter ki seçim sonrasında bir genel tutuma dönüşmesin” demekteler.
Fakat şu ilginç: Ne parti içinde ne de dışında, kimse “Sırası mı böyle tartışmanın, ülkenin derdi bu mu? Üretimsizliğe, işsizliğe, özelleştirme talanına, yolsuzluğa, IMF’ye yeniden teslim oluşa, Kıbrıs’ın altımızdan çekilme girişimine, denizde Kaş karşısındaki Meis’e kadar sokulan Yunan’ın pervasız isteklerine ve dünyanın soykırım çullanışına öncelik vermek varken, bu ne biçim hafifliktir ki hep birlikte çarşafa dolanıp durmaktayız” diye sormuyor.
Gerçi “Bu da cumhuriyetin laiklik temelini yıkmanın bir parçasıdır; arkası çorap söküğü gibi gelince o tam karanlıkta hiçbir sorun çözülmez” dense de, bu noktaya sürüklenişte ekonomi, hukuk ve dış politika alanlarındaki büyük yanlışların, Türkiye’nin Türkiye dışından yönetilişinin hiç mi payı yoktur? Kara çarşafla oyalanmak yerine, ülkenin uyanık insanlarını aynı cephede yan yana getirip karanlığa karşı tek aday ve tek listeyle atağa geçmek için kafa yormak daha doğru olmaz mı?
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 23 Kasım 2008