Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.8.17

Şerefine Tayyip ve şerefine Kemal!

Latin ozan Horatius bir dizesinde şöyle der:
“Nunc vino pellite curas”;
Yani “Şimdi dertlerden şarapla kurtulun”.
İnsanlığın dertlerden şarapla kurtulduğu zamanlardan, şarap yüzünden dert sahibi olduğu zamanlara nasıl geldiği ayrı konu...
Bu ülkenin içki içmeyi hem ahlaksızlık hem de hukuksuzluk sayan bir ülke haline nasıl geldiği ayrı konu.
Ama asıl konu korku.
Halkların korkusu anlaşılabilir ama muhalefet korkaklığı kaldırmaz.
Adalet kurultayındaki içki tartışmalarının kurultayda ele alınan asıl mühim meselelerin önüne geçmesini yanlış bulursanız yanılırsınız.
Bir şeyi nasıl tartıştığınız çoğu zaman tartıştığınız şey kadar önemlidir.
Tartışma üslubunuz tartışmanın sonuçlarını haklılığınızdan ya da haksızlığınızdan daha güçlü bir şekilde etkiler.
O kurultayda İslami referanslarla başa gelen ve hukuk devletini hiçe sayıp anayasaya aykırı kararnameleri kanun hükmünde diye dayatarak resmen laik cumhuriyeti yıkmaya soyunan bir iktidarın tehdidi altındaki bir ülkenin geleceği masaya yatırılıyor.
İktidarda adaleti kendi kafasına göre uygulayabileceğini sanan bir zihniyet varken;
Onun bu sanrısını yıkmak için toplanan bir kurultayda birtakım korkularla bu sanrıyı güçlendirirseniz, işe bir sıfır yenik başlamış olursunuz.
Yasaklar ve tehditlerle biçimlendirilebilen insanlar özgürlük ve bağımsızlık adına hiçbir iş yapamazlar.
Onlar anca iktidarlara biat ederler ve gerekirse tüm haklarını iktidara kanıp kaybederler.
Mevcut iktidarın başarısı nasıl hedef kitlesine göre bir dil oluşturmasıysa, mevcut muhalefetin sorunu da kendi kitlesinin değil iktidarın hedef kitlesinin hassasiyetlerine oynayan bir dilin esiri olmaya meylidir.
Şu anda bu ülkede iktidar partisinin isminin içindeki adalet kelimesi biliyoruz ki evrensel adaleti işaret etmiyor.
İktidardakiler şahsi adaletlerinin egemenliğinin peşindeler.
O yüzden hukuk devletini gözlerini kırpmadan yıkıyorlar ve bunu yaparken de cesaretlerini halkın cehaletinden ve muhaliflerin korkaklığından alıyorlar.
Korkusuz bir muhalefeti kışkırtıcı ve düzen bozucu ve yıkıcı bir muhalefet olarak kodlayanın iktidar olduğunu unutmayın.
İyimserler her çağda muhalefetin dilinin politik ayarlar ve inceliklerle kurulmasının faydalı olduğunu, uzlaşmacı yaklaşımın uzun vadede bir kazanım sağlayacağını düşünebilirler.
Gerçekçiler bu dilin ülkenin başını nasıl büyük bir belaya soktuğunu ve iktidarın işini kolaylaştırmaktan, yolunu açmaktan başka bir işe yaramadığını çok net görürler.
Karamsarlarsa bu dil değişmediği, sertleşmediği ve cesaretlenmediği sürece felaketten kurtulmanın mümkün olmayacağından emindirler.
Bu cumhuriyeti iki ayyaş kurmadı.
İçmesini ve yaşamasını bilen çağdaş, zeki ve cesur insanlar kurdu.
Onların kurduğu bu düzeni yıkmaya ne içki düşmanlarının ne de yaşamasını bilmeyen çağdışı zihinlerin gücü yeter.
Bu ülke...
Biz korkuların esiri olduğumuz, hassasiyetler adına içki içmekten, istediğimiz gibi giyinip, kızlı- erkekli gezmekten, sokaklarda öpüşmekten, sahip olduğumuz özgürlüklerimize inatla sahip çıkmaktan vazgeçtiğimiz gün biter.
O yüzden...
Şerefine Tayyip ve şerefine Kemal!

  Mine Söğüt, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2017

12.7.17

Postal değil topuk sesleri

Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu...

Tespit 1)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Almanya'da iki gün süren G-20 Liderler Zirvesi'nden dönerken beraberinde götürdüğü 18 gazeteciyle uçakta çektirdiği fotoğraf hemen tüm gazetelerde yer aldı. Tek kadın gazeteci yoktu.

Tespit 2)
CHP'nin Adalet Yürüyüşü'nü sonlandırdığı Maltepe mitingine katılanların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu.
 
Sanırım iktidar “topuk seslerini” duymuyor!
Türkiye'de “kadın devrimi” oluyor…
Ve sanıyorum AKP iktidarını kadınlar sonlandıracak.
Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu.
İşte Jön Türk hareketi…
İşte İttihat ve Terakki…
1895 yılındaki tüzüklerinin ilk cümlesi şuydu:
“Kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb…”
Şaşılacak değildi. Kadınlar harekete çoktan geçmişti. 1886'da “Şükûfezar” ve, 1895'te “Hanımlara Mahsus Gazete”yi çıkarıyorlardı.
1906 yılındaki Nizamnâme-i Esasîsi'nin 6. maddesi şuydu: “Bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcüm­le Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler.”
Bu maddeyi de dayatan yine kadının kendisiydi. Jön Türk hareketinin önemli isimlerinden Mustafa Fâzıl Paşa'nın kızı Nazlı Hanım, 10 yıl önce 1896'da 6/17 numarası verilerek üye olmuştu.
İkinci kadın üye Sorbonne Üniversitesi öğrencisi Selma Rıza idi. İlk kadın gazeteci sayabiliriz. Meşveret, Mizan Şû­ra-yı Ümmet ve Mechveret Supplément Français'de özellikle kadın hakları üzerine makaleler yazdı.
1907'te İttihatçılar “Kadın Şubesi” kurdu. Selanik'te gizlice “Kadın” dergisi çıkarıldı.
1872-1907 yılları arasında gerçekleşen 50 grevin 9'u kadınların çalıştığı işkollarında gerçekleşti.
İngilizce tercüme yapan Gülistan İsmet…
Gizli haberleşmeyi sağlayan Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı Emine Semiye...
İttihatçı 40 kadın, 1908 Temmuz (II. Meşrutiyet) Devrimi'ne koşar adım gidiyorlardı…

ZEVK ARACI DEĞİLİZ
Emine Semiye, Meşrutiyet'in ilanından sonra Hürriyet Meydanı'nda “Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet, Yaşasın Hürriyet” diye seslendiği coşkulu bir konuşma yaptı.
Osmanlı kadın hareketi dalga dalga büyüdü. 20 kadın dergisi çıkardılar. En bilineni; yazı kadrosunda Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs, Nimet Cemil, Nebile Akif, Yaşar Nezihe, Nezihe Muhittin gibi yazarların bulunduğu “Kadın Dünyası” idi.
Fatma Zerrin, “Türk erkeklerinin felsefesince, kadınlar dünyaya erkeklerin rahatını temin için gelmiştir. Kadınlar erkekler için yaşarlar, hürriyetleri yoktur. Erkeklerin esiridirler. Zevk aracı değiliz, insanız” diyordu.
Ulviye Mevlan öncülüğünde “Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti” (Osmanlı Kadın Haklarını Savunma Cemiyeti) kurdular. Eşitsizliğe, eğitimsizliğe, eve kapatılmaya karşı bayrak açtılar. Derneğin yılmaz çabaları sonucu İstanbul Telefon İdaresi'ne yedi kadın memur alındı. Bedra Hanım aynı zamanda iş müfettişi olarak tayin edildi.
28 kişilik kontenjanı bulunan Darülmuallimat/Kadın Öğretmen Okulu'na 300'ün üzerinde kız başvurdu. İlk “kızlar üniversitesi” olan İnas Darülfünunu açıldı.
Nigar Hanım başyazarlığında “Kadınlık Dergisi” dilde sadeleşme/Türkçe çalışması yaptı.
Kadınlar, Osmanlı kadınının hukukunu savunan “Teali-i Nisvan Cemiyeti”, “Asri Kadın Cemiyeti”, “Tefeyyüz Cemiyeti” gibi örgütler kurdu. Küçük kız çocuklarının evlendirilmesine karşı çıkıp yasa çıkarttı. Tek eşlilik kampanyası düzenlediler. Sahneye çıktılar.
Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlılık nedeniyle gelişemediği düşüncesinden yola çıkarak, “Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi” kurup, yerli üretimi destekleme ve yerli mallarını kullanma propagandası yaparak, ulusal ekonominin oluşturulmasını savundular.

KADIN DEVRİMİ
Birinci Dünya Savaşı'nda cephede olan erkeklerin işini yapmak için “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”ni kurdular. İlk haftada 11 bin kadın başvurdu.
Dernek aracılığıyla cephe gerisinde görev yapmak amacıyla “Kadın Amele Taburları” meydana getirildi.
Osmanlı işgale uğradığında binlerce erkeğin katıldığı mitinglerin konuşmacıları Yaşar Nezihe'den Halide Edip'e kadınlardı.
Erzurumlu Nene Hatun'dan aldığı bayrağı Kurtuluş Savaşı'nda yere düşürmeyen Erzurumlu Kara Fatma'nın mücadelesi unutulabilir mi? Ya, Halime Çavuş, Şerife Bacı, Onbaşı Nezahat, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Süreyya Hanım, Domaniçli Habibe, Nazife Kadın, Binbaşı Ayşe'nin adı tarihten silinebilir mi? İnönü Savaşı'nda madalya alan Ali kızı Alime, Hacı Osman kızı Fatma, Besim kızı Şükriye, Musa kızı Fatma, Veli Onbaşı kızı Ayşe, Molla İbrahim kızı Fatma, Ali kızı Ayşe, Molla Hasan kızı Fatma…
Cumhuriyet'i inşa eden, Cumhuriyet'i yücelten kadınlar nasıl unutulabilir: Afet İnanlar, Ferdane Bozdoğanlar, Gül Esinler, Safiye Aliler, Sabiha Rıfatlar, Satı Kadınlar, Remziye Hisarlar, Belkıs Şevketler, Semahat Geldiaylar, Zehra Kosovalar, Behice Boranlar, Semiha Berksoylar, Sevgi Soysallar, Tomris Uyarlar, Bahriye Üçoklar, Engin Arıklar, Gülten Akınlar, Türkan Saylanlar… Yazmakla bitmez Cumhuriyet'e kanat geren kadınlar...
Kimileri duymuyor…
Kimileri görmüyor…


8.6.17

Ramazanda yemek yiyen ve dayak yiyen kadın

Eğer iktidarda AKP gibi muhafazakâr bir parti olmasaydı; Cumhuriyetin kurumları alaşağı edilmeseydi; Aydınları, yazarları, gazetecileri rehin alınmasaydı;
İktidar tarafından canhıraş bir karşıdevrim gayretine girilmeseydi de...
Yine bugün bu ülkede kadına yapılan baskılardan, bir cinsin diğer cins üzerindeki tahakkümünden, erkek şiddetinden, kadın cinayetlerinden ve bu gibi meselelerden bahsediyor olacaktık.
Ama kadına karşı bitmek bilmeyen bu şiddetin kaynağını, izleri çağlar boyu toplum belleğinden silinmeyen geleneksel algı zincirlerinde, psikolojik sorunlarda, toplumsal zaaflarda arayacaktık.
Kadına yapılanlar gerici bir devlet politikası olarak karşımıza dikilemeyecekti.
Bu tür hassas meselelerin, tarikatların, hacı hocaların dilinde ve elinde kamçı gibi durmasına sistem izin vermeyecekti.
Güvendiğimiz evrensel ve çağdaş yasalarımız olacaktı.
Eğitim sistemimiz onlara göre şekillenecekti.
Medyanın bu konuda iyi kötü bir etiği olacaktı.
Hukuki ve toplumsal değerlerimiz kadını koruyan, kollayan, ona karşı yapılan şiddeti dışlayan, yargılayan, cezalandıran bir forma ister istemez dönüşmek zorunda kalacaktı.
Batı’nın bu “iyi” tarafını bünyemize çoktan almış ve içselleştirmiş olacaktık. 

***
Ama burası artık büyüdüğümüz ülke değil.
Doğduğumuz ülke de değil.
Ne annemizin ve babamızın ülkesi, ne ninemizin ve dedemizin...
Burası artık Tezer Özlü’yü öldürmek isteyenlerin ülkesi bile değil.
Onlardan bile daha kötülerinin, daha beterlerinin, gözü iyice dönmüşlerin ülkesi.
Burası kadın cinsini küçük görmeyi ve göstermeyi bir devlet politikası olarak benimseyenlerin;
Medyayı, bunun propagandasını yapanlarla donatanların ülkesi.
Kadınları öldürmek değil süründürmek, silmek, sindirmek isteyenlerin;
Onlara sövmek ve onları dövmek için fırsat kollayanların ülkesi.
Ramazan ayında regl olan bir kadının dışarıda yemek yemesi durumunda dayak yiyeceğini gevrek gevrek gülerek anlatan;
Ve dini sohbet yaptığını sanan bir erkeğin dilini artık doğal ve hatta kaçınılmaz sananların ülkesi.
Bu kadın hakları konusunda duyarlı insanlar tarafından bile sessizce onaylanan algıyı bu ülkeye yerleştirmek isteyen irade iktidarı ele geçirdiğinden beri bu topraklarda tüm kız çocukları ve kadınlar tehlikede.
Televizyonlarda birtakım erkeklerin rahatça kadınların inanç adına hırpalanabilir olmasından bahsetmesi;
Sadece sokağın değil, okullardaki eğitimin ve ev içlerinin de hızla feodalleşmesi;
Karakollarda, kocasından şiddet gören kadınların artık eskisinden daha tereddütsüz ikna edilip evlerine geri gönderilmesi;
Kadın sığınma evlerine göz dikilmesi;
Yeni Türkiye’nin utanç verici marifetleri.
Başımızda artık dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını zül sayan bir akıl var.
O aklın isteklerine göre evden sokağa yeniden şekilleniyoruz.
Ve kadınlar iktidarın önerdiği sosyal hayatın bir parçası olmak için kapanmaya ikna edildiğinden/zorlandığından beri tabularla dolu bir barut fıçısının dibine gömülüyoruz.
Regl olan kadın...
Sokakta yemek yerse...
Dayak yer.
Yeni Türkiye’nin korkunç gerçeği.
Bu ülke de artık, bu gerçeği ekranda gülerek dillendirebilen bir ilahiyatçının kendisini muzaffer hissedebildiği tehlikeli sahnesi.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 07 Haziran 2017

19.5.17

19 Mayıs

13.7.16

Erdoğan babamız olmak istiyor

Ben yıllardır boşuna yazıp söylemiyorum, “Erdoğan’ın iç politikası neyse dış politikası da odur, bu ikisinin arasında bir fark yoktur” diye... Hatta, “Erdoğan’ın iç politikası, dış politikasını rehin almıştır; dış politika, iç politika için yapılır hale gelmiştir” de diyorum.
İşte, içi dışı birbirine geçmiş bir politikanın son örneği...
Medyadan aktarıyorum. Kaynak hürriyet.com.tr...
Başlık: “Erdoğan, Bulgar bakana sigarayı bıraktırdı”.
Olay, 9 Temmuz’da NATO Zirvesi’nin yapıldığı Varşova’da geçiyor. Erdoğan, fuayede Bulgaristan Dışişleri Bakanı Daniel Mitov’u sigara içerken görmüş.
Haber şöyle: “Sigara içme kabinindeki Mitov’un yanına giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bulgar bakana sigarayı bıraktırdı. Mitov da sigara paketini imzalayarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdi.
Erdoğan’ın kendi memleketinde sigara içerken gördüğü vatandaşlarına müdahale edip, ellerindeki sigaraya ve üzerlerindeki pakete el koyması yıllardır vaka-i adiyeden sayılır olmuştu.
Sigarayı bıraktım de bakayım” diye mübalağalı biçimde yüklendiği vatandaşa, adı, soyadı ve telefon numarasını el koyduğu paketin üzerine yazdırıp, konunun takipçisi olacağı hakkında her seferinde gözdağı verdiğini de görüyoruz.
Bunun benzerini, yabancı bir ülkenin hükümet üyesine ilk kez doğrudan tatbik etmiş oluyor.
Daha önce 2010’da Almanya Başbakanı Merkel’in hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerinin önünde yapmıştı ama mekân İstanbul’du, mağduru da kendi vatandaşıydı...
Türk-Alman Ekonomi Forumu’nda, bir genç görevlinin sigarasını alıp kırmıştı.
Şimdi, Bulgar Bakan Mitov’a yaptıklarından, Erdoğan’ın bu otoriter sigara karşıtlığına kendisini fena kaptırdığını anlıyoruz. Ülkesindeyken bulunduğu ortamda kimin elinde sigara görse müdahale ediyor ya... “İçeride şahin, dışarıda güvercin” demesinler diye midir nedir, uluslararası toplantılarda da böyle bakanların, başbakanların elindeki sigarayı toplamaya devam ederse, önüne bu Mitov gibi kibar insanlar çıkmayabilir her zaman ve sert kayaya toslayabilir. Bizden söylemesi...
Bir de Erdoğan’ın bu sigara karşıtlığını provokatif amaçla kullanacaklar da olabilir elbette.
Her neyse, Erdoğan’ın nefret ettiği her şeyi yasaklama eğiliminde olduğunun farkındayız.
İşte, sigaradan da nefret ediyor.
Bu nefret, bir noktaya kadar mazur görülebilir. Sigara kanserin bir numaralı nedeni; bunu herkes biliyor. Üstelik kokusu da berbat.
Lakin Erdoğan’ın sigara nefretinin, el koymak, imha etmek ve sigarayı bırakma sözü almak gibi reaksiyonlar şeklindeki tezahüründe ise toplum sağlığını koruma kaygısının ötesine geçen bir saik var.
Erdoğan’ınki politik bir eylem.
Sigarayı bıraktırma bahanesiyle, ceberut iktidarının üzerimize basarak yükselen sütunlarını tahkim ediyor.
Erdoğan babamız olmak istiyor.
Ben sizin babanızım. Tabii ki babanızın yanında sigara içemezsiniz. Babalar çocuklarını içerken yakaladığında, elinden sigarayı alır” demiş oluyor.
Erdoğan’ın bu totaliter ruh ve zihin dünyası, bizleri Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür, eşit ve reşit vatandaşları olarak görmesine engeldir. İdealindeki koyu istibdat düzenine, biz çocuk olarak kalmaya devam ettikçe ya da çocuklaştıkça varacak. O da bunu bildiğinden kerli ferli insanlara çocuk muamelesi yapıyor. En çok da maiyetindekilere...
20 Nisan’da, 40’ıncı İktisatçılar Haftası’nın bir panelinde Bülent Somay’ın söyledikleri, Erdoğan’ın Türkiye’nin babası olma sevdası ile sigara eylemleri arasındaki rabıtayı kurmakta bana ilham kaynağı oldu. Somay, “baba figürünün istisnai durumlar tarafından üretildiğini” söylemiş ve Erdoğan’ın da baba olmak için içeride ve dışarıda savaş üreterek, istisnai durum yaratmaya çalıştığından bahsetmişti. Evet, Erdoğan “baba adayı”dır.
Erdoğan’ın bir babaya dönüşmesini önlemenin tek yolu onun babalığını reddetmektir.
Madem Erdoğan zorla babamız olmak istiyor, o halde Türkiye’nin bütün ihtiyacı, Tunus’taki diktatörün devrilmesine yol açan kıvılcımı çakan Muhammed Buazizi gibi asi bir evlattır.
Yanlış anlaşılmasın, Buazizi gibi kendisini yaksın demiyorum, bir sigara yaksın ve yeter ki söndürmesin.
Sigara sağlığa zararlı bir alışkanlıktır; kötü bir baba ise sigaradan daha da zararlıdır.

 Kadri Gürsel, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2016

17.9.15

Dindarlaşma

TÜRKİYE hem muhafazakârlaşıyor hem dinden adım adım uzaklaşıyor mu? Bu tezi savunan sosyal bilimcilerden Volkan Ertit'le Ahmet Hakan'ın yaptığı mülakatı dün Hürriyet'te okudum.
Konu çok karmaşıktır. Zira belirli duygularıyla gerçekten dindar olan ya da dindarlaşan kesimler, siyasi veya iktisadi sahadaki hareketleriyle dünyevi hırslarını dini değerlerin önüne geçirmiş hatta dini değerleri araçsallaştırmış bile olabilir.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında görülen dini hareketlerin ne ölçüde samimi "dindarlaşma" ne ölçüde kimlik ve siyaset çatışmalarının yarattığı duygular olduğuna karar vermek de kolay değildir.

DİNİN İÇİNİN BOŞALMASI
Samimi dindarlarda, "dinin içinin boşalması" anlamında gittikçe yaygınlaşan bir endişe var. Saygın bir kalem olan ilahiyatçı Faruk Beşer'in "İslam sosyetesi" hakkında yazdıkları şöyle:
"Bir taraftan insanımız dine yönelirken, diğer taraftan dinin içi de boşaltılmakta, onu sadece dünya amaçlı bir meta olarak tüketmektedir." (Yeni Şafak, 1 Ağustos 2014)
Çok veciz bir ifade olduğu için bu alıntıyı yaptım, samimi İslamcı yazarların bu yöndeki yazılarını toplasak ciltleri doldurur. Eski Diyanet İşleri Başkanı muhterem Hocamız Ali Bardakoğlu'nun şu sözlerini hatırlatmakla yetiniyorum:
"Türkiye'nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz... Gerileme var." (14 Ocak 2015)

DİNDAR AMERİKA
Bunun birçok sebebi var. Gelişen iş hayatında "kâr maksimizasyonu" duygusunun son derece güçlenmesi, şehirleşme, iletişim, modern eğitim... Sosyolog Thomas Luckmann'a göre, günlük hayatın dini takvim ve kutsal günlere değil, iş düzeni ve yıllık takvime göre yürür hale gelmesi de Avrupa'nın sekülerleşmesindeki faktörlerden biriydi.
Bizde de dini bayramlar gittikçe "tatile çıkma"ya dönüyor.
Bu sosyolojik faktörler sonunda Avrupa'da kiliseler yüzyılda boşaldı; onun yerine değişik mistik ırkçı eğilimler ortaya çıkıyor. Amerika ise, aynı sosyolojik süreci yaşadığı halde dindar bir toplumdur. Amerika'nın Avrupa'daki gibi kilise hâkimiyeti yaşamadığını, baştan beri liberal özgürlükler olduğu için dinin siyasi kavga konusu olmadığını belirtmek gerekir.

DİN VE SİYASET
AKP'nin "dindar nesiller yetiştirme" poliktikası biliniyor. Buna rağmen "dinin içinin boşalması" elbette samimi dindarları endişelendiriyor.
Sosyolojik faktörlerin etkisi ayrı bir konu. Dinin AKP tarafından siyasallaştırılması, mitinglerde ayet ve hadislerin çok defa bağlamından da koparılarak seçmen davranışını etkilemek için kullanılması... Dahası, siyasi kayırmacılık yapılarak "İslam sosyetesi" yaratılması, mesela bu amaçla İhale Kanunu'ndan 100'den fazla değişiklik yapılması, iktidarı eleştirenlere ve hoşlanılmayan firmalara baskı uygulanması...
İş dünyasında ağır bir baskı hissedildiği gibi bilhassa basın üzerindeki baskılar artık uluslararası hukuk raporlarına geçmiş bulunuyor.
Öyle ki, idealist İslamcı Hakan Albayrak'ın yazılarında ortaya koyduğu gibi, "emir kulu" olmayan dindar kalemlere bile baskı yapılması...
Kitleler bunlardan nasıl etkilenir?

DİN EĞER BUYSA?!
Siyasi taraftarlık dinin gereği gibi görülünce dinin manevi ve ahlaki içeriğinin dumura uğrayarak siyasi ve iktisadi amaçların öne geçmesi kaçınılmazdır. "İnsan-ı kâmil"in özelliklerine yerine siyasi öfke ve militanlık ağır basmaz mı?
Bu davranışlar, muhalif kitlelerde "Eğer din buysa?!" sorusuna yol açmaz mı?!
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız da "eğer din buysa?!" sorusuna yol açan davranışların insanları dinden soğutabileceğini söylemiştir. (7 Ocak 2014)
Samimi dindarlar olaya bir de bu açıdan bakmalı.
Taha Akyol, Hürriyet,  17.09.2015

Türkiye dindarlaşmıyor aksine dinden uzaklaşıyor


Genç akademisyen Volkan Ertit, Türkiye'nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.
"Neye göre?" diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: "11 kritere göre." İşte Volkan Ertit'in 11 kriteri...




Yeni kuşaklar dine ilgisini kaybetti

-KRİTER BİR: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Yeni kuşakların, eski kuşaklardan daha dindar olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Sinan Yılmaz'ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye'de ailelerin yüzde 87'si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım.


Eşcinseller ramazanda yürüyüş yapabiliyor
 
-KRİTER İKİ: Türkiye dindarlaşıyorsa... Eşcinselliğin görünürlüğünde azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: 1993 yılında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü" düzenlenmek istendiğinde yurtdışından gelen misafirler havalimanında tutulup geri gönderilmişti. Törenler iptal edilmişti. O dönem laiklik hassasiyeti çok yüksek bir gazetede bir yazar homoseksüelliği sapıklık olarak takdim etmişti. 2003/2004 yıllarında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü", 15/20 kişiyle gerçekleşti. Geliyoruz günümüze: 40 bin kişi, ramazan ayında İstanbul'un göbeğinde yürüyor. Bu yıl İstanbul'daki yürüyüşe toplum değil, polis müdahale etti. Ama yürüyüş, akşam yine de yapıldı.


Evlilik öncesi flörtte çok ciddi bir artış var

-KRİTER ÜÇ: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi flört sayısında azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Geçmişten bugüne evlilik öncesi flört sayısında azalma mı var, artmama mı var? Çok ciddi bir artış var. Nereden biliyoruz? 12 lise öğretmeniyle derinlemesine görüşme yaptım. Öğrenciler birbirlerinin evlerine gidiyorlar. WhatsApp'tan birbirlerine çıplak fotoğraflar gönderiyorlar. Okullarda öpüşen öğrencilerden söz ediliyor. 1995'ten önce flört haberleşmeleri için tek imkân ev telefonlarıydı. Çok tehlikeliydi ev telefonları. Ya kızın babası evdeyse? Kızın kalbi güm güm atardı. Şimdi kızlar, babalarıyla yemek masasında cep telefonlarıyla sevgilileriyle mesajlaşıyorlar.


Artık gençler arasında cinsel ilişki daha fazla

-KRİTER DÖRT: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi ya da evlilik dışı cinsel ilişki sayısında azalış gerçekleşmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Üniversitelerde yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmaları, Türkiye'de yeni kuşakların, eski kuşaklara göre evlilik öncesi cinsel ilişkiye çok daha açık olduğunu gösteriyor. Popüler örnek verelim: Arda Turan Türkiye'nin en saygı duyulan, en sevilen futbolcusu... Bu yaz ben Arda Turan'ın tatil hikâyelerini okumak zorunda kaldım gazetelerde. Sevgilisiyle beraber tatil yapan Arda, evli değildi ama onu kimse yadırgamadı. Türkiye toplumu farkında olmadan bunu içselleştirmeye başlamış durumda.  


Nerede o eski 'Teksoy Görevde'ler falan

-KRİTER BEŞ: Doğaüstü güçlere olan inançlarda artış yaşanması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Benim sekülerleşme paradigmam sadece İslam'la ilgili değil, fizikötesi güçlerle de ilgili. Eğer bir toplum daha fazla dindarlaşıyorsa... Sadece kurumsal dinler değil, doğaüstü güçlerin de bu topluma daha çok etki edebilmesi gerekir. 1990'larda "Teksoy Görevde" türü programlar vardı. Bu programlarda "üzerinde Allah yazan koyun", "gaipten gelen taşlar" gibi doğaüstü konular işlenir ve çok ilgi görürdü. Bugün bu tür bir program, Twitter'da, Facebook'ta ancak dalga geçme konusu yapılır. Gerçi astrolojiye, fala, medyumlara özel bir ilgi var ama onların gündelik hayata hiçbir etkisi yok.


Alevilik ve Sünnilik belirleyici kimlik değil


-KRİTER ALTI: Farklı inanç grupları arasındaki evliliklerde azalış meydana gelmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bugün Türkiye'de Alevi–Sünni evlilikleri artmış durumda, arkadaşlıklar artmış durumda. Eğitimin artması, kentleşme oranının yükselmesi sonucu Sünnilik ve Alevilik, en azından geçmişe göre daha az belirleyici kimlik olmaktan çıkmış durumda. 


Erkek de kadın da vücut hatlarını gösteriyor

-KRİTER YEDİ: Vücut hatlarının belli olmayacağı şekilde kıyafetlerin tercih edilmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Hem muhafazakâr cenah hem de seküler cenahta kadınlar, annelerine kıyasla vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetleri tercih ediyorlar. Sadece kadınlar mı? Erkekler de öyle. Onlar da vücut hatlarını gösteriyorlar.


Dinin prestijinde azalma var

-KRİTER SEKİZ: Dinin toplumsal alandaki prestijinde ve gücünde artış olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer bir toplumda muhafazakârlık artıyorsa... Din adamlarının prestijinin artması gerekir. Bakalım imamların durumuna. İmamlar eskiden köyde sözünün üstüne söz söylenmeyen kişilerdi. Her konuda yönlendiriciydiler. Sağlık, ekonomi falan. Yüzde seksenin kentlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte imamlara fikir danışan kalmadı. Artık imamların cevap verdikleri konulara uzmanlar yanıt veriyor.


Medya gitgide daha az muhafazakâr

-KRİTER DOKUZ: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bir gazetede liseli gençlere ve evli olmayan çiftlere mesaj üzerinden nasıl seks yapılacağı anlatılıyor. Bir yazar, bir Yunan adasında gördüğü grup seksi okuyucularıyla paylaşıyor. Şimdi şöyle bir soruyu sorma hakkım var benim: Ana akım medyada bundan 30 sene, 20 sene önce bunlar olur muydu? Popüler TV programlarına bakalım: Milyonlar tarafından izlenen prime time'da yayınlanan "Çok Güzel Hareketler Bunlar", "Güldür Güldür Şov", "Bir Kadın Bir Erkek" gibi hard seküler hayatların en normal hayatlar olduğu yansıtılıyor.


Referanslar dinden değil

-KRİTER ON: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer dindar bir toplumda kürtaj tartışılıyorsa, içki tartışılıyorsa... Topluma "Din bunu yasaklıyor" dersiniz ve konu kapanır. Ama Türkiye'de siyasiler, buna Erdoğan da dahil, bu konularda Kuran'ı değil, İslam'ı değil seküler referansları kullanıyorlar. İnsan hakları diyorlar, sağlık diyorlar. Şunu sormak istiyorum: Madem toplum dindarlaştı, o halde neden dini referanslar bir tarafa itiliyor da seküler referanslar kullanılıyor?


Yeni nesiller bambaşka

-KRİTER ON BİR: "Kutsal"ların günlük pratiklere olan etkisinin artması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Türkiye toplumunda kutsallar geçmişe nazaran daha az hayata dokunuyorlar. Dindarlar bunun farkında. Sekülerler hikâyenin farkında değiller. Muhafazakârlar çok mutsuzlar. Diyanet İşleri Başkanı, bu yaşanan dönüşümün adını koydu. Dedi ki: "Bugünkü gençlik, bir nesil öncesinin dünyasını kendisi için dar görüyor ve kabul edilemez buluyor. Bunu dikkate alarak yeni bir dil ve üslup üzerine çalışmak zorundayız". Yeni neslin kendileri gibi konuşmadığının Diyanet İşleri Başkanı farkında... İslam dünyasında birey olmaya düşkün, özgürlüğüne düşkün bir gençlikle karşı karşıyayız. Muhafazakârlaşan ve dindarlaşan bir toplumda Diyanet İşleri Başkanı, bunları söylemez.


'Hayvan gibi İranlaşmak'

VOLKAN Ertit anlatıyor:
-Fransa'dan döndüm. ODTÜ'ye müracaat ettim. Dedim ki: "Merhaba. Ben Türkiye toplumunda dinin gün geçtikçe prestijinin ve gücünün azaldığını düşünüyorum. Doktora tezimde bunun ardındaki sebepleri çalışmak istiyorum."
-Bir profesör, bana aynen şöyle dedi: "Türkiye toplumu kış uykusuna yatmış bir hayvan gibi her geçen gün İranlaşırken siz nasıl böyle bir tezi ileri sürebilirsiniz?"
-Ve ben doktoraya kabul
edilmedim.
-Hollanda'daki bir hoca, beni ciddiye aldı ve kabul etti. İki ya da üç ay sonra savunmamı yapıp bu konuyla ilgili doktoramı vereceğim.


Ne yani? AK Parti'nin hiç mi etkisi yok?

HERKES "Türkiye muhafazakârlaşıyor, AK Parti Türkiye'yi her geçen gün daha da dindarlaştırıyor" derken... Siz Türkiye'nin dindarlaşmadığını söylüyorsunuz. Bu derin çelişki hakkında ne diyeceksiniz?
VOLKAN ERTİT: Yüksek hızlı trende içki satılmasının yasaklanması, zinanın yasaklanmak istenmesi, kızlı-erkekli ev tartışması, dindar nesil yetiştireceğiz söylemi... Bütün bunlar devlet ve din arasındaki ilişkilerle ilgili. Ben din ve toplum arasındaki ilişkiden söz ediyorum. Toplum dindarlaşmıyor, siyasi arena dindarlaşıyor. İkisi farklı şeyler.

*

Başörtülülerin sayısı artıyor, cuma namazları dolup taşıyor... Bunlar toplumdaki dindarlaşmaya işaret etmez mi?
VOLKAN ERTİT: Başörtülü sayısı Türkiye'de artmıyor, aksine azalıyor. Sokağa çıkın. Genç kızlara ve annelerine bakın. Anneler mi daha çok başörtülü, genç kızlar mı? Eğer genç kızlar başörtülüyse... Başörtülü sayısı yeni nesillerde artıyor diyebiliriz. Ama böyle bir durum yok.


Dindar bir nesil yetişemez mi?

İMAM hatipler artıyor. TÜRGEV gibi vakıflar ağırlık kazanıyor. Gelecekte dindar bir toplumun çıkmasına yol açmaz mı bu çabalar?
VOLKAN ERTİT: İmam hatip, fazladan altı saat din dersi alan, bununla beraber seküler okulların her şeyini alan okullardır. İmam hatipteki gençler de çok ciddi anlamda sekülerleşmiş, cinselliğin de içinde olduğu dünyalarının parçası haline gelmiş durumdalar.

*

Nesillere yönelik yatırımın bir sonuç vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
VOLKAN ERTİT: Bilimsel gelişmeler, kapitalizm ve kentleşme bir toplumda var ise o topumun değiştirilmesi çok zor. Kemalistler 90 sene boyunca bunu yapmaya çalıştılar, olmadı. Çünkü bu işler yukarıdan dayatmayla olmaz.

*

Eğer toplum sekülerleşiyorsa... AK Parti'nin oyları neden hâlâ yüzde 40'larda?
VOLKAN ERTİT: Seçmen davranışları, bir partinin sadece dinle kurduğu ilişki üzerinden değerlendirilemez. Siyasette din dışındaki farklı dinamiklerin etkileri olduğunu unutmayalım.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 16.09.2015

4.9.15

"Almanya 1933'ten Türkiye 2015'e"

Özgürlüklere ve son olarak basın özgürlüğüne yönelik baskılar üzerine dün Radikal'de yayımlanan yazım ile eş zamanlı olarak 180 aydının "2015'te Türkiye'ye Nazi Almanya'sını yaşatmayacağız" başlıklı bildirisi de kamuoyuna açıklandı.
Yazıyı yazdığım sırada, imzacıları arasında yer aldığım söz konusu bildirinin bu başlık altında duyurulacağından haberim yoktu. Biraraya gelmeleri pek zor gözüken ve yakın geçmişe kadar karşı kamplarda yer almış insanların, "2105 Türkiye'si ile 1933 Nazi Almanya'sı karşılaştırması"nda buluşabilmeleri başlı başına ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Ve, Türkiye'nin ne kadar can sıkıcı durumda bulunduğuna dair başlıbaşına önemli bir gösterge.
Dünkü yazımdaki şu cümleyi hatırlayacaksınız:
"Türkiye'nin 2015'i ile Almanya'nın 1933'ü arsında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor."
Böyle bir "analoji"yi ilk kez yaptığımı dikkatli okurlarım farketmişlerdir. Uzun süreden beri zihnimi kurcalıyordu. Öyle düşünüyor, öyle hissediyordum. İlk kez, dünkü yazıda dile getirdim.
Dünkü yazıdaki şu satırlara da –uzun süredir üzerinde düşünüyor olmakla birlikte- ilk kez yer verdim:
"Yüzde 37 ile Hitler'in Almanya'da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine 'devlet gücü'nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir 'irade'nin bugün Türkiye'de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.
Türkiye'de Tayyip Erdoğan ve AKP'nin ortada koyduğu örneğin 'İslamcılık ile demokrasi'nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.
'İslamcılık ile demokrasinin uyumu'nun en parlak örneği olarak, 2002'de AKP'nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran'a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.
Artık 'Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar' tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP'nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki 'performans'ı örnek olarak gösterilmeye başlandı."
Bu görüşlerin –özellikle ilk yıllarında Tayyip Erdoğan'ı ve AKP iktidarının bazı uygulamalarını desteklemiş birisi tarafından- dile getirilmesi, bazı insanların dikkatini çekebilir.
Tayyip Erdoğan'ın "Tek Adam" heveslerine ve AKP'nin giderek zorbalaşan iktidarına karşı, neredeyse dört yıldır açık ve katı bir karşı çıkanlar arasında bulunmama rağmen, belirli çevrelerin "yetmez ama evetçi" etiketi üzerinden vazgeçilmez bir "nefret öznesi" muamelesine uğramakta olanlardan biri olduğumun elbette farkındayım.
İçinde, eski "vesayet rejimi" yandaşlarının ve bir kısım "ulusalcı"nın bulunduğu kimi unsurlar, Erdoğan ve AKP'nin neredeyse tüm günahlarını bizlere "fatura" etmekten vazgeçmiyorlar.
Sanki, Tayyip Erdoğan, iktidarını ve daha sonra yaptıklarını bizim gibilere borçlu. Dolayısıyla, ona ve partisine daha sonra karşı koymak, bizleri "ortak günâh"tan kurtarmayacak.
Hal böyle olunca, dünkü yazıda yer almış olan ve yukarıda alıntıladığım satırları bir tür "özeleştiri" yerine değerlendirmek isteyenler de çıkabilir.
"Özeleştiri" –eğer hakkı verilerek ve gerçekten yapılacak ise- bir köşe yazısının bir-iki satırına sıkıştırılarak geçirilecek bir şey  değildir. Yani, "özeleştiri" değildi ama yine de şunun bilinmesini isterim; hayli uzun süredir "Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?" sorusu üzerine düşünüyorum.
Bu ne demek?
Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?
Bunları doğru biçimde irdelemek, yerli yerine oturtmak gerek ki, bir anlam taşısın; bir Katolik papazının karşısındaki "günah çıkartma" ve kuru bir özeleştiri geçiştirmesi olmasın.
Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkiye'nin çok belirleyici bir tarih dönemine damga vurdu. Bu döneme dair doğru-yanlış ölçülerini de, dolayısıyla, yalapşap yapmamak, doğru yapmak gerekir.
Bu "içe bakış" süreci içinde bulunduğumun bilinmesini isterim.
Yani, "Biz değişmedik, o değiştik. Biz haklıydık" şeklindeki söylemiyle özetlenecek "ekol"de yer almıyorum. Ama, "yetmez ama evetçilik" eleştirileri yöneltenlerin gerekçelerinin birçoğu ile Erdoğan ve AKP'nin "günahları"na ilişkin "ortak sorumluluk" çıkaranların iddialarının hiçbirine de katılmıyorum.
Bu, ayrı bir konu.
Türkiye 2015 ile Nazi Almanya'sı 1933 karşılaştırmasının yapılabildiği dün, Hürriyet Daily News'da Burak Bekdil'in "Ilımlı İslamcılık: Batı'nın karşılıksız aşkı" diye tercüme edilecek başlığı altında son derece ilginç ve çarpıcı yazısını okudum.
Burak Bekdil, Türkiye'deki AKP iktidarına ilişkin yanlış değerlendirmenin gerek ABD ve gerekse AB tarafından yapılmış olduğunu tartışıyor. Batı'nın "Ilımlı İslamcılık" diye aslında "olmayan bir şeye aşık olmuş olduğunu" vurguluyor.
Obama'nın 2009'da Türkiye'den "büyük İslamî demokrasi" diye söz etmiş etmesine gönderme yaparken, "(Obama'ya göre) Bu peri masalında, Türkiye'nin İslamcıları, dünyanın en karışık bölgelerinden birinde diğer Müslüman uluslar üzerinde Fransız Devrimi'nin etkisi gibi bir etki yaratacak olan bir demokrasi kalesi kuracaklardı. 2009'dan beri Başkan Obama bize niçin Britanya'yı 'büyük bir Hristiyan demokrasisi', İsrail'I 'büyük bir Yahudi demokrasisi' ya da Japonya'yı 'büyük bir Şintoist demokrasi diye nitelemediğina dair merak içinde bıraktı" diyerek, ironik biçimde, ABD'nin AKP nezdinde "ılımlı İslam"a verdiği primi anlatmaya çalışıyor.
Aynı şekilde, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın 2006 yılında Pentagon'un üç numarası iken AKP'ye yönelik övgü dolu bir konuşması ile 27 Ağustos'ta New York Times'a yazdığı "Amerika'nın Türkiye ile Tehlikeli Pazarlığı" başlıklı yazıda tam zıddı yönde ifade etmiş olduğu değerlendirmeye dikkat çekiyor.
Burak Bekdil'in yazısında benim için en öğretici olan, Toni Alaranta adındaki Finli bir Türkiye uzmanının tam da bu konudaki görüşlerini aktardığı bölümler oldu.
Dr. Toni Alaranta, "Fin Uluslararası İlişkileri Enstitüsü"nün  uzmanlarından. Bu yıl İngilizce yayımlanacak olan "Türkiye'nin Devlet ve Ulusal Kimliği: Cumhuriyet'in Uluslararası Sistem'deki Statüsü" ve geçen yıl İngilizce yayımlanmış "Çağdaş Kemalizm: Evrensel Seküler-Hümanizm'den Aşırı Türk Milliyetçiliğine" adlı, adlarından da anlaşılabileceği kadarıyla gayet ilginç kitapların yazarı.
Alaranta'nın 29 Ağustos'ta TDN'de "Batı AKP ve Erdoğan'ı yanlış okudu, iktidara kabaca el koymasını meşrulaştırdı" başlığıyla bir mülakatı yayımlandı.
Son iki yıl içinde "Türkiye, AKP önderliği altında 'normalleşemeyecek'"; "Türkiye'nin İslamcı-Muhafazakâr Devlet Projesi Kavşakta"; "AKP'nin Radikal Muhafazakârlığı: Henüz Tükenmemiş Ütopik bir Proje"; "'Yeni Türkiye' bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda"; "AKP'nin 'içi boş' liberalizmi ortaya kondu" başlıklarını taşıyan bir dizi üzerinde durmaya ve tartışmaya değer önemli makalesi yayımlandı.
Bu konuyu sürdüreceğiz.
Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, "İslamcılar'ın demokratik yollardan iktidar terketmeyecekleri"ne örnek gösterilir hale gelmesi; "Türkiye 2015 ile Almanya 1933" arasında karşılaştırmalar yapılması, konuyu defalarca irdelemeyi zorunlu kılıyor…"
Cengiz Çandar, Hürriyet, 04.09.2015 Cuma

14.7.14

100 yaşındaki Atatürkçü genç Muazzez İlmiye Çığ, ezber bozuyor!..

Başlığa bakıp “100 yaşında da genç olunur mu” dediğinizi duyar gibiyim.    Olunur sevgili okurlarım, olunur.
Eğer Muazzez İlmiye Çığ gibi sadece yaşlanmak için yaşamamışsanız, hayatta yapacak çok şeyiniz, hayalleriniz ve umutlarınız varsa, 100 yaşına bile gelseniz, siz de genç kalabilirsiniz.
Muazzez Hanım, dünyaca saygın Sümeroloji uzmanı olmanın yanı sıra “Atatürk Düşünüyor” adlı kitabı yazan, Atatürk’ün kızı olmaktan gurur duyan çağdaş bir bilim kadını.
Bugün, 100 yaşında olmasına karşın pırıl pırıl bir hafızaya sahip bulunan Muazzez İlmiye Çığ’ın bana yazdığı bir mektubu hiç yorum yapmadan sizinle paylaşıyorum.
Mektubun konusu: Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı.
Birlikte okuyoruz:

* * * * *

“Sayın Uğur Dündar,
Bu mektubu size, sizin düşüncelerinizi kendime yakın bulduğum için yazıyorum. (Ne mutlu bana-UD)
Ülkemizde son ve büyük bir patlama daha oldu; Cumhurbaşkanı seçimi.
İki büyük partinin uzlaşarak ortaya koyduğu namzetin adı belli olur olmaz, her taraftan çatlak sesler yükselmeye başladı.
Ben onun özgeçmişini öğrendikten sonra kararımı verdim. “Daha üstünü çıkmazsa, seçimim bu olacak” dedim.
Peki neden?
Çünkü bugünkü ortama çok uygun. Önce inançlı ve inancını çıkarı için kullanmamış bir kişi.
Recep Tayyip Erdoğan gibi yalan dolanla ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edecek vahim uygulamalarla ilgisi yok. Üstelik çalışmaları devletlerarası takdir almış bir bilim insanı.
Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında yazılan tüm olumlu veya olumsuz yazıları kaçırmadan okuyorum. Karşı çıkanların çoğu Atatürkçü geçinenler!
Neymiş? O da Tayyip gibi imiş! Atatürk ilkeleri, laiklik onunla yok olacakmış!
Vay, vaaaaay, vaaaaay…
Laiklikten ne kaldı ki?
AKP laikliğe aykırı bir yığın girişimde bulunurken, okullarda kız-erkek ayrımı yapılırken, ilkokullarda Arapça okutulurken Atatürkçüler’in hepsi niçin ayağa kalkmadı? Yobaz olmayan, inançlı, inancını kendi çıkarları için kullanmayan, dünyaca tanınmış, övgüler almış bir bilim insanı olan Sayın İhsanoğlu’nu Tayyip’e benzetmek tam bir aymazlıktır. İnançlı olduğu için Atatürkçüler’in ona karşı çıkmaları, Atatürk’ü sanki din düşmanıymış gibi göstermektedir. Bu ne kadar büyük yanlışlık! Oysa ki Atatürk dinimize son derece saygılı ve inançlı bir lider olarak, Kur’an’ı Kerim’i içindekilerin öğrenilmesi ve anlaşılması için Türkçe’ye tercüme ettirdi.
Atatürk olsaydı, kanımca
bugünkü koşullar içinde oyunu inançlı ve böylesine değerli bir
bilim insanına verirdi.
CHP içinden Sayın Emine Ülker Tarhan’ı ikinci bir namzet olarak çıkarmaya çalıştılar. Ne yazık ki bu davranış birleşme değil, ayrımcılıktır. Sayın Tarhan’ı çok takdir eder ve severim. Ama bu koşullarda onu Cumhurbaşkanlığı’na namzet göstermek, bu önemli işi hafife alıp, oyları Erdoğan’a kaptırmaktır.
Ayrıca Sayın İhsanoğlu, ötekinin tam aksine, toplumu birleştirmekten bahsetmektedir. Sağcısı da, solcusu da, dincisi de, dinsizi de, şahsi ideolojileri doğrultusunda değil, çok büyük bir tehlike içinde olan ülkemizin kurtarılması doğrultusunda, Ekmeleddin Bey’in cumhurbaşkanı olabilmesi için ellerinden geleni yapmalıdır.
Çok şükür, aklım hâlâ yerinde ve yaşadığım 100 yaşıma kadar biriken bilgiler ve izlenimlerimle görüşlerimi ifade edebilmekteyim. Ama Cumhuriyetimizin kuruluşunu ve coşkusunu yaşamış çağdaş bir kadın olarak, ülkemizin getirildiği bu durumlara son derece üzülmekteyim. Diğer taraftan umutsuz da değilim. Gençlerimizin, kadınlarımızın ve köylülerimizin uyanmakta olduklarını görerek umutlanıyorum.
Eğer gücüm yetse, bayrağı alır, Ekmeleddin Bey’in önünde
koşardım.
En derin saygılarımla.
Muazzez İlmiye Çığ”


Uğur Dündar, Sözcü, 12 Temmuz 2014

21.6.14

Kılıçdaroğlu kuyrukçu çıktı!

Kalkanı kalın, örtüsü ağır olanlar şimdilik hissetmiyor. Rüzgar döndü.
Rüzgar rüzgardır.
Rüzgar kendini yargılamaz.
Rüzgar eser.
Ve farkını ortaya koyar.
Rüzgar şimdi “çelebilikten yana değil hesap sormaktan” yana esiyor. Bu dışarıdan; “Kasımpaşalı hırçın imam ile Kahireli çelebi imamın cumhurbaşkanlığı seçilme yarışı” gibi gösterilmek istense de; işin özünde “daha fazla güç ve daha fazla iktidar arayana karşı diklenen, kavga veren, hesap soran birinin” çıkmasını arzulayan bir rüzgar. Yapılan haksızlık, hukuksuzluk, otoriterlik, oldu bittilik, yalancılık, yolsuzluk, devleti soymaların hesabını soracak bir diklenişe olan ihtiyaç yükseliyor.
Rüzgar ihtiyaçtan doğdu.
İhtiyaca uygun esiyor.
Hukuksuzluğu, yolsuzluğu, haksızlığı yapanların karşısına “Cumhurbaşkanlığı seçiminde onlarla aynı ideolojiden gelme fakat tarzı itibariyle edepli ve terbiyeli çelebi bir çatı adayla çıkmak” hiç güven vermiyor.

* * * *

İşte Balyoz davası çöktü.
Tahliye olanlar şunu dediler.
“Hesap soracağız”
Son 12 yılda öyle keskin çizgilerle çizilmiş; “bizden olanlar ve bizden olmayanlar kamplaşması” oluşturuldu ki; her şafak vakti güneş yeni bir “sorulması gereken hesapla” doğmaya mecbur kaldı. Daha önceki gün “Gezi direnişi sırasında polis kurşunuyla ölen kendi yaşıtı Berkin Elvan’ı iyi dileklerle andı diye okulunu birincilikle bitiren Işıtan Önder adlı başarılı öğrenciyi disiplin kuruluna sevk edip” birinciliği elinden alındı.
Bunun hesabı olmayacak mı?
4 Bakan yolsuzlukla suçlanıyor.
Oğullarının kasaları dolu.
Kollarında hediye saatler.
Söylediklerinin hepsi yalan.
4 bakanın “rüşvet fezlekeleri” Meclis’e geldi, Yüce Divan’da yargılanmaları için Meclis Komisyonu kurulması kararı da çıktı. Fakat “daha fazla güç ve daha fazla iktidar sahibi olmak için Cumhurbaşkanlığı’nı hedefine koymuşların” iktidar partisi, Meclis Başkanlığı’na isimleri bildirmediği için komisyon kurulması ekim ayına kaldı.
Bunun hesabı sorulmayacak mı?

* * * *

Eğitimden sağlığa, dış politikadan özelleştirmeye; her alanda sorulacak o kadar çok hesap birikti ki, “kuyrukçuluk yaparak hesap sorulamaz” haykırışları haklı olarak yükselmeye başladı.
Benzerini bul.
Aynı görüşten olsun.
Aynı ideolojiden beslensin.
Aynı çizgiyi takip etsin.
Ben de dindarım.
Ben de muhafazakarım.
Bak ben de namaza gidiyorum demeye getirerek onu Cumhurbaşkanı adayı göster. Hesap sorulacak yapıyı ve o yapının baş mimarını benzeriyle iktidardan indirmeye çalış.
Buna kuyruğa takılma diyorlar.
Yani kuyrukçuluk.
Kuyrukçuluk hesap soramaz.
Kuyruk köküne çeker.
Köküne teslim olur.

* * * *

Kılıçdaroğlu kuyrukçu oldu.
Kılıçdaroğlu inişe geçti.
Türkiye’yi hukukun üstünlüğüne, ileri demokrasiye, bağımsız yargı, bağımsız basını olan, laiklikten zerre dönüş yapmayan, insan haklarına saygılı, otoriter başkanlık sistemine değil parlamenter demokratik düzenden yana, yolsuzluk, hırsızlık, soygunların, adam kayırmaların, kişi zengin etmelerin önünü tıkayacak umudu olanlar; hesap soran rüzgarı hissederek sandığa gitmek isterlerdi.
Kılıçdaroğlu, rüzgarı alamadı.
Yazık oldu, giden zamana!
 Necati Doğru, Sözcü, 21 Haziran 2014

20.6.14

İki İslamcı aday dayatması ve doğru tutum

Ana muhalefet partisi CHP’nin MHP ile anlaşarak “çatı aday” kategorisinden Ekmelettin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday göstermesi, solda yaygın ve sert bir tartışmaya yol açmış durumda. Bu tartışmaya etkili şekilde müdahale etmek tarihsel bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.
CHP’nin sağa kayışı sürüyor. Öyle anlaşılıyor ki, CHP yönetimi yerel seçim sonuçlarından gerekli dersi çıkarmış değil. Gerici AKP iktidarına, çerçevesini onun çizdiği siyasal alanda oynayarak bir alternatif oluşturulacağı yolundaki çoktan yanlışlanmış bir stratejide ısrar ediliyor. Ekmelettin İhsanoğlu tam da böyle bir aday… İhsanoğlu, Suud Hanedanlığının İslam Konferansı Örgütü başkanlığı için desteklediği, ABD’nin güvenini kazanmış, Osmanlıcı ve İslamcı bir akademisyen.
CHP uzun süredir muhafazakar, dinsel hassasiyetleri yüksek ve fakat sanılandan daha dar bir kesimi oluşturduğunu düşündüğüm seçmen kitlesinin oylarını almak için sağa kaymayı bir politik taktik olarak uyguluyor. Dolayısıyla, bu kesimin kabul edebileceği ölçülere sahip bir aday profiliyle yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak AKP’den kurtulmanın biricik yolu olarak sunuluyor.

Rejimi Erdoğan'sız sürdürme projesi
Öncelikle belirlenmeli ki, cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak AKP iktidarının topluma dayattığı başkanlık rejimine meşruiyet kazandırmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. CHP’nin gösterdiği aday ise daha vahim bir siyasal sonuç yaratacaktır. Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığı, CHP’nin yeni rejime, dinci-faşizan İkinci Cumhuriyet'e teslim olması demektir. Bu yola giren CHP, üye ve yöneticilerinin niyetleri ne olursa olsun, yeni rejimin muhalefet partisi olacak, kaçınılmaz olarak Birinci Cumhuriyet ile bağlarını keserek kendi varlık gerekçesini de inkar edecektir.
Türkiye ılımlısı ve radikaliyle iki İslamcı aday arasında bir seçime zorlanıyor. Yapılması gereken ilk iş, bu dayatma ve siyasal tuzağa ‘hayır’ demektir. Ekmelettin İhsanoğlu, yeni rejimin Tayyip Erdoğan’sız şekilde devam ettirilme projesinden başka şey değildir. ABD patentlidir.
Çünkü bütün veriler AKP iktidarının hızlı bir çöküş sürecine girdiğini gösteriyor. AKP’yi iktidara taşıyan siyasal ve toplumsal dinemikler büyük ölçüde değişti. Dahası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hırslarıyla çapı arasında var olan uçurum giderek daha büyük bir sorun ve istikrarsızlık kaynağı olmaya başladı.

Fraksiyon partisi
AKP bütün sermayenin temsilcisi olma özelliğini büyük ölçüde yitirdi. Dahası, AKP’nin başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist ülkelerin bölgedeki güvenilir ortağı olmak konumundan da hızla uzaklaştığı görülüyor. Erdoğan öngürülemiyor. Onun liderliğindeki AKP, siyasal İslamcı dar bir fraksiyon partisi (toplumun içinde daha dinci-muhafazakar kesimlerin temsilcisi) olmaya doğru evrildiği gözleniyor. Bu nedenle AKP ve Erdoğan giderek daha radikal ve militan bir üsluba savruluyor.
Diğer taraftan AKP-Cemaat iktidarı, Birinci Cumhuriyet'i yıkmasına karşın yerine yeni bir rejim kuramadı. Son çözümlemede siyasal bir din olan İslam’da, aslında bunun teolojik temelinin de olmadığı -bir kez daha- ortaya çıktı. Dolayısıyla AKP ve Cemaat arasında, yeni rejime kimin hakim olacağı konusunda çıkan kavganın da, giderek derinleşen siyasal krizin de asıl nedeni bu büyük siyasal boşluktur. CHP bu boşluğu sağa kayarak, dahası muhafazakar bir toplum düzeni ve devlet yapısını veri alarak (kabullenerek) doldurmaya çalışıyor. Böylece CHP kendi solunda gerçekte büyük bir boşluk bırakıyor.
AKP ise bir ılımlı İslam rejimi oluşturmanın güçlüğünü gördüğü için, kendi siyasal islamcı (dar ideolojik) köklerine doğru daralarak, başka bir anlatımla rejimde köklü bir değişimi zorlayarak krizi aşmayı deniyor.
Sonuç olarak, yukarıda da vurguladığım gibi Türkiye iki siyasal İslamcı adaydan birini seçmeye zorlanıyor. CHP ve onun gösterdiği cumhurbaşkanı adayını çeşitli gerekçelerle destekleyen sol siyasal çevrelerin, henüz üzerinden bir yıl geçen Gezi / Haziran Direnişi’nden hiçbir ders çıkarmadığı anlaşılıyor. Dahası toplumu daha sola çağıran, aydınlanmacı ve ilerici bu direniş ile söz konusu çevrelerin neredeyse bütün bağlarını kopardığını ortaya çıkıyor. Oysa yapılan bir araştırmaya göre, Gezi eylemlerine katılan yurttaşların yüzde 86’sının laiklik konusundaki kaygıları ve dinci gericiliğe yönelik tepkileri nedeniyle harekete geçtiği anlaşılıyor.

Türkiye Erdoğan'dan nasıl kurtulur?
Gelelim AKP ve diktatör müsveddesinden kurtulma senaryosuna… Gösterilen aday içilerine sinmese de cumhuriyetçi-laik duyarlılıkları yüksek ve genel olarak solda sayılabilecek geniş bir kesim sırf Erdoğan’dan kurtulmak için İhsanoğlu’nun desteklenmesini kabul etmeye hazırlanıyor. Kuşkusuz bu tutumu anlamak mümkün. Ancak, bu siyasal tavrın sonu yok. Türkiye solu, neredeyse son 40 yıldır ömrünü hep bir gerekçeyle daha sağındaki adayları destekleyerek geçirdi. Sonuçta ülkenin geldiği yer belli. Oysa bulaşık olmayan, net ve cepheden bir tutum almadan solu büyütmek ve gericiliği geriletmek mümkün değil. Dünyada ve ülkemizde siyasal tarih bu durumun çarpıcı örnekleriyle dolu.
Ekmelettin İhsanoğlu’nu sol çevrelere ve laik, cumhuriyetçi ve aydınlanmadan yana toplum kesimlerine benimsetebilmek için yaygın bir ikna çalışması yürütülüyor. İhsanoğlu’nun gerçekte cumhuriyetin değerlerine nasıl bağlı bir insan olduğu, laiklik konusunda bilenenin aksine doğru bir yerde durduğu, eşinin başının kapalı olmadığı, Nazım Hikmet’i Arapçaya çavirdiği, dolayısıyla siyasal İslamcı olmadığı gibi tutucu bile sayılamayacağı yönünde yoğun bir propaganda (PR çalışması) yapılıyor.
Gülen Cemaati bütün gücüyle Ekmelettin İhsanoğlu’nu destekliyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda ABD ve İngiltere’nin de belli bir desteği bulunuyor. Daha çok Müslüman olan sömürge ve yarı sömürge ülkelere kadro yetiştirmek için kurulan bir İngiliz üniversitesinden (Exeter) mezun olması, İhsanoğlu’na Anglo-Sakson dünyasında yeterince güven verici bir referans oluşturuyor.

Solun tavrı ne olmalı?
Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığı konusunda, onu öneren çevrelerin önündeki en önemli sorun, solun bu konuda ikna edilmesidir. Çünkü sağ ve muhafazakar seçmenin esaslı bir itirazı olmayacaktır. Gelişecek itirazlar da kolaylıkla içerilebilir. Ancak, soldan ve laik-aydınlanmacı kesimlerden gelecek itirazın içerilebilmesi çok zor. Bu nedenle asıl PR (halkla ilişkiler) çalışmasının sola ve aydınlanmacı çevrelere yöneleceğini kestirmek zor değil.
Peki, ne yapmalı?

Ben önümüzde üç yol olduğu, bu üç politik tavırdan birinin gelişmelere göre alınabileceğini düşünüyorum.

1- Hızla CHP’nin solunu da içine alan geniş bir yurtsever, aydınlanmacı, laik ve halkçı/toplumcu ittifak olşturarak yeni bir aday çıkarmak. Bu adayın tespitinde Kürt siyasal hareketiyle de temas etmek ve onları da bu oluşuma kazanmak. Dolayısıyla, Kürt muhalefetinin Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi desteklemesini önlemek. Bu başarılamazsa, yoğun bir ideolojik ve siyasal baskı uygulamak.
2- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak, bu kirli oyunun bir parçası olmak ve karşı çıktığımız başkanlık sistemini kabul etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla, seçimlere katılmak niyet ne olursa olsun, kurulmaya çalışılan yeni dinci faşizan rejimin de onaylanması anlamını örtük olarak taşıyacak. Doğru tutum, bu oyuna katılmayı reddetmektir. Etkili bir kampanya ve kitle çalışması yürüterek sandıkta boş oy kullanmak bir seçenek olabilir.
3- İkinci maddadeki gerekçelerle ve yine etkili bir kampanya yürüterek cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etmektir. Son iki seçenek, sonuç üzerinde belirleyici olmasa bile, geleceğe sağlam bir siyasal ve ahlaki birikim bırakacaktır.

Olayların akışına göre, ancak geç kalmadan iki İslamcı aday dayatmasını boşa çıkarmak gerekiyor.
 Merdan Yanardağ, solPortal, 20 Haziran 2014

29.3.14

ABD seçimlere nasıl bakıyor?

Adettendir.  Türkiye ne zaman kritik bir döneme girse, ABD gelişmeleri nasıl görüyor,  kimi tutuyor, kimi sevmiyor, nasıl bir Türkiye istiyor diye sorulur.  Biraz komplo teorisi, biraz korku, bazen son bir umut, bazen de gerçek bir merakla sorulur bu soru. Yirmi yıldır Washington’da yaşayan,  Demokrat partiye yakın düşünce kuruluşlarında calışan, akademisyenlik yapan,  Obama yönetiminde yüksek seviyede isimlerle Türkiye üzerine kitap yazan, analizler yapan bir gözlemci olarak görüşlerimi paylaşmak istiyorum.  ABD  gittikçe zayıflayan ve içine kapanma eğilimi içine giren bir süpergüç.  Washington’un dünyadaki gelişmelere yön verme konusunda  siyasi gücü ve iradesi azalıyor.   İyi niyetli bir şekilde ABD’den ciddi beklentileri olan veya  komplocu mantığa yatkın kesimlerin bunu bir kenara yazması gerekiyor.
Kanımca bir tane ABD yok.   ABD basını, düşünce kuruluşları, Beyaz Saray, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, istihbarat kurumları farklı bakış açılarına sahip. Ama bütün  Amerikan kurumlarının ortak noktası objektif bilgi üzerinden analiz yapmaya çalışıyor olmaları. Peki objektif bilgi nedir Türkiye konusunda? Türkiye’deki herkesin gördüğü siyasi kutuplaşma, kurumsal çürüme,  otoriterleşme, sistemik patronaj ve yolsuzluk,  hukuk devleti, demokrasi ve özgürlükler konusunda sorunları seçim ve sandığa  indirgeyen “ben kazandım, istediğimi yaparım” diyen coğunluk diktası.  Bir de tabii ki Gülen cemaati ve AKP arasındaki dünkü ortaklığın bugün, şartlar değişince, “paralel yapı” ve “darbe girişimi” olarak yansıtılması.  Bütün bunlar objektif veriler ve sorunlar.  Gülen hareketi ve AKP arasındaki kavganın ülkeyi bu derecede sallaması Türkiye’deki kurumsal çürümeyi apaçık ortaya çıkardı ABD’nin gözünde.  Civileri cıkmış, kurumları iflas etmiş, ne yana savrulacağı belli olmayan bir üçüncü dünya ülkesi konumunda adeta şimdi Türkiye. 
Türkiye’yi en çok ilgilendiren tabii ki Obama’nın ve Beyaz Saray’ın Türkiye’ye bakışı.  Obama’nın dünyaya bakış açısını en iyi özetleyen kavram “realist pragmatizm.”  Realist ve pragmatik Obama yönetimi, Türk ekonomisinde ciddi bir kriz ve çöküş yaşanmadığı sürece  AKP’nin bir dönem daha Türkiye’yi yönetecek olduğunun farkında.  Öte yandan,  Başbakan Erdoğan’ın bir yıl öncesine oranla ciddi bir güç ve meşruiyet kaybına uğradığı  apaçık ortada. Seçimleri kazanmaya devam etse de, Erdoğan, artık Obama’nın aynı kare içinde gözükmek istemediği bir lider.  Geçenlerde konuştuğum bir Amerikalı üst düzey yetkili Erdoğan’ın ımajının “Berlusconi ve Putin arasında bir yerde” olduğunu belirtti.  Yolsuzluklar Berlusconi, otoriterleşme Putin boyutunu temsil ediyor olmalı.
Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin bölgesel ağırlığı ve kabarık dış politika konuları Beyaz Saray’ı  realist olmaya itiyor. Aylardır komplocu ve otoriter gidişatı nedeniyle Erdoğan’la konuşmak istemeyen  Obama’nın  en sonunda geçtiğimiz günlerde bir telefon görüşmesine evet demesini   bu “realpoltik” çerçevede değerlendirmek gerekiyor.   Uyarılara rağmen Erdoğan’ın  görüşmede Fethullah Gülen konusunu gündeme getirmesi ve üstüne üstlük bu konuda daha sonra  yanıltıcı açıklamalar yapması Beyaz Saray’ı son derece rahatsız etmiş durumda. Yapılan açıklamadan da hemen anlaşıldığı gibi Obama nezdinde  zaten son dönemde gittikçe olumsuzlaşan Erdoğan ımajının daha da negatifleştiğini söylemek mümkün.  Böyle bir Washington’un  Erdoğan’ın seçimlerden büyük bir zaferle çıkmasını otoriterleşme ve coğunluk diktası yönünde ciddi bir risk olarak gördüğüne emin olabilirsiniz.  Zaten tam da bu nedenle Obama yönetiminin gözünde Türkiye’nin en büyük eksikliği güçlü bir muhalefet.
Son olarak sadece Beyaz Sarayı değil, basın ve düşünce kuruluşları dahil, ABD genelini kapsayan bir analizle bitirelim.  Fazla değil, bundan birkaç yıl öncesine kadar Amerika’da Türkiye analizleri  iki kutuplu, basite indirgemeci, “laik ve İslamcı” cephesinde yapılırdı.  AKP bu cephede,  askeri vesayeti aşmaya çalışan ve de nisbeten  daha demokratik olan  bir siyasi yapıyı temsil ederdi.  Zaten tam da bu nedenle Türkiye Arap dünyası için iyi bir demokratik model olarak kabul edilirdi.  Bugünse durum çok farklı. Artık Türkiye analizleri laik-İslamcı değil “demokrasi - otokrasi” düzleminde yapılıyor.  Bu analizlerde AKP  otoriterleşen, yasakçı ve baskıcı rejimi temsil ediyor.  Peki demokrasiyi kim temsil ediyor ? Kanımca ABD’nın gözünde demokratik cephe  Türkiye’de adeta namevcut.  AKP’lisi, Gülencisi, Kemalisti, Kürtçüsüyle herkes cemaatleşmiş durumda.  Türkiye genelini kapsayan bir vatandaşlık  bilinci ve demokrasi kavramı yok. Pederşahi bir siyasi kültür ve akıllara durgunluk veren bir siyasi oportünizm ülke geneline hakim.  Gülen hareketi de geçmişteki hataları ve artık dizboyu siyasileşmiş yarı dini yarı politik yapısı nedeniyle ABD’ye kendini demokrasi cephesinde bir oluşum olarak kabul ettirme konusunda inandırıcılık sorunu yaşıyor.
Bu şartlar altında ABD’den bakınca Türkiye konusunda en revaçta olan analiz şu: eskiden askeri vesayet üzerinden giden bir otokrasi varken bugün artık daha geniş halk tabanı olan dolasıyla daha popülist, ama aynı derece  otokratik bir coğunluk diktası kuruluyor.   Bu arada siyasi kutuplaşma ve istikrarsızlık arttıkça en çok  endişe veren gelişme  askeri vesayetin, hatta darbe tehlikesinin geri gelme riski.  Yani Türkiye’nin o karanlık doksanlı yıllara geri dönmesi. Erdoğan’ın askerle işbirliği yaparak Gülen hareketini yok etme planı son derece tehlikeli bir gidişat.  Hem AKP’den hem de Gülen hareketinden nefret eden, ve yıllardır haksız yere hapis yattığına inandığı için rövanş arayacak olan  bir askeri- ulusalcı psikolojisi var bugün ülkede.   Seçim öncesinde, sırasında veya sonrasında, özellikle de seçimleri şaibeli kılacak gelişmeler ülkeyi bir anda kanlı bir kaos ortamına ve sıkıyönetim ilanına  sürükleyebilir.   En karanlık senaryo, bahsettiğimiz  rövanşist askeri psikolojinin kaos ve boşluktan yararlanarak iktidarı darbe yoluyla ele geçirmesi.  İşte o zaman yeni bir “ABD nasıl bakıyor” yazısı yazmak gerekir.  Ama şimdiden bir cevap arıyorsanız size bir tavsiyem var: Mısır’a bakın.  Obama’nın pragmatik realizmi Mısır’da olduğu gibi darbeye darbe diyemezse hiç şaşırmayın.
Ömer Taşpınar, tv24, 28 Mart 2014

25.3.14

25 Mart

Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazayla ölmediğini, resmen öldürüldüğünü kanıtlayan suikast tapeleri çıkabilir.

Evdeki paralar sıfırla’nırken kaydedilmiş görüntüler yayınlanabilir.
Malezya’ya kaçırmak için uçağın kargosuna altın külçeleri yüklenirken çekilmiş fotoğraflar yayınlanabilir.
Apo’yla telefon konuşması...
Apo’yla buluşma olabilir.
Dolmabahçe’de baş başa neler yaşandı, nihayet açıklanabilir.
Uludere’de vur emrini kim verdi, kendi sesinden duyabiliriz.
Muta nikâhı servis edilebilir.
Bakan bey mesela, durup dururken çıktı ekrana, porno’dan bahsetti.
Evli kuma’dan bahsediliyor.
Gayrimeşru çocuktan bahsediliyor.

*

Hepsi ihtimal dahilinde.
Hepsi akla yatıyor.
Hiçbirine “imkânsız” denemiyor.
“Yapmaz öyle şey” denemiyor.
“O kadar da olmaz” denemiyor.
Hatta, tek tek değil, hepsini birden yapmış olması bile mümkün.

*

Terzi işi takım elbise gibi, hiç pot yapmadan omuzlarına oturuyor.

*

25 Mart, aslında budur.

*

En ağır suçların, en adi rezaletlerin bile, artık şaşırtıcı bulunmaması, toplum nazarında sürpriz olmamasıdır. “Eksiği yoktur, fazlası vardır, Allah bilir daha neler yapmıştır bunlar” duygusunun hâkim olmasıdır. Asrın memleketiyiz filan derken, memleketi ve milleti getirdikleri yerdir, 25 Mart.
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 25 Mart 2014

Din işleri ile ahlak işleri ayrılmış!

İLKOKUL yıllarında yurttaşlık bilgisi dersinde bize şöyle öğretilmişti: Laiklik, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır!
Aradan yıllar geçti, laikliğin böylesine sığ bir tanımlamaya sığamayacak kadar kapsamlı bir kavram olduğunu öğrendim, ama bu ilk tarif hep aklımda kaldı.
17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’ndan bu yana tanık olduğumuz olayları, ortalığa saçılan ses kayıtları, AKP’lilerin cemaatçiler, cemaatçilerin AKP’liler için söylediklerini alt alta koyuyorum.
Ve ortaya, ilk öğrendiğim laiklik tanımına benzer bir “siyasal İslam” tanımı çıkıyor:
“Günümüz Türkiyesi’nde siyasal İslam, din işleriyle, ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”Tanık olduğumuz, duyduğumuz, dinlemek zorunda kaldığımız her şey bana bunu hatırlatıyor!
Başta Başbakan olmak üzere AKP’lilerin cemaat için söylediklerini dinliyorum:
Dış güçlerin maşası olmuşlar, insanları gizlice dinlemekle kalmamışlar, en özel durumlarını bile kayıt altına almışlar.Öğretim yılının ortasında, kış günü sırf AKP’yi sevdikleri için binlerce öğrenciyi sokağa atmakta tereddüt etmemişler.
Bir Müslüman’ın asla yapmaması gerekenleri yapmışlar, insanlara beddua etmişler.
Devlet içinde bir paralel devlet yaratmışlar. Memleketin ordusuna kumpas kurmuşlar. Sahte deliller üretip insanların yıllarca hapislerde sürünmesine neden olmuşlar.Gazetecilere, gazete sahiplerine vs. şantaj yaparak kendilerinden yana yayın yapmalarını sağlamışlar.
Bu şantajdan nasibini alanlar arasında AKP milletvekilleri bile varmış, ki o şantajdan korktukları için Başbakan’ın yanında durup yüksek sesle cemaati eleştirmeye bile çekinir olmuşlar.
Kurban keseceğiz diye toplanan paralar, malikânelerde harcanmış.Böyle uzayıp gidiyor! Daha fazlasını Başbakan’ın her gün yaptığı miting konuşmalarında bulabilirsiniz.
Diğer yandan ortalığa saçılan dinleme kayıtlarına, fezlekelere vs. bakıyorum, AKP ve hükümet cephesi de feci durumda.Başbakan adeta bir ihale komisyonu gibi çalışmış. İstediğine ihale vermiş, istemediğine vermemiş. İhale alanlar, kazandıkları paranın belli bir bölümünü bazı vakıflara bağışlamak zorunda kalmışlar.
Bakanların çocukları, “danışmanlık” kisvesi altında işadamlarının rüşvet trafiği içinde yer almışlar.Topladıkları paraları saklamak için ayakkabı kutularından, boyum büyüklüğündeki çelik kasalardan yararlanmışlar. Paraları evlerde sığdıracak yer kalmamış.
“Sıfırlayın”
talimatıyla harekete geçtiklerinde bile paraları dağıta dağıta bitirememişler. Artan parayla evler alınmış.
Pahalı hediyeler, saatler, villalar havada uçuşmuş.Ballı ihaleler verdikleri işadamlarına havuzlar kurdurulmuş, yeni bir medya düzeni yaratmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlar.
Başbakan “kupon arazilerin” satışının kendisinden habersiz yapılmamasını emretmiş.
Memleketin akçeli bütün işlerinde son karar verici Başbakan olmuş, maden ruhsatlarından, kimin gaz ticareti yapacağına kadar o karar vermiş.
Bakanlar rüşvetle TC vatandaşlığı dağıtmış. Bakanlara gümüş tepsiler içinde, elbise torbalarında yüz binlerce dolar rüşvet dağıtılmış.Ayetler, Google’dan bulunup “sallanmış”, Bakara makara esprilerine kahkahalarla gülünmüş vs.
Bu taraftaki liste de böylece uzayıp gidiyor. Daha fazlasını her gün internette yayınlanan ses kayıtlarında bulabilirsiniz.
Ortaya çıkan tablo tefessüh etmiş bir kitlenin varlığından başka bir şey değil.
Eski deyimle “ahlak sukut etmiş”. Etik çok kurcalarsan patlayacak bir tabanca tetiğine dönüşmüş!
Ve tartışmanın her iki tarafı da iki cümlesinden birinde dini referanslar veriyor, dindarlıktan dem vuruyor, rüşvet konuşmaları bile “selamünaleyküm” ile başlıyor, “Allah’a emanet ol” ile bitiyor.
Onun için diyorum ki Türkiye’de “siyasal İslam”, din işleri ile ahlak işlerinin birbirinden ayrıldığı bir kavrama dönüşmüş.Allah ıslah etsin!

Birinizden birini tutmak zorunda değiliz
SÖYLEDİKLERİNE bakarsanız, iki taraf da, yani hem hükümet, hem de Gülen cemaati, “bir demokrasi mücadelesi” veriyor.
Hükümet tarafı diyor ki: Bunlar paralel devlet kurdu, devlet içinde devlet oldu, milli iradeyi çalmaya kalkıştı.Seçilmiş iktidara karşı darbe hevesi içindeydiler, ellerindeki polis ve yargı gücünü kullanarak hükümeti iş göremez hale getirmek istediler.
Onun için hükümetin, cemaate karşı mücadelesinde yanında yer almıyorsanız demokrat sayılmazsınız, demokrasi mücadelesine zarar verirsiniz.Cemaat tarafı diyor ki: Ortada tefessüh etmiş bir iktidar var. Yolsuzluğa batmışlar. Bunu örtbas edebilmek için cemaate saldırıyorlar. Polisleri, savcıları, yargıçları sürüyorlar. Yargıyı ele geçirmek için Anayasa’yı bile çiğnediler. İnançlı insanları fişlediler, bu fişlemeler ile bir cadı avı başlayacak. Söz söyleme, muhalefet etme özgürlüğünü takmıyorlar. Mesele cemaat–hükümet kavgası değil, bir demokrasi mücadelesidir!Öyle bir tablo çiziliyor ki, iki taraftan birinin yanında olmazsan, demokrasiye inanmayan, darbeci, yolsuzluklara hoşgörüyle bakan bir insansın!
Tabii birinden yana olursan, diğerine göre de antidemokrat, paralel devletçi, fişlemeleri savunan, kocakulaktan yana olursun!
Hayır beyler, mesele bu kadar basit değil. Sizden yana olursak “beyaz”, diğerinden yana olursak “siyah” olmuyoruz!
Hem yolsuzlukların üzerine gidilmesini, hem de devlet içinde devlet olmanın engellenmesini isteyebiliriz.Hem yargının bağımsız olmasını, hem de bağımsız yargının gerçekten “adil” olmasını, üretilmiş deliller ile insanların hapislerde süründürülmemesi gerektiğini savunabiliriz.
Bir yandan internette, Twitter’da, Facebook’ta, YouTube’da yasaklamalara karşı çıkabiliriz, diğer yandan insanların özel hayatlarının, özel görüşmelerinin gizlice dinlenmesine itiraz edebiliriz.Unutmayın ki bu ülkede sizler kardeş kardeş bütün bunları yaparken de biz demokrasiyi, söz söyleme hürriyetini, gösteri yapma hakkını, özel hayatın gizliliğini, yargının tarafsız bağımsızlığını savunuyorduk.
Birinizden birinin yanında saf tutmak zorunda değiliz.
 Mehmet Yılmaz, Hürriyet, 25 Mart 2014

22.2.14

Ukrayna

Kaddafi, başbakanımıza ödül verdi, Kaddafi’yi linç ettiler. Hüsnü Mübarek, cumhurbaşkanımızla kucaklaştı, Hüsnü Mübarek’i kafese koydular.

Başbakanımız, Beşar Esad’la kardeş oldu, o günden beri Suriyeliler birbirini vuruyor. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen türküsünü söyleyip ağladılar, Yemen’de içsavaş çıktı. Başbakanımız İsrail başbakanıyla el sıkıştı, o gece Gazze’yi vurdular. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti. Gürcistan’la yakınlaştık, başbakanımız Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün Rusya Gürcistan’a girdi. Suudi Kralı cumhurbaşkanımızla başbakanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu, aylarca ABD’de hastanede yattı, zor düzelttiler. Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken meclis basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü. Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili... El Beşir’e Çankaya Köşkü’nde mantı yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü. Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı. Arnavutluk başbakanı, bizim başbakanın oğlu Bilal’in nikâh şahidi oldu, ertesi sabah sancılarla kıvrana kıvrana hastaneye zor yetiştirdiler, yatırıp safra kesesini aldılar. 2010’u Japonya yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı. Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, 50 sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar. Yunanistan başbakanı, kış olimpiyatımıza geldi, Yunanistan’da halk ayaklanması çıktı, hükümet istifa etti. Irak Cumhurbaşkanı Talabani, başbakanımızla görüştü, görüşüş o görüşüş, o günden beri Talabani’yi gören yok, bazı kaynaklara göre bitkisel hayatta, bazı kaynaklara göre öldü. Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti. İspanya başbakanıyla bizim başbakan medeniyetler ittifakı kurdu, adam siyaseti bıraktı. Silvio yargılanıyor. Portekiz başbakanı, cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu. Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı. Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı çakıldı, rahmetli oldu. Bizim başbakanın Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoş geldiniz pankartları asıldı, bizim başbakan gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü. Cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, bitkisel hayata girdi, cumhurbaşkanımız Hollanda’ya gitti, Hollanda hükümeti istifa etti, Hollanda Kraliçesi iadeiziyarete Ankara’ya geldi, prens öldü, Hollanda Kraliçesi tahtı bıraktı. Başbakanımızın ABD’ye gideceği açıklandı, başına gelecekleri tahmin eden Obama beyzbol sopasını çıkardı, gezi iptal oldu. Başbakanımız ısrar etti, ABD’ye illa gitti, henüz dönmeden kasırga çıktı, insanlar öldü, Oklahoma afet bölgesi ilan edildi. Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi şak diye öldü, cumhurbaşkanımızı korumakla görevli olan İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü. Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı, duyulması bile yetti, Filistin hükümeti istifa etti.

*

NATO genel sekreteri geldi, otelin banyosunda düştü, omzu çıktı. Rusya dışişleri bakanı geldi, otelde merdivenden yuvarlandı, sol eli bilekten kırıldı. Gürcistan cumhurbaşkanı geldi, gelmişken burda kamp yapan Gürcistanlı bisikletçileri ziyaret etti, bisikletten düştü, kolunu kırdı. Burkina Faso dışişleri bakanı geldi, bizim dışişleri bakanıyla ortak basın toplantısı yaparken, bizimki lafı uzattı, adam ağaç gibi devrildi, bayıldı, hastanede güç bela ayılttılar.

*

Mursi’ye gittiler, sırtını sıvazladılar, Mısır’da darbe oldu, Mübarek’i kafesten çıkardılar, Mursi’yi kafese koydular.

*

Başbakanımız, olimpiyat oylaması için Arjantin’e gitti, merhabalaştılar, Arjantin devlet başkanı beyin kanaması geçirdi. Olimpiyatı Tokyo kazandı, bizim başbakan Tokyo’yu tebrik ediyorum dedi, Tokyo valisi istifa etti.

*

Güney Afrika’yla vizeleri kaldırdık, olan Mandela’ya oldu. Angelina Jolie bizimkilerin elini sıktı, gitti memleketine göğüslerini aldırdı.

*

Cumhurbaşkanımız Almanya cumhurbaşkanını Kayseri’de ağırladı, bilahare, Almanya’ya iadeiziyarete gitti, neticede Almanya cumhurbaşkanı istifa etti. İspanya başbakanı Türkiye’ye geldi, bakalım İspanya hükümetinin başına ne gelecek diye merak ediyorduk, bu sefer iş Kral’a patladı, İspanya Kralı’nın kızıyla damadını yargılamaya başladılar. Cumhurbaşkanımız Letonya’ya gitti, akabinde, Letonya’da süpermarket binası çöktü, 54 kişi öldü, Letonya hükümeti istifa etti.

*

Fransa cumhurbaşkanı mis gibi oturuyordu Paris’te, durup dururken Ankara’ya gelmeye niyet etti, gelmeden üç gün önce sevgilisiyle yakalandı, first lady hastanelik oldu, ayrıldılar.

*

Cumhurbaşkanımız İtalya’ya gitti, İtalya hükümeti istifa etti. Cumhurbaşkanımız Roma’da kalmış, çok istemesine rağmen, hava muhalefeti nedeniyle Floransa’ya gidememişti. Sanırım İtalya’nın en şanslı şehri Floransa diye düşünmüş olmalılar ki, Floransa belediye başkanına hükümeti kurma görevi verdiler.

*

Başbakanımız, Ukrayna devlet başkanı Yanukoviç’i Ankara’da ağırladı, ikisi birlikte Esenboğa havalimanına gidip, ortaklaşa üretim yapmayı planladıkları Antonov tipi uçağı incelediler. Ukrayna’da içsavaş çıktı, ölü sayısı 100’e yaklaşıyor, Yanukoviç ya istifa edecek, ya kaçacak, ya da kıstırıp öldürecekler. Bizim Antonov’un durumu belirsiz yani.

*

Bu yazı dizisine ilk başladığımda, dört beş örnekten ibaretti. Bu hale geldi.
30 Mart’ta bi daha seçersek, ne hale geleceğini Birleşmiş Milletler düşünsün gari.
 Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet22 Şubat 2014

8.2.14

Siyasi İslam’ın çatır çatır çöküşü

DEDİLER ki:“Dindar nesil yetiştireceğiz...”
Yanına bir de bonus verdiler.
“Kindar nesil...”Daha yetiştirmeye başlamadan gördük...
“Dindar” kısmı palavraymış.
Asıl dertleri “kindar” nesil yetiştirmekmiş...
Daha yenileri yetişmeden, mevcutlar neyin ne olduğunu çok güzel gösterdi bize.
Aralarında savaşıyorlar...
Ne kural var, ne centilmenlik...
Ne ilke var, ne ahlak...
Ne aleniyet var, ne mahremiyet...
Güya kendileri iyi yetişmiş dindarlardı.
Güya yeni nesilleri de kendileri gibi yetiştireceklerdi...
Meğer dertleri yetiştirmek değil, kendilerine benzetmekmiş...
   
***

-Siyasetin başına “İslam”ı koydular...
Siyasetin içine ettiler, İslam’a en ağır haksızlığı yaptılar, en büyük günahı işlediler.
-“Demokrasinin” başına “muhafazakâr” kelimesini eklediler.
Hem demokrasinin, hem muhafazakârlığın canına okudular.
-O da yetmedi bir de “ileri” sıfatını koydular...
İleri kelimesini geri vitese taktılar.
Demek istediler ki:
-Başında Müslüman olunca iyidir...
-“Muhafazakâr” olunca temizdir...
-Partinin ismini “Ak” diye yazınca her şey bembeyazdır...
Siyasetleriyle İslam’ı...
Ayakkabı kutularıyla “muhafazakârlığı”...İddiaları örtbas ederek “Ak”ı...
Yerden yere vurdular.
   
***

Türkiye’den, sevgili vatanımızdan, derinlerden gelen şu gürültüye kulak verin...
Bu ses, Türkiye’de siyasi İslam’ın çatır çatır çöküşünün sesidir...
Rabia selamının arkasından gelen hazin uğultudur bu...
Demokrasinin başına konulan sıfatlarla, bir demokrasinin başına nasıl çorap örüldüğünün tarihi vesikasıdır.
“Müslüman kardeş” perdesinin arkasından karşımıza çıkan hayret verici ibret tablosudur.
Ayakkabı kutuları, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan milyonlarca dolarlar, her birimizin en mahremine, en özel hallerimize kadar musallat olmuş hayâsız tecavüzler, ilkesiz, vicdansız, ahlaksız bir savaş...
Yaşadığımız günün hülasası budur işte...
   
***

Şimdi sormak senin de hakkın...
Bu muydu yani yeni nesillere “dindarlık” kisvesi altında hazırladığınız gelecek...
Bir, “ayyaş” diye aşağıladığınız, son 10 yılın her gününde tarihten spatula ile kazımaya çalıştığınız, atmadık iftira, yüklemedik suç bırakmadığınız şu Cumhuriyet’in kurucu babalarına bakın...
Bir de kendinize...
Ve eserinizle iftihar edin...

Bu dönem hepimizde ağır bir karakter enkazı bırakacak
BAK arkadaş...
Burada telefon dinleme mağduru bir insan konuşuyor..
Ben...
Kötü yanıyla, iyi yanıyla...
Şusuyla busuyla bir insan...
Diyorum ki:
Sakın ola ki, kızdığınız insanların, kıskandığınız insanların internete düşen telefonlarına bakıp keyfini çıkarmaya kalkmayın...
Sakın ola ki, “Onun mutsuzluğu benim mutluluğumdur” gibi ilkel bir aşiret haletiruhiyesine kapılıp sevinmeyin...
İğrenç bir dönemi yaşıyoruz.
İnsanlığın, haysiyetin, bizi biz yapan her şeyin hayâsızca ayaklar altına alındığı bir dönem bu...
Sanma ki komşunun başına gelen şey seni sevindirecek bir şeydir..
Bil ki:
Bu kahrolası düzen hepimizi alıp götürüyor, hepimizden alıp götürüyor..
Sanma ki sen “nehrin kenarında oturan” birisin, öteki de önünden geçen ceset...
İyi bak, o cesetler arasında kendininkini de göreceksin...
Ülkemizi öylesine karanlık, öylesine vahşi ve acımasız bir hale getirdi ki...
O vahşette yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için hepimizin içinde ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci şahsiyetler yarattı.
Var olabilmek için hepimizden ikişer üçer maymun karakteri imal etti..
Buna o dahil, ben de dahilim...
Bil ki, sen de dahilsin...
Gülme, sevinme...
Bu ara rejim bir gün geçecek ve geriye baktığımızda göreceğimiz o enkazın altında hepimiz kendi cesedimizi kendimiz teşhis edeceğiz...
Çünkü korkaklığımızla, eyyamcılığımızla, sünepeliğimizle bunu hak ettik...

Ajda’nın ‘Dokun Bana’sını dinliyorum ve iyi geliyor
SONUNDA Spotify’a geçtim...
Her gün yeni müzikleri keşfediyorum.
Eski olup da atladıklarımı fark ediyorum.
Bugünlerde favorim Ajda Pekkan’ın “Dokun Bana”sı.
Onno Tunç’un harika şarkısını öylesine söylüyor ki, içinde yaşadığım şu iğrenç günlerden çekip alıyor beni.
“Dostluğun bana yetmiyor
 Konuşurken düşlüyorum ellerini
 Özlüyorum
 Dokun dokun bana
 Ne olur dokun...
 Eskiye benzemese de hâlâ benim ezberim
 Dokun dokun ne olur dokun bana...”
İnsani olan her şeyimizi İslami olan bir şeyle ikame etmeye çalışan bu ara rejimde bana sığınacak bir ada yarattı.
Nur içinde yat Onno..Çok yaşa Ajda...
Bu karanlık günlerimde bana verdiğiniz bu olağanüstü güzellik ve insani dokunuş için binlerce teşekkür.
Ne olur dokunmaya devam edin bize..
Bu kapkaranlık günlerde çok ihtiyacımız var...
İnsani bir dokunuşa...
Küçücük bir insani dokunuşa...

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 8 Şubat 2014

14.11.13

Anıtkabir’de 1 milyon insan


İçimden gelen, yazının başlığını “Anıtkabir’de 1 milyonu aşkın çapulcu-gavat” koymaktı; sonra Başbakan’ın ve valisinin bu ülkenin yurttaşları için utanıp sıkılmadan kullandıkları bu hakaretleri başlığa taşımaya utandım, biraz da yanlış anlaşılmaktan korktum.
Bu yıl, 29 Ekim geçmiş yıllardan farklı kutlandı, 10 Kasım’da Atatürk farklı anıldı. Atatürkçü laiklerin Cumhuriyet elden gidiyor tepkilerini göğüslemek için, iktidarın şatafatlı olmasına özen gösterdiği ruhsuz resmî törenlerin dışında, Cumhuriyet bayramı uzun süredir ilk kez halkın kitlesel ve içten katılımıyla yarı bayram yarı protesto havasında geçti. 10 Kasım’da Atatürk’ü anma törenleri de okulların, devlet kurumlarının duvarlarını aşıp caddelere, meydanlara taşarak halka mal oldu.
Başbakan’ın ve çevresinin canını sıksa da görmezden gelinemeyecek bu tabloyu siyasal-ideolojik yandaşlık, cepheleşme ve düşmanlaşma psikolojilerinden sıyrılmaya çalışarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki o zaman, birbirimizi anlamakta yol alabilir, hasımlaşma yerine hısımlaşmaya doğru gidebiliriz.

Darbeci vesayetçi geleneğin gölgelediği muhalefet
AKP şeriat getirecek, İran’a döneceğiz kuşkuları taşıyanlara karşı, Türkiye’de güçlü bir laik damarın, seküler bir temelin varlığını unutmamamız gerektiğini savundum hep. Kendine özgü bir yapısı olan Osmanlı’nın çok dinli, çok dilli, çok milletli, Batı ile yüzlerce yıl ilişkili yapısından kaynaklanan Batılılaşma ve sekülerleşme sürecini görmezden gelmek, bu damarın toplumsal yapıya sadece Cumhuriyet ile eklemlendiğini sanmak kendi gücünü küçümsemek, laik kesimi azımsamak anlamına gelir. (Başbakan Erdoğan’ın yüzde 50’lik millî irade karşısında bir avuç azınlık elit propagandası bu algıyı pekiştirmeye yönelik değil mi zaten?) Batıya dönük, laik, seküler kesimin kendi gücüne güvenmeyerek orduya yaslanma, bürokratik oligarşik vesayetten medet umma, darbeciliğe meyletme refleksinin başlıca nedeni de bu. İktidarlarının, yaşam tarzının, düşünce dünyasının, değerlerinin ve evreninin İslamî muhafazakârlığın tehdidi altında olduğu algısına kapılan Atatürkçü laikler sivil yollardan, (örneğin demokratik seçimlerle) iktidarlarını koruyamayacaklarını ya da iktidara gelemeyeceklerini fark ettiklerinde askerî darbeleri, vesayetçi müdahaleleri can simidi olarak gördüler. Bu can simidine sarıldıkça da kitlelerden büsbütün koptular. Böylece Müslüman muhafazakâr halkın gözünde Cumhuriyetçi (dar anlamda Atatürkçü), laik, seküler tasavvur; kendilerini elindeki devlet ve ordu gücüyle ezen, mağdur eden, özgürlüklerini kısıtlayan diktatoryal bir heyülaya dönüştü.
Bu algının yanlış olduğunu iddia etmek mümkün değil. Kendilerini Cumhuriyet’in ve ülkenin gerçek sahibi gören Atatürkçü laik elitler için halk gerekirse zorla, dayatmayla güdülmesi, eğitilmesi, “muasır medeniyet seviyesi”ne yükseltilmesi gereken gerici bir kitleydi. Onlar öğretmendi, başöğretmendi, doğruların tekeline, yaşam modelinin doğrusuna sahiptiler; halk, özellikle de dindar kesimler ise gerici, kötü, zaman zaman da serkeş öğrencilerdi.
AKP’nin iktidara gelip kitle desteğini adım adım pekiştirme sürecinde; siyasal, sınıfsal, ideolojik iktidarı kaybetmenin korkusu ve acısıyla laik Kemalistlerin darbeci, vesayetçi refleksleri kabardı. 2000’lerin ilk on yılı boyunca birbirini izleyen, kimisi yargıda olan (Ergenekon, Balyoz davaları) kimisi yargıya bile taşınmayan darbe teşebbüsleri bu kesimin son ­-ve başarısız- çırpınışlarıydı. Devlet partisi CHP’nin yetmediği yerde eski solun ulusalcı kesimlerini de yedeğine alan Atatürk rozetli, laik-Kemalist yaftalı odaklar, temsilcisini AKP’de bulan İslamcı muhafazakâr akımın çoğunluğa dayalı iktidarına karşı “zinde güçler”i göreve çağırmaktan kolay kolay vazgeçmediler. Taa ki son bir yıla kadar.

Laik seküler damarın sivilleşmesine doğru
Meydanlardaki “Mustafa Kemal’in askerleri”ne, ortamdan umutsuzca yararlanmaya çalışan darbe hayalcilerine rağmen; Gezi olayları ve sonrası bu laik-seküler “cephe”nin kendi içinde ayrışmaya ve sivilleşmeye başlamasının milâdıdır. Ordudan, darbeden, müdahaleden umutların kesildiği, darbelerin ve müdahalelelerin çıkar yol olmadığının kavranmaya başlandığı, artık kimsenin seçilmiş iktidarlara karşı darbeleri açıktan savunamadığı bir dönemde, ülkenin dört bir yanında patlayan iktidara karşı protesto eylemleri demokratik mücadele alanına yeni çıkan gençlerden aldığı taze kanla Batıcı laik kesimlerin sivilleşmelerinin adımı oldu. Bu kitlesel protestolar, gücünü ve coşkusunu darbeci gelenekten değil büyük ölçüde yeni toplumsal hareketlerin düşünce ve pratiklerinden, özgürlük arayışından, haklı demokratik taleplerden alıyordu. Ulusalcı vesayetçilikten görece arınmış, sivilleşmiş bir laik seküler kesimin mümkün ve de var olduğu, hem bizzat kendileri tarafından hem de AKP iktidarı tarafından bu süreçte görülmeye başlandı. Tayyip Erdoğan’ın ve akıldânelerinin kimyasını bozan da aslında bu oldu. AKP’nin Cumhuriyet ideolojisine ve pratiğine yönelttiği; halkın bir bölümünün inanç özgürlüğünü kısıtlama, yaşam biçimlerine müdahale, tek tipleştirme, azınlık diktatörlüğü ithamları (ki bence de haklıdır) sivil, özgürlükçü, demokrat bir güç karşısında geçersiz kalabilirdi. Başlıca silah haline getirdiği mağduriyet söylemi ve duygusu darbeci-vesayetçi kesimlere karşı kazandığı etik ve vicdanî haklılığı ağır ağır yitirebilirdi.
İçinde yaşadığımız günlerin fevkalade karışık ve karmaşık toplumsal-siyasal ortamında, son iki yıl özellikle de Gezi sonrasında  Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan, darbeci askerlere taş çıkartan sorumsuz cepheleştirme stratejisi, bir Başbakan olarak değil imam (kimilerine göre Halife) olarak verdiği fetvalar gerilimi kopma noktasına getirdi. Özünde İslamî muhafazakâr zihniyetle çağdaş, laik zihniyetin derin ayrım çizgisi olan kadın-erkek meselesine, ahlakî değerler anlayışına kaba tehdit ve müdahaleye yeltenmek bardağı taşıran damla oldu.  10 Kasım’da Anıtkabir’e akan milyondan fazla insan, sessiz bir “orada dur” intarıydı.
10 Kasım’da Anıtkabir’de bindirilmiş kıtalar değil, AKP’ye karşı darbecilerce örgütlenmiş bir muhalefet değil, kimi Başbakan borazanlarının yansıtmaya çalıştıkları gibi ulusalcıların, vesayetçilerin tezgâhına, provokasyonuna gelmiş bilinçsiz kitleler veya din îman düşmanları değil; yaşam biçimlerine, kendi seküler değerlerine sahip çıkacaklarını göstermek isteyen halk vardı. Bu sahip çıkışı, o değerlerin taşıyıcısı saydıkları Atatürk’ü anarak gösteriyorlardı.
Darbe hazırlıklarının yapıldığı önceki yıllarda, üniversitelerden rektörlerce, kimi ögrenci derneklerince, darbe ortamı hazırlamakla görevli odaklarca örgütlenmiş Ata’ya şikâyet yürüyüşlerini, Anıtkabir ziyaretlerini görmüştük. Katılanların büyük çoğunluğunu gerçekten tenzih ederek söylüyorum, düzenleyicilerin amacının seçilmiş iktidara karşı bir müdahale ortamı yaratmak olduğu Bayrak mitinglerini izlemiştik. Ancak, son günlerde çeşitli yerlerde, farklı görünümlerde ortaya çıkan protestolar, tepkiler, eylemler; yüzde 50 çoğunluk üzerine kurulmaya çalışılan tahakküme Türkiye’nin öteki yarısının izin vermeye niyetli olmadığının sivil uyarısıdır ve bu daha başlangıçtır dersem abartmış olur muyum bilmiyorum.

Anıtkabir’deki yüzbinleri doğru okumak
Ne abartalım, ne kutsayalım, ne de şeytanlaştıralım. Tıpkı Gezi gibi 10 Kasım’da Anıtkabir’e çıkan ya da büyük kentlerin meydanlarını dolduran yüzbinler; gerek iktidar partisi, gerek muhalefet, gerekse bizzat kendileri tarafından doğru okunmazsa çözüm de, özgürlük ve demokrasi mücadelesi de, toplumun normalleşmesi de olanaksızlaşır.
Darbeci vesayetçi zihniyetin geriletilmesiyle laik seküler kesimler bir yandan sivilleşirken bir yandan da AKP gibi sadece kendilerine demokrat olmaktan, elitist zihniyetten, ulusalcı asimilasyoncu tortulardan, Müslüman muhafazakâr kitleleri ötekileştirmekten, kalıplaştırılmış Atatürkçü muhafazakârlıktan kurtuldukça düşmanlıklar törpülenecek, bu kesim de iktidara alternatif olabilecektir. İktidar güçleri özellikle de Başbakan ise, Gezi ve 10 Kasım mesajını alabilirlerse, hızla geriye düşmekten, kendi çevrelerinde bile hızlanan güven ve saygınlık yitiminden, toplumu ortasından yarma bölücülüğünden kurtulabileceklerdir.
Başbakan’ın “meşru hayat” yaşayan yüzde 50’si varsa, -affınıza sığınarak söyleyeyim-, kısacık ufku ve fakir kültür dağarcığıyla “gayrı meşru” diye nitelediği laik seküler hayatlara ve değerlere sahip milyonlarca “çapulcu ve gavat (!)” var. Üstelik, Tayyip Bey’in yüzde 50’sinin büyük çoğunluğunun da bu düzeyin üstünde oldukları, gidişattan kaygılanmaya başladıkları da ortada.
Oya Baydar, T24, 13.11.2013