'demokratlarımız' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
'demokratlarımız' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.2.20

Böyle buyurmuş Kılıçdaroğlu!

Kılıçdaroğlu, “CHP İktidara Yürüyor” (24.1.2020) başlıklı yazı ile tasvir ettiğimiz ziyafet masasında, “Bugün Türkiye’de bizce sağ-sol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar-demokrasiye karşı olanlar, otoriterlikten yana olanlar var. Temel ayrım bu” demiş. Hz. Ali’nin kılıcı gibi kestirip atmış: “Türkiye’de sağ-sol siyaseti yoktur.” Böylesine veciz ve aciz cümleyi ancak Başyüce söyleyebilir. Kafası kızarsa bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de yayımlayabilir. Anladığıma göre Kılıçdaroğlu bazı kavramları karıştırıyor: Demokrasi zaten sağ-sol mücadelesini solun kazanmasıyla gerçekleşir. Sağı / solu belli olmayan siyaset ancak geri kalmış tek adam rejimlerinde olur.

***

Demokrasiyi sağcı ne yapsın? Sağ çaresiz kalınca demokrasiye katlanır. Demokrasi solun oksijenidir, sol da demokrasinin oksijenidir. İsterseniz, kabadayı ağzıyla “harbi ve yekten” söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına oturmak gafletinde bulunduğu yaratıklarla ortak demokrasi mücadelesine girmek bir yana onların gittiği helaya bile girilmez.

***

Kemal Kılıçdaroğlu elbette sol gelenekten gelmiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin mücadelesini de bilmiyordur ve belki de gerçek, eski TİP’e kafa ve gönül yakınlığı da duymuyordur. Olabilir! Olabilir de vahşi kapitalistlerin en büyük hatası Marx ve marksizmi bilmemelerinden kaynaklanır. TİP’in tarihi tam anlamıyla siyasal arkeolojik kazı yapılması gerekli ve zorunlu bir “sit” alanı sayılmalı ve öyle bilinmeli. “Kimden, nasıl oy koparabilirim” amentüsü ile siyaset yapılamaz!
Bir hatırlatma yapmak için Cumhuriyet gazetesinin en eski yazarlarından Işık Kansu’nun Yurt Kemiricileri (*) adlı kitabından bir alıntı yapacağım. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de ilk kez TBMM’ye temsilci sokabilen sosyalist parti olan TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, 29 Ekim 1964’teki Cumhuriyet Bayramı bildirisi, bu açıdan tarihsel bir belgedir:


“Türkiye Cumhuriyeti, bir Milli Kurtuluş Savaşı sonunda kurulmuş ilk Cumhuriyettir. Bundan dolayı sömürgecilik ve sömürme sistemleri üzerine kurulmuş öteki Cumhuriyetlere benzemez. Bunların insanlık hazinesine mal olmuş değerlerini benimsemekle beraber, bizim Cumhuriyetimizin, Milli Kurtuluş Savaşı’ndan doğmuş olmanın verdiği özellikleri vardır. Bizim Cumhuriyetimiz, emperyalizme karşı, her türlü sömürücülüğe karşı, devrimci, dünya barışından yana, kıskançlıkla bağımsız, halkçı bir idare şeklidir. Böyle olmak gerekir.
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin 1920 Kasımı’nda yayımladığı ‘Halkçılık Beyannamesi’ ve ölümsüz Başkumandan Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki birçok söylevleri, yeni devletin özelliklerini, halkçı karakterini ve daha önce kurulmuş devletlerden hiçbirine benzemediğini kesinlikle belirtmiştir. Savaştan sonra kurulacak Cumhuriyetimizin ne çeşit bir Cumhuriyet olacağını göstermiştir.
Fakat Cumhuriyetimizin halkçı karakterini gerçekleştirmesi için sosyal yapıda köklü dönüşümlerin yapılması zorunludur. Bu dönüşümleri emekçi halkımız, yurt işlerinde söz ve karar sahibi olarak gerçekleştirecektir.
Cumhuriyetimizin 41. yıldönümünü kutlarken, Kurtuluş Savaşı Türkiyesi’nin amaçlarına ve değerlerine dönmek, bunları günümüzün şartları içinde yeniden canlandırmak, hepimize şevk ve heyecan veren bir ülkü haline gelmelidir. Cumhuriyet Bayramımız emekçi halkımıza mutlu olsun, kutlu olsun.” (1964, Sosyal Adalet dergisi, Sayı: 8)

1948 doğumlu Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Adalet dergisini yaşı icabı okuyamamıştır. Ancak Sosyal Adalet ve Yön gibi dergileri okumadan “Halkçı Karakterli Cumhuriyet”i kuran bir siyasal fırkada (partide) siyaset yapılamaz. Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına birlikte oturduğu o “rate” zevatın neredeyse tamamı TİP’in içinde yer almış ve ona “meclis dışı muhalefet” safsatasıyla ihanet etmiştir.

***

Yozlaşmışlarına bakıp karar verilmesin: Her Cumhuriyet ilke olarak soldadır. Çünkü halkın kendi kendini yönetim tarzıdır. Dolayısıya da Cumhuriyetin cumhuriyet olması için demokratik olmak ve de solda (halkın içinde ve yanında) olmak zorundadır. Kısacası, CHP’nin 1923 yılında kurduğu Cumhuriyet bir sol rejimdir. Durum böyle iken siz kalkıp sağsız-solsuz bir Cumhuriyetten söz edeceksiniz. Bu, CHP’yi ıskartaya çıkarmak anlamına gelir.
(*) Telgrafhane Yayınları, Kasım 2018, s. 53.
 Özdemir İnce, Cumhuriyet, 02 Şubat 2020 Pazar

17.7.16

Rezillik…


Cuma akşamını cumartesi sabahına bağlayan gece, Türkiye’deki görsel medyanın çoğunluk yandaşından azınlık muhalifine; ekranda boy gösteren hemen tüm temsilcilerinden iğrendim, sözümona gazetecilerin haberlerinden ve yorumlarından tiksindim.
Hepsi, istisnasız hepsi; bu ülkede çoktandır biten bir anayasallık, delik deşik edilmiş bir hukuk, olmayan bir meşruiyet ve gölgesi bile kalmayan demokrasiyi savunmak adına ayağıyla darbe yapmaya kalkışanları tekmelerken… Eliyle asıl darbeyi yapmış, rejimi çökertmiş ve devleti bitirmiş olanlara dayanıyor, onların sırtını sıvazlıyordu!
Oysa ifade, ancak fikir bağımsız ise özgürdür.
Basında fikir ve ifade özgürlüğünden, ancak ilkeler üzerinde ve hiçbir güç ya da etki odağına yamanmadan, tüm taraflardan bağımsız var olunuyorsa söz edilebilir.
Tarafsız habercilik tam da böyle bir bağımsızlığı gerektirir. Taraflı habercilikte ise elbette ne fikir özgürdür ne de ifade. Dolayısıyla taraflı gazeteci, aslında gazeteci değil reklamcıdır!
Diyeceksiniz ki tarafsızlık muğlak, ütopik ya da izafi bir kavramdır. Doğru.
Ama tıpkı demokrasi gibi, mümkün olduğunca yaklaşılması gereken bir idealdir, tarafsız habercilik.
Türkiye’de böyle bir ideal taşıyan, tarafsız olmaya gayret eden haberci yok denecek kadar az artık.
***
Köşe yazarlığı, elbette habercilik değil, hatta bence gazetecilik bile değil, yorumculuk. Adı üstünde, yorumun da tarafsız olma yükümlülüğü yok. Ama sözde, özde ve yazıda dürüstlük gereği her zaman var!
Yanlışlarım ve doğrularımla varlığımı otuz bir yıldır sürdürdüğüm medyada, 1985’ten 2005’e muhabirlik yaptım. 1996’dan 2010’a hem haberci, hem köşe yazarı. Artık sadece köşe yazarıyım. Habercilikte tarafsız olmaya çalıştım. Taraflı olduğum köşe yazarlığında ise hiçbir iktidara yamanmadığım gibi, muhalefete bile muhalif bir çizgi sürdürdüm.
Bu tutum bana çok kaybettirdi, ama paha biçilemez bir değer kazandırdı: Beynimle yüreğim arasında hiç parazit yok ve yukarda betimlediğim çakma gazeteciliği var gücümle eleştirmek, kınamak hakkını görüyorum kendimde.
O gece, 2013’te Gezi Parkı’nda toplanan masum ve silahsız gençleri darbe yapıyorlar diye gazlayan, döven, öldüren darbecilerin iktidarlarını savunsunlar diye sokağa döktüğü IŞİD zihniyetini “demokrasiyi savunan halk” diye sunan çakma gazeteciliği şiddetle kınıyorum.
Bu ülkede demokrasi ne kadar yoksa, onların da aklı, vicdanı, meslek ahlakı o kadar yok!
***
Fethullah Gülen cemaatinin tehlikeli yapılanmasını yalnız Türkiye’de değil, yabancı basında da kamuoyuna 1996’dan beri kapsamlı araştırmalarla açıklamaya çalışan gazetecilerden biri olarak; ordudan ABD’ci Fethullahçılar ayıklanacak diye bu ülkede hukuk devletini, demokrasiyi, laik cumhuriyeti bitiren AKP iktidarına arka çıkan ulusalcılara bir çift sözüm var:
Tekbir sesleriyle parası olmadığı için zorunlu askerlik yapan zavallı erleri linç eden, kafasını kesen ümmetle mi bu ülkeye ulusal bağımsızlık kazandıracaksınız? Ne kadar korkunç bir yanılgı!
Hiçbirimizin istemediği askeri bir darbeye karşı çıkmak için iktidarın yanında yer alıp demokrasi havariliğine soyunan sözde demokrat medyacılara gelince, onlara da şöyle seslenmek isterim:
Demokrasi, demokrasiyi bitirenlerin yanında yeşermez ve gerçek demokratların faşizme karşı faşizmi savunması abestir!
Hem dürüstlük, hem de cesaret, yanlış tarafta olanlara topyekün kafa tutmayı, yapayalnız kalmak pahasına gerçek demokrasi fikrini savunmayı gerektirir.
Ama sizlerde, ne o dürüstlük var ne de cesaret. Zaten demokrat da değilsiniz, her zaman kim güçlüyse ona yamandınız!
***
Olaylar sırasında başta odatv.com, abcgazetesi. com gibi internet gazetelerinin dışında hiçbir televizyon kanalından doğru haber alamadık. Hepsi kirli bilgiyle perdeli, hepsi iktidar tarafından yönetilen algı operasyonunun bir parçasıydı.
Yaşanılan darbe girişimi de bir üst akıl tarafından birkaç bin askerin kandırılıp feda edilmesi üzerine kurulmuş; iktidarı devirmek amacına ulaşamasın diye özellikle beceriksiz hazırlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum.
Cicero, her türlü komplodaki üst aklı bulmak için “Cui bono” diye bir soru armağan etmiştir, evrensel hukuka: “Kime yarar?” Bizim ellerde bırakın evrensel, yerel hukuk bile kalmadı. Ama soru, gerçeği bulmak için hâlâ anahtar: Kimin işine yarar, bu darbe girişimi?
En geçerli yanıtı, yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Deniz Baykal Twitter üzerinden verdi:
“Açılış: Darbe. Giriş: Kalkışma. Gelişme: AKP tiyatrosu. Sonuç: Başkanlık.”
Oyun bitti, dağılabiliriz.

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2016

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

3.4.13

İşte Akil İnsanlar Heyeti

İşte Akil İnsanlar Heyeti

Akil İnsanların tam listesi ve çalışma yapacakları bölgeler açıklandı.

BAŞBAKANLIK tarafından açıklanan Akil İnsanlar Listesi 9’ar kişilik 7 bölgesel gruptan oluştu. Çözüm sürecine katkı verecek olan akil insanlar heyeti toplam 63 kişiden oluşuyor. Rifat Hisarcıklıoğlu, Can Paker, Tarhan Erdem, Yılmaz Ensaroğlu, Ahmet Taşgetiren, Deniz Ülke Arıboğan, Yusuf Şevki Hakyemez bölge grubu başkanları olarak yer aldı.
Çözüm sürecine ilişkin birikimi bulunan ve toplumun çeşitli kesimlerinin itibarını kazanmış olan yazar, sanatçı, akademisyen ve STK temsilcilerinden müteşekkil akil insanlar heyetinin dokuzar kişilik gruplar halinde 7 bölgede faaliyet göstermesi planlanıyor. Bölgelere göre oluşturulan her grubun birer başkan, başkan vekili ve sekreteri olacak. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Akil İnsanlar Heyeti ile yarın saat 18.00’de Dolmabahçe Başbakanlık Ofisi’nde bir araya gelecek.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün grup toplantısında yaptığı konuşmada, akil insanlar heyetinin isimlerini kısa bir süre zarfında kamuoyuna duyuracaklarını açıklayarak, "Hem biz bu heyetteki akil insanların görüş ve önerilerini dinleyecek, onlarla istişarelerde bulunacağız, hem de onlar bölgelerimizde bir kısım etkinlikler gerçekleştirerek halkımızla, kanaat önderleriyle buluşacaklar" demişti.
İSİMLERİ LİSTEDE AMA HEYETTE YER ALMAYACAKLAR
Akil İnsanlar Heyeti bölgelere göre şöyle oluştu:
İŞTE AKİL İNSANLAR HEYETİ
AKİL İSİMLER HEYETİ NASIL ÇALIŞACAK?
1 aylık bir çalışma süresi içinde Türkiye'nin tüm bölgelerinde çözüm sürecini tanıtıcı, halkı bilgilendirmek ve aydınlatmayı amaçlayan bir çalışma yapacaklar. Türkiye'nin 7 bölgesinde çalışma grupları teşkil edildi. Bunlara bir başkan, bir başkan vekili ve sözcü tayin edildi. 7 bölge için oluşturulan heyetler gittikleri illerde konferanslar düzenleyecek, bire bir görüşmeler yapacak.
AKDENİZ BÖLGESİ
1. BAŞKAN: RİFAT HİSARCIKLIOĞLU
2. BAŞKAN VEKİLİ: LALE MANSUR
3. SEKRETER: TARIK ÇELENK
4. KADİR İNANIR
5. NİHAL BENGİSU KARACA
6. ŞÜKRÜ KARATEPE
7. MUHSİN KIZILKAYA
8. ÖZTÜRK TÜRKDOĞAN (İHD)
9. HÜSEYİN YAYMAN DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: CAN PAKER
2. BAŞKAN VEKİLİ: SİBEL ERASLAN
3. SEKRETER: AYHAN OGAN
4. MAHMUT ARSLAN (HAK-İŞ)
5. ABDURRAHMAN DİLİPAK

İLK AÇIKLAMA HÜLYA KOÇYİĞİT'TEN
Hülya Koçyiğit, yarın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Akil İnsanlar Heyeti'ni davetine icabet edeceğini söyledi. Türkiye'de uzun yıllardır bir çok can alan terörün bitmesi için ciddi bir kararlılık bulunduğunu vurgulayan Koçyiğit, “Başbakanımız bir davet yaptı. Bu davete yarın katılacağım. Elbette ki ben de fikirlerimi söyleme imkanı bulursam söylemeye çalışacağım. Türkiye'de toplum olarak her şeyden önce huzur, güven, demokrasi, adalet, eşitlik ve taleplerimiz var. Hepimizin olduğu gibi, her vatandaşın olduğu gibi... Demokrasiyi hayatımızda ne kadar etkili şekilde gerçekleştirebilirsek, o kadar huzurlu ve bir arada yaşamaya gönüllü oluruz” diye konuştu.
6. İZZETTİN DOĞAN (CEM VAKFI BAŞKANI)
7. ABDURRAHMAN KURT (AK PARTİ DİYARBAKIR ESKİ MİLLETVEKİLİ)
8. ZÜBEYDE TEKER (Tutuklu Hükümlü Aileleri Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD- FED) Başkanı)
9. MEHMET UÇUM (ANAYASA PLATFORMU SÖZCÜSÜ) EGE BÖLGESİ
1. BAŞKAN: TARHAN ERDEM
2. BAŞKAN VEKİLİ: AVNİ ÖZGÜREL
3. SEKRETER: ARZUHAN DOĞAN YALÇINDAĞ
4. VEDAT AHSEN COŞAR (TBB)
5. EROL EKİCİ (DİSK)
6. HİLAL KAPLAN (YENİ ŞAFAK GAZETESİ YAZARI)
7. FUAT KEYMAN (AKADEMİSYEN - YAZAR)
8. FEHMİ KORU
9. BASKIN ORAN
AKİL İNSANLAR LİSTESİNE TEPKİLER
GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: YILMAZ ENSAROĞLU
2. BAŞKAN VEKİLİ: KEZBAN HATEMİ
3. SEKRETER: MEHMET EMİN EKMEN
4. MURAT BELGE
5. FAZIL HÜSNÜ ERDEM
6. YILMAZ ERDOĞAN
7. ETYEN MAHÇUPYAN
8. LAMİ ÖZGEN (KESK)
9. AHMET FARUK ÜNSAL (MAZLUM DER)
TEKLİFİ REDDETTİ, SÜRECİ DIŞARIDAN DESTEKLEYECEK
İÇ ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: AHMET TAŞGETİREN
2. BAŞKAN VEKİLİ: BERİL DEDEOĞLU
3. SEKRETER: CEMAL UŞŞAK
4. VAHAP COŞKUN
5. DOĞU ERGİL
6. EROL GÖKA
7. MUSTAFA KUMLU (TÜRK-İŞ)
8. FADİME ÖZKAN
9. CELALETTİN CAN
MARMARA BÖLGESİ
1. BAŞKAN: DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN
2. BAŞKAN VEKİLİ: MİTHAT SANCAR
3. SEKRETER: LEVENT KORKUT
4. MUSTAFA ARMAĞAN
5. ALİ BAYRAMOĞLU
6. AHMET GÜNDOĞDU (MEMUR-SEN)
7. HAYRETTİN KARAMAN
8. HÜLYA KOÇYİĞİT
9. YÜCEL SAYMAN
KARADENİZ BÖLGESİ
1. BAŞKAN: YUSUF ŞEVKİ HAKYEMEZ
2. BAŞKAN VEKİLİ: VEDAT BİLGİN
3. SEKRETER: FATMA BENLİ
4. ŞEMSİ BAYRAKTAR (TZOB)
5. KÜRŞAT BUMİN
6. ORAL ÇALIŞLAR
7. ORHAN GENCEBAY
8. YILDIRAY OĞUR
9. BENDEVİ PALANDÖKEN (TESK)
Hürriyet, 3 Nisan 2013

25.1.13

Sayın Diktatörüm afiyet olsun


Platon ününü hiç kaybetmemiş Devlet kitabında ‘tiran’ı şöyle açıklar, ‘uykuda ahlak irade çekildiğinde benliğiniz artık herkesle seks yapar ve önüne koyulan her şeyi yemeye başlayıp canavarlaşır’.

Ve hepimiz biliyoruz ki II. Dünya Savaşı’nın bütün suçu sadece Naziler’in değil Naziler’in ele geçirdiği KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI’nın üstüne yıkılmıştır ve doğrudur.. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı bilim adamları ne yapalım da bir daha böyle bir diktatörlüğün kurulmasına izin vermeyelim, sorusuna cevap olarak, KİTLE İLETİŞİM araçlarının tümünü ‘iktidar’a vermemeliyiz diyerek yola çıkmışlar ve bugün elinize aldığınız ders diye okuduğunuz demokratik katılımcı iletişim teorilerini hem inşa etmişler hem en temel yasalar haline getirmişlerdir..

Ama galiba bu topraklarda bunu zırnık beceremedik.. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI artık tek bir güç’ün elinde..  İstediği HİSSİYATI toplumun her kesimine anında yayıyor, anında, algı kanaat oluşturuyor, anında diktatörün kişisel histerisini geniş kitlelere bulaştırıyor, daha iki gün önce başbakanımız Avrupa’nın son yetmiş yıllık tarihinde hiç görülmemiş şu savaş çığlığını attı: ‘Suriye’ye gireriz’ ve medyada çıt yok..

Ve yazarlar tutuklanıyor, askerler tutuklandı ve şimdi avukatları seri halinde yaka paça sürükleyerek tekme tokat tutukluyorsunuz..

Kardeşlerim, hayatta en zor olan şey, oluşturulmuş bu histeriye karşı çıkabilmektir.

Şayet geniş kitleler de diktatörü gibi çılgınlığa sürüklenmişse bu gidişe dur demek bu felaketin önünü almak imkansızdır..

Gençliğimizde pek itibar ettiğimiz Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sını bir daha hatırlayın, romancımız bir ilaç icat etmişti, ÇOK SORU SORULMASINI engelleyip YAYGIN BİR İYİLİK HALİ yaratmak için..

Bu ilacı Türkiye’de kimler icat etti..

Yazarlar, askerler ve sonunda avukatlara kadar gelen bu tutuklamaları hala ileri demokrasi ya da YAYGIN BİR İYİLİK HALİ olarak algılanmasını sağlayan kimlerdir?

Yetsin artık, herkes geriye dönüp, şu son beş yılda kimler neleri yazdı, kimleri pişpişledi bir daha baksın..

Hergün medyada beşyüzün üstünde köşe yazarı ve bu yazarlar her Allah’ın günü onbinin üstünde özgürlük, demokrasi kelimesi geçiriyor, yetsin artık, akla kara belli olsun..

Amerikan işgalini DEKORE etmekten vakitleri yok sanırım..

Amerikan işgalini PARAZİT yayıncılıklarıyla ört bas etmekten işleri başından aşkın sanırım..

Kardeşlerim, bu ‘histeri hissiyatı’ bulaşıcıdır ve görünen o ki DURACAĞI BİR YER YOKTUR…
Ve geldiğimiz yere bakın şimdi içerde binlerce insan ve dışarıda gittikçe büyüyen bir HİSTERİ’yle korunmasız başbaşayız..

Unutmayın, modern toplumda gazetecilik ve yazarlığın en büyük günahkarlığı iktidarla uyum içinde olmaktır.

Nihat Genç
Odatv.com, 25.01.2013

11.12.12

Pamuk'tan Esad'a: İstifa et!

Sivas katliamıyla ilgili oyuna 'siyasi olur' diyerek gitmeyen Pamuk Esad'a istifa et dedi.
Sivas '93 oyununun galasına çağrılması üzerine "Benim politik olarak orada görünmem doğru olmaz" diyen Orhan Pamuk, Esad'a istifa çağrısı yaptı.

Kayhan KARACA / ntvmsnbc - Aralarında Orhan Pamuk'un da bulunduğu dünyaca ünlü altı yazar ve aydın, Suriye lideri Beşşar Esad'a açık bir mektup göndererek, "İstifa et, yoksa sonun Saddam ve Kaddafi gibi olacak" uyarısında bulundu.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk, İsrailli yazar David Grossman, İtalyan yazar Claudio Magris, Cezayirli yazar Bualem Sansal, Alman yazar Martin Walser ve Alman kökenli Fransız siyaset ve toplum bilimcisi Alfred Grosser imzasıyla Fransız Liberation gazetesinde bu sabah yayımlanan mektupta, Beşşar Esad'a "Suriye halkını kurtarması için" istifa etmesi ve çatışmakta olan tarafları BM çatısı altında müzakereye davet etmesi çağrısında bulunuldu.

'CEZAYİR'E SIĞIN'
Mektupta, "Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih gibi ailenizle beraber gidişinizi müzakere edebilirsiniz. Ruslar ve Çinliler sizi misafir etmeyi kabul etmezlerse Cezayir'e gidin. Cezayirliler bellek sahibi insanlardır. Kahramanları emir Abdülkadir'e Suriye'nin kucak açtığını unutmadılar. Emir Abdülkadir Fransa tarafından yenildiğinde dostu haline gelen 3'üncü Napolyon tarafından Suriye'ye gidip yerleşmesine izin verilmiş, Fransız sömürgesinden kaçan binlerce Cezayirli de kendisiyle birlikte oraya gitmişti" ifadelerine yer verildi.

'İSTİFA DIŞINDA TEK YOL VAR'
İstifanın "Esad'ın kendisi, ailesi, dostları, bölge ve dünya için tek gerçek çözüm yolu" olduğu görüşünün dile getirildiği mektupta, "İstifa dışında ne yazık ki sizi ve ailenizi bekleyen tek yol var: Saddam Hüseyin veya Kaddafi gibi ölüm. Ya da La Haye'de mikropsuz bir hücrede ömür boyu hapis" ifadeleri kullanıldı.

'RUSYA VE ÇİN'E FAZLA GÜVENME'
Suriye konusunda "büyük devletlerin" hesaplarını, Birleşmiş Milletler'in ise "tereddütlerini" eleştiren aydın ve yazarlar, Esad'a kendisini şimdilik destekleyen Rusya ve Çin'e fazla güvenmemesi tavsiyesinde de bulundular.



* * *
Lettre à Bachar al-Assad
9 décembre 2012 à 19:06, Liberation
Par David Grossman, Orhan Pamuk, Claudio Magris, Boualem Sansal, Martin Walser Ecrivains et Alfred Grosser Intellectuel

Monsieur le Président, le martyre du peuple syrien afflige l’humanité. Chaque jour, les morts s’ajoutent aux morts, les blessés aux blessés, les destructions aux destructions. Aujourd’hui, la Syrie, ce pays magnifique dont l’histoire est une leçon de grandeur pour l’humanité, est en passe de disparaître.

L’humanité est effarée. Elle veut aider mais elle ne sait comment, elle appelle au secours pour le peuple syrien mais personne ne vient. Les grands Etats sont pris dans leurs calculs, l’ONU compte les résolutions bloquées. Aux lamentations des uns, elle ajoute les siennes, à leurs hésitations elle répond par les siennes.

Pendant ce temps, dans votre pays, le nombre de victimes s’accroît à la moyenne effarante de 150 morts par jour. Demain, comme toujours, nous saurons que nous étions loin du compte, des blessés vont mourir faute de soins et des personnes arrêtées vont disparaître. Nous les retrouverons demain dans des charniers secrets. Il y a aussi les réfugiés dans les pays voisins, leur nombre s’accroît d’heure en heure et nous savons que beaucoup ne reviendront pas chez eux avant longtemps. Ce qui s’est passé en Algérie, en Irak, en Libye, au Yémen, au Bahreïn se reproduit en Syrie avec une intensité plus grande, avec une férocité plus terrible.

Tout cela, vous le savez, Monsieur le Président, vous recevez des masses de rapports quotidiens sur votre bureau. Peut-être leur lecture vous donne-t-elle froid dans le dos, peut-être vous fait-elle juste sourire. Mais ne vous illusionnez pas, l’aide que vous apportent certains pays, directement comme la Russie et la Chine qui bloquent l’action du Conseil de sécurité, ou indirectement par leur silence, ne sauraient légitimer vos actes, ou en réduire l’horreur, tôt ou tard vous vous aurez à en répondre devant la justice syrienne ou internationale.

Monsieur le Président, la situation semble inextricable, mais il y a pourtant un moyen simple pour sauver le peuple syrien martyre : démissionnez. C’est la seule vraie solution pour tous, pour le peuple syrien, pour vous, votre famille, vos amis, pour la région et pour le monde. Tout est en votre main. D’autres l’ont fait quand leur pays était en danger extrême. En Algérie, feu le président Chadli et le président Zéroual. Moubarak aussi. Et même le président yéménite, Abdallah Saleh. Un peu partout, des chefs d’Etat ont su se retirer pour préserver leur peuple et leur pays. Annoncez que vous démissionnez et appelez les parties à négocier une transition sous l’égide de l’ONU. Vous pourrez négocier votre départ, avec votre famille, comme a su le faire le président Saleh. Si les Russes et les Chinois refusent de vous accueillir, allez en Algérie, les Algériens ont de la mémoire, ils se souviennent que la Syrie a accueilli leur héros, l’émir Abdelkader, lorsque vaincu par la France, il fut autorisé en 1852 par Napoléon III, devenu son ami, à aller s’installer en Syrie, où il fut rejoint par des milliers d’Algériens fuyant la colonisation française.

Hors cette voie, il n’y en a qu’une pour vous, hélas pour votre famille : la mort comme Saddam Hussein ou Kadhafi. Ou la prison à vie dans une cellule aseptisée de La Haye.

18.11.12

PALAVRACI!

Palavracılığın günlük hayatta sempatik bir yanı da vardır, bir zaman sonra palavracıyı tanır, anlattıklarını eğlenerek dinlersiniz.

Ama siyasette “palavra” çok tehlikeli bir iştir, bedeli ağırdır.

Tayyip Erdoğan, hızla yükselen bir ivmeyle siyasetini “palavra” üzerine dayandırmaya başladı.

Yapamayacağı işleri yapacakmış gibi bağıra çağıra anlatıp ortalığı birbirine katıyor.

Sanırım halkın palavracılıktan hoşlandığına dair yanlış bir algısı var.

Halkın bir kesimi o “babalanmaları” gerçek sandığı sürece bundan hoşlanıp destekler ama onların “palavra” olduğunu anladığında öfkelenir.

Ben size bu palavralardan ve sonuçlarından bir iki örnek vereyim isterseniz, tehlikenin ne olduğunu hep birlikte görelim.

Başbakan, İsrail’i Gazze’den çıkartacakmış gibi davrandı.

Suriye’ye girecekmiş, ona her dediğini yaptıracakmış gibi davrandı.

Şimdi de idamı geri getirecekmiş gibi yapıyor.

Onun İsrail politikasının sonucunda, İsrail’in gözü dönmüş yönetimi dokuz yurttaşımızı öldürdü.

Erdoğan parmağını kımıldatamadı.

Suriye, uçağımızı düşürüp iki pilotumuzu öldürdü, üstelik bir de “ben vurdum” diye açıkladı.

Biz “yok sen vurmamışsındır” deyip geri adım attık, durduk yerde pilotlarımızı palavraya kurban verdik.

Başbakan, “idamı geri getirmekten” söz etti, Dışişleri Bakanı Avrupalılara “siz ona bakmayın, o Norveç’ten söz ediyor” demek zorunda kaldı.

İsrail’le ve Suriye’yle savaşmadığımız iyi oldu ama Erdoğan’ın “savaşacakmış” gibi davranma palavralarını insanlarımız hayatlarıyla ödediler.

Başbakan birkaç oy alacak diye o palavralara gerek yoktu.

Gerçekçi davransaydı, yapamayacağını yapacakmış gibi söylemeseydi, o iki ülkeyi eleştirip durması gereken yerde dursaydı, o insanlar şimdi hayatta olacaktı.

İdam palavrası ise toplumu gerdikçe geriyor.

Başbakan’ın aklında, “başkanlık” kılıfında bir “tek adam rejimi” kurup ülkede canının istediğini asma yetkisine sahip olmak gibi hastalıklı hayaller olabilir.

Ama bunu yapamaz.

Erdoğan idamı geri getiremez.

“İdamı geri getiriyoruz” dediğiniz anda Türkiye’yi Avrupa’dan atarlar.

Dünya siyaseti, bir “yapboz” oyunu gibi kurulmuştur, her ülkenin durduğu yer diğer ülkelerin durduğu yeri de belirler, bir ülkeyi kımıldattığınızda birçok ülke birden kımıldamak zorunda kalır.

Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacak böyle bir adım attığınızda bu sadece Türkiye’yi değil dünyadaki birçok ülkeyi de ilgilendirir ve sorun bir anda “uluslararası” bir sorun hâline gelir.

Bugün dünyadaki hiçbir siyasetçinin, ülkesini böylesine büyük bir değişime sürükleme gücü ve lüksü yoktur, bunu yapmaya kalktığında çok ciddi tepkilerle karşılaşır.

Erdoğan yapamayacağı işleri yapacakmış gibi palavrayı sıkıyor ama bunun iki çok büyük tehlikesi var.

Birincisi, gerçekten yapacağını sanabilirler.

İkincisi ve bence daha da tehlikelisi, yapamayacağını bilirler ama Türkiye’yi karmakarışık etmek için bu bahaneyi kullanırlar.

Erdoğan, “ben Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacağım, başka bloka katılacağım” dediğinde birçok ürkütücü ihtimal devreye girer.

Türkiye’yi ekonomik açıdan sıkıştırmaktan askerî darbeye kadar her türlü bela karşımıza dikilir.

Tarhan Erdem, iki gündür boşuna “darbe uyarıları” yapmıyor.

Bu sefer darbe olursa, Erdoğan da dâhil olmak üzere hepimizi evimizin önünde vururlar, Endonezya tipi bir darbe olur bu, kan sel olur akar sokaklarda.

AKP yöneticileriyle muhafazakârların bir kısmı Erdoğan’ın palavralarını sırıta sırıta dinliyor ama bu sefer bir darbe gelirse Türkiye’den “muhafazakâr politikacı” denen insan türünü kökünden kazırlar.

Onlar sanıyor ki bu sefer de sadece yazarçizerleri temizlerler, öyle olmaz, hep beraber gideriz.

Hep birlikte Erdoğan’ın palavralarına kurban ediliriz.

Böyle “asacam kesecem” palavralarıyla sorunları çözemeyeceğimiz gibi daha da büyük sorunlarla karşılaşırız.

Artık bu palavraları bitirmek lazım.

“Siz ona bakmayın Norveç için söylüyor” sözleriyle de kurtulamayacağımız bataklıkların içine girmenin âlemi yok.

Başbakan, dur durak, sınır, ölçü tanımaz hâle geldi.

“Başkan olacağım, başkan olacağım” kasılmalarıyla bütün ülkeyi felakete sürükleyecek.

 Her yandan uyarılar geliyor, aklı başındaki herkes Erdoğan’ı da AKP yönetimini de bu sarhoşluktan ayıltmaya çabalıyor, AKP’liler yazılanları biraz dikkatli biçimde okusunlar bence.

Yaklaşan belayı daha nasıl anlatacağız?

Kör müsünüz gerçekten, bu palavraların nelere yol açabileceğini görmüyor musunuz?

Oyun mu bir ülkeyi yönetmek, “palavracılık şampiyonası” mı bu?

Ciddi sorunlarımız var, bu gayrıciddiyetin, bu palavracılığın ne yeri, ne zamanı, aklınızı başınıza toplayın.

Barış içinde, huzur içinde, eşit, özgür ve zengin yaşamak için her imkânımız var, palavra balonlarıyla uçup Çankaya’ya konma hayalleri için yakacak mısınız bu ülkeyi de, kendinizi de?

Rahat batıyor mu size?


Ahmet ALTAN, TARAF, 14 Kasım 2012

14.4.12

Bu hastane katil

CHP’li vekiller Silivri’deki tutukluların ortaçağ koşullarında sağlık hizmeti aldığını belirtti

‘Bu hastane katil’

CHP’li vekiller, Silivri’deki cezaevinde tutuklulara sadece pansuman yapacak donanım olduğunu, Silivri Devlet Hastanesi’nin ise mahkûmlar tarafından ‘katil hastane’ olarak adlandırıldığını belirterek üç tutuklunun ölümle yüz yüze olduğu uyarısı yaptı.

CHP’de ağırlıklı olarak doktor milletvekillerinden oluşan 6 kişilik heyet, incelemelerde bulunduğu Silivri Cezaevi ve Silivri Devlet Hastanesi’yle ilgili çarpıcı saptamalarda bulundu. Heyette yer alan Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, tam teşekküllü hastanede tedavilerine izin verilmeyen Ergenekon sanıklarından Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, emekli Orgeneral Ergin Saygun ve emekli Albay Mehmet Yoleri’nin “her an ölebileceği” uyarısında bulundu.

CHP’den Rıza Türmen, Nurettin Demir, Metin Ülkü Baydar, Aytun Çıray, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi de olan Malik Ecder Özdemir ve Aytuğ Atıcı’dan oluşan milletvekili heyeti, önceki gün Silivri Cezaevi’ndeki sağlık koşullarıyla ilgili inceleme yaptı. Tutuklu yargılanan emekli Albay Atilla Uğur, gazeteci Müyesser Yıldız, emekli generaller Çetin Doğan, Ergin Saygun, emekli Albay Mehmet Yoleri, CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay ve Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ile görüşen heyet, tutukluların adeta “ölüme yatırıldığı” saptamasında bulundu. Atıcı, saptamalarını şöyle anlattı:

Her an ölebilirler: Görüştüğümüz 7 tutukludan 3’ü her an ölebilir. Fatih Hilmioğlu, Ergin Saygun ve Mehmet Yoleri’nin kesinlikle cezaevi koşullarında bulundurulmaması gerekiyor. Raporlarını inceledik, kullandıkları ilaçlar var. Ellerinde onlarca profesörün, heyetlerin raporları var. Hastalıkları şüpheye yer vermeyecek şekilde test edilmiş. Aldıkları ilaçlar ve hastalıkları her an bir kanamadan ya da kalp rahatsızlığından ölebileceklerini gösteriyor. Silivri hastanesine gitmek istemiyorlar, orası katil hastane olarak biliniyor.

Acil müdahale yok: Silivri’de toplam 9 cezaevi var, her birinin bir reviri var, pratisyen hekimi koymuşlar, mesai saatleri içinde var. Bazı cezaevlerinde yarım gün, bazılarında 4 yarım gün hekim var, onun dışında yok. Acil bir şey olursa 112’yi çağırıyorlar. Revirde sadece pansuman ve muayene yapılabilir. Onun dışında kalp krizi geçirdi diyelim ki şoklama vb hiçbirinde yok.

Toplama kampı gibi: Silivri hastanesine gittik, ama adı hastane, kâğıt üzerinde. Tabelasında semt polikliniği yazıyor. Adı hastane, ama yatak yok, laboratuvar yok, anestezi yok. 14 tane uzman koyduk diyorlar, akşama kadar çalışıyorlar akşam gidiyorlar. Hastanenin üst katları standart hastane görünümünde, ama mahkûm koğuşu ortaçağdan daha kötü, insanlığınızdan utanırsınız. 9 metrekarelik odaya 4 tane yatak koymuşlar. Her taraf kan revan, pislik içinde. Bu ağır hastalar buraya gelmeyi reddediyorlar, “kâğıt imzalatıyorlar kendi rızamla gitmek istemiyorum” diye. İnsanlar sağlık sorunlarıyla gündeme gelmek istemiyorlar. Arka arkaya ölüm haberleri gelecek. Bu normal ölüm değil cinayettir. Orası tam bir toplama kampı gibi.

Müyesser’den veto: Müyesser Yıldız, devletin hiçbir şeyini kabul etmiyor, çok ısrar ettik, ‘Bu bedenler sadece size değil, ailenize, ülkenize, insanlığa ait, bunları ölüme yatıramazsınız’ dedik. Sadece düşüneceğini söyledi.

Cumhuriyetle hesaplaşma: Görüştüğümüz her isim, “Burada bir yargılama değil cumhuriyetle, TSK ile hesaplaşma yapıldığını” söyledi. Balbay, normal bir mahkemede yılda 5-6 dava görülebildiğini belirterek şu anda yapılan duruşma sayısı hesaplandığında Silivri yargılamalarının 50 yıl sürebileceğine dikkat çekti.

Muhalif gazete, 13.04.2012

11.4.12

CHP'den sert tepki! Başbakan, insanlıktan nasibini alamamış

CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, tutuklu CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal'ın annesinin vefat ettiğini anımsatarak, ''İktidar partisi, Başbakan, insanlıktan nasibini alamamıştır. Hadi Sayın Başbakan insanlıktan nasibini alamadı, Sayın Meclis Başkanı; sizin hiç insanlık duygunuz yok mu?'' dedi.

Hamzaçebi, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, CHP'nin tutuklu milletvekili Mehmet Haberal'ın annesi Medine Haberal'ın vefat ettiğini söyledi.

Akif Hamzaçebi, bu ölümün, ''ciddiye alınması gereken bir haber, Türkiye'de süren, Silivri'de devam eden hukuksuz yargılamalarla ilgili bir konu'' olduğunu ifade etti.

Medine Haberal'ın uzun süredir tedavi gördüğünü belirten Hamzaçebi, Haberal'ın, ''Annem ölmeden önce onu son kez ziyaret etmek istiyorum'' isteğinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a iletildiğini anlattı. Hamzaçebi, Erdoğan'ın da talimat verdiğini söylediğini, daha sonra tutukluların yakınlarını, yaşamsal bir hastalığa sahip olması halinde ziyaret edebilmelerine imkan veren düzenlemenin, TBMM Adalet Komisyonu'nda Ocak ayında kabul edildiğini anımsattı.

Hamzaçebi, Haberal'ın babasının cenazesine katılmasına izin vermeyen bir yargı sisteminin bulunduğunu belirterek, ''Acımasız, insanlıktan yoksun, kin, nefret ve intikam duyguları üzerine kurulmuş bir siyasetin, yargıdaki yansıması sonucu Haberal, babasını ziyaret edemedi, cenazesine gidemedi. Annesini ziyaret etme arzusunu ifade etti, ziyaret edemedi. Haberal'ın sağlık durumu imkan verirse, herhalde cenazesine gitmeye izin vereceklerdir'' diye konuştu.

KEYFİ YERİNE GELMEDİĞİ İÇİN


Adalet Komisyonu'nda kabul edilen düzenlemenin, sadece Haberal ile sınırlı olmadığını ifade eden Hamzaçebi, ''Tutukluluğu mahkumiyet gözüyle yorumlayan acımasız, insanlıktan yoksun iktidarın ve onun yansıması yargı sisteminin tutumuna karşı, küçücük bir insanlık gösterisi. Bir-iki günlüğüne tutuklular, ölümcül hastalığa sahip anne ve babalarını ziyaret edebilecekler'' dedi.

Hamzaçebi, 3 aydır bekleyen düzenlemenin, ''AK Parti ve Başbakan'ın keyfi yerine gelmediği için'' görüşülemediğini öne sürdü.

AK Parti Grup Başkanvekilleriyle, bu teklifin Genel Kurul gündemine alınması için 1,5 aydan bu yana görüştüğünü ifade eden Hamzaçebi, verilen ''Mutlaka bunu yasalaştıracağız'' sözünün, bir türlü Genel Kurul'da yerine getirilmediğini söyledi. Hamzaçebi, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Geçen hafta gündeme alınacaktı, 'ertesi haftaya bırakalım' denildi, sonra beni arayarak, 'Biz bunu getirmeyeceğiz, arzu ediyorsanız siz getirebilirsiniz' dediler. Sayın Haberal'ın annesi ne ilk ne sondur. Doğan Yurdakul'lar, Dursun Çiçek'ler, daha ismini bilmediğimiz nice tutuklu insan bu durumdadır. Acımasız, insanlıktan yoksun bir yargı sisteminin soncudur bütün bunlar. Sayın Başbakan, işine geldiği, ucu kendine dokunduğu zaman 2 günde MİT Yasası'nı çıkarabiliyor. 2 günde bu yasayı çıkarıp, kendisini ve adamlarını korumaya alan Sayın Başbakan, sıra insanlık adına bir düzenlemeyi yapmaya geldiğinde, orada yok. Dini, Kura'n-ı Kerim'i en çok kullananlar, siyasete alet edenler, insanlıktan nasibini alamamış olanlardır. Bugün Türkiye siyasetine yön veren iktidar partisi, Başbakan, insanlıktan nasibini alamamıştır. Yargı sistemi de Sayın Başbakan'ın bu tutumunun bir yansıması, uygulayıcısıdır.''

HASTA MİLLETVEKİLİYLE İLGİLENME GÖREVİNİZ YOK MU?
Hamzaçebi, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e, Haberal'ın sağlık durumuna ilişkin doktor raporlarının da yer aldığı bir yazı gönderdiğini, raporlara göre, ''Hayati tehlikenin söz konusu olduğunu'' ifade ettiğini anlattı.

Bir milletvekilinin, hastalık halinde hangi olanaklara sahipse Haberal'ın da bu olanaktan yararlanması gerektiğini kaydeden Hamzaçebi, Çiçek'in, bu yazıyı Adalet Bakanlığı'na, Bakanlığın ise Silivri'ye gönderdiğini anlattı. Hamzaçebi, Çiçek'in, buralardan gelen 16 Mart tarihli yazıyı, CHP Grubu'na gönderdiğini ifade ederek, ''Meclis Başkanı'nın yaptığı bir şey yok. Hadi Sayın Başbakan insanlıktan nasibini alamadı, Sayın Meclis Başkanı; sizin hiç insanlık duygunuz yok mu? Bir hasta milletvekiliyle sizin ilgilenme göreviniz yok mu? Bu Meclis Başkanı olmanın ötesinde, bir insani görev değil mi?'' diye sordu.

Hamzaçebi, Haberal'ın 31 Mart 2012 tarihli holter raporunda, ''Elektrofizyoloji laboratuvarın bulunduğu bir hastanede, tetkik ve tedavilerinin yapılması'' gerektiğinin yazdığını söyledi. Hamzaçebi, Haberal'ın tam teşekküllü bir hastanede tedavi görmesi halinde, kendisine biçilen cezayı çekmeyeceği yönünde bir anlayışın bulunduğunu savundu. Hamzaçebi, Haberal'ın rahatsızlığına şüpheyle bakan, doktor raporlarına inanmayan bir iktidar ve yargı sistemi bulunduğunu ileri sürdü.

Haberal ve diğer milletvekillerinin tutukluluğunun hiçbir hukuki nedeni olmadığını ifade eden Hamazçebi, ''Sayın Haberal'ın tutukluluğunun nedeni, Sayın Başbakan'ın kin, nefret, intikam duygularıdır. Başka hiçbir şekilde bunun açıklanması mümkün değildir, Sayın Başbakan açıklayabiliyorsa açıklasın'' dedi.

Hamzaçebi, Haberal'ın, annesinin ölümü nedeniyle hayati tehlikesi olan bir sürece girebileceği endişesini dile getirerek, ''Bütün milletimizi, Erdoğan'a, siyasi değil, sadece insanlık adına tepki vermeye davet ediyorum'' diye konuştu.


MuhalifGazete.com, 09 nisan 2012

29.3.11

TÜSİAD'ın sözünü dinleyip mutlu olma yöntemi

HERKES kendince bir sosyal psikologdur.
Ben de öyleyim. Bugünkü yazımda “Ergenekon ve Kontr-Ergenekon” soğuk savaşının yarattığı, özellikle okumuş kesimi mutsuz eden bir ruhsal soruna değineceğim.


¡ ¡ ¡


Freud, ‘insan dünyaya bir “beden” ve bir “ben” ile gelir; insanın doğuştan vicdanı yoktur' der. Vicdan, kişinin, bedensel ve bencil davranışlarından dolayı, kendini başkalarına sorumlu hissetmesini sağlar. Vicdan, insan geliştikçe, oluşur. Vicdan oluştukça, beden ve benlikle çatışır. Bu çatışma insana azap verir. Vicdan azabı çekmek, vicdanın oluştuğuna işarettir. Hiç vicdan azabı çekmeyenin vicdanı, bencilliğine yenilmiş demektir.


¡ ¡ ¡


Nasıl kişinin vicdanı ona azap verirse, toplumun vicdanı da topluma azap verir. Toplumun vicdanı, onun aydınlarıdır. Bu yüzden toplum, aydınları sevmez. Bir insan iyi eğitilmiş ve kendini yetiştirmiş olabilir. Belli konularda uzmanlaşmış ve toplumun başvuru kaynağı haline gelmiş de olabilir. Ama bu özellikleri onu aydın yapmaz. Aydının görevi, topluma vicdan azabı çektirmektir. Aydın olmanın ön şartı ise kişinin vicdan azabı çekmiş olmasıdır. Kendisi hiç vicdan azabı çekmeyen, üstelik hayatının tadını doyasıya çıkarmayı yaşam biçimi haline getiren kişiye “aydın” denemez. Toplum bu kişileri derhal teşhis eder. Onları, “entel, dantel” gibi sıfatlarla alaya alır. Toplumun vicdanı olmaya başlayan aydın, bu görevinde vicdanlı davranmakla yükümlüdür. Aydın olmanın raconu budur.


¡ ¡ ¡


Aydınların en büyük sorunu, tutarsızlaşmaktır. Vicdanlarını inşa ederken kullandıkları fikir, kanaat ve inançları bir gün gelir birbiriyle çelişebilir. Bu uyumsuzluğu, önce kişi fark eder. Kısa bir süre sonra kişinin söylem ve eylemlerindeki tutarsızlık, dışarıdan bakınca da görülür. Buna “bilinçsel uyumsuzluk” veya “bilinçsel tutarsızlık” (İngilizcesi Cognitive Dissonance) denir. Bu kafa karışıklığı, sadece aydınlara musallat olan bir illet değildir. Kendi çapında düşünen, yazan ve konuşan herkes hayatının bir döneminde bu derde duçar olabilir. Nitekim bugün Türkiye'de yaşanan “Cumhuriyet Değerleri ile İslamcıl Demokrasi” çatışması, çok kişide bilinçsel uyumsuzluk yaratmıştır. Kişiler kendilerine ve başkalarına güvenmez olmuştur. Ötekileri, yalancı, aptal, hain veya art niyetli görme eğilimi artmıştır.


¡ ¡ ¡


Bu derde düşen insanda doğal olarak tutarsızlığı ortadan kaldırma dürtüsü harekete geçer. Çünkü insan “mutlu” olmak ister. Bilinçsel tutarsızlık ise insanı mutsuz eder. Psikolog Feslinger'e göre “Bilinçsel Tutarsızlık” tan kurtulanın aşamalı olarak başvurulacak üç yolu vardır.


1. Sorun çıkaran inanç ve fikirlerinizi önemsiz ve hatta yanlış ilan edin.

2. Kafanızı, yeni inanç ve fikirlerle donatın.

3. Bilinçsel tutarsızlığınıza sebep olan eski inanç ve fikirlerden vazgeçin.

Benim ilavelerim: Modaya uyun, bükemediğiniz eli öpün, güce tapın, başkalarını suçlayın, yeni çevre oluşturun ve yeni ruh dostları edinin. Davranışlarınızı, konuşmanızı değiştirin. Böylece kafa karışıklığınız ve iç huzursuzluğunuz bitecektir. İşte mutluluk! Yeniden doğdunuz. Tebrikler.

Son Söz: İnsanın en yakın dostu, kendisidir.

Ege Cansen, Hürriyet, 26 Mart 2011

11.10.10

Hedef Emir değil Mustafa Hoca...

DÜNYACA ünlü bir yönetmen Emir Kusturica. Olağanüstü filmlerin yaratıcısı. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’ye geldi. Ancak daha gelmeden belli kesimler kıyametler koparmaya başladılar. Protestolar birbirini kovaladı. Bosnalı Müslümanları incitici sözler söylediği, katliama seyirci kaldığı gerekçesiyle istenmeyen adam ilan edildi. Oysa aynı Emir Kusturica Türkiye’ye defalarca gelmiş, son olarak da 25 haziran’da, yani 3.5 ay önce Bursa’ya konuk olmuştu. AKP’li Belediye Başkanı tarafından bir güzel ağırlanmıştı. O zaman Kültür Bakanı Ertuğrul Bey başta olmak üzere kimse gıkını çıkarmamıştı. Kusturica’nın söyledikleri hiç sorun edilmemişti. Şimdi ise protestolar birbirini kovalıyor. Gariptir bu kervana Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı. Kusturica’yı davet ettikleri için Türkiye’nin en önemli kültür etkinliklerinden biri olan festivale katılmayacağını açıkladı. Durum son derece açık. Dedim ya, hedef Emir Kusturica değil, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın. İşin gerçek yüzü bu. * * * Peki Mustafa Hoca neden hedef? Anlatalım. 2008 yerel seçimlerinde AKP Antalya’yı kaybedeceğini aklına hayaline getirmiyordu. İktidar olarak Antalya’ya dünyanın parasını dökmüşlerdi. Onlara göre kaybetmeleri mümkün değildi. Ama Mustafa Hoca bu hayali darmadağın etti ve seçimleri kazandı. Hem de yüzde 42 oy alarak. Başta Erdoğan olmak üzere o gün bugün AKP’liler Mustafa Hoca’ya diş biliyorlar. Onun başarısız olması için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Önce hiçbir hizmet üretemeyeceğini, Antalya’ya yazık olacağını yaydılar. O tutmadı. Hoca, darmadağınık olan belediyeyi derleyip toparladı ve hizmetlerine başladı. Bu kez Antalya’nın sembolü haline gelen festivali devam ettiremeyeceğini dillendirmeye başladılar. O da tutmadı. Hoca festivali yaptı. Hem de AKP’li belediyeden 5 kat daha az para harcayarak. Bu kez Emir Kusturica’ya tepki adı altında festivali sabote etmeye kalktılar. O da tutmadı. Kültür Bakanı’nın gitmemesine gelince... Bu, festival için bir kayıp olmaz. Ama kültür bakanı olarak kendisi için büyük bir ayıp olur. * * * Can Dündar Kusturica ile konuştu. Adam şaşkınlık içinde. Kendisine yakıştırılan bütün sözlerin yalan olduğunu açıklıyor. Tavır gösterenlere şöyle diyor: “Ben politikacı değil, sanatçıyım. Sözlerime değil, filmlerime baksınlar. Ne anlatmak istediysem, orada.” Kusturica bir şeye akıl erdirememiş, onu da şöyle açıklıyor: “Nasıl olur? Daha önce kaç kez geldim Türkiye’ye. Filmlerim gösterildi, beğenildi. Şimdi ne oldu ki?” Hele hele Kültür Bakanı Günay’ın protestosuna hiç akıl erdirememiş: “Hangi okula gitmiş o?.. Liseye mi? Sizin başbakan da bugün gidip Miloseviç’in partisinden yetkililerle el sıkışıyor. O niye sorun olmuyor?” Evet, Kusturica kendisine gösterilen bu anlamsız tepkileri anlamıyor. Karşı karşıya gelseydim ona “Hedef sen değilsin, Mustafa Hoca” derdim. O zaman Bursa’da neden alayı vala ile ağırlandığını, Antalya’da neden protesto edildiğini çok iyi anlardı. Tam burada yazıya noktayı koymuştum. O anda haber geldi. Kusturica Türkiye’yi terk edeceğini açıkladı ve terk etti. Başta Kültür Bakanı tüm protestocular çok büyük bir iş başardılar. Onları kutlarım.


Tufan TURENC 11.10.2010 Hurriyet

11.3.10

‘Liboş’ şerhleri

ÖNCE tedbirimi alayım.
Bir;
Aşağıdaki yazıda, AK Parti adı yerine, kullanılan “AKP” ifadeleri bana, değil, yazıların sahiplerine aittir.
Mesuliyet de kendilerine aittir.

İki;
Keza, yazıların birinde kullanılan “Liboş” ifadesi de bana değil, müellifine aittir.

Üç;
Bu yazılar “Ergenekoncu” bir gazetede değil, “Radikal”in en liberal bölümü olan ve pazar günleri çıkarılan “Radikal 2”de yayımlanmıştır.

* * *

İlk yazıdan başlıyorum.
Yazan Ayşe Kadıoğlu.
Başlığı çok anlamlı: “Demokratlığa ince ayar.”
Bugün olup bitenle ilgili teşhisi şu:

“Bugün yıllardır boynumuzu büken askeri vesayetle hesaplaşma süreci içindeyiz. Türkiye’de siyasi alanı daraltan, siyasetin meşruiyetine gölge düşüren vesayetin didik didik ediliyor olması şüphesiz demokratikleşme yönünde tarihi bir adımdır.”

Ey liberal arkadaşlar. Bu cümleye itirazınız var mı?

Benim yok.

O zaman gelin, hemen bunun altındaki cümleye geçelim:

“Ancak sadece sonuca değil, sürece de bakmak gerekir. Bunu samimi bir kaygı ile dile getiriyorum... Sonuçla süreç arasında tercih yapmak zorunda değiliz.”

Dikkat, şimdi mesele başlıyor.

“Siyaseti savunurken AKP’nin yanlışlarına göz yummak zorunda değiliz... Sevgili demokrat arkadaşlar, biliyorum, bize yıllardır liboş deyip duruyorlar ama hani biz demokrattık?”

Biraz soluk alıp devam ediyor:

“Demokratlar işsizlik, kadına yönelik şiddet, adil olmayan gözaltı süreleri gibi konulara karşı duyarsız olamaz. Bunu herhalde biliyorsunuz. Ya da biliyorsunuz değil mi?”

Biraz ilerde bir cümle daha:

“Demokratlık alay ve küçümseme ile bağdaşamaz. Farklı sesleri dinlemeyi bilmek gerekir.”

Yine bir kadın...
Ben de aynen katılıyorum.
Aynı gün yayımlanan ikinci yazıya geliyorum.
Onun yazarı da Ahmet İnsel.
Ona da “Ergenekoncu”, “Sulandırıcı”, “İnceltici” diye etiket takmaya kalkanın alnını, benden önce, samimi ve dürüst demokratlar karışlar.
O da, yaşadığımız sürecin askeri vesayetin kalkmasına olan olumlu etkisinin hakkını sapına kadar vererek başlıyor.
Ama gerçek ve samimi bir demokrat olarak orada kalmıyor, bir adım ileri geçiyor:

Şimdi sorun, bu iktidar mücadelesinden otoriter laikçi cepheye karşı muzaffer çıkan muhafazakâr-demokrat ya da muhafazakâr-liberal cephenin bundan sonra ne yapacağıdır. Bu soruyu sormak, AKP iktidarının meşruiyetini sorgulamak anlamına gelmez. Buna karşılık, AKP’nin bu meşruiyetini her türlü antidemokratik müdahale hevesine ve kendinden menkul bir seçkinci küstahlığına karşı savunmak, bu partinin ve beslendiği siyasal geleneğin tutarlı ve sahici demokrat olduğuna güvence vermek demek de değildir. Bu konuda demokratlar sadece demokrasiden yana taraf olurlar.”

Aynen böyle deyip, son derece önemli bir uyarı yapıyor:

“Bu soruları soranları vesayet rejimi yandaşlarıyla aynı kefeye koyanlar ise mücadelenin demokrasi değil sadece iktidar mücadelesi olduğunu ele verirler.”

Her iki yazıya da aynen katılıyorum.

* * *

Ben böyle dedim ya; şimdi bakın bundan sonra neler olacak.
O yeni “kibir eliti”nin kabadayıları ayağa kalkacak, bu iki yazar üzerinde terör estirecek.
Ve muhtemelen onlar da ya bu terörden etkilenip ya da komplekse kapılıp, dönüp bana bir güzel çakacaklar.
Ben dayağa şerbetliyim.
Kaşım, gözüm zaten patlamış, kafam yarılmış. Yaradan’a sığınıp, bir süre önce yaptığım bir tespiti tekrarlayacağım.
Sahici ve dürüst Türk aydınları, yapılan yanlışları görmeye başladı.
O nedenle şerhlerini düşüyorlar.
Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 11 Mart 2010

21.11.09

Amerikalılar havlu atmış

WASHINGTON
Garip bir atmosfer var bu şehirde. Nasıl anlatmalı bu muallaklığı? Yıllardır buraya gelip giderim, Amerikalıları hiç bu kadar kafayı dağıtmış, bu kadar amaçsız görmemiştim. Ne 11 Eylül sonrasında, ne de Irak savaşının en zor günlerinde bu kadar ‘flu’ değillerdi...
Belki de hata bende. Washington turlarıma önce ‘yetkililerle’, yani halihazırda hükümette görev yapan insanlarla başlamalıydım. Ama gazeteciler, hükümetten yeni ayrılmış isimler, düşünce kuruluşlarıyla başladım. Ardından da Kongre’ye uğradım.
Ve gördüğüm tablo şu: Barack Obama’nın seçimiyle ilgili ilk heyecan dalgası bitmiş. Bitmiş ama güzel laflar ve medyatik gezilerden sonra ortada somut bir başarı yok. Afganistan, Irak, İran’ın nükleer programı ve Ortadoğu barışı... Irak’ı saymazsanız, ABD Başkanı’nın en önemli gündemi olan bu başlıklarda işler daha iyiye gitmiyor. Aradan neredeyse bir yıl geçmiş olmasına karşın hükümet dış politikada bir şey yapabilmiş değil.
“Ciddi anlamda bir başarı öyküsüne ihtiyaç var. İster inan ister inanma; belki de şu zamana kadar dış politikadaki en somut adım Ermenistan ve Türkiye arasındaki o protokollerin imzalanması oldu. Sadece bir niyet beyanı bile olsa, şu zamana kadarki tek iyi haber.”
Bir yetkilinin yukarıdaki sözleri, kafalardaki bütün soru işaretlerine rağmen, Obama yönetiminin Ankara’yla işbirliği konusunda neden bu kadar gayretli olduğunu özetliyor.
‘Kafalardaki soru işaretleri’ diyorum çünkü Türkiye’ye bakış toz pembe değil. Görüştüğüm herkes, ben sormadan, Türkiye’de bir ‘eksen değişikliği’ olduğunu söyledi. Türkiye artık bir Avrupa ülkesi değil, ancak Ortadoğu ve Kafkaslar’ın ‘bölgesel gücü’ olarak görülüyor. Amerikalılar İsrail’le artan gerilimden rahatsız, El Beşir davetine homurdanıyorlar. Özellikle telefon dinlemelerin çığırından çıktığına, hâkimlerin dinlendiğine ilişkin tartışmalar ile Ergenekon’la ilgili tartışmaları duymayan kalmamış. (Tesadüfen öğreniyorum ki Ergenekon soruşturmasını eleştiren raporun yazarı İstanbul’da yaşayan gazeteci Gareth Jenkins bu hafta ABD Kongresi’nde bir oturuma davet edilmiş ve bir dizi temasta bulunmuş. Türkiye’yi yakından izleyenler çevrelerde, Ergenekon’a bakış 6 ay öncesinden çok farklı. Davanın fazlaca dallanıp budaklandığı ve bazı açılardan tartışmalı olduğu izlenimi yaygın.)
“Ama Türkiye’ye ihtiyacımız var şu anda” diye özetliyor üst düzey bir Kongre yetkilisi. Irak’tan 2010’da asker çekme operasyonunun kazasız belasız yapılması, İran’ın uranyumunu Türkiye’ye gönderme ihtimali, Ermenistan’la barışın sağlanabilmesi şu an Amerikalılar için her şeyden daha önemli.
İşin aslı, Amerikalılar artık dünya imparatoru olmaktan yorgun gözüküyorlar. Obama her konuşmasında artık ABD’nin tek başına karar alan (unilateralist) bir dünya gücü olmak istemediğini vurguluyor.
Hükümete yakın Brookings Enstitüsü’nden Jeremy Shapiro ile Nick Witney Financial Times’ta yazdığı bir yazıda Obama’nın stratejisini şöyle aktarıyor. “Dış politika önceliği Amerika’yı post-Amerika dünyası için hazırlamaktır. ABD’nin kısa süren global hâkimiyeti noktasının gelip geçtiğini anlayan biri olarak, taktiksel ittifakları garantilemeyi hedefliyor. Ekonomi için Çin’le, nükleer silahsızlanma için Rusya’yla ve ABD çıkarları için herkesle işbirliği yapabilir.”
Anlayacağınız, Washington neredeyse ‘havlu atmış’ gibi. Artık büyük patron olmak istemiyor...
Aslı Aydıntaşbaş, Milliyet, 19 Kasım  2009

25.8.09

Taraf’zedeler...

Taraf gazetesi şu aralar ciddi ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Maaş alamayan Ankara bürosu çalışanları bu rahatsızlıklarını ve durum değişmezse iş bırakma eylemi yapacaklarını geçenlerde Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’a ilettiler. Altan’ın bu uyarıya mektupla verdiği yanıt özetle şu oldu:
“Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz. Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır. Sanırım parası olmayan bir gazeteden tazminat almak için yapıyorsunuz bunu... Biraz para bulur bulmaz o çok istediğniz ‘çıkış’ kâğıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım. Şimdi evinize gidin. Burada bin bir meşakkatle çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.”

Bu yazı üzerine 7 kişi istifa etmiş Ankara bürosundan. Işık Kansu, Cumhuriyet’teki köşesinde diyor ki:
Taraf’ın Ankara bürosundaki meslektaşlarımız çok yakında Ergenekonculukla suçlanırsa hiç şaşırmayın.”
Şaşırmayız elbet. Zira bu iş bir fotokopi düzenlemeye bakar...
Melih Aşık, Milliyet, 23 Ağustos 2009

15.7.09

Rabia Kadir kime hizmet ediyor

BAŞLIKTAKİ soru bana ait değil. Geçen hafta sonu Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı kitabından bir bölüm aktarınca mail yağmuruna tutuldum.
Bazı okurlar ‘bir kadın liderin doğuşunu’ anlatan dokunaklı satırları gözyaşları içinde okumuş, bazıları ise ‘sen asıl Rabia’nın arkasında kimler var ona bak!’ demiş.
Sadece okurlar değil geçen hafta katıldığım birçok sohbette aynı soruyla karşılaştım.
Özetle söylenen şu: Bu olayların arkasında Çin’in bölünmesini isteyen Amerika var. G-8 Zirvesi öncesi protestoların başlaması tesadüf olamaz. Baksanıza Çin Devlet Başkanı zirveye gidemedi. Gitse Amerika’ya kafa tutacak doların rezerv para olmaktan çıkmasını isteyecekti. Uygur Türklerine yapılanlar üzücü ama onların da bu oyuna gelmemesi gerekiyor.

* * *

Bitmedi, dahası var.
‘Rabia Kadir öyle anlattığınız gibi Uygurlar için mücadele eden masum bir lider değil. Kimlerle irtibatlı olduğuna bakarsanız kime hizmet ettiğini de anlarsınız!’
Verso Araştırma’dan Erhan Göksel gönderdiği e-mail’de ‘kime hizmet ettiğinin resmidir’ notu ile kanıtları da sunmuş.
Neymiş kanıtlar? Üç muhteşem fotoğraf.
1- Rabia Kadir Amerika Başkanı Bush’la birlikte gülümserken.
2- Bir protesto gösterisi esnasında Uygur ve Amerikan bayrakları altında yürürken.
3- Amerikan senatosunun önünde yapılan konuşmayı dinlerken.

* * *

Açıkçası Amerika ya da başka bir gücün Çin’le ilgili ‘gizli planlarını’ bilmiyorum.
Ha bilmiyor olmam, olmadığı anlamına gelmez...
Fakat kerameti kendinden menkul bir Çinperestlik adına, Uygur Türklerinin dünya kamuoyunda ilk defa bir yüze kavuşmasını sağlayan, bunun da bedelini Çin işkencesinden geçerek misliyle ödemiş olan Rabia Kadir için söylenenlere, tek kelimeyle ‘insaf’ diyorum.
Arkadaşlar Rabia Kadir Amerika’ya keyfinden gitmedi.
Altı yıllık cezaevi işkencesinden sonra servetini, çocuklarını, ata yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için sürgüne gitti.
Baskı ve zulüm gören halkının geleceğini yeniden inşa edebilmek için Amerika’ya sığındı. Elbette orada Bush dâhil tüm siyasetçilerle görüşecek.
Amerikan Kongresi’nde halkının acılarını dile getirecek. Bundan doğal ne olabilir?

* * *

Ha Amerika’nın gizli ya da açık bir takım politikaları vardır ve o politikanın içinde Uygurlara destek vermek şu anda Amerika’nın işine geliyordur…
E ne olmuş yani?
Yarın da işine gelmez desteği keser!
Bu Uygur Türklerinin yaşadığı zulmü ve Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı olarak verdiği mücadeleyi ortadan kaldırır mı?
Tabii ki kaldırmaz. Çünkü Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da yaşadıkları sorun her şeyden önce bir iç sorun. Hiçbir toplumsal mücadele sadece ‘dış mihrakla’ harekete geçmez.
Öyle olsa bu işleri gayet iyi bilen Çin oturup Amerika’nın kendisini istikrarsızlaştırmasını beklemez, önce Zencileri sonra da Hispanikleri kışkırtırdı.
Ama yapamaz! Amerika süper güç olduğu için değil, ekonomik krize rağmen içerisi böylesi bir kışkırtmaya müsait olmadığı için.
Yarın Amerika baskıcı bir rejime dönüşsün görün bakın neler oluyor.

* * *

Gelelim şu rezerv para meselesine.
Azıcık ekonomi bilgisi olan doların aşırı değer kaybetmesi ve bir süre sonra rezerv para olmaktan çıkmasının (mümkündü değildi ayrı bir tartışma) en başta Çin’i vuracağını bilir. Çünkü Çin GSMH’sının neredeyse yarısı (yaklaşık 1.5 trilyon dolar) şu anda Amerikan hazinesine park etmiş durumda. Doların rezerv para olmaktan çıkma süreci hızla değerini düşüreceği için Amerika’dan önce Çin hazinesini vurur.
Şu küresel kriz ortamında Çin ve Amerika zannettiğimizden daha fazla bir birine bağımlı. Dolayısıyla her şeyi ‘dış mihrakla’ açıklayan klasik komplo teorilerini bir kenara bırakıp, iç ve dış dinamikleri birlikte anlamaya çalışmakta büyük yarar var.
Amerika ya da Çin hangi hesabın içinde olursa olsun Rabia Kadir şiddetten uzak duran bilgece tavrıyla herkesten ve her şeyden önce Uygur Türklerine hizmet ediyor.
Eyüp CAN, Hürriyet, 15 Temmuz 2009