din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.9.15

Dindarlaşma

TÜRKİYE hem muhafazakârlaşıyor hem dinden adım adım uzaklaşıyor mu? Bu tezi savunan sosyal bilimcilerden Volkan Ertit'le Ahmet Hakan'ın yaptığı mülakatı dün Hürriyet'te okudum.
Konu çok karmaşıktır. Zira belirli duygularıyla gerçekten dindar olan ya da dindarlaşan kesimler, siyasi veya iktisadi sahadaki hareketleriyle dünyevi hırslarını dini değerlerin önüne geçirmiş hatta dini değerleri araçsallaştırmış bile olabilir.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında görülen dini hareketlerin ne ölçüde samimi "dindarlaşma" ne ölçüde kimlik ve siyaset çatışmalarının yarattığı duygular olduğuna karar vermek de kolay değildir.

DİNİN İÇİNİN BOŞALMASI
Samimi dindarlarda, "dinin içinin boşalması" anlamında gittikçe yaygınlaşan bir endişe var. Saygın bir kalem olan ilahiyatçı Faruk Beşer'in "İslam sosyetesi" hakkında yazdıkları şöyle:
"Bir taraftan insanımız dine yönelirken, diğer taraftan dinin içi de boşaltılmakta, onu sadece dünya amaçlı bir meta olarak tüketmektedir." (Yeni Şafak, 1 Ağustos 2014)
Çok veciz bir ifade olduğu için bu alıntıyı yaptım, samimi İslamcı yazarların bu yöndeki yazılarını toplasak ciltleri doldurur. Eski Diyanet İşleri Başkanı muhterem Hocamız Ali Bardakoğlu'nun şu sözlerini hatırlatmakla yetiniyorum:
"Türkiye'nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz... Gerileme var." (14 Ocak 2015)

DİNDAR AMERİKA
Bunun birçok sebebi var. Gelişen iş hayatında "kâr maksimizasyonu" duygusunun son derece güçlenmesi, şehirleşme, iletişim, modern eğitim... Sosyolog Thomas Luckmann'a göre, günlük hayatın dini takvim ve kutsal günlere değil, iş düzeni ve yıllık takvime göre yürür hale gelmesi de Avrupa'nın sekülerleşmesindeki faktörlerden biriydi.
Bizde de dini bayramlar gittikçe "tatile çıkma"ya dönüyor.
Bu sosyolojik faktörler sonunda Avrupa'da kiliseler yüzyılda boşaldı; onun yerine değişik mistik ırkçı eğilimler ortaya çıkıyor. Amerika ise, aynı sosyolojik süreci yaşadığı halde dindar bir toplumdur. Amerika'nın Avrupa'daki gibi kilise hâkimiyeti yaşamadığını, baştan beri liberal özgürlükler olduğu için dinin siyasi kavga konusu olmadığını belirtmek gerekir.

DİN VE SİYASET
AKP'nin "dindar nesiller yetiştirme" poliktikası biliniyor. Buna rağmen "dinin içinin boşalması" elbette samimi dindarları endişelendiriyor.
Sosyolojik faktörlerin etkisi ayrı bir konu. Dinin AKP tarafından siyasallaştırılması, mitinglerde ayet ve hadislerin çok defa bağlamından da koparılarak seçmen davranışını etkilemek için kullanılması... Dahası, siyasi kayırmacılık yapılarak "İslam sosyetesi" yaratılması, mesela bu amaçla İhale Kanunu'ndan 100'den fazla değişiklik yapılması, iktidarı eleştirenlere ve hoşlanılmayan firmalara baskı uygulanması...
İş dünyasında ağır bir baskı hissedildiği gibi bilhassa basın üzerindeki baskılar artık uluslararası hukuk raporlarına geçmiş bulunuyor.
Öyle ki, idealist İslamcı Hakan Albayrak'ın yazılarında ortaya koyduğu gibi, "emir kulu" olmayan dindar kalemlere bile baskı yapılması...
Kitleler bunlardan nasıl etkilenir?

DİN EĞER BUYSA?!
Siyasi taraftarlık dinin gereği gibi görülünce dinin manevi ve ahlaki içeriğinin dumura uğrayarak siyasi ve iktisadi amaçların öne geçmesi kaçınılmazdır. "İnsan-ı kâmil"in özelliklerine yerine siyasi öfke ve militanlık ağır basmaz mı?
Bu davranışlar, muhalif kitlelerde "Eğer din buysa?!" sorusuna yol açmaz mı?!
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız da "eğer din buysa?!" sorusuna yol açan davranışların insanları dinden soğutabileceğini söylemiştir. (7 Ocak 2014)
Samimi dindarlar olaya bir de bu açıdan bakmalı.
Taha Akyol, Hürriyet,  17.09.2015

Türkiye dindarlaşmıyor aksine dinden uzaklaşıyor


Genç akademisyen Volkan Ertit, Türkiye'nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.
"Neye göre?" diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: "11 kritere göre." İşte Volkan Ertit'in 11 kriteri...




Yeni kuşaklar dine ilgisini kaybetti

-KRİTER BİR: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Yeni kuşakların, eski kuşaklardan daha dindar olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Sinan Yılmaz'ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye'de ailelerin yüzde 87'si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım.


Eşcinseller ramazanda yürüyüş yapabiliyor
 
-KRİTER İKİ: Türkiye dindarlaşıyorsa... Eşcinselliğin görünürlüğünde azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: 1993 yılında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü" düzenlenmek istendiğinde yurtdışından gelen misafirler havalimanında tutulup geri gönderilmişti. Törenler iptal edilmişti. O dönem laiklik hassasiyeti çok yüksek bir gazetede bir yazar homoseksüelliği sapıklık olarak takdim etmişti. 2003/2004 yıllarında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü", 15/20 kişiyle gerçekleşti. Geliyoruz günümüze: 40 bin kişi, ramazan ayında İstanbul'un göbeğinde yürüyor. Bu yıl İstanbul'daki yürüyüşe toplum değil, polis müdahale etti. Ama yürüyüş, akşam yine de yapıldı.


Evlilik öncesi flörtte çok ciddi bir artış var

-KRİTER ÜÇ: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi flört sayısında azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Geçmişten bugüne evlilik öncesi flört sayısında azalma mı var, artmama mı var? Çok ciddi bir artış var. Nereden biliyoruz? 12 lise öğretmeniyle derinlemesine görüşme yaptım. Öğrenciler birbirlerinin evlerine gidiyorlar. WhatsApp'tan birbirlerine çıplak fotoğraflar gönderiyorlar. Okullarda öpüşen öğrencilerden söz ediliyor. 1995'ten önce flört haberleşmeleri için tek imkân ev telefonlarıydı. Çok tehlikeliydi ev telefonları. Ya kızın babası evdeyse? Kızın kalbi güm güm atardı. Şimdi kızlar, babalarıyla yemek masasında cep telefonlarıyla sevgilileriyle mesajlaşıyorlar.


Artık gençler arasında cinsel ilişki daha fazla

-KRİTER DÖRT: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi ya da evlilik dışı cinsel ilişki sayısında azalış gerçekleşmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Üniversitelerde yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmaları, Türkiye'de yeni kuşakların, eski kuşaklara göre evlilik öncesi cinsel ilişkiye çok daha açık olduğunu gösteriyor. Popüler örnek verelim: Arda Turan Türkiye'nin en saygı duyulan, en sevilen futbolcusu... Bu yaz ben Arda Turan'ın tatil hikâyelerini okumak zorunda kaldım gazetelerde. Sevgilisiyle beraber tatil yapan Arda, evli değildi ama onu kimse yadırgamadı. Türkiye toplumu farkında olmadan bunu içselleştirmeye başlamış durumda.  


Nerede o eski 'Teksoy Görevde'ler falan

-KRİTER BEŞ: Doğaüstü güçlere olan inançlarda artış yaşanması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Benim sekülerleşme paradigmam sadece İslam'la ilgili değil, fizikötesi güçlerle de ilgili. Eğer bir toplum daha fazla dindarlaşıyorsa... Sadece kurumsal dinler değil, doğaüstü güçlerin de bu topluma daha çok etki edebilmesi gerekir. 1990'larda "Teksoy Görevde" türü programlar vardı. Bu programlarda "üzerinde Allah yazan koyun", "gaipten gelen taşlar" gibi doğaüstü konular işlenir ve çok ilgi görürdü. Bugün bu tür bir program, Twitter'da, Facebook'ta ancak dalga geçme konusu yapılır. Gerçi astrolojiye, fala, medyumlara özel bir ilgi var ama onların gündelik hayata hiçbir etkisi yok.


Alevilik ve Sünnilik belirleyici kimlik değil


-KRİTER ALTI: Farklı inanç grupları arasındaki evliliklerde azalış meydana gelmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bugün Türkiye'de Alevi–Sünni evlilikleri artmış durumda, arkadaşlıklar artmış durumda. Eğitimin artması, kentleşme oranının yükselmesi sonucu Sünnilik ve Alevilik, en azından geçmişe göre daha az belirleyici kimlik olmaktan çıkmış durumda. 


Erkek de kadın da vücut hatlarını gösteriyor

-KRİTER YEDİ: Vücut hatlarının belli olmayacağı şekilde kıyafetlerin tercih edilmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Hem muhafazakâr cenah hem de seküler cenahta kadınlar, annelerine kıyasla vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetleri tercih ediyorlar. Sadece kadınlar mı? Erkekler de öyle. Onlar da vücut hatlarını gösteriyorlar.


Dinin prestijinde azalma var

-KRİTER SEKİZ: Dinin toplumsal alandaki prestijinde ve gücünde artış olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer bir toplumda muhafazakârlık artıyorsa... Din adamlarının prestijinin artması gerekir. Bakalım imamların durumuna. İmamlar eskiden köyde sözünün üstüne söz söylenmeyen kişilerdi. Her konuda yönlendiriciydiler. Sağlık, ekonomi falan. Yüzde seksenin kentlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte imamlara fikir danışan kalmadı. Artık imamların cevap verdikleri konulara uzmanlar yanıt veriyor.


Medya gitgide daha az muhafazakâr

-KRİTER DOKUZ: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bir gazetede liseli gençlere ve evli olmayan çiftlere mesaj üzerinden nasıl seks yapılacağı anlatılıyor. Bir yazar, bir Yunan adasında gördüğü grup seksi okuyucularıyla paylaşıyor. Şimdi şöyle bir soruyu sorma hakkım var benim: Ana akım medyada bundan 30 sene, 20 sene önce bunlar olur muydu? Popüler TV programlarına bakalım: Milyonlar tarafından izlenen prime time'da yayınlanan "Çok Güzel Hareketler Bunlar", "Güldür Güldür Şov", "Bir Kadın Bir Erkek" gibi hard seküler hayatların en normal hayatlar olduğu yansıtılıyor.


Referanslar dinden değil

-KRİTER ON: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer dindar bir toplumda kürtaj tartışılıyorsa, içki tartışılıyorsa... Topluma "Din bunu yasaklıyor" dersiniz ve konu kapanır. Ama Türkiye'de siyasiler, buna Erdoğan da dahil, bu konularda Kuran'ı değil, İslam'ı değil seküler referansları kullanıyorlar. İnsan hakları diyorlar, sağlık diyorlar. Şunu sormak istiyorum: Madem toplum dindarlaştı, o halde neden dini referanslar bir tarafa itiliyor da seküler referanslar kullanılıyor?


Yeni nesiller bambaşka

-KRİTER ON BİR: "Kutsal"ların günlük pratiklere olan etkisinin artması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Türkiye toplumunda kutsallar geçmişe nazaran daha az hayata dokunuyorlar. Dindarlar bunun farkında. Sekülerler hikâyenin farkında değiller. Muhafazakârlar çok mutsuzlar. Diyanet İşleri Başkanı, bu yaşanan dönüşümün adını koydu. Dedi ki: "Bugünkü gençlik, bir nesil öncesinin dünyasını kendisi için dar görüyor ve kabul edilemez buluyor. Bunu dikkate alarak yeni bir dil ve üslup üzerine çalışmak zorundayız". Yeni neslin kendileri gibi konuşmadığının Diyanet İşleri Başkanı farkında... İslam dünyasında birey olmaya düşkün, özgürlüğüne düşkün bir gençlikle karşı karşıyayız. Muhafazakârlaşan ve dindarlaşan bir toplumda Diyanet İşleri Başkanı, bunları söylemez.


'Hayvan gibi İranlaşmak'

VOLKAN Ertit anlatıyor:
-Fransa'dan döndüm. ODTÜ'ye müracaat ettim. Dedim ki: "Merhaba. Ben Türkiye toplumunda dinin gün geçtikçe prestijinin ve gücünün azaldığını düşünüyorum. Doktora tezimde bunun ardındaki sebepleri çalışmak istiyorum."
-Bir profesör, bana aynen şöyle dedi: "Türkiye toplumu kış uykusuna yatmış bir hayvan gibi her geçen gün İranlaşırken siz nasıl böyle bir tezi ileri sürebilirsiniz?"
-Ve ben doktoraya kabul
edilmedim.
-Hollanda'daki bir hoca, beni ciddiye aldı ve kabul etti. İki ya da üç ay sonra savunmamı yapıp bu konuyla ilgili doktoramı vereceğim.


Ne yani? AK Parti'nin hiç mi etkisi yok?

HERKES "Türkiye muhafazakârlaşıyor, AK Parti Türkiye'yi her geçen gün daha da dindarlaştırıyor" derken... Siz Türkiye'nin dindarlaşmadığını söylüyorsunuz. Bu derin çelişki hakkında ne diyeceksiniz?
VOLKAN ERTİT: Yüksek hızlı trende içki satılmasının yasaklanması, zinanın yasaklanmak istenmesi, kızlı-erkekli ev tartışması, dindar nesil yetiştireceğiz söylemi... Bütün bunlar devlet ve din arasındaki ilişkilerle ilgili. Ben din ve toplum arasındaki ilişkiden söz ediyorum. Toplum dindarlaşmıyor, siyasi arena dindarlaşıyor. İkisi farklı şeyler.

*

Başörtülülerin sayısı artıyor, cuma namazları dolup taşıyor... Bunlar toplumdaki dindarlaşmaya işaret etmez mi?
VOLKAN ERTİT: Başörtülü sayısı Türkiye'de artmıyor, aksine azalıyor. Sokağa çıkın. Genç kızlara ve annelerine bakın. Anneler mi daha çok başörtülü, genç kızlar mı? Eğer genç kızlar başörtülüyse... Başörtülü sayısı yeni nesillerde artıyor diyebiliriz. Ama böyle bir durum yok.


Dindar bir nesil yetişemez mi?

İMAM hatipler artıyor. TÜRGEV gibi vakıflar ağırlık kazanıyor. Gelecekte dindar bir toplumun çıkmasına yol açmaz mı bu çabalar?
VOLKAN ERTİT: İmam hatip, fazladan altı saat din dersi alan, bununla beraber seküler okulların her şeyini alan okullardır. İmam hatipteki gençler de çok ciddi anlamda sekülerleşmiş, cinselliğin de içinde olduğu dünyalarının parçası haline gelmiş durumdalar.

*

Nesillere yönelik yatırımın bir sonuç vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
VOLKAN ERTİT: Bilimsel gelişmeler, kapitalizm ve kentleşme bir toplumda var ise o topumun değiştirilmesi çok zor. Kemalistler 90 sene boyunca bunu yapmaya çalıştılar, olmadı. Çünkü bu işler yukarıdan dayatmayla olmaz.

*

Eğer toplum sekülerleşiyorsa... AK Parti'nin oyları neden hâlâ yüzde 40'larda?
VOLKAN ERTİT: Seçmen davranışları, bir partinin sadece dinle kurduğu ilişki üzerinden değerlendirilemez. Siyasette din dışındaki farklı dinamiklerin etkileri olduğunu unutmayalım.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 16.09.2015

30.3.13

Bir İzmirli'nin mektubu

DİYANET İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez'in İzmir'le ilgili sözlerinden sonra bir yazı yazdım. "İzmir Müslüman'ıyım" diyerek.
Belki okudunuz.
Okumayanlar için hülasasını tekrarlayayım.
Dedim ki: "Diyanet İşleri Başkanı'nın İzmir'in dindarlığıyla ilgili sözlerine niye kızıyorlar anlamıyorum. Başkan 'İzmir'in farklı bir dindarlığı var. İzmir'in daha barışçı, daha gönül diline sahip, çok güzel bir dindarlığı var' dedi. Bu sözlere kızılmaz. Keşke tüm Türkiye'nin dindarlığı böyle olsa."
İzmirli okurlardan itiraz geldi.
Birini sizlerle paylaşmak istedim:
"Saygıdeğer Beyefendi,
Yazılarınızı devamlı olarak okumaktayım.
Ben 1957 yılının Mayıs ayında Erzurum'dan İzmir'e annemin sağlık nedeniyle göçmüş, 6 çocuğu olan bir ailenin ferdiyim.
Bizlere temel eğitimi veren değerli ilk ve ortaokul öğretmenlerimi saygıyla anıyorum.
İyi ki temel eğitimi İzmir'de ve aydın düşünceye sahip hepsi birbirinden değerli öğretmenlerden almışım. Dini eğitimimizi de İzmir'in Balçova İlçesi'ndeki (o zamanlar merkeze bağlı köy idi) eski bir camide açılan Kuran kursunda almıştık.
İzmir'de yaşayan ailelerin pek çoğu da benzer şekilde çocuklarını yaz dönemi açılan bu kurslara göndermiştir.
Anlayacağınız İzmir'in insanları, dini eğitimini alan, yeri ve zamanında vecibelerini gerçekleştiren, dini gereklerin kişi ile Tanrı arasında olması gereken hususlar olduğuna inanan kişiler olarak yetiştirilmiş ve uygulamaları bu yönde olmuştur.
Kurallara uyarlar, çünkü insan olmanın ve insanca yaşamanın gereğidir.
Nasıl ki bu dünya kurallarına uyuyor ise kendisini öbür dünyaya hazırlamak için de vecibelerini yerine getirir. Riyakârlık yapmaz. Mevlânâ hoşgörüsüne sahiptir. Yardımda sınır tanımaz. Cana yakındır, kendisinden yardım isteyen olursa kadın veya erkek fark etmez hemen yardımına koşar.
Hem milli hem de dini bayramları büyük bir heyecanla kutlar. Ezanın yokluğunun ne olduğunu bildiği gibi, işgalin, bayrağın semalarda nazlı nazlı dalgalanmasının yokluğunun ne olduğunu da bildiği için onu her şeyden çok sever ve herkesten kıskanır.
9 Eylül sabahını yaşadığı için, devrimleriyle kendisine insan olmanın ne olduğunu öğreten ve insanca yaşaması için gerekli devrimleri yapan ATA'sını, onun devrimlerini kimseye bırakmaz, kimseye ezdirmez ve yok olmasına müsaade etmez.
Kadir ve kıymet bilir.
Herkese kucak açar, Mevlânâ'nın tabiriyle 'Kim olursan ol gel' der ve ona hayat verir.
İşte böyledir İzmir ve İzmirli.
Gelelim Sayın Diyanet İşleri Başkanı'na; kendileri profesördür. Kutsal kitabımızı en iyi bilmesi gereken kişi olmasına rağmen nasıl oluyor da insanların dinini yargılayabiliyor. Sanırım Kuran-ı Kerim'i tam anlamamış ki orada 3 ayrı ayette yüce Allah, peygamberine 'Sana vahiy yoluyla söylemiş olduklarımı insanlara tebliğ et' diyerek insanlara bir şey dikte ettirmemesi gerektiğini, yalnız ve yalnız tebliğle sorumlu olduğunu söylerken, acaba bu şahsın elinde bir din ölçer aleti var da bizler mi bilmiyoruz?
O ve onun gibiler kendilerini yüce Yaratan'ın yerine koyarak insanların dinini ölçüyor.
Bu Allah'a şirk koşmak değil de nedir?
(...) Acizane tavsiyem, Sayın Diyanet İşleri Başkanı ve onun gibileri yüce kitabımızı çok iyi okusunlar, anlasınlar ve insanların dinini ölçmek yerine dinin gerçeklerini anlatsınlar, öğretsinler ve bıraksınlar herkes dinini Tanrı'sı ile kendi arasında olan ilişkiler yumağı olarak yaşasın."
 Fatih Altaylı, Habertürk, 30 Mart 2013 

İzmir’i bırakın dağınık kalsın

HAYATTA, beş vakit namaz kılmakla, ramazanda oruç tutmakla, kadınsan başını örtmekle irfan sahibi olunmuyor.
İnsan yaşadıkça, tecrübe ettikçe, tecrübelerinden ders çıkardıkça, o dersi hayatının geri kalanında baş tacı ettikçe irfan sahibi oluyor.
Maneviyatın da tek yolu dinden geçmiyor.
Hadi dinden geçti diyelim...
Safi Müslümanlara bahşedilmiyor.
Size İzmirli çocukların nasıl büyüdüğünü anlatayım...
En azından benim nasıl büyüdüğümü.
Nüfus cüzdanımdaki din hanesinde İslam yazıyor.
Babaannem ve dedem hacıydı.
Aynı zamanda Atatürkçülerdi.
Evimizde yaşayan Hatice abla her yıl hacca giden, tesettürlü, odasına Saddam posteri asan Lübnan asıllı bir kadındı.
Gündelikçimiz Nuray, vaktiyle polislerin bile girmeye korktuğu Kadifekale’de yaşayan bir Kürt’tü.
Yuva niyetine gittiğim yer, Protestan çocuklarla bahçesinde oynadığım kiliseydi.
Anaokulum, Katolik rahibelerle dolu İtalyan anaokuluydu.
Lisem vaktiyle misyonerlik yapmak üzere şehre gelmiş bir okuldu.
Ve ben tek değildim.
Birçok İzmirli benzer yoldan geçmiştir.
Biz İzmir’de mensubu olduğumuz dini ortak paydaya koyarak büyümedik.
Biz, safi Kurban ve Şeker bayramlarını kutlayarak büyümedik.
Çocukluğumuz, ergenliğimiz camiler kadar kiliselerde, sinagoglarda geçti.
Mevlitler kadar vaftiz törenleri, bar mitzvah’lar, Noel partileri, Hamursuzlar, Paskalyalar da hayatımızın içindeydi.
Sırf şerbeti değil, kestaneli hindileri, mayasız ekmekleri de mideye indirdik.
Her baharda yumurta boyadık.
Bir kere değil, pek çok kez Meryem Ana’nın evine gidip mum diktik...
Efes’in taşları üzerinde çoktanrılı kültürleri anlamaya çalıştık.
İmamların “Abdestli kadınlar da öne buyursun” dediği cenazelerde bulunduk.
Tek tip dindarlığa tezat olarak doğrudur, İzmir’in farklı bir dindarlığı vardır.
“Herkesin dini kendine” klişesini çürütürcesine...
“Herkesin dini herkese” türünde bir dindarlığı.
İrfan dayatmaya özlem duyduğunuz İzmir, pek çoklarının hayat boyu uğraşıp edinemeyeceği irfanı damarlarında döndürüyor.
Zira İzmirli çokkültürlülüğü, tahammülü, anlayışı sonradan öğrenmiyor, onun içine doğuyor.
Gâvurdu, irfansızdı diye diye kaşımayın artık.
Zira İzmirlileri değil, kendinizi kaşıyıp kanatıyorsunuz.
İzmirliye değil, size zarar.
Üstüne gittikçe daha fena püskürtülüyorsunuz.
Hürriyet, Melis Alphan, 30 Mart 2013  

20.6.10

Ya ruh diye bir şey yoksa

ŞİMDİ sıkı durun.
Hayatınızla, dünyayı algılama biçiminizle ilgili en büyük ezberinizi bozmaya hazır mısınız?
Bu güzel pazar günü dudak uçurtacak bir konuya gireceğiz.
Şu konuşma, televizyon için bilim adamları ile sohbetler yapan bir gazeteci ile Tufts Üniversitesi’nin en parlak bilim adamlarından biri olan Daniel Dennett arasında geçiyor.
Daniel Dennett’in kim olduğunu anlamanıza yardımcı olmak için, başında bulunduğu ekipte yer alan üç bilim insanının isimlerini vereyim.
Richard Dawkins, Francis Crick ve James Watson.
Crick ve Watson, DNA’yı keşfeden insanlar.
Şimdi kemerlerinizi bağlayın ve bakın bu ünlü bilim adamı ne diyor.
İkisi arasındaki konuşmayı aynen, satırı satırına aktarıyorum:
İkisi, bir makine olarak gördükleri insan denen varlık üzerine konuşuyor.

* * *

Eduardo Punset: “Demek bu makinenin, yani vücudumuzun bir ruhu yok.”
Daniel Dennett: “Aynen öyle, bir ruh (spirit) yok.”
Eduardo Punset: “Ne de can (soul)?”
Daniel Dennett: “Can olabilir, insan vücudunu ele alalım, ne buluyoruz? Birkaç milyar farklı hücre, canlı hücre, nöronlar-her türden hücre yani. Ama hücrelerden hiçbiri kim olduğumuzu ne bilir, ne de umursar. Bir şekilde, trilyonlarca hücreyle, bu faşist hücrelerle bir takım oluşturuyoruz ve bunlar köle gibi, davetsiz misafirleri kovuyorlar aynen kovandaki arılar gibi ve demokrasi, Barcelona veya Boston umurlarında değil. Hücrelerimiz tüm bundan habersizler, ama iki büyük hücre takımı, senin takımınla benimki, farkında olmadan pek çok şey biliyorlar.”
Söyledikleri çok açık değil mi?
Bir: İnsan ruhu diye bir şey yoktur.
İki: Bizi biz yapan hücrelerin, dolayısıyla organların bilinci yoktur.

* * *

Öyleyse, bir insanın beyni nedir? Vücudun patronu kimdir?
“Sadece beynin kontrolü için yarışan gruplar ve hizipler. Bunlar faaliyet grupları, hücre değiller, daha ziyade vücudun kontrolü için yarışan enformasyon modelleri bunlar.”
O zaman asıl soruya gelelim:
Eduardo Punset: “Beyne kim göz kulak oluyor, tabii biri göz kulak oluyorsa?”
Daniel Dennett: “Bu biraz ürpertici bir fikir. Beynin on milyar veya belki yüz milyar nöronu var ve iş bununla da bitmiyor. Tek bir nöron bile senin kim olduğunu bilmez, hiç umurunda değildir. Bunun için fazla aptallar. Dolayısıyla demokrasi gerekiyor; nöronlar takım halinde çalışır ve kimsenin denetimi olmaksızın birbirleriyle rekabet ederler, onları kimse denetleyemez. Bilinç veya vicdanın yüce bir efendisi olduğu yolundaki teori yanlış yani.”

* * *

Kitabı okurken allak bullak oldum.
İnsan denen varlığın bir ruhunun olmadığı tezi, bugüne kadar kurduğumuz bütün sistemleri altüst ediyor.
En başta dinleri.
Ölümü, ruhun bedenden ayrılması olarak tasarlayan ve bize kabul ettiren tektanrılı, çoktanrılı dinlerin hepsi birer hurafe mi?
Ya psikologlar, psikiyatrlar?
Hepsi birer şarlatan mı bu insanların?
Tabii asıl soru.
İnsan denen bu mükemmel makineyi, aptal, hiçbir şeyden habersiz hücrelerin meydana getirmesine ne diyeceğiz?
Bütün bu aptal, etraftan habersiz hücrelere emredecek, onları idare edecek bir patron yoksa, bizler nasıl farklı bireyler olabiliyoruz?
Bilim bunların cevabını aramaya devam ediyor.

* * *

Bütün bunlara evet.
Ama insan denen varlığın bir “ruhunun bulunmadığı” tezi beni allak bullak etti.
Üstelik söyleyen herhangi biri değil.
Eğer bir ruhum yoksa ben kimim?
Ölüm aptal, geri zekâlı, umursamaz hücrelerin yaşamaktan vazgeçmesinden ibaret bir şeyse, cennete veya cehenneme giden nedir, kimdir?
Benim kafam karıştı.
Bu pazar günü biraz siz de kafa yorun.
Demek ki “Ruhsuz” dediğimiz insanlar, aslında insanoğlunun en bilinçli varlıklarıymış.

(*) Eduardo Punset-Lynn Margulis: Hayat Kitabı, Çeviren Burak Bengi, NTV Yayınları, 2010

Ertugrul OZTURK, 20.06.2010, Hurriyet

7.11.09

İster gülün ister düşünün!

BUGÜN sizlere Mevlüt Özcan’ın, Milli Gazete’de yayımlanan köşe yazısını aynen aktaracağım.
Amacımın tembellik olmadığını yazıyı okuyunca anlayacaksınız.
Bu yazıyı okurken ben çok güldüm. Eminim ki sizler de güleceksiniz.
Dileyenler de biraz güldükten sonra, hurafelerin dini inanış kılığı altında masum Müslümanlara nasıl dayatıldığını da düşünebilirler. Bilim dışılığın, dünya gerçeklerinden kopukluğun yetkin bir örneği çünkü bu yazı!
Sizi Mevlüt Özcan’ın “İnsanlara domuz eti yedirenlerin akıbeti” başlıklı yazısı ile baş başa bırakıyorum. Yazım hataları da dahil olmak üzere metin üzerinde hiçbir değişiklik yapmadığımı, kısaltmadığımı, aradan bölüm çıkartmadığımı bir kez daha söylemiş olayım:

* * *

Biyolojik olarak insan, ortalama 150 yıl yaşayabilir.
Günümüzde domuz eti ve diğer kısımları yenmiyen yerlerde meselâ, Kafkasya’da 130-150 yaşlarında sihhatli insanlar yaşıyorlar.
Domuz mamullerinde grip virüsünün mevcudiyetinden şüphe yoktur. Günümüzde bu ‘domuz gribi’ olarak çok yaygındır. Kim domuz mamullerini doğrudan veya yiyeceklere katılmış olarak yerse (ki, bunlar her çeşit sucuk, salam ve sosislerde mevcuttur) otomatik olarak grip virüsünü de almış olur. Bu virüs vücutta en müsait olan akciğer dokularına gider ve yerleşir. Orada gelişmesi için müsait bir ortam buluncaya kadar bekler. Meselâ ilkbaharda vitamin eksikliği sebebiyle hastalık çoğalır, grip salgını her tarafta kol gezer.
Domuz mamullerinin tam bir insan zehiri olduğu isbat edilmiştir. Domuz denilen zehir vücuda alınınca, vücudun normal zehir atma organları tarafından atılması mümkün değildir. Yani urin, nefes yolları, dışkı, ter ve deri yollarından bu zehir atılamaz. Bu zehir sadece hastalık şekillerinden iltihaplar, iç ve dış iltihaplı hastalıklar gibi yollarla insan vücudundan atılabilir. Çünkü insan vücudu, domuz etinde ve diğer kısımlarında mevcut olan zehiri tabii yollarla atabilecek bir durumda yaratılmamıştır. Vücut derhal zorlanarak akıl almaz hastalıklara düçar olur. Bu hastalıkları daha sonraki yazılarımızda inşaallah ele alacağaz.
Domuz mamullerini yiyen insanlarda domuz melaneti vücuda yerleşir. Böylece zamanla o insanlar domuza benzemeye başlarlar.
Biliyor musunuz?
Domuz ve saksağan eşcinseldir. Dünyada sadece bu iki hayvan eşcinseldir. Bir de özellikle son yıllarda insan neslinden eşcinsel olanların sayısı tahminlerin üzerinde bir düzeyde seyretmektedir. Bugün Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde eşcinsellik tahmin bile edilemez miktarlara ulaşmıştır. Bu ülkelerde eşcinsellerin birbirleriyle resmi evlilikleri devletlerce kayıt altına alınmaktadır. Bunun domuz mamullerini yemekle çok yakından alakası vardır.
Ülkemizde de durum hiç iç açıcı değildir. En küçük kasabalara varıncaya kadar umumi helâların kabin kapılarının arkasına yazılan ilanlar durumun vehametini göstermektedir. Her ne kadar bunlar görmezden gelinse de yakın bir zamanda büyük patlamalara sebebiyet vereceği açıktır. Ülkemizde de bu kasırganın, domuz mamullerinin ne kadar çok tüketildiğinin ve meydana getireceği belânın boyutlarını göstermektedir.
Hükümet domuz mamullerinin kasaplarda, market reyonlarında satılmasına izin vermekle, 2 domuzu olana domuz yetiştirme kredisi açmakla, domuz çiftliklerini çoğaltma zemini hazırlamakla ülkemizin idam sehpasını kurmuştur. “Domuz gribi” bu sehbanın başına geçen celattır. Bu cellat kimlerin ilk elde ipin çekecek, ömrü olanlar buna şahit olacaklardır. Şunu da ifade etmiş olalım: Domuz yetiştirilmesine kolaylıklar sağlayanlar, yetiştirenler, milletimize bu hayvanın mamullerini habersizce yedirenler dünya ve ahirette bunun bedelini çok ağır ödeyeceklerdir.
Bunun böyle olması da Allah (CC)’ın adaletinin sonucudur.”


Aşı yaptırmayı neden istemiyorlar?

MEVLÜT Özcan’ın bu yazısı İslamcı kesim için tekil bir örnek sayılmaz.
Kendisini siyasal İslam davasına adamış herkes, akla ve bilime aykırı bu tür palavraları kolayca atabilir ve hatta daha da kötüsü kendisi de gerçekten buna inanıyor olabilir!
Başbakan’ın “domuz gribi aşısı yaptırmama” kararının arkasındaki nedenlerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.
Domuz gribinin, domuz eti yemekle yayıldığına ve domuz gribi aşısında domuz hücreleri bulunduğuna inandırılmış kitlelerin tepkisinden de çekinmiş olmalı.
Elbette bunun da bir üst vahamet derecesi var: Başbakan da aynı şeye inanıyor olabilir!
En sevdiği gazetelerdeki, en sevdiği yazarlar bu kafada olduğuna göre, Başbakan’ın farklı düşüneceğini varsaymamızı gerektiren herhangi bir dayanağımız da yok demektir.
Ama yine de haksızlık etmemek için, Başbakan’ın bu tavrının bu tür yazılarla beyni zehirlenmiş kitlelerin tepkisinden çekinmek olduğunu varsaymak istiyorum.
Mehmet Yılmaz, Hürriyet, 7 Kasım 2009

4.12.08

CHP İmam Maturidi’ye dönüyor

Bazıları CHP yönetiminin bir sabah uyanıp, ‘seçimler yaklaşıyor biz imana dönelim,’ dediğini zannediyor.
Oysa, CHP ile İslam dini arasında hiç de zannedildiği gibi uzak bir mesafe yok.
Bize yıllardır laikliği Batı’dan aldığımız söylendi.
Ama gerçek pek öyle değil. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları ‘Türk Laikliği’ni Batı’dan almadı. Zannedildiğinin aksine, İslam içi kaynaklardan üretti.
Bakın nasıl?
Cumhuriyet kurumsallaşırken Mustafa Kemal, Meclis kürsüsünden konuşacak Sait Bey’den, şu cümleyi söylemesini istedi:
‘Biz amelde Hanefi, itikatta Maturidi’yiz.’
Sonra, bugün Türkiye’nin en yaygın ‘Kur’an Tefsiri’ olan Elmalılı tefsirini yazdırdı.
Bunun için Elmalılı Muhammed Hilmi Yazır ile bir kontrat imzaladı.
Bu kontrattaki bir madde özellikle ilginçti:
‘Bu tefsir, Hanefi fıkhı ve Maturidi itikadı üzerine kaleme alınacaktır.’
Daha sonra, Türk İslamı’nın geninde olan Maturidi itikadı Mustafa Kemal ve CHP tarafından kurumsallaştırıldı.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki bütün Diyanet İşleri Başkanları’nın Maturidimeşrep olması tesadüf değildir.
Peki kim İmam Maturidi?
İslam’ın bu büyük âlimi daha 900’lü yılların ilk yarısında laikliği İslam içinde görmüş ve üretmiş bir Kelam’cı.
Bizi bugün fundemantalizme zemin hazırlayan Arap-Selefi ekolünden ayıran ise Maturidi’nin yolunu takip etmiş olmamız ve onun öncülü Eşariye ile aramıza mesafe koymamız.
Ne diyordu İmam Maturidi, daha 900’lü yılların ilk yarısında?
‘Dinin iki kaynağı vardır. Biri akıl... Diğeri nakil.’
‘Nakil,’ Kur’an ve Sünnet’ten oluşuyordu.
‘Akıl’ ise özgür insanın sorgulama yeteneğinden.
İmam Maturidi bir vurgu daha yapıyordu:
‘İki kaynak da eşit derecede önemlidir.’
İmam Maturidi, iyi ve güzeli, kötü ve çirkini insanın akıl yoluyla bilebileceğini söylüyordu.
Rakibi Eşariye ise, ‘bir şey Allah iyi dediği için iyi, kötü dediği için kötüdür,’ deyip çıkıyordu işin içinden.
Ama en önemlisi, İslam dini içinde bugünün terminolojisiyle söylersek ‘laikliğin kaynağı’ diye düşünebileceğimiz tezi şuydu:
‘Devlet yöneticileri meşruiyetlerinin kaynağını ilahi bir güçten alamazlar! Bu İslam’a aykırıdır.’
Onun döneminde devlet yöneticilerinin ‘Yeryüzünün Sultanı’ gibi ifadeler kullanması şiddetle eleştirildi, cuma hutbelerinden bu sözler çıkartıldı.
Şimdi...
CHP’nin seçim endişesiyle çarşafa sarıldığını, türbana dolaştığını zannedenler büyük hata ederler.
Dışarıdan türban ve çarşaf açılımı diye görünen şey, CHP’nin din konusunda ‘Kurucu Kaynaklar’a döndüğüne işaret ediyor.
Bu iş türbanla, çarşafla falan kalmaz, eğer CHP yönetimi Atatürk döneminden sonra gelen İnönücü ‘Laik Yanılgı’yı tashih etmeyi başarırsa...
Pek çok tarikatın ve İslami ekolün oyu da CHP’ye akar...
Ne diyordu Maturidimeşrep anlayış:
Devlet adamları ve bürokratlar meşruiyetlerinin kaynağını ilahi bir güçten almazlar.
Onlar birer kuldur ve bu dünyanın yasalarına tabidir.
Ama devlet erkânı da dahil herkes dininde, hatta dininde aşırılıkta bile serbesttir.
Atılgan Bayar, Akşam, 27.11.2008

5.6.08

Allah büyük müdür

1996 yılında silahlı bir kişi, İskoçya’da bir okula girerek 16 öğrenciyi öldürdü.
Eski İngiliz Başbakanı Tony Blair, bu haberi öğrendiği sırada yanında, uzun yıllardan beri basın danışmanlığını yapan Alastair Campbell bulunuyordu.
Campbell, Blair’e dönerek, biraz da provokatif üslupla şunu söyledi:
"Senin Tanrı’n nasıl böyle bir şey yapabilir?"
Blair, basın danışmanına şu cevabı verdi:
"Bir insanın böyle bir şey yapması, Tanrı’nın kötü olduğu anlamına gelmez."
Blair’in bu sözleri söylemesinden 11 yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir kitap yayımlanacak ve adı şu olacaktı:
"Tanrı iyi değildir..."
Aynı günlerde bir başka kitap daha çıkacaktı:
"Tanrı yanılsaması..."
Ve her ikisi de en çok satan kitaplar listesinde üst sıralara kadar çıkacaktı.

* * *

Tony Blair, 10 yıl boyunca dünyanın en agresif seküler ülkelerinden biri olan İngiltere’nin başbakanlığını yaptı.
Sol tandanslı İşçi Partisi hükümetinin başbakanıydı.
Ama çok dindar bir insandı.
Başbakanlığı döneminin sonunda, Protestanlığı bırakıp Katolikliğe geçecek kadar kuvvetli bir inancı vardı.
Ama dindarlığını, başbakanlık görevini sürdürdüğü yıllarda pek fark etmedik.
Geçen hafta, Time Dergisi onun "inanç" anlayışını kapak konusu olarak işledi.
Orada ilginç şeyler okudum.
Mesela, başbakanlığı sırasında dış gezisi pazar gününe rastlarsa, yanındaki görevlilerden kendisine mutlaka bir kilise bulmasını istermiş.
Ama bunun kesin bir gizlilikle yapılmasını temin edermiş.
Bugüne kadar, kimse onun bir dış ülkede pazar ayinine gittiğini görmemiş.
Şunu merak ediyorum:
Acaba görevi sırasında karısı hep boynunda haçla mı geziyordu?
Bakanlarını, eşi veya kendisi boynuna haç takan insanlardan mı seçerdi?

* * *

Kuvvetli bir Katolik inanca sahip Tony Blair, hayatının bundan sonraki kısmını çok önemli bir misyona vakfedeceğini açıkladı.
Dünyanın önde gelen 6 inancını, ortak bir küresel eylemde birleştirmek.
Bu dinler, İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik, Budizm, Hinduizm ve Sih dinleri olacak.
Dikkat edin, bu bildiğimiz, klasik "medeniyetler çatışmasını" önlemeye yönelik bir girişim değil.
Dinleri, insanlığın temel bazı sorunları konusunda birlikte eyleme geçirmek fikrine dayanıyor.
İlk olarak da her yıl 850 bin çocuğun ölümüne yol açan malaryanın önlenmesi için ortak eyleme başlanacak.
Blair, dinlerin ortak eyleminin, çok güçlü bir global hümanizme götüreceğine inanıyor.
Ben bu fikri ilk defa, ocak ayında Davos toplantısında bir oturumda, Rick Warren adlı bir konuşmacıdan dinlemiş ve yazmıştım.
Onun "Saddleback Church" adlı kitabı bana çok ilginç gelmişti.
Time Dergisi’nden öğreniyorum ki, Tony Blair, Rick Warren’la birlikte çalışacakmış.

* * *

Aynı dergiden ilginç başka bir ayrıntı daha öğreniyorum.
Blair, U2’nun solisti Bono’ya bir Kuran hediye etmiş ve "İslam’ı anlamak için geceleri Kuran okuyorum" demiş.
Blair şuna inanıyor:
Önümüzdeki yıllarda inanç, insanların hayatında çok önemli rol oynamaya devam edecek.
Dolayısıyla, dünya sorunlarını çözmeye aday herkes, inancı anlamaya çalışmalıdır.
Ama bildiğimiz başka bir şey daha var.
Bugün tek tanrılı üç dinin her birinin başında büyük bir problem var.
Yahudiliğin başı Siyonizm’le dertte.
Hıristiyanlık, Evanjelik bir köktendinciliğin genişleyen etkisiyle mücadele ediyor.
Müslümanlık ise artık terörle eşanlamlı hale gelen bir köktendinciliğe karşı sesini bir türlü yükseltemiyor.
Yani her üç din de, aşırılarını bir türlü bertaraf edemiyor.
Çünkü her üç din de, görünmez bir "korku imparatorluğu" yaratmış durumda.

* * *

1996 yılında, 16 öğrencinin öldürüldüğü güne ve o sohbete dönüyorum.
Tanrı mı kötüdür?..
Yoksa insanlar, özellikle de siyasetçiler mi "Tanrı" fikrini kötü hale getirmiştir?
Lekelemiştir?
Artık bu soruyu daha cesaretle sorma zamanı geldi.
Benim fikrim şu:
Ne Allah, ne Tanrı kötüdür.
Onu insanlar kötü hale getirmiştir.
Dolayısıyla Allah’ı ve Tanrı’yı, kötü insanların elinden kurtarıp inancın temiz dünyasına iade etmeliyiz.
İnananların da inanmayanların da, Müslümanların da Hıristiyan ve Yahudilerin de yapması gereken budur.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 5 Haziran 2008

1.6.08

Müslümanların yaşadığı muhtelif baskılar

Özellikle mütedeyyin erkeklerde rastladığımız “yanaklılıktan” mustarip olan Dışişleri Bakanımız Ali Babacan, ecnebi memleketlerinde “Müslümanlar Türkiye’de baskı altında” buyurdular. Babacan bey, dışişleri bakanı gibi değil de, partinin gençlik kolları başkanıymış gibi konuştular.
Ve böylece, ne yalan söyleyeyim bu kez onikiden vurdu diyebileceğimiz bir performans sergilendi sayın seyirciler. Türkiye’deki Müslümanların yaşadığı eşi benzeri olmayan zulmü gözler önüne serdi.
Babacan haklı. Bugün bir Hayrünnisa Hanım, Gucci mağazasından gönlünce çanta olsun, gözlük olsun bunları alamamaktadır. Dünkü haberlere göre, hanımefendi gazetecilerin fotoğraf çekmesini engellemek zorunda kalmıştır. Bununla biter mi? Bitmeeez!

Ağlayasınız gelir!
Bugün bir tarikatın üyeleri fotoğraf çeken gazetecileri ferah ferah linç edememekte, fotoğraf makinelerini kırdıklarında hedef gösterilmektedir. Bu zulüm İslam dünyasının neresinde var?
Bugün durumu olan bir erkek istediği kadar kadınla evlenememekte, küçük kızlarını ilkokula göndermeyince bazı baskılarla karşılaşmaktadır. Bu beyefendiler haza beyefendi olduğu için devlet yetkilileri ayaklarına kadar gidip onları “ikna” etmeye çalışmaktadır ki herhalde kabul edersiniz:
Bu beyefendilerin insan hakları ihlal edilmektedir.
Bugün (Yaşar Nuri Öztürk’ün verdiği rakamlara göre), İslam dünyasında bulunan caminin toplam iki katı sayıda camiye sahip bulunan ülkemizde yeteri kadar teneke minare imal edilememekte ve ‘Her eve bir cami, her apartmana bir minare’ kampanyası hiçbir zaman tatmin edici düzeye ulaşamamıştır. Hâlâ minaresiz evler bulunmaktadır ki, Fethullah Hoca gibi ağlayasınız gelir bu zulüm karşısında.

Buna ne diyeceksiniz?
Bugün bir Sünni, bir Aleviyi istediği gibi yakamamakta, bir Alevi yakıldığı zaman manasız bir gürültü kopmaktadır. Sünni hükümetimiz, Sivas’a “Sivas katliamı müzesi” yapma baskısıyla karşılaşmakta ve bu baskı artık yürekleri sızlatmaktadır.
Bir Müslüman kardeşim bugün içki içen ve başı açık gezen günahkârlarla aynı ülkede yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Sen bunun acısını bilebilir misin ey vatandaş! Yaaaa... Bilemezsin işte! Bu öyle yürek dağlayan bir sızıdır ki, iki cihan bir araya gelse dinmez.
Bugün bir Müslüman gazete, ‘darbecilerin, Ergenekoncuların, Müslüman düşmanlarının’ özel telefon konuşmalarının kayıtlarını sayfa sayfa yayımlamak istediğinde ‘özel hayatın gizliliği’ gibi dine imana sığmayacak baskılarla karşılaşmaktadır. Buna ne diyeceksiniz sevgili din kardeşim?
Hâlâ cıbıl kadınlar mayoyla denize girebilmektedir bugün bu ülkede. Hayret ve acımayla beleren gözlerinizi görür gibiyim. Haklısınız.
Haklısınız. Çünkü bu zulme karşı insanın ancak nutku tutulabilir!
Ece Temelkuran, Milliyet, 1 Haziran 2008

6.2.08

İmam-ı azam Baykal hazretleri

Bu işi ilk başlatan kişi Ruhat Mengi’dir...
Artık tüyoyu hangi "Çağdaş din adamı"ndan aldıysa...
Ruhat Hanım dostumuz günlerden bir gün, "İslam’da başörtüsü farz değildir" dedi ve meydan okudu:
"Ey ulema! Ey alem-i İslam’ın kendine güvenen ilahiyatçıları! Çıkın karşıma, tartışalım."
Kendinden o kadar emindi ki...
Ha bire "Gelin" diyordu, "Gelin tartışalım... Nur Suresi’ni tartışalım... Ahzap Suresi’ni tartışalım."
Fakat ne yazık ki...
Ruhat Mengi’nin İslam düşünce tarihine geçecek bu "meydan okuması" bir türlü karşılık bulamadı...
İlahiyatçılarımız, gayet gerçekçi bir tutum takınarak, "Biz zavallı aciz ilahiyatçılarız... Ruhat Mengi ile nasıl baş edebiliriz ki?" diye düşündüler ve bu topa girmediler.
Ruhat Hanım da ne yapsın, baktı kimse meydana gelmiyor, bir süre sonra bu "Amatör fetva oyunu"nu eskisi kadar şevkle oynamamaya başladı.

* * *

Ancak...
Dün bir de ne görelim?
Koskoca CHP Lideri Deniz Baykal da Ruhat Mengi’nin açtığı yoldan ilerlemeye kalkışmasın mı?
Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, "Ey Baykal! Sen ne anlarsın din diyanet işlerinden?" şeklindeki posta koymasına fazlasıyla içerlemiş olacak ki...
"Biz imam-hatip tahsili görmedik ama icabında sana fıkıh dersi veririz" edasıyla meseleye dalıverdi...
Hem de öyle böyle değil...
Mübarek sanki İmam-ı Azam Hazretleri!
"Örtünme ayeti"nde geçen "Hımar" kelimesini tefsir etti, arada hadis okudu, değişik mezheplere göre açıklamalar yaptı, dinimize göre kadın saçının kaçta kaçının görünebileceğine dair değişik fetvalardan bir demet sundu, yetinmedi, "İslam’da büyük günahlar" meselesine girdi, baş açmanın büyük günahlar arasında geçmediğini söyledi...
Öyle bir yemiş yutmuş ki...
Bu ilimle Süleymaniye Camii’nde vaaz verir ve cemaat tarafından da "Bu hoca tam bir derya!" diye takdis edilir...
Sadece Deniz Baykal mı?
Bakıyoruz...
Son günlerde "Türban karşıtı direniş komitesi" başkanı gibi çalışan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın’a...
O da tıpkı Baykal gibi "içtihat kapısı"ndan müthiş bir dalış yapıyor...
"İslam dininde kaza uygulaması vardır" diyerek, kızlara "Namazı nasıl kazaya bırakıyorsanız, başörtüsünü de kazaya bırakın" diyerek bir "fetvacık" bahşediyor...

* * *

Ben ki...
Hayatı boyunca dini tedrisattan başını alamamış bir adamım...
İlkokuldan sonra bir buçuk yılımı İstanbul’daki Yeşil Camii Kur’an Kursu’nda geçirdim...
Tam 7 yılımı memleketin değişik imam-hatip mekteplerine adadım...
Ayrıca uzatmalı ilahiyat talebeliğim de vardır...
Ancak bu tahsile karşın...
"Din iman" mevzularında...
Ne Baykal kadar, ne de Rektör kadar rahat konuşamam...
Bu özgüven karşısında vallahi de billahi de şapka çıkarıyorum.

* * *

"Din İman" konusunda rahat konuşamam ama Deniz Baykal ile Rektör Bey’in gittikleri yolun "yol" olmadığını anlayacak kadar izan sahibiyimdir...
Dolayısıyla...
Bu "yeni fetvacılık akımı"nın önderlerine şunları söylemek isterim:
Bu gittiğiniz yol, yol değildir... Burası çıkmaz sokaktır...
Siz "İslam’da örtünün yeri" konusunda "Böyle" konuşursanız, karşı taraf da "Şöyle" konuşma hakkına sahip olur...
O zaman siyaset, yani "laik" kimliğe sahip olması gereken siyaset, "Fetvalar savaşı" ile yapılır hale gelir...
Yani referansı İslam olan bir savaş...
Bu mudur istediğiniz?
Siz İslam’dan kendi siyasi duruşunuza uygun bir fetva bulabilirsiniz...
Ama unutmayın, kutsal metinler çok farklı okuma biçimlerine elverişli metinlerdir...
Dolayısıyla aynı metinlerden karşı taraf da kendi siyasi tezlerine uygun başka fetvalar çıkarabilir...
Hem karşı taraf, bu konularda sizden çok daha mahirdir...
Ayrıca...
Diyelim ki "İslam’da başörtüsü yok..."
Ama buna rağmen bazı kadınlar başlarını örtmekte ısrarlı...
Ne yani?
"Bu dinde yok... Hadi işinize" mi diyeceksiniz...
Peki laik bir devlet, böyle bir yanıt verebilir mi?
Laik devlette referansı din olan izaha yer var mı?
Sözün özü şudur:
Ey "Laik cephe"nin büyük komutanları!
Lütfen fetva vermenin dayanılmaz cazibesinden kendinizi kurtarınız...
Bindiğiniz dalı kesmeyiniz...
Ahmet HAKAN, Hürriyet, 5 Şubat 2008

30.11.06

Papa'ya Cevap

Papa 16. Benediktus, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile biraraya geldi. Görüşmenin ardından kameraların karşısına geçen Bardakoğlu, Papa'nın Almanya'da söylediği ve Müslümanları inciten sözlerine de değindi...
Merakla beklenen Bardakoğlu - Papa görüşmesinde, Diyanet İşleri Başkanı, Papa'nın Almanya'da sarf ettiği müslümanlıkla ilgili sözlerine de direkt olarak yanıt verdi.
Bardakoğlu konuşmasına, "
Bismillahirrahmanirrahim, tüm resullere selam ve salavat olsun" diyerek başladı.
Konuşmasında ilahi dinin, barış ve esenlik kaynağı olduğunu vurgulayan Bardakoğlu, dinin, yüce yaratanın, insanoğluna dünyada mutlu olması ve uhrevi kurtuluşa ermesi için uzattığı bir yardım eli olduğunu söyledi.
"
Dinin sayesinde biz yaratanı ve kendimizi tanırız, varoluşun nihai anlamını kavrarız, iç ve dış dünyamızda barış ve huzuru yakalarız" görüşünü dile getiren Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"
Son asırda İslam Medeniyeti'nin bütün güzelliklerini bağrında toplamış olan Anadolu'yu yurt edinmiş olan biz Müslümanlar, diğer dinlere ait tarihi ve kültürel mirası muhafaza etmeyi, dini ve kültürel çeşitliliği tarihte olduğu gibi bugün de korumayı hem tarihten aldığı değerlere saygının, hem de İslam'ın engin müsamahasının bir icabı olarak telakki etmekteyiz.
Hz. Adem'den Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'den, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'dan Hz. Muhammed Aleyhisselam'a kadar bütün peygamberler, bu barış, sevgi ve kurtuluş çağrısının elçileri ve rehberleri olmuşlardır. Bize düşen görev, Allah'ın gönderdiği ve bütün peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği bu kutlu mesajı en güzel şekilde gelecek nesillere aktararak insanlığın barış, kurtuluş ve huzura ermesine hizmet etmektir. Bizler, bu ulu elçilerin açtığı yolu izleyebildiğimiz ve onlardan aldığımız bu büyük emaneti samimiyet ve sadakatle taşıyabildiğimiz ölçüde dünyada mutlak hayrın ve hakikatin, kalıcı kurtuluş ve mutluluğun davetçileri olabiliriz.
Çağımızda dünyevileşme ile birlikte pek çok unsurun dinin ilahi çağrısına kulak tıkayarak manevi, ahlaki ve insani hayatımızda büyük bir sapma meydana getirdiğini üzülerek müşahede etmekteyiz. Bunun sonucu olarak çeşitli maddi ve manevi sorunlar içerisinde bocalayan ve bunalan, dünyevileşen ve yalnızlaşan günümüz insanının dinin kucaklayıcı davetine ihtiyacı dünden daha az değildir. Bu bunalıma karşı biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumların özverili gayretlerine büyük ihtiyaç vardır."

"ADEM'İN ÇOCUKLARI..."
Bardakoğlu, insanlığı gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve rehberlik etme konusunda din adamlarına büyük görevler düştüğünü vurgulayarak, şunları söyledi:
"
Tarih boyunca ilahi hitabın sürekli vurguladığı 'Adem'in çocukları' olduğumuz gerçeği ve buna dayalı kardeşlik ve sevgi ideali karşısındaki en büyük engel, ilahi hikmet gereği, varoluşunu muhtelif ırk, din, dil, kültür ve siyasi düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma ve güvensizlik zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir.
Burada inananları gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve onlara rehberlik etme mevkiinde bulunan biz din bilginlerine çok hassas bir görev düşmektedir. Bu görev, yalnızca temsil ettiğimiz ve mensubu olmakla onur duyduğumuz dini gelenekleri diri tutmayı değil -belki de daha önemlisi- tüm bu dini, etnik ve kültürel farklılığın ilahi sevgi, rahmet ve hikmetin bir tecellisi olduğu hakikatine uygun hareket etmeyi de gerektirmektedir. Samimi kanaatimiz o dur ki böyle bir anlayış ve bunun gereklerine bağlılık, insanlığın barış içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır.
Yine aynı samimiyetle inanıyoruz ki, farklı din ve inanç mensupları, birbirlerinin dinlerini onaylamaya ve yargılamaya gerek duymaksızın, bir araya gelerek konuşabilmeli ve insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde ortaklaşa gayret gösterebilmelidir. Ayrıca hiç kimse bu ortak çabayı ve iletişim zeminini kendi dinine taraftar bulmak veya kendi din mensuplarının önünü açmak için bir araç olarak da kullanmamalıdır. Dini liderler bir araya geldiklerinde, inançlarını üstün gösterme gayretine girmeden ve dinlerin teolojisini tartışmak için vakit kaybetmeden insanlığın ortak sorunlarına çözüm arama yolunda çaba sarf etmelidir."

"iSLAMOPHOBIA GİDEREK TIRMANDI"
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, son dönemlerde "
İslam dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslam'ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanları potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu" anlayışını ifade eden "İslamophobia"nın giderek tırmandığını belirtti.
Bardakoğlu,
"Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslam'ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim" dedi.
Bardakoğlu, Papa 16. Benediktus ile görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında yaptığı konuşmada, sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesinin birlikte engellenebileceğini söyledi.

"TEMENNİLER FİİLİ ADIMLARA DÖNÜŞTÜRÜLMELİ"
Bardakoğlu, Orta Doğu'da barış adına son yarım yüzyılda dökülen kan ve akan gözyaşının, "insan hakları" adıyla hiçe sayılan insan onurunun, her türlü terörün ve çatışmanın dini zemine kaydırılması çabalarının, artık temennileri fiili adımlara dönüştürmeyi zorunlu kıldığını vurguladı.
"
Adına küreselleşme denilen ve hepimizin hayatını kökünden sarsan bir dönüşümün sancılarının çekildiği ve ağır faturaların ödendiği bir dönemden geçmekteyiz" diyen Bardakoğlu, eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, açlık, sefalet ve çevre sorunlarının, terör ve şiddetin, ideolojik ve çıkar amaçlı savaşların, sömürüye bağlı geri kalmışlık ve haksızlıkların bu sancıların sadece birkaçı olduğunu belirtti. Bardakoğlu, şunları kaydetti:
"
Esasında bu sorunların hiçbiri, dinlerden kaynaklanmış değildir. Aksine ilahi dinler, bu sorunların çözümüne katkı sağlayacak güçlü mesajlara sahiptir. Dini kimliklerin sosyal bir olgu olarak ayrıştırıcı özelliklerini değil, bunların tanımlayıcı ve ilahi hakikatlerin birleştirici özelliğini esas alarak bu sorunlarla mücadele etmeliyiz. Bu sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesini birlikte engellemeliyiz. Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız. Bilhassa son yarım yüzyılda Orta Doğu'da barış adına dökülen kan ve akan gözyaşı, insan hakları adıyla hiçe sayılan insan onurları, her türlü terörün, çatışmanın dini zemine kaydırılması çabaları, artık temennilerimizi fiili adımlara dönüştürmeyi zorunlu kılmaktadır." Modern dünyanın ahlaki ve manevi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu vurgulayan Bardakoğlu, bu krizin insan fıtratını, bireysel ve toplumsal hayatı, akıl ve gönül sağlığını tahrip ettiğini belirtti.
"
Dünyamız, aile değerlerinde hızla gerilemenin; başta uyuşturucu, fuhuş ve alkol olmak üzere zararlı alışkanlıklar ve salgın hastalıklar gibi birçok tehlikenin tehdidi altındadır" diyen Bardakoğlu, bunlarla mücadelede, inancın ve dini terbiyenin önemli bir rolü olduğunu ifade etti.
Bardakoğlu, aile kurumunu anlamsız kılacak her türlü düşünce ve girişimle mücadelede, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kalkmasında, çocukların istismar edilmeden kendi gelişmelerine uygun ve sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesinde, gençlerin maruz kaldığı kötü alışkanlıklardan kurtulmasında dini kurumların öncülük yapmasının zorunlu olduğunu vurguladı.

"TERÖR VE ŞİDDET İNSANLIK SUÇUDUR"
Ali Bardakoğlu, "İslam dinine yönelik bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan itham ve iddialar olduğunu" belirterek, bunun Müslümanları yaraladığını vurguladı. Bardakoğlu, şöyle konuştu:
"Biz Müslümanlar, şiddet ve terörün her türlüsünü, kime karşı ve kim tarafından işlenirse işlensin, kınıyoruz ve onu bir insanlık suçu olarak görüyoruz. Bizler, masum bir insanın kanını dökmeyi bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah sayan bir dine mensubuz. Ne var ki, son dönemlerde İslam dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslam'ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanların potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu anlayışını ifade eden 'İslamophobia'nın giderek tırmandığını hep birlikte müşahede ediyoruz. Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslam'ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim. Ayrıca bu kabil iddia ve girişimlerin, dinleri istismar ederek din adına yanlış işler yapanların da desteklenmesi anlamına geldiğini belirtmek gerekir."

"ÖN YARGILAR TARİHSEL KORKULARDAN BESLENİYOR"
"Ön yargıların, önemli ölçüde tarihsel korku ve kaygılardan beslendiğini" ifade eden Bardakoğlu, "Özellikle biz dini liderlerin ve dini kurumların bu korku ve kaygılara dayalı ön yargıların esiri olmaması ve sağduyulu davranması, evrensel barış ve huzurun tesisinde esastır" dedi.
Her dinin farklı inanç esasları, ibadetleri ve kültür dünyası bulunduğuna işaret eden Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bizim mensup olduğumuz din, kendisinden önceki ilahi dinlerin hakikatlerini kabul eder; peygamberler arasında ayrım yapmayı reddeder. İslam'ın temel esasları ve iç kategorileri, teorik ve pratik alanda aklı en temel kıstas olarak belirlemiştir. İslam'da Allah inancı, her bir bireyin doğrudan Allah'a muhatap olması ve dindarlığını dinin açık bilgisi ışığında özgür iradesiyle inşa edebilmesi, özgürlüğün ve rasyonel düşüncenin de temelini oluşturur. Böyle olduğu için de bizler, doğru bilgiyi ve iyi niyeti esas alarak, müsamaha ve karşılıklı saygı içinde herkesle iletişim yollarını açık tutmak isteriz. İçinde yaşadığımız dünyada ilahi hakikatler ve insani amaçlar yolunda mesafe alabilmede bunun son derece önemli olduğuna inanıyoruz."

"GÜÇLENMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM"
Bardakoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
"Ülkemize gerçekleştirilen bu ziyareti, farklı din, inanç, kültür ve medeniyet mensupları arasında uzlaşı kültürünün gelişmesi, karşılıklı saygı, adalet ve hakkaniyet duygularının yaygınlaşması açısından olumlu bir adım olarak görüyor, bu geleneğin canlanarak ve pratiğe yansıyarak etik temeller üzerinde güçlenmesini temenni ediyorum.
Sözlerime son verirken Katolik dünyasının sayın dini lideri Papa 16. Benediktus'un şahsına sağlık ve afiyetler, temsil ettiği camiaya esenlikler diliyor, şahsım ve kurumum adına hepinize saygılar sunuyorum." Konuşmaların ardından, Papa 16. Benediktus ile Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, basın mensuplarına el sallayarak salondan ayrıldılar.

Milliyet, 28 Kasım 2006

23.10.06

'Türkiye Gibi Laik Olalım'


İngiltere’de peçe krizi yeni bir tartışma başlattı Ülkenin önde gelen akademisyenleri Blair’e “Türkiye tipi laik sisteme geçelim” çağrısı yaptı

İngiltere’de peçesini çıkarmayı reddeden Aishah (Ayşe) Azmi adlı ilkokul öğretmeninin görevden uzaklaştırılması ve Meclis Başkanı Jack Straw’un “Müslüman kadınlar peçelerini çıkarsın” çağrısı yapması ülkede ilk kez siyaset ve din arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yol açtı. İngiliz The Times gazetesi “Din ile devlet işlerinin ayrılmasının zamanı geldi mi?” başlığıyla çarpıcı bir laiklik dosyası yayınladı. Oxford, Cambridge ve London School of Economics gibi İngiltere’nin en saygın üniversitelerinde görev yapan akademisyenler, The Times aracılığıyla Tony Blair hükümetine “Türkiye gibi laik olalım” çağrısı yaptı. İngiliz uzmanlar “İngiltere’nin neden laik olması gerektiği” konusunda şu mesajları verdi:

* İngiltere’de yüzyıllardır din ve devlet işleri birarada yürütülüyor. İngiltere Kraliçesi, İngiliz Anglikan Kilisesi’nin lideri. Lordlar Kamarası’nda 26 rahip oturuyor ve her konuda oy kullanma yetkileri var. Devlet, Anglikan Kilisesi’ne bağlı 7 bin okulu finanse ediyor.

* İngiltere artık sadece Hıristiyanlar’ın yaşadığı bir ülke değil... İngilizler’in yüzde 72’si Hıristiyan ve sadece yüzde 8’i düzenli olarak kiliseye gidiyor. İngiltere’de düzenli olarak camiye gidenlerin sayısı 500 bini buluyor.

* İslam başta olmak üzere diğer dinlerin güçlenmesi beraberinde sorunlar getiriyor. Küresel terörizmin yarattığı gerilimle birlikte, dini grupların haç ve türban gibi sembolleri birbirlerini rahatsız ediyor. YouGov anketine göre İngilizler’in yüzde 53’ü İslam’ı bir tehdit olarak görüyor.

* Tüm bu veriler İngiltere’nin çözümü olmayan bir din-siyaset tartışmasına girdiğini gösteriyor.

* Tartışmayı ve toplumsal bölünmeyi önlemenin en rasyonel yolu laik bir yapı kurmak. Türkiye, Fransa ve ABD’yi örnek almamız gerekiyor. Laikliğin getirdiği esaslar çerçevesinde her dine eşit şekilde yaklaşmak gerekiyor. Dini semboller üzerinde başlayan bu tartışmayı en kısa sürede sona erdirmek için hükümet harekete geçmelidir. İlk olarak dini okullara mali yardımları kesmelidir.


“Dini kutuplaşma var”
İngiltere’de Avam Kamarası’nın Irkların Eşitliği Komisyonu, ülkede yaşayan çeşitli etnik gruplar arasında gerginliğin her an yükseldiği ve “sokakların yangın yerine dönebileceği” uyarısında bulundu. Komisyon Başkanı Trevor Phillips, “Toplum olarak ırk ve din temelinde her geçen gün biraz daha kutuplaşıyoruz. Peçe tartışması gerilimi tırmandırdı” dedi.

İslam CD’leri dağıtılıyor
İngiltere İçişleri Bakanı John Reid, “ülkesinde El Kaide terör örgütüyle yapılan fikir savaşının kaybedilmekte olduğu” uyarısında bulundu. Reid hükümetin finanse ettiği, “çağdaş İslam’ı destekleyen” internet sitesi içeriğinin zenginleştirilmesi ve dağıtılan 100 bin CD’nin çoğaltılması gibi girişimlerin değerlendirildiğini açıkladı.

Namazda tutuklama yok
İngiltere’de Manchester polisi namaz saatlerinde Müslümanlar’ı tutuklamama kararı aldı. Nüfusunun yüzde 9’u Müslüman olan kentte bu amaçla polise elektronik postayla imsakiye dağıtıldı. Dini hassasiyetlerin bu kararda önemli olduğu açıklandı. Öte yandan üniversitelere özel anti-terörle mücadele birimlerinin kurulması kararlaştırıldı.

Peçe krizi İsveç’e sıçradı
İngiltere’nin ardından Almanya ve İtalya gibi “Müslüman kadınların peçelerini çıkarması için çağrı” yapılan ülkelere İsveç de eklendi. İsveç’in ilk kadın ve Müslüman bakanı olan Nyamko Sabuni “Müslüman kadınlara sesleniyorum. Eşit haklara sahip bir İsveç vatandaşı olmak istiyorsanız peçelerinizi çıkarın. Peçe kadın haklarına aykırıdır” dedi.

Vatan, 23.10.2006

Ne yazık ki orijinal makalede TÜRKİYE kelimesini bulamadım:

Time for a secular state?
Cast your mind back nearly two decades. The traditional grey British Sunday, when most people could not shop or go to a football match, was still intact. Abandoning it, said the Church of England, would speed the march to secularism in Britain, depriving the established church of what remained of its tiny attendances. It was quite common to characterise Britain as a Godless society, organised religion hanging on by its fingertips in a country that worshipped Mammon.
Few describe Britain as Godless now; we are a country of many gods. Religion dominates the news agenda, from Aishah Azmi’s determination to wear her Muslim veil while helping to teach young children (in a Church of England school) to the suspension by British Airways of one of its employees for wearing a Christian cross. Government ministers debate whether they can make (state-funded) religious schools take a proportion of their intake from other religions.One of Gordon Brown’s policy initiatives, if he becomes prime minister, will be to deprive himself of the right to appoint bishops. Religion has become hot news and high politics. Many of the debates are about freedom of religious expression, which should be preserved. But some arise from the fact that other religions have to be given the same rights as the established church. If the Church of England can have state-funded schools, so should other religions. If their approach to religious teaching is more robust, there is not much that the government can do about it. A system that worked for the cosy C of E may encourage division and intolerance as it spreads.
It is time to debate the role of religion in our society. Should we carry go on, hoping the curiosity of an established church — to which the majority is attached, but only very loosely — can continue to co-exist with other religions, whose followers are more committed? Or is it time to move to the American or French models with their formal separation of church and state? There is no easy answer. But it is a pressing question.