Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.11.12

Silivri'den Mektup

Balyoz davası sanıklarından, henüz kesinleşmemiş 18 yıl hapis cezası almış olan emekli tümgeneral Ahmet Yavuz’dan bir mektup geldi.
Sayfa düzeni nedeniyle iki güne bölerek aynen yayınlıyorum.

***


Ahmet Yavuz
4 B-11 Silivri
29 Ekim 2012
Sayın Okay GÖNENSİN
Yazar Vatan Gazetesi

“Sayın Gönensin,

22 Ekim 2012 tarihli “İşkencecinin rahatlığı” başlıklı yazınızı okudum. Bir şeyler yazmaya yeltendiğimde “Sonuna Kadar Gitmeli” başlıklı yazınızı yayınladınız. Ben ikisine birden cevap vermeyi uygun buldum. Çünkü sizin iki yazınızdan dolayı muhataplarınızdan biri benim. Bir Silivri tutuklusu. Balyoz davası sanığı. Emekli bir general. 18’liklerden.
1980’i üsteğmen rütbesinde karşılamış, yüzbaşı rütbesinde uğurlamış, o günlerin büyük çoğunluğunu da sokakta geçirmiş birisiyim.
O dönemde yapılanların bir kısmından utanç duydum o günlerde. Bugün de duyuyorum aynı utancı.
Sıkıyönetim görevlerinde binlerce subayın görev aldığını biliyorum. Ama siz, bu binlerce subaydan çok düşük bir oranının işkence ve kötü muamele nedeniyle aramızdaki saygınlıklarını daha o günlerde yitirdiklerini biliyor musunuz? Geriye kalan temiz insanları haksız yere suçlamış olmuyor musunuz?
Silivri’de yatanlar arasında işkenceye muhatap olanların varlığından haberdar mısınız?
82 Anayasasına bugünleri görerek “hayır” diyenler var, biliyor musunuz?
Bunları belki bilmiyorsunuz, bilseniz bile, bu dönem, Silivri’dekilerin toptan suçlanmasını gerektiriyor. Siz de üstünüze düşeni yapmış mı oluyorsunuz? Darbecilikten sonra şimdi de işkencecilikle suçlanıyoruz! Pes doğrusu.
Bir psikopatın rahat davranışlarından yola çıkarak suçsuz insanlara suç yamamak, bana, kime ait olduğunu hatırlayamadığım bir sözü hatırlattı. Şöyle demiş düşünür: “Küçük çocuklar her öğrendiklerini genelleştirmeyi, büyük çocuklar ise önlerine çıkan çeşitli genelleme fırsatlarından özenle kaçınmayı tercih ederler.”
Biz kimiz, neyiz, hangi haksızlıklara maruz kaldık?
Bunlar sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Bir dönemin birikmiş yanlışlarından sorumlu günah keçileri miyiz? Biraz insaf gerekli değil mi?
“Sonuna Kadar Gitmeli” demişsiniz TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları için. Evet, biz de, sonuna kadar gidilebilsin ve gerçekler ortaya serilebilsin diye, müracaat ettik bu komisyona. Tabii reddedildik. Bize verdikleri yanıta siz de ulaşabilirsiniz.
“Darbe dönemlerinde gerçekten neler yaşandığını halk çok az biliyor” diye bir cümleniz var; tam da gerçeği yansıtıyor. Peki Balyoz davasında halk gerçeği biliyor mu? Örneğin siz bir gün gelip oradaki komediyi izlediniz mi?
Biz 50.000 imza toplayarak Adalet Bakanlığı’na müracaat ettik: “Mahkemelerin gidişatını halk görsün, TV’lerde duruşmalar yayınlansın” dedik. Buna kulak tıkandı. Bundan siz haberdar mısınız? Halk izleyemediği şeyden nasıl haberdar olacak?
Bir başka örnek: Balyoz iddiaları kamuoyuna yansıdığı günlerde 1’inci Ordu Askeri Savcılığının görevlendirmesiyle ilk teknik bilirkişi raporunu hazırlayan Jandarma Gn. K.lığı bilişim uzmanı J. Muhabere yüzbaşı
A. Hakan ERDOĞAN, 1’inci Ordu bilgisayarlarında yerinde inceleme yapıyor ve rapor veriyor: “1’inci Or. Bilgisayarlarında suça konu planların izine rastlanmamıştır.” Bu raporun Şubat 2010’da Beşiktaş Savcılığında kaybolduğunu, Mayıs 2011’de mahkemeye sunulmasına rağmen bir değer ifade etmediğini biliyor musunuz?
Sanıkların lehine olan yüzlerce delili adli emanete kaldıran soruşturma savcılarının, bu verileri iddianameye aleyhte yansıttığını; HSYK’ya yapılan şikayete hiçbir işlem yapılmadığını biliyor musunuz?
Suça konu planların (tamamı dijital, imzasız) Office 2007 versiyonu ile yazılmalarının (suç tarihi 2003) ortaya çıkmasından (mart 2012) ve bu gerçeği tekrar tekrar ortaya koyan bilimsel raporlar alınmasına rağmen mahkemenin bilirkişiye gitmeyi reddettiğini biliyor musunuz?
Biliyorsanız bunu hukuka uygun buluyor musunuz?
POPPER’ci bir yaklaşımla bu dava ilk günden çökmüştü... Delil olarak ortaya dökülen ne varsa binlerce defa yanlışlandı. Dava bu formatıyla kimseyi mahkum edemez derken (siyasi konuşmalar yapmak suçtur, As. Cz. Kn. 148’inci madde bu konuyu düzenlemiştir, konuşanlar bütün konuşmaları üstlenmişlerdir, bu suç bu mahkemenin konusu değildir) en ağırından cezalar verilmiştir. Amaç askeri vesayeti ortadan kaldırmayı sağlayacak bir yargılama yapmaktır. Bunun neresi hukuktur?
Bizce Komisyon bütün bunları biliyor ve diyor ki: ‘Hayır, sizi inceleyemeyiz, çünkü arkasından çapanoğlu çıkar, başımız belaya girer.’
Bunun neresi ahlak, vicdan, bilim ve demokrasi değeleri ile bağdaşıyor? Sonuna kadar gitsinler mi acaba?
İnsanlar bizi aptal yerine koyuyorlar. Aslında milleti aptal yerine koyuyorlar. Milletimiz pek sorgulamaz. O inanır. Nereye ve ne zamana kadar? Gerçekle temas edip vicdanı harekete geçinceye kadar. Vicdanı harekete geçtiğinde de hesabını sorar kendisini aldatanlardan.
Biz büyük bir sahtekarlıkla karşı karşıyayız. Demokrasiyi savunduğunu iddia eden bir azınlık, hukuksuz bir şekilde yargılanmamızı ve mahkum edilmemizi demokrasinin zaferi olarak sundular. Hukuksuz bir demokrasi olabilir mi? Bu davaların tümünde yapılan hukuksuzluklara tanıklık etseydiniz bambaşka bir görüşe sahip olurdunuz. Bundan eminim.

Sayın Gönensin,

Askeri hapishanelerde yapılan bütün haksızlıklar, aşağılıklar, insan onurunu zedeleyen ne varsa hepsi ortaya dökülsün; muhatapları utandırılsın ve cezalandırılsın!
Silivri mahkemelerinde yapılan hukuk ihlalleri de sergilensin ve ‘Silivri Türkiye’nin Gulag’ıdır’ demeyenlerin nasıl utanacaklarını hep birlikte görelim.
Sadece geçmişin yanlışlıklarına karşı çıkmak demokratlığa yetmiyor. Bugüne de, bugüne de... Saygılarımla.

Ahmet Yavuz”


Okay Gönensin, Vatan Gazetesi, 15-16 Kasım 2012

13.1.11

Minik Serçe neden ötmüyor?

Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatının anlatıldığı “Muhteşem Yüzyıl” dizisi; Neo Osmanlıcılar’ın büyük tepkisini çekti... Bu arkadaşlara göre dizi, Kanuni’yi içki ve kadın düşkünü olarak göstererek, tarihimize hakaret ediyormuş...
Bu yüzden ellerine pankart alıp sokağa döküldüler, internette karalama kampanyaları başlattılar, dizinin yapımcısını, senaristini ve oyuncularını hedef haline getirdiler...
Yetmedi; RTÜK, daha başında olan diziye “uyarı” cezası verdi...

***

Şimdi size bir soru:
Bu dizinin senaristi kim?
Yani; böyle bir diziyi yapmak ilk olarak kimin aklına gelmiş?
Oyuncu ve yazar Meral Okay’ın...
Peki... Meral Okay’ın “dünya-ahiret en yakın arkadaşı” kim?
“Açılıma karşı çıkanlar iki cihanda da lekelidir” diyecek kadar AKP’li olan Minik Serçe...
Yani, Sezen Aksu...
Şimdi arkanıza yaslanın ve düşünün:
Aklına estikçe Başbakan’a telefon açtığını ve görüşlerini paylaştığını söyleyen...
AKP’yi desteklediğini gizlemeye gerek bile görmeyen...
Hatta önümüzdeki seçimlerde AKP’den milletvekili seçilip, Kültür Bakanlığı koltuğuna oturmaya heves eden Sezen Aksu, en yakın arkadaşının başına gelenler hakkında neden sessiz kalıyor?
Onun başına gelenler konusunda ne hissediyor?
Acaba onu üzenlere de, “Bu diziye karşı çıkanlar iki cihanda lekelidir” diyebiliyor mu?

***

Sezen Aksu bu ülkede belki de hiçbir kadının giymediği kadar mini etek giydi...
Ama Samsun Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nde çalışırken, diz hizasındaki etek boyunu diz altına indirmeyi reddettiği için işsiz kalan Psikolog Zeynep Hanım’a sahip çıkmadı...
“İnsanların etek boyuna karışanlar iki cihanda da lekelidir” demedi...

***

İçkiyle de arası hiçbir zaman kötü olmadı... Ama içkiye yasak getirenlere, “İnsanların ne içip, ne içmeyeceklerine karışanlar, iki cihanda da lekelidir” diye çıkışmadı...

***

Hayatı boyunca çevresindeki herkesle sarmaş dolaş gezdi ama Mersin’deki bir lise müdürünün insanlık dışı, “Erkek öğrencilerle kız öğrenciler birbirine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmayacak” kararı için “Bu kararı alanlar, iki cihanda lekelidir” diye fetva vermedi!

***

Yani... Kendi yaptığı ve yaşadığı her şey bu iktidar döneminde ya yasaklandı ya da ayıp ilan edildi...
Ama o, bu uygulamalara tepki vereceğine AKP savunuculuğuna soyundu...
Kadere bakın ki, şimdi canı ciğeri Meral Okay’ın başı derde girdi...
Aradan sekiz gün geçti; ilgili-ilgisiz herkes konuştu, düşüncelerini söyledi...
Bir tek “Minik Serçe” ötmedi!
En zor gününde arkadaşına dost elini uzatmadı...
Kafesine kapandı ve uzun zamandır hazırlamaya çalıştığı “iki cihanda lekeliler” listesini bitirmeye odaklandı...

***

Bazı insanların boyu “minik” olabilir... Ama öyle bir yürek vardır ki onlarda, dünyalara sığmaz...
Anlaşılan bizim “Minik Serçe”nin, yüreği de minikmiş!
Mustafa Mutlu, Vatan, 12 Ocak 2011

20.9.10

'Evet'e ilk uygulama!

Antik termal kenti Allianoi’nin üzerine kum dökülmeye başlandı.. Referandumla mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi kaldırıldığı için artık idare ne derse o olacak. Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan da ‘evet’in bu ilk uygulamasına dikkat çekti.

'Evet'e ilk uygulama!
Allianoi Antik Kenti'nin üzerinin kumla kapatılması çalışmalarını protesto etmek isteyen bir grup Doğa Derneği üyesi, kendilerini antik kentin içinde vince zincirledi.

Doğa Derneği Başkanı ile beraberindeki 6 kişi, erken saatlerde çalışma alınına girerek, antik kentin üzerinin kumla kapatılması çalışmalarını protesto amacıyla kendilerini vince zincirledi.

Grup ellerinde "Allianoi'de hukuk dışı kültür katliamına hayır" yazılı pankartlar taşıdı.

Jandarmanın geniş güvenlik önlemi aldığı eylemde, gruba eylemin yasal olmadığı ve sonlandırılması gerektiği belirtildi ancak Dernek Başkanı Eken, "Burada tarih katliamı var. Eylemimiz sürecek" karşılığını verdi.

Öte yandan bölgede çadır kurup bekleyen Allianoi Girişim Grubu Dönem sözcüsü İffet Diler ile 30 arkeolog ve mühendisin, çadırları toplayarak Paşa köyüne yerleştikleri öğrenildi.

Antik kentte bekleyiş sürüyor.

'Horasan harcı değil, beton'

Bu arada, Allianoi Bilimsel Kazı Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. Ahmet Yaraş, kalıntıların Horasan harcı ile değil, beton ile kaplandığını ileri sürdü.

Horasan harcı adı ile anılan karışımın kireç, kum ve kiremit parçalarından oluştuğunu dile getiren Yrd.Doç.Dr. Yaraş, "Burada duvarların üzerine konulan harç kesinlikle korumayacaktır. Bu harcın hiçbir bilimsel tarafı yoktur. Horasan harcı diyorlar ancak tuğla tozu ile yapılmış bir beton. Bu vahim bir uygulama, en büyük üzüntümüz burada etik dışı bir uygulamanın yapılması. Burada kullanılan malzeme tamamen kiremit parçaları ve beton. Bunu ispatlamak amacıyla örnek aldık ve suç duyurusunda bulunacağız. Bu işlemin yapılması sırasında burada bilim heyetinden insanların bulunması gerekiyordu, ancak işlem tamamen işçiler tarafından yapılıyor" diye konuştu.

Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü İffet Diler ise işçilerin gece gündüz dinlemeden çalıştıklarını dile getirerek, "Buraya ziyaretçi akını var. Hem burayı hızla kuma gömüyorlar hem de ziyaretçi akınına uğruyor. Sıvanın içine kum dolduruyorlar bu İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun kararına aykırı, dolayısıyla yasadışı" dedi.

Diler ayrıca, "Öncelikle bu uygulamayı yapan insanları bilim etiğine davet ediyoruz Hukukla ilgilenenleri hukuk kurallarına uymaya davet ediyoruz. Horasan harcı yerine beton kullanılması konusunda yarın Bergama Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunacağız. Israrla burayı yok etmeye çalışanları kültür ve tarım politikalarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz. Eğer bu politikaların olmadığına inanıyorlarsa oluşturmaları için bilimadamlarından, sivil toplum örgütlerinden destek almasını istiyoruz" şeklinde konuştu.

EVET'E İLK UYGULAMA
Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan da bugünkü yazısında bu konuya değindi.

İşte Tezkan'ın yazısı;

Referandum sonuçlarının ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışırken..

Şöyle olacak böyle olacak diye tartışılırken..
Her kafadan ayrı ses çıkarken..
Antik termal kenti Allianoi’nin üzerine kum dökülmeye başlandı.. Çevre Bakanı destekliyor, çevreciler , tarihçiler, arkeologlar karşı çıkıyordu..
Mesele mahkemelikti..
Mahkeme muhkeme beklenmeden üzeri kumla örtüldü, yakında sulara gömülecek..

Deniliyor ki; referandumla mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi kaldırıldı..
Artık idare ne derse o olacak!..

*

O zaman..
Allaianoi için ‘evet’in ilk uygulaması diyelim mi?

Vatan gazetesi 20.09.2010

25.2.09

Export kültür Oscar kazandı

Anton Çehov’a eserlerini Fransızcaya çevirmeyi önerdiklerinde, büyük yazar “Olmaz ki!” demiş. “Ben bu hikâyelerde Rusya’ya özgü bir hayatı anlattım. Fransızlar bunu nasıl anlayacak?”
Çehov elbette bütün dünya dillerine çevrildi ve herkes onun karakterlerindeki insani özü algıladı.
Ama burada vurgulamak istediğim nokta yazardaki derin ve duru bakış.
Eserlerini para ve şöhret için yazmayan bir dâhinin dürüstlüğü.
Ne yazık ki çağımız sanat eserlerini de metalaştırdığı için artık böyle bir safiyetten söz etmek olanaksız.
Bazı değerli eserler başka dillere çevrilebildiği gibi değersiz ticari metalar da dünyada dolaşıma girebiliyor.
Bu işin en kötü yanı da “egzotik” kültürleri, Batılı efendilerin zevkine uyarlayarak anlatmak.
Bir çeşit export kültür.
Bu tip ürünler, dünyada büyük başarı kazanmalarına rağmen kendi ülkelerinde eleştiriliyor ve gerçeği çarpıtmakla suçlanıyor.
Şunu da hemen ekleyeyim: Dünyada başarı kazanmak bir suç değil elbette.
Ben sadece “export kültür” tanımına girecek olan ürünlerle, gerçek sanat eserlerini birbirinden ayırmayı öneriyorum.

***


Oscar’ın galibi Slumdog Millionaire'in başına da bu geldi işte. Film dünyayı ayağa kaldırdı ama Hintlileri memnun etmedi. “Hindistan bu değil!” tartışmalarına yol açtı.
İsim bile tuhaf: “Milyoner varoş iti!” Varoş iti adını taktığınız kişilerin sayısı ise birkaç yüz milyon.

***


Unutmayalım ki bu bir Hint filmi değil, İngiliz filmi.
İngiliz sinemacılar bir Hint romanını alıp aşırı derecede değiştirmişler.
Romandaki baş kişinin adı bile farklılaştırılmış.
Filmdeki Müslüman çocukların annelerinin Hindular tarafından öldürülmesi gibi din çatışmalarını körükleyecek sahneler eklenmiş.

***


Hindistan’daki sinema endüstrisine Hollywood’tan bozma Bollywood deniliyor. Bir zamanlar Türkiye’yi de etkileyen Avare, Sangam vs. gibi şarkılı filmler yapılıyor burada.
İngilizler ise bu eski sömürgelerindeki hayatın klişelerini alıp Batı sosuna bulayarak dünyaya pazarlıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki bu yöntem beni çok rahatsız ediyor.
Hindistan’ı iyi bilmememe rağmen bu büyük ülkenin böyle Batılı kilişelerin dışında ele alınması gerektiğinden eminim.
Çünkü ben Hindistan’ı Satyajit Ray’ın, Mrnal Sen’in filmlerindeki, Rabindranath Tagor’un şiirlerindeki, Arundhati Roy’un romanlarındaki derin gerçeklikle tanıdım.
Hindistan’ın gerçek ruhunu anlatan büyük sanatçılar bunlar. Batılı kurnaz efendilerin allayıp pullayarak sundukları Hindistan değil.
Ama şimdi ne yazık ki milyonlarca kişi, romana bile bağlı kalmayan bu filmi seyredecek.
Satyajit Ray’ın filmlerini ise hiç kimse izlemeyecek. Aynen Japon Yasujiro Ozu’nun başına geldiği gibi.

***


Çağımız bir pazarlama çağı.
Ve bu pazarlamanın ilginç yöntemlerinden birisi de bilinmeyen egzotik kültürlerden izlenimler alıp bunu Batı sosuna bulayarak sunmak.
Birkaç yıl önce Borat diye bir film yapmıştı İngilizler. Sözüm ona Kazakistan’dan Batı’ya gelen bir gazeteciyle dalga geçiyorlardı ama aslında Kazak kültürünü aşağılıyorlardı.
Çünkü Batı için kendileri insan, diğerleri ise “etnik” kategoride anılacak zavallılardır.
Bunlarla ya alay edilir ya da Batılı’nın acıma hisleri tatmin edilir.
Los Angeles’ta Gucci, Prada giysiler içinde Dom Pérignon şampanyalar yudumlanırken “Ah zavallı yoksul Hintli çocuklar. Onlar için ne kadar üzülüyoruz. Ne de tatlı kara gözleri var!” demeye yarar.
Zülfü Livaneli, Vatan, 25 Şubat 2009

9.2.09

Yağmur damlalarının müziği: Anjelika Akbar

Günlerdir yağacakmış gibi yapıp yağmayan yağmur nihayet bu sabah yağmaya başladı.



Camlara vuran damlalarını tıpırtısını duyuyorum. Tıp tıpı... Tıp tıpı...Mutluluk tıpırtıları... Artık yağmur yağdığı için mutlu olma günlerindeyiz zira. Kışların kış gibi geçmediği tuhaf yıllara girdik.



***

Kendisi de bir su damlası kadar güzel olan piyanist Anjelika Akbar ise yağmur damlalarının müziğini yapmış.

“Raindrops By Anjelika” albümün adı.

İki gündür başka hiçbir şey dinleyemez, duyamaz, izleyemez oldum. En ez 20 kere dinlemiş olabilirim. Kendimi tümüyle kaptırdım. Tümüyle teslim oldum\’85 Ruhum bir bulutun içinde tatlı tatlı gezinip duruyor.

***

Albümün adını hiç bilmeseydim de dinler dinlemez gözümün önüne yağmurlu bir şehir gelirdi eminim.

Neresi tam bilmiyorum.

Diyelim İzmir Alsancak... Fil Pizza ile Sevinç arasındaki meydan...

Diyelim New York Manhattan... Tom’s Coffe Shop’un önü...

Diyelim İstanbul Erenköy.. Ethem Efendi Caddesi... Sıkışmış bir trafikte, tam köprünün üstünde, altımdan tren geçerken...

Biraz yalnız, biraz hüzünlü, biraz üşümüş...

Biraz ıslanmış...

Biraz kırgın...

Ama gözlerim kuru... Çenem yukarıda...

Yürüyor olurdum...

Su birikintilerine inadına inadına girip, inadına inadına kendimi daha da ıslatıyor olurdum... Sevdiklerimi, kaybettiklerimi ve kazanamadıklarımı düşünüp...

Açsam bir sandviç, bir tost veya bir dilim pizza alıp..

Toksam bir bardak çay, kahve veya salep...

Geleceğimin geçmişimden uzun olduğu günlerde aynı sokakta ıslak ıslak yürürken ne düşündüğümü, ne hissettiğini hatırlamaya çalışıp...

Sonra bir güzel omuz silkip...

Gülümseyerek...

Kahvemi çayımı veya salebimi içe içe yürümeye devam ederdim...

***

Bu albüm, insana böyle hayaller kurduruyor.

Her parça bir başka film. Kimi zaman İzmir’deyim, kimi zaman Bursa’da kimi zaman Taşkent’te... Kimi zaman bilmediğim bir şehirde.. Ama hep yağmur altında... Nedendir bilinmez, kısa bir etek ve topuksuz çizmelerle... Ve elimde illa ki yiyecek, içecek bir şey...

***

Kendisi yani Anjelika ise şöyle demiş albümü hakkında:

“Yağmur damlaları çünkü onlar benim için huzurum, ferahlığım, içsel dengemin ve evrenin en güzel sesi. Ve yağmur damlaları en güzel bu şehirde.. İstanbul’da. Ben yağmuru bu albümdeki gibi duyuyorum, tanımlıyorum ve yorumluyorum... 24 saat kelebeğe göre bir ömür, insanlar için bir gün, benim içinse bir yağmur damlasının serüven süresi... Duyduğum yağmur damlalarının sesini notalara kodladım ve yağmurun 24 saatini anlattım...”

***

Albümde Haluk Bilginer sesiyle, Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz da piyanosuyla eşlik etmiş Anjelika’ya.

Kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız Anjelika’ya teslim olun derim. Bu ruhen kasvetli günlerde çok iyi geliyor.
Mutlu Tönbekici, Vatan 09.02.2009

20.1.09

Hepsi muhalif ama AKP aleyhine hiç konuşmamışlar!

İtiraf etmeliyim ki olayın bu boyutu hiç aklıma gelmemişti..
Eski Başbakan Yardımcısı Şener, çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekti..
Ergenekon soruşturmasında onlarca kişi gözaltına alındı..
Tutuklandı..
Yüzlerce kişinin telefonları dinlendi..
Dinlenen telefon kayıtları, evlerinde bulunan notlar 444 klasöre yerleştirildi..
Mahkemeye sunuldu..
Medyada neredeyse satır satır yayınlandı..
AKP aleyhine tek cümle yok..
Şener’in dikkat çektiği nokta bu..
Diyor ki; “Ortak özellikleri iktidar partisine karşı olmak.. Peki gece gündüz dinlenen telefon konuşmalarında iktidar partisi, Başbakan, onun çevresiyle ilgili tek bir konuşmaları yok.”
İlginç değil mi?

*

İktidara karşı örgüt kurulacak.. Bu örgüt üyelerinin büyük çoğunluğu telefon görüşmeleriyle deşifre olacak..
Ama..
Başbakan aleyhine..
Bakanlar aleyhine..
Veya çıkardıkları yasa aleyhine..
Bırakın hepsini..
AKP’li belediye başkanları aleyhine tek cümle etmeyecekler..
Hepsi muhalif.. Ama iktidar hakkında hiç konuşmamışlar!
Akla, mantığa sığıyor mu?

*

Eski Başbakan Yardımcısı “büyük bir hassasiyetle ayıklanmış durumda” diyor..
Niye acaba!
Telefonları dinlenen yüzlerce adam ‘şurada yolsuzluk yapmışlar, burada usulsüzlük var, kayırma var’ diye de mi konuşmamışlar!..
Kadrolaşmadan da mı söz etmemişler!
Ek belge diye sunulan telefon konuşmalarına bakıyorsunuz..
Yok..
Bunları hiç konuşmamışlar..
Bu insanlar AKP aleyhine telefonda dahi tek cümle etmemişse nasıl AKP muhalifi olurlar ki..
Her şeyi konuşmuşlar..
AKP hariç..
İnandırıcı mı?

*

Şener ‘hassasiyetle ayıklanmış’ diyor..
Niye?
Onun değerlendirmesi şöyle; “Siyasi polemik konusu olabilir, basına yansıyabilir, siyaseten yıpratıcı bir nitelik kazanabilir.”
İşte bu nedenle hepsi ayıklanmış!

*

Ama..
Telefonları dinlenen olayla ilgili ilgisiz herkesin özel hayatı ortada.. Aşk konuşmaları, yaptıkları dedikodular, özel hayatlarının mahrem noktaları..
Hepsi var..
Mesela İlhan Selçuk’un Fashion TV’de izlediği Rio Karnavalı’nda gördüğü kızlar için ne düşündüğü bile öğrendik..

*

AKP hakkında tek satır yok..

*

Gelelim işin doğrusuna..
Telefonu dinlenen kişilerin AKP için söyledikleri; bu soruşturma kapsamı içinde değilse ‘geyik muhabbeti’ düzeyindeyse, tabii ki ayıklanmalı..
Hem de hassasiyetle..
Köşedeki bakkalı dinleyin; hükümet aleyhine, belediyesi aleyhine atıp tuttuğu tonlarca laf bulursunuz..
Bunları yayınlamak doğru değil..
Ama..
Aynı hassasiyet özel hayatlar için de, ilgisi olmadığı halde adı geçen isimler için de gösterilmeliydi..
Demek ki..
Ayıklama..
Veya hassasiyet, nalıncı keseri gibi çalışmış..
Sadece AKP’ye toz kondurmamışlar..

Gerisi!!!
Mehmet Tezkan, Vatan , 20 Ocak 2009