Yetmez Ama Evetciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yetmez Ama Evetciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.9.21

Liberal cehaletin U dönüşü

Ya bir yerlerden işaret geldi ya da 20 yıl sonra, gecikmeli de olsa, biraz olsun gerçekleri gördüler. Özeleştiri vermeden, “yetmez ama evet” dediklerini saklayarak, akil adamlar heyetinde olduklarını gizleyerek, iktidara verdikleri sınırsız desteği unutturmaya çalışarak, Atatürk’ü övüyorlar son günlerde. Cumhuriyet Devrimi’nin önemine, meşruiyetine, kazanımlarına, toplumdan aldığı büyük desteğe ilişkin yazılar yazıyorlar, demeçler veriyorlar.  

Şüphesiz yaşadıkları değişimde, Türkiye’de yaşanan son 20 yılın yanında, Afganistan’da yaşananların da etkisi var.  

Kimlerden mi bahsediyoruz? Elbette ikinci cumhuriyetçilerden, liberallerden, liberal solculardan, etnik ayrılıkçılara güzelleme yazıları yazanlardan, PKK terör örgütü liderinden aferin alanlardan, FETÖ terör örgütünü sivil toplum kuruluşu olarak alkışlayanlardan, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlükleri siyasal İslamcıların getireceğini sananlardan, FETÖ’nün Abant toplantılarının müdavimlerinden...  

LİBERAL UTANMAZLIĞIN BOYUTLARI  

Geniş bir cephe oluşturuyorlar. Medyascope ve T24 sitelerinde görüyoruz sıklıkla. Birikim dergisi burada. Merdan Yanardağ’ın “Liberal İhanet” kitabında adını andıkları burada. Radikal ve Taraf gazetesi kadroları burada. Hikmet Çiçek’in “FETÖ’nün Solcuları” adlı eserinde ismini sıraladıkları burada. Türkle, Atatürk’le, Cumhuriyet Devrimi’yle, ulus devletle, yurttaş kimliğiyle sorunlu olanlar burada. Etnikçiliği sosyalizm, mezhepçiliği komünizm, sivil toplumculuğu Marksizm sananlar burada. Avrupa Birliği’nden demokrasi, ABD emperyalizmden özgürlük bekleyenler burada...  

Bu kadroda olup da son dönemde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi’ne ilişkin olumlu açıklamalar yapanlar arasında, geçmişte gazetemizde yöneticilik, yazarlık yapmış isimler de var. Aydınlanma bilgesi ustamız İlhan Selçuk; bu tipler için, “günahlarımız” derdi. Cahildirler. Sinsidirler. Çokturlar. Medyada, akademide, siyasette, meslek örgütlerinde, sendikalarda örgütlüdürler.  

Özeleştiri nedir bilmezler. Yanıldıklarını kabul etmezler. Çünkü cesaret ve erdem sahibi değildirler. Her devrin adamı olmayı yeğlerler. Turgut Özal’dan Erdal İnönü’ye, Cem Boyner’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, geniş bir yelpazede, güç kimdeyse onun yanına çöreklenmişlerdir. Bir yandan AKP, bir yandan CHP, bir yandan HDP, bir yandan ÖDP’de olmayı başarmışlardır. Ustamız Özdemir İnce’nin tabiriyle, bunlar, “ana rahmine haklı düşenlerdir”.  

Peki, yaşadıkları bu değişimin başka bir nedeni olabilir mi? İktidarın oylarındaki erimeyi mi gördüler? AKP sonrası döneme mi hazırlanıyorlar? “Kullanışlı aptal” olmanın artık para etmediğini, iktidar nimetlerinin kapandığını mı anladılar? Toplumdaki Atatürk sevgisini, Cumhuriyete bağlılığı, yönlendirmeye, dönüştürmeye mi çalışıyorlar? Muhalefet cephesinde daha fazla yer edinmeye, etnikçi kotasından, mezhepçi kompartımanından, liberal kontenjanından yararlanıp koltuk kapmaya mı çalışıyorlar?  

Evet, bu şıklardan biri, birkaçı veya hepsi olabilir. Bu tiplere karşı uyanık olmak gerekir.

 Barış Doster, Cumhuriyet, 4 Eylül 2021

12.11.16

Düşün artık yakamızdan!

Nuray Mert, Cumhuriyet Bayramımızı kutladı, biliyorsunuz. Kemalistlere “Ne dediniz Allah aşkına? Derde deva olacak ne dediniz?” diyerek…

Daha önce de kendisi gibi demokrasi mücadelesi verdiğini sananları “faydalı salak” olarak nitelemiş, AKP iktidarını savunarak “kandırıldığı”nı yazmış; “Kemalistler gibi darbeciliğe akıl yatırmayı, otoriterliğe savrulmayı reddettik” filan demişti.
Salaklara faydalı olsun diye, Kemalistlerin ne dediğine ve ne yaptığına ilişkin birkaç örnek verelim:
Kemalist Muammer Aksoy, Türkiye’nin en özgürlükçü, en uygar anayasasını hazırlayanlardandı. O uygar 1961 Anayasası sayesinde, sosyalist partiler kurulabilmiş, Meclis’te temsil edilebilmişlerdi.
Kemalist Muammer Aksoy, ormanların talanından tutun, ulusal petrol davamıza değin çeşitli alanlarda “derde deva” birçok mücadele vermiş, 12 Mart darbesinde tutuklanarak cezaevine konulmuş, 12 Eylül darbesine karşı da savaşım vermişti.
Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kuran Kemalist Muammer Aksoy, sonra ne mi yaptı?
Cumhuriyet devrimleri uğruna öldü, arkasından kalleşçe sıkılan kurşunlarla öldürüldü.
Örnekleri çoğaltalım:
Kemalist Nadir Nadi, gazetesi ile özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği için 12 Mart faşizminde Cumhuriyet’ten uzaklaştırıldı. 12 Eylül’de “Atatürkçülük” adına hareket ettiklerini iddia edenlere “Siz Atatürkçü iseniz, ben değilim” diyerek ders verdi, gazetesi kapatıldı, kendisine soruşturma açıldı.
Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Uğur Mumcu, bugün iktidara gelen kadroları, ta 1987’de yazdığı “Rabıta” kitabında neredeyse tek tek sıraladı. Dincilerin ve solcuların düşünce özgürlüklerine set vuran hükümlerin ceza yasasından çıkarılması için savaşım verdi.
Kemalist Mumcu, özgürlük, eşitlik, uygarlık adına tüm dertlere deva olduğu için öldürüldü!
Kemalist İlhan Selçuk, haksızlıkları yerdiği, baskıları eleştirdiği, insanlığın acılarına deva aradığı için 12 Mart darbesinde de, 12 Eylül cuntasında da, AKP diktatörlüğünde de tutuklandı, soruşturuldu, işkence gördü!
Dahası var:
Faydalı salaklar, kadına getirilen bir yasağı “türban özgürlüğü” diye savunurken Kemalist Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, o “özgürlük” adına öldürülüyordu!
Faydalı salaklar ısrarla kandırılmaya devam ederken; 1923 devriminin teokratik bir karşıdevrimle yıkılmasına örgütü ile karşı duran, insanlara deva verdiği için “Uluslararası Gandhi Ödülü” alan Türkan Saylan, hastalıkla boğuştuğu günlerde soruşturmaya uğratılıyordu.
Faydalı salaklar, casusluk cemaatinin Abant toplantılarına katılıp zarf içinde ikişer- üçer bin dolarla (cemaatin eski beyinlerinden Nurettin Veren’in ifadesidir) şereflendirilirken(!) biz Kemalistler, gazetemiz Cumhuriyet’i ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle beş kuruş, üç parayla çıkarmaya çabalıyorduk.
Yaşamları boyunca boş konuşup gericiliğin, içte ve dıştaki sömürücülerin kullanışlı salaklığını yapmış olanların; Kemalistlerin uygarlık çabaları, yurtseverlikleri, hem hümanist, hem de toplumcu olan uğraşıları ve düşünceleri konusunda söyleyecekleri tek söz olamaz.
Kullanışlı salaklar, yetmez ama evetçiler, liboşlar, 1923 devrimi ve Atatürk düşmanları, sinsi ağlakçılar, dönek simsarlar, cemaat yardakçıları; düşün artık yakamızdan, düşün!

Işık Kansu, Cumhuriyet, 12 Kasım 2016 Cumartesi

8.3.14

Kendi Adınıza Utanmayacak mısınız?

Derya Sazak, RTE-Demirören kayıtlarında geçen diyaloglar için “Başbakan adına utanıyor!”…
Hasan Cemal de kader utansın edasında: “Meslek ve siyaset” adına utanç yaşıyor.
Ne ilginç değil mi? “Yetmez ama evet”çiler sürekli olarak başka bir şeyler adına ve hep başkaları adına utanıyorlar da…
Kendileri adına utanmak, sıkılmak, üzülmek hiç akıllarına gelmiyor. Başbakan’ın durumunu “aşırı kibir” anlamına gelen “hubris” sendromuyla açıklayanlar bulunuyor ya…
Bu da “yetmez ama evet”çilerin “hubris”i aslında...
Kendilerini öyle farklı ve öyle her şeyin, herkesin üstünde bir konuma yerleştirmişler ki… Sade başkaları ya da hep başka bir şeyler; yaşanan büyük hezimetin sorumlusu oluyor.
Gelinen noktada, kendilerini sorumluluktan azade görüyorlar.
Birinin de çıkıp alçakgönüllülükle şöyle dobra dobra “Özür dilerim!” dediğini gördünüz mü?
- Ya da şunun gibi bir şey; “Yahu lanet olsun! Keşke kolum kırılsaydı da Erdoğan’a ‘evet’ demeseydim” dediğini duydunuz mu?“Vicdan azabı çekiyorum! Başbakan’ın, her türlü denge-fren algısını 
yitirmesinde maalesef bizim de doğrudan katkımız oldu. Bu kadar geç kalınmadan ona, çok önce ‘yeter’ demeliydik!” diyen birilerine hiç rastladınız mı?
 Samimi itirafta bulunmak neden acaba bu kadar zor?

Göz önünde nasıl buraya gelindi?
Geçende Cengiz Çandar’ın bir yazısında yalnız şöyle bir pasaja rastladım:
Cengiz, Batılı bir kaynaktan önce şu uzun alıntıyı yapıyor: “Türkiye’nin siyasi sisteminin oturmuş bir demokrasiye ya da Türk hükümetinin kullanmak istediği herhangi bir sıfata uygun olduğu yalanını bir yana bırakalım. İster altınların ağırlığından ötürü İran’dan havalanmakta güçlük çeken Şah’ın uçağı olsun, ister Zeynel Abidin bin Alinin mülkleri olsun; ceplerini doldurmak için hazineyi soyan diktatörlere alışığız. Ama AB’ye girmeye çalışan ve başarılı Müslüman demokrasisi olarak selamlanan bir ülkede üç seçim kazanmış bir Başbakanın, görev sırasında bir milyar dolar istiflediğini görmeyi aklınızdan geçiremezssiniz. Bu, Erdoğan’a yönelik bir suçlama olduğu kadar, ondan çok daha da fazla, Türk sisteminin kendisine yönelik bir suçlamadır. Zira gerçekten saydam kurumları olan işlevsel bir demokrasi asla böyle bir yolsuzluğun üzerinde yükselemez. Örneğin ABD’de.. göz önünde on yılı aşkın bir süredir, böyle bir şeyin oluşabilmesini hiç kimse tasavvur bile edemez!”
Erdoğan nasıl oldu da göz göre göre bu noktaya geldi” sorusuna aslında bir gönderme olan bu uzun alıntıdan sonra nihayet Çandar, sadede gelerek şu itirafta bulunuyor: “Doğru. Son on yılın bu şekilde oluşumunda -ben dahil- birçoğumuzun değişik oranlarda payı var!” (Radikal, 28 Şubat 2014)
‘Hazin tablo!’RTE ve Demirören’e ait olduğu iddia edilen kayıtlarla karşılaşınca, uykum kaçtı.
Kayıtları üst üste defalarca dinlerken.. Çandar’ın kaleminden çıkan bu “Son on yılın oluşumunda birçoğumuzun değişik oranlarda payı var!” itirafını düşündüm.
Şunu hakikaten çok merak ettim…
Acaba Derya Sazak…
9 ay öncesine dek yönettiği gazetenin patronuna “Benim senden isteyeceğim.. bu adamların, bu namussuzların hepsine ne yapacaksan yapman lazım. İşyerinizde birisi bir namussuzluk yapsa bir saat tutar mısınız? Hemen kapıya koyarsınız!” diye direktif veren ve kendisi dahil basın mensuplarına gıyaplarında ağız dolusu “ahlaksız, adi, kepaze herif.. terbiyesiz” sözlerini sarf eden Başbakan’ı dinlerken her şeyin bu derece zıvanadan çıkmasındaki “kişisel payını” aklına getirip hiç değerlendirmiş midirBu ürkütücü, tüyler ürpertici diyaloğu “hazin ve acıklı” bulan Hasan Cemal Gerçekten de çok ama çok hazin olan bu tablo içindeki kişisel payını ayna karşısında olsun kendisine acaba hiç itiraf etmiş midir? Gazete patronlarını bugün telefonda ağlatan Başbakan’ın “12 Eylül 2010 Referandumu” öncesinde de patronlara uluorta ayar verdiğini hatırlamış mıdır örneğin?
Referamduma gidilen o kritik 2010 yılının daha ilk aylarında gazete sahiplerine Başbakan; “Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum diyemezssin!” diye atarlanıyordu: “Diyeceksin arkadaş. Burada (icabında) sana yer yok diyeceksin. Herkes vitrinine layık olanı koyar!” diye muhaliflerin -aynı bugün olduğu gibi!- göz göre göre “kapı önüne konmasını” talep ediyordu.
Sizler “Durmak yok. Yola devam!” dercesine bu işaretlere rağmen Erdoğan’a destek vermeye devam ettiniz.
Onun için diyeceğim ki… Bugün onun bunun adına utanmaya hakkınız yok. Önce bir kendi adınıza utanın!
“Başbakan’ın gazete patronunu ağlatacak kadar hakaret etmesi korkunç bir şeydir. Bunun anlamını gelecekte daha iyi anlayacağız!” diyor şimdi Hasan Cemal.
Bu çok doğru.
Gelecekte olan biten her şeyi çok daha iyi anlayacağız ve sizleri de içeren büyük resmi çok daha iyi kavrayacağız.   
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 8 Mart 2014

25.1.13

Sayın Diktatörüm afiyet olsun


Platon ününü hiç kaybetmemiş Devlet kitabında ‘tiran’ı şöyle açıklar, ‘uykuda ahlak irade çekildiğinde benliğiniz artık herkesle seks yapar ve önüne koyulan her şeyi yemeye başlayıp canavarlaşır’.

Ve hepimiz biliyoruz ki II. Dünya Savaşı’nın bütün suçu sadece Naziler’in değil Naziler’in ele geçirdiği KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI’nın üstüne yıkılmıştır ve doğrudur.. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı bilim adamları ne yapalım da bir daha böyle bir diktatörlüğün kurulmasına izin vermeyelim, sorusuna cevap olarak, KİTLE İLETİŞİM araçlarının tümünü ‘iktidar’a vermemeliyiz diyerek yola çıkmışlar ve bugün elinize aldığınız ders diye okuduğunuz demokratik katılımcı iletişim teorilerini hem inşa etmişler hem en temel yasalar haline getirmişlerdir..

Ama galiba bu topraklarda bunu zırnık beceremedik.. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI artık tek bir güç’ün elinde..  İstediği HİSSİYATI toplumun her kesimine anında yayıyor, anında, algı kanaat oluşturuyor, anında diktatörün kişisel histerisini geniş kitlelere bulaştırıyor, daha iki gün önce başbakanımız Avrupa’nın son yetmiş yıllık tarihinde hiç görülmemiş şu savaş çığlığını attı: ‘Suriye’ye gireriz’ ve medyada çıt yok..

Ve yazarlar tutuklanıyor, askerler tutuklandı ve şimdi avukatları seri halinde yaka paça sürükleyerek tekme tokat tutukluyorsunuz..

Kardeşlerim, hayatta en zor olan şey, oluşturulmuş bu histeriye karşı çıkabilmektir.

Şayet geniş kitleler de diktatörü gibi çılgınlığa sürüklenmişse bu gidişe dur demek bu felaketin önünü almak imkansızdır..

Gençliğimizde pek itibar ettiğimiz Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sını bir daha hatırlayın, romancımız bir ilaç icat etmişti, ÇOK SORU SORULMASINI engelleyip YAYGIN BİR İYİLİK HALİ yaratmak için..

Bu ilacı Türkiye’de kimler icat etti..

Yazarlar, askerler ve sonunda avukatlara kadar gelen bu tutuklamaları hala ileri demokrasi ya da YAYGIN BİR İYİLİK HALİ olarak algılanmasını sağlayan kimlerdir?

Yetsin artık, herkes geriye dönüp, şu son beş yılda kimler neleri yazdı, kimleri pişpişledi bir daha baksın..

Hergün medyada beşyüzün üstünde köşe yazarı ve bu yazarlar her Allah’ın günü onbinin üstünde özgürlük, demokrasi kelimesi geçiriyor, yetsin artık, akla kara belli olsun..

Amerikan işgalini DEKORE etmekten vakitleri yok sanırım..

Amerikan işgalini PARAZİT yayıncılıklarıyla ört bas etmekten işleri başından aşkın sanırım..

Kardeşlerim, bu ‘histeri hissiyatı’ bulaşıcıdır ve görünen o ki DURACAĞI BİR YER YOKTUR…
Ve geldiğimiz yere bakın şimdi içerde binlerce insan ve dışarıda gittikçe büyüyen bir HİSTERİ’yle korunmasız başbaşayız..

Unutmayın, modern toplumda gazetecilik ve yazarlığın en büyük günahkarlığı iktidarla uyum içinde olmaktır.

Nihat Genç
Odatv.com, 25.01.2013