tencere tava hep aynı hava etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tencere tava hep aynı hava etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.7.13

Protestonun yeri ve zamanı

YIL 1968. Olimpiyat Oyunları Mexico City’de düzenleniyor. Atletizmde erkekler 200 metreyi Amerikalı sprinter Tommie Smith, 19.83’lük derecesiyle ‘Dünya rekoru’ kırarak kazanıyor.

Ardından ikinciliği Avustralyalı Peter Norman elde ediyor, yarışı üçüncü sırada bitiren isimse yine bir Amerikalı, John Carlos oluyor… İki Amerikalı siyahi atlet, madalya töreni öncesi Avustralyalı Norman’a, şu soruyu yöneltiyorlar:
“İnsan haklarına inanıyor musun?” “Evet” cevabını aldıktan sonra devam ediyorlar; “Ya Tanrı’ya?”. Norman bu soruya da aynı yanıtı veriyor: “Evet.” “Madem öyle” diyorlar, “Biz bir eylem koyacağız, yardımcı olur musun?” Norman yardımcı olmakla kalmıyor, fikir de veriyor. Bir çift deri eldiven bulunuyor, birini Tommie, diğerini Carlos ellerine geçiriyor ve kürsüde, Olimpiyat tarihinin en unutulmaz protestolarından biri ortaya konuluyor.
İki atlet, çıplak ayaklarıyla çıktıkları seremonide yoksul siyah kardeşlerinin çektiği acıları, elleriyle de direnişin gücünü anlatmaya soyunuyorlar. Bu protesto ‘karşılıksız’ bırakılmıyor elbet, hemen ertesi gün ABD Milli Takım kampından kovuluyorlar ve kendilerine bir daha ‘Asil Amerikan Milli Takım forması’nı giyemeyecekleri söyleniyor. Ya ‘işbirlikçileri’ Peter Norman? Ona da Avustralya Milli Olimpiyat Komitesi, “Her şeyin bir yeri ve zamanı var. Olimpiyatlar politik gösteriler için sahne olamaz” diyor. Norman ise, yakın gelecekte tıpkı siyah dostları gibi dışlanacağı bir kadere doğru yol alırken komiteye şu cevabı veriyor: “Adaletsizliğe karşı çıkmak için uygun zaman aranmaz!”


BÖYLE DE TEPKİ OLUR MUYMUŞ?
ZAMAN bu üç büyük kalpten, bu üç büyük vicdandan yana çalışıyor, çok çok sonraları da olsa ‘resmi’ açıdan iade-i itibarlarına kapı aralanıyor. Bu enfes ‘kıssadan hisse’yi niye aktardım? ‘Gezi direnişi’ sonrası şu aralar süren ‘Cadı avı’ kapsamında Milli Takım kadrosuna dahil edilmeyen ‘Cenk Akyol tartışmaları’na ‘Tarihten bir yaprak’ mantığıyla hatırlatmalarda bulunmak için elbette.
Genç kardeşimiz Cenk, performans olarak Basketbol Milli Takımımız’ın kadrosunda yer almayı hak ediyordu, geçen sezon şampiyonluğa uzanan Galatasaray’ın etkili bir oyuncusuydu, uzun süredir hep ’12 Dev Adam’ın etkin elemanlarından biriydi ve kendisini, sportif anlamda koç Tanjeviç’in seçmemesinde mantıki bir neden yoktu. Peki neden böyle bir ‘Kesik yeme operasyonu’yla karşı karşıya kaldı?
Elbette ‘Gezi direnişi’ sırasında yaptığı bireysel tepkiden... Malum, haber kanalı vasfı taşımasına karşı olayları görmemekte ısrar eden NTV’ye karşı tavrını gösterdi ve şampiyonluk maçı sonrası, bu kanalın mikrofonu alıp yere attı. Bu hareketin ardından tartışma biraz da gösterilen tepkinin ağırlığına kaydırıldı. Mikrofon yere atılır mı, böyle hareket yapılır mı, tepki göstermek böyle olur mu vs…
Doğrusu yaşanılan sürece, akan onca kana, yitip giden hayatlara, kaybedilen uzuvlara, karartılmaya çalışılan yaşamlara bakılınca Cenk’in tepkisinin ‘estetik’ ölçüsü üzerine konuşmanın ne denli gereksiz bir tartışma olduğu öylesine aşikâr ki.

BİTMEYEN MASKELİ BALO
SONUÇ? ‘Smith, Norman ve Carlos üçlüsü’nün tepkilerinin ‘resmi’ kanallar aracılığıyla iade-i itibarı için onca zaman beklenildi, Cenk Akyol içinse beklemeye zaten gerek yok.
Yapıldığı anda kayıtlara geçti ve tarihteki yerini aldı. Üstelik ‘resmi’ kanallar, (çok ünlü bir çizgi roman repliğiyle söylersek) ‘O esnada’ ırkçı güreşçi Rıza Kayaalp’e Akdeniz Oyunları’nın açılışında bayrak taşıtıyor, geçen hafta bu sayfalarda Bilgin Gökberk’in de altını çizdiği gibi ‘Doping yapmış ve NBA tarihine bu yolla geçmiş bir basketbolcuyu, Milli Takım kadrosuna çağırıp kaptanlık görevini veriyordu. Dolayısıyla zaten ‘resmi’ kanallardan bir beklentimiz yok, mesele vicdanlı spor kamuoyunun ne olup bittiğinin farkına varması ki, onların da bütün bu ‘Maskeli balo’nun ne olduğunu çok iyi bildiklerine eminim.

REKORTMEN TÜRKİYE
FUTBOLLA yatıp futbolla kalkan bir ülke olarak, U20 Dünya Kupası’na gösterdiğimiz ‘özel’ ilgiyle, ‘Yeni bir rekor’a imza attık. Ve düzenlenen tüm turnuvalar göz önünde bulundurulduğunda, en az seyirci sayılarına sahip organizasyonuna ev sahipliği yaparak tarihe geçtik. Bu veri, şu aralar yaşadığımız onca olumsuz genel tablonun sadece bir parçasıydı.
‘Akdeniz Oyunları’nda bayrak taşıttırdığımız ve güreştirdiğimiz yetmiyormuş gibi üstüne üstlük Rıza Kayaalp’i bir de halen Kazan’da devam eden Üniversite Oyunları’na göndermişiz. Kayaalp de, neden ‘Egemenler’ tarafından ‘El üstünde’ tutulduğunu kanıtlayarak 120 kiloda ‘Altın madalya’ kazandı. Burada şu seçim çok bariz bir şekilde öne çıkıyor; var olan spora bakışımızda başarı, ahlak, vicdan, insan hakları gibi unsurların önündedir, bu kadar basit.
Bitmedi, spordaki destan yazan (!) hamlelerimiz şöyle sürüyor: Halter ve atletizmde doping yapan sporcu sayımızın haddi hesabı yok. Futbol cephesi malum, iki büyük takımımız olası Avrupa serüvenlerinin dışına itildi. Öyle bir Futbol Federasyonu Başkanımız var ki, (o gün stattaydım, gözlerimle gördüm), cumartesi günkü U20 Dünya Kupası finali seremonisinde üstelik yanında üst düzey FIFA üyeleri de varken tribünlerce yuhalandı. Ve son olarak da son Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu şampiyonu Mustafa Sayar’da doping çıktı (Kendisi şampiyon olunca çok sevinmiş ve Radikal Spor’da, ‘Tarih bunu da Sayar’ şeklinde başlık atmıştık, Evet, Sayar’ın B numunesinin açılması için başvuru hakkı bulunmakta ama sporcumuz an itibariyle başta kendisine güvenenleri ve arkasında duranları mahcup etmiştir).
İşte size Olimpiyat Oyunları’na düzenlemeye aday bir ülkenin spor âlemindeki görüntüsünden kısa özetler… 

Hürriyet, Uğur Vardan, 17 Temmuz 2013
  

‘Sayfiye’ye gönderilen çocuklar

DÜNKÜ Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Direnişçiler, siyasilerin değil, katiller ve tecavüzcülerin bulunduğu ağır cezalık adi mahkûmların koğuşuna yerleştirildi”.

Bakın açık açık yazıyorum.
Faşizmin dünyadaki en pespaye, en iğrenç  uygulamalarından biridir bu.
Evet, doğruysa, yapılan iş budur...
Bunu yapanlara, yaptıranlara, izin verenlere, göz yumanlara, sesini çıkarmayanlara söylüyorum:
Lütfen İtalyan yönetmen Marco Leto’nun 1973 yılında yaptığı La Villeggiatura filmini seyredin.
İngilizce “Black Holiday”(Kara Tatil) adıyla çevrilen, orijinalinin Türkçe karşılığı “Sayfiye” olan bir filmdi bu.
Bu ağır suça ortak olan yetkililere, göz yuman siyasilere, o kurumun başında bulunan bakana; Başbakan’a bu filmi özetlemek istiyorum:

* * *

1930’lu yıllar...
İtalya’da Mussolini faşizmi zirvesinde.
Vikipedi, Faşist Mussolini yönetimini şöyle özetliyor: 
-  1922 yılında kral tarafından başbakan ilan edildi.
-  Önceleri liberallerin desteğini aldı.
-  Arkasından İtalya’yı “polis devleti” haline getirdi.
-  Komünistleri ezdi.
-  Kitap ve gazetelere sansür getirdi, gazetelerin editörlerini bile o tayin etti.
-  Seçim sisteminde değişiklikler yaptı.
-  Şirketleri kontrolü altına aldı...
-  Neredeyse tüm bakanlıkların görevini kendi yüklendi.
-  Dış politikada “Pasifist antiemperyalizmin yerine agresif milliyetçiliğe” geçti.
Böyle bir politika yani.

* * *

İşte o günlerde, Komünist Parti sempatizanı bir öğretim üyesi göz altına alınır.
Mussolini rejimi siyasi tutukluları Akdeniz’de küçük bir adaya göndermektedir.
Ancak profesörün babası, adanın faşist müdürünün hocası olduğu için, ona özel bir muamele yapılıp, ev hapsine alınır.
Profesör o adadaki uygulamaları öğrenmeye başlar.
Faşist yönetimin en ağır uygulaması, siyasi tutukluları ve mahkûmları adi suçluların bölümüne göndermektir.
Yani katillerin arasına...
Bunların bir bölümü cezaevi yönetiminin adamlarıdır ve komünist mahkûmlar o koğuşlarda öldürülür.

* * *

Televizyon kanallarından rica ediyorum...
Bu filmi bir kere olsun yayınlayın.
Yayınlayın ki, Gezi’nin çocuklarını adi suçluların koğuşlarına atanlar görmese bile, onların siyasi sorumluluğunu taşıyanlar görsün.

Sporcu arkadaş o lafı telefonda söylediysen fark etmez, o öğrendi
VATAN gazetesi yazarı Murat Çelik’i kutlarım.
Benim aklıma gelmeyen çok güzel bir noktayı yakalamış.
Milli basketbolcu Cenk Akyol, Gezi olaylarına sembolik bir destek verdiği için Milli Takım kadrosundan çıkarıldı.
O da son derece ağırbaşlı ve mükemmel bir açıklama yaptı. “Bir insanın, bir televizyona konuşma hakkı kadar, konuşmama hakkı da vardır” dedi.
Çelik’in yazısından okuyorum ki...
Basketbol camiasından birçok kimse milli oyuncuyu arayıp, desteğini bildirmiş.
Ama ülkeyi öyle bir korku sarmış ki, bir teki bile bunu açıkça söyleyemiyor.
Telefon edenlere de bir çift sözüm var:
Telefonda söylediğiniz şey gizli değil... Bilin ki, büyük kulak öğrendi ve gereken yerlere istihbaratı verdi.
Yani ha telefonda söylemişsiniz, ha açık açık...
Korkunuza çare olmaz...
Hürriyet, Ertuğrul ÖZKÖK, 17 Temmuz 2013

15.7.13

Adaleti ararken

Bütün bunlar aynı gün oldu: *
- Sopalı sivillerce dövülen, polis korkusuyla, protesto gösterisine katıldığını gizleyerek merdivenden düştüğünü söyleyen ve “Efervesan tablet” verilerek gönderildikten sonra girdiği komada, 43 gün süren yaşam mücadelesine yenilen Ali İsmail Korkmaz toprağa verildi.  Henüz 19’undaydı.
(Babası, “güvenli bir kent” diye üniversite sınavlarında, Eskişehir’i kazanınca ne kadar sevindiklerini söyledi.)
- Palalı saldırgan Sabri Çelebi’nin soruşturması için savcılık, gizlilik kararı istedi.
 (Hukuk sistemimize göre gizlilik kararı istisnai durumlarda, soruşturma amacının tehlikeye düşme ihtimali karşısında uygulanıyor.)
- Zihinsel engelli 14 yaşındaki kıza tecavüz ederken suçüstü yakalanan Ovacık AK Parti İlçe eski Başkanı Rıza Çolak beraat etti.
- Gezi Parkı müdahalesinde biber gazı kapsülüyle başından vurulan, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yoğun bakımda tutulan 16 yaşındaki Mustafa Ali Tombul’un, 15 gün daha uyutulmasına karar verildi.
(“Oğlum eylemci değildi” diyen babası, polislerin yoğun bakım odasına girmeye çalıştığını söyledi.)
- Taksim Dayanışması’ndaki 12 kişi tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi.
(Taksim Dayanışması olmasaydı, bugüne kadar Gezi Parkı’nda ağaç mı kalırdı sorusu cevapsız. )
- Dört Sivil Toplum Kuruluşu (Mazlumder, Başkent Kadın Platformu Derneği, İlkder, Yeryüzü Anneleri Platformu) ortak bir açıklama yaptı. Taksim Gezi Parkı protestolarına katıldıkları için gözaltına alınan ve tutuklanan kadınların, gözaltına alındıkları süreçlerde kolluk güçleri tarafından sözel ve fiziksel cinsel tacize maruz kaldıkları iddialarını gündeme taşıyan STK’lar, “sessizlik ve inkâr politikasından vazgeçilmesini” talep etti.

BAŞSAĞLIĞINI ESİRGEMEK 
Kadınların, çıplak aranmasından, emniyette sözlü tacize uğramasından bahsediyoruz. Teorik olarak güvenilmesi gereken bir kurumda, bugün bu çağda, kadınların başlarına gelen bu korkunç olaylara, olmamış muamelesi yapılmasından.
Belki yaşama tutunur, hisseder belki diye, koma günleri boyunca, oğlunun kırmızı montunu üzerinden çıkarmayan annenin,  ömrünün baharındaki evladını toprağa vermenin tarife gelmez kederini izliyoruz.
Kuru bir başsağlığı, -yalan da olsa-ailelerin kederini paylaşmayı yansıtacak birkaç kelimeyi dahi esirgeyen o katılık, defansla sarmalanmış o tuhaf soğukkanlılık hali eşliğinde…
Ve açıktan değilse bile, polis şiddetiyle yaşamını yitiren gencecik insanların “müstehak” olduğunu ihsas ettiren, o akılalmaz gaddarlık.
“Ne vakit merhamet duygusunu bu kadar yitirdik?”, “Yaşam hakkı ihlalinin dini, mezhebi, ideolojisi, yaşı başı olur mu?” diye soracakken, “devletin ali menfaatlerini”, insana üstün tutan o çok tanıdık zihniyeti hatırlayıp boğazımız düğümleniyor.
Korku bir insanlık hali. Ama hiçbir korku; çıkarlarını kaybetme korkusu kadar sefil değil.
O yüzden “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün gereğine ihtiyacımız var. Adalete ve merhamete yani.
Akşam, Çiğdem Toker, 12 Temmuz 2013

* Bu yazı üzerine Çiğdem Toker'in Akşam gazetesindeki işine son verildi.

3.7.13

Haydi durmayın ‘elitizm’ deyin!

“Nasıl oldu da bu adamlar tepemize çıktı” sorusu, son 11 yılın en popüler sohbet konularından biriydi.
Liberallere göre bu soru elitizmin tezahürüydü, mahkum edilmeliydi. Zaten AKP’yi biraz da bu yüzden, mazlum halkın dili, öfkesi olduğundan destekliyorlardı. Hükümet partisinde cisimleşen pespayeliği, geriliği sorgulamak suçtu, ayıptı, günahtı!
Arada Aysun kızımız ve benzerleri “çobanla benim oyum nasıl bir olur” türünden tuhaf laflar ederek, seçkincilik suçlamasına magazin desteği sağlıyor, ampul partisi “işte bizim mücadele ettiğimiz zihniyet tam da bu” diyerek üste çıkıyordu.
İlginç bir “halk” tarif ediliyordu. “Halk” cehaletti, “halk” gericilikti, “halk” zevksizlikti, “halk” muhafazakarlıktı, “halk” vurdumduymazlıktı, “halk” “ben bilmem paşam bilir”, “ben bilmem beyim bilir”di. En sonunda “halk”, padişahın bir tarafının kılı bile oldu!
Çaldılar çırptılar, “halk”a sadakayı layık gördüler. Her tarafa AVM dikip, “halk”ı alışveriş gezintisine çıkardılar. Bilime, emeğe, kültüre, insana hakaret ettiler, “halk”a alkışlattılar. Sömürüye sömürü katıp, “halk”ın tercihi dediler. “Ayaklar baş mı olacak” diye sorup bir de üstüne elitizme savaş açacak kadar pervasızlaştılar.
Sonra… Mayıs 2013’ün sonunda başka bir halk çıktı ortaya. Cesur, kafası dik, aydınlık, yaratıcı…
“Halk” gitti, halk geldi.
Cehalete, gericiliğe, zevksizliğe karşı çıkanları elitizmle suçlayanlar, hooooop ağız değiştiriverdiler. “Halk”a dalkavukluktan halka dalkavukluğa terfi ettiler. Haziran Direnişi’nin halkına “aslansın, kaplansın, en doğrusunu sen bilirsin” diye tezahüratla yaklaşanlar, düne kadar AKP’nin seçkinciliğe karşı “halk” devrimi yaptığını ileri sürmekteydi.
Ağız değiştirdiler çünkü halkın devamını getirmesinden korkuyorlar.
Biliyorlar ki halk yalnızca zorbalığa, baskıya isyan etmedi, aynı zamanda “siz bizi yönetecek çapta değilsiniz” dedi ve bugünün seçkinlerini aşağıladı.
Bugünkü iktidarın pespayeliğine dönük halk tepkisinin, daha az pespaye iktidarlarla da kolay kolay yatışmayacağını da biliyorlar.
O halde…
Halkın meydan okuması, “sivil” düzlemde kalsın, siyasete taşınmasın!
Bütün dertleri bu.
Siyasete taşınırsa, halkı hiçe sayan sistem sorgulanır. Kapitalist sömürü kalitesizlik, çirkinlik, çürüme, ve cehalet olmadan yapamadığı için sorgulanır.
AKP’yi başımıza musallat ettiler, bedelini ödeyecekler, ödemeliler.
Evet, şimdi tam da halk adına soruyu yeniden sorma zamanıdır: Nasıl oldu da bu adamlar tepemize çıktı?
Bu soruya başka bir soruyla verilecek kısa bir yanıt, kibirli burjuvaları da, çok bilmiş liberalleri de, emperyalistleri de üzer, hem de çok!
Kim bu adamları tepemize çıkardı?

sol, Kemal Okuyan, 3 Temmuz 2013

15 günde neler gördüm neler

BU gözler 30 Mayıs’tan bu yana neler gördü.
Hangi gözler mi?
“Bakangör...”
Buyurun size onun Gezi olayından beri gördüğü şeyler:
   
* * *

-Her bedenin içinde bir adam olmadığını...-Çıplak kralların hırçınlığını...
-Kibrin aslında korkudan geldiğini... -Kendi tükürdüğünde boğulmayı...
-Narsisistik kişilik bozukluğunun tüm emarelerini... -Esas sözün bittiği yerde sözün başladığını...
-Babasının dayağına bi’dur diyen evladı... -Kendi gücüyle tanışan insanın şaşkınlığını...
-Kafalama kültürünün artık elde patladığını... -Bir fikir bir kere doğduysa artık büyüyeceğini...
-Büyük kötülüğün büyük cesaret doğurduğunu... -Senden kormuyorum demenin yarattığı korkuyu...
-Öteki yanağımızı çevirdikçe kazandığımızı...
-Mutlak gücün mutlaka çürüdüğünü...
-Bir şeye inanınca her şeyin değiştiğini... -Bir lider olmadan da güçlü olunabileceğini.
   
Evet bu kadar kısa sürede bunların hepsini öğrendim.
Ben de bunları “OT” dergisinin son sayısında yayınlanan harika yazıdan öğrendim. Yazanın gerçek adı nedir bilmiyorum.
Altında bir genç kız deseni var.
Belli ki, “Gezi”ye ruhunu veren, oradan ruhunu alan insanlardan biri yazmış.
Eline ve bakan gözüne sağlık.

Çapulcu bir TV’nin prime time programı
OT dergisi bu olaylarda parlayan Çapul TV’nin kurucu çapulcularından biriyle konuşmuş.
Adı Didar Aytaş.
Gezi mizahının bütün keskinliğini yansıtıyor.
Bakın Çapul TV’nin yayın düzenini nasıl anlatıyor:
-DİZİ: “Öyle bir geçer TOMA ki”
-YARIŞMA:
“Bugün nereme cop yesem”
-BELGESEL: “Biber gazıyla yaşayanlar”
-PROGRAM: “Dest-i Direniş, Yurtta gaz durumu”
-SPOR: “FC Polis-Direniş United maçı”
-ÇİZGİ FİLM:
“Toma ve Jerry”
-DİZİ: “Yandaşlar duymasın”
-AÇIK OTURUM:
“İspatlamayan şerefsizdir”
Şimdi söyleyin, bu çocuklara TOMA’yla, gazla ve hele hele mitinglerdeki o demode sloganlarla cevap vermek mümkün mü...
OT dergisini hazırlayan arkadaşlara teşekkürlerimle...
Bugünlerde bana en çok sorulan soru
SON zamanlarda bana en çok sorulan soru şu:
“Gezi olayları AK Parti’nin oyunu arttırır mı, azaltır mı?”Övünerek söylediğim bir şey var: Bugüne kadar oy verdiğim hiçbir parti seçimi kazanamadı. Bugünlerde bazı arkadaşlarım şaka yapıyor, “Önümüzdeki seçimde oyunu AK Parti’ye ver” diyor. Onlara hep şunu anlatıyorum.
Bugüne kadar oy verdiğim partilerin kaybetmesinin benim için önemi yoktu.
Oy vermediğim partinin iktidarda olması benim hayatımı fazla etkilemiyordu. Hayat tarzıma müdahale yoktu.
Bugün sıkıntım işte bundan kaynaklanıyor.
Amerika’da, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da veya öteki gerçek demokrasilerde, şu veya bu partinin iktidarda olması, insanların hayat tarzlarını, işlerini, güçlerini fazla etkilemez.
Ülkeyi iyi veya kötü yönetirler, ama kendilerine oy vermeyen insanların hayatını zehir etmezler.
Diyebilirsiniz ki, “Geçmişte seninkini etkilemedi ama başkalarınınkini etkiledi”.
Doğrudur, ama bunu artık hepimiz öğrendik ve eski hataları tekrarlamayız.
   
Gelelim bana sorulan soruya. İyi bir siyasi tahminci değilim.
O nedenle kendimi bu soruya cevap verecek ehilde bulamıyorum.
Ama ehil olduğum bir cevap var: Bu olayların AKP Parti’nin oyunu arttırması veya indirmesi hiç önemli değil.
Arttırsa da halkın iradesidir, azaltsa da... İkisine de saygılı olmak zorundayız.
Önemli olan şudur:
Bu ülkede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... Olmamalı...
Başbakan Erdoğan açısından iki yol var.
Ya daha otoriterleşecek, daha cezalandırıcı, intikam alıcı, sindirici bir politikaya yönelecek.
Ki bu onu, otoriterlikten diktatörlüğe götürür.
Ya da daha ılımlı, daha anlayışlı, daha paylaşımcı, daha adil, daha vicdanlı, daha az tek adamlığı oynayan, daha uzlaşmacı bir siyasete götürecek.
O da hem kendini hem partisini demokrasiye götürür.
Umarım Urla’nın özgürlükçü, rahat ikliminde bu tercihini daha sağlıklı yapabilir.
Hürriyet, Ertuğrul ÖZKÖK , 3 Temmuz 2013

21.6.13

Erdoğan tarihe nasıl geçecek?

Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir”
diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı. Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif  oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış” görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…” satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedesine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak, “Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
Hürriyet, Cengiz Çandar, 21 Haziran 2013

19.6.13

Burası Gezi: İzleyin de utanın


From Turkey, with pride


(CNN) -- "Dear World: My fingers and wrists are sore, for the past few days all I could do was punch the letters on the keyboard ... "
These were the words of one Turkish man in Africa who spent days scouring the Internet for news on the Turkish protests that he could share.
People from all over Turkey and beyond poured out their feelings after what some say has been a heavy-handed police response to protests in Turkey.
CNN alone received more than 1,000 iReports from Turkey in less than a week from Turks compelled to document, protest and demand their voices be heard.
The protests began over plans to replace an Istanbul park with a new development, but spread nationwide after a heavy-handed crackdown by police.
Erdogan has defended his government's handling of the protests, saying Friday that the government has "no problem in terms of democratic demands." He also acknowledged, again, that police may have used excessive force last week, and said he had ordered an investigation.
Turkey's media in crisis
Tensions rise in Antakya
The changing tone of Turkish protests

Inspiring the protesters in Turkey
"To the Rest of the World: This is the first time in my 30 years that tears well up for what is happening just up the road from where I write these words. ...
"People from all ages and races, all political viewpoints are coming together to fight. Notify your local and national media, and tag them on twitter to make them speak the truth about what is happening. This is ... for humanity, no less," wrote iReporter "ateloco" in a post that spread rapidly through social media.

Turkey as a nation is quite savvy about social media. At least 2 million tweets with hashtags related to the Turkish protests were sent in just eight hours on May 31 when protests gathered steam, a study by New York University revealed -- around 90% of them from Turkey. In comparison, Egypt's main protest hashtag was tweeted less than 1 million times throughout the country's entire revolutionary period.
And those in Turkey like to talk on the issues -- 57% of those using social network sites say they do so to share their political views -- a far higher percentage than in many European nations, according to the Pew Research Center.
The arrest this week of 25 social media users on accusations of spreading false information about demonstrations, according to the country's semi-official Anadolu Agency news service, has sparked concerns from human rights groups about the right of freedom of expression.
But while documenting and disseminating information on the protests can be an arduous task, for many on social media it became a way of holding authorities to account.
"I don't know when it will end, but I already feel like a robot whose main role is to click the share button on Facebook," one activist, Istanbul resident Yelin Bilgin, told CNN after days of protests.
She described the protests as her moment of "resurrection." Although she wasn't involved in organizing them, she felt she could help the cause by sharing information.
She wants the protests to lead to more self-examination on all sides. "We shouldn't stop, but we should act more consciously. We have to write, we have to share our thoughts."

Renc Korzay is not currently living in his homeland, but working for a construction company in the West African nation of Gabon. His heartfelt letter on iReport opened this story and continues:
"I was guilty for letting my friends get gassed and arrested in the name of freedom without me. I was guilty for not being able to keep my colleagues company as they march to Taksim Square straight off work. I was guilty for not being able to give the people my apartment to shelter, my food to eat, my water to drink and my vinegar to ease off the reaction from the chemicals sprayed on their bodies."
He hoped that by writing and collecting information -- even from far away -- he could be of some help. "I was no longer in Africa and I was no longer guilty. I became a reporter with quotes, cameraman with videos, photographer with images, a 24-hour news channel with everything I posted on social media," he said.
Istanbul writer Arsevi Zeynep Seyran was in the western coastal city of Izmir when protests began. Describing herself as a "pot and pan hitter" after the noisy protests she recorded one night, her thoughtful essay summed up the energy of the protests for many.
If people are silent about the what is happening in Turkey, the protesters "are afraid that as a society things will go backward," she said.
By shining a spotlight on the situation in the country, she hoped authorities would be less likely to retaliate against those involved in the protests, she said.
Ultimately, it may be too soon to tell what effect the protests will have on Turkey, its government and those who flooded the streets of Istanbul, Ankara and other cities. But one thing is certain; those who have been feverishly tweeting, posting, blogging and documenting will not be inclined to stop any time soon.
"For the first time in a long time," Seyran said, "Turkey has much reason for pride."
CNN International, 7 Haziran 2013

7.6.13

‘ÇARŞI’ teşekkür etti

Gezi Parkı direnişine damga vuran Beşiktaş taraftar grubu ÇARŞI bir teşekkür mesajı yayımladı.

Her zaman ve her konuda sosyal sorumluluk projelerinde adından söz ettiren Beşiktaş taraftar grubu ÇARŞI, Gezi Parkı direnişine de damga vurdu.
Direnişe ilişkin bir teşekkür mesajı yayımlayan ÇARŞI, bir çok kişiye teşekkür etti.
İşte o yazı…



“Bir bahçeye giremezsen
Durup seyran eyleme
Bir gönül yapamazsan
Yıkıp viran eyleme…

Gördüğü şiddet yüzünden yaralanmış tüm insanlarımıza geçmiş olsun der, yaşamını yitirmiş olan insanlarımızın ailelerine ve yakınlarına başsağlığı dileriz. Mekanları cennet olsun, hatıraları yaşasın…
İstemeden de olsa kimilerine bir zararımız dokunmuşsa…
Geride bıraktığımız tek bir çöp için dahi halkımızdan ve dünyadan, en onurlu işini en az ücret karşılığı yapan tüm temizlik işçilerimizden özür dileriz…
Bilenler bilir bizi; Gerektiği zaman özür dileyenleri severiz.

Hayatı futbol değil, futbolu hayata feda edenler olarak yaşadığımız bu süreç zarfında, çocukluğumuzdan beri vurmalı çalgıların ustası analarımıza…
Kapısını arkadan sürgülemeyen semtimizin güzel sakinlerine…
“Direnmeye gittim gelicem” diyen esnafına…
“Semt bizim aşk bizim” şarkısının hakkını verirken, yere düşen insanlara korkusuzca kalkan olan delikanlılarımıza…
Seccadesini sedye yapan cami imamına, su taşıyan kilise papazına…
Başka renklere gönül verip rekabetini maneviyata saklayanlara…
Dualarını iyi niyetlerini bizden esirgemeyen Antartika’daki penguenlere… Şerefini patronlarına devreden medyaya karşı kalemini kırıp onurlu tavır sergileyen basının tüm emekçilerine…
Duyarlılıklarını esirgemeyen sanatçı, Yazar/şair ve düşünürlere…
Emekçi ve emeklilere…
Starbuck’ın alnının ortasına “Yaşasın tam bağımsız Kurukahveci Mehmet Efendi” yazan zekâya…
“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem” diyen dikkate, haksızlığın, kibrin fırlattığı taşlara karşı göğsünü siper eden kadınlarımıza…
Gönüllü doktor ve avukatlarımıza…
“Bi başına çoraplarını bile giyemez, eksantirik kitaplar dışında kitap, dergi okumaz; etliye, sütlüye, dertliye, asgari ücrete, evin ekmeğine karışmaz, yanında bomba patlasa umurunda olmaz” denilen velakin herkese çalımını atıp röveşatasını yapan gençliğimize…
Selam veren tüm dostlara… Yolda bize eşlik eden Beşiktaş sahilinin martılarına ve gölgesini bizden esirgemeyen ağaçlara teşekkür ederiz…”
 Haziran 6, 2013 |

6.6.13

O çocuklar nereden mi çıktı

Nereye gitseniz aynı soru:
Bu çocuklar nereden çıktı?
Bu çocukların gün gelir eylem yapacağını düşünür müydünüz?
Vs.v.s.
Hafızasız toplumda yaşamak zor.
Oysa çok değil 2 yıl önce çocuklar tüm yurtta ÖSYM'ye karşı eylemler yapmadılar mı? Sadece Taksim, Kızılay'da değil Balıkesir'de, Balıkesir'de, Antalya'da hemen ülkenin her yerinde.
İşte bugün yine sokaklarda olanlar o çocuklardır; ÖSYM'de hakkı yenen çocuklar.
Peki internetime dokunma eylemlerini unuttunuz mu?
Ya sokak köpeklerini-kedilerini öldürme yasası protestolarını.
Hepsinin önünde işte bu çocuklar var.
Evet bugün Taksim direnişi eylemlerinde sayıları belki dünden çok.
Ama..
Bu çocuklar nereden çıktı demeyin; onlar aslında sokaktaydı.
Ve aslında:
Siz yoktunuz!
İşte kanıtları:
















  Odatv, 6.06.2013

ODTÜ direniyor




YERİ VE ZAMANI MI BİLMİYORUM, AMA ODTÜ NİYE ODTÜ BİLİYOR MUSUNUZ?

Son bir haftadır ODTÜ'de final sınavları başladı. Ölüm kalım sınavıdır bunlar, bilen bilir... Ya başarılı olacaksınız ya da bütün bir akademik yıl boşa gidecek...

Ama ODTÜ'lülerin sınavdan başka sorumlulukları da vardır. Ülke sorunlarına sırt çeviremezler, kayıtsız kalamazlar... Hele faşizmle mücadele söz konusuysa ODTÜ'lünün ayranı kabarır, coşar, başka hiç bir şeyi gözü görmez... Bu nedenledir ki ODTÜ'lü final sınavlarını filan bırakmış, 31.Mayıs'tan beri AKP faşizmine karşı mücadelenin Ankara öncülerinden biri olmuştur... Ama sınavlar da devam etmektedir bir yandan...

Sınavlardan biri bugünkü Chem107 (General Chemistry - Genel Kimya) sınavıdır... Hocası Salih Özçubukçu... Sınav saatinde hoca ve öğrenciler amfiye girerler... Öğrenciler, günlerdir direnişe katıldıklarını, çok yorgun olduklarını, sınava hazırlanamadıklarını ve mümkünse sınavın ertelenmesini talep ederler... Salih Hoca öğrencilerini dinler, ancak sınavı ertelemeyeceğini söyler... Önceden hazırladığı yarım sayfalık bir kağıttaki sınav sorularını dağıtmaya başlar bütün öğrencilere tek tek... Yapacak bir şey yoktur hoca böyle istiyorsa... Çok kısa bir süre sonra acayip bir şey olur ve amfi coşkuyla inler : Faşizme karşı omuz omuza !!!

Soru kağıdında tek bir soru vardır :

- Biber gazının etkisini azaltmak için, magnezyum ve kalsiyum hidroksit karışımı nasıl kullanılmalıdır?
a. Hidrojen seviyesi azaltılmalıdır
b. Hidrojen seviyesi arttırılmalıdır
c. Magnezyum seviyesi arttırılmalıdır
d. Kalsiyum seviyesi arttırılmalıdır
e. Bize her yer Taksim, her yer direniş
Not : Doğru yanıtı verenlere ya da sokaklarda faşist hükümet güçlerine karşı direnenlere Cuma günü saat 9:00 da telafi sınavı yapılacaktır. YOLUNUZ VE ŞANSINIZ AÇIK OLSUN !

3.6.13

27 Mayıs_3 Haziran


Müzik: Do You Hear The People Sing - Les Miserables 2012 OST