Mine Söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mine Söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.3.18

Kadının yeri cehennemin dibi

Kadını aradığınızda onu bu toplumun güvenli olarak belirlediği dar bir alanda elinizle koymuş gibi bulursunuz.
Kadın buralarda öyle fazla uzağa gidemez, geniş bir hayat hayal edemez...
Yukarı çıkamaz, derine inemez.
İpi kısadır.
Ya mutfakta soğanların ve patateslerin hemen yanındadır ve patlıcan kızartmakta, fasulye ayıklamakta, turşu kurmaktadır;
Ya da tencerelerin, tavaların, tabakların, bardakların, yıkanmış, yıkanmamış bulaşıkların arasında bir ileri bir geri sallanmaktadır.
Zaman zaman pencereden dışarı bakmaktadır ve çatalların ve bıçakların sivrisi hep kalbine kalbine saplanmaktadır.
Olmadı, çamaşır makinesinin dibinde, kirli yığınının altında, ütü masası kadar dar bir alanda iki büklüm yatmaktadır.
Karnında bir sancı, kasıklarında bir akrep, onu kadınlığından sokmaktadır.
Evden ancak bakkala, manava kadar uzaklaşır; bazen berbere gider, bazen ağdaya, bazen komşuya, bazen sinemaya.
Gider... gider... gider...
Ve nihayetinde hep onun için belirlenen o güvensiz yere, kapalı kapıların çekili perdelerin arkasında, ona öğretildiği gibi güven içinde yaşamaya döner.
Tertemiz evlerde kirli düşlerle, kimseyi üzmeden ve namusuna leke değdirmeden, kadınlığın tedirginliğinde sadece izin verilen ölçülerde var olmaya devam eder.
İlk kanamasında bir tokatla kendine getirilir, son kanamasında sosyal hayatın kimsesizler mezarlığına gömülür.
Onaylanmayan aşkları tadamayacağına, gemileri yakamayacağına, farklı davranamayacağına, tabulara kafa tutamayacağına ikna edildiğinden;
Fikirleri dolaptaki kıyafetlerin ölçülü kısalığına, yakaların temkinli açıklığına kilitlidir.
Hedeflerine erkeğin izin verdiği uzaklıkta durur.
En çok topuklu ayakkabıları kadar yükselebilir yerden.
En çok, ailesinin haysiyetine zeval getirmeyecek kadar genişler fikren.
Sadece kendi içinde delirirse iner derine.
Kutsal aile ile kutsal toplumun hedefindedir ve yapma denileni yaptığı anda hayatı artık tehlikededir.
Bir erkeğin bir kadını öldürmesi, aile mahkemeleri kurulup kadınların intihara sürüklenmesi, evden kaçan kızların illa kötü yola düşmesi o yüzden bu coğrafyada kimseyi şaşırtmaz.
Yoldan çıkan kadının başına her türlü felaket gelir.
Yasaları korkunç bir eril yargıya göre düzenleyen ve kadınlığı bir varoluş hatası olarak gören kültürlerin tehdidindeki varlığı lanetlidir.
Onu ne doğurganlığı kurtarabilir bu lanetten ne de kadim kültürlerde taşıdığı değerler.
Kadının yeri neresidir diye tartışırken bile, o yer erkeğe göre belirlenir.
Kadını cennetle cehennem arasındaki bir Araf’ta, bir lekeleyip bir melekleştiren şizofren kültür onun erkeğin altında mı, yanında mı yoksa üstünde mi olduğunu tartışadursun...
Medeni bir erkek milyonların gözü önünde “Kadın kendi istikbalini bir adamın vicdanına, aşkına, samimiyetine, günün sonunda bir gün aklının karışmasına yanılgılarına bırakmamalı” diyerek “medeni” bir kadını kadın erkek eşitliğine ikna etmeye çalışıyorsa...
Ve o “medeni” kadın, erkeğin bu endişeli uğraşına “Ama..” diye başlayan ve erkeğin kadına üstünlüğünü savunan cümlelerle cevap vermekte ısrar ediyorsa...
Bu topraklarda kadının yeri bellidir.
O yer daha uzun süre cehennemin dibidir.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 07 Mart 2018

20.12.17

‘Bir sabah onun sırtında çıktı gitti o parka’


Bu ülkenin acıklı hikâyesinde önemli bir rol oynayan bir parka, münasebetsiz bir cümleyle yeniden gündeme geldiğinde...
O cümleyi boş verin...
Sadece parkayı düşünün.
O parka aslında neydi?
Ve bu ülke için neyi temsil ederdi?
Cem Karaca’nın 70’li yıllarda söylediği o muhteşem şarkının sözlerini düşünün.
“Bir sabah onun sırtında çıktı gitti o parka
Parkasıyla vurulmuş yatar iken buldular
Dört hain kurşun değmiş delik deşikti parka 

***

Küçük kardeşi bu yıl siyasala gidecek
Paltoya para yok ki o da parka giyecek
Ananın gözü yaşlı delikleri dikecek”.
Sonra bir de Cem Karaca’yı düşünün.
Onun siyasi çizgisini, o çizginin izlediği yolda özetlenebilecek ağır ülke gerçeğini düşünün.
Sol ideolojiden nasıl kolayca vazgeçtiğinizi ve bunun bedelini şu an nasıl ödediğinizi düşünün.
Solcular en büyük hatayı kendi kıymetli ama gösterişsiz enstrümanlarının cazibesinden şüphe ederek yaparlar.
Sağ ideoloji bu şüphenin üzerine atlar.
Onu eline tutuşturduğu kendi kıymetsiz ama parıltılı enstrümanlarıyla daha iyi bir ses çıkarabileceğine ikna eder.
Ve dönüşüm başlar.
Sonra siz;
Sağcıların solcular için yaptığı gazeteleri okumaya başlarsınız.
Sağcıların solcular için kurduğu televizyonların içinde kaybolursunuz.
Pazarlanmayan hiçbir şeyi tüketmeme ahlakına kapılırsınız.
Seçim kampanyalarına para döken partilerin bu yarışının ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar aptallaşırsınız.
Sömürünün değişen dilini çözemez olursunuz.
Özgürleştiğinizi sandıkça esir düştüğünüzü anlamazsınız.
Sizi bu kaostan çıkarabilecek eski ve köklü ideolojiler çoktan gözünüzde değersizleşmiştir.
Onların yerine sağcılar tarafından paketlenip kapınıza hediye gibi bırakılmış pırıl pırıl yeni sol ideolojileriniz vardır.
Ancak nostaljik bir refleksle bir parkaya sahip çıkabilecek kadar kalır aklınız...
Artık umurumuzda değildir o parkanın size hatırlattığı kayıplarınız.
Solcular hâlâ hayattadırlar ama artık sağda durmaktadırlar.
Sol adına ürettikleri her şeyde aslında size yeni tüketim ahlakını pazarlamaktadırlar.
İnsan dahil her şeyin mal olarak kodlandığı bir dünyanın karşısında dimdik durmayı ve düşmanına kendi değerleriyle kafa tutmayı beceremeyen sol iradenin yenilgisi insanlığınızın yenilgisidir. 

***

Sonra bir gün biri çıkar ve münasebetsiz bir laf eder.
Ve siz kendinizi, ülke tarihindeki en utanç verici hukuki kararlardan biriyle idam edilen bir sembol devrimciyle;
Ülke tarihindeki gelmiş geçmiş en utanç verici iktidarın sembol politikacısını karşılaştırırken düştüğünüz ideolojik şuursuzluğun boşluğunda buluverirsiniz.
Ve o boşlukta asılı kalan korkunç gerçekle yüzleşirsiniz.
Aslında Tayyip Erdoğan’ın Deniz Gezmiş’e benzetilmesinde hiçbir sorun yoktur.
Sorun sadece onun değil tüm siyasilerin “parkasız” olmasında;
Ve siz dahil kimsenin bunu hiç ama hiç umursamamasındadır.

Mine Söğüt, Cumhuriyet, 20 Aralık 2017 Çarşamba

22.11.17

‘İyi bir tek adam’dan ‘kötü bir tek adam’a


İrili ufaklı iktidarlar gücü ellerinde tutmak için hep birlikte büyük suçlar işlerler.
Sonra gün gelir tüm suç ortakları gibi birbirlerine düşerler.
Eteklerinin altında paylaşamadıkları ganimetler...
Dillerinin altında asla itiraf edilmeyecek kirli ilişkiler.
Hangi iktidar hangi iktidarla neden ve ne zaman müttefiktir?
Zamanında neye karşı ve ne uğruna birleşilmiştir?
Bu arada onların güç birliği yüzünden karşılarındakilerin başına neler gelmiştir?
Yollar hangi çıkar için kesişmiştir, bu çıkar için neler feda edilmiştir?
Bu süreçte görmezden gelinen, gözden çıkarılan, başına iş açılan kimdir, nedir?
Sonra ne olmuştur da her şey değişmiştir?
Asıl suç nedir, asıl suçlu kimdir?
Niyetlerin vardığı noktada yargılanması gereken nedir?
Devletleri ayakta tutmak ve ekonomileri kollamaktan başka bir kaygısı olmayan resmi hukuk, bunlarla hiç ilgilenmez.
Bunlar, felsefenin meselesidir ve iktidarların felsefeyle işi olmaz.
İktidarlar hukukun sisteme hizmet eden ve tıkır tıkır işleyen matematiğini severler.
Bir artı birin iki etmesiyle ilgilenirler.
Matematiğin işaret ettiği sonsuzluğu ve o sonsuzluğun barındırdığı sınırsız olasılığı işlerine gelmediği için göz ardı ederler.
Hukuk meseleye girmesi gereken yerden, ortadan girer, fazla oyalanmadan çıkması gereken yerden, kestirmeden çıkar.
Bu pratiklik her zaman iktidarların işine yarar.
Halklar, insanlar, bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, hatta adalet bile hukukun ekseninde değildir.
Asker nedir, savaş nedir, sınır nedir, tehlike nedir, tehdit nedir?
Evrendeki yaşamsal kaynaklar nasıl paylaşılmalıdır?
Para ne işe yarar, para için neler yapılabilir, neler yapılamaz?
Bir kısım halkların refahı için bir kısım halkların felaketi şart mıdır?
Bu rezil döngü kader midir, olacak iş midir?
İnsanın değil sistemin ihtiyaçlarına, taleplerine ve gereklerine göre şekillenen hukuk bu soruları sormaz.
İktidarların kirli niyetleriyle ilgilenmez, aksine onları meşrulaştırır ve mevcut güçler dengesi üzerinden kendince o güçleri gözeten en mantıklı dili kullanarak mahkemeler kurar.
***
İşte şimdi uzak kıtada, büyük bir iktidarın küçük bir iktidarı faka bastırmaya çalıştığı böyle bir mahkeme daha kuruldu.
Şu anda mahkemenin hedefindeki bu ülkenin diplomasisi ve bürokrasisi haklı olarak panikte.
Silahlar çekilecek, dişler gösterilecek, tehditler havalarda uçuşacak, kozlar paylaşılacak, dengeler hep olduğu gibi bir bozulacak, bir kurulacak....
Bu süreçte suçlar, suçlular, ithamlar ve itirazlar, aslında bambaşka anlamlar taşıyacaklar.
Ama kimse bu anlamları konuşmayacak.
Delirmiş, gözü dönmüş, ağzı köpürmüş iktidarlar kendi paylarını başkalarına kaptırmamak için, adı hukuk olan ama haktan yana olmayan sistemlerin içinde yine kaçak dövüşecekler.
Bu arada yakılıp yıkılmış evler, dağılmış aileler, savaş hukukunun onayıyla işlenmiş cinayetler, üst üste yığılmış cesetler...
Silahlar ve silahlar ve silahlar.
Mezarlar ve mezarlar ve mezarlar.
Paralar ve paralar ve paralar.
Hayatın tam ortasında mültecilerin kan ve kemiklerinden müteşekkil adacıklar.
Ortadoğu’yu yakıp yıkan, savaşı doğal insanı da yok sayan, her türlü güç için kimsenin gözünün yaşına bakmadan kapışan, bunu da kendi hukukuna emanet sahte bir adalet çadırında yapan iktidarlar tepiştikçe...
Devletlerin vahşiliği büyüyecek ve o vahşetin zehrinde, insan küçülecek, küçülecek, küçülecek.
Uygarlık tarihinde iktidarlar ilk kez tepişmiyor, irili ufaklı güçler ilk kez kapışmıyor, insan insana bunu ilk kez yapmıyor.
Sadece bir zamanlar bağımsızlıktan güç alan “iyi bir tek adam”ın benzersiz dehası sayesinde bu ezeli sistemin içinde felaketin eşiğinden dönen şu coğrafyası lanetli ülke...
Yakın zamana kadar bağımlılıktan medet uman “kötü bir tek adam”ın sıradan hırsları yüzünden bu defa fena yalpalıyor.
Hikâye, dünya yıkılırken ülke kurtarandan, hazin bir şekilde, kendi yıkılırken ülkeyi de yakana doğru hızla evriliyor.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 22 Kasım 2017

30.8.17

Şerefine Tayyip ve şerefine Kemal!

Latin ozan Horatius bir dizesinde şöyle der:
“Nunc vino pellite curas”;
Yani “Şimdi dertlerden şarapla kurtulun”.
İnsanlığın dertlerden şarapla kurtulduğu zamanlardan, şarap yüzünden dert sahibi olduğu zamanlara nasıl geldiği ayrı konu...
Bu ülkenin içki içmeyi hem ahlaksızlık hem de hukuksuzluk sayan bir ülke haline nasıl geldiği ayrı konu.
Ama asıl konu korku.
Halkların korkusu anlaşılabilir ama muhalefet korkaklığı kaldırmaz.
Adalet kurultayındaki içki tartışmalarının kurultayda ele alınan asıl mühim meselelerin önüne geçmesini yanlış bulursanız yanılırsınız.
Bir şeyi nasıl tartıştığınız çoğu zaman tartıştığınız şey kadar önemlidir.
Tartışma üslubunuz tartışmanın sonuçlarını haklılığınızdan ya da haksızlığınızdan daha güçlü bir şekilde etkiler.
O kurultayda İslami referanslarla başa gelen ve hukuk devletini hiçe sayıp anayasaya aykırı kararnameleri kanun hükmünde diye dayatarak resmen laik cumhuriyeti yıkmaya soyunan bir iktidarın tehdidi altındaki bir ülkenin geleceği masaya yatırılıyor.
İktidarda adaleti kendi kafasına göre uygulayabileceğini sanan bir zihniyet varken;
Onun bu sanrısını yıkmak için toplanan bir kurultayda birtakım korkularla bu sanrıyı güçlendirirseniz, işe bir sıfır yenik başlamış olursunuz.
Yasaklar ve tehditlerle biçimlendirilebilen insanlar özgürlük ve bağımsızlık adına hiçbir iş yapamazlar.
Onlar anca iktidarlara biat ederler ve gerekirse tüm haklarını iktidara kanıp kaybederler.
Mevcut iktidarın başarısı nasıl hedef kitlesine göre bir dil oluşturmasıysa, mevcut muhalefetin sorunu da kendi kitlesinin değil iktidarın hedef kitlesinin hassasiyetlerine oynayan bir dilin esiri olmaya meylidir.
Şu anda bu ülkede iktidar partisinin isminin içindeki adalet kelimesi biliyoruz ki evrensel adaleti işaret etmiyor.
İktidardakiler şahsi adaletlerinin egemenliğinin peşindeler.
O yüzden hukuk devletini gözlerini kırpmadan yıkıyorlar ve bunu yaparken de cesaretlerini halkın cehaletinden ve muhaliflerin korkaklığından alıyorlar.
Korkusuz bir muhalefeti kışkırtıcı ve düzen bozucu ve yıkıcı bir muhalefet olarak kodlayanın iktidar olduğunu unutmayın.
İyimserler her çağda muhalefetin dilinin politik ayarlar ve inceliklerle kurulmasının faydalı olduğunu, uzlaşmacı yaklaşımın uzun vadede bir kazanım sağlayacağını düşünebilirler.
Gerçekçiler bu dilin ülkenin başını nasıl büyük bir belaya soktuğunu ve iktidarın işini kolaylaştırmaktan, yolunu açmaktan başka bir işe yaramadığını çok net görürler.
Karamsarlarsa bu dil değişmediği, sertleşmediği ve cesaretlenmediği sürece felaketten kurtulmanın mümkün olmayacağından emindirler.
Bu cumhuriyeti iki ayyaş kurmadı.
İçmesini ve yaşamasını bilen çağdaş, zeki ve cesur insanlar kurdu.
Onların kurduğu bu düzeni yıkmaya ne içki düşmanlarının ne de yaşamasını bilmeyen çağdışı zihinlerin gücü yeter.
Bu ülke...
Biz korkuların esiri olduğumuz, hassasiyetler adına içki içmekten, istediğimiz gibi giyinip, kızlı- erkekli gezmekten, sokaklarda öpüşmekten, sahip olduğumuz özgürlüklerimize inatla sahip çıkmaktan vazgeçtiğimiz gün biter.
O yüzden...
Şerefine Tayyip ve şerefine Kemal!

  Mine Söğüt, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2017

8.6.17

Ramazanda yemek yiyen ve dayak yiyen kadın

Eğer iktidarda AKP gibi muhafazakâr bir parti olmasaydı; Cumhuriyetin kurumları alaşağı edilmeseydi; Aydınları, yazarları, gazetecileri rehin alınmasaydı;
İktidar tarafından canhıraş bir karşıdevrim gayretine girilmeseydi de...
Yine bugün bu ülkede kadına yapılan baskılardan, bir cinsin diğer cins üzerindeki tahakkümünden, erkek şiddetinden, kadın cinayetlerinden ve bu gibi meselelerden bahsediyor olacaktık.
Ama kadına karşı bitmek bilmeyen bu şiddetin kaynağını, izleri çağlar boyu toplum belleğinden silinmeyen geleneksel algı zincirlerinde, psikolojik sorunlarda, toplumsal zaaflarda arayacaktık.
Kadına yapılanlar gerici bir devlet politikası olarak karşımıza dikilemeyecekti.
Bu tür hassas meselelerin, tarikatların, hacı hocaların dilinde ve elinde kamçı gibi durmasına sistem izin vermeyecekti.
Güvendiğimiz evrensel ve çağdaş yasalarımız olacaktı.
Eğitim sistemimiz onlara göre şekillenecekti.
Medyanın bu konuda iyi kötü bir etiği olacaktı.
Hukuki ve toplumsal değerlerimiz kadını koruyan, kollayan, ona karşı yapılan şiddeti dışlayan, yargılayan, cezalandıran bir forma ister istemez dönüşmek zorunda kalacaktı.
Batı’nın bu “iyi” tarafını bünyemize çoktan almış ve içselleştirmiş olacaktık. 

***
Ama burası artık büyüdüğümüz ülke değil.
Doğduğumuz ülke de değil.
Ne annemizin ve babamızın ülkesi, ne ninemizin ve dedemizin...
Burası artık Tezer Özlü’yü öldürmek isteyenlerin ülkesi bile değil.
Onlardan bile daha kötülerinin, daha beterlerinin, gözü iyice dönmüşlerin ülkesi.
Burası kadın cinsini küçük görmeyi ve göstermeyi bir devlet politikası olarak benimseyenlerin;
Medyayı, bunun propagandasını yapanlarla donatanların ülkesi.
Kadınları öldürmek değil süründürmek, silmek, sindirmek isteyenlerin;
Onlara sövmek ve onları dövmek için fırsat kollayanların ülkesi.
Ramazan ayında regl olan bir kadının dışarıda yemek yemesi durumunda dayak yiyeceğini gevrek gevrek gülerek anlatan;
Ve dini sohbet yaptığını sanan bir erkeğin dilini artık doğal ve hatta kaçınılmaz sananların ülkesi.
Bu kadın hakları konusunda duyarlı insanlar tarafından bile sessizce onaylanan algıyı bu ülkeye yerleştirmek isteyen irade iktidarı ele geçirdiğinden beri bu topraklarda tüm kız çocukları ve kadınlar tehlikede.
Televizyonlarda birtakım erkeklerin rahatça kadınların inanç adına hırpalanabilir olmasından bahsetmesi;
Sadece sokağın değil, okullardaki eğitimin ve ev içlerinin de hızla feodalleşmesi;
Karakollarda, kocasından şiddet gören kadınların artık eskisinden daha tereddütsüz ikna edilip evlerine geri gönderilmesi;
Kadın sığınma evlerine göz dikilmesi;
Yeni Türkiye’nin utanç verici marifetleri.
Başımızda artık dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını zül sayan bir akıl var.
O aklın isteklerine göre evden sokağa yeniden şekilleniyoruz.
Ve kadınlar iktidarın önerdiği sosyal hayatın bir parçası olmak için kapanmaya ikna edildiğinden/zorlandığından beri tabularla dolu bir barut fıçısının dibine gömülüyoruz.
Regl olan kadın...
Sokakta yemek yerse...
Dayak yer.
Yeni Türkiye’nin korkunç gerçeği.
Bu ülke de artık, bu gerçeği ekranda gülerek dillendirebilen bir ilahiyatçının kendisini muzaffer hissedebildiği tehlikeli sahnesi.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 07 Haziran 2017

10.11.16

Mantığın çivisi, hukukun cılkı

Bu ülkede niyeti en baştan belli bir politikacı...
İpliği ta en baştan pazara çıkmış bir cemaatin açık desteğiyle en yüksek mevkiye kadar tırmanıp iktidarı ele geçirdi.
Bu süreçte kâh arkasında kâh yanında duran cemaate istediği her türlü imtiyazı verdi;
Bunu da bir meziyetmiş gibi kürsülerden ilan etti.
Sonra o cemaatle alenen çıkar çatışmasına girdi.
Bu çatışmanın bedelini çatır çatır ülkeye ödetti.
Ülkeyi belaya kendisi sürüklememiş gibi şakşakçılarına hayali kahramanlık destanları yazdırdı.
Bu arada anayasayı, hukuku takmamakla böbürlendi.
Geldiği mevkinin tarafsızlık ilkesini rahatça hiçe saydı.
Tek adamlığa yükselebilmek için ülkeyi resmen cayır cayır yaktı. 

***
Halkı, kadınların özgürleşmesinin ancak kapanmalarıyla olabileceğine inandıranların peşinden giden kifayetsiz bir sağduyu...
Darbelerden alınan yaraların ancak laikliğin tepetaklak edilmesiyle sarılabileceğine ikna olan yaralı bir irade...
Askeri vesayeti kaldırmanın, alnında “İslami vesayet” yazanlara kalmasından işkillenmeyen eksik bir akıl...
Hepsi bir olup Atatürk ve İnönü’den iki ayyaş diye bahseden bir liderin önünü aça aça ülkeyi bugüne getirdiler.
Yıllarca Türkiye İran mı olur, Afganistan mı olur...
Sokaktaki kıyafetimize karışılır mı, karışılmaz mı...
Cumhuriyet inançlıları hor gördü mü, görmedi mi diye tartışanlar;
Cevabı artık bulmuş olmalılar.
Türkiye İran ya da Afganistan olmadı;
Ama yıllardır Gülen haberleri yapıp cemaatle uğraşan hatta bu yüzden başı beladan kurtulmayan Cumhuriyet gazetesi iktidarın ithamıyla bir anda FETÖ işbirlikçisi oldu.
Bölücü terör destekçisi oldu.
Kerameti kendinden menkul meşum darbeye çanak tutar oldu.
Gazetecilik külliyen suç oldu.
Suçlar ve cezalar...
Suçlular ve suçlayanlar birbirine karışır oldu.
FETÖ işbirlikçisi olmakla suçlanan Cumhuriyet’i suçlayan savcının FETÖ sanığı olmasını haber yapan gazeteci haber yapmaktan suçlu oldu! 

***
Bugüne kadar olan bitenlerin sorumluluğunu Cumhuriyet rejimine, Atatürk devrimlerine, sol politikaların yetersizliğine yükleyenler;
Bugün olanların sorumluluğunu neye yükleyeceklerini şaşırmış durumdalar.
Olan biteni anlamak için artık akıl yürütmenin hiç faydası yok.
Olan biten, zerre kadar mantık da içermiyor.
Sadece iyice palazlandılar ve sonra da bodoslama daldılar.
Rejimi yıkmanın hoyratlığına kapıldılar.
O yüzden artık gazeteciliği külliyen suç ilan etmekteler.
Ve farkında değiller;
Bunu yaparken kendi suçluluklarını şuursuzca kayda geçirmekteler.
O yüzden olan bitende, hiç aramayın, mantık falan bulamazsınız.
Ama gerçek suçu ve suçluyu şıp diye yakalarsınız.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 04 Kasım 2016 Cuma

20.7.16

Cahile hitabe



Allah seni bilhassa okumuşların şerrinden korusun gerçekten. Okumuş ve okuduğunu doğru anlamış insan tehlikelidir.
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir.
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir.
Ondan kork sahiden.
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın.
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider.
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin.
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin.
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar.
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin.
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir.
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler.
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder;
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar.
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar.
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın.
Her şeyi sorgularsın.
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir.
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür.
Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”.
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der.
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle.
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor.
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.”
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der.
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”.
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder.
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin.
Bırak” der güneşi “içeri girsin”.
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır.
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır.
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı.
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine.
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda.
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı?
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı?
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı?
Okumuşun şerrinden kork!
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir.
Şiddet okumuşun panzehiridir.
Muhtaç olduğun kudret;
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2016

10.6.16

Erkeği öldürmek

Hukuk erkektir.
Keza toplum da homojen bir şekilde erkektir.
Yoksa cumhurbaşkanının zekâsından toplumsal yargılara kadar neden her şey kadının bu kadar aleyhine şekillensin?
Tanrı’nın erkek olduğu hayalinden başlayan, peygamberlerin istisnasız erkek olmasıyla devam eden ve nihayetinde tüm toplumsal algıları, değer yargılarını ve ahlak mekanizmasını testosterona boğan en la-net haliyle erke talip erkeklik, her türlü iktidar modelline arsızca sirayet eder.
Hukuk aslında varsayıldığı gibi eşitlikçi bir adalet değil, lanetli bir iktidar modelidir ve doğal olarak o da fena halde testosteron kokar.
Bin yıllardır içinde, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve varlığının yegâne anlamının erkeğe hizmet etmek ve ona çocuklar doğurmak olduğu yazılı kitaplara inanarak tüm ahlak algısını buna göre biçimlendiren insanlık bugünlere, kadın mevzuunda hep çuvallaya çuvallaya geldi.
O yüzden hedefinde sözde adalet olan hukuk bile bizim buralarda iş kadın-erkek arasındaki meseleleri çözmeye gelince kadın aleyhine çalışır.
Hukukun elinde tahrik diye tehlikeli bir enstrüman vardır.
Bu topraklarda o enstrümanı kadın kullanırsa başka ses çıkar, erkek kullanırsa başka ses. Şimdi evde tek başınıza bir deney yapın.
Tahrik ve kadın kelimesini yan yana getirin.
Bir de erkekle tahrik kelimesini yan yana getirin.
Sonra gözünüzde canlandırdığınız şeyden derhal utanıp, hem önyargılarınızı hem de değer yargılarınızı, hadi başlamışken tam olsun tüm yargılarınızı bir daha gözden geçirin.
Kadının tahrik olmasını sevişirken edepsizlik olarak algılayan bir toplum, doğal olarak kadından, kendisine yapılan eziyet karşısında da tahrik değil sinik olmasını bekler.
Ve erkeğin erkekliğine zeval getiren ya da erkekliğini uyandıran herhangi bir şeyden hızla tahrik olup gözü dönmüş bir şekilde saldırganlaşmasını kaçınılmaz kabul eden bir toplum da onun potansiyel katil olmasını kolayca hazmeder.
Bu beklentiler ve hazımlar cehenneminde büyüyen çocuklar doğal olarak kendi rollerini erkenden benimser, o roller nasıl icap ettiriyorsa o bilinçle büyürler.
O yüzden sevişirken de ezilirken de kendini tutan; mutsuz olan, tatminsiz olan, üzgün olan, hırpalanmış olan, deli olan, sakat olan kadın, canından olur ama kolay kolay tahrik olmaz.
Yanlışlıkla tahrik olursa bilir ki haklılığını erkek kadar kolay kanıtlayamaz.
O yüzden siner.
Yatakta,sokakta ve hatta mahkemede siner.
Şimdi...
Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını anlatan hikâyelere gerçekten inananlar, Cumhurbaşkanı’nın laflarına ya da hukukun kararlarına dellenmeden önce bir dursunlar ve kendi zihinlerinin derinliklerinde yer etmiş kabullenişleri bir düşünsünler.
Kadının ve erkeğin hayattaki sınırlarına dair gerçek fikirlerini bir gözden geçirsinler.
Ahlaki şartlanmalarla oluşan yargılarını masaya yatırsınlar.
Adil davranan hemen fark edecek;
Hepimizin aklı da kalbi de bin yıllardır kadını değersizleştiren, erkeği de yücelten salakça şeylerle dolu.
O içimize tıkıştırılan ve ruhumuza kaynayan, dilimize vuran ve hukuka yansıyan salaklıklar yüzünden...
Yani bizim salaklığımız yüzünden...
Buralarda hep kadınlar öldürülür ve hep erkekler ölür.
Sonra bir gün beklenmedik bir şey olur.
Kalkar bir kadın bir erkeği öldürür.
Ve elleri kelepçeli, der ki “Hep erkekler mi kadınları öldürecek?”
Salağız ya... Buna da seviniriz.
Öç alma duyusuyla bir an içimiz serinler.
“Tabii ya biraz da kadınlar öldürsün” diye seviniriz.
Kısasa kısasın hayatımızda neyi çoğalttığını neyi eksilttiğini hiç düşünmeyiz.
İşte..
Sırf biz böyle salağız diye, dünya daha yüzyıllar boyunca kadın aleyhine dönmeye devam edecek ve bizim bünyemize kabul ettiğimiz ve afiyetle sindirdiğimiz o değersiz yargılar yüzünden hiç kimse, kimsenin kimseyi öldürmediği bir dünyayı sittin sene hayal bile edemeyecek.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016

18.5.16

Kendine ait bir siyaset

Ülkenin yüzde ellisi sevinçli bir telaş içinde.
Hem bir düğün yapıyorlar, hem de güle eğlene bir cenaze kaldırıyorlar.
Evlenen Cumhurbaşkanı’nın kızı; gömülen ülkenin rejimi.

Milli bayramları şehitler bahanesiyle iptal eden ve gösterişli gelinliğinin içindeki tesettürlü kızını Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle geleceğine yatırım yaptığı delikanlıya büyük hesaplarla veren Cumhurbaşkanı, bu düğünle Cumhuriyetin henüz canı tam çıkmamış mevcudiyetinin üzerine bir kürek daha toprak atıyor.
O toprak yüzümüze gözümüze doluyor.
Yıllardır hayatın sahnesinden adım adım geriletilen...
Hem toplum hem de devlet nezdinde erkeğin himayesinde ısrarla ikinci sınıf bir yaratık haline getirilmek istenen;
Gönlünce seviştiği an ahlaksız diye damgalanan;
Çocuk doğurmak koşuluyla manasızca kutsallaştırılan;
Bedeninden ve varlığından her fırsatta ölesiye utandırılan;
Çıplaklığı küfür, varlığı fazlalık diye anılan;
Saçı, kolu, bacağı, göğsü, boynu, her tarafı sıkıca kumaşlarla sarılıp sarmalanmadan zinhar sokağa salınmayan...
Ve asla adamdan sayılmayan ülke kadınlarını temsilen...
Tamamı erkek olan şahitlerin arasında bembeyaz bir tuzluk gibi kifayetsizce dikilen ve fotoğraf çekilirken son derece mesut gülümseyen genç kadın...
Kendisini o an muhtemelen bir sultanın kızı gibi hissediyor ve o da aklından mevcut rejim için neşeli bir cenaze marşı geçiriyor. Ne de olsa babası onun bu mutlu gününde muhaliflerine takım taklavat okkalı bir mesaj veriyor.
Ve muhtemelen düğünde takılan Cumhuriyet altınlarına bakarak, başkan olduğu gün onları tedavülden kaldırıp yerine yenilerini tasarlatmayı düşünüyor.
İktidarın hayalleri geniş, zamanı sonsuz, yolu uzun, gözü pek.
Muhalefetinse hayali dar, zamanı kısa ve değil yolu, neredeyse yatacak yeri bile yok.
Kadınlar ve erkekler, gelinler ve damatlar, düğünler ve cenazeler, gömenler ve gömülenler arasında kendine hâlâ bir dil arıyor. Cenazelerin gölgesinde kıyılan nikâhlar; savaşların şemsiyesinde demlenen iktidarlar üzerine ahkâm keserken gözümüze takılan kadınların hikâyelerinden olan bitenin korkunçluğunu bir daha okuyoruz.
Muhalefet partilerinden birinin kongre kalkışması sırasında çıkan karmaşada polise direnmemesi için kendisine müdahale etmeye yeltenen kocasını azarlayan başkan adayının sert sesinin üst üste montajlanmış tekrarı kulaklarımıza doluyor. Kadın, polis barikatı önünde nöbet tutmasını engellemek isteyen kocasını tersliyor.
Sana ne oluyor! Sana ne oluyor! Sana ne oluyor!
Sonra oğluna sesleniyor.
Al şu babanı. Al şu babanı. Al şu babanı.
Kadına ancak, onu politika sahnesinde en dişil haliyle erkeğin gölgesinde ya da en eril haliyle küstah bir lider mertebesinde gördüğümüzde anlam yüklüyoruz. Bir de zamanında, sırf sarışın diye oy verdiğimiz ve marifetiyle köşesinden tutuşturduğu korkunç siyasetin ateşinde ülkece hızla eriyip bittiğimiz fena bir maceramız var.
Kadın erkek tarafından ezilmiş bir figür olmadıkça ya da külliyen erkekleşmedikçe ya da ya da sarışın ve güzel olmadıkça seçmenin gözünde beş para etmiyor.
Belki bir gün kızları da askere alsalar ve Genelkurmay’ı kadından yapsalar....
Tüm partilerin tepesine de kadın gibi birer kadın kondursalar...
Politikanın binlerce yıllık testosteronu azalacak ve ülke biraz da östrojenden nemalanacak.
Bunun için kadının eril dili kökünden yıkması ve mümkünse artık kendine ait bir siyasete çıkması şart.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 18 Mayıs