sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.2.09

Export kültür Oscar kazandı

Anton Çehov’a eserlerini Fransızcaya çevirmeyi önerdiklerinde, büyük yazar “Olmaz ki!” demiş. “Ben bu hikâyelerde Rusya’ya özgü bir hayatı anlattım. Fransızlar bunu nasıl anlayacak?”
Çehov elbette bütün dünya dillerine çevrildi ve herkes onun karakterlerindeki insani özü algıladı.
Ama burada vurgulamak istediğim nokta yazardaki derin ve duru bakış.
Eserlerini para ve şöhret için yazmayan bir dâhinin dürüstlüğü.
Ne yazık ki çağımız sanat eserlerini de metalaştırdığı için artık böyle bir safiyetten söz etmek olanaksız.
Bazı değerli eserler başka dillere çevrilebildiği gibi değersiz ticari metalar da dünyada dolaşıma girebiliyor.
Bu işin en kötü yanı da “egzotik” kültürleri, Batılı efendilerin zevkine uyarlayarak anlatmak.
Bir çeşit export kültür.
Bu tip ürünler, dünyada büyük başarı kazanmalarına rağmen kendi ülkelerinde eleştiriliyor ve gerçeği çarpıtmakla suçlanıyor.
Şunu da hemen ekleyeyim: Dünyada başarı kazanmak bir suç değil elbette.
Ben sadece “export kültür” tanımına girecek olan ürünlerle, gerçek sanat eserlerini birbirinden ayırmayı öneriyorum.

***


Oscar’ın galibi Slumdog Millionaire'in başına da bu geldi işte. Film dünyayı ayağa kaldırdı ama Hintlileri memnun etmedi. “Hindistan bu değil!” tartışmalarına yol açtı.
İsim bile tuhaf: “Milyoner varoş iti!” Varoş iti adını taktığınız kişilerin sayısı ise birkaç yüz milyon.

***


Unutmayalım ki bu bir Hint filmi değil, İngiliz filmi.
İngiliz sinemacılar bir Hint romanını alıp aşırı derecede değiştirmişler.
Romandaki baş kişinin adı bile farklılaştırılmış.
Filmdeki Müslüman çocukların annelerinin Hindular tarafından öldürülmesi gibi din çatışmalarını körükleyecek sahneler eklenmiş.

***


Hindistan’daki sinema endüstrisine Hollywood’tan bozma Bollywood deniliyor. Bir zamanlar Türkiye’yi de etkileyen Avare, Sangam vs. gibi şarkılı filmler yapılıyor burada.
İngilizler ise bu eski sömürgelerindeki hayatın klişelerini alıp Batı sosuna bulayarak dünyaya pazarlıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki bu yöntem beni çok rahatsız ediyor.
Hindistan’ı iyi bilmememe rağmen bu büyük ülkenin böyle Batılı kilişelerin dışında ele alınması gerektiğinden eminim.
Çünkü ben Hindistan’ı Satyajit Ray’ın, Mrnal Sen’in filmlerindeki, Rabindranath Tagor’un şiirlerindeki, Arundhati Roy’un romanlarındaki derin gerçeklikle tanıdım.
Hindistan’ın gerçek ruhunu anlatan büyük sanatçılar bunlar. Batılı kurnaz efendilerin allayıp pullayarak sundukları Hindistan değil.
Ama şimdi ne yazık ki milyonlarca kişi, romana bile bağlı kalmayan bu filmi seyredecek.
Satyajit Ray’ın filmlerini ise hiç kimse izlemeyecek. Aynen Japon Yasujiro Ozu’nun başına geldiği gibi.

***


Çağımız bir pazarlama çağı.
Ve bu pazarlamanın ilginç yöntemlerinden birisi de bilinmeyen egzotik kültürlerden izlenimler alıp bunu Batı sosuna bulayarak sunmak.
Birkaç yıl önce Borat diye bir film yapmıştı İngilizler. Sözüm ona Kazakistan’dan Batı’ya gelen bir gazeteciyle dalga geçiyorlardı ama aslında Kazak kültürünü aşağılıyorlardı.
Çünkü Batı için kendileri insan, diğerleri ise “etnik” kategoride anılacak zavallılardır.
Bunlarla ya alay edilir ya da Batılı’nın acıma hisleri tatmin edilir.
Los Angeles’ta Gucci, Prada giysiler içinde Dom Pérignon şampanyalar yudumlanırken “Ah zavallı yoksul Hintli çocuklar. Onlar için ne kadar üzülüyoruz. Ne de tatlı kara gözleri var!” demeye yarar.
Zülfü Livaneli, Vatan, 25 Şubat 2009

25.3.07

300 adet Ispartalı'nın sonu

Klasik tarihin en önemli bahsidir; Yunanca deyişiyle Xerxes, İranlıların deyişiyle Şehinşah Heşayer Şah Yunanistan'a saldırdı. Bugünkü yurdumuzun Muğla ili o zaman Karya idi ve İyonya denen Ege kıyıları zaten onundu.
İranlılar İyonya'ya Yunanistan derdi. Bizim dilimize de bu deyiş oradan geçmiştir. Şahlar şahı bütün Orta Asya'ya, Afganistan ve Kuzey Hindistan'a, Kafkas'a ve tabii İran'a ve Mezopotamya'ya, Mısır'a ve Anadolu'ya sahipti. Sarayının duvarında kendisine tabi milletlerin temsilcileri getirdikleri hediyelerle resmedilmiştir.
Eski İran bütün monarşilerin modeliydi. Eski dünyanın bütün uygarlık ve dinleri onun içinde toplanmıştı ve eski Mısır'ın parlaklığından sonra bütün o kültürlerin birbirleriyle kaynaşmasını sağlamıştı. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de bir yerde hepimiz İranlıyız. Şimdi seyretmekte olduğunuz "300 Spartalı" filminde İngilizce telaffuzla "Zarhes" diye tarif edilen zincirli dövmeli İran şahı bu.

Tüm olumsuz tipler zenci
Amerikalılar tarih bilgileri son derece kıt bir toplumdur. Bu bilgisizlikleri üzerinde gayet kolay oynanır; bütün sinema tarihi boyunca Amerikan film endüstrisi bu bilgisizliği istismar ederek acayip dekorlar, acayip kostümler ve uyduruk olaylarla kazanç sağladı.
Ta ki eski dünya Pasolini, Visconti, Rossellini, Wajda, Szabo gibi büyük rejisörlerle tarihin sinemada nasıl işleneceğini öğretene kadar...
Hiç kuşkusuz tarihi film, tarih kitabı değildir. Ama sanatçının fantezisi de cıvıklık ve bayağılığa kayma hakkına sahip değildir.
Gördüğümüz 300 Ispartalı bir yerlere saldıran kalabalık bir orduya karşı ülkelerini savunuyor. Termopillerde İranlıları durduran Ispartalılar tarih yazan Helenlerin ve Romalıların sayesinde ebedileştiler. Orada Ephialtes diye kişiliği henüz pek iyi tahlil edilmemiş biri vardı; Perslere yan geçitleri gösterdi. Kral Leonidas'ın kuvvetleri kahramanca savaşarak öldüler.
İnsanlar Leonidas'ı yiğitliğinden dolayı halen kutsar. Ama bu filmi çeviren avukattan düşman daha evladır demek lazım. Çünkü Kral Leonidas'ın komuta ettiği Ispartalılar hepsi bilgisayar tipi ve Leonidas rolündeki Gerard Butler'ın aktör çizgileri de bu bilgisayar tipleri arasında kayboluyor.
Pers ordusu ise garip terörist kuklalara benzetilmiş, panayır maskeleri ile savaşan mahlukat. Şahlar şahı uçuk bir zenci manken; ne hikmetse er meydanının bütün olumsuz tipleri zenciler.
Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran'ı karalamayı hedefliyor besbelli.

Gerçek değil fantezi
Hollywood yarı eğitimli bir halkı kolayca kandırabiliyor. Daha önce de belirtmiştim. ABD halkı 20 yıldır "Rambo" filmleri seyrede seyrede, Vietnam'da zafer kazandıklarına inandırılmıştır. Gençler arasında yapılan anketler böyle tuhaf sonuçlar vermişti. Garabeti sadece Amerika ile sınırlamayın, başka yerlerde de üç aşağı beş yukarı aynı sonuç ortaya çıkabilir.
Sinema insanları etkileyen bir 20'nci yüzyıl icadı; hele eğitimsiz kitlelerin zihnini kolayca saptırabiliyor. Çocuklarına tarih öğretemeyen bizimki gibi ülkede böyle filmleri yasaklamasak bile; filmin tarihi gerçeği yansıtmayan bir fantezi olduğunu sinemaya gelenlere notla veya ekranda bir tebliğ ile bildirebiliriz.
İran İmparatorluğu bu değildi, büyük medeniyetti; Pers savaşları denen savaşlar Panhelenist bir vatanseverlikle karşılaştı. Yine de zafer Isparta-Atina rekabetini önleyemedi. Geçen sene "Büyük İskender" denen kepaze üründen sonra, Hollywood'un İran ile ilgili parçalarına dikkat edelim. Zira fazla bir şey bilmeden, filmin hasılat rakamlarını zikreden ve sorumsuzca reklamını yapan basındaki bazı yazılar hiç değilse filmin sanat yönüne de bakmayı düşünmüyorlar. Ve benim gibi fazla araştırmadan kızınızı bu filme götürürseniz, üzülürsünüz.
İlber Ortaylı, Milliyet, 25 Mart 2007