AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.6.16

Avrupa Patladı, Yerli Vakvakların Başı Sağolsun

Cuma sabahı itibarı ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Taksim istikametine gidiyorum. Af buyurun daha kargaların pisliklerini didiklemediği bir vakitte uyanıp radyo programı yapmaya gelmiş olan siyaset ve “ekönömi” yorumcuları kaygıdan pelte olmuş ses tonlarıyla ah vah ediyorlar.

“Hayırdır yahu yoksa başkan babamıza bir şey mi oldu” diyerek heyecanla kulak kabarttım, yok mevzu o değilmiş, İngiltere’deki referandumda AB’den ayrılmak isteyenler galip gelmiş, dertleri oymuş.
Arkadaş, zannedersin ki yuvaları yıkılmış, anaları babaları ölmüş! CNN’nin NTV’nin çakma kanaat önderleri dokunsan ağlayacak haldeler. Hele Egebıoy’la beraber şu bakara/makara işlerine bakan bir tanesi var ki hem üzgün hem kızgın, feryat ediyor “alçaklar, Dünya’nın en büyük barış ve demokrasi projesini yıktılar” diye… Evet dostum, barış demokrasi ve kardeşlik, hatta çokseslilik, çeşitlilik falan… neredeyse beni bile ağlatacaksın!
Başka bir kanalda ise Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine bakan trilyon tane uzmandan biri konuşuyor. Bu uzman hanımefendi, TV’lere radyolara çıkartılan her uzman gibi kendinden son derece emin, belli ki hadiselere başka açılardan bakmayı pek bilmiyor, kullandığı kavramların evrensel kavramlar olduğunu düşünüyor. “Milliyetçiliğin yükselişi çok korkutucu” diyor ve devam ediyor “İngiliz seçmenin AB’ye egemenlik gibi bir kavram üzerinden hayır demesi anlaşılır gibi değil..”  AB öyle bir birlik ve demokrasi projesiymiş ki ülkeler para birimlerini, bayraklarını bile değiştirmişler, nasıl olurmuş da şimdi egemenlik gibi modası geçmiş kavramlara dönerlermiş… Breh breh breh!  Laflara bak, egemenlik ne yav? Kimin ne işine yaramış egemenlik! Hele ki İngilizlerin, dört yüz yıl dünyayı kendi bayrağıyla sömürmüş adamın egemenlikle ne işi olur yahu, değil mi ama!
Radyolarda sohbetler, “ouuww Paund şu kadar değer kaybetti”, “oh may gad, Londra borsası kaç puan düşecek acaba…” gibi çığlıklar ve feveranlar arasında devam ediyor. Belli ki bu yorumcu takımının borsada şurada burada hayli yüklü parası var, dertlerinden kurdeşen dökecekler!
Ben duyduklarıma inanmaya çalışırken muhteşem uzmanlar ve yorumcular konuyu daha da beter bir yere bağladılar : İngiltere’nin birlikten ayrılması Türkiye’nin girişini kolaylaştırırmış. Taksim dolmuşu sanki mübarek, bir kişi indiğine göre biri binebilir! Tabi böyle demiyorlar, “İngiltere dolmuşta ayağa kalktığına göre, biz de ayakta binebiliriz” demeye getiriyorlar. Gerçekten muhteşem, çekirge düzeyinde bir akıl, kertenkele düzeyinde feraset!

Avrupa nedir bilmesek….
Avrupa Birliği’nin kurulduğu günden beri karıştırdığı haltları bilmesek gerçekten de bu aklı evvellerin sözlerine inanacağız! Beyefendinin “barış ve demokrasi projesi” dediği şey, aslında sermayenin son yüzyıldaki en büyük yağma hamlelerinden biridir. Özgürlük paranın özgürlüğü, demokrasi zenginlerin çıkarları ile çizilen bir çerçevenin içinde o sınırlara ilişmeden katılımcılık oynama hakkıdır. Barış? Barışın ne demek olduğunu görmek istiyorsanız Libya ve Irak’ı bombalayan Avrupa uçaklarına, Suriye’deki yamyamlarla beraber savaşan lejyonerlere bakmanız yeterli olacaktır.
Avrupa Birliği, emperyalist-kapitalist bir birliktir. “Emperyalist soğuk saldırganlık” yılları boyunca Sovyetler’e karşı NATO’nun yanında ekonomik saldırı aparatı olarak kullanılmış, Sovyetler’in ve Doğu Bloku’nun çözülmesi ile tarihin gördüğü en büyük yağma operasyonunun başat aktörü olmuştur. Modern tarihin en büyük uluslararası hukuk skandalı sayabileceğiiz Doğu Alman devletininin gasp edilmesi, el kadar Baltık devletlerinin akla ziyan çıkışlarla bağımsız devletler haline getirilmesi, Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaşla bölünmesi, yeni türeyen Rus burjuvazisi ile girilen çirkin ilişkiler ve daha niceleri AB’nin kabarık suç dosyasının bazı fasıllarıdır.
Avrupa Birliği, ne kendi içindeki çalışanlara, yoksullara ne de Dünya’nın geri kalanına mutluluk getirdi. Büyük ortakların gölgesinde ezilen küçükler, yıllar içinde pek çok hakkını kaybeden işçi sınıfı, giderek esnekleşen, tüm inisiyatifin patronlara geçtiği bir işgücü piyasası, işsizleşen gençler, lime lime dökülen eğitim ve sağlık sistemleri… 

Brüksel bürokratlarının ve Avrupa solcusunun işlevi
Öte yandan Brüksel’de oturup kalın maaşlar alan bir yığın bürokrat sabah akşam Avrupa Ruhu’nun meyvelerinden bahsediyordu. Brüksel bürokratlarının yağlı maaşlarının tek temel sebebi vardı: birliğin cilasını bozmadan halkın bu meyvenin koçan kısmıyla idare etmesini sağlamak. Halka verilen bu koçan, sözde serbest dolaşım hakkı, Erasmus gibi programlar, entel takımının ağzına bir parmak bal gibi çalınan kültür, sanat vb fonlarıydı. Bir yandan kamu kaynakları “elverişli yatırım iklimi” kisvesi ile büyük şirketlere peşkeş çekilirken, diğer yandan bu enstürmanlarla halkın Avrupa Rüyası yaşaması sağlanıyordu. Sermayenin bu en büyük tarihsel birliğine halkın gönüllü destek vermesinin yolu böyle bulunmuştu. Bir tür iş bölümü yapıldı, Avrupa’nın sağcıları malı götürmekle iştigal ederken, solculara ise bu tür hokkabazlıklarla vatandaşı uyutma vazifesi verildi.
Doğrusunu isterseniz Avrupa’nın solcuları bu görevi layıkıyla yerine getirdiler. Bir siyasi proje olarak AB’nin ideolojik tarafını iyice tahkim ettiler. Sadece birliğin içinde değil, bizim gibi çevre ükelerde de çok geniş bir havariler ordusu yetiştirmeyi başardılar. Temel işlevleri Avrupa Birliği’nin faziletlerini anlatıp, her zeminde AB’cilik yapmak olan bu besleme takımına proje fonları yoluyla muazzam büyüklükte kaynaklar aktarıldı. Bataklığın kurbağaları gibi sürekli olarak aynı sesi çıkararak viyaklayan bir vakvaklar takımı, her hadiseye aynı argümanlarla koşarak yetiştiler: demokrasi, özgürlük, çok seslilik, çok kültürlülük, barış… İçi boşaltılmış bu kavramlar gerçekte tek bir işe hizmet ediyordu : Avrupa’nın serbest piyasacı ideolojisi karşısında halkın/emekçilerin tüm savunma olanaklarını yok etmek. 

Bizim yerli vakvaklar, ABcilik ve Cumhuriyet düşmanlığı
Türkiye için de böyle oldu. Bilgi Üniversitesi ve Boğaziçi merkezde olmak üzere neredeyse tüm akademi dünyası, Birikim Dergisi çevresinden hareketle siyaset ve kültür alanı, Radikal 2 gazetesi, CNNTürk ve NTV üzerinden tüm medya işte bu vakvakların yerli versiyonları tarafından işgal edilip serbest piyasacılığın hizmetine sunuldu. Avrupa’cı vakvakların tamamının yakın zamana kadar AKP’cilik yapmış olması bir tesadüf olabilir mi?
Bütün referansı Avrupa olan bu ekibin içinde az çok dincisi, solcusu, liberali, Kürtçüsü her türü bulunur ancak bunlar küçük nüanslar gibidir, hepsinin ortak özelliği kayıtsız şartsız Avrupacı olması, her işe referans olarak Avrupa’yı göstermesi ve tabi bir de en önemlisi… evet bildiniz, Cumhuriyet düşmanlığıdır. Sebepleri buraya sığmaz, apayrı bir yazının konusudur, Türkiye’de Avrupa Birlikçilik bir tür Cumhuriyet düşmanlığı olarak palazlanmıştır. AKP ile çok derin bağları olması da bu sebeptendir. Zamanın ruhu budur, çağın gerekleri böyledir, Türkçesi “sermaye ve Batı öyle istemiştir”.
Heyhat, sonunda el birliği ile yıktıkları Cumhuriyetten geriye AKP faşizmi kalınca gözlerini Avrupa’lı patronlarına doğru belertip canhıraş viyaklamaktan başka çareleri kalmadı. Avrupa’daki abiler ablalarsa  çoktan kendi dertlerine düşmüşler, hiç oralı olmadılar. Merkel’e mektup yazanlar, Avrupa Parlemento’sunun kapısını aşındıranlar, Alman gazetelerine makaleler döşenenler… Mesaj hep aynı: “aman Avrupa bu Tayyip çok sertleşti gel bizi kurtar!” Merkel yanıt yazdı mı bilmem ama yazmışsa kesin şöyle demiştir : “yavrum sertse size sert, bize karşı bir yamuğunu görmedik!” Evet gerçekten de öyle, AKP rejimi en başından beri ve bugün de AB için özel bir sorun teşkil etmiyor ve bu vakvakların öttürdüğü Avrupa borusu aslında bizatihi AKP için çalıyor. Küçük yol kazalarının, dönemsel fikir ayrılıklarının ne ehemmiyeti olabilir ki?
Bizim Avrupacı vakvak takımı da tam bu fikre geliyordu ki batı cephesinden çok daha acı bir haber geldi. Bütün ömürlerini vakfettikleri o çok renkli, çok rahat AB elbisesinin dikişleri İngiltere dolaylarından patlayıverdi. Çok üzgünler, çok kaygılılar, hatta çok kızgınlar… Tüm varlıklarını bu fikirde bulmuş, adeta Avrupa’nın sustalı oyuncağı haline gelmişler, işleri de fikirleri de aslında bu uşaklık halinden ibaret. Hangi süslü sözcüklerle parlatırlarsa parlatsınlar, hangi insani değerin ardına gizlenmeye çalışırsa çalışsınlar beyhude, göbekten Batı’ya bağlı sermayedarların, Batı’dan icazetli siyasetçilerin ve bizatihi Batı’nın gönüllü aparatıdırlar. Ah yazık, dokuz kat cila çektikleri Avrupa Birliği, İngiliz halkının bir tokadıyla façayı çizdirirverdi…
Şimdi oturmuş, sanki kendilerine soran varmış gibi “İngiltere referandumu yeniden yapılabilir mi” diye konuşuyorlar. Bu arsızlıkları sizi şaşırtmasın, demokrasi dedikleri aslında “bizim istediğimiz olana kadar oylamaya devam edelim” sistemidir. Belli ki İngiltere’yi Avrupa’nın sonradan türeme oyuncak devletleriyle karıştırıyorlar.
Gel gelelim, kolay kolay tükenmezler, akademide, devlette, medyada, iş dünyasında af buyurun ayrık otu gibi bitmişler, semirmişler, yanlarını yörelerini kendileriyle aynı tarikattan, aynı derecede ipotekli kafalarla iyice tahkim etmişler. Ancak emin olun, artık kolayına bellerini de doğrultamazlar. Tüm Türkiye solunu paralize eden, entelektüel iklimimizin ırzına geçen, her tür kirli ilişkiyle bugünkü faşizmin taşlarını döşeyen Avrupacılık fikri artık ölmüştür. Evet, tek kelime ile ÖL-MÜŞ-TÜR. Şimdiden sonra yapacakları en iyi iş Bilgi Üniversitesi’ne ya da Birikim Dergisi’nin önüne bir taziye çadırı kurmak olacaktır.(*)
(*) Taziye çadırı fikrinin sahibi, sevgili kardeşim Yavuz Karamahmutoğlu’na teşekkür ederim.
 http://deligaffar.com, 25 Haziran 2016

9.5.11

Nato units left 61 African migrants to die of hunger and thirst

Dozens of African migrants were left to die in the Mediterranean after a number of European and Nato military units apparently ignored their cries for help, the Guardian has learned.

A boat carrying 72 passengers, including several women, young children and political refugees, ran into trouble in late March after leaving Tripoli for the Italian island of Lampedusa. Despite alarms being raised with the Italian coastguard and the boat making contact with a military helicopter and a Nato warship, no rescue effort was attempted.

All but 11 of those on board died from thirst and hunger after their vessel was left to drift in open waters for 16 days. "Every morning we would wake up and find more bodies, which we would leave for 24 hours and then throw overboard," said Abu Kurke, one of only nine survivors. "By the final days, we didn't know ourselves … everyone was either praying, or dying."

International maritime law compels all vessels, including military units, to answer distress calls from nearby boats and to offer help where possible. Refugee rights campaigners have demanded an investigation into the deaths, while the UNHCR, the UN's refugee agency, has called for stricter co-operation among commercial and military vessels in the Mediterranean in an effort to save human lives.

"The Mediterranean cannot become the wild west," said spokeswoman Laura Boldrini. "Those who do not rescue people at sea cannot remain unpunished."

Her words were echoed by Father Moses Zerai, an Eritrean priest in Rome who runs the refugee rights organisation Habeshia, and who was one of the last people to be in communication with the migrant boat before the battery in its satellite phone ran out.

"There was an abdication of responsibility which led to the deaths of over 60 people, including children," he claimed. "That constitutes a crime, and that crime cannot go unpunished just because the victims were African migrants and not tourists on a cruise liner."

This year's political turmoil and military conflict in north Africa have fuelled a sharp rise in the number of people attempting to reach Europe by sea, with up to 30,000 migrants believed to have made the journey across the Mediterranean over the past four months. Large numbers have died en route; last month more than 800 migrants of different nationalities who left on boats from Libya never made it to European shores and are presumed dead.

Underlining the dangers, on Sunday more than 400 migrants were involved in a dramatic rescue when their boat hit rocks on Lampedusa.

The pope, meanwhile, in an address to more than 300,000 worshippers, called on Italians to welcome immigrants fleeing to their shores.

The Guardian's investigation into the case of the boat of 72 migrants which set sail from Tripoli on 25 March established that it carried 47 Ethiopians, seven Nigerians, seven Eritreans, six Ghanaians and five Sudanese migrants. Twenty were women and two were small children, one of whom was just one year old. The boat's Ghanaian captain was aiming for the Italian island of Lampedusa, 180 miles north-west of the Libyan capital, but after 18 hours at sea the small vessel began running into trouble and losing fuel.

Using witness testimony from survivors and other individuals who were in contact with the passengers during its doomed voyage, the Guardian has pieced together what happened next. The account paints a harrowing picture of a group of desperate migrants condemned to death by a combination of bad luck, bureaucracy and the apparent indifference of European military forces who had the opportunity to attempt a rescue.

The migrants used the boat's satellite phone to call Zerai in Rome, who in turn contacted the Italian coastguard. The boat's location was narrowed down to about 60 miles off Tripoli, and coastguard officials assured Zerai that the alarm had been raised and all relevant authorities had been alerted to the situation.

Soon a military helicopter marked with the word "army" appeared above the boat. The pilots, who were wearing military uniforms, lowered bottles of water and packets of biscuits and gestured to passengers that they should hold their position until a rescue boat came to help. The helicopter flew off, but no rescue boat arrived.

No country has yet admitted sending the helicopter that made contact with the migrants. A spokesman for the Italian coastguard said: "We advised Malta that the vessel was heading towards their search and rescue zone, and we issued an alert telling vessels to look out for the boat, obliging them to attempt a rescue." The Maltese authorities denied they had had any involvement with the boat.

After several hours of waiting, it became apparent to those on board that help was not on the way. The vessel had only 20 litres of fuel left, but the captain told passengers that Lampedusa was close enough for him to make it there unaided. It was a fatal mistake. By 27 March, the boat had lost its way, run out of fuel and was drifting with the currents.

"We'd finished the oil, we'd finished the food and water, we'd finished everything," said Kurke, a 24-year-old migrant who was fleeing ethnic conflict in his homeland, the Oromia region of Ethiopia. "We were drifting in the sea, and the weather was very dangerous." At some point on 29 or 30 March the boat was carried near to a Nato aircraft carrier – so close that it would have been impossible to be missed. According to survivors, two jets took off from the ship and flew low over the boat while the migrants stood on deck holding the two starving babies aloft. But from that point on, no help was forthcoming. Unable to manoeuvre any closer to the aircraft carrier, the migrants' boat drifted away. Shorn of supplies, fuel or means of contacting the outside world, they began succumbing one by one to thirst and starvation.

The Guardian has made extensive inquiries to ascertain the identity of the Nato aircraft carrier, and has concluded that it is likely to have been the French ship Charles de Gaulle, which was operating in the Mediterranean on those dates.

French naval authorities initially denied the carrier was in the region at that time. After being shown news reports which indicated this was untrue, a spokesperson declined to comment.

A spokesman for Nato, which is co-ordinating military action in Libya, said it had not logged any distress signals from the boat and had no records of the incident. "Nato units are fully aware of their responsibilities with regard to the international maritime law regarding safety of life at sea," said an official. "Nato ships will answer all distress calls at sea and always provide help when necessary. Saving lives is a priority for any Nato ships."

For most of the migrants, the failure of the Nato ship to mount any rescue attempt proved fatal. Over the next 10 days, almost everyone on board died. "We saved one bottle of water from the helicopter for the two babies, and kept feeding them even after their parents had passed," said Kurke, who survived by drinking his own urine and eating two tubes of toothpaste. "But after two days, the babies passed too, because they were so small."

On 10 April, the boat washed up on a beach near the Libyan town of Zlitan near Misrata. Of the 72 migrants who had embarked at Tripoli, only 11 were still alive, and one of those died almost immediately on reaching land. Another survivor died shortly afterwards in prison, after Gaddafi's forces arrested the migrants and detained them for four days.

Jack Shenker in Lampedusa
guardian.co.uk, Sunday 8 May 2011

24.4.09

Avrupa'nın ortak akılsızlığı

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere kimi Avrupalıların ikiyüzlü ve ırkçı olabildiklerini tarihsel örneklerle kanıtlamak o kadar zor değil. Ama ‘Descartes’ın çocukları’nın ‘irrasyonel’, akıldışı davrandıklarını kanıtlamak? Hele birlikte hareket ettikleri, ‘ortak akıl’ ürettikleri iddia edilen bir durumda?
Bunun pek kolay olmaması gerekir.
Peki, o zaman Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’nde ısrar edilmesini nasıl açıklayacaksınız?
Çünkü bu seçim, günümüzün siyasal bağlamında, akla ve mantığa sığmıyor.
Gündelik sağduyu düzeyinde bakın olaya: Yeni bir Amerikan Başkanı seçilmiş, adam selefinin yaptığı yanlışları düzeltmek istiyor, bunlardan birisi de ABD’nin (NATO olarak da okuyabilirsiniz) İslam coğrafyasında düşman olarak algılanmasına son vermek, bunun için birtakım açılımlar yapıyor, bu sırada yeni bir NATO Genel Sekreteri seçilmesi gerekmekte... Elde bir fırsat var...
Ne yaparsınız?
Mantık gereği, bu önceliğinize uygun birini ararsınız. Ne bileyim, belki de NATO’da en fazla askeri olan ikinci ülke Türkiye’den birisini seçersiniz. Jest olur, anlamlı olur, politik kazancı olur.
Ama siz ne yapıyorsunuz? Bu makam için en son düşünülmesi gereken adamı seçiyorsunuz. Bunu yaptığınız anda verdiğiniz mesaj, vermek istediğinizi iddia ettiğiniz mesajın tam tersi oluyor: Yani, canınız cehenneme! Size dünyanın kaç bucak olduğunu gösterecek, sizleri bir an önce hurilerinizin yanına göndermenin yollarını arayacağız!
Rasmussen önerisi, Fransız Sarkozy ile Alman Merkel’den geliyor.
Türkiye, çok haklı olarak (ama çok yanlış bir biçimde) karşı çıkıyor. Onlar hemen şimşekleri Türkiye’nin üzerine gönderip hedef şaşırtıyorlar ve istediklerini gerçekleştiriyorlar.
Durum o kadar akla aykırı ki, ben bunun ABD’ye kuşkuyla bakan, Descartes kadar Makyavel’in de
çocukları olan sinsi Avrupalıların acemi Obama’ya karşı kurdukları bir tuzak olduğunu düşünüyorum.
Öyle ya, Rasmussen’den nefret ettikleri için daha
da imanla savaşacak olan Taliban’ın, El Kaide’nin ve diğer İslamcı örgütlerin karşısında Fransız ve Alman askerleri mi olacak?
Yoo, Amerikan askerleri olacak!
Peki, üniversite son sınıftayken Harvard Hukuk Dergisi’ni yönetecek kadar parlak bir zekâya sahip olan Barack (ve üstelik Hüseyin) Obama bu yanlışı nasıl yapıyor?
Henüz orasını anlayabilmiş değilim.
Zaman ilerledikçe yaptığı hatanın farkına varacak, Sarkozy ile Merkel’i ona göre değerlendirecektir.
George W. Bush döneminde ABD’nin ‘kibirli’ hareket etmesinden, burnundan kıl aldırmamasından söz edilirdi. Şimdi aynı şeyi Fransa ve Alman hükümetleri için söyleyebilmek mümkün. Sonucunu hep birlikte göreceğiz.
Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in “Rasmussen itirazından sonra Türkiye’nin üyeliğini desteklemiyorum!” demesine gelince...
Desteklerken ne yararını gördük ki, desteklemezken hangi zararını görelim?
Değil mi ama! Akıl var, mantık var!
HALUK ŞAHİN, Radikal, 24 Nisan 2009

23.9.08

Olli'madi Ispanya!

Hafta sonunda birkaç gazetede arka sayfalarda haber olan.. O yüzden pek dikkat çekmeyen bir haberi özetleyerek aktaralım...

Efendim, İspanya Yüksek Mahkemesi, terör örgütü ETA ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle Bask bölgesinde faaliyet gösteren Komünist Partisi’ni (PCVT) kapatmış. Aynı mahkeme bir süre önce de Bask Milliyetçi Hareketi’ni (ANV) aynı gerekçe ile siyasi faaliyetten men etmişti. Batasuna da dikkate alındığında, bu, mahkemenin verdiği 3. kapatma kararı oluyor...

Demokrasilerde parti kapatma yoktur... Partileri ancak seçmen oy vermeyerek kapatır, diyen bizim haybeci... Pardon, ABe’ci liberal, dinci, şeriatçı, sözde “demokrat!” dostlar! ve onların ağababaları Olli Rehn’ler, Lagendijk’ler bu haberlere ne diyorlar? Hiç sesleri çıkmıyor da...
Gelelim ANV’nin kapatılmasına.. Bu parti neden mi kapatıldı? Teröristler tarafından 1 jandarmanın öldürülmesi olayını kınamadığı için... Evet, sadece cinayeti kınamadığı için.

Bizde durum nasıl diye sorarsanız.. İşte dünkü gazetelerden bir haber:
“DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici uzun bir konvoy eşliğinde Siverek ilçesi Karbahçe köyüne geldi. Biji Apo sloganlarıyla karşılandı. Üzerindeki bombaların patlamasıyla ölen PKK’lı Müslüm Güneşoğlu’nun ailesini ve taziye çadırını ziyaret etti, saygı duruşuna katıldı”
İspanya böyle bir partiyi siyasi parti saymıyor, yaşatmıyor. Biz ise demokratlığımızı böyle partilere tahammül etmekle ölçüyoruz... Birimiz yanlış yapıyor ama...

Melih ASIK, Milliyet, 23 eylül 2008

18.7.08

Açıklama

BEKLENEN iddianamede yer alan iddialar, gizli tanıkların da kimliği dikkate alınarak saklı tutulmak kaydıyla fakat öte yandan kamuoyunu tatmin etmek için bazı teknik hususlar aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.

Madde 1: Görev başındaki hükümetin icraatlarını eleştirmek, darbe girişiminde bulunmakla eşdeğerdir. Hükümet eleştirilemez. İstikrarın tek teminatı olan hükümeti eleştirmek hem demokrasiden vazgeçmek hem de dinden çıkmak anlamına gelir.

Madde 2: Hükümeti eleştirme girişiminde bulunmak silahlı örgüt kurmayı düşünmekten farksız bir düşünce tarzıdır. Dolayısıyla silahlı örgüt kurmayı düşünmek, halkı hükümete karşı silahlı isyana teşvik etmektir.

Madde 3: Silahlı isyan örgütünün kuruluş sermayesi olarak kullandığı silahlar, gecekonduda bulunan seri numaraları tutanakta yazılı yirmi yedi adet el bombasıdır. El bombaları, elde patlamasın diye gizli tutulan ek tutanakla imha edilmiştir.

Madde 4: Silahlı isyan örgütü aynı zamanda terör örgütüdür. Bu örgüt, klasik anlamdaki terör örgütü değildir. Avrupa kapısındaki ve Amerika kıyısındaki çağdaşlık dikkate alınarak postmodern terör örgütü olarak algılanmalıdır.

Madde 5: Halen şüpheli olarak adı geçen kişiler aslında birer teröristtir. Fakat bunları dağdaki terörist gibi düşünmek yanlıştır; bunlar kentli teröristtir ve çağdaş kılıkta dolaşırlar, örneğin takım elbise giyer, kravat takar, sinekkaydı tıraş olurlar.

Madde 6: Haklarında dava açılacak şüpheli teröristlerin, silahlı terör örgütünün kurucu üyesi olup olmalarına bakılmaksızın halkı silahlı isyana teşvik etmiş olmaları bakımından kasaptaki ete soğan doğrama girişimi nedeniyle cezalandırılmaları kaçınılmazdır.

Madde 7: Hükümeti cebir ve şiddet yoluyla devirmeyi düşünenlerin cebirden sonra geometriye başvurmaları söz konusu olduğu için olay matematiksel yönden de ayrı bir soruşturma konusu yapılacaktır.

Madde 8: İddianame bu kadar değildir. Ek iddianame birkaç yıl içinde hazırlanacaktır ve bundan sonraki açıklamaların hükümet tarafından medyaya iliştirilmiş gazetecilerce yapılması yolunda kanun hükmünde kararname yayımlanacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmak!

İSTANBUL Barosu Genel Sekreteri avukat Hüseyin Özbek yaşanmakta olan son olaylar ışığında bazı saptamalarda bulunuyor:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal yapısına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki anayasal statüsüne, Türk milletinin bilinçaltında yaşattığı ordu algısına yönelik stratejik saldırı kampanyası hız kesmeksizin sürüyor. Atlantik ötesindeki ana karargâhta oluşturulan stratejiye AB’nin de sıcak baktığı anlaşılıyor… Emperyalist sistemin bitmez tükenmez istemlerine karşı ulusal çıkarlar gereği direnme Batı jargonunda çözümsüzlükte ayak direme ve reform karşıtlığı olarak tanımlanmaktadır. Çözümsüzlük yerine teslimiyeti iktidarda kalmanın amentüsü belleyip, sözlüklerinden ulusal onur, bağımsızlık, özgürlük kelimelerini çoktandır silmiş olanlarca Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı sürdürülen kampanya geleceğin tarihçilerince nasıl değerlendirilecek dersiniz? Psikolojik operasyonlarla, kesintisiz kampanyalarla halkın gözündeki itibarı örselenmek istenen, darbeci, ekonomik ve demokratik gelişmenin baş engeli olarak suçlanıp sindirilmeye çalışılan Türk Silahlı Kuvvetleri, kışlasına hapsettikten sonra, Kıbrıs’ta, Ege’de, Güneydoğu’da, Kuzey Irak’ta emperyalist sistemin istediği her türlü çözüme(!) toptan kabul sözü vermiş olanların acelesi olduğu anlaşılıyor!”

Deniz Som, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2008

6.7.08

AB çıkar çetesi

Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli Türkiye Raporu’nun 23. maddesi aynen şöyle:
“...Encourages the Turkish authorities to resolutely pursue investigations into the Ergenekon criminal organisation while closely adhering to the principles of the rule of law, to fully uncover its networks reaching into the state structures and to bring those involved to justice.”
Yani:
“Avrupa Parlamentosu, Türk makamlarını, kanun hâkimiyeti ilkesine sıkıca bağlı kalarak, Ergenekon cinayet örgütü ile ilgili soruşturmasını kararlılıkla sürdürmeye, bu örgütün devletin yapılanmasının içine sızmış bulunan şebekesini tümüyle ortaya çıkartmaya ve bu işlere karışmış olanları adalete teslim etmeye teşvik eder...”
Görüldüğü gibi.. Henüz iddianame bile hazır değil ama... Avrupa Parlamentosu Ergenekon’un bir cinayet örgütü olduğuna karar vermiş... Şebekeyi saptamış. Hükümeti, devletin içine sızmış şebekeyi ortaya çıkarmaya ve adalete teslim etmeye çağırıyor.
Aynı Avrupa Birliği, AKP hakkındaki kapatma davasında ise Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapıyor, kapatma kararı verildiği takdirde AB ile ilişkilerin kopacağından dem vuruyor, yargıyı tehdit ediyor. Muhalifleri ezdirmek için kumpas kurulmasına omuz verirken, işbirlikçileri kurtarmak için uğraşıyor. O yüzden falanca konuda yargı çalışsın buyuruyor, filanca konuda çalışmasın diye bastırıyor. AB’nin çıkarları söz konusu olunca ilkeleri yok oluyor. Bir sahtekârlar şebekesi ki, sormayın...

Melih Aşık, Milliyet, 06 Temmuz 2008

22.6.08

Ko Medya...

Yılların gazetecisi Yalçın Pekşen dostumuzun son kitabı “Ko Medya” adını taşıyor... Bizim mesleğin bizdeki uygulanışını, ıcığını cıcığını, o her zamanki mizah ustalığıyla anlatıyor Yalçın... Her kesimin aynı ölçüde kulağını çınlatıyor:
“Elinde kâğıt kalem, ses kayıt cihazı, fotoğraf makinesi, kamera veya içki kadehi olan kişilerden sonuncusuna gizlemek istediğiniz şeyleri anlatmayın. Büyük olasılıkla içlerindeki tek gazeteci odur.”
Uzaktan bakınca gazeteci ve yazarlar aşağı yukarı birbirine benzer koşullarda yaşıyor sanılır... Öyle olmadığını anlatıyor:
“...Hiçbir gazeteci diğerine benzemez., bu benzemezliğin en önemli kalemlerinden biri de kazançlarıdır... Para parayı çeker lafı gazetecilikte geçerlidir... Altınızda son model araba, Boğaziçi’nde yalınız veya Beykoz konaklarından villanız varsa daha çok kazanırsınız.”
İyi gazeteciyle kötü gazeteci farkı nedir?
“İyi (olumlu) haberler yaparsanız kötü gazeteci olursunuz ama iyi yaşarsınız.
Kötü (olumsuz ) haberler yaparsanız iyi gazeteci olursunuz ama kötü yaşarsınız...”
Yalçın okurları da ikiye ayırıyor...
İyi eğitilmiş okurlar... Okudukları yazıyı “Acaba benim düşündüklerimden farklı bir şey var mı?” diye okurlar... Eğer bir fark bulurlarsa beğenirler. Zor beğenirler ama beğenirlerse sadık okur olurlar...
Sıradan okurlar, yazarlara “Acaba benim gibi mi düşünüyor?” diye yaklaşırlar... Bunlar eğer kendisi gibi düşünüyorsa yazarı severler. Yazar seçmezler ve kolayca tavır değiştirirler... Kitapta hayli malzeme var...


Umutluyuz...
Kalitesiz futbolla Avrupa Şampiyonu olursak kalitesiz demokrasiyle AB’ye kabul ediliriz artık...
Haldun Ertem



Kafayı mı çektin geç direksiyona trafiğe çık,
Maç mı kazandın, bas tetiğe mermileri sık,
Bunlar herkesin yapacağı sıradan olay değil,
Kim ne derse desin magandalık kolay değil.
Ordulu Şair Ali



Gül çalarken!..
Okurumuz Uğur Yediparmak olaya bizzat tanık... Kadının biri parktaki gülleri koparıyor... Kırmızı ışıkta durmuş olan servisin şoförü durumu görünce camı açıyor, kadına bağırıyor:
- Ayıp değil mi hanım, utanmıyor musun çiçekleri çalmaya?
Kadının cevabı:
- Niye? Çalmak bizim de hakkımız değil mi?



Gezen’le röportaj
Değerli sanatçımız Müjdat Gezen ile, Vatan gazetesinin cuma günkü ilavesi “Bizim Kahve”de yapılmış hoş bir röportaj okuduk:
Soru: Peki, sizce AKP kapatılmalı mı?
Yanıt: Tabii ki...
Soru: Neden?
Yanıt: Bütün söylemleri demokrasi dışında.
Soru: Ancak çoğu liberal yazarlar bunun aksini söylüyor.
Yanıt: Ben onlara libero diyorum. Her mevkide oynuyorlar. (Gülüyor)
Soru: Edip Akbayram AKP’li belediyelerin konserine çıkmadı.
Yanıt: En doğrusunu yaptı. Hepimiz özen gösteriyoruz. Zor durumda olmama rağmen Kültür Bakanlığı’nın yardımını reddettim. Bakan Ertuğrul Günay aradı, “Sen benim gençlik idolümdün” dedi. Olsun. Borç buldum, çalışanlarımın maaşlarını ödedim. Ama bu yardımı kabul etmedim...



Mucizeyiz biz...
Alman radyo televizyonları, yarı final maçında Almanya’yı favori gösteriyormuş... Çekler ve Hırvatlar da öyle gösteriliyordu. Ama tersi oldu. Anlaşıldı ki, futbol tanrısı artık bizden yanadır... Takım gol yiyince Terim’in verdiği taktiği unutmakta, kendi bildiği gibi oynamakta ve aslan kesilmektedir. Ya tur ya ölüm ikilemine girdi mi çılgın Türkler mucizeler yaratmaktadır... Arda, Nihat, Hamit, Tuncay, Servet gibi oyuncularımız o zaman kendilerine gelmektedir. Artık inandık ki... Yenemeyeceğimiz ülke yoktur...
Olup bitenler bırakın şansı, mucize sınırlarını da aştı... Ama sonuçtan memnunuz.. Fakir millet sevindi... Son yıllarda hep aşağılandığı ve ezildiği için alınan sonuçlar karşısında bir öfke ve sevinç patlaması yaşıyor. Ezilmeye katlanamadığının da bir ifadesi bu... Aynı zamanda Türk bayrağını göğsüne takıp “Türkiye” diye bağırmanın da mutluluğunu duyuyor... Son yıllarda malumunuz “Türküm” demek neredeyse ırkçılık sayılır olmuştu... Ülkenin başbakanı bile “Türküm” demiyordu... Başarılı sonuçlar ortak sıfatımızla buluşmamızı da sağladı denebilir... (Biz Türk sözcüğünün bir ırkı değil, bu ülkenin tüm vatandaşlarını temsil ettiğine inananlardanız...)
Neticede... İyi geldi bu mucize... Tabii çalışmadan kazanma hevesimizi körükleyebilir ama... Şimdilik iyi!



İş kuyruğu
Adamın biri iş bulmak için İstanbul’da İşçi Bulma Kurumu’na müracaat etmiş.
- Evet bir iş var... demiş ilgili memur. Rus dans grubu birini arıyor.Tüm yapılacak iş kızların soyunmasına, giyinmesine yardım etmek, günde iki kez vücutlarını bebek yağı ile yağlamak, göğüslerinin ucuna parlak küçük yıldızlar yapıştırmak falan...
Sevinçten gözleri parlamış adamın;
- Ohhh çok iyi, hemen başlayabilirim, demiş.
- Tamam.. O zaman yarın sabah yedide Adapazarı’nda olabilir misiniz?
- Neden? İş Adapazarı’nda mı?
- Hayır, iş İstanbul’da.. Fakat başvuru kuyruğunun sonu şu anda orada!

Melih Aşık, Milliyet, 22 Haziran 2008

Nankörler ve halklar

SONUCU işittiğim an bütün cinlerim başıma toplandı. Hiddetten köpürdüm.
İlk tepkim, televizyon önünde avazım çıktığı kadar "nankörler" diye bağırmak oldu.
Ekranın kırılacağından korkmasam, elimdeki meşrubat şişesini fırlattığımın resmidir.

* * *

HAYIR, Avrupa Kupası'ndaki her hangi bir futbol karşılaşmasından bahsetmiyorum.
Daha neler, top uğruna yürek enfarktı geçirecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim.
Ben, İrlanda'da gerçekleşen ve "hayır"la noktalanan AB referandumundan söz ettim.

Ve, tekrar n-a-n-k-ö-r-l-e-r!

* * *

EVET evet, nankörler, çünkü Portekiz ve Yunanistan dahil hiçbir üye, İrlanda'nın yararlandığı ölçüde Topluluk'tan nemálanmadı. Bu kadar papel, bu kadar mangır götürmedi.
Nüfusu topu topu dört milyon ama, bölgesel yardım, balıkçı kredisi, sermaya yatırımı falan derken, dile kolay, Ada'ya kırk milyar avro para girdi. Varın, kelle hesabını siz yapın.
Oysa, bundan yirmi yıl önce Dublin sokaklarını ilk arşınlamaya başladığımda, bir kaç şık semt hariç, James Joyce'nin kentini Kuzeyli bir Üçüncü Dünya şehrine benzetirdim.
Köhne mahallelerde oyalan ve sefaleti ılık birayla unutmaya çalışan aylak işsizler.
Öyle, "Eire" denilen ülke, bacası tütmez fabrikalar, kepengi açılmaz dükkanlar, koyunu otlamaz çayırlar ve uskuru dönmez tekneler sergileyen "molozluk müze"siydi.

* * *

SONRA, yukarıdaki AB tam anlamıyla bir Hızır Aleisselam olarak imdada yetişti.
Düne kadar açlıktan nefesi kokan ve nafaka kazanmak için káh İngiltere'ye, káh ABD'ye göçen ahali, Brüksel'in oluk oluk akıttığı değirmen suyuyla bir zenginleşti, pir zenginleşti.
Karun serveti edindi ki, en zirvede yer alan İskandinav devletlerini bile solladı.
Bırakın başka yere göçer etmeyi, tam tersine, burnu pek bir büyüyen o ahali artık "avam işlerde" çalışmaya tenezzül buyurmaz oldu.
Akın akın Leh muslukçu, Rumen hizmetçi, Paki çöpçü ithal etmeye başladı.
Zaten, sonraki her gidişimde hayat seviyesinin dehşet hızla yükseldiğini gördüm.
Ve tabii aynı AB'yi düşünerek de, "darısı bizim başımıza" dedim.
Ama işte, "veli nimet" olarak öpüp başlarına koymaları gerekirken, devede kulak bir İrlandalı "çoğunluk" Topluluk Anayasa'sını reddetti ki, şimdi ayıkla pirincin taşını
Nitekim, dün ben bu satırları yazarken Brüksel'de konuyu tartışan AB zirvesi henüz noktalanmamıştı ama, bir çuval inciri berbat eden bu gelişmeye kolay çare bulunamayacak.

* * *

PEKİİ, İrlanda'daki "nankörler" kimdir ve ne istiyorlar?
Efendim, bu yeni görmüş zengin şımarıkları "havaiyatçı ekolojistler"ten "ulusalcı egemenciler"e uzanan ve káh çevreciliği, káh milliyetçiliği, káh da "adacılığı" gıdıklayan bir yama bohçadan oluşturuyorlar. Aslında, kendi aralarında da saç baş yoluyorlar.
Üstelik de af buyurun, hiçbir halt istemiyorlar. Tek bir alternatif dahi sunmuyorlar.
Zaten bunun için, ne ciddi bir partiden; ne de çok güçlü Kilise'den destek bulabildiler.
Oysa ne çare ki, kriz ufukta görününce Leh muslukçuyu sepetlemek isteyen "sıradan proleter"; Dublin'in AB komiseri ferágatini "onur"una yediremeyen "milli egemenci" veya boşanma ve kürtaj tam yasallaşır diye ödü kopan kara Katolik, buz gibi de o desteği verdi.
Başka bir deyişle, İrlanda "nankörler"i, her biri ayrı telden çalan ama hepsi aynı gayr-ı mantiki "hayır"da birleşen ve hiç şüphesiz ki adına "halk" denen kitleden oluştu.

* * *

HALK... Ne mukaddes, ne dokunulmaz ve kulağa ne hoş gelen bir kelime değil mi?
O halde, buyrun ve kultsaldır diye, halkın n-a-n-k-ö-r-l-ü-k'üne de ses çıkartmayın.

Hadi ULUENGİN, Hürriyet, 21 Haziran 2008

25.5.08

Kapatma Davası ve Venedik Komisyonu


Anayasa Mahkemesi'nce açılan AKP kapatma davasını bugün birçok eleştirmen demokrasi prensiplerine aykırı buluyor. Görüşlerine dayanak olarak da Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun 2000 yılında alınan “parti kapatma ve yasaklama genel çizgileri” belgesini gösteriyor (belirtilmesi gerekir ki bu belge, söylenenlerin aksine, bir karar değil ve devletlere herhangi bir hukuki zorunluluk yüklemiyor).
Bu kişilere göre bir parti ancak şiddet çağrısında bulunuyorsa veya şiddeti anayasal düzeni devirmek için politik bir araç olarak kullanıyorsa kapatılabilir. “Barışçıl ve demokratik yollardan Anayasa’yı değiştirme girişimlerinin ise bir partiyi kapatma gerekçesi olamayacağı vurgulanıyor”. Bir partinin bu sebepten kapatılabileceği doğru. Gerçekten de Venedik Komisyonu, anayasal düzenin ancak şiddet ve bu gibi yollarla tehlikeye düştüğü takdirde kapatılması gerektiğini belirtiyor.
Orijinal Fansızca metinde: “L’interdiction ou la dissolution forcée de partis politiques ne peuvent se justifier que dans le cas où les partis prônent l’utilisation de la violence ou l’utilisent comme un moyen politique pour faire renverser l’ordre constitutionnel démocratique, mettant en danger de ce fait les droits et libertés protégés par la constitution”. Ingilizce metinde: “Prohibition or enforced dissolution of political parties may only be justified in the case of parties which advocate the use of violence or use violence as a political means to overthrow the democratic constitutional order, thereby undermining the rights and freedoms guaranteed by the constitution. The fact alone that a party advocates a peaceful change of the Constitution should not be sufficient for its prohibition or dissolution.”
Diğer bir deyişle, bir parti ancak şiddet veya şiddet bağlantılı yöntemler kullanarak anayasa düzenini devirmeyi amaçladığı takdirde kapatılabilir.
Fakat 2008 yılında bu bilginin sadece bu kısmını vermek bilgiyi eksik vermektir. Venedik Komisyonu parti kapatılması hakkında genel çizgileri belirledikten sonra, bu konuda önemli gelişmeler oldu.
AIHM, 2001 ve 2003 yılında Refah Partisi’ni kapatma davası hakkında alınan kararında parti kapatma kurallarına açıklık getirmekte, aynı anda da Venedik Komisyonu’nun genel çizgileri belgesinin nasıl yorumlanması gerektiğini açıklamaktadır.
AIHM bu kararlarında; bu hakları tanımlayan 10. ve 11. maddelerde de korunduklarını hatırlattıktan sonra düşünce ve konuşma özgürlüğü ile dernek kurma özgürlüğünün gene Avrupa İnsan Hakları belgesine göre kısıtlanabileceğini hatırlatmaktadır.
Bu kısıtlamalara göre, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne, ki bu özgürlük siyasi partileri de kapsamaktadır, “ulusal güvenliğin ya da kamu güveninin yararı, düzensizliğin ya da suçun önlenmesi için, sağlığın ya da ahlakın korunması için yahut başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması için, hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olanlardan başka hiçbir kayıtlama getirilmeyecektir”. Diğer bir ifadeyle, bu sebeplerden dolayı bu özgürlüğün kullanılmasında kısıtlama getirilebilir.
Buradan yola çıkarak AIHM, Refah Partisi’nin kapatılmasının demokratik düzene göre mümkün olup olmadığını inceliyor. AIHM’ye göre bir parti anayasal sistemi değiştirirken iki koşula saygı göstermeli: 1. Kullanılan yöntemler hukuki ve demokratik kurallara saygı göstermeli; 2. Teklif edilen değişiklik demokratik düzenin prensiplerine saygı göstermeli. Mahkemeye göre, eğer bir parti şiddete başvuruyorsa veyahut politik amacı, demokrasiye saygı göstermiyorsa ya da demokratik düzeni bozmayı amaçlıyorsa, bu parti Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin korunması altına giremez. Başka bir ifadeyle bu durumda bu partiler kapatılabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı, Mahkeme “bir partinin _tarihte de görüldüğü gibi_ demokrasi kurallarına uyarak demokratik düzene son vermesinin mümkün olduğu” kanısına varıyor. Buradan yola çıkarak, Refah Partisi’nin Türkiye’de gerçek bir tehdit olup olmadığını inceledikten sonra kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Bildirgesini ihlal etmediği sonucuna varıyor. Refah Partisi’nin kapatılması oyların %22’sini almış olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik prensibine karşı geldiği için, demokratik düzenin korunması adına gerekli görülüyor.
Bu iki karar arasında, Avrupa Konseyi Meclisi, parti kısıtlamaları hakkında bir karar alıyor (Report 9526- 17 Temmuz 2002/ Resolution (1308) 2002). Bu kararda, parti kapatma olaylarının genel olarak karmaşık bir sorun olduğu hatırlatıldıktan sonra 11 Eylül olaylarının gösterdiği üzere fanatizm ile ekstremizmin demokrasi için tehlikelerinin göz önünde tutulması gerektiği vurgulanıyor.
Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu belgesine ve AIHM’nin Refah Partisi ile ilgili 2001 kararına dayanarak, parti kapatmanın en aşırı yol olduğunun üstüne de basarak, istisnai olarak bir partinin sadece anayasal düzeni tehlikeye soktuğu gerekçesiyle kapatılabileceği kararına varıyor. Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu’nun söyleminde ufak ama sonuçları önemli bir değişiklik yapıyor. Venedik Komisyonu, ancak doğrudan şiddet kullanıyorsa veya şiddeti kullanarak anayasal düzeni devirmeyi amaçlıyorsa bir parti kapatılabilir derken, Avrupa Konseyi Meclisi, bundan böyle bir partinin şiddet kullanıyorsa veyahut sivil barışı ve anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa istisnai durumlarda kapatılabileceği kararını veriyor (orijinal metinde: “restrictions on or dissolution of political parties should be regarded as exceptional measures to be applied only in cases where the party concerned uses violence or threatens civil peace and the democratic constitutional order of the country”). Diğer bir deyişle, bir parti anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye sokuyorsa ve her ne kadar bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyorsa bu parti gene de kapatılabilir.
Tekrar belirtmemiz gerekiyor ki, AIHM, Venedik komisyonu ya da Avrupa Konseyi Meclisine göre, bir parti sırf anayasal düzeni değiştirmek istiyor diye kapatılamaz. Ancak Avrupa Meclisi’nin ve AIHM’nin de belirttiği gibi, bazı partilerin ideolojilerinin kendisinin demokratik düzen için bir tehlike oluşturabileceğinden, istisnai olarak bu partiler kapatılabilir. Seçimlerde aldıkları sonuç bu durumu değiştiremez.
AKP kapatma davasının hukukiliğine, bu bilgilerin ışığında bakmak gerekir.
Kıymet Ant, Cumhuriyet, 22 Mayıs 2008

8.5.08

Sayın yer gösterici, gösterin

HAYATIM boyunca Batılı değerleri savundum.Sadece düşüncemle değil, hayat tarzımla, kültürel zihniyetimle, yeme içme alışkanlıklarımla.
En önemlisi de demokrasi anlayışım ve onun ayrılmaz parçası olan "birlikte yaşama adabımla".
Ben, laikliğe inanan bir insanım.
Laik olmayan bir rejimde yaşayamayacağıma, yaşatılmayacağıma kendim kadar eminim.
Hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim.
Hiçbir terör olayına karışmadım.
Şimdi demokrat geçinen bazıları gibi, gençliğimde dahi, illegal hiçbir faaliyet içinde yer almadım.
Halk ihtilali, devrim, silahlı mücadele gibi kavramlara hep uzak durdum.
Evet benim vatandaşlık CV’m bu.

* * *

Bir gün karşılaşırsak, Avrupa Birliği Komiseri Olli Rehn’e şunu soracağım:
"Sizce ben faşist bir laik miyim?"
Olli Rehn günlerdir orada burada konuşup kendince bazı analizler yapıyor.
Hepsini okuyorum.
Türkiye’yi karpuz gibi ikiye bölmüş:
Bir tarafta "katı laikler".
Yani bir nevi "ulusalcı faşistler".
Öteki tarafta "demokrat Müslümanlar".
Gerçi araya lütfen, bir de "liberal laikler" diye bir şey sıkıştırmış ama öyle cılız ki...
Peki bizim buradaki yerimiz neresi?
Bizim derken, ben, üç beş yakınımdan söz etmiyorum.
Milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından söz ediyorum.
Sizin tanrılaştırdığınız yüzde 47’nin dışında kalanlardan.
Hani, 16 milyon oy alan AKP’nin karşısındaki, 7 milyon CHP’liden, 5 milyon MHP’liden ve öteki partilere oy veren milyonlarca insandan söz ediyorum.
Onlara gösterdiğiniz yer neresi?
"Laik faşistler" locası öyle mi?
Kendisi karşılaştırmalı siyaset ve ekonomi uzmanıymış.
Allah aşkına o karşılaştırma mantığıyla çizdiği Türkiye fotoğrafına bakın:
Bir tarafta faşist laikler, öteki tarafta Müslüman demokratlar.
Ve onların, demokrasiyi sadece parti kapatmaktan ibaret sanan partisi AKP...
Sanki öteki partiler aynı seçime girmemiş, aynı sandıklardan çıkmamış gibi.

* * *

Ya dünkü Milliyet’te İlhan Selçuk’la ilgili sözleri?
O kişisel meseleymiş, emrinde istihbarat örgütü yokmuş ki nereden bilsinmiş, Avrupa Birliği o konuya giremezmiş.
Nedense iş kendi dünya görüşüne yakın birisine gelince, bu şahane Avrupa kriteri anında unutuluyor.
Karşılaşırsak ona şu soruyu da soracağım:
Emrinizde istihbarat örgütü olmadığına göre Ergenekon davası konusunda, bazı gazetelerde yazılanlar dışında ne biliyorsunuz?
Yoksa henüz Türk halkına gösterilmeyen iddianame daha önce size mi gösterildi?
Hangi Avrupa kriteri, bir temsilcisine; henüz iddianame aşamasına bile gelmemiş bir süreçle ilgili bu kadar kesin yargıya varma hakkı tanıyor?
Avrupa Birliği’nin bazı temsilcileri, bizim bilmediğimiz yeni kriterler mi "yumurtluyor"?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türbanla ilgili bir karar verdi mi, o çoook demokratik oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi aynı konuda karar verince bu "yargı darbesi"...
O yüzden soruyorum.
Ben neredeyim sayın yer gösterici?
"Ulusalcı faşistler" safında mı?
Yoksa, 1 Mayıs’ta insanlara "ayaktakımı" muamelesi yapan, devlette istediği gibi kadrolaşan, türbanlı eşi en etkili liyakat kriteri haline getiren, istediği ihaleyi istediğine veren, kızdığı işadamını cezalandıran, kendi hoşuna giden polis soruşturmalarını McCarthyci cadı avına çeviren "demokrat Müslüman" saflarda mı?
Bu ikisi dışında, Türk halkına layık görebileceğiniz daha makul, daha mutena, daha demokrat semtler yok mu?
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 8 Mayıs 2008

Lagendijk’in mektubu

TÜRKİYE’nin iç sorunları hakkında hemen hepimizden çok görüş açıklayan Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’ten önceki günkü yazımız nedeniyle bir mektup aldık.
Ancak yanıt bu sütunun boyutunu aşan uzunlukta olmuş. Zorunlu olarak özetleyeceğiz.
Yarın da konuşma sırası bize gelecek. Şimdi Bay Lagendijk’in mektubunu birlikte okuyalım:


"(...) Sol ve yeşil bir geleneğin üyesi olarak görüşlerimi herkesin paylaşmayacağını biliyorum. Lütfen ne dediğimi ve düşündüğümü bilerek eleştirin. (...)

1. Ben hiçbir zaman, hiç kimseye ’AKP kapatılacaktır’ demedim. Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir davanın nasıl sonuçlanacağını merak etmiyor değilim, fakat nasıl sonuçlanacağını bildiğimi iddia edecek kadar cahil ve acemi de değilim. Evet, bir sohbet sırasında, ’İstanbul da konuştuğum birçok insan, AKP’nin kapatılacağını düşünüyor’ dedim. Bu iki cümle arasındaki farkın değerlendirmesini size bırakıyorum.

2. Yargının bağımsızlığı hukuk devleti ve demokrasinin olmazsa olmaz bir kuralıdır. (...) (Ancak) ben geçen yıl Anayasa Mahkemesi’nin "367 kararı" olarak bilinen (...) kararının politik bir karar olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet Başsavcısı’nın iktidar partisi AKP’yi yasaklama girişiminin de, Türkiye’de birçok insan gibi hukuki değil politik bir girişim olduğu görüşündeyim. Yanılıyor olabilirim, mahkeme süreci devam ediyor.

3. Siz gerçekten Başbakan, Cumhurbaşkanı ve birçok bakan için yargı sürecini başlatan Anayasa Mahkemesi’nin kararında benim, ya da Olli Rehn’in görüş ve açıklamalarının etkisi olacağını düşünüyor musunuz? (...)

4. (...) Türkiye herhangi bir ülke değil. (...) Türkiye’nin AB üyeliği birçok şeyi değiştirecek boyutta. AB kurucu anlaşmalarının altı ve yedinci maddeleri, demokratik temel hak ve hürriyetlerin önemini vurguluyor. Yedinci madde bu hürriyetlerin çiğnendiği hallerde üyeliğin askıya alınabileceğini öngörüyor. Bu süreç aday ülkeler için de geçerli. Biz, AB kurumları olarak, tüm üye ve aday ülkelerde bu temel ilkelerin takipçisi olmakla yükümlüyüz. Bu yüzden Türkiye’deki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Konu ’dışarıdan müdahale’ değil AB’nin iç meselesidir.

5. Size son gelişmelerle ilgili kendi görüşümü söyleyeyim. Ne müzakerelerin başladığı Ekim 2005 tarihinde, ne de bugün AKP hükümetinin laikliği tehdit eden bir politik hedefi olduğunu düşünmedik ve bu yüzden müzakerelerin başlamasını destekledik ve bu desteğimiz bugün de sürmekte. Eğer Cumhuriyet Başsavcısı AKP’ye yönelik iddianamesinde haklı ise, bizim Türkiye hakkında hazırladığımız rapor ve aldığımız kararlarda hata yapmışız demektir. (....)

6. CHP’ye yönelik sözlerim de ne yazık ki çarptırılmış. Ben ’CHP’yi anlayamıyorum’ dedim, ’Utanıyoruz’ gibi rencide edici bir laf kullanmadım. (...)"

7. AKP’yi eleştirmediğim iddia ediliyor. Polisin 1 Mayıs’ta kullandığı şiddete karşı İzmir’de yaptığım açıklamada olduğu gibi birçok konuda AKP’yi eleştiriyorum. Ne yazık ki bu eleştirilerim basına yeteri kadar yansımıyor. Saygılarımla.

Joost Lagendijk"
Oktay EKŞİ, Hürriyet, 8 Mayıs 2008

20.8.07

(AHLAKSIZLIKTA) SINIR TANIMAYAN GAZETECİLER

Sınır tanımayan gazetecilerin yıllık bütçesi 4 milyon doların üzerindedir. Benzer bir bütçe ile basın özgürlüğü ve basın çalışanları için ne büyük işler yapılabileceğini hayal edebiliyoruz. Örneğin, Telecinco kameramanı Jose Couso ve Irak’ta düzinelerce gazeteciyi öldüren ABD askerlerinin yargılanması için bir kampanya düzenlenebilir. Ne yazık ki Couso ailesi STG’yi açıkça Jose’nin katillerini aklamakla suçladı; hem de bunu inanılması güç ama, Jose’nin öldürüldüğü operasyonu yöneten askerin bir arkadaşından alınan bilgilere dayandırarak oluşturdukları bir haberle, etik dışına taşarak, yapmıştı STG. Veya yasadışı Guantanamo kampında üç yıldır suçsuz bir şekilde tutulan El-Cezire çalışanı Sudanlı gazeteci Sami al Hajj’ın özgürlüğü için bir kampanya da düzenleyebilirlerdi, ama bu konu hakkında Sınır Tanımayan Gazeteciler ağızlarını açıp yarım kelime bile söylemediler. Tabii ki STG bu bütçeyi kullanarak çok kolay bir şekilde, 1982’den beri ABD de ölüm koridorunda bekletilen Afroamerikan gazeteci Mumia Abu Jamal’ın hayatı için de bir kampanya düzenleyebilirlerdi fakat bunu da yapmadılar. Ve bir kampanya da Şili’de tutuklu bulunan gazeteci Pedro Cayuqueo için yapılabilirdi, bunu da yapmayı istemediler ve son olarak, 1999’da NATO bombalarıyla öldürülen Yugoslavya televizyonu çalışanı 16 gazeteci anısına bir şeyler yapabilirlerdi ama STG bu olaydan yıllık raporlarında bile söz etmediler.
STG dünya genelinde medya organlarının birkaç milyonerin elinde toplanmasına karşı kampanyalar yapacak mı? Sınır tanımayan gazeteciler örgütü gazetecilerin kötü sözleşmeleri ve çalışma şartları karşısında bir şeyler geliştirecek mi? Veya bilgi iletişiminin %90’ının sadece altı ABD ve Avrupa menşeli ajansın elinde bulunmasına karşı bir şeyler yapacak mı?
Hayır, saf olmayalım.
Bu Sınır Tanımayan Satılmışlar kendilerini başka bir şeye adamışlar: Küba’da sözde gazetecilik yapan ve aslında adada ABD çıkarlarının hizmetinde olan, Küba’daki ofisini Kuzey Amerikanın Havana’daki diplomatik delegasyonu gibi kullanan, Bush tarafından parası ödenen ve Küba’da turizmi yok etmeyi amaçlayan kampanyalara imza atan ve bunu yaparken Che'nin aşağılanmış ve şeytana benzetilmiş imajlarını (figürlerini) kullanan, ve Venezüella’nın anayasal başkan Hugo Chavez’e karşı girişilen darbelerin organizatörü olan medyatik büyük şirketlerin paravanı olan sözde gazetecileri finanse etmek gibi.
Peki STG’yi kim finanse ediyor?
STG, Fransa devleti ve Avrupa Birliği dışında, ABD’nin saldırgan politikasını ABD çıkarlarına ters herhangi bir politika karşısında savunmayı amaç edinen Demokrasi için Ulusal Girişim (Fundación Nacional para la Democracia) adı altındaki klasik bir CIA paravanından büyük fonlar alıyor.
Aynı zamanda Serge Dassault gibi Fransız silah fabrikatörleri ve kayıp füze satıcısı Jean-Guy Lagardère tarafından da finanse ediliyor. STG aynı zamanda, Vivendi Universal gibi dünyanın büyük medya tekellerinin ve Francés François Pinault gibi büyük editörler tarafından da finanse ediliyor.
Peki STG’nin Bush ve bazı AB ülkeleri haricinde fikir babaları kimlerdir?
Bir yanda Latin Amerika’nın büyük iletişim medyası patronları tarafından kurulan ve bölgedeki, Küba, Venezüella ve Bolivya gibi bütün halk hareketlenmelerinin düşmanı olan la Sociedad İnteramericana de Prensa (SİP) basın topluluğu var. Diğer tarafta, Küba kökenli CIA ajanı Frank Calzón tarafından yönlendirilen "Freedom House” (özgürlük evi) çağrısı, Vietnam savaşından eski deniz yüzbaşısı ve Telepizza kanalının eski sahibi Leopoldo Fernández Pujals gibi Miami’deki Küba mafyasının desteklenen üyeleri ve Küba devriminin imaj ve prestijine karşı herhangi bir inisiyatife yapılan Yankee hükümetinin ekonomik yardımlarının yöneticisi Nancy Crespo gibiler var.
Kanadalı gazeteci Jean-Guy Allard, ABD’li gazeteci Diana Barahona veya Fransız gazeteci Salim Lamrani’nin araştırmaları çarpıcı birer örnektir: "STG, ekonomik ve politik açıdan, dünyada basın özgürlüğünün en büyük baskılayıcıları olan büyük iletişim tekellerine ve başta ABD olmak üzere batılı devletlere bağlı bir örgütlenmedir." Bu sivil toplum örgütünün, basın özgürlüğünün en çok nerelerde sindirildiğine dair teşhisleriyle Beyaz Saray çalışanlarının bu konudaki tespitlerinin aynı noktada buluşması bir tesadüf değil.


Sınır Tanımayan Gazeteciler, yani "utanması olmayan gazeteciler", basın özgürlüğünü savunmuyorlar; tersine şirket özgürlüğünü savunuyorlar, yani bugün -sermayenin durdurulamaz küreselleşmesi sayesinde- medyatik, ekonomik ve politik güç merkezlerini kontrol eden küresel kapitalizmin özgürlüğünü savunuyorlar.
Özetle söylemek gerekirse, sermaye de kendi Sivil Toplum Örgütlerini kuruyor ve (ahlaksızlıkta) sınır tanımayan gazeteciler bu örgütlerden birisi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG); güya basın ve ifade özgürlüğünü korumayı kendine amaç edinmiş, Fransa merkezli bir Sivil Toplum Örgütü. Basın özgürlüğü; bu kavram, küresel iletişim tekelleri patronlarının prizmasından bakılınca anlaşılabiliyor sadece.
ŞİMDİ AKP MİLLETVEKİLİ ADAYI, "SOLCU", "BİLİM ADAMI" ZAFER ÜSKÜL DE BİR ZAMANLAR "SEÇİLMİŞLERİ İZLEME" SİVİL-TOPLUMCULUĞUNA GİRİŞTİRTTİRİLMİŞTİ! (VP)
Yazar José Manzaneda*
18 06 2007
*Cubainformación.tv
[İspanyolca orijinalinden Ercan Bayraz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

18.6.07

The real struggle is inside Turkey, not on its borders

The issue is not between Islam and modernity, but whether secularists can end their reliance on class prejudice and fantasy

Turkey is big on flags, both in the mind and in the air. Huge, blood-red rectangles flap from tall masts on various points along the Bosphorus, almost as ugly as wind-power turbines. One of the latest to sprout up, and dominate a lovely wooded hillside, is in the chic suburb of Istinye, with its yachting harbour and luxury flats.
Like other municipalities in Istanbul, with its rapidly expanding population of migrants from Anatolia, Istinye's council has come into the hands of the AKP, Turkey's Islamist party, which also runs the national government. "The AKP is always on probation. Every day they have to prove themselves," says Emel Kurma, the executive director of the civil society organisation, the Helsinki Citizens' Assembly (Turkey). She speaks of the AKP's plight with some sympathy. When they came to power five years ago, the Islamists had to prove they were democrats who would respect the country's rigidly secular constitution.
In recent months a new testing ground has emerged - nationalism. Are the Islamists loyal Turks? Hence that grotesque flag in Istinye and, far more menacingly, the current sabre-rattling over whether to invade northern Iraq. The purpose would be to try to stamp out the secessionist Kurdish guerrilla group, the PKK, which uses bases in the mountains of Iraqi Kurdistan.
The army has been itching to have a go. The government has been hesitating. With national elections due in a month's time, some analysts believe the issue is shadow-boxing. The army sees itself as the ultimate guardian of Turkey's secular traditions and may - in cahoots with the main opposition party - be trying to portray the Islamists as weak and unpatriotic. Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has so far resisted, this week bravely saying that for every PKK guerrilla in Iraq, there are 10 inside Turkey. The battle has to be fought in Turkey, not across the border.
Turkey's bout of nationalism is partly fuelled by irritation over constant slaps in the face from the EU. Nicolas Sarkozy's outright rejection of - and Angela Merkel's scepticism about - Turkey's claim to be a member are factors. Another is anti-Americanism - found, paradoxically, more frequently within the army leadership and the secularists than among the Islamists. When the AKP nominated foreign minister Abdullah Gul to be the next president, some demonstrators punned on the Turkish initials for USA. "We want no ABD-ullah as president," they shouted.
The slight rise in nationalism is only one element in a more significant struggle. It was graphically illustrated by the vast demonstrations held in four cities this spring, the biggest outpouring of popular feeling in Turkey for generations. Hundreds of thousands marched against the Islamists, calling for Turkey to be saved from their rule.
The trigger was that decision by the AKP to nominate one of their number to be president. At first glance it might seem an odd issue to be worked up about since the AKP has been in power for five years - during which the country has enjoyed phenomenal economic growth and the government, with an eye to EU membership, has made a series of changes to the penal and civil codes which enhance rather than diminish women's rights.
But in Turkey the president is the gatekeeper. He has the right of veto over legislation and makes key appointments in the judiciary and the education system. With an AKP man as president and another as prime minister, some fear the last door to sweeping change would open.
The throngs who marched through Ankara, Istabul and other cities were worried that the Islamists might bring in sharia law or reverse Turkey's ban on headscarves in schools, universities and government offices. They might even make it go the other way. Instead of no woman being allowed to wear one, the rule would be that every woman must wear one. Gul's wife wears a headscarf and Turkey's secularists could not stomach the idea of their first lady in one.
Binnaz Toprak, a professor of political science at Istanbul's prestigious Bilgi university, has made several studies of public attitudes that give the lie to the secularists' fears. The number of Turks who want an Islamic state fell from an already low 20% in 1999 to 9% last year. The percentage of women who cover their hair when they go into the street has also dropped, from 74% in 1999 to 64% last year. It is a reality that is easily visible, even in conservative suburbs of Istanbul like Uskudari, where mothers in headscarves can be seen strolling along with teenage daughters with black or tinted hair, uncovered and free.
Professor Toprak sees a positive side to the protests. "They represented civil society. It shows people aren't just leaving things to the military," she argues. The army leadership issued two statements about alleged threats to the state, "but it was almost as though they wanted to show they were still in charge".
The downside of the demonstrations is that they may reinforce a false image of Turkey as a country divided between Islamists and democrats. In fact the secularists tend to be more narrow and nationalist, and certainly more elitist, than the AKP. The protesters were mainly middle and upper class, and had a strong element of anti-immigrant prejudice about them. Here was a once-ruling group which resents the arrival of peasants in town, and the fact that they have the strength to win elections.
The symbolism matters as much as the substance, since the AKP has done nothing to disturb Turkey's secular institutions. Mustafa Akyol, a young Islamist newspaper columnist, attacks "secular fundamentalism" and the way its adherents define a "secular republic" as a republic for secular people rather than a republic for all citizens.
The other mistake is to cast the issue as a struggle between Islam and modernity. The AKP has helped to break numerous taboos, from the Kurdish issue to the Armenian one. It is more European and globalising than the old elite. The real issue in Turkey is whether Kemalism - the doctrine of Kemal Ataturk, the founder of the secular republic is known - can be modernised. Can the country's secularists build a progressive and open-minded political party again, and thereby find a way of contesting with the Islamists that does not rely on class prejudice, manipulating fantasies about Islamisation, and reliance on the army to knock over the chess table as a last resort?
Jonathan Steele in Istanbul, The Guardian, Friday June 15, 2007

Bunlar da bazı yorumlar:


please take your little EU and you know what. Turks has been around here for a long time and will be here after EU disappears. You cannot even agree on a little constitution for EU, just keep arguing with each other and leave the Turks alone since you cannot keep your dirty hands off on Iraq, Iran, lebanon. Just leave middle east alone, for that matter Africa too.

Only reason Europe, US likes AKP is that all the rich people in these countries are making/getting 20% interest rate from their money, highest in the world, simple is that :) they are blood suckers, they always have been in America, Africa , Asia.
Also AKP almost gave away Cyprus. Ofcourse Europe will like AKP and their mouth pieces like this newspaper ;)

It is so funny that all the millions who protest are always named as military supporters but not as civilians who are concerned. Stop brainwashing and lieing to your western public. Also all the commentors here posting, you know nothing about Turkey, maybe you never been or been there 2 weeks on vacation and think you are an expert! Get over your stupidness and shut it.
As a last info, 60-70% Turks do not want EU anymore, so shut your mouth about "ohhh we dont want Turkey in EU etc!" it is mutual. Save your energy for something good, maybe you can pick on someone else or suck the blood of another country as usual.

CHEERS AND PEACE ;))


* * *

cimbom

June 15, 2007 7:37 AM

Olcer sums it up correctly and neatly.
Jonathan Steele's ignorance of Turkish history is staggering.He calls Hamas supporting fundamentalists "modernists" and calls for modernisation of Kemalism which is none other than the greatest and most unique modernisation revolution that took place in World history.
Finally, fundamentalism is in power in Turkey as a result of the US backed military dictatorship of 1980s and the corrupt anti-democratic electoral system it forced upon Turks. Why do mickey mouse democrats of EU, Mr Steele and his friends, ignore the desparate need for democratisation of the electoral system? How is it fair that 24.5% elect 66% majority in Parliement?

26.5.07

Mitingler AKP’ye yaradı

BİR telaş seçimlere gidiyoruz. Yine iki ayağımızı bir pabuca sokmaya çalışıyoruz. İki ay sonra genel seçim yapılacak; ama aynı gün cumhurbaşkanı da seçilecek mi daha belli değil.
Dünyanın bütün hukukçuları bir araya gelse, bana 1982 Anayasası’na göre, TBMM’nin niçin cumhurbaşkanı seçemediğini anlatamaz. Bu anayasa hazırlanırken hepimiz buradaydık. Cumhurbaşkanı seçimleri tıkanmasın diye metin hazırlandı, ama daha ilk vakada, tam tersine hüküm tesis edildi.

* * *

Benim AKP ile bir sorunum yok. Ülkeyi son beş yıldır idare ettiler. Bir beş yıl daha idare edebilirler. Özellikle ekonomi alanında, son beş yılda elde edilen sonuçlar yüz güldürücüdür. Bu başarıda AKP’nin payı tartışılabilir. Ama bu o kadar önemli değil. Mademki iyi sonuçlar onların zamanında alınmıştır, onlar da bunu kendi başarı hanelerine yazacaktır. AKP iktidarda kalırsa, ayrıca memnun olurum. Çünkü temelinde "yüksek faiz-düşük kur" gibi sürdürülemez bir strateji bulunan bugünkü iktisadi "yüksek uçuş" politikasının, piste inişi de AKP zamanında olmalıdır. Ancak bu seçim öncesinde beni esas şaşkınlığım, ABD ve AB’nin, AKP’nin tekrar iktidar olması için yürüttükleri müthiş kampanya.
Batı kamuoyunu oluşturan medyanın büyük gazete ve dergileri, AKP iktidarda kalmalıdır diye makale üzerine makale döşeniyor. Tam tersi olurken, ABD’nin Ankara Büyükelçisi, pek yakında, ABD’nin desteğiyle PKK terörünün biteceğini söylüyor. Sarhoşu rakı içirerek ayıltmak gibi, gırtlağına kadar dolara gark olmuş Türkiye’ye IMF, 1.2 milyar dolar daha kredi veriyor. Hem de IMF’ye verilen sözlerin çoğu tutulmamışken. Gazetelerimiz, her gün mutlaka bir iki Batılı işadamının "Türkiye’ye nasıl hayran kaldığı" haberi yapmaktan yorgun düştü. Dış ve iç sermaye çevrelerinden, AKP’ye nasıl bir gaz veriliyor, hayret!

* * *

Batılı büyüklerimiz, AKP’yi iktidarda tutun, yoksa sonunuz kötü olur; kriz çıkar, aç ve açıkta kalırsınız diye Türk milletini korkutuyor. Milyonlarca laiklik yanlısının katıldığı, "Batılı" mitingleri, ülkemizin bopstil "ecnebitürk" yazarları hüngürdeyerek, "Eyvah! Batı karşıtlığı yükseliyor" diye yorumladıkça, Batılılar da telaşa kapılıp AKP’yi daha bir destekliyor. Ben de AKP’yi bu kadar güçlü şekilde destekleyen Batılı büyüklerimize, kesin sonuç almaları için üç öneride bulunmak istiyorum.

1. Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’de seçimler sonuçlanıncaya kadar başına türban bağlasın, göğsüne de "Hepimiz türbanlıyız" yazan bir yafta taksın.

2. Tony Blair, önce Eyüp Sultan’ı ziyaret etsin, bir kurban kessin ve İslami geleneklere göre sünnet olsun.

3. Daha da iyisi, AB yetkilileri, "AKP seçilirse, Türkiye bir yıl içinde AB üyesi olacak, AB’nin mali yardımları da başlayacaktır" sözü versin.

Bu işte bir tuhaflık var! Batılılar, sanki dişlerine göre bir Türk hükümeti bulmuş da, elden kaçırmamak istiyormuş gibi davranıyorlar. Bu da hoş olmuyor. Onlar da AKP’nin kolay lokma olmadığını anlayacaktır.
Son Söz: Bir ülkenin içişlerine karışmak, diğer ülkelerin dış işidir.
Ege CANSEN, Hurriyet., 26 Mayıs 2007

17.5.07

AB'den AKP'ye Destek Var




Avrupa'nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları: Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye'nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi 'laikliği korumak' amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye'deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye'ye verdiğiniz sözleri tutun...

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

* * *


To the Turkish people from their European friends

In recent days Turkey's citizens have been carefully watching the reactions of politicians across Europe and the United States to the memorandum by the Turkish military issued on April 27. In these fraught circumstances, it is vital to send an unambiguous message to Turkish society. We strongly regret this intervention that could harm Turkey's progress as well as its relations with the European Union.
The EU decided to open negotiations with Turkey as a result of a striking sequence of reforms that led the European Commission in 2004 to declare that Turkey substantially met the so-called political Copenhagen criteria. One of these criteria is respect for human rights and fundamental freedoms. Another is a functioning democracy, including as a basic principle, full civilian control over the armed forces. The intervention by the military on April 27 throws Turkey's compliance into doubt.
The Turkish military justified this by the need to defend "Turkish secularism." However, the threat to secularism has been overstated. In fact, Turkey has undertaken a number of important reforms, in sectors ranging from women's rights to education, which provide legal protection for secular values. Much remains to be done - including removing the penal code's restrictions on freedom of speech and working to close the gender gap - and we call on the Turkish authorities to vigorously pursue the reform path. But Turkish legislation has never been closer to European standards than today, and many of these changes have been brought about under the current government.
We believe that it is up to the Turkish political process, and to Turkish civil society, to express the preferences of the Turkish public. Large demonstrations, challenges of political decisions in courts and political campaigns are all acceptable tactics in democratic politics. We understand those who are concerned about the concentration of power, but this should not be taken as an excuse for the military to limit democratic government.
Finally, we call on European governments to reaffirm the promises and commitments that the EU has made in the past. Turkey still has much to do before it meets European standards, but by showing solidarity with Turkish democrats, the EU can now help to keep the process on track.

Urban Ahlin, deputy chairman, foreign affairs committee, Swedish Parliament; Hans van den Broek, former foreign minister of the Netherlands; Daniel Cohn-Bendit, member of European Parliament; José Cutileiro, former secretary general, WEU; Marta Dassù, Aspen Institute Italia; Andrew Duff, member of European Parliament; Sarmite Elerte, editor, Diena; Michael Emerson, Center for European Policy Studies; Joschka Fischer, former foreign minister of Germany; Timothy Garton Ash, Oxford University; Teresa Patrício Gouveia, former foreign minister of Portugal; Charles Grant, Center for European Reform; Diego Hidalgo, FRIDE; Michiel van Hulten, former chair of the Dutch Labor Party; Josef Janning, Bertelsmann Foundation; Dan Jørgensen, member of European Parliament; Mary Kaldor, London School of Economics; Lord Kinnock of Bedwellty, former EU Commissioner; Gerald Knaus, European Stability Initiative; Ivan Krastev, Center for Liberal Strategies; Joost Lagendijk, member of European Parliament; Mark Leonard, European Council on Foreign Relations; Alain Minc, chairman of Le Monde and head of AM Conseil; Antonio Missiroli, European Policy Center; Giles Merritt, Friends of Europe; Kalypso Nicolaidis, University of Oxford; Cem Özdemir, member of European Parliament; Ana Palacio, former foreign minister of Spain; Diana Pinto, historian; Narcis Serra, former vice president of Spain; Aleksander Smolar, Stefan Batory Foundation; Dana Spinant, European Voice; Antonio Vitorino, former EU Commissioner; Gijs de Vries, former EU counter-terrorism coordinator; Stephen Wall, former adviser to the British prime minister.


International Herald Tribune, May 16, 2007

Yabancı Laiklikten Ne Anlar?


THE ECONOMIST, İngiltere'nin ünlü haftalık dergilerinden biridir.
Genel çizgisi özde on dokuzuncu yüzyıl liberalizmine yatkın olmakla birlikte, dünyanın her yanındaki haber alma kaynaklarının bolluğuyla ve İngiliz çıkarının hangi yönde olduğuna ilişkin verdiği ipuçlarıyla tanınır.
Bu haftanın kapak konusu, bizdeki mitingler. Dolayısıyla, demokrasi ve laiklik sorunu. Giriş yazısının altbaşlığında "Türkler demokrasi ile laiklik arasında bir tercih yapacaklarsa, bilmelidirler ki demokrasi daha önemlidir" sözü. Sonra da, utanmadan, "O halde, AKP'yi tekrar seçmelidirler" tavsiyesi.
Sözünü ettiği tercihin demokrasiyle Müslümanlığı bağdaştırmak gibi bir sorunu olmayan ülkelerde belki anlamı olabilir ama, Türkiye'nin temel sorunlarından birini böyle bir ikileme bağlamak kadar büyük saçmalık olamaz.
"The Economist" gibi sözde kaliteli bir dergiye hiç yakışmamış.
Daha doğrusu, kimin kime hizmet ettiğini göstermesi açısından çok yakışmış. Türkiye koşullarında bu iki ilkenin bütünlüğünü sezememiş olsa da.
Laiklik ile cumhuriyetçi ilkeler arasındaki bağlantıları en etkili biçimde ortaya koymuş hukukçulardan biri olan Profesör Bülent Nuri Esen , şu yılların Türkiye'sinde yaşasaydı herhalde kahrolur ve laiklik konusunda yazdıklarını çok daha ateşli sözcüklerle yazardı. Ama yine de, karşıdevrimci kıpırdanışların 27 Mayıs'la sona erdirilişinden ve 1961 Anayasası'nın yürürlüğe girişinden yedi yıl sonra bile, "Türk Anayasa Hukuku" adlı küçük kitabında laikliğin genel anlamını anlatmanın ardından şöyle yazmayı gerekli görmüştü:

"Lakin,Türkiye bakımından laiklik ayrıca apayrı özellikler gösterir. Laiklik, Milli Devletin dayandığı ana prensiplerden biridir. Devletin temel nitelikleri içinde kalması zaruridir. Laiklik, memleketimizde bir zaruri ihtiyaç olarak çıkmıştır. Türkiye için devletin güvenlik şartlarından biridir."

"...Laiklik yoksa, devlet dinin hâkimiyeti altındadır ve binaenaleyh bağımsız değildir. Halbuki kayıtsız ve şartsız bağımsız olması gereken devletin herhangi bir din cemaatinin inanışlarına ve duygularına tâbi olması düşünülemez. Bu neticeyi ancak laiklik sağlayabilir."

"...Devlet idaresinin temel ilkesi egemenliğin millette oluşudur. Bu egemenliği kullanırken dine dayanmaya kalkışacak olan bir siyasi iktidar zayıf ve yetersiz bir iktidar haline düşer. Laikliğin anayasa ilkesi olarak zaruriliği Türkiye için bilhassa çok partili siyasi rejimle birlikte kendini göstermiştir. Demokrasi düzeninin koruması, devletin hür vatandaşlar iradesine göre yönetilmesi ancak laiklik ilkesinin anayasa düzeninde temel taşlardan biri olması ile mümkündür."

Elin İngiliz'i, ne denli iyi yetişmiş olursa olsun, Türk tarihini iyi bilmeden ve Profesör Esen'i okumadan bütün bunları ne bilsin? Onu ilgilendiren, kendi çıkarının en iyi kimlerce kollanacağını bilmektir.

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007

13.5.07

Sarkozy Neyi Değiştirir?

Fransa'da Sarkozy 'nin kazanması, soğuk savaş sonrası Avrupa'sında doğal bir sonuçtur.
1990 sonrasında Avrupa'da ne gibi özellikler gözlendi? Kimlik değişimine baktığımız zaman şunları gördük;

1-) Daha tutucu bir Avrupa'yla karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın özellikleri vurgulanmaya başladı. Avrupa, dışarıda "misyonerlik faaliyetleri" ni artırdı.

2-) Ekonomik olarak dışarıya daha fazla açılırken "kendisini, daha fazla korumaya aldı" ; dışa karşı bu anlamda kapandı. AB iç bütünleşmenin yanında "dışarıya karşı duvar ördü" . Açılmayı, "tek boyutlu" hale getirdi.

3-) Avrupa, ABD ile "yakınlaşmayı artırdı" . Doğu Avrupa'da AB üyesi olanlar aynı zamanda NATO'ya katıldılar. ABD-AB örtüşmesi genişledi.

Batı kapitalizmi (ve emperyalizmi) ABD-AB çatısı altında oluşturuluyor.

4-) Avrupa (AB), daha saldırgan ve "daha kapitalist" bir tavır almaya başladı. ABD-İngiltere stratejik ortaklığı bu konuda etkili oldu.

AB, Afganistan ve Irak işgallerinde ABD-İngiltere ikilisine destek verdi. Balkanlar'da, "sömürgeci bir kimlikle" hareket etmeye başladı.
ABD ile birlikte "yeni küresel kapitalizm de" patronluğa soyundu. Bu bağlamda ABD'ye sıcak bakan Sarkozy'nin yönetime gelmesi, soğuk savaş sonrası sürecin doğal bir sonucudur. Z. Brzezinski'nin savunduğu "ABD, küresel egemenliğini ancak AB ile birlikte sağlar" görüşüne Sarkozy seçilerek en büyük desteği vermiş oldu.

ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtgeni

Batı'nın (ve AB'nin) yaramaz çocuğu Fransa, Sarkozy ile "Batı kapitalizminin uygun ve uyumlu" bir ortağı durumuna gelecek. Batı kapitalizminin (ve emperyalizmin) dört ayağı da tamamlanmış olacak.
Sarkozy'nin Fransa'sı ile "dışa daha kapalı, ama daha saldırgan bir Avrupa Birliği" bekleyebiliriz. Amerika'daki "yeni muhafazakâr koalisyonu" gibi Avrupa'da da kapitalist bütünleşme güç kazandı.

Türkiye mi dediniz?

Herkes Türkiye'ye etkilerini sorguluyor. Sanki Türkiye-AB ilişkileri yolundaymış da Sarkozy'nin bozmasından korkuluyormuş havası yayılıyor. Korkulan şey başka; Sarkozy'nin açık açık karşı çıkmasının, "yürütülen sessiz ve sivil darbeyi bozmasından" korkuluyor.
İçimizdeki oligarşi Avrupa'da Tony Blair gibilerini istiyor. "Türkiye-AB ilişkileri iyi gidiyor; görüşmeler sürüyor" demeleri gerek.

- Bu arada Türkiye, "AB ile özel ve tek yanlı bağlar aracılığı ile" Batı'nın parçalanmış bir arka bahçesi durumuna yavaş yavaş getirilecek.

"Şeriatçı veya Batıcı oligarşi" , Batı adına Türkiye'de işini yürütecek.

İşte Sarkozy gibi boşboğazlar pat diye gerçekleri söylerlerse bizdeki AB'ci oligarşinin maskesi düşecek, bütün korkuları bu. Merak etmesinler; Merkel'e söylendiği gibi Sarkozy'nin de kulağına fısıldanacaktır. Önce, bizim büyük patronlar Paris'e bir nezaket ziyareti düzenlerler.
Yanlarına 3-5 ünlü "Frankoman" monte edenler, "Yapacağını yap ama sessiz yap" diye kulağına fısıldarlar.
Bizim "hariciler" üstesinden gelemezse Tony Blair Paris'e uçar ve gereken mesajı verir.
Aynen Merkel'e yaptıkları gibi. Alman ve Danimarka dışişleri bakanları 2002 Kopenhag doruğunda ne demişlerdi: "Türkiye'yi önce uyutacağız, sonra da unuturuz."
Sarkozy bu kadar da dangalak olamaz, o da havaya sokulur; önce uyutma, sonra unutma politikasına...
Yalnız Avrupa'nın içimizdeki işbirlikçilerinin unuttukları bir şey var ki, artık halk uyandı; milyonlar, "Güç bende, gereken her şeyi yaparım, beni artık kandıramayacaksınız" dedi.
Bu nedenle, Sarkozy'yi terbiye edeceklerini düşünenler fazla heveslenmesinler; halk artık gerçekleri görmeye başladı; "Artık ben varım, güç bende" diyor ....

İzmir Mitingi'nde buluşmak üzere...
Erol Manisalı, 11 Mayıs 2007 Cuma

Bunlar, 'Bizim Çocuklar' Değil...

ABD ve İngiltere son aylarda TSK'nin "siyasete müdahale etmesine" çok kızmışlar.
Oysa 12 Eylül 1980 darbesi hem Washington hem de Londra tarafından alkışlarla karşılanmıştı. Çünkü yapanlar, "onların çocuklarıydı".
Bugün muhtıra verenler ise Washington ve Londra'nın hiç hoşlanmadığı şeyleri söylüyorlar:

- Çekiç Güç büyük hataydı; (ABD ve İngiltere Türkiye'yi kandırdı).

- Irak'ın kuzeyinde Talabani , Barzani ve PKK'nin esas arkasındakini görelim (yani ABD, İngiltere ve İsrail'i; esas düşman onlar).

- Türkiye'nin AB ile görüşmelerindeki çerçeve belgesi Türkiye'yi bölmeye yönelik maddeler içeriyor (AB bizi bölmek istiyor).


Evet bugün bunları söyleyenler dünkülerden çok farklı.. "Onların çocukları değil" ...
Olaylara Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından bakıyorlar; ABD, İngiltere ve İsrail'in maskesini düşüren şeyler söylüyorlar.
Bunlar Cumhuriyetin, Atatürkçü düşüncenin ve Lozan'ın yanında: Öyleyse bunlar çok tehlikeli!..
Üstelik halk-ordu dayanışması hızla yükseliyor. "Ne şeriat ne darbe" sloganı yayılmalı ki asker baskı altında kalsın: Bizim sivil darbe anlaşılmasın... Böyle düşündükleri için, "Ordu siyasete müdahale etmesin" diye bar bar bağırıyorlar.
Siyasete kim müdahale etsin?
TSK onların maskelerini düşürmesin; Washington, Londra ve Brüksel "emirlerindeki oligarşi ile" siyaseti yönetsinler; sivil ve sessiz darbeyi sürdürsünler. Ordunun maskelerini düşürmesi, oligarşinin elini kolunu bağlıyor.

- Oligarşinin medyası ile halk alay etmeye başlıyor; milyonlar, "Satılık medya" diye haykırıyor.

- İşbirlikçi köktendincilerin ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor.

- "Öndeki kuklaları" açığa çıkınca ABD ve İngiltere Türkiye'yi yönlendiremez hale geliyor.

- Daha da kötüsü "TSK'nin anayasayı, Cumhuriyetin değerlerini ve Lozan'ı savunan kesin duruşu" halk-ordu bütünleşmesini getiriyor.

Onlar için en büyük tehlike bu; yürütmekte oldukları sessiz darbeye karşı"H alk, askerin uyarılarıyla başkaldırıyor"; Cumhuriyetin ve Lozan'ın kazanımlarının arkasında sımsıkı duruyor.
Askere yalnız Batı kızmıyor; işbirlikçi köktendinciler ve işbirlikçi sermaye çevreleri de kızgın.
Özel sektörü çok iyi tanıyan Öztin Akgüç" ün yazdığı gibi, "Özel sektörün bir bölümü yabancıların güdümüne girdi ve onların sözcülüğünü yapmaya başladı." (*)
İstedikleri ne?
Halk-ordu bütünleşmesini yıkmak için her şeyi yapıyorlar;

- Biçimsellik esas alınsın, protokol Atatürkçülüğü yerleşsin.. aynen 12 Eylül'de olduğu gibi.

- Ilımlı İslamın yolu açık tutulsun.

- AKP'nin yaptığı gibi "en liberal, en özelleştirmeci ve açık politikalarla" ekonomi onların emrine sunulsun.

Oysa halkın ordu ile bütünleşmesi, hele TSK'nin ABD ve AB konusunda kimi yaşamsal gerçekleri açıklaması, onların maskesini düşürüyor.
Halk, oligarşinin yürüttüğü sessiz darbeyi görmeye başladı.

- Kahrolsun Amerikan emperyalizmi.

- Satılık medya istemiyoruz.

- Cumhuriyetin değerlerini kimse bozamaz.

Milyonlar bu söylemlerle yumruğunu havaya kaldırdı. Emperyalizm bundan korkuyor; halktan ve Türk Ordusu'ndan korkuyor.
Meclis'in tartışmadığını, hükümetin söylemediğini, "ordu tartışmaya açıyor, halka sunuyor" . Örtülü faşizm deliniyor. Bu nedenle, "halk ve orduyu susturmak istiyorlar" .

Hayır susmayacağız, susturamayacaklar...
Erol Manisalı, 7 Mayıs 2007

6.5.07

19 Mayıs'a Doğru...

İzmir’in işgali ve Sultanahmet Mitingi

Sultanahmet MitingiTarih kolay yapılmıyor. her şeyin bir bedeli oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda alınan yenilgi ile Osmanlı İmparatorluğu tamamen paylaşılma noktasına gelmiş durumdadır. Batılı emperyalist devletler çizdikleri haritalara göre Türkiye’yi paylaşmak üzere harekete geçmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, yıllar sonra Nutuk’ta bu durumu şöyle anlatmıştır:

“İtilaf devletleri antlaşma hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer fırsat ile itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana Vilayeti Fransızlar; Urfa, Antep, Maraş İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı asker ve memurları ve özel adamları faaliyette. İtilaf Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e gönderiliyor.”

Yunanlılarla işbirliği içinde olan İngiliz ve Fransız filoları komutanları, 14 Mayıs 1919 Çarşamba günü, İzmir’de Vali Konağı’na giderek Vali İzzet Bey’e işgali bildirir. Rum metrepoliti, saat 16.00’da, Venizelos’un “İzmir’in Yunanistan’a katıldığına” dair mesajını okur. İngiliz Amiral Calthorpe, saat 22.00’de İzmir Valisi’ne ikinci kez, 15 Mayıs sabahı Yunan askerinin karaya çıkacağını bildirir.

Vali Konağı’nın önünde öfke ile toplanmış olan İzmir’in gençleri, Vali Konağı’ndan çıkan İngiliz temsilci Morgan ve Smith’e şöyle bağırır:

“Ölmedik, biz büyük bir milletiz. Uykuda gibi görünüyorsak da uğraş içinde bulunuyoruz. Ülkemizin peşkeş çekilmesini kabul edemeyiz. Bir takım karışıklıklar olacaktır. Biz ölebiliriz, ama başkaları da beraber ölecektir.”

İzmir’deki bazı yetkililer, “Başımıza geçin direnelim” diyen İzmirli gençleri susturmaya çalışır. İşgalcilere karşı direnmeyi savunan gençler, bunun üzerine, bir okulda toplanır. Direniş Cemiyeti kuran gençlerden Köprülü Kazım, “Savaşa yarar herkes silahlarıyla dağa çıksın savaşalım.” çağrısında bulunur. Bir direniş cemiyeti kuran gençler, toplantıda silahlanarak iç bölgelere çekilme kararı alır.

İngilizler Uzunada’yı, Fransızlar Foça’yı, İtalyanlar Karaburun Akşehir Selçuk’u, Yunanlılar Yenikale’yi 14 Mayıs 1919 günü işgal eder.

İzmir Müdafaai Hukuk Cemiyeti, yayınladığı bildiride, İzmir halkını milli birliğe ve işgale karşı silahlı direnmeye çağırır. İzmir minarelerinden sela verilir. Kadınlı erkekli İzmir halkından kırkbin kişi, Maşatlık denilen mezarlığa gider. Gece sabaha kadar ateşler yakılarak limandaki İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerine direnileceğine dair gösteriler yapılır.

Batılı emperyalist İngiliz, Fransız, ABD ve İtalyan gemilerinin koruyuculuğunda Yunan ordusuna mensup 12 bin asker, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü sabahı, İzmir’i işgale girişir. Yunan çıkarma birliklerinin içinde, her biri 200 kişiden oluşmak üzere İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan birlikleri de vardı. Rumlar, Yunan askerlerini bayraklarla karşılar. Papaz Hrisostomos, etrafta koşarak, “Türkleri öldürün” diye bağırmaya başlar.

Vali İzzet Bey ve memurlar, Kordon boyunda “Zito Venizelos!” diye bağırmaya mecbur edilir. Emperyalistlerin işgali kolay olmayacaktı. İzmir’i işgale kalkan Yunan ordusuna ilk direniş kurşununu Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi’nin başyazarı Hasan Tahsin Recep, diğer adıyla Osman Nevres, Kemeraltı geçidinin başında sıkacaktır.

“Böyle kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz. Olamaz ki… Sonun da ölüm var… Kan var… Bunu anlamalılar” diyen gazeteci Hasan Tahsin Recep, işgale girişen Yunan ordusunun üzerine tabancasını doğrultarak sıkmaya başlar. İşgalci Yunanlılardan birkaçını yere serdikten sonra cebinden bir bomba çıkararak yaklaşan askerlere savuran Hasan Tahsin Recep, tabancasındaki son kurşununa kadar savaşır ve şehit düşer. İşgalci Yunan askerleri, yerde hareketsiz yatan adama ilk başta korkudan yaklaşamaz ve bir süre daha ateş eder. Öldüğüne iyice emin olduktan sonra Hasan Tahsin Recep’in yanına yaklaşan işgalci Yunan askerleri, hınçlarını alamayarak cansız bedenini defalarca süngüler ve tekmelerler. İki gün içinde öldürülenlerin sayısı iki bindir. İşgalciler, yakalayabildikleri subay, er, memur ve halkı, denizde kurdukları ve sonra bir denizaltı tarafından torpillenen yüzer hapishaneye gönderir. Yunan torpidoları da denizden ateşe başlar ve büyük sayıda halk katledilir. Devlet kasaları, halk, subaylar ve esnaf, işgalci Yunan askerleri tarafından yağmalanır. Yunan ordusundan destek alan Rumlar da, fırsattan istifade ederek ellerine geçen Türkü öldürmeğe ve soygunculuğa başlar. Türklere yönelik büyük bir soykırım başlatılmıştır Yunanlılar tarafından.

İzmir’in işgali, katliamlar ve yağması, tüm ülkede tepkiye yolaçar. Başta, Denizli, Ilgın, Karaman, Alaşehir, Niğde, Ezine, Antalya, Erzurum, Yalvaç, Aydın, Konya, Burdur, Muğla, Balıkesir, Keçiborlu gibi yörelerde gösteriler, yürüyüşler yapılmaya başlanır, direniş komiteleri kurulur. Erzurum’da yapılan mitingde konuşan Cevat Dursunoğlu, “Tek çare silahlanıp saldırgana karşı koymaktır. Bunun dışında kurtuluş yolu yoktur” der.

Bu dönemde, İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgali altında bulunan İstanbul’da da gazeteteler sansür edildiği için İzmir’in işgali halka duyurulamaz. İstanbul halkı İzmir’in işgal haberini 17 Mayıs 1919 Cumartesi günü, öğrenebilir. Üniversite öğrencileri, protesto amacıyla derslere girmezler.

18 Mayıs 1919 Pazar günü, İstanbul Üniversitesi (Dar-ül Fünun)’nde yaklaşık dört bin öğrenci ve öğretim üyesi, biraraya gelir. Saat 11.15’te Tıp Fakültesi Meclisi Müderrisi Reisi Akil Muhtar Bey toplantının başladığını, söyler.

Doktor Besim Ömer Paşa, özetle şunları söyler: “Felaket o kadar derindir ki, mütehassis olmayan ne bir Osmanlı, ne bir müslüman vardır. Ve Darülfünun bu milletin ruhu, dimağıdır. Hissiyatımızın ulviyeti, şiddeti, zamanında makul teşebbüser lazımdır.”

Fakültelerin öğretim üyeleri, toplantıda, her fakülte namına bir öğretim görevlisinin söz söylemesini ve oluşturulacak bir heyetle gerekli tepkinin gösterilmesini kararlaştırır. Toplantıda bazı öğretim üyeleri ve öğrenciler, düşüncelerini dile getirir. Hukuk Fakültesi Meclisi Müderisleri adına Muhittin Adil Bey, şunları söyler: “Şerefli tarihimiz, yedi asırlık uzun bir zaman içinde çok şevketli, çok felaketli zaman geçirdik. Fakat bugünkü kadar elim, hazin hiçbir lahza yaşamadık. Felaket zamanları, insanları tesanüde, vahdete sevkeder ve bizim itidal ve basiretimiz, azmimiz mukadderatımızı tesbit edecektir. Bu zamanda bütün teşkilatı milliyeden istifade etmek lazımdır. Bu teşkilatın başında Darülfünun’u görüyoruz. Memleketin dimağı, mütefekkiri Darülfünun’dur. Darülfünun’u olan bir memleket ki bağımsızdır ve bağımsız olmayan bir memlekette Darülfünun yoktur.” Tıp Fakültesi adına konuşan Akil Muhtar Bey, şunları söyler: “Benim en vehim gördüğüm nokta, bütün ümidi istikbalimizi bağladığımız ilkelerin karanlık içinde kalmasıdır.” Yusuf Rıza Bey de, “Kanımızı son damlasına kadar akıtacağız, canımızı feda edeceğiz, gibi sözler çok söylendi. Şimdi iş görmekten başka çare yoktur. Bizim maddi kuvvetimiz yoksa, manevi kuvvetimiz vardır.”

Fen Fakültesi adına konuşan Gıyaseddin adlı genç, “Asıl mücadele bundan sonra başlıyor” der. Tıp Fakültesi’nden Sırrı adlı öğrenci şunları haykırır, “Eğer hakkımızı teslim etmezlerse buradan bağırıyorum ki, dünya barış yüzü görmeyecektir.” Hukuk Fakültesi temsilcisi öğrenci, “Bütün varlığımızla isyan ediyoruz. Gereken maddi ve manevi teşkilatı yaptır” der.

Bu toplantıda bütün gençler adına söz alan Servet Bey, gençliğin önerilerini şöyle bildirmiştir: “Türk gençliği:

1- İşgali protesto etmek,

2- Vazifesinin kutsiyetini bilerek amil olacak bir kuvvet, bir talebe heyeti teşkil etmek,

3- Müderris ve muallimleri bu işte önde görmek,

4- Milletin vicdanı için hakiki seferberlik ilan ederek hudutta, içeri girmişse orada mücadele etmek,

5- Mektepleri tatil etmek.”

Gençliğin önerileri böylece toplantıda okunduktan sonra Tıp Fakültesi’nin bir teklifi bildirilir. Teklif şöyledir: “Kan dökerek kahramanlıkla ölmeği tercih ediyoruz. Gösteri düzenlenmesini istiyoruz. Umum Darülfünunlulara, alemi insaniyete hitap edilmesini istiyoruz.” Toplantıya katılan bayanlar, yaptıkları konuşmada şu açıklamayı yapar: “Biz de sizin kadar, belki daha ziyade acılıyız. Girişimlerinize en kavi bir imanla iştirak ediyor ve şu hakikati işitmenizi istiyoruz: Kim demiş bir kadın küçük şeydir. Bir kadın belki en büyük şeydir.”

Toplantıya katılanlar, gösteriler yaparak işgale karşı durulacağının bütün dünyaya duyurulmasına karar verilir. Gösterileri, Darülfünunlu öğrenciler düzenleyecektir. Türk Ocağı ve bütün öğrenci kuruluşları, 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü, Fatih Belediye binası önünde 80 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapar. İstanbul’da dükkanlar, beş gün süre ile kepenklerini kapar. Gösteride yapılan konuşmalarda, Profesör Hüseyin Ragıp, “Hiçbir milletin bize efendi olmasına tahammül edemeyiz” der. Halide Edip, “Gece en karanlık ve ebedi göründüğü zaman gün ışığı en yakındır. Her gecenin bir sabahı vardır”, der. Profesör Selahattin Bey ise şunları söyler, “Bu asır milliyet asrıdır. Milliyet uyanıyor.”

İşgalci İngiliz kuvvetleri, gösteri alanının üzerinden uçaklar uçurarak halkı korkutmak ister. Gösteriye katılanlar, Padişah’a bir dilekçe götürülmesini kararlaştırır. Padişah’a götürülecek bu dilekçe için Halide Edip ve iki öğrenci görevlendirilir. Padişah’a sunulan dilekçe özetle şöyledir: “Bizi kutsal beşiğimizden, aziz yurdumuzdan yoksun bırakmak isteyenlere, biz, son defa olarak göstermek istiyoruz ki, kalplerimiz çarptıkça burada, Türk elinde yaşayacağız, biz varız ve burada kalacağız.”

Aynı gün, ABD Cumhurbaşkanı’na da şu telgraf çekilir: “Evet, Reis cenapları Türk ölecektir, fakat hiç bir zaman alçakça değil, şeref ve namuslarıyla ölecektir.” Gençlik örgütleri tarafından işgale karşı düzenlenen gösteriler, 20 Mayıs 1919 Salı günü, Üsküdar Doğancılar’da, 22 Mayıs 1919 Perşembe günü, Kadıköy’de yapılır. Doğancılar’da yapılan gösteride Şair Talat Bey, Ferruh Niyazi Bey, Sabahat Hanım, Muzaffer Bey, Necdet Hamdi Bey, Naciye ve Zeliha Hanımlar konuşma yapar. Konuşmalarda, “Yaşamak için ölmeye yemin ettik, yalnız İstanbul değil, köylüler de ayakta. Köylüler çarıklarını ıslatıyor, kepekli undan yol hazırlığı yapılıyor” denilir. Kadıköy’de yapılan gösteride Münevver Saime, Halide Edip, Hayriye Melek Hanımlarla Fahrettin Hayri Bey konuşma yapar.

İstanbul’da bu dönem işgallere karşı ve Türklere yönelik soykırımı kınamak amacıyla yapılan en büyük gösteri 23 Mayıs 1919 Çarşamba günü, Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenir. Gösteriye kadın, erkek en az 200 bin kişi katılır. Gösteride Şair Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Süleyman Sırrı, Dr. Fahrettin Hayri, konuşma yapar. Yapılan konuşmalarda, “Yaşasın İslam milleti! Bayrağımıza, dedelerimizin namusuna ihanet etmeyeceğiz!” denir. “İzmir Türk Kalacak” rozetleri dağıtılır. Kemal Tahir, “Esir Şehrin İnsanları” adlı kitabında, gösteriye katılan kadınlar hakkında şunları yazmıştır, “Kadınların kara başörtüleri, kara sancaklar gibi başlar üzerinde dalgalanıyordu.”

Gösterinin sonunda tertip heyetinin bildirisi okunur. Bildiri özetle şöyledir:

“1-Bugün şurada bir vakitler yüzbin türlü ulusal gösteriye sahne olan meydanda toplanan biz İstanbul’un Türk-müslüman halkı, mukaddes vatanımızın haksız olarak işgal olunan bölümlerinin boşaltılmasına kadar yüce saltanatın etrafında demir bir çember gibi hayatımızı fedeya hazırız.

2-Bizler, asırlardan beri tatbik edilen siyasete, göz boyama siyasetine artık katiyen itimat etmiyoruz. Siyasi geleceğimizde kara bulutların çekilmekte olduğunu göstermek isteyen iki yüzlü, şeytanca haberlere, ufuktaki fırtına fiilen bertaraf edilmedikçe, katiyen inanmıyoruz. Coşkumuzu kasten yatıştırmak isteyenleri bütün ruhumuzla kınıyoruz.

3-Memlekette siyasi ihtirasın sustuğunu artık kalplerimizde vatan endişesinden başka hiçbir endişenin yer bulmamasını samimi ruhumuzla istiyor ve küçük büyük hepimiz buna söz veriyoruz.

4-Zatı Şevketmeab hazreti bilafetpenahi huzuru humayunlarında içtima edecek şurayı fevkaladenin vatan ve millet için en hayırlı kararlar ittiha eylemesine dualar ediyoruz.

5-Kararlarımızı takip eden yabancı gözlemcilere ancak basın aracılığıyla haberdar etmek azmindeyiz.

6-İşte vatandaşlar, şimdilik önerilerimiz bundan ibarettir. Bunlar hepimizin kabulüne sunulur.”

Damat Ferit Hükümeti, 25 Mayıs 1919’da bütün gösterileri yasaklar. Halk, dua etmek amacıyla 30 Mayıs 1919 Cuma günü, Sultanahmet Camii’nde toplanır. İzmir şehitleri için mevlüt okutulur. Halkın katıldığı tören, gösteriye dönüşür. Öğretim üyesi İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Milaslı İsmail Hakkı, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Şüküfe Nihal konuşma yapar. Yapılan konuşmalarda, “İstiklâl isteriz. Belaların sebebi saldırılar karşısında isyan edilmemesidir” denir. Gösteride dağıtılan bildiride özetle şunlar söylenir: “İzmir facialarını öğren. Anadolu senin kararını bekliyor. Haksızlara karşı feryat et. Alemin vicdanına hitap eden heyecanlarınla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanın imdadına koş. Bu gösteride kurtarıcı kararlarını ver ve kurtuluşun için çalışmaya yemin et.”

İstanbul’da düzenlenen gösterilere tepki duyan işgalci güçler, 28 Mayıs 1919 günü, 67 Türk devlet adamını Malta’ya sürgün eder. Mustafa Kemal’de, Anadolu’yu işgalci emperyalist güçlere karşı örgütlemek amacıyla 16 Mayıs 1919 günü, İstanbul’dan ayrılıyordu. 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun’a varan Mustafa Kemal, şu açıklamayı yapar:

“Ortada Türk’ün barındığı bir Anayurdu kalmıştı onu da parçalamak istiyorlardı. Osmanlı Devleti, Padişah, Halife bunlar manasız sözlerdi. Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bir Türk Devleti kurmak; Ya İstiklâl Ya Ölüm!”

Türkiye’nin her tarafından işgalci emperyalist güçlere karşı Kuvayı Milli Dernekleri, direniş örgütleri kurulur. Bunlar daha sonra ulusal düzeyde birleştirilir. 23 Temmuz 1919’da Erzurum ve 4 Eylül 1919’da açılan Sivas Kongreleri’nde, bağımsızlık savaşı için önemli kararlar alınır. Sivas Kongresi’ne Askeri Tıp Okulu’nun öğrencisi Hikmet Boran, asker sivil bütün tıp öğrencileri adına İsmail Fazıl Cebesoy ve İsmail Hami Danişment de katılmıştır. 19 yaşındakı tıp talebesi Hikmet Boran, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Delegeleri bulunduğum Tıbbıyeliler beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederim. Mustafa Kemal’i, vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz” der.

Mustafa Kemal, şu karşılığı verir: “Evlat, müsterih ol. Gençlikle övünüyorum. Gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm! Gençler, vatanın bütün istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

Kurtuluş ve bağımsızlık savaşı her türlü zorluk ve imkansızlıklara rağmen gerçekleştirilir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu, 29 Ekim 1923’te ilan edilir. Gençlik, 1918-1922 yıllarında Türkiye’nin bağımsızlık savaşında ön saflarda yeralmış, üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.

Turhan Feyzioğlu