Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu,
Stratejik Derinlik, Türkiye’nin Uluslararası Konumu,
Küre Yayınları,
72. Baskı, İstanbul 2011, 584 s.
Ahmet Davutoğlu’nun ülkemiz uluslararası ilişkiler
literatürüne kazandırdığı bu eser hakkında yazılı ve görsel medyada pek
çoğu popüler olmak üzere dile getirilmiş pek çok görüş vardır. Lakin
eser üzerinde uluslar arası ilişkiler camiasında “oh ne güzel oldu”
dışında Batı’da olduğu gibi bir eleştiri yazısı yazılmadı. Eserin ilk
baskısı Nisan 2001, bugüne kadar takip edebildiğim kadar 73 baskı yapmış
bir eser. Övgü ve sövgü’den aşırıyız milletçe malum.
Bu kitap, Ahmet Bey’in, öncelikle büyükelçi ve dış politika
başdanışmanlığı, ardından Dışişleri Bakanlığı döneminde AKP’nin dış
politikasının temel metni olduğu farz edilen bir çalışmadır. O yüzden
ayrı bir öneme haizdir. Ahmet Bey’in kitabına başlık olan “stratejik derinlik” kavramı
coğrafi olduğu kadar kültürel bir kavram olduğu ve Türk kültürünü
ilgilendirdiği için bir Türkolog halk bilimci gözüyle eseri ele almaya
çalışacağım.
***
Askeri stratejinin temel literatürü kurucu babalar Ratzel ve
Haushofer de dahil olmak üzere dilimizde yoktur. Bu vesileyle uzun zaman
geleneksel olarak askeri ve diplomatik stratejimiz kartografya ve
coğrafya, jeopolitik bilimin verilerinden uzakta, sevk-i tabii ve
ampirik bilgilerle kurgulanmıştır.
Türkler pratikte ve uygulamada, askerlik ve muharebe literatürüne pek
çok, örnek olay olarak gösterilen ve incelenen taktik ve uygulama
hediye ettiyse de bu anlamda geleneksel olarak yazılı bir askeri
strateji literatürü bölük pörçük derleme, tercüme ve notlardan, hizmete
özel risalelerden ibarettir. Bunun sağlamasını şu şekilde yapabiliyoruz.
Dünyanın meşhur kütüphanelerinin kataloglarına girip anahtar
kelimelerle taradığımızda “takke düşüp kel görünüyor”. Sert ve
haşin bakışlar, hot, zötle, sert marş söyleyerek, literatür gelişmiyor,
tefekkür, tezekkür ve araştırma ile gelişiyor. Mesela Google kütüphaneme
bir bakalım:
”military strategy” anahtar kelimesi ile bk[https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy]
Keza jeopolitik , coğrafya ve strateji konularında bk [“geopolitic,
geography an strategy “ anahtar kavramlarını kullanarak
https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=geopolitic+geography+and+strategy&tbm=bks]
Diplomatik strateji [“diplomaticstrategy” anahtar kavramlarını
kullanarak bk
https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=diplomatic++and+strategy&tbm=bks]
AHMET DAVUTOĞLU O KİTAPTA NEYİ GÖZDEN KAÇIRIYOR
Bir de bizim ulusal toplu katalogumuza, kütüphanelerimize girerek
Türkçe literatürü tarayalım sonuçta arada Türkçe literatür aleyhine bir
uçurum olduğunu görüyoruz.
Bu anlamda Davutoğlu’nun metni en temel coğrafi, jeopolitik stratejik
hakimiyet teorilerinden hareketle Türkiye’nin tarihten günümüze
reprospektif bir görünümünü tasviri bir üslûpla ortaya koyuyor. Bu
anlamda ilk planda şayan-ı dikkat ve takdir edilmesi gerekli bir çaba.
Kutluyoruz. Yalnız eser 73 baskı yapmasına rağmen hala güncellenmemiş
olması, Strateji konularında son dönemde önemli dikkatleri olan Ramazan
Özey’in Merkezi Hâkimiyet Teorisi kitabını ve Türk Dünyası Jeopolitiği
makalelerini görmemiş olması çok büyük bir eksikliktir.
Ayrıca Davutoğlu’nun eserini oluştururken kaynakçasına baktığımızda Türkiye’nin Stratejik derinliğini yazarken
Türkçe muteber tek bir Türkoloji ve Tarih kaynağına rastlayamıyoruz. Bu
eserin bilimselliğine son derece halel getiren bir husustur. Türk
kültürünün “stratejik derinliğini” yazarken Gökalp, Togan, Osman
Turan, Kafesoğlu, Atsız, Peter Golden, Osman Karatay, Ayhan Bıçak, Şahin
Uçar, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Dursun Yıldırım gibi
araştırmacılarımızın çalışmalarını
özümsemeden ve atıf yapmadan böylesi bir başlığın altı doldurulamaz,
eksik kalır nitekim öyle de olmuştur. Rusça literatür bizim sosyal
bilimler geleneğine hepten yabancı. Oysaki şarkiyat enstitüsü, ilimler
akademisi 300 yıldır bizim bu kültür havzamızla ilgili neşriyat yapıyor.
Bu birikimden habersiz bu alanı çalışamazsınız. Keza hocamızın eserinde
tek bir Rusça kaynak yok.
AKP'NİN DIŞ POLİTİKA ZAYIFLIĞI BURADAN GELİYOR
Kitabın en büyük eksikliği ve buradan hareketle AKP dış politikasının
zayıflığı da burada başlamaktadır. Türkoloji/ Türlük bilimi
araştırmalarından bağımsız olarak Türk Kültür Havzası dediğimiz alanı
tanıyamaz, envanterini üretmez, çelişki ve çatışmalarını, özelliklerini
analitik olarak çözümleyemez ve doğru politikalar geliştiremezsiniz.
Batum’u Tebriz’i, Bakü’yü, Halep, Musul , Kerkük yakın kara sahamızı ve
20-100 doğu boylamı ile 33-65 enlemleri arasındaki coğrafyayı ve bu
coğrafyadaki Türk kültürünün iltisaklarını bilmeniz gerekir. Her zaman
dile getiriyorum yine bir hatırlamak lazım:
“Türkler, Eski Dünya’daki bütün kadim medeniyetlerle kültürel ve
siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir. Toynbee’den
Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen İslam
medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında
zikrederler. (...) Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar
Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan,
Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk
kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır.
AKADEMİK ZAAFLER GİDERİLMELİ
Asya, Avrupa ve Afrika’nın toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir.
Bu alanın 3/2’sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel
süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına
aldıkları alandır. 20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi,
Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından
Tarım havzasına kadar olan alan, en doğu ucudur. Güneyde Sudan-Hartum ve
Suakin limanından Yemen’e, kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg,
Tümen ve Sibirya’ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır. Bütün bu
coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır. (...) Bu
coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri
beraberce yaşaya gelmişlerdir. Farklı etnisitelere sahip Müslim
topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç
repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri
üretildi. Kürtler, Gürcüler, Arnavutlar, Lazlar, Çerkesler, ilh. Hep bu
sembolizmin ve gramerin öğeleridir. Tekil olarak bu kültürleri ele
aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey, sınırlı ve arkaik
bir folklorizmden öteye gitmez. Oysa bu halkların da dâhil olduğu ve
adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan, ortak medeniyetimizin
omurgasını teşkil eder. Söz konusu akraba halklar, tarihsel süreçte Türk
siyasal hâkimiyetinin yarattığı yaşam ve kendini üretme geliştirme
imkânı bulmuşlardır. Türk siyasal hâkimiyetinin zayıfladığı veya
kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların, her anlamda mağdur
ve mazlum olduğunu görürüz. Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve
teşkilatçılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz.
Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı
bulunmaktadır. Çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer
parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkân sağlamaktadır.
Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki
akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye
ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkân
sağlamıştır/sağlamaktadır. “
Bu anlamda Türkiye Türkolojisi de akademik alanda zaaflarını bir an
önce gidermelidir.’!. XXI Yüzyıl Türkiye Enstitüsü önderliğinde
Amasya’da Türkoloji disiplini ve Uluslararası İlişkiler disiplininin
Türkiye’nin ilgili alanlardaki eksikleri konusunda ne gibi ortak
çalışmalar üretebileceği hususunda ciddi bir çalıştay yapılmıştır. Orada
da bu eksikliklerin üzerinde durulmuştur. TTK, TDK, Yüksek Kurumun
üniversitelerimizin çok büyük çoğunluğunun böyle bir kaygısı ve arayışı
yoktur; zira öncelikleri planlayan bir kültür bilimleri politikamız
yoktur.
Türkiye milli geleneği ve Türkoloji geleneksel birikimi içerisindeki, “yalancı milliyetçiliği”
entelektüel planda eleştirel bir tasfiyeye tabi tutulması gerekir.
Trubetskoy’un yalancı milliyetçilik diye nitelendirdiği dalga eleştirel
bir nevi Avrasyacılığın manifestosu niteliğinde olan eseri 1920 yılında
Sofya’da yayınlanan “Evropa i Chelovechestvo” adlı küçük ama özlü
risalesidir. Bu eser dilimize “Avrupa ve Medeniyet” adıyla 2012 yılında
Vügar İmanov’un tercümesiyle kazandırılmıştır. Eser Batı merkezci
düşünce tarzına dönük çok ciddi eleştirileri içermektedir. Batılıların
milliyetçilik anlayışını şovenizm ve kozmopolitizmin bir sentezi olarak
gören Trubetskoy’a göre Avrupa’nın bu anlayışının peşine takılanlar
yalancı milliyetçilerdir. Onlara göre mensup oldukları halkın milli
kültürünün özgünlüğü hiç de önemli değildir. Bunun yanında ben – idraki
de pek ehemmiyet kesbetmemektedir. Zira onlar “kendileri gibi” olmaktan
ziyade “diğerleri gibi” örneğin Avrupalılar gibi olmayı arzu ederler.
Avrupalılaşma, yani Roma-Germenlerin devlet yapısını ve ruhunu,
ideolojilerini, güzel sanatlarını ve maddi yaşamlarını tıpatıp taklit
etmeye kalkışmak da netice itibarıyla her türlü özgünlüğün kaybına yol
açmaktadır. Halk ve kültürlerin eşitliğinin inkâr edilmesine ve kibre
dayalı militan şovenlik, yalancı milliyetçiliğin bir başka çeşididir. Trubetskoy’a
göre I. Petro sonrası Rusya’da ortaya çıkan milliyetçilik de
hastalıklıydı. Bu dönemde Rus aydınlarının ekserisi hiçbir şekilde
“kendileri gibi olmak”ı değil, “hakiki Avrupalı” olmayı arzu ediyor, pek
çoğu “geri kalmış” ülkelerini hor görüyordu. (Trubetskoy; Avrupa ve Beşeriyet; s.103-104), Trubetskoy’a göre Avrupalılaşma
toplumda yukarıdan aşağıya doğru tezahür ediyor ki, ilk olarak da üst
kesimleri kapsıyor, bu nedenle de Avrupalılaşmış seçkinler ile Avrupalı
olmayan halk arasında derin kültürel uçurum yaratmaktadır. Avrupalı
olmayan bir halkın Avrupalılaşması kendisine olan saygısını kaybetmesine
yol açar. Ulus kendi tarihini Avrupa’ya özgü bakış açısından
değerlendirmeye başlamakta, bu yüzden de Avrupa kültürü ile çelişen her
hangi özelliğini, kötülüğün ve geriliğin alameti olarak algılamaktadır. (Meşdi
İsmayilov, Avrasyacılık, 31/ B. Atsız Gökdağ’dan alıntıladım.). Bu
ekibin bulunduğu sosyal ve siyasal ortama göre birden fazla siyasi
görüşü ve onlarca set halinde doğrusu ve tavrı vardır. İlke ve doğrultu
tutarlılığı olmadığı için herhangi bir entelektüel üretime kapı
aralayamazlar. Bürokrat ve birilerinin adamıdırlar. Sürekli birilerinin
adına papağan gibi konuşurlar, kurşun askerdirler… Doğruyu söylemez
susarlar. Tanpınar’ın sükût suikastı dediği şey!. Pardösülerinin altında
bir hain silahı olan hançer taşırlar…[Dön sırtını gör neçe olur
ahvalin]…
BU TEORİNİN DOĞRULU İSPATLANMALI
Tiflis’de oturan elçiniz 30 km ötedeki Borçalı’nın ne demek olduğunu
bilmezse olmaz. (danışık dilini danışacak/özendiğimiz ABD’ninkiler
öyle.). Tebriz- Erzurum -Trabzon hattını bilecek. Akkoyunlu Karakoyunlu,
Safavi tarihsel birikimini ve jeopolitiğini bilecek. Uluslararası
İlişkiler disiplini bu anlamda çok yavandır. Ümit Özdağ Bey’e bir sunum
esnasında söyledik. Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinin
stratejik öngörüleri ve analizleri
“büyük ölçüde” papatya falı
gibidir. Karşınızda temel sosyal bilimler kültürü üstüne uluslararası
ilişkiler uzmanı olmuş Brezinski, Kissinger,Fuk uyama var onların
karşısında
“tığ-ı teber, şah-ı merdan çıkarsanız” duygularınız
karmakarışık olur. Bakınız aşağıdaki fotoğrafta sivil Brezinski !
mücahitlere bir makineli tüfek hakkında ders veriyor. Muhataplarımızın
donanımı bu çerçevede. [Teori pratik, pentagonda askeri harekat ve
lojistik planlamacıların pek çoğu böylece sivil kaynaktan gelen
disiplinlerarası eğitim görmüş uzmanlar. Emeklisi geldikten sonra veya
muvazzafken sivil kaynakta inkılap tarihi ve uluslar arası ilişkiler
doktorası yapıp eline çubuk alıp akıllı tahta karşısında küçük
açıklamalar yaprak olmaz bu işler….]

Ben Prof. Dr. Ramazan Özey’in aşağıdaki görüşünün [askeri ve sivil
stratejik planlamacılar tarafından da] geniş manada okunduğundan pek
şüpheliyim.
“Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika eski kara kütlelerinin bitişme
noktasında yer almaktadır. Yarımadanın üç tarafı denizlerle çevrilidir.
Yükselti bakımından kıtanın en yücesi olan Asya’dan (ortalama 1010 m.)
bile hayli yüksek (Türkiye Ortalama yükseltisi 1132 m.) bir kara
parçasını teşkil etmektedir. Asya ve Afrika’ya bitişik olduğu kesimlerde
aşılması zor sıradağlar yer almaktadır.
Bütün bu genel özellikleriyle, Anadolu; tam bir kaleyi andırmaktadır.
Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa’ya açılan burcu ise
İstanbul’dur.
“Merkezi Hâkimiyet Teorisi” adını verebileceğimiz bu görüşe göre;
“Anadolu
Yarımadası Heartland, Heartland’ı çevreleyen Balkan yarımadası,
Kafkaslar, İran, Arabistan ve Kuzeydoğu Afrika; kısacası Balkanlar ve
Ortadoğu, dünya kalesini çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunun
dışındaki kara parçaları ise, dış çemberi ya da dünya adasını
oluşturmaktadır.” Bu görüş çerçevesinde şöyle bir sonuca varabiliriz;
“Dünya Kalesi’ni (Anadolu’yu) elinde bulunduran bir millet, iç çembere
hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise, dış çembere yani dünyaya
hâkim olur.”
Kuşkusuz bir teorinin doğruluğu, ispatlanmasıyla mümkündür. İşte bu
teori, tarih boyunca üç kez ispatlanmıştır. Batıya açılan burcu İstanbul
ile birlikte Anadolu; M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından M.S. 395'e kadar
Roma, 395 - 1453 arası Doğu Roma ve 1453 - 1923 devresinde de Osmanlı
İmparatorluklarının (Gerçi Anadolu’da Türk hâkimiyeti 1071 Malazgirt
Zaferi ile başlar) hâkimiyetlerinde temel çekirdeği oluşturmuş ve kale
görevini görmüştür. Söz konusu bu kale, 1923'den bugüne (1995) kadar da
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer almaktadır.” [Ramzazan Özey;
“Türk Dünyasının Jeopolitik Önemi ve Başlıvca Proplemleri”]
AHMET DAVUTOĞLU ELEŞTİRDİKLERİ POLİTİKAYI UYGULUYORLAR
Sıfır sorun diye başlayan süreçte yakın kıta havzamızla Oğuz
/Selçuklu coğrafyası ile sorunlu hale gelmemizin sebebi bu
alanın tarihsel müktesebatı, donanımı ve envanterini operasyonel bilgi
seviyesine dönüştüremememizdir. Ahmet Davutoğlu Bey bunu çok açık
biçimde vurguluyor eserinde. “Üniversite ve bağımsız araştırma
strateji oluşumuna katkıda bulunması, bu konularda yerleşik bir
geleneğin vücut bulmasını ve katkıyı sürekli kılacak sağlıklı bir
altyapı ile finansal desteğin sağlanmasını gerektirir. Bu kurumlarının
bilgi üretiminin ve analiz kapasitesinin artışı, küresel ölçekli
stratejiler geliştiren ülkelerde dış politika yapımının en önemli destek
unsurları olarak görülür [Stratejik Derinlik,s.50].” Ne kadar doğru
söylemiş uygulamada baktığımızda teori praksis çelişkisini burada da
görüyoruz. Ahmet Bey ve bağlı bulunduğu siyasal gelenek eleştirdikleri
politikada ısrarlı.
Üniversitelerimizin bölgesel araştırma enstitüleri ve stratejik
araştırma enstitüleri kâğıt üzerinde bütçesiz ve kadrosuz atıl bir
vaziyette tutulmaktadır. Yaptığımız bütün çağrılar ve bilgilendirmeler
muhatabınızla aynı siyasal frenkansta değilse ne kadar önemli olursa
olsun hiçbir şey ifade etmiyor.
Hazar’dan Akdeniz’e, Şia-Alevi Türk dünyası gerçeğini milyonlarca
doları olan Diyanetiniz ve İSAM’ınız bilmiyorsa, İslam dünyasının
çelişkilerini çalışmamışsa, mezhepsel dağılımını, kompozisyonunu
çalışmamışsa soydaşlarınızla bugün olduğu gibi anlamsız bir kırgınlığın
ve izolasyonun içine girersiniz. Halep ve Rakka Vilayetini Batum
Sancağını bileceksiniz. Kars Antlaşmasının Türkiye açısından
kazanımlarını bilmeyen Tarihçi! Danişmendlerle çuvallarsınız… Gürcüler
Tiflis –Ahıska Sancağını 40 yıl önce Osmanlı belgelerine dayalı olarak
çalıştılar, sizin haberiniz dahi yok, oysa burası sizin dünkü
vilayetiniz.
Değişen bir şey yok, hala Azerbaycan’a Sovyetler dağıldıktan sonra
inen devlet büyüklerinin! Aaa! Bunlar Türkçe konuşuyor afallamasını
yaşıyoruz.
Kısacası, Ahmet Bey’in söylediği Yakın Deniz ve yakın Kara
havzamızın envanterini üretmeden bir bölge gücü olmaya yönelmek bilimsel
temelden yoksundur.
Barış Bey; internet okuyucusu sıkılıyor hocam diyor kısa yaz….Bizim
bildirilerimiz uzun, küçük açıklamalar ekibinden değiliz….Bu meseleye
kaldığımız yerden “Stratejik Derinlik Kitabını” okumaya ve anlamaya,
eleştirmeye devam edeceğiz. “Stratejik Derinlik’”ten “stratejik dehlize” sürüklenmemek için bu uyarıları ve eleştirileri yapmak vicdani ve entelektüel bir borçtur.
Kemal Üçüncü, Odatv, 14.12.2013 15:41