Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

19.12.08

Özür, bir işe yararsa kıymetli olur...

Bir grup aydın, bireysel bir kampanya açarak, "Ermeni kardeşlerimizden" özür diliyorlar. Kısa gerekçeleri de şöyle: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."
Önce şunu söyleyeyim. "Ermeni kardeşlerimiz"den benim hiç rahatsızlığım yok. Evet, onlar bizim insan kardeşlerimiz. Biz önce insanız. Bu kampanyaya çok sert tepkiler gösterenler var. Tepkileri hakaret boyutuna taşıyanlar ise gerçekten ayıp ediyorlar.
Bizim ülkemizde maalesef demokratik terbiye yok. Çoğumuz itibarıyla sadece kendimize demokratız. Aykırı hiçbir ses, fikirlerimize hiçbir itiraz istemiyoruz. Adam gibi tartışmayı da bilmiyoruz.
Kampanyada imzası olan aydınların bazılarıyla arkadaşız. Onların demokrat duruşlarını hep takdir ettim. 28 Şubat sürecinde demokrasi, fikir ve ifade hürriyeti, özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi adına yapılan ortak mücadelenin, Türkiye'nin demokratikleşmesi adına ne kadar değerli olduğunun da idraki içerisindeyim. Öncelikle, Ermeni kardeşlerden özür dileme kampanyası, demokrat cephede bir zaaf oluşturmamalıdır. Çünkü malûm çevreler, milliyetçi duyguları istismar ederek şimdiden bir karşı saldırı başlattılar.
Kampanyaya gelince... Evvela bu kampanya kişisel bir kampanyadır. İster katılırsınız, ister katılmazsınız. Katılanları; "işbirlikçiler, gördünüz mü kimlerin adamı oldukları ortaya çıktı" türünden karalamalar, hele hele vatan hainliği suçlamaları, kin ve nefret siyasetinin tezahürüdür. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bu kampanya, zamanlama açısından eleştirilebilecek bir kampanyadır. Bende, Türkiye ile Ermenistan arasındaki meselelerin çözümüne bir fayda sağlamayacağı kanaati var. Sayın Cumhurbaşkanı'nın milli maç vesilesiyle yaptığı Erivan ziyaretinin ardından doğan olumlu havayı bozabileceğini bile söyleyebilirim. Zira bu meselenin çözümünde kamuoyu desteği çok önemlidir. Aydın arkadaşlar, tam da olumlu bir hava doğmuşken, "nereden çıktı bu Ermenilerden özür dileme kardeşim, sen dilersen dile biz özür dilemiyoruz" tepkilerinin öne çıkmasına vesile oldular. Yani kaş yapayım derken göz çıkarma gibi bir zemine kaydık.
Kampanyada imzası olan aydınlar, Birinci Cihan Harbi'nde Ermeni çetelerinin Ruslarla işbirliği yaparak on binlerce Müslüman'ın, Türk'ün, Kürt'ün katledildiğini inkâr etmiyorlar. O zaman vicdanen ve ahlaken, iki olay birlikte anılıp; "Tarihte böyle zulümler, haksızlıklar olmuştur. İnsan olarak bunların hepsinden acı çekiyoruz. Karşılıklı olarak bu acıları paylaşıyor, karşılıklı olarak özür dilenmesini doğru buluyoruz" dense, daha doğru olmaz mıydı? Farklı düşünen aydınların da bu imza kampanyasına katılmasına imkân tanınsaydı, daha isabetli davranılmış olmaz mıydı? Üzerinde düşünülmesi gereken bir eleştiriyi de hatırlatmalıyım: "Kamuoyu, büyük çoğunluk itibarıyla ortak hissiyat gösterdiği alanlarda bu aydınların hiç tepkisini duymuyor, görmüyor. Neden, Doğu Anadolu'da Ermeni katliamlarını hiç telin etmiyorlar? Balkan faciasından hiç söz etmiyorlar?"
Bence bu kampanyada, bir üslûp hatası, bir derdini tam anlatamama ve bu yüzden yok yere pek çok insanı da günaha sokma yanlışı var. Hırant Dink ailesinden ben de özür diliyorum. Varlık Vergisi'yle, 6-7 Eylül 1955'teki devlet komploları ile gayrimüslimlere zulmedilmesini asla tasvip etmiyorum. Başka zulümleri de, dünyadaki bütün zulümleri de, vicdanımı yaralayan, beni insanlığımdan utandıran facialar olarak asla tasvip etmiyorum. Ama gelecek önemli. Vicdanımdaki özürleri, çözüm adına bir itici güç olarak değerlendirebilmem önemli.
Özür erdemli bir davranıştır. Aydınların özür dilemesi daha anlamlı, değerli bir davranıştır. Ama o özür, çözümü kolaylaştırmalı, çözüm adına bir işe yaramalıdır...
Hüseyin Gülerce, Zaman, 19 Aralık 2008