yobazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yobazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.2.12

Şu çılgın tinerciler

Muğla’da müşteri kılığındaki polise “esrar” pazarlayan imam, enselendi.

*

Aydın Nazilli İmam Hatip Lisesi’nin 15 ve 16 yaşındaki iki öğrencisi, öbür liselerin kapısında satmaya çalışırken, 150 gram toz “esrar”la suçüstü yakalandı.

*

İstanbul Eyüp İmam Hatip Lisesi öğrencilerine “esrar” satıldığı yolunda ihbar alan polis, 30 metre uzaklıktaki büfeyi bastı, 71 tabaka ele geçirdi.

*

Diyarbakırlı imam, Bodrum’daki barlarda “kokain” satarken yakalandı. Üzerinden 100 gram kokain ve 200 “sentetik hap” çıkan imam, mesleğimle alakası yok, senelik izindeyim dedi.

*

Mersin’den İstanbul’a getirilen 50 kilo “eroin”i teslim almaya hazırlanan imam, telekulak takibine takıldı, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda kelepçelendi.
*
Bolu Mengen’e bağlı Kuzgöl Köyü imamı, lojmanının bahçesinde “hint keneviri” yetiştirdiği için gözaltına alındı. İmam, çok yanlış anlaşıldı, ekmek yapımında kullanacaktım dedi.

*

Ankara Çubuk’ta İmam Hatip Yaptırma ve Yaşatma Derneği tarafından inşa edilip, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne devredilen okul binası, bürokratik engeller yüzünden bir türlü hizmete giremedi. Çubuk Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, yazık oluyor, imam yetiştirmesi gereken okul, sahipsizlikten “tinerci”lerin “balici”lerin mekanı haline geldi dedi.

*

Gebze’deki Cami Mahallesi, Cami Sokak, Eski Camii’nin imamı, yatsı
namazı sonrası ayakkabılığa bırakılmış poşet görüp, polise haber verdi.
Poşetten 4 kilo toz “esrar” çıktı.

*

Ki… Bursa’da 90 paket yeni nesil uyuşturucu “Bonzai” ve 700 adet “Ecstasy”yle yakalanan vatandaş,
çanta benim değil, öğle namazı için gittiğim camide buldum dedi.

*

Zonguldak’taki uyuşturucu operasyonunda, 7 kilo “esrar”, 250 adet “cinsel içerikli hap”, çok sayıda tarihi eser ve 6 ruhsatsız tabanca ele geçirildi; 14 kişilik şebekenin biri imam.

*

Ankara Hacıbayram Camii’nin türbesinde “Ecstasy” ve “LSD”
satan 12 kişi gözaltına alındı.

*

İstanbul narkotik şubesinin ekipleri, kimliği belirsiz kişilerin, Eyüp semtindeki Karyağdı Baba Türbesi’nin bahçesini “haşhaş” tarlasına çevirdiğini tespit etti.

*

Bilecik Bözüyük’teki Soğukpınar Camisi’nin 400 metrekarelik bahçesi de… Polise ifade veren imam ve Soğukpınar Cami Koruma ve Yaşatma Derneği yöneticileri, çiçek sanmıştık dedi.

*

İstanbul’da, 200 milyon adet “Captagon” üretmeye yetecek
miktarda “amfetamin”le yakalanan uyuşturucu baronunun… Ataşehir’de
TOKİ arazisine cami yaptırdığı ortaya çıktı.

*

“Altın vuruş camii” bi nevi.

*

Aman dikkat edin de…
Sakın olmasınlar tinerci.
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 8 Şubat 2012

13.12.08

Örnek Müslüman-2

‘Guantanamo üssünün askeri otoriteleri 'zihni mücadele alanı' kavramından sıkça bahsediyorlar ama görünüşe bakılırsa mahpusları geleceğe hazırlamaktansa onları oyalamak için uğraşıyorlar. Jeoloji sınıfları, 'gameboy'lar ve pastel boyalar onları oyalayabilir ama köktenci İslama alternatif oluşturmaz.'
'Zihni Mücadele Alanında Kaybetmek' başlıklı ve Christopher Boucek imzalı bu makale Herald Tribune'de birkaç gün önce yayımlandı. Batı basınında 'İslamcıları nasıl tedavi ederiz?' anafikirli, düşünce kuruluşları kaynaklı bu türden makalelere birkaç günde bir rastlayabilirsiniz.
Bu türden makaleler siz hiç farkında olmadan radikal İslami hareketleri bir tür virütik durum, eylemcileri de henüz tedavisi bulunamamış bir kanserin kurbanları olarak sunarlar. Bu makalelerin asli görevi her türlü şiddetin kaynağı olan eşitsizliği unutturmak, radikal İslami hareketin birinci kaynağı olan yoksulluk ile olan bağını yok saymaktır.

İslamı 'tedavi etmek'
Bu bilimsel görünümlü abrakadabra, çokuluslu şirketler 'özelleştirilmiş' savaş ve güvenlik endüstrisinden para kazanmaya devam ederken kendini İslami radikalizm olarak gösteren devasa eşitsizliği 'estetize' eder.
Bu yüzden de yukarıdaki makaledeki gibi 'eski zihni silip yerine yenisini koymak' ya da 'radikalleri tedavi etmek', 'radikalleri işleme tabi tutmak' gibi kavramlar kullanılır. Guantanamo ve benzerleri sanki sanatoryummuş ve içeridekiler radikal İslam belasından kurtulmak için kendi istekleriyle buralara gelmişler gibi...

Guantanamo ve ılımlı İslam
Guantanamo ve benzerleri işin kirli tarafı. Bir de o kadar kirli değilmiş gibi görünen tarafı var.
İslami öfkeye karşı 'zihni alanda mücadelenin' bir de think-tank'lerde, Batı'nın ve Ortadoğu'nun beş yıldızlı otellerindeki toplantılarda, gazete köşelerinde yürütülen kısmı var.
Her ne kadar göze şirin görünseler de Guantanamo nasıl Müslümanları iyi ve kötü diye ikiye ayırıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Guantanamo'daki işkenceciler yoksulluğun İslami bir yüzle ortaya çıkan öfkesini nasıl işkence ile yıldırmaya çalışıyorsa, bu taraftaki ılımlılar da o efendilerin daha çok kazanması için çeşitli yöntemlerle çalışıyor:
Bir yandan efendilerin dikte ettiği sistemle tam uyum sağlıyor bir yandan da gerektiği zaman radikallere örnek gösterilmek üzere hep tırnak ve mendil kontrolüne hazır bekliyor.

Kerbela ve IMF
Oysa onlar:
Seccadesi çocuk-köle-işçilerin terinden biriken artı-değer ile dokunan, kıblesi Guantanamo'da işkence tezgâhları kuran özel güvenlik şirketlerini icat eden Amerikan düşünce kuruluşlarıyla aynı olan, duasının başına aç çocukları değil helalinden finans şirketlerini koyan ve Hüseyin'in altı aylık Ali Asgar'i Kerbela'da bir yudum su için havaya kaldırdığı gibi Asya'da aç bebeklerini kaldıranlara karşı IMF'nin yanında saf tutanlar...
Ilımlı İslam böyle bir garabet olduğu sürece anlıyorum Londra'nın, Paris'in, Kahire'nin ve İslamabad'ın arka sokaklarında ılımlı olmayı hiç istemeyen, öfkesiyle tüm 'alışverişlerin' kalbinde patlatmak isteyen çocukları.

Eski örgüt üyeleri bulmak
Ve memleketimizde de mebzul miktarda pazarlamacısı ve inanmış misyoneri bulunan bu ılımlı İslam Guantanamo ve benzeri işkence merkezlerinin tükürdüğü öfkeli addamları 'rehabilite etmekle' görevlendiriliyor.
Onların görevi, öfkeli Müslümanları uyumlu olmaya çağıracak din adamları, eski örgüt üyeleri bulup ortaya çıkartmak.
Serbest pazar tezgâhının dağılmamasını isteyen bütün güçler onların sponsoru.
Görevleri, Müslüman- kapitalist iktidarları desteklemek ve kurban bayramlarında zenginlerin sofrasından düşen sakatatlara kanaat edecek uysal Müslümanlar üretmek...
Bunları bilen Müslümanlar var. Ama onlar örgütlenmeye kalktığında kimse onlara para vermiyor. Onlar örnek müslüman rolüne çıkan serbest piyasacı, ılık Müslümanlar kadar Müslüman sayılmıyor.
Ece Temelkuran, Milliyet, 12 Aralık 2008

10.12.08

Örnek Müslüman

‘Londra’daki ılımlı Müslümanlar, belediye imkânlarının köktenci Müslümanlar tarafından kullanılmasından şikayetçi oldular. Bu protestoların müslüman vatandaşlardan geliyor olması iyiye işaret...'
‘İnsanlık piyasalara feda olsun, kapitalizm sağolsun’ duasının mihrabı; ‘yerküre çok uluslu şirketlere seccade olsun; serbest piyasanın ezanları semayı doldursun’ ilahisinin baş terennümcüsü, The Economist dergisi yukardaki şekilde buyurmuş.
6-12 Aralık sayısında Avrupa ve Amerika’daki İslam üzerine üç parçalı bir çalışma yayınlayan dergi, yazılara Amerikan istihbarat örgütlerinin bir süredir tartışılan kehanetiyle bakıyor.
Yapılan projeksiyona göre Avrupa şehirlerindeki İslami yaygınlaşma herhangi bir ekonomik daralmayla birlikte 2025 yılına kadar ‘gergin ve stabil olmayan durumlara’ yol açabilir. Derginin alttan alta önerdiği çözüm, tabii ki ılımlı İslam.

Virütik Müslüman
Müslüman toplumdan bu şekilde, yani ‘kontrol altında tutulması gereken virütik bir durum’ olarak söz edildiğinde, bütün dinlere karşı son derece mesafeli olan benim bile saf tutup İslami direnişe destek veresim geliyor.
Din için değil, o dine inanan ezilmiş, aşağılanmış insanlar için. Allah’a değil, insanlara inandığım için. Hele ana-akım Batı medyasında ‘iyi Müslüman, ılımlı Müslümandır’ baretmenliğini gördüğümde, o okumuş yazmış Batılının içindeki beyaz takım elbiseli, yelpazelenip duran kolonyalisti ifade etmek istiyorum. O kadar çaresiz ve zavallılar ki...
Radikal İslami örgütler adalet, insanlık, erdem, eşitlik, dünyayı değiştirmek, zalim efendileri yok etmek gibi tutkulu hedeflerden bahsederken onlar, Avrupa şehirlerinin gettolarındaki kalbi olan olan ve kız çocuklarına son derece uyuz bir ‘Uyum sağla!’ nutku atmaktan öteye geçemiyor.
Ama ‘ılımlı İslam’ anahtar sözcüğü meseleye kalp değil ‘kafayı çalıştır’ nahiyesinden bakan cemaatlere çok şey vaat ediyor çünkü...

Alan, satan ve razı
Müslüman toplumuyla Batılı toplum arasındaki sorunlar, mümkün olduğunca kafa kafaya gelerek değil, meselelerin etrafından dolanarak hallediliyor. Okullarda “helal et” sorunu çıkınca mesela, ‘laik menü’ uygulanıyor ve öğlen yemeğinde sebze çıkıyor.
Avrupa’daki Müslümanlar, yüksek minareli camiler yapıp ‘ezanlar inlemeli Rotterdam’ın üzerinde’ dediğinde bir biçimde belediyelerle Müslüman topluluk arasında pazarlıklar başlıyor.
Pazarlıkları ılımlı olanlar yürütüyor ve onlar ‘Bulandırma denizi, uyandırma kerizi’ sistemiyle çalıştıkları için herşey tatlı tatlı hallediliyor. Bu tatlı pazarlıktan hem ılımlı Müslüman memnun kalıyor hem Avrupalı.
Ne Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi façası, ne ılımlı İslam’ın abdesti bozuluyor. ‘Minareyi yüksek yap, ama’ diyor Avrupalı ‘altına kızlı erkekli oturulan bir toplum merkezi kur’.

Minareden taviz vermek
Eğer politika bir ‘taviz sanatıysa’ olup bitenler dinden ziyade politika kokuyor. Batı, bu politik pazarlık masasını açık tutabilmek için ılımlı İslam kavramını destekliyor.
Fetullah Gülen’in yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri seçilmesinin nedeni de bu. Dünyanın efendileriyle hem ticaret, hem ziyaret yapan ve Hıristiyanlarla Avusturalya’da ortaklıklar kurabilen bu cemaat sadece Türkiye’de değil dünyada ılımlı İslam’ın promosyonunu yaparak Batı ile Doğu arasındaki pazarlık platformunu ve örnek Müslüman profilini oluşturuyor.
‘Vay nasıl yaparlar?’ demiyeceğim. ‘Velev ki başörtüsü ideolojik olsun...’ diyen Başbakan’a tüm samimiyetimle katılıyorum. Zira baş örtmemek de ideolojik bir tavırdır ve din ile politika yapmak da bir haktır. Herkesin, İslami bir hayat savunanların da bu yönde politika yapma hakkı vardır.
Ama yapmıyormuş gibi yaptıklarında tıpkı Batılının içindeki kolonyalisti ifade eder gibi o ‘dindar amca’nın içindeki iletmeci-politikacıyı da ortaya sermek lazım.
Ama yine de bu acayip oyunu Avrupa’daki Müslümanların dağıtacağını, bu alveri tezgahını özellikle Avrupalı Müslüman kadınların bozacağını öngörüyorum. Anlatacağım...
Ece Temelkuran, Milliyet, 10 Aralık Çarşamba 2008

19.7.08

Sıkmabaş konusunda sorusu olanlara...

"Türban Amerikan işgalinin kolaylaştırıcısıdır"

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler (Ankara Üniversitesi)

Öncelikle, türban tartışmalarını bir talihsizlik olarak değerlendirdiğimi söylemeliyim. Türbana ilişkin tavırlar iki gerekçe çerçevesinde toplanıyor. Bir tarafa göre türban, bireysel bir hak ve özgürlük sorunudur, dolayısıyla bu hak ve özgürlük, kullanmak isteyen kişilere tanınmalıdır. Benim de savunduğum diğer görüş ise, türbanın bir siyasal ilke sorunu olduğu yönündedir. Bu anlamda Türkiye'de türban, Afganistan'daki burkanın temsil ettiğinden farklı bir şey temsil etmemektedir ve nasıl burka Afganistan'da ABD işgalinin kolaylaştırıcısı ve simgesi ise, türban da aynı gücün Türkiye'ye yönelik işgalinin yolunu açan, onu kolaylaştıran bir simgedir.
Türban sorunu siyasal bir ilke sorunu olduğu için, çözümü de diyalog ve uzlaşmada bulunamaz. İnsanlar çok konuda uzlaşabilir, her konuda diyalog kurabilirler ancak insanlar ilkelerde uzlaşamazlar, çünkü ilkelerin kendisi uzlaşmazdır. Eğer türban Amerikan emperyalizminin Türkiye'yi işgal etmesini sağlayan araçlardan biri ise, bunun pazarlığı, uzlaşması, veya diyalogu kurulamaz; ancak bu güce karşı mücadele edilebilir. Laik devlet ve laik yaşama dair bir sorun olarak ortaya çıkan türban, aynı zamanda Türkiye'nin sömürgeleştiriliyor olması meselesinin de bir parçasıdır. Dolayısıyla laiklik tartışmasının gözle görünen boyutunu oluşturan türban sorunu, aynı zamanda Türkiye'nin tam bağımsız olmaması sorununun da bir parçasını oluşturmaktadır.
Türban üzerinden yürümekte olan, karşı devrimdir. Türbanın simgelediği sömürgeleşen Türkiye ve din temelleri üzerinde oluşturulan bir devlet ve toplumdur. Ben bütün bunlara ilkesel düzeyde karşı olduğum için de Üniversite Konseyleri Derneği'nin imza kampanyasına katılmayı uygun buldum.

* * *

"AKP ile MHP'den özgürlük değil gericilik gelir"
Doç. Dr. İlhan İkeda (Bilgi Üniversitesi)

AKP ile MHP'nin yürütmekte olduğu kampanyanın özgürlük adına olduğuna inanmıyorum. Bu adamlar, özgürlük adı altında, inanç özgürlüğü kavramına sığınarak kendi görüşlerini topluma dayatmak, toplumu iyice gericileştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Üniversitelerde pek çok kişi bu gelişmelere karşı, ki zaten akademinin konumu da bu olmalı. Üniversitenin de, toplumun da gericileştirilmesine karşı durmak, karşı bir basınç oluşturmak gerekiyor. Ben bu imza kampanyasının, üniversitelerde ne kadar çok kişinin gelişmelere karşı olduğunu göstermesi açısından önemli bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

* * *

"Türbanı peçe izleyecek"
Doç. Dr. Cem Sinan Deliduman (İstanbul Teknik Üniversitesi)

Öncelikle bu sürecin bizi götüreceği noktayı vurgulamak gerekiyor. Ben bir öğretim üyesi olarak, bugün "türban krizi" olarak yaşanmakta olanın, yarın "peçe krizi" olarak yaşanacağını düşünüyorum. Örneğin Pakistan şu an peçe krizini yaşıyor. Kız öğrencilerin, şimdi dahi erkek hocalarına soru sormadıklarını, kendi aralarında konuşmayı tercih ettiklerini gözlemliyorum. Bu gelişmelerin, üniversite içerisinde karşılıklı diyalogun önünü keseceğine eminim. Bunlar bir varsayım değil, zaten şu anda yaşanmakta olan bir şey. Aynı durum, zamanla diğer eğitim kurumlarına da yayılacak, bugün "türban girsin, özgürlük girsin" diyen kişiler yarın "herkes türban taksın, bu dinimizin bir şartı" diyecekler, sonraki gün aynı biçimde peçeyi dayatacaklar. Dogmaya inandıkları için, ne kadar "özgürlük" deseler de, ben bu insanlarla özgürce türbanı tartışamıyorum. Üniversite özgürlük ortamı ise, her şey özgürce tartışılmalıdır. Ancak gün gelecek, hiçbir şey özgürce tartışılamaz hale gelecek.

* * *

"Türban paralı eğitimi örtüyor"
Yrd. Doç. Dr. Murat Çepni (Kocaeli Üniversitesi)
Türbanın başka gerçekleri örtmek için kullanıldığını düşünüyorum. Üniversitelerde bugün en önemli sorunlardan biri eğitimin paralı hale getirilmiş olması. Pek çok öğrencinin öğretim hakkı daha üniversite aşamasına gelmeden ellerinden alınmış oluyor. Paraları olmadığı için. Üniversiteye bir şekilde girmeyi başaran emekçi çocukları barınma sorunu ile karşılaşıyor ve cemaatlerin kucağına düşüyor. Yine paraları olmadığı için. Bu tablo ortadayken türbanın öncelikli gündem olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Bir özgürlük sorunu olarak niteleyenler gerçek, öncelikli gündemleri örtüyor.

* * *

"Din özgür olsun, köşeyi dönmek özgür olsun"
Prof. Dr. Mine Anğ Küçüker (İstanbul Üniversitesi)

Öncelikle, üniversitelerin insanların inancını serbestçe "yaşayabilecekleri" bir yer olmadığını düşünüyorum. Üniversitede inanç dahil her şeyi tartışabilirsiniz, ancak inancın yaşanması için dışarıda olması gerekiyor. İkincisi, "özgürlük" deniyor ve benim buna itirazım var, zira ben başını örten insanların özgür olduklarını düşünmüyorum, dolayısıyla özgür olmayan insanların özgürlüğünü savunmanın o insanlara karşı da olumsuz bir tavır olduğunu düşünüyorum. İnsanın en önemli değer olduğu, tek değer olduğu akademide, özgürsüzlüğün özgürlüğü savunulamaz.
Liberaller kadar iyimser olmadığımı söylemeliyim. Bence süreç çok tehlikeli bir noktaya; "din özgür olsun, köşeyi dönmek özgür olsun, başka hiçbir şey özgür olmasın" düşüncesinin dayatılacağı noktaya doğru gidiyor. Ve maalesef aydınlarımız dediğimiz kişiler de bu sürece destek veriyorlar. Ortalama eğitim süresinin dört yıl olduğu, eğitim sisteminin baştan sona bir felaket halde olduğu ülkemizde, bu yaşananların nelere yol açacağını, açmaya başladığını görüyoruz. Üstelik AKP, bu sürecin başlangıcı değildir. AKP elli yılı aşkın süredir yürütülen politikaların bir sonucudur. Bu meseleye bireysel insan hakları penceresinden bakıldığında, türban çok masum görünüyor. Ancak, türbana özgürlüğü savunan herkesin, bir zahmet, bütün bir siyasal örgütlenmeyi, bütün bir ekonomik örgütlenmeyi, tarikat ilişkilerini, cemaatleştirilen toplumu da görmesi gerekiyor. Madımak otelinde aydınların yakıldığı bir memlekette, her ramazanda oruç tutmadığı için dövülen, öldürülen insanların olduğu bir memlekette, tarikatların siyaset ve ekonomide bu denli etkin olduğu bir ülkede türbanı bir kişisel hak ve özgürlük meselesi olarak görmek siyaseten cehalettir, cehalet değilse de kötü niyettir.
Günlük Siyasi Gazete Sol, 6 Şubat 2008

8.5.08

Lagendijk’in mektubu

TÜRKİYE’nin iç sorunları hakkında hemen hepimizden çok görüş açıklayan Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’ten önceki günkü yazımız nedeniyle bir mektup aldık.
Ancak yanıt bu sütunun boyutunu aşan uzunlukta olmuş. Zorunlu olarak özetleyeceğiz.
Yarın da konuşma sırası bize gelecek. Şimdi Bay Lagendijk’in mektubunu birlikte okuyalım:


"(...) Sol ve yeşil bir geleneğin üyesi olarak görüşlerimi herkesin paylaşmayacağını biliyorum. Lütfen ne dediğimi ve düşündüğümü bilerek eleştirin. (...)

1. Ben hiçbir zaman, hiç kimseye ’AKP kapatılacaktır’ demedim. Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir davanın nasıl sonuçlanacağını merak etmiyor değilim, fakat nasıl sonuçlanacağını bildiğimi iddia edecek kadar cahil ve acemi de değilim. Evet, bir sohbet sırasında, ’İstanbul da konuştuğum birçok insan, AKP’nin kapatılacağını düşünüyor’ dedim. Bu iki cümle arasındaki farkın değerlendirmesini size bırakıyorum.

2. Yargının bağımsızlığı hukuk devleti ve demokrasinin olmazsa olmaz bir kuralıdır. (...) (Ancak) ben geçen yıl Anayasa Mahkemesi’nin "367 kararı" olarak bilinen (...) kararının politik bir karar olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet Başsavcısı’nın iktidar partisi AKP’yi yasaklama girişiminin de, Türkiye’de birçok insan gibi hukuki değil politik bir girişim olduğu görüşündeyim. Yanılıyor olabilirim, mahkeme süreci devam ediyor.

3. Siz gerçekten Başbakan, Cumhurbaşkanı ve birçok bakan için yargı sürecini başlatan Anayasa Mahkemesi’nin kararında benim, ya da Olli Rehn’in görüş ve açıklamalarının etkisi olacağını düşünüyor musunuz? (...)

4. (...) Türkiye herhangi bir ülke değil. (...) Türkiye’nin AB üyeliği birçok şeyi değiştirecek boyutta. AB kurucu anlaşmalarının altı ve yedinci maddeleri, demokratik temel hak ve hürriyetlerin önemini vurguluyor. Yedinci madde bu hürriyetlerin çiğnendiği hallerde üyeliğin askıya alınabileceğini öngörüyor. Bu süreç aday ülkeler için de geçerli. Biz, AB kurumları olarak, tüm üye ve aday ülkelerde bu temel ilkelerin takipçisi olmakla yükümlüyüz. Bu yüzden Türkiye’deki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Konu ’dışarıdan müdahale’ değil AB’nin iç meselesidir.

5. Size son gelişmelerle ilgili kendi görüşümü söyleyeyim. Ne müzakerelerin başladığı Ekim 2005 tarihinde, ne de bugün AKP hükümetinin laikliği tehdit eden bir politik hedefi olduğunu düşünmedik ve bu yüzden müzakerelerin başlamasını destekledik ve bu desteğimiz bugün de sürmekte. Eğer Cumhuriyet Başsavcısı AKP’ye yönelik iddianamesinde haklı ise, bizim Türkiye hakkında hazırladığımız rapor ve aldığımız kararlarda hata yapmışız demektir. (....)

6. CHP’ye yönelik sözlerim de ne yazık ki çarptırılmış. Ben ’CHP’yi anlayamıyorum’ dedim, ’Utanıyoruz’ gibi rencide edici bir laf kullanmadım. (...)"

7. AKP’yi eleştirmediğim iddia ediliyor. Polisin 1 Mayıs’ta kullandığı şiddete karşı İzmir’de yaptığım açıklamada olduğu gibi birçok konuda AKP’yi eleştiriyorum. Ne yazık ki bu eleştirilerim basına yeteri kadar yansımıyor. Saygılarımla.

Joost Lagendijk"
Oktay EKŞİ, Hürriyet, 8 Mayıs 2008

28.10.06

Muazzez İlmiye Çığ'ı Yargılama Ayıbı


Yirmi birinci yüzyılın başında Türkiye hâlâ ifade özgürlüğünün yargılandığı davalarla uğraşıyor.
Önümüzdeki günlerde Sümeroloji alanında dünya çapında bir uzman olan Muazzez İlmiye Çığ hakim karşısına çıkacak.
Bu yaşlı Cumhuriyet hanımefendisini tanımıyorum ama onu ekranda gördüğüm, konuşmasını duyduğum zaman içim ısınıyor, yaşamlarını yeni bir ülke kurmak için adamış umutlu, inançlı Cumhuriyet kuşakları aklıma geliyor.
Hakkında ceza davası açılan Muazzez İlmiye Çığ doksan iki yaşında bir bilim kadını. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitiren Çığ, yüzlerce Sümer tabletini çözerek çivi yazılı belgeler arşivinin oluşturulmasına büyük katkıda bulunmuş.
İstanbul Üniversitesi’nin 2000 yılında fahri doktorluk unvanı verdiği Çığ’ın kendi uzmanlık alanında on üç kitabı var.
Muazzez İlmiye Çığ ve Analiz Yayıncılık’ın sorumlu müdürü İsmet Öğütücü hakkında, Çığ’ın 2005 yılında yayımlanan ‘Vatandaşlık Tepkilerim’ adlı kitabında yer alan başörtüsü ile ilgili ifadeleri nedeniyle, Ceza Yasası’nın 125. ve 216. maddelerine dayanılarak dava açıldı. Yazar ve yayımcının 9 aydan 1 yıla kadar hapsi isteniyor.
TCK’nin 125. maddesi, “kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret”i TCK’nin 216. maddesi ise “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”yı içeriyor. Bu maddeler de 301. madde gibi ifade özgürlüğünü tehdit edecek şekilde yorumlanabilme riski taşıyor.
Çığ, dava konusu kitabında kadınların başlarını örtme adetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor; o dönemde hayatlarını Tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerden bazılarının fahişelik yaptıklarını ve sadece bu kadınların başlarını örttüklerini söylüyor.
Ayrıca Sümer dininin Tevrat, İncil, Kuran gibi kutsal kitapları nasıl etkilediğinden bahsediyor ve Sümerler’deki baş örtme uygulamasıyla bugünkü baş örtme biçimlerini karşılaştırıyor.
Çığ bu düşüncelerini geçmişte de farklı yerlerde yazılı olarak ifade etmiş. 1995 yılında yayımlanan ‘Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni’ kitabında aynı düşüncelere ayrıntılı biçimde yer vermiş. 1997’de Ütopya Dergisi’nde benzer düşüncelerini dile getirmiş, fakat bunlar hiçbir tepki almamış ya da dava konusu olmamış.
Muazzez İlmiye Çığ’ın yargılanması bugün Türkiye için çok büyük bir ayıptır. Bu, ifade özgürlüğünün yargılanması demektir.
Bir bilim insanı ile aynı fikirleri paylaşmayabilir, araştırma yapıp onun tezlerine karşı tezler ileri sürebilirsiniz ama onun kitap yazarak düşüncelerini açıklama hakkına saygı göstermelisiniz. Bilim böyle ilerler.
Her zaman söylüyorum; bu tür davalar Türkiye’yi çok yıpratıyor, Türkiye’ye geri dönülmez biçimde zarar veriyor.
Umarım Çığ’ın davası olumlu bir şekilde sonuçlanır ve Türkiye bir bilim kadınını yargılamak ayıbından bir an evvel kurtulur.

Zülfü Livaneli, Vatan gazetesi, 18. 10. 2006