anti emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anti emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.12.12

Pamuk'tan Esad'a: İstifa et!

Sivas katliamıyla ilgili oyuna 'siyasi olur' diyerek gitmeyen Pamuk Esad'a istifa et dedi.
Sivas '93 oyununun galasına çağrılması üzerine "Benim politik olarak orada görünmem doğru olmaz" diyen Orhan Pamuk, Esad'a istifa çağrısı yaptı.

Kayhan KARACA / ntvmsnbc - Aralarında Orhan Pamuk'un da bulunduğu dünyaca ünlü altı yazar ve aydın, Suriye lideri Beşşar Esad'a açık bir mektup göndererek, "İstifa et, yoksa sonun Saddam ve Kaddafi gibi olacak" uyarısında bulundu.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk, İsrailli yazar David Grossman, İtalyan yazar Claudio Magris, Cezayirli yazar Bualem Sansal, Alman yazar Martin Walser ve Alman kökenli Fransız siyaset ve toplum bilimcisi Alfred Grosser imzasıyla Fransız Liberation gazetesinde bu sabah yayımlanan mektupta, Beşşar Esad'a "Suriye halkını kurtarması için" istifa etmesi ve çatışmakta olan tarafları BM çatısı altında müzakereye davet etmesi çağrısında bulunuldu.

'CEZAYİR'E SIĞIN'
Mektupta, "Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih gibi ailenizle beraber gidişinizi müzakere edebilirsiniz. Ruslar ve Çinliler sizi misafir etmeyi kabul etmezlerse Cezayir'e gidin. Cezayirliler bellek sahibi insanlardır. Kahramanları emir Abdülkadir'e Suriye'nin kucak açtığını unutmadılar. Emir Abdülkadir Fransa tarafından yenildiğinde dostu haline gelen 3'üncü Napolyon tarafından Suriye'ye gidip yerleşmesine izin verilmiş, Fransız sömürgesinden kaçan binlerce Cezayirli de kendisiyle birlikte oraya gitmişti" ifadelerine yer verildi.

'İSTİFA DIŞINDA TEK YOL VAR'
İstifanın "Esad'ın kendisi, ailesi, dostları, bölge ve dünya için tek gerçek çözüm yolu" olduğu görüşünün dile getirildiği mektupta, "İstifa dışında ne yazık ki sizi ve ailenizi bekleyen tek yol var: Saddam Hüseyin veya Kaddafi gibi ölüm. Ya da La Haye'de mikropsuz bir hücrede ömür boyu hapis" ifadeleri kullanıldı.

'RUSYA VE ÇİN'E FAZLA GÜVENME'
Suriye konusunda "büyük devletlerin" hesaplarını, Birleşmiş Milletler'in ise "tereddütlerini" eleştiren aydın ve yazarlar, Esad'a kendisini şimdilik destekleyen Rusya ve Çin'e fazla güvenmemesi tavsiyesinde de bulundular.



* * *
Lettre à Bachar al-Assad
9 décembre 2012 à 19:06, Liberation
Par David Grossman, Orhan Pamuk, Claudio Magris, Boualem Sansal, Martin Walser Ecrivains et Alfred Grosser Intellectuel

Monsieur le Président, le martyre du peuple syrien afflige l’humanité. Chaque jour, les morts s’ajoutent aux morts, les blessés aux blessés, les destructions aux destructions. Aujourd’hui, la Syrie, ce pays magnifique dont l’histoire est une leçon de grandeur pour l’humanité, est en passe de disparaître.

L’humanité est effarée. Elle veut aider mais elle ne sait comment, elle appelle au secours pour le peuple syrien mais personne ne vient. Les grands Etats sont pris dans leurs calculs, l’ONU compte les résolutions bloquées. Aux lamentations des uns, elle ajoute les siennes, à leurs hésitations elle répond par les siennes.

Pendant ce temps, dans votre pays, le nombre de victimes s’accroît à la moyenne effarante de 150 morts par jour. Demain, comme toujours, nous saurons que nous étions loin du compte, des blessés vont mourir faute de soins et des personnes arrêtées vont disparaître. Nous les retrouverons demain dans des charniers secrets. Il y a aussi les réfugiés dans les pays voisins, leur nombre s’accroît d’heure en heure et nous savons que beaucoup ne reviendront pas chez eux avant longtemps. Ce qui s’est passé en Algérie, en Irak, en Libye, au Yémen, au Bahreïn se reproduit en Syrie avec une intensité plus grande, avec une férocité plus terrible.

Tout cela, vous le savez, Monsieur le Président, vous recevez des masses de rapports quotidiens sur votre bureau. Peut-être leur lecture vous donne-t-elle froid dans le dos, peut-être vous fait-elle juste sourire. Mais ne vous illusionnez pas, l’aide que vous apportent certains pays, directement comme la Russie et la Chine qui bloquent l’action du Conseil de sécurité, ou indirectement par leur silence, ne sauraient légitimer vos actes, ou en réduire l’horreur, tôt ou tard vous vous aurez à en répondre devant la justice syrienne ou internationale.

Monsieur le Président, la situation semble inextricable, mais il y a pourtant un moyen simple pour sauver le peuple syrien martyre : démissionnez. C’est la seule vraie solution pour tous, pour le peuple syrien, pour vous, votre famille, vos amis, pour la région et pour le monde. Tout est en votre main. D’autres l’ont fait quand leur pays était en danger extrême. En Algérie, feu le président Chadli et le président Zéroual. Moubarak aussi. Et même le président yéménite, Abdallah Saleh. Un peu partout, des chefs d’Etat ont su se retirer pour préserver leur peuple et leur pays. Annoncez que vous démissionnez et appelez les parties à négocier une transition sous l’égide de l’ONU. Vous pourrez négocier votre départ, avec votre famille, comme a su le faire le président Saleh. Si les Russes et les Chinois refusent de vous accueillir, allez en Algérie, les Algériens ont de la mémoire, ils se souviennent que la Syrie a accueilli leur héros, l’émir Abdelkader, lorsque vaincu par la France, il fut autorisé en 1852 par Napoléon III, devenu son ami, à aller s’installer en Syrie, où il fut rejoint par des milliers d’Algériens fuyant la colonisation française.

Hors cette voie, il n’y en a qu’une pour vous, hélas pour votre famille : la mort comme Saddam Hussein ou Kadhafi. Ou la prison à vie dans une cellule aseptisée de La Haye.

6.1.11

Perulu komünistten "1923 Devrimi" değerlendirmesi

Perulu komünist aydın José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasını okurlarla paylaşıyoruz.

Geçtiğimiz hafta Sinan Meydan ve Yiğit Günay arasındaki yaşanan polemikte Peru Komünist Partisi'nin kurucusu José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasına da atıfta bulunulmuştu. Bu metin, aslında 1925 yılında Peru Lima'da basılan "Güncel Manzara" başlıklı kitabın "Doğunun Mesajı" bölümü içerisinde bir kısımdır.


Türk Devrimi ve İslam

Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: "Doğa sıçrama yapmaz." Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)
Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos'a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa'da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye'de. Avrupa'nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.
Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye'de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.
Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.
Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.
Wilson'un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol'de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.
Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf'ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.
Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye'ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal'in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr'in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.
Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.
Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye'ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran'ın hayattaki otoritesi azaldı.
Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye'nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.
Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed'in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.
Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve "Türkiye'nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı" demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye'nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.

José Carlos Mariátegui, Çeviri: Can Seven, http://haber.sol.org.tr
04.01.2011

20.3.10

ÖCALAN’IN AÇIKLAMALARI ÇOK TARTIŞILACAK

Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla İmralı Adası’ndan yine ilginç açıklamalarda bulundu. Öcalan Lozan’ı güncellemekten, ordudaki intiharlara kadar herkesi şaşırtacak açıklamalarda bulundu.
Öcalan açıklamasında Türkiye’nin parçalanmaya doğru gittiğini, 1920’lerde ülkeyi ele geçiremeyen güçlerin şimdi ele geçirdiğini, iddia etti. Türkiye’nin yeni bir Sevr tehdidi ile karşı karşıya olduğunu söyleyen Öcalan, buna karşı “Lozan’ı güncelleyelim” önerisinde bulundu. Öcalan, Musul’un yeniden Türkiye topraklarına katılması önerisinde bulundu.
İşte PKK’ya yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı’ndaki o açıklamalardan öne çıkanlar…

Atatürk’e Kürtler sahip çıktı
Atatürk’e de ilk olarak Kürtler’in sahip çıktığını söyleyen Öcalan bunu şöyle anlattı: “Mustafa Kemal’in bir kişilik olarak oluşmasında Çanakkale deneyimi önemlidir ama asıl önemli olan 1916 ile 1919 arasında Kürdistan’da yaşadığı deneyimdir. Neredeyse dört yıl oradan çıkmadı, oradaki güçleri örgütledi. Kürtler bu süreçte Mustafa Kemal’in her şeyini karşıladılar, ekmeğini verdiler, güvenliğini sağladılar. Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan Kürtlerden aldığı bu destekti. Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan Kürtlerdir, Kürtler olmadan Mustafa Kemal olmazdı. Bunu o sözde Kemalistler de anlamalı. Sabahtan akşama kadar Atatürkçüyüz, Kemalistiz diyen ordu da anlamıyor. Bunların Kürtlerin bu dönemdeki rolünü iyi anlamaları gerekir. İngiliz ajanı Lawrence ile Arapları kopardılar. Kürtleri de Binbaşı Noel ile koparmaya çalıştılar. Noel, Adıyaman-Sivas hattında çalışıyordu. Mustafa Kemal Sivas’tayken onu ortadan kaldırmak istediler ama Kürtler Mustafa Kemal’i korudu. Biliniyor Misak-ı Milli, Kürtler ve Türkler birlikteliğinin belgesidir. Cumhuriyet Misak-ı Milli temelinde Türklerin ve Kürtlerin ortak mücadelesiyle kuruldu. Kürtler Araplar gibi İngilizlerle birlikte hareket etmemiştir, Mustafa Kemal ile birlikte hareket etmiştir. İngilizler hem bu nedenle hem de petrol nedeniyle Kürtlerin parçalanmasına izin vermiştir. 1920’lerde yapılan Kahire Konferansı’yla İngilizler tarafından bugünkü çözümsüzlük süreci başlatılmıştır. İngilizler daha sonra Musul-Kerkük karşılığında ilk defa Türklere ‘Kürtleri öldürebilirsiniz, asimile edebilirsiniz’ demiştir. Mustafa Kemal, Misak-ı Milli içinde yer alan Musul ve Kerkük’ten vazgeçerek 1926’da İngilizlere taviz vermek zorunda bırakılmıştır. O dönem Diyarbakır milletvekilleri bağıra bağıra buna karşı çıkmış, Mustafa Kemal’e ‘Kürdistan’ın parçalanmasına niye izin verdiniz, Musul-Kerkük’ü niye koparıyorsunuz?’ diye itiraz etmişler, Mustafa Kemal ‘mecbur kaldım’ demiştir. Cumhuriyet bu nedenle yaralı doğmuştur, trajedi böyle başlamıştır.”

Lozan’ı güncelleyelim
Öcalan o gün başarılamayan projenin bugün gerçekleştirilmesini ve Musul’un alınarak Lozan’ın yeniden Türkiye topraklarına katılmasını önerdi: “1920’lerde ülkeyi ele geçiremeyenler 1926’dan itibaren ve bugün ülkeyi ele geçirmişlerdir. Buna karşı demokratik çözüm ve ittifak şarttır. Kürtlerle Türklerin 1920’lerde yaptığı ittifakı bugün demokratik temelde yeniden gerçekleştirmeye ihtiyaç vardır. Şimdi yaşadığımız Sevr tehlikesi deniyor ya, ben de diyorum ki, Sevr tehlikesine karşı Lozan’ı güncelleyelim.”

Kıvrıkoğlu’nu temsil edenlerle görüştüm
Abdullah Öcalan İmralı’da tutuklu bulunduğu süre içerisinde Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanı olduğu süreçte, orduyu temsilen gelen ve Kürt sorununu çözmeye çalışan kişilerle görüştüğünü iddia etti. Öcalan şöyle söyledi: “Buraya getirildiğimde Kıvrıkoğlu’nu temsilen gelenler vardı. O zaman dikkatimi çekmişti, çok ürkeklerdi adeta kısık sesle konuşuyorlardı. Ben şaşırıyordum, bir Genelkurmay Başkanı’nı temsilen gelenler nasıl böyle korkar diye. Sonradan farkettim ki Kıvrıkoğlu NATO’dan habersiz olarak birşeyler yapmak istedi. Kıvrıkoğlu gerçekten kıvrak zekalıymış, tehlikeyi görmüştü, birlikte çözümden yanaydı ama izin vermediler, o ekibi tasfiye ettiler. O zaman Ecevit de dürüsttü bir şeyler yapmak istiyordu ama etkisizleştirdiler. Ecevit’e yapılanlar ortada. Daha önce Özal da kendi inisiyatifiyle çağrı yapmıştı, ben de kabul ettim, tam bir şeyler olacakken tasfiye edildi. Erbakan da bir şeyler yapmak istiyordu siyasi hayatına mal oldu. İşte buradan Erdoğan’a söylüyorum; saydıklarım sorumluluk aldılar bir şeyler yapmak istediler, ama Erdoğan çözümden kaçıyor, sorumluluk almak istemiyor. Bunların zihniyeti Türk-Sünni zihniyetidir.”

AKP kadınlar için tehlikeli
Öcalan şaşırtıcı açıklamasında AKP’nin muhafazakar-otoriter zihniyeti’nin son günlerde kadınlara dönük şiddet eylemlerine neden olduğunu iddia etti. Öcalan şunları söyledi: “Son günlerdeki tutuklamalara yönelik sessizlik beni de etkiliyor, benim onurumu da zedeliyor, ne demek bu tutuklamalar? Önüne geleni tutukluyorsun, çoluk, çocuk, yönetici, belediye başkanı herkesi tutukluyorsun! Ben seni içeri kapatıyorum ama sen ses çıkarma, deniliyor, böyle şey olur mu? AKP’nin zihniyeti çok tehlikelidir. Tehlike sadece Kürtler için değildir. AKP kadınlar için de büyük bir tehlikedir. Kadınlar şimdi buldukları özgürlük kırıntılarını bile arar hale gelebilirler. Adıyaman’da Menzil tarikatı etkilidir, burada bir kız çocuğu diri diri gömülüyor, bu recmden de daha tehlikelidir. İşte AKP’nin zihniyeti budur. Diri diri gömülmede yavaş yavaş toprağı yutar ölürsün, oysa recm’de en azından nefes alabiliyorsun. Yine gazetelerde hergün kadınlara yönelik şiddet haberleri var. İşte adam sokak ortasında kadını sözde “beni sevmedin” diye öldürmüş, başka bir yerde kulak kesmiş, burun kesmiş, bunların hepsi bu zihniyetin tezahürüdür.”

Orduda intihar edenler radikal demokratlar
Abdullah Öcalan, ordudaki intiharları da değerlendirdiği açıklamasında intihar edenlere Ergenekoncu damgasının vurulduğunu, ancak bunların Ergenekoncu olmadığını 9 Mart 1971’de harekete geçemeyen radikal demokrat kesimden olduğunu söyledi: “Aytaç Yalman bir demecinde “biz Apo ve PKK’yi yanlış değerlendirdik, Kürtlere yanlış yaklaşım gösterdik” demişti. Önceleri çok önemsememiştim, üzerinde durmamıştım ama dikkat çekicidir. Son günlerde artan bu asker intiharları nedendir, özellikle Deniz kuvvetlerinde neden bu kadar çok intihar var diye düşünüyorum! Ordu içinde de bir tasfiye var. Ergenekon diye soruşturulanların hepsi Ergenekoncu olmayabilir. Tamam Veli Küçük gibi, Temizöz gibi JİTEM’ci olanlar var ama hepsinin böyle olduğunu düşünmüyorum. Özellikle bu deniz kuvvetleri içinde intihar edenler oyunları görüp güç getiremediklerinden midir, içlerinde 9 Mart-Celil Gürkan benzeri radikal demokratlar olabilir mi bilemiyorum. Bunların içinde bizimle bir diyalog ve çözüm isteyenler olabilir. Büyükanıt ile Başbuğ ikili oynadılar, bir taraftan diyaloga-çözüme yakın duranlarla öte yandan JITEM’cilerle temas içinde oldular, kendilerini böyle korudular. Özkök bu iki eğilimin çatışmasından sıyrılarak ortaya çıkmıştı.”

Öcalan’ın açıklamaları yine çok tartışılacak gibi görünüyor.
19.03.2010 15:00
Odatv.com

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Kağan Güner’in kaleme aldığı uzun ama önemli bir yazıyı yayınlıyoruz…

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of
Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı Katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...


İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü. Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor: ”Tabii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı Protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak  yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, Katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki önemli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında Mavi Kitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson,  1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

19.03.2010 18:20
Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

15.7.09

Rabia Kadir kime hizmet ediyor

BAŞLIKTAKİ soru bana ait değil. Geçen hafta sonu Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı kitabından bir bölüm aktarınca mail yağmuruna tutuldum.
Bazı okurlar ‘bir kadın liderin doğuşunu’ anlatan dokunaklı satırları gözyaşları içinde okumuş, bazıları ise ‘sen asıl Rabia’nın arkasında kimler var ona bak!’ demiş.
Sadece okurlar değil geçen hafta katıldığım birçok sohbette aynı soruyla karşılaştım.
Özetle söylenen şu: Bu olayların arkasında Çin’in bölünmesini isteyen Amerika var. G-8 Zirvesi öncesi protestoların başlaması tesadüf olamaz. Baksanıza Çin Devlet Başkanı zirveye gidemedi. Gitse Amerika’ya kafa tutacak doların rezerv para olmaktan çıkmasını isteyecekti. Uygur Türklerine yapılanlar üzücü ama onların da bu oyuna gelmemesi gerekiyor.

* * *

Bitmedi, dahası var.
‘Rabia Kadir öyle anlattığınız gibi Uygurlar için mücadele eden masum bir lider değil. Kimlerle irtibatlı olduğuna bakarsanız kime hizmet ettiğini de anlarsınız!’
Verso Araştırma’dan Erhan Göksel gönderdiği e-mail’de ‘kime hizmet ettiğinin resmidir’ notu ile kanıtları da sunmuş.
Neymiş kanıtlar? Üç muhteşem fotoğraf.
1- Rabia Kadir Amerika Başkanı Bush’la birlikte gülümserken.
2- Bir protesto gösterisi esnasında Uygur ve Amerikan bayrakları altında yürürken.
3- Amerikan senatosunun önünde yapılan konuşmayı dinlerken.

* * *

Açıkçası Amerika ya da başka bir gücün Çin’le ilgili ‘gizli planlarını’ bilmiyorum.
Ha bilmiyor olmam, olmadığı anlamına gelmez...
Fakat kerameti kendinden menkul bir Çinperestlik adına, Uygur Türklerinin dünya kamuoyunda ilk defa bir yüze kavuşmasını sağlayan, bunun da bedelini Çin işkencesinden geçerek misliyle ödemiş olan Rabia Kadir için söylenenlere, tek kelimeyle ‘insaf’ diyorum.
Arkadaşlar Rabia Kadir Amerika’ya keyfinden gitmedi.
Altı yıllık cezaevi işkencesinden sonra servetini, çocuklarını, ata yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için sürgüne gitti.
Baskı ve zulüm gören halkının geleceğini yeniden inşa edebilmek için Amerika’ya sığındı. Elbette orada Bush dâhil tüm siyasetçilerle görüşecek.
Amerikan Kongresi’nde halkının acılarını dile getirecek. Bundan doğal ne olabilir?

* * *

Ha Amerika’nın gizli ya da açık bir takım politikaları vardır ve o politikanın içinde Uygurlara destek vermek şu anda Amerika’nın işine geliyordur…
E ne olmuş yani?
Yarın da işine gelmez desteği keser!
Bu Uygur Türklerinin yaşadığı zulmü ve Rabia Kadir’in Ejder Savaşçısı olarak verdiği mücadeleyi ortadan kaldırır mı?
Tabii ki kaldırmaz. Çünkü Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da yaşadıkları sorun her şeyden önce bir iç sorun. Hiçbir toplumsal mücadele sadece ‘dış mihrakla’ harekete geçmez.
Öyle olsa bu işleri gayet iyi bilen Çin oturup Amerika’nın kendisini istikrarsızlaştırmasını beklemez, önce Zencileri sonra da Hispanikleri kışkırtırdı.
Ama yapamaz! Amerika süper güç olduğu için değil, ekonomik krize rağmen içerisi böylesi bir kışkırtmaya müsait olmadığı için.
Yarın Amerika baskıcı bir rejime dönüşsün görün bakın neler oluyor.

* * *

Gelelim şu rezerv para meselesine.
Azıcık ekonomi bilgisi olan doların aşırı değer kaybetmesi ve bir süre sonra rezerv para olmaktan çıkmasının (mümkündü değildi ayrı bir tartışma) en başta Çin’i vuracağını bilir. Çünkü Çin GSMH’sının neredeyse yarısı (yaklaşık 1.5 trilyon dolar) şu anda Amerikan hazinesine park etmiş durumda. Doların rezerv para olmaktan çıkma süreci hızla değerini düşüreceği için Amerika’dan önce Çin hazinesini vurur.
Şu küresel kriz ortamında Çin ve Amerika zannettiğimizden daha fazla bir birine bağımlı. Dolayısıyla her şeyi ‘dış mihrakla’ açıklayan klasik komplo teorilerini bir kenara bırakıp, iç ve dış dinamikleri birlikte anlamaya çalışmakta büyük yarar var.
Amerika ya da Çin hangi hesabın içinde olursa olsun Rabia Kadir şiddetten uzak duran bilgece tavrıyla herkesten ve her şeyden önce Uygur Türklerine hizmet ediyor.
Eyüp CAN, Hürriyet, 15 Temmuz 2009

17.6.09

Çakal Carlos'tan selam var

Biz antin kuntin işlerle 'gündem' diye uğraşa duralım. Express dergisi, şahane bir gazetecilik örneği vererek müthiş bir görüşmenin kayıtlarını yayınladı.
'Çakal Carlos' lakabıyla anılan İlich Ramirez Sanchez, Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği'nin düzenlediği Ortadoğu Konferansı'na katılan Leyla Halid'i telefonla aradı.
Ünlü 'İlk Filistinli kadın terörist (ona terörist derken bu kelimenin anlamını boşaltmak nasıl hoş bir duygu anlatamam!)' Leyla Halit, bir konferans vesilesiyle memleketimize geldiğinde Çakal Carlos onu telefonla aradı ve dergi bu görüşmeyi kaydedip yayınladı. Alınıp okuna...
Bu arada dünyanın en ünlü teröristi 'Devrimci İslam' adında bir kitaba imza attı.
Hiç sırası değilken (neye göre?) ve aslında tam da zamanında o kitaptan bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

'11 Eylül bir başlangıçtır''
'11 Eylül'den çıkan ders, kendini yenilmez zanneden ve bir tür cezasız kalacağına emin olma kompleksi geliştirmiş bir sistemin yaralanabilirliğidir.''
'B52'leri kullananlar, coğrafyayı değiştirenler, dağları, ovaları bombardımanla yok edenler, insan hakları adına basınç bombası -hani Vietnam ve Irak'ta kullanılan ve beş yüz metrelik bir alandaki tüm oksijeni tüketerek her şeyi yakan bombalar- kullananlar 'terörist' değil kuşkusuz... Sivil yerleşim bölgelerini, Hartum'da olduğu gibi ilaç fabrikalarını, Belgrad'daki gibi elçilikleri hedef almak, pilotsuz uçaklarla düğün alaylarını, Afganistan kasaba veya yollarındaki yolcuları katletmek terörizm değil. Zırhlılar, F16'lar ya da helikopterlerle Cenin'i, Gazze şeridini, Beytüllahim'i taş taş üstünde kalmayana kadar bombalayanlar, seyreltilmiş uranyumlu mermileriyle atmosfere ölümcül tozlar yayanlar 'terörist' değil elbette. Onların eylemleri yasal, neden oldukları ölümler meşru, geride bıraktıkları cesetler de 'demokratik'...'' ??
'Amerika niçin kökensiz, imansız, kanunsuz, vatansız burjuvazinin işbirliğiyle yağmaladığı üçüncü dünya ülkelerinin zenginlikleriyle yetinemiyor? Delice McDonald's'laşan dünyanın bütün yan ürün ve pisliklerini, tüm iman ve ruhuyla reddeden halkları yönetme hakkını nereden buluyor?''
'ABD halklara zorla demokrasi verebileceğini neye dayanarak düşünüyor?''
'İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmek için bazen onları öldürmek faydalı hatta gerekli olabiliyor. Bu konuda kimse ABD'nin eline su dökemez...''
'Amerikalılar yüzlerce Usame öldürseler de kendi yaktıkları direniş ateşini söndürmeyi başaramazlar.''
'Sadece bu bakış açısından bile ''terörizm'', modernlik girdabına henüz kapılmamış halklar ve toplulukların verebileceği tek cevap sanki. Tüketim toplumlarının dinamikleri tarafından henüz tamamen zehirlenmemiş ve körleştirilmemiş olanların hepsi için, bunun sistemin sessiz zulmune karşı çıkma yollarından biri olması doğaldır. Burada yüzüstü bırakılmış, sömürülmüş ve az gelişmiş 'güney'i kibirli ve tamahkar 'kuzey'le karşı karşıya getiren büyük çatışmanın, tesadüfi olamayan kaçınılmaz bir dış tezahürünü görmek de mümkündür.'
'Terörist eylem aracılığıyla, fakirler ve aşağılanmışlar seslerini duyurur, dünyaya varlıklarını hatırlatırlar. Ama dünya uyarı ateşini, haberdar edilmeyi, hatırlatmayı dikkate almayıp, aldırmazlık ve duyarsızlıkla kör olmuş şekilde yoluna devam ederse, oh olsun ona, kibirli kuleleri yıkılıverir!''
'Bu şartlarda bize demokratik olma iddiasındaki modelinizi kabul ettirmeye çalışmanız, bize zorbalıkların en kötüsünü, topraklarından kovulan Filistin halkınınkine eşdeğer bir zorbalığı yaşatmanız demektir. Oysa toplumsal modelleriniz rekabete açık değil, totaliterler ve siz bunun farkında değilsiniz. İstemediğimiz bir hayat tarzını sınırsızca ihraç etmeye can atıyorsunuz; reddettiğimiz bir hayat tarzını.''
'Şiddete başvurmak daima kötünün iyisi olarak kalır; savaş ancak tüm görüşmeler, politik ve diplomatik yollar tüketildiğinde gündeme gelir. Savaş iç sızlayarak yapılır çünkü o bir oyun değil zorunlu bir kötülüktür...''
'Allah'ın sevgili kulunu, iyi mümini, ne sakalının uzunluğu ne türbanının rengi belirler. Beş vakit namaz kılmak, hacca gitmek, fitre ve zekat vermek iyidir tabii, gereklidir elbette, ama sadece 'insanın kalbinden geçenle' ilgilenen Allah'ın gözünde, yeterli değildir. Allah'ın sevgili kulu, gerçeğe aşık olandır, adalete susayandır ve bu seviyedeki ayırım sadece gerçek inanlarla diğerleri, dini bütün Müslümanlarla, Müslüman olmayanlar arasında değil; gerçek iman sahipleriyle, Allah'ı, gerçeği ve adaleti arayışları aracılığıyla sevenlerle bütün putlara satılmışlar arasında olacaktır ve bu da gerçek mümin görünümlü bir sürü iki yüzlü ve döneği baştan eler.''
Çakal Carlos, yeni adıyla Salim Muhammed, Fransa'nın yüksek güvenlikli mapushanesindeki tek kişilik hücresinden dünyaya, gönüldaşlarına selam çakıyor....
Bu içten selamı almayan bizden değil...
Serdar Akinan, Akşam, 17 Haziran 2009

11.6.09

LIBYA - Ömer El Muhtar


Kaddafi Roma'da
İtalya'ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Libya lideri Ömer Muhtar'ı hatırlattı

Libya'nın devrim lideri, Afrika Birliği'nin ise dönem başkanı olan Albay Muammer Kaddafi, İtalya'ya yaptığı ilk ziyarette İtalyan sömürgeciliğine karşı Libyalıların gerçekleştirdiği direnişin efsanevi ismi Ömer El Muhtar'ı hatırlatmaya da özen gösterdi.

Üniformasının üstüne Ömer El Muhtar'ın İtalyanlar tarafından idama mahkum edilmek üzere tutuklandığı anı gösteren fotoğrafı asan Kaddafi, Quirinale Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'yla yaptığı görüşme sırasında, "İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İtalya artık dost bir ülkedir" dedi.
Kaddafi, İtalya ve Libya'nın Ağustos 2008'de imzaladıkları anlaşmayla ilişkilerde yeni bir sayfa açtıklarına değinerek, "İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir" diye konuştu.
Konuşması sırasında Avrupa Birliği ve Afrika Birliği arasında paralellikler kurmaya çalışan Kaddafi'nin, şu ifadeleri kullanması da dikkati çekti:
"İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak. İtalya'nın Avrupa Birliği'ni kurarken sergilediği kararlılığı şimdi Afrika Birliği'nde görüyoruz. İtalya, Avrupa Birliği'nin dış politika koordinatörü yerine tek bir dışişleri bakanı olmasını temenni ediyor. Libya da Afrika Birliği için aynı temenniye sahip. Afrika'nın dış dünyayla 53 ses aracılığıyla konuşmasının hiç bir yararı yok, aynı şekilde Avrupa'nın da 27 sesle konuşmasının hiç bir yararı yoktur."

ÖMER EL MUHTAR'IN OĞLU DA KADDAFİ'YLE BİRLİKTE-
Kaddafi, üniformasına fotoğrafını iliştirdiği Ömer El Muhtar'ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar'ı da Roma'ya beraberinde getirdi. "Çöl Arslanı" lakabıyla da tanınan efsanevi direnişçinin artık tekerlekli sandalyede olan oğluna Kaddafi tarafından büyük saygı gösterilmesi de dikkati çekti.
Sömürgecilere karşı bir direniş sonrasında İtalyanlar tarafından esir alınan ve 15 Eylül 1931'de Mussolini'nin emriyle idam edilmiş olan Ömer El Muhtar, Libya'nın en önemli milli kahramanı olarak tanınıyor.
Libya'nın finansmanıyla seksenli yıllarda çekilen ve Ömer El Muhtar'ın hayatını konu alan "Çöl Arslanı" adlı film, İtalya'nın tepkisine ve sansürüne yol açmıştı. İtalya'da dönemin başbakanı Giulio Andreotti, İtalyan ordusunun imajının kötülendiği gerekçesiyle filmin İtalya'da gösterilmemesini tercih etmişti. İtalyanlar sansür kararıyla o yıllarda izleyemedikleri filmi, nihayet Kaddafi'nin ziyareti sırasında İtalyan Sty televizyonundan izleyebilecekler.
Habertürk, 11 Haziran 2009

13.3.09

Darfur gerçeği - 2

Ortadoğu petrollerine olan bağımlılığından kurtulmak isteyen ABD, petrol zengini Sudan'ı ve civarındaki 15 Afrika ülkesini kontrol etmek için Darfur'u kullanıyor
Dün Sudan'ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan bir ülke olduğunu özetlemiştim. Ayrıca Sudan'ın emperyalist ülkelere karşı mücadele eden Afrika halklarına ne denli destek verdiğini ve bununla da tüm emperyalist ülke ve güçleri kızdırdığını hatırlatmıştım.
Böyle bir Sudan, Çin ile stratejik ilişkiler geliştirince doğal olarak emperyalist ülkelerin tepesini attıracaktı. Çünkü son 5 yılda Sudan'da 6 milyar dolarlık yatırım yapan, petrol alanında bu ülkede söz sahibi olmaya başlayan ve bu ülke toplam dış satımının %65'ini satın alan Çin'e karşı Batılı ülkeler cephe almak durumundaydı. Sudan ise bu cepheleşemenin yaşandığı sahne olacaktı.

SİYAH OBAMA BİR OYUN
Çünkü Sudan'ı kontrol edenler, en az 15 Afrika ülkesini kontrol edecek ya da bu ülkelerdeki gelişmelerde söz sahibi olacak ve başta Mısır olmak üzere Nil Nehri'nden yararlanan ülkeleri de sürekli korkutarak siyasi iradelerini ipotek altına alacak.
Belki de bu endişeyle Mısır ABD, İsrail ve Batılı ülkeler ile iyi geçinmeye çalışıyor , sınırları içindeki yaklaşık 10 milyon Batı destekli Hıristiyan Kıbti'nin geleceğe dönük ayrılıkçı heveslerini kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Tüm bu projelerin de başını ABD çekmektedir. Çünkü ABD siyahi bir kişiyi başkan seçerek Afrika petrollerine ilgisini gösterdi. ABD yavaş yavaş Ortadoğu petrollerine olan bağımlılıktan kurtulmayı amaçlamaktadır.
Petrolün büyük bölümü Sudan'da, Darfur'da ve Darfur'a sınır ülkelerde. ABD 2012'den Afrika'dan ithal edeceği petrol miktarının şu anda Ortadoğu bölgesinden ithal ettiği petrole eşit olmasını amaçlıyor. Belki de bu nedenle ABD'deki Amerikan Yahudi Kongresi geçen hafta Obama'ya bir çağırıda bulunarak Darfur'un işgal edilmesini istedi. Darfur konusunda alınan son kararda ABD ve Avrupa'daki Yahudi lobiler ve onlara bağlı medya ve sözde sivil toplum örgütleri büyük rol oynadı. Yüzyıllar boyunca 'Kara Afrika'yı işgal eden emperyalistler (Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Hollanda, İspanya, Almanya, Portekiz) ve askeri üs ve ajanları ile son dönem onlara katılan ABD ile İsrail asla bildik huylarından vazgeçmeyeceklerdir.
Afrika'nın tüm ülkelerini işgal eden ve ayrıldıktan sonra bu ülkelerde iç savaş çıkartarak halkları birbirine kırdıran, sonra da bununla yetinmeyerek bu ülkelerde askeri üsler kuran ve faşist iktidarları işbaşına getirerek koruyan emperyalistler şimdi de uluslararası bir mahkemeyi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıyor. Darfur'da komplonun başını çeken ABD kendi askerlerinin yargılaması söz konusu olduğunda mahkemeyi tanımayacağını ilan etmiş, Irak'ta ölümüne yol açtığı 1 milyon kişiyi unutmuştur.
Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki'de cayır cayır yaktığı 600 bin Japon'u unuttuğu gibi. Tıpkı Vietnam halkına karşı kullandığı her türlü yasak bombaları attığını unuttuğu gibi. Tıpkı Fransa'nın Cezayir halkına, İsrail'in Filistin halkına, Rusya'nın Çeçen halkına, İngiltere'nin İrlanda halkına, Rumların Kıbrıslı Türklere, Ermenilerin Azerilere ve diğerlerinin soykırım ve cinayetlerini unuttukları gibi.

IRKÇILIK KONFERANSINA GİDİN
Emperyalistler, milyonlarca insanın ölümü için harcadıkları paraları barış, kalkınma ve refah için harcamış olsaydı bugün Afrika'da başta kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklar olmak üzere hiçbir sorun olmayacaktı.
Amerikan uydularının tespit ettiğine göre Darfur'da çok zengin yeraltı su kaynakları var. Aynı Darfur'da petrol, uranyum, bakır, benzeri zenginlikler bulunmaktadır.
İstikrarlı, zengin ve barış içinde bir Sudan, Afrika'nın barış, güvenlik, istikrar ve refahına katkıda bulunur. Ama bu olası değil.
Elbette Sudan yönetiminin Darfur'da uyguladığı güvenlik, siyasal baskı ve uygulamalar kabul edilemez. Ama unutmamak gerekir ki; dünyadaki tüm ülkeler kendi ulusal bütünlüklerini koruma konusunda aynı refleksleri gösterir. Yoksa nisanda toplanacak ve İsrail'i ırkçılıkla suçlaması beklenen uluslararası konferansa Darfur konusunda duyarlı olduğunu söyleyen ABD, AB ve Batılı ülkelerin büyük bölümü neden katılmıyor?
Yoksa El-Beşir; Avrupa'dan gelerek Filistin topraklarını ele geçiren ve 70-80 yıldır Filistinlileri öldüren Ben Gurion, Begin, Perez, Şaron, Olmert, Livni, Netanyahu, Barak ve tüm bunlara destek veren ve yalnız Irak'ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan ve dünyanın dört bir yanında yaşanan katliamlarda dolaylı-dolaysız payı olan ABD ve Avrupa liderlerinden daha mı tehlikeli!!!
Hüsnü Mahalli, Akşam, 13 MART 2009

12.3.09

Darfur gerçeği

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Darfur'da 'savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediği' iddiasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı El-Beşir'in ülkesi 30 yıldır emperyalistlerce parçalanmak isteniyor
Uluslararası Ceza Mahkemesi geçen hafta aldığı karar ile Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir'in tutuklanmasını istedi.


Arap kökenli El-Beşir, kendi ülkesinin kuzey batı bölgesinde yani Darfur'da yaşamakta olan kendi dindaş ve ırkdaşı olan insanlara karşı 'soykırım' uygulamakla suçlanmaktadır.

Peki gerçek nedir?
Konuya özel ilgi gösteren Türk medyası ve bazı köşe yazarları (ABD, İsrail ve Avrupa'dan daha az) her nedense Darfur gerçeğini Türk halkına anlatmak yerine Başbakan Erdoğan'a saldırmayı tercih etti. Onlara göre; Gazze'de İsrail katliamlarına karşı çok sert tepki gösteren Erdoğan her nedense soykırım yapmakla suçlanan radikal İslamcı El-Beşir'e destek veriyor.

Kısa notlarla bakalım...
Sudan denilen ülke 2.5 (Türkiye'nin üç katı) milyon kilometrekare yüzölçümü ile Afrika'nın en büyük ülkesi. 1956'da bağımsız olan bu ülke dünyanın en verimli topraklarına, hayvancılık potansiyeline ve başta petrol, uranyum ve bakır olmak üzere birçok yeraltı zenginliklerine sahip. Emperyalist ülkeler için çok önemli 9 ülkeye sınır olan Sudan aynı zamanda herkes için stratejik öneme sahip Kızıl Deniz'i de kontrol ediyor. Tüm 'Kara Afrika' halklarının anti-emperyalist, anti-sömürgeci ve anti-siyonist mücadelesine hep destek veren Sudan, doğal olarak bu güçlerin nefretini kazandı. İntikam yemini eden bu ülke ve güçler son 30 yıldır Sudan'ı parçalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Ocak 2005'te merkezi Sudan yönetimini güneydeki ayrılıkçı güçlerle federalizm konusunda anlaşmaya zorlayan Batılı güçler bu ülkeyi 5 ayrı devletçiğe ayırmak için yoğun çaba harcadı, harcıyor.
Örneğin; yüzölçümü 700 bin kilometrekare olan güney eyalette yaşayan 2.5 milyon insanın %17-18'i Hıristiyan olmasına karşın Batılı ülke ve güçler bu eyalette Hıristiyan bir devlet kurmak için her türlü pis oyunu oynamaktadır.
Son bir yılda AB üyesi ülkelerden ve ABD'de bu eyaleti ziyaret eden bakan sayısı 23. Bölgeye çok yoğun bir Hıristiyan ve Yahudi misyoner akını var. Amaç 2011'de yapılacak ‘ayrılma' referandumunda Hıristiyan sayısını artırmak. Çünkü eyalet nüfusunun % 17-18'i Müslüman, geri kalanlar ise ateist. Üstelik bu güney eyaleti Etiyopya, Kenya, Uganda, Kongo ve Orta Afrika gibi çok önemli ülkelere sınır ve yemyeşil bir bölge. Topraklarının %40 otlaklık, %30 tarıma elverişli, %23'ü ormanlar ve %7'si yüzeysel su alanları ile kaplı. Bu eyaletin 2011'de Sudan'dan ayrılma kararı alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

2003'e gelindiğinde işler karışmaya başladı
Kuraklığın ağır bir şekilde hissedilmeye başlandığı (BM raporları ve Genel Sekreter Ban Ki Moon'a göre çatışmaların başlama nedeni kuraklık) bu bölgede su ve mera konusunda sıcak çatışmalar yaşanmaya başlanır. Başta İsrail ve ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler de hemen devreye girerek grupları birbirine karşı kışkırtır. Bu güçler ne pahasına olursa olsun Çin ile yakın ilişki kuran stratejik konumdaki Sudan'ı parçalamayı kafaya koymuştu. Onlara göre 1989'da askeri darbe ile işbaşına gelen Sudan yönetimi başta El-Kaide olmak üzere radikal İslamcı gruplara destek veriyor. Bu nedenle de ABD; Bin Ladin'in sahibi olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddia edilen başkent Hartum'daki ilaç fabrikasını bombaladı (1998) ve Sudan'a karşı uluslararası ambargo uygulanmasını sağladı.

Dış güçler devrede
Bu arada gruplar arasında su ve otlaklıkların paylaşımı nedeniyle başlayan çatışmalar dış güçlerin de kışkırtması ile siyasal bir içerik kazanıyordu. Ayrılıkçı bir söylemle giderek yayılan bu çatışmaların durdurulması amacıyla merkezi hükümet 'Cencevid' denilen ve güneydoğudaki koruculara benzeyen grupları kullanmaya başladı. Yani bir tarafta İsrail, ABD ve Batılı güçlerin desteklediği ayrılıkçı Müslüman ve ateist gruplar, öbür tarafta devlet destekli Cencevid milisler.
Çok farklı, çelişkili, abartılı bilgi ve rakamlar olmasına karşın bu çatışmalarda son beş yılda yaklaşık 40 bin insan öldü, yaklaşık 2 milyon da bölgeden kaçarak komşu ülkelere sığındı. Bunu fırsat bilen ABD destekli Kofi Annan, Ekim 2004'te özel bir komisyon oluşturulmasını kararlaştırdı ve bu komisyonu Darfur'a gönderdi. Böylece emperyalist ülkelerin Sudan'a yönelik ikinci parçalama operasyonu başlıyordu. Geçen hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararı bu çabanın en önemli halkalarından biridir. Yani emperyalist ülkeler ve yandaşları, başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında işledikleri ve işlettikleri cinayetleri unutarak bir kez daha ne denli ikiyüzlü ve çifte standartlı olduklarını kanıtladılar. Örneğin; milyonlarca insanın sokaklarda öldürüldüğü Ruanda, Brundi, Uganda, Nijerya ve benzeri Afrika ülkeleri için kılını bile kıpırdatmayan emperyalist ülkeler, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dediği gibi bu katliam görüntülerini magazin haber olarak izliyordu.
Hollanda Barış Gücü'nün Sırpların Bosnalılara karşı katliamlarını, Çeçenistan'da Rusların vahşetini, Karabağ ve çevresindeki bölgelerde Ermenilerin Azerilere karşı saldırılaları ve herkesin vicdanını sızlatan İsrail'in Filistin'e karşı 60 yıldır sürdürdüğü soykırım ve vahşeti görmezlikten gelen ve İsrailli yöneticilerin yargılanmaktan kurtulması için kendi yasalarını bile değiştiren emperyalist ülkeler Sudan için timsah gözyaşı dökmeyi marifet sanıyor.

İngiltere işgal etti
Yaklaşık 6 milyon insanın yaşadığı 550 bin km, alana yayılan Darfur güneyden farklı olarak kurak bir bölge. Petrol, uranyum, bakır ve benzeri önemli yeraltı doğal zenginliklere sahip. 1821'de Mehmet Ali Paşa Darfur'u Sudan ile birlikte Mısır'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya bağlamıştı. Çok dindar ve kültürlü insanların yaşadığı Darfur'da insanların yarısından fazlası Kuran'ı ezbere bilmektedir. 11 Şubat 1914'te Osmanlı Sultanı'nın cihat çağrısı üzerine Darfur Sultanı Ali Dinar, binlerce Darfurlu ve Sudanlı'yı Anadolu'ya gönderir. Bu insanların torunları hala İzmir, Adana, Tarsus, Mersin ve Ege'nin çeşitli yörelerinde yaşamaktadır. Sultan Dinar'ın tavrına kızan İngilizler 1916'da Sudan'ı işgal ettiklerinde ilk iş Dinar'ı tutuklayarak topraklarını Sudan'a kattılar. 40 yıl süre ile Sudan ve Darfur'u işgal altında tutan İngilizler çekildiklerinde buralarda çok karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı bıraktılar.
Örneğin Darfur'da yaklaşık 1000 kabile yaşamaktadır. Bu kabilelerden Arap kökenli olanlar genellikle tarım ile uğraşmaktadır. 'Kara Afrika' kökenli olanlar hayvancılıkla uğraşıyor.
Hüsnü Mahalli, Akşam, 12 MART 2009

25.2.09

Export kültür Oscar kazandı

Anton Çehov’a eserlerini Fransızcaya çevirmeyi önerdiklerinde, büyük yazar “Olmaz ki!” demiş. “Ben bu hikâyelerde Rusya’ya özgü bir hayatı anlattım. Fransızlar bunu nasıl anlayacak?”
Çehov elbette bütün dünya dillerine çevrildi ve herkes onun karakterlerindeki insani özü algıladı.
Ama burada vurgulamak istediğim nokta yazardaki derin ve duru bakış.
Eserlerini para ve şöhret için yazmayan bir dâhinin dürüstlüğü.
Ne yazık ki çağımız sanat eserlerini de metalaştırdığı için artık böyle bir safiyetten söz etmek olanaksız.
Bazı değerli eserler başka dillere çevrilebildiği gibi değersiz ticari metalar da dünyada dolaşıma girebiliyor.
Bu işin en kötü yanı da “egzotik” kültürleri, Batılı efendilerin zevkine uyarlayarak anlatmak.
Bir çeşit export kültür.
Bu tip ürünler, dünyada büyük başarı kazanmalarına rağmen kendi ülkelerinde eleştiriliyor ve gerçeği çarpıtmakla suçlanıyor.
Şunu da hemen ekleyeyim: Dünyada başarı kazanmak bir suç değil elbette.
Ben sadece “export kültür” tanımına girecek olan ürünlerle, gerçek sanat eserlerini birbirinden ayırmayı öneriyorum.

***


Oscar’ın galibi Slumdog Millionaire'in başına da bu geldi işte. Film dünyayı ayağa kaldırdı ama Hintlileri memnun etmedi. “Hindistan bu değil!” tartışmalarına yol açtı.
İsim bile tuhaf: “Milyoner varoş iti!” Varoş iti adını taktığınız kişilerin sayısı ise birkaç yüz milyon.

***


Unutmayalım ki bu bir Hint filmi değil, İngiliz filmi.
İngiliz sinemacılar bir Hint romanını alıp aşırı derecede değiştirmişler.
Romandaki baş kişinin adı bile farklılaştırılmış.
Filmdeki Müslüman çocukların annelerinin Hindular tarafından öldürülmesi gibi din çatışmalarını körükleyecek sahneler eklenmiş.

***


Hindistan’daki sinema endüstrisine Hollywood’tan bozma Bollywood deniliyor. Bir zamanlar Türkiye’yi de etkileyen Avare, Sangam vs. gibi şarkılı filmler yapılıyor burada.
İngilizler ise bu eski sömürgelerindeki hayatın klişelerini alıp Batı sosuna bulayarak dünyaya pazarlıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki bu yöntem beni çok rahatsız ediyor.
Hindistan’ı iyi bilmememe rağmen bu büyük ülkenin böyle Batılı kilişelerin dışında ele alınması gerektiğinden eminim.
Çünkü ben Hindistan’ı Satyajit Ray’ın, Mrnal Sen’in filmlerindeki, Rabindranath Tagor’un şiirlerindeki, Arundhati Roy’un romanlarındaki derin gerçeklikle tanıdım.
Hindistan’ın gerçek ruhunu anlatan büyük sanatçılar bunlar. Batılı kurnaz efendilerin allayıp pullayarak sundukları Hindistan değil.
Ama şimdi ne yazık ki milyonlarca kişi, romana bile bağlı kalmayan bu filmi seyredecek.
Satyajit Ray’ın filmlerini ise hiç kimse izlemeyecek. Aynen Japon Yasujiro Ozu’nun başına geldiği gibi.

***


Çağımız bir pazarlama çağı.
Ve bu pazarlamanın ilginç yöntemlerinden birisi de bilinmeyen egzotik kültürlerden izlenimler alıp bunu Batı sosuna bulayarak sunmak.
Birkaç yıl önce Borat diye bir film yapmıştı İngilizler. Sözüm ona Kazakistan’dan Batı’ya gelen bir gazeteciyle dalga geçiyorlardı ama aslında Kazak kültürünü aşağılıyorlardı.
Çünkü Batı için kendileri insan, diğerleri ise “etnik” kategoride anılacak zavallılardır.
Bunlarla ya alay edilir ya da Batılı’nın acıma hisleri tatmin edilir.
Los Angeles’ta Gucci, Prada giysiler içinde Dom Pérignon şampanyalar yudumlanırken “Ah zavallı yoksul Hintli çocuklar. Onlar için ne kadar üzülüyoruz. Ne de tatlı kara gözleri var!” demeye yarar.
Zülfü Livaneli, Vatan, 25 Şubat 2009

23.2.09

Seçeneksiz kalan insanlık değil, sistemin beyni

BASKININ VE ACIMASIZLIĞIN MERKEZİ
Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın geçen sayıda tartıştığımız açıklamaları da aslında var olan seçenekleri belirlemiş: Küreselleşmeye devam ya da "üçüncü dünya kapitalizmi"!
Prof. Dr. Erinç Yeldan, yaşanan küresel krizin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) benzeri siyasi ve iktisadi birleşmeler yoluyla "bir üçüncü dünya kapitalizmine dönüşmesi" olasılığını ciddi buluyor. Ancak böyle bir gelişmenin sevindirici olmayacağını vurgulayarak belirtiyor ve kaygısını şöyle dile getiriyor:
"Bu Üçüncü Dünya kapitalizmi aslında kapitalizmin şu ana kadar gördüğü hem doğaya hem de insana karşı en acımasız, en baskıcı dönemi olur. Kıta Avrupa'sında hiç değilse Fransız ve İskandinav ekolü vardır ama buralarda bu tip hiçbir değer yok." (Milliyet, 6 Ekim 2008)
Prof. Yeldan'ın bütün piyasa eleştirileri ve kriz tahlili, dönüp dolaşıp her seferinde tek seçenek emperyalizme varıyor. Hâyâl edilen bir "sosyalizm" var belki, ama o seçenek, gerçeklik dünyasında değildi; sanaldır hep. Emperyalizmin gerçeklik dünyasındaki seçeneği olan, "Üçüncü Dünya kapitalizmi" veya "müdahaleci devlet", "insana karşı en acımasız, en baskıcı" bir rejimi ifade ediyor.

YOKSULLUK EN BÜYÜK İTİCİ GÜÇ
Biz de destur verilirse, Marx'a bir gönderme yapalım; Marx'ın belki de bayağı bulunabilecek büyük bir hakikatine! Büyük usta yoksulluğun geleceği yaratacak en büyük itici güç olduğunu saptamıştı. 20. yüzyıl, bu saptamayı doğruladı.
Bugün de tarihin tekerleğini döndüren, hadi ekonomik büyüme açısından bakalım, dünya ekonomisindeki büyümenin itici güçleri, Çin ve Hindistan'dır. Yani dünün yoksulları, bugünün yoksulluktan kurtulmak için mucize sayılacak işler başaran ülkeleri. Brezilya da unutulmamalı.
Umut veren göreli küçük ülkelere bakalım: Vietnam, Venezuela, Bolivya, Malezya...
Yeldan'ın "İskandinav Ekolü" dediği Avrupa sosyal demokrasisinin piri Helmut Schmidt, son yayımladığı Geleceğin Devletleri (Die Maechte der Zukunft) adlı kitabında, "Son çeyrek yüzyıla bakın, gelişen ülkeler, Çin, Vietnam, Hindistan ve Malezya'dır" der. Ve yine Schmidt, dünya ekonomisinin itici gücünün, artık yoksulların Asya'sında olduğunu belirtir. Batı açısından hiçbir ışık görmez. Zaten Batılı ideologların hepsi karamsar.

EKSİ 15 DERECEDEKİ NEW YORK VE PEKİN
Neoliberalizmin teorisyenleri, hep Üçüncü Dünya'nın acımasızlığından ve baskılarından söz ederler. Saddam Hüseyin'in İstanbul'u vuracak "cehennem topları" gibidir bu propaganda! Sınıfsaldır, zenginlerin yoksullar dünyasına bakışını yansıtır.
Çinli sosyalistlerin bu iddialara öğretici bir cevabı vardır. Derler ki 1992 yılında falanca gece New York'ta da Pekin'de de eksi 15 derece soğuk oldu. Ertesi sabah, çöpçüler New York sokaklarında 1500 evsizin cesedini topladılar. Pekin'de ise tek bir insan hayatını kaybetmemişti.
Demokrasinin bir maskaralığa döndüğü Batı'nın topluma alabildiğine yabancılaşmış, en sinsi ve acımasız baskılarını uygulayan emperyalist devletlerin yanında, Çin bir yana, Suriye gibi BAAS ülkeleri dahi bir demokrasi ve hoşgörü cennetidir.

MAFYA VURGUNCULUĞU VE ÜRETİM SEÇENEKLERİ
İnsanlık tarihinde, üretici güçlerin boğulduğu her tıkanma durumu, üretim ilişkilerinin değişmesi ve üretici güçlerin göreli özgürleşmesiyle aşılmıştır. Brecht'in söylediği gibi, büyük çözümler kör çıkmazlarda bulunur. Seçenekler, her derin krizde üretimin boğulması ile üretimin zincirlerinden kurtulması arasındadır.
Bugün dünya ekonomisi, "reel sektör" dedikleri üretimi boğan bir mali sermayenin boyunduruğuna vurulmuştur. Savaş, faizciler ile üretimciler arasındadır. Ve o faizciler, silah ve uyuşturucu sermayesiyle iç içe geçmiş, bir mafya sistemi oluşturmuşlardır. Lenin'in emperyalizmin son aşaması, geberen kapitalizm dediği sürecin son demlerindeki çürüme manzaralarıdır bunlar.
Dünya, başka değişle sanal ekonomi ile gerçek (reel) ekonomi arasındaki savaşı yaşıyor. Üretilenler, mali cambazlıklar yoluyla bir mafya zümresi arasında mı paylaşılacak, yoksa bir üretim ve refah etkeni mi olacak? Seçenekler, bu sorudadır. Bu sorunun devrimci cevabı da insanlığın kanını emen emperyalist mafya ilişkilerinden kurtulmasındadır. Kuşkusuz, birden ve toptan değil, adım adım ve ilkeler ölçeğinde.

DÖRT SÜLÜKTEN KURTULMAK
Türkiye açısından bu mafya sistemini Dört Sülük Ekonomisi diye adlandırmıştık:
-Faizciler
-Kara paracılar
-Hortumcular
-Tarikat rantçıları
Aslında bugün dünyanın her yerinde devrim programı, şu veya bu ölçülerde Dört Sülük'ten kurtulmaktır. Bu devrim, bu aşamada piyasa ekonomisinin kökünü kazıma devrimi değil, öncelikle kapitalizm açısından dahi ayak bağı olan emperyalist mafya ilişkilerinin ve Ortaçağ'ın kökünün kazınmasıdır. Dört Sülük, kaynakların piyasa kurallarına göre verimli dağılmasının da önündeki engeldir.

HANGİ DEVLET MÜDAHALESİ
Bugün "Devlet Müdahaleciliği" de, tek başına bir şey ifade etmiyor.
Hangi devletin müdahalesi?
Ve: Hangi devlet müdahalesi?
Anlamlı olan sorular bunlardır.
ABD emperyalist devleti, küreselleşme sürecinin önünü temizleyecek devlet müdahalelerinde bulunuyor. Bu açıdan Irak'ın işgali de bir devlet müdahalesidir; Obama'nın 800 milyar dolarlık paketleri de bir devlet müdahalesidir.
Ama başka devlet müdahaleleri de var. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti'nin Dünya dış ticaretindeki daralma nedeniyle içteki talebi yükseltecek refah etkenlerini kırbaçlaması da devlet müdahalesidir.
Davos'ta Çin temsilcisi, krizi ABD merkezli sanal ekonomiyle açıkladı. Böylece güncel çelişmeye ve güncel seçeneklere de işaret etmiş oldu. Çin, çeşitli biçimlerdeki kamu mülkiyetinin yönlendirici olduğu ve planlı bir karma ekonomi ile ilerliyor.

ULUSLARARASI SINIF MÜCADELESİ
Dönüp dolaşıp 20. yüzyıl başındaki Lenin'i keşfediyoruz. Emperyalizm çağında geleceği belirleyen sınıf mücadelesi, ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelerdeki burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesi değildir. Dünyanın Ezen ve Ezilen kutuplarındaki milletler (devletler de diyebilirsiniz) arasındaki sınıf mücadelesidir. Bu mücadele, emperyalizm çağının dayattığı uluslararası işbölümüne isyandı; ulusal devlet sınırlarının yıkılmasına karşı direnmesiydi; yoksulların zenginlere karşı savaşıydı. Böyle cereyan etti ve ediyor.
Artık belirleyici olan aslî sınıf mücadelesi, uluslararası alandaki sınıf mücadelesi oldu. 20. yüzyıl devrimleri Lenin'i doğruladı. Ekonomistlerimiz bunu anlamadı. Bir mesleki bozulma mıdır, hiç anlamak istemiyorlar.

HANGİ PİYASA
Dünya ölçeğinde dizginsiz piyasa ekonomisi, piyasayı yok etmiştir; serbest rekâbeti yok etmiştir.
Çünkü emperyalizm çağında piyasa, ancak ulusal düzlemlerde devlet korumasıyla işletilebilir.
Küresel ölçekteki devlet müdahalesi (emperyalizm), piyasayı yok etmiştir. Prof. Yeldan'ın bugünkü küresel ekonomiyi, piyasacılık olarak görmesi ciddi bir yanlıştır. Bu yanlış 20. ve 21. yüzyıl gerçeğine 19. yüzyıl teorisiyle bakmaktan geliyor.
İnsanlığın bu aşamasında, seçenekler piyasa ile piyasaya son vermek arasında mıdır?
Önce şunu saptayalım: İnsanlık, bugün piyasayı, parayı, meta ilişkilerini ortadan kaldıracak bir aşamanın eşiğinde değildir.
Üretilen mallar kıt olduğu sürece, yani ihtiyaç anlamındaki talebi (piyasadaki talep değil) karşılayamadığı sürece, hiç kimse parayı da ortadan kaldıramaz, piyasayı da.
Piyasa, ancak üretim herkesin ihtiyacına yetecek kadar olunca kalkar. Ona da kuşkusuz uzak değil insanlık.
Bugün piyasa olacaktır; ancak piyasaya müdahale de olacaktır. Herkesin bildiği ekonomiye müdahale politikaları, özendiriciler, sosyal devlet politikaları, sosyal güvenceler, yardımlar, gümrükler, tarımın desteklenmesi, paranın giriş çıkışının kontrolü, iş gücünün dolaşımının denetlenmesi; hepsi piyasaya yapılan müdahalelerdir.
Küreselleşmenin ekonomik dayatmaları da "Beş Kaldır" diye özetleyeceğimiz bu müdahalede düğümleniyor:
Paranın giriş çıkışına kontrolü kaldır!
Gümrükleri kaldır!
Kamu ekonomisini kaldır (özelleştir)!
Tarıma destekleri kaldır!
Kamu hizmetini ve sosyal güvenliği kaldır (Devleti küçült)!
İşte bu Beş Yoksullaştırma Programı'na, bugün dünyada Milli Devletle karşı konabiliyor ve halkçı çözüm üretilebiliyor.
Piyasaya müdahale ile Milli Devlet ve Halkçılık buluşuyor.
Karşı cephede ise, küreselleşme dayatması ile emperyalist devletin buluşması var.
İşte seçenekler, var olan zeminde bunlardır.
Gerçeklik düzleminde böyle bir seçenek görülmeyince, emperyalizme teslim olmak tek seçenek oluyor.
O zaman da gelsin küreselleşme sürecinin "reel" bir seçeneği bulunmadığı yolundaki usavurmalar!
Seçenek, sistemin içinden görülmez. Aşamalar reddedilince, hiç görülmez.
1915-1916'daki Rusya'da bağıran bir seçenek var mıydı? 1917'de Şubat ve Ekim Devrimleri birbirini izledi.
1918-1919 Türkiyesi'nde işgal dışında seçeneği savunanlara "deli" gözüyle bakıyorlardı. 1920'de o "deliler", Ankara'da Devrimci Hükümet kurdular ve 9 Eylül 1922'de İzmir'deydiler.
Seçeneksiz kalınca, "kapitalizm sonrası toplumun" adını koymakta bile güçlük çekiyoruz. Örneğin Yeldan, "Bunun adı sosyalist toplum olabilir. Başka bir toplumsal düzen olabilir" diyor. Oysa kapitalizmin sosyalizmden başka bir seçeneği yoktur; olamaz da.

SANAL VE ETKİN EKONOMİ
Milli devletin müdahaleciliği, sanal ekonomi denen mafyayı temizlemek ve ekonominin etkin (efektif) işleyişini sağlamak için olunca, Üçüncü Dünya'nın uygarlık seçeneğini keşfederiz.
Bu açıdan, millicilik (ulusalcılık), devlet müdahaleciliği, etkin-verimli ekonomi ve emeğe göre bölüşme yönündeki adımlar gerçekçi seçeneğin ekonomik yönlendiricileridir.

ZENGİN ÜLKELERİN ÖNÜNDEKİ AŞAMA
Aslında yalnız gelişen dünya değil, artık çıkmaza giren zenginler dünyasında da devrimci partiler, önümüzdeki aşamanın antiemperyalist-demokratik devrim olduğunu savunuyorlar.
ABD ve Avrupa'nın zengin ülkelerinde doğru dürüst bir komünist parti kalmadı. Bir tek güçlü, ayağı yere basan Japonya Komünist Partisi var. Geleneği olan ve emekçilere dayanan bu parti, Japonya'nın önündeki görevi, sosyalist bir devrim olarak değil antiemperyalist, tekelciliğe karşı demokratik bir devrim olarak belirliyor (Hiroshi Ohnishi, "Venezuela'da Sosyalistlerin Önderliğinde Bir Demokratik Devrim", Teori, Sayı 227, Aralık 2008, s.73).
Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) de, önündeki devrimi yıllarca önce Milli Demokratik Devrim olarak belirledi. Rusya'daki diğer komünist partiler de öyle.

LENİN, MAO, ATATÜRK VE BOLİVAR'IN KEŞFİ
Dünyanın her yanında Marx'ın yeniden keşfedildiğinden söz ediliyor.
Daha anlamlı olan, Lenin, Mao, Atatürk ve Bolivar'ın yeniden keşfidir.
19. yüzyılda yaşamıyoruz.
20. yüzyıl devrimler çağıydı.
21. yüzyılın köşesini dönünce şaşırdık; kriz çıktı karşımıza.
Lenin'in emperyalizm ve devrim teorisini Mustafa Kemal'in Mazlum Milletler Devrimi ve Halkçı-Devletçi pratiğini, Mao'nun Milli Demokratik Devrimi'ni ve Bilimsel Sosyalizme katkılarını Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki Ezilen Millet devrimlerini anlamadan, 21. yüzyılı anlayamayız. Simon Bolivar, Latin Amerika'da emperyalizm çağı öncesinin Milli Devrimciliğidir; ancak bugün yine bayrak oldu.
Anlamlı bir soru: Güney Amerika'da niçin "komünist" adını taşıyan partiler değil de, Chavezler, Moralesler öne çıktı; Bolivarcılık bayrağı yükseldi? Niçin?
Çünkü o "komünist" adını taşıyan partiler 19. yüzyıla saplanıp kalmışlardı; ne Lenin'i ve ne Mao'yu, ne de Latin Amerika'nın Bolivar deneyini anladılar.
Şunu da ekleyelim: Emperyalizmi Rosa Luxemburg'la anlayamazsınız, Lenin'le anlayabilirsiniz, Mustafa Kemal'in devrimci pratiğiyle ve Mao'yla anlayabilirsiniz.
Rosa Luxemburg, Lenin'e göre daha iktisatçıdır (daha ekonomist diyelim) ama daha az siyasetçi ve daha az devrimci olduğu için, Doğu Devrimi'ni Lenin gibi görememiştir. Ne de olsa Avrupalıdır. Avrupa merkezli düşünce onun sınırını belirlemiştir.
Türkiye'de de Kemalist Devrim'in tarihi rolünü göremeyen bir takım "komünistim" diyenlere veya sosyalistlere bakıyoruz, aynı hastalık görülüyor.
İnsanlık tarihinin en büyük dersidir: İnsanlık seçeneksiz kalmaz; seçeneksiz kalan çıkmaza giren sistemdir ve o sistemin beyinleridir.
Bu yazıyı TKP yöneticisi ve üyesi arkadaşların okumalarını dilerim. Geçen haftaki yazıyı da.
Doğu Perinçek, Aydınlık, Şubat 2009