ılımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ılımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.9.15

"Almanya 1933'ten Türkiye 2015'e"

Özgürlüklere ve son olarak basın özgürlüğüne yönelik baskılar üzerine dün Radikal'de yayımlanan yazım ile eş zamanlı olarak 180 aydının "2015'te Türkiye'ye Nazi Almanya'sını yaşatmayacağız" başlıklı bildirisi de kamuoyuna açıklandı.
Yazıyı yazdığım sırada, imzacıları arasında yer aldığım söz konusu bildirinin bu başlık altında duyurulacağından haberim yoktu. Biraraya gelmeleri pek zor gözüken ve yakın geçmişe kadar karşı kamplarda yer almış insanların, "2105 Türkiye'si ile 1933 Nazi Almanya'sı karşılaştırması"nda buluşabilmeleri başlı başına ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Ve, Türkiye'nin ne kadar can sıkıcı durumda bulunduğuna dair başlıbaşına önemli bir gösterge.
Dünkü yazımdaki şu cümleyi hatırlayacaksınız:
"Türkiye'nin 2015'i ile Almanya'nın 1933'ü arsında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor."
Böyle bir "analoji"yi ilk kez yaptığımı dikkatli okurlarım farketmişlerdir. Uzun süreden beri zihnimi kurcalıyordu. Öyle düşünüyor, öyle hissediyordum. İlk kez, dünkü yazıda dile getirdim.
Dünkü yazıdaki şu satırlara da –uzun süredir üzerinde düşünüyor olmakla birlikte- ilk kez yer verdim:
"Yüzde 37 ile Hitler'in Almanya'da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine 'devlet gücü'nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir 'irade'nin bugün Türkiye'de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.
Türkiye'de Tayyip Erdoğan ve AKP'nin ortada koyduğu örneğin 'İslamcılık ile demokrasi'nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.
'İslamcılık ile demokrasinin uyumu'nun en parlak örneği olarak, 2002'de AKP'nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran'a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.
Artık 'Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar' tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP'nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki 'performans'ı örnek olarak gösterilmeye başlandı."
Bu görüşlerin –özellikle ilk yıllarında Tayyip Erdoğan'ı ve AKP iktidarının bazı uygulamalarını desteklemiş birisi tarafından- dile getirilmesi, bazı insanların dikkatini çekebilir.
Tayyip Erdoğan'ın "Tek Adam" heveslerine ve AKP'nin giderek zorbalaşan iktidarına karşı, neredeyse dört yıldır açık ve katı bir karşı çıkanlar arasında bulunmama rağmen, belirli çevrelerin "yetmez ama evetçi" etiketi üzerinden vazgeçilmez bir "nefret öznesi" muamelesine uğramakta olanlardan biri olduğumun elbette farkındayım.
İçinde, eski "vesayet rejimi" yandaşlarının ve bir kısım "ulusalcı"nın bulunduğu kimi unsurlar, Erdoğan ve AKP'nin neredeyse tüm günahlarını bizlere "fatura" etmekten vazgeçmiyorlar.
Sanki, Tayyip Erdoğan, iktidarını ve daha sonra yaptıklarını bizim gibilere borçlu. Dolayısıyla, ona ve partisine daha sonra karşı koymak, bizleri "ortak günâh"tan kurtarmayacak.
Hal böyle olunca, dünkü yazıda yer almış olan ve yukarıda alıntıladığım satırları bir tür "özeleştiri" yerine değerlendirmek isteyenler de çıkabilir.
"Özeleştiri" –eğer hakkı verilerek ve gerçekten yapılacak ise- bir köşe yazısının bir-iki satırına sıkıştırılarak geçirilecek bir şey  değildir. Yani, "özeleştiri" değildi ama yine de şunun bilinmesini isterim; hayli uzun süredir "Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?" sorusu üzerine düşünüyorum.
Bu ne demek?
Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?
Bunları doğru biçimde irdelemek, yerli yerine oturtmak gerek ki, bir anlam taşısın; bir Katolik papazının karşısındaki "günah çıkartma" ve kuru bir özeleştiri geçiştirmesi olmasın.
Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkiye'nin çok belirleyici bir tarih dönemine damga vurdu. Bu döneme dair doğru-yanlış ölçülerini de, dolayısıyla, yalapşap yapmamak, doğru yapmak gerekir.
Bu "içe bakış" süreci içinde bulunduğumun bilinmesini isterim.
Yani, "Biz değişmedik, o değiştik. Biz haklıydık" şeklindeki söylemiyle özetlenecek "ekol"de yer almıyorum. Ama, "yetmez ama evetçilik" eleştirileri yöneltenlerin gerekçelerinin birçoğu ile Erdoğan ve AKP'nin "günahları"na ilişkin "ortak sorumluluk" çıkaranların iddialarının hiçbirine de katılmıyorum.
Bu, ayrı bir konu.
Türkiye 2015 ile Nazi Almanya'sı 1933 karşılaştırmasının yapılabildiği dün, Hürriyet Daily News'da Burak Bekdil'in "Ilımlı İslamcılık: Batı'nın karşılıksız aşkı" diye tercüme edilecek başlığı altında son derece ilginç ve çarpıcı yazısını okudum.
Burak Bekdil, Türkiye'deki AKP iktidarına ilişkin yanlış değerlendirmenin gerek ABD ve gerekse AB tarafından yapılmış olduğunu tartışıyor. Batı'nın "Ilımlı İslamcılık" diye aslında "olmayan bir şeye aşık olmuş olduğunu" vurguluyor.
Obama'nın 2009'da Türkiye'den "büyük İslamî demokrasi" diye söz etmiş etmesine gönderme yaparken, "(Obama'ya göre) Bu peri masalında, Türkiye'nin İslamcıları, dünyanın en karışık bölgelerinden birinde diğer Müslüman uluslar üzerinde Fransız Devrimi'nin etkisi gibi bir etki yaratacak olan bir demokrasi kalesi kuracaklardı. 2009'dan beri Başkan Obama bize niçin Britanya'yı 'büyük bir Hristiyan demokrasisi', İsrail'I 'büyük bir Yahudi demokrasisi' ya da Japonya'yı 'büyük bir Şintoist demokrasi diye nitelemediğina dair merak içinde bıraktı" diyerek, ironik biçimde, ABD'nin AKP nezdinde "ılımlı İslam"a verdiği primi anlatmaya çalışıyor.
Aynı şekilde, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın 2006 yılında Pentagon'un üç numarası iken AKP'ye yönelik övgü dolu bir konuşması ile 27 Ağustos'ta New York Times'a yazdığı "Amerika'nın Türkiye ile Tehlikeli Pazarlığı" başlıklı yazıda tam zıddı yönde ifade etmiş olduğu değerlendirmeye dikkat çekiyor.
Burak Bekdil'in yazısında benim için en öğretici olan, Toni Alaranta adındaki Finli bir Türkiye uzmanının tam da bu konudaki görüşlerini aktardığı bölümler oldu.
Dr. Toni Alaranta, "Fin Uluslararası İlişkileri Enstitüsü"nün  uzmanlarından. Bu yıl İngilizce yayımlanacak olan "Türkiye'nin Devlet ve Ulusal Kimliği: Cumhuriyet'in Uluslararası Sistem'deki Statüsü" ve geçen yıl İngilizce yayımlanmış "Çağdaş Kemalizm: Evrensel Seküler-Hümanizm'den Aşırı Türk Milliyetçiliğine" adlı, adlarından da anlaşılabileceği kadarıyla gayet ilginç kitapların yazarı.
Alaranta'nın 29 Ağustos'ta TDN'de "Batı AKP ve Erdoğan'ı yanlış okudu, iktidara kabaca el koymasını meşrulaştırdı" başlığıyla bir mülakatı yayımlandı.
Son iki yıl içinde "Türkiye, AKP önderliği altında 'normalleşemeyecek'"; "Türkiye'nin İslamcı-Muhafazakâr Devlet Projesi Kavşakta"; "AKP'nin Radikal Muhafazakârlığı: Henüz Tükenmemiş Ütopik bir Proje"; "'Yeni Türkiye' bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda"; "AKP'nin 'içi boş' liberalizmi ortaya kondu" başlıklarını taşıyan bir dizi üzerinde durmaya ve tartışmaya değer önemli makalesi yayımlandı.
Bu konuyu sürdüreceğiz.
Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, "İslamcılar'ın demokratik yollardan iktidar terketmeyecekleri"ne örnek gösterilir hale gelmesi; "Türkiye 2015 ile Almanya 1933" arasında karşılaştırmalar yapılması, konuyu defalarca irdelemeyi zorunlu kılıyor…"
Cengiz Çandar, Hürriyet, 04.09.2015 Cuma

4.7.13

Müslüman Kardeşler’in izdüşümü…

Yılın ilk ayı idi.
Beyrut’ta birlikte olduğum Arap dünyasının kimi kalburüstü entelektüellerinin tüm dikkatleri Mısır’ın üzerindeydi. Hemen hemen tümü “’Müslüman Kardeşler Tecrübe’sinin başarısızlıkla sonuçlandığı” kanısındaydılar.
Tümü de, Mısır’da 25 Ocak (2011) Devrimi’ni hararetle desteklemişlerdi. Müslüman Kardeşler’in Mısır’da seçimle, demokratik yıldan iktidara gelmesini çok önemsemişlerdi. Mısır’ın başta Arap dünyası, tüm bölge için tartışılmaz değerinin farkındaydılar. O yüzden, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da “başarısızlıkla sonuçlanması” onlar açısından “hüzünlü” bir durumu ifade ediyordu.
Mısır’daki “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” hakkında “erken hüküm” verdikleri kanısındaydım. Verdikleri hükmü isabetli bulmamıştım. Bence, yanılıyorlardı. Yine de o hükme bir yere not ettim. Ama, Temmuz 2013 itibarıyla onların hükmü doğru çıktı. Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bu satırları, Mısır Ordusu’nun Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye çekilmesi için verdiği ültimatomun dolmasına dakikalar kala yazıyorum. Mısır’ın “kader günü”nde yazılan satırlar, söz konusu hükmü değiştirmeyecek. Mısır’da “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” –ne yazık ki- başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Mısır Ordusu’nun, seçimle gelmiş “meşru” bir yönetimi, “askeri müdahale” ile görevinden uzaklaştırmaya, yani “gayrı meşru” yollara başvurmaya kalkması, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin başarısızlığı anlamına gelir mi?
Soru bu değil. Sorulması gereken soru bu değil. Soru,30 Haziran 2011’de ”sandıktan çıktığı” halde, Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin nasıl olup da, tam bir yıl sonra, kendisinin çekilmesini isteyen tarihin en büyük kitle gösterilerinin hedefi haline gelmiş olması.
30 Haziran 2013 gününde, Kahire, dünya tarihinin en büyük kitle gösterisine sahne oldu. O muazzam kalabalığın, o insan selinin içinde, Hüsnü Mübarek rejimini yıkan Ocak-Şubat 2011’in Tahrir kalabalıkları vardı; yetmemiş gibi ikiye katlanmıştı. Dolayısıyla, “askeri darbe” ya da  “eski rejim yandaşları”ndan, “karşı-devrimciler”den söz etmenin münasebeti yok.
Önceki gün NYT’da yayımlanan “Mısır: Demokratlar ve Liberaller Birbirine Karşı” başlıklı bir makale “Mursi’yi laik ve liberal muhalefetin desteğiyle askeri darbe yoluyla devirmek, en kötü sonuç verecek gelişme” olur diye bitiyordu. Çok doğru. Seçimle gelen seçimle gitmeli.
Bununla birlikte, tarihin büyük altüst oluşları, çok kez kitabi doğrulara riayet etmiyorlar. Eğer, Mısır halkı onmilyonlar halinde, tarih rekoru kıracak şekilde, seçilmesinden bir yıl sonra Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa, bu başlı başına bir tarihi olaydır ve askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan “siyaset dersi”ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır!
Niye böyle olduğu üzerinde de uzun uzun durulacaktır kuşkusuz. Daha şimdiden de tartışılıyor zaten. Örneğin, Mısırlı bir tarihçi, Halid Fehmi, Müslüman Kardeşler’in durumunu, büyük baskılara maruz kaldıkları ve yeraltına çekildikleri Nasır ve Mübarek dönemleriyle kıyaslanmayacak ölçüde “varoluşsal bir kriz” olarak niteliyor ve şunu belirtiyor:
“Mısır halkı, artan sayılarla, olan-bitenin İslam-laiklik karşıtlığı olmadığını söylüyor. Bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise bir klik var. Durum budur.”Müslüman Kardeşler, en yakın müttefikleri ve ortakları tarafından dahi terkedilmiş durumdalar. Selefiler ve onların Müslüman Kardeşler’den sonra en fazla oy almış olan partisi Nur da Müslüman Kardeşler ile, bu son krizde ittifak yapmıyor.
Herşeye rağmen, Muhammed Mursi, sıkı duracağını ilan etti; “Eğer meşruiyeti korumanın bedeli bir kanım ise, bu bedeli ödemeyi kabul edeceğim. Bu, bu ülkeyi korumak için ucuz bir fiyattır” diyerek dramatik bir direniş açıklaması yaptı. Bu açıklamasının ardından, onun getirip ordunun başına yerleştirdiği General Abdülfettah el-Sisi ise Mursi’ye karşı “Mısır halkının terörize edilmesi ya da tehdit edilmesine göz yummaktansa, ölmek daha onurludur” sözleriyle bir başka dramatik tepki verdi.
Vatanseverlik ispatı ve halk uğruna, “şehadet”, “ölüm”, “kan” gibi sözcükleri kullanmaya başlamışsanız, zaten, iş şirazesinden çıkmış demektir.
Müslüman Kardeşler, parlamento seçimlerinde yüzde 37 oy aldılar. Mursi, yüzde 51 ile cumhurbaşkanı seçildi. Tüm itirazlara rağmen, Müslüman Kardeşler’in görüşlerinin damgasını vuran yeni anayasa, yüzde 40 katılımın bulunduğu, yani nüfusun yarısının katılmadığı bir halk oylamasında zor bela geçti. Yani, “çoğunlukçuluk”, Müslüman Kardeşler tarafından “çoğulculuk”un üzerine çıkartıldı. Ekonomide kötüleşince, Mursi ve Müslüman Kardeşler’in “kibirli” iktidarı, bir yıl sonra duvara tosladı.
Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’e, uzunca bir süredir Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresi ve Ak Partili kadrolar “akıl hocalığı” yapıyorlardı. “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da iflasının, “Türkiye’de Ak Parti Tecrübesi”nin geleceği bakımından iç açıcı olmayan sinyaller veriyor olması doğaldır.
Türkiye’deki Ak Parti ile Mısır Müslüman Kardeşleri arasında, elbette, büyük farklar var –çünkü iki ülke arasında o farklar var- ama “ortak özellikler”, bir türlü “sıhriyet” de var. Dolayısıyla, Morsi’nin akıbetinin Türkiye’deki Tayyip Erdoğan iktidarını yakından ilgilendirdiği açık.
Ak Parti, tarihi geçmiş açısından olmasa da, “ülke yönetimi” yeteneği açısından Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den hem çok daha tecrübeli, hem de çok daha başarılı. Türkiye’deki 2002-2011 iktidar performansı bunun kanıtı.
Ne var ki, Taksim-Gezi’den bu yana ortaya koyduğu, ülkesinin yeni dinamiklerine karşı yabancılaşma, sağırlık, anlayışsızlık, vs. gibi özellikleri, Mısır’daki Müslüman Kardeşler performansıyla kıyaslanmasına yol açtı.
“Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da başarısızlığa uğraması, elbette, Ak Parti açısından can sıkıcı bir sonuç. Ancak, benzeri bir gelişmenin Türkiye’de tekrarlanmaması, büyük ölçüde, Ak Parti’nin Mısır’dan doğru dersleri çıkartmasına bağlı.
Türkiye’de çıkartmakta direndiği dersleri, bari Mısır’a bakıp çıkartmasında, “demokrasinin selameti” ve kendi iktidarının sağlığı açısından yarar var.
Radikal, Cengiz ÇANDAR , 4 Temmuz 2013

13.12.08

Örnek Müslüman-2

‘Guantanamo üssünün askeri otoriteleri 'zihni mücadele alanı' kavramından sıkça bahsediyorlar ama görünüşe bakılırsa mahpusları geleceğe hazırlamaktansa onları oyalamak için uğraşıyorlar. Jeoloji sınıfları, 'gameboy'lar ve pastel boyalar onları oyalayabilir ama köktenci İslama alternatif oluşturmaz.'
'Zihni Mücadele Alanında Kaybetmek' başlıklı ve Christopher Boucek imzalı bu makale Herald Tribune'de birkaç gün önce yayımlandı. Batı basınında 'İslamcıları nasıl tedavi ederiz?' anafikirli, düşünce kuruluşları kaynaklı bu türden makalelere birkaç günde bir rastlayabilirsiniz.
Bu türden makaleler siz hiç farkında olmadan radikal İslami hareketleri bir tür virütik durum, eylemcileri de henüz tedavisi bulunamamış bir kanserin kurbanları olarak sunarlar. Bu makalelerin asli görevi her türlü şiddetin kaynağı olan eşitsizliği unutturmak, radikal İslami hareketin birinci kaynağı olan yoksulluk ile olan bağını yok saymaktır.

İslamı 'tedavi etmek'
Bu bilimsel görünümlü abrakadabra, çokuluslu şirketler 'özelleştirilmiş' savaş ve güvenlik endüstrisinden para kazanmaya devam ederken kendini İslami radikalizm olarak gösteren devasa eşitsizliği 'estetize' eder.
Bu yüzden de yukarıdaki makaledeki gibi 'eski zihni silip yerine yenisini koymak' ya da 'radikalleri tedavi etmek', 'radikalleri işleme tabi tutmak' gibi kavramlar kullanılır. Guantanamo ve benzerleri sanki sanatoryummuş ve içeridekiler radikal İslam belasından kurtulmak için kendi istekleriyle buralara gelmişler gibi...

Guantanamo ve ılımlı İslam
Guantanamo ve benzerleri işin kirli tarafı. Bir de o kadar kirli değilmiş gibi görünen tarafı var.
İslami öfkeye karşı 'zihni alanda mücadelenin' bir de think-tank'lerde, Batı'nın ve Ortadoğu'nun beş yıldızlı otellerindeki toplantılarda, gazete köşelerinde yürütülen kısmı var.
Her ne kadar göze şirin görünseler de Guantanamo nasıl Müslümanları iyi ve kötü diye ikiye ayırıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Guantanamo'daki işkenceciler yoksulluğun İslami bir yüzle ortaya çıkan öfkesini nasıl işkence ile yıldırmaya çalışıyorsa, bu taraftaki ılımlılar da o efendilerin daha çok kazanması için çeşitli yöntemlerle çalışıyor:
Bir yandan efendilerin dikte ettiği sistemle tam uyum sağlıyor bir yandan da gerektiği zaman radikallere örnek gösterilmek üzere hep tırnak ve mendil kontrolüne hazır bekliyor.

Kerbela ve IMF
Oysa onlar:
Seccadesi çocuk-köle-işçilerin terinden biriken artı-değer ile dokunan, kıblesi Guantanamo'da işkence tezgâhları kuran özel güvenlik şirketlerini icat eden Amerikan düşünce kuruluşlarıyla aynı olan, duasının başına aç çocukları değil helalinden finans şirketlerini koyan ve Hüseyin'in altı aylık Ali Asgar'i Kerbela'da bir yudum su için havaya kaldırdığı gibi Asya'da aç bebeklerini kaldıranlara karşı IMF'nin yanında saf tutanlar...
Ilımlı İslam böyle bir garabet olduğu sürece anlıyorum Londra'nın, Paris'in, Kahire'nin ve İslamabad'ın arka sokaklarında ılımlı olmayı hiç istemeyen, öfkesiyle tüm 'alışverişlerin' kalbinde patlatmak isteyen çocukları.

Eski örgüt üyeleri bulmak
Ve memleketimizde de mebzul miktarda pazarlamacısı ve inanmış misyoneri bulunan bu ılımlı İslam Guantanamo ve benzeri işkence merkezlerinin tükürdüğü öfkeli addamları 'rehabilite etmekle' görevlendiriliyor.
Onların görevi, öfkeli Müslümanları uyumlu olmaya çağıracak din adamları, eski örgüt üyeleri bulup ortaya çıkartmak.
Serbest pazar tezgâhının dağılmamasını isteyen bütün güçler onların sponsoru.
Görevleri, Müslüman- kapitalist iktidarları desteklemek ve kurban bayramlarında zenginlerin sofrasından düşen sakatatlara kanaat edecek uysal Müslümanlar üretmek...
Bunları bilen Müslümanlar var. Ama onlar örgütlenmeye kalktığında kimse onlara para vermiyor. Onlar örnek müslüman rolüne çıkan serbest piyasacı, ılık Müslümanlar kadar Müslüman sayılmıyor.
Ece Temelkuran, Milliyet, 12 Aralık 2008

10.12.08

Örnek Müslüman

‘Londra’daki ılımlı Müslümanlar, belediye imkânlarının köktenci Müslümanlar tarafından kullanılmasından şikayetçi oldular. Bu protestoların müslüman vatandaşlardan geliyor olması iyiye işaret...'
‘İnsanlık piyasalara feda olsun, kapitalizm sağolsun’ duasının mihrabı; ‘yerküre çok uluslu şirketlere seccade olsun; serbest piyasanın ezanları semayı doldursun’ ilahisinin baş terennümcüsü, The Economist dergisi yukardaki şekilde buyurmuş.
6-12 Aralık sayısında Avrupa ve Amerika’daki İslam üzerine üç parçalı bir çalışma yayınlayan dergi, yazılara Amerikan istihbarat örgütlerinin bir süredir tartışılan kehanetiyle bakıyor.
Yapılan projeksiyona göre Avrupa şehirlerindeki İslami yaygınlaşma herhangi bir ekonomik daralmayla birlikte 2025 yılına kadar ‘gergin ve stabil olmayan durumlara’ yol açabilir. Derginin alttan alta önerdiği çözüm, tabii ki ılımlı İslam.

Virütik Müslüman
Müslüman toplumdan bu şekilde, yani ‘kontrol altında tutulması gereken virütik bir durum’ olarak söz edildiğinde, bütün dinlere karşı son derece mesafeli olan benim bile saf tutup İslami direnişe destek veresim geliyor.
Din için değil, o dine inanan ezilmiş, aşağılanmış insanlar için. Allah’a değil, insanlara inandığım için. Hele ana-akım Batı medyasında ‘iyi Müslüman, ılımlı Müslümandır’ baretmenliğini gördüğümde, o okumuş yazmış Batılının içindeki beyaz takım elbiseli, yelpazelenip duran kolonyalisti ifade etmek istiyorum. O kadar çaresiz ve zavallılar ki...
Radikal İslami örgütler adalet, insanlık, erdem, eşitlik, dünyayı değiştirmek, zalim efendileri yok etmek gibi tutkulu hedeflerden bahsederken onlar, Avrupa şehirlerinin gettolarındaki kalbi olan olan ve kız çocuklarına son derece uyuz bir ‘Uyum sağla!’ nutku atmaktan öteye geçemiyor.
Ama ‘ılımlı İslam’ anahtar sözcüğü meseleye kalp değil ‘kafayı çalıştır’ nahiyesinden bakan cemaatlere çok şey vaat ediyor çünkü...

Alan, satan ve razı
Müslüman toplumuyla Batılı toplum arasındaki sorunlar, mümkün olduğunca kafa kafaya gelerek değil, meselelerin etrafından dolanarak hallediliyor. Okullarda “helal et” sorunu çıkınca mesela, ‘laik menü’ uygulanıyor ve öğlen yemeğinde sebze çıkıyor.
Avrupa’daki Müslümanlar, yüksek minareli camiler yapıp ‘ezanlar inlemeli Rotterdam’ın üzerinde’ dediğinde bir biçimde belediyelerle Müslüman topluluk arasında pazarlıklar başlıyor.
Pazarlıkları ılımlı olanlar yürütüyor ve onlar ‘Bulandırma denizi, uyandırma kerizi’ sistemiyle çalıştıkları için herşey tatlı tatlı hallediliyor. Bu tatlı pazarlıktan hem ılımlı Müslüman memnun kalıyor hem Avrupalı.
Ne Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi façası, ne ılımlı İslam’ın abdesti bozuluyor. ‘Minareyi yüksek yap, ama’ diyor Avrupalı ‘altına kızlı erkekli oturulan bir toplum merkezi kur’.

Minareden taviz vermek
Eğer politika bir ‘taviz sanatıysa’ olup bitenler dinden ziyade politika kokuyor. Batı, bu politik pazarlık masasını açık tutabilmek için ılımlı İslam kavramını destekliyor.
Fetullah Gülen’in yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri seçilmesinin nedeni de bu. Dünyanın efendileriyle hem ticaret, hem ziyaret yapan ve Hıristiyanlarla Avusturalya’da ortaklıklar kurabilen bu cemaat sadece Türkiye’de değil dünyada ılımlı İslam’ın promosyonunu yaparak Batı ile Doğu arasındaki pazarlık platformunu ve örnek Müslüman profilini oluşturuyor.
‘Vay nasıl yaparlar?’ demiyeceğim. ‘Velev ki başörtüsü ideolojik olsun...’ diyen Başbakan’a tüm samimiyetimle katılıyorum. Zira baş örtmemek de ideolojik bir tavırdır ve din ile politika yapmak da bir haktır. Herkesin, İslami bir hayat savunanların da bu yönde politika yapma hakkı vardır.
Ama yapmıyormuş gibi yaptıklarında tıpkı Batılının içindeki kolonyalisti ifade eder gibi o ‘dindar amca’nın içindeki iletmeci-politikacıyı da ortaya sermek lazım.
Ama yine de bu acayip oyunu Avrupa’daki Müslümanların dağıtacağını, bu alveri tezgahını özellikle Avrupalı Müslüman kadınların bozacağını öngörüyorum. Anlatacağım...
Ece Temelkuran, Milliyet, 10 Aralık Çarşamba 2008

Başörtüsü takacağım...

Hadise, Viyana’da, Sınır Tanımayan Kadınlar (Women Without Borders) toplantısında cereyan etti. Toplantı, ‘köktenci şiddete’ karşı tüm dünya kadınları için düzenlenmişti. Türkiye’den ben davetliydim. Kolombiya’dan Endonezya’ya, Guatemala’dan Filistin’e, ABD’den Somali’ye, Irak’a kadar bütün ülkelerden birer kadın mevcuttu.
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.


Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.

Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”

İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Ece Temelkuran, Milliyet, 5 Aralık Cuma 2008