4.9.15
4.7.13
Müslüman Kardeşler’in izdüşümü…
Önceki gün NYT’da yayımlanan “Mısır: Demokratlar ve Liberaller Birbirine Karşı” başlıklı bir makale “Mursi’yi laik ve liberal muhalefetin desteğiyle askeri darbe yoluyla devirmek, en kötü sonuç verecek gelişme” olur diye bitiyordu. Çok doğru. Seçimle gelen seçimle gitmeli.
Bununla birlikte, tarihin büyük altüst oluşları, çok kez kitabi doğrulara riayet etmiyorlar. Eğer, Mısır halkı onmilyonlar halinde, tarih rekoru kıracak şekilde, seçilmesinden bir yıl sonra Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa, bu başlı başına bir tarihi olaydır ve askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan “siyaset dersi”ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır!
Niye böyle olduğu üzerinde de uzun uzun durulacaktır kuşkusuz. Daha şimdiden de tartışılıyor zaten. Örneğin, Mısırlı bir tarihçi, Halid Fehmi, Müslüman Kardeşler’in durumunu, büyük baskılara maruz kaldıkları ve yeraltına çekildikleri Nasır ve Mübarek dönemleriyle kıyaslanmayacak ölçüde “varoluşsal bir kriz” olarak niteliyor ve şunu belirtiyor:
“Mısır halkı, artan sayılarla, olan-bitenin İslam-laiklik karşıtlığı olmadığını söylüyor. Bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise bir klik var. Durum budur.”Müslüman Kardeşler, en yakın müttefikleri ve ortakları tarafından dahi terkedilmiş durumdalar. Selefiler ve onların Müslüman Kardeşler’den sonra en fazla oy almış olan partisi Nur da Müslüman Kardeşler ile, bu son krizde ittifak yapmıyor.
Herşeye rağmen, Muhammed Mursi, sıkı duracağını ilan etti; “Eğer meşruiyeti korumanın bedeli bir kanım ise, bu bedeli ödemeyi kabul edeceğim. Bu, bu ülkeyi korumak için ucuz bir fiyattır” diyerek dramatik bir direniş açıklaması yaptı. Bu açıklamasının ardından, onun getirip ordunun başına yerleştirdiği General Abdülfettah el-Sisi ise Mursi’ye karşı “Mısır halkının terörize edilmesi ya da tehdit edilmesine göz yummaktansa, ölmek daha onurludur” sözleriyle bir başka dramatik tepki verdi.
Vatanseverlik ispatı ve halk uğruna, “şehadet”, “ölüm”, “kan” gibi sözcükleri kullanmaya başlamışsanız, zaten, iş şirazesinden çıkmış demektir.
Müslüman Kardeşler, parlamento seçimlerinde yüzde 37 oy aldılar. Mursi, yüzde 51 ile cumhurbaşkanı seçildi. Tüm itirazlara rağmen, Müslüman Kardeşler’in görüşlerinin damgasını vuran yeni anayasa, yüzde 40 katılımın bulunduğu, yani nüfusun yarısının katılmadığı bir halk oylamasında zor bela geçti. Yani, “çoğunlukçuluk”, Müslüman Kardeşler tarafından “çoğulculuk”un üzerine çıkartıldı. Ekonomide kötüleşince, Mursi ve Müslüman Kardeşler’in “kibirli” iktidarı, bir yıl sonra duvara tosladı.
Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’e, uzunca bir süredir Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresi ve Ak Partili kadrolar “akıl hocalığı” yapıyorlardı. “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da iflasının, “Türkiye’de Ak Parti Tecrübesi”nin geleceği bakımından iç açıcı olmayan sinyaller veriyor olması doğaldır.
Türkiye’deki Ak Parti ile Mısır Müslüman Kardeşleri arasında, elbette, büyük farklar var –çünkü iki ülke arasında o farklar var- ama “ortak özellikler”, bir türlü “sıhriyet” de var. Dolayısıyla, Morsi’nin akıbetinin Türkiye’deki Tayyip Erdoğan iktidarını yakından ilgilendirdiği açık.
Ak Parti, tarihi geçmiş açısından olmasa da, “ülke yönetimi” yeteneği açısından Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den hem çok daha tecrübeli, hem de çok daha başarılı. Türkiye’deki 2002-2011 iktidar performansı bunun kanıtı.
Ne var ki, Taksim-Gezi’den bu yana ortaya koyduğu, ülkesinin yeni dinamiklerine karşı yabancılaşma, sağırlık, anlayışsızlık, vs. gibi özellikleri, Mısır’daki Müslüman Kardeşler performansıyla kıyaslanmasına yol açtı.
“Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da başarısızlığa uğraması, elbette, Ak Parti açısından can sıkıcı bir sonuç. Ancak, benzeri bir gelişmenin Türkiye’de tekrarlanmaması, büyük ölçüde, Ak Parti’nin Mısır’dan doğru dersleri çıkartmasına bağlı.
Türkiye’de çıkartmakta direndiği dersleri, bari Mısır’a bakıp çıkartmasında, “demokrasinin selameti” ve kendi iktidarının sağlığı açısından yarar var.
Okuyan
anne
saat
18:04
Labels:
AKP,
Arap Ayaklanması 2. Perde,
Cengiz Çandar,
ılımlı İslam,
ileri demokrasi,
Radikal
21.6.13
Erdoğan tarihe nasıl geçecek?
“Geçebilir” diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Okuyan
anne
saat
13:43
Labels:
'Demokrasi' Dersi,
beyin ölümü gerçekleşenler,
Cengiz Çandar,
çarpık batılılık,
çifte standart,
Hürriyet,
ileri demokrasi,
tencere tava hep aynı hava,
yalancı Batı
3.2.11
1 milyon, 4.5 milyon
Okuyan
anne
saat
14:18
Labels:
Batı,
Cengiz Çandar,
çifte standart,
demokrasi,
Ertuğrul Özkök,
fte,
Hürriyet
24.4.09
Kafkasya 'yol haritası'; Avrupa'ya 'kestirme yol'...
‘Türk-Ermeni ilişkileri içerikten ziyade jestlere dayanıyor. Gerçekten de, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son açıklamaları Türkiye’nin daha normal ikili ilişkiler kurulmasından bile yan çizmekte olduğuna ipucu teşkil ediyor’ görüşünü dile getiren Oskanyan, yazısında bir de şu anekdotu iletiyordu:
“Türkiye’nin dışişleri bakanı olduğu sırada Gül ile 2003’teki ilk görüşmemde, Türkiye’nin Ermenistan-Türkiye ilişkilerine Azerbaycan-Ermeni ihtilafına bağlamaktan yarar görmediğini kabul ettiğini belirterek, Türkiye’nin bütün komşularıyla normal ikili ilişkiler kurmak istediğini söylemişti. Bu benim kulaklarıma hoş bir müzik olarak gelmişti ve bunu kendisine bildirdim. Ama Azerbaycan baskısı sürdü ve Türk politikası değişmedi...”
Oskanyan’ın yazısı 23 Nisan’da basılmış olduğuna göre daha önce kaleme alınmış olmalı. Hayat, bizim bölgede genellikle hızlı akıyor. Nitekim, 22 Eylül gece yarısı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Türkiye ile Ermenistan, İsviçre’nin arabuluculuğunda, ikili ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde geliştirmek ve bu suretle tüm bölgede barış, güvenlik ve istikrarı ileri götürmek amacıyla yoğun çaba göstermektedirler. İki taraf, bu süreçte somut ilerleme sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritasi belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağladı” deniyor.
Eş zamanlı olarak, benzer bir açıklama Ermenistan tarafından da yayımlandı. İsviçre tarafından da.
Ve, dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu açıklamalara bir ‘destek açıklaması’ yayımladı.
***
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
1. Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci, önüne geçilmez bir doğrultuda ilerliyor. Dörtlü (Türkiye, Ermenistan, İsviçre, ABD) açıklamaları bu olguyu belgeliyor. Azerbaycan’ın son günlerde pek de haklı bir gerekçeye dayanmadan Türkiye’ye yönelik gereksiz ve olumsuz kampanyası, Türkiye’nin ‘stratejik’ dış politika adımını atmasını frenleyememiştir.
2. Bu açıklamaların zamanlamasına, seçilen sözcüklere (wording) ve ‘ruhu’na bakıldığında ve bugünün 24 Nisan olduğu hesaba katıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘soykırım’ nitelemesini kullanmayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘yol kazası’na imkân verilmeyeceği anlaşılmıştır.
3. Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bir ‘yol haritası’ üzerine hareket etmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorununda bir ‘ilerleme’ ile ‘paralel hareket edilmesi’ni zımnen öngörmektedir. Böylece, Karabağ sorununa ilişkin ‘ilerleme’yi de teşvik eder bir mahiyettedir. Karabağ’da ilerlemenin bir ‘ön şart’ olduğu söylenmeden, böyle bir ilerleme yönünde kendiliğinden bir ‘teşvik unsuru’ sağlanmış olmaktadır.
Bu noktada, ‘yanlış bir değerlendirme’den yola çıktığını belirttiğimiz Vartan Oskanyan’ın yazısının son bölümü dikkate değer bir gözlemde bulunuyor. Oskanyan şöyle yazmış:
“Sınırı kapalı tutmak Yukarı Karabağ ihtilafını çözmeyecek. Tersine, bir açık sınır ihtilafın çözümünü kolaylaştıracak, zira bu herhangi bir şey için bir al-ver durumunu getireceği ya da şartlar koşulmuş olduğu için değil, açık bir sınır tüm komşulara yönelik adil bir konumda bulunmayı sağlayacağı için... Bir uzlaşma ortamı tehditler ve şantajdan arınmış bir bölgesel ortamı gerektirir. Türkiye, bu ihtilafta dengeyi bir taraf yönünde değiştirmeden, her iki taraf da özellikle güvenlik konularında daha uyumlu davranmak zorundadırlar. Yukarı Karabağ ihtilafı güvenliğe ilişkindir. Kendisine hasım iki devlet (Türkiye ve Azerbaycan) arasında sandviç gibi sıkışmış durumdaki Ermenistan’ın, güvenlik uzlaşmalarına gitmesi ve bunu yapabilmesi beklenemez. Sınır kapama hasmane bir davranıştır. O sınırı açmak ise normal bir bölgesel ortam yaratmak anlamına gelir. Tarih, Türkiye’ye bölgesel ilişkileri yeni bir düzeye taşımak fırsatını sunuyor. Ve bir Yukarı Karabağ çözümü için beklemek hiçbir şekilde bir çözüm değildir. Sadece bir fırsatı daha kaçırmaktır.’
Gerçekten de, Karabağ konusunda ilerleme imkânı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ‘yol haritası’ ile artmıştır. Esasen, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Minsk grubu öncülüğünde yapılan görüşmelerde Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridorun genişliği, Azerbaycan’ı işgal altındaki 5 bölgesinin iadesi gibi konularda, iş, teknik ayrıntıların görüşülmesine geldi. Hatta, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in geçen hafta Moskova’da Karabağ ile Ermenistan anakarasına bağlayacak ‘Laçin koridoru’nun Ermenistan’a bırakılmasını kabul noktasına geldiği bile basına yansıdı.
***
Türkiye açısından bakıldığında Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Karabağ’da çözüm ön şartına bağlanmamakla birlikte, o alandaki ilerleme ile ‘paralellik’ yaklaşımına bağlanmış durumda. Bu noktada, Amerikan Dışişleri açıklamasının sözcüklerine dikkat etmek gerekiyor.
ABD Dışişleri Sözcüsü Robert Wood, yazılı açıklamada (yani, ayak üstü bir soru üzerine yapılmış sözlü bir açıklama değil, o bakımdan daha önemli) “ABD’nin öteden beri pozisyonu, normalleşmenin ön şartsız ve makul bir zaman diliminde gerçekleşmesi olmuştur” diyor ve ekliyor: “Ermenistan ve Türkiye’yi üzerinde anlaştıkları çerçeve ve yol haritasına uygun şekilde ilerlemeye davet ediyoruz.”
Sihirli kavram haline dönüşen ‘yol haritası’nda bir ‘paket yaklaşım’ söz konusu. Buna göre, diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında bir ‘hükümetlerarası konferans’ oluşturulması tasarlanıyor. Oluşturulacak alt-komisyonlar, sınır kapılarının işler hale getirilmesi -yani kara sınırının açılması-, kapılarda gümrük düzenlemeleri, doğrudan ekonomik ilişkiler kurulması, mal ve yolcu geçişi için anlaşmaların hazırlanması, uçak ve tren seferlerinin düzene sokulması, diplomatik temsilciliklerin karşılıklı olarak açılması gibi ayrıntıları belirlemek görevini üstlenecekler.
Diplomatik ilişkiler önce ‘akredite büyükelçiler’ ile başlatılacak. İki yıl içinde, karşılıklı başkentlerde ‘yerleşik büyükelçiler’ ve açılacak konsolosluklar için altyapı hazırlanacak. Bu adım ‘tam normalleşme’nin ardından gelecek.
Bir de Türkiye’nin talebi olan ‘ortak tarih komisyonu’ oluşturulacak.
Bunlar ‘yol haritası’ sözcüklerinin anlamına uygun biçimde bir ‘süreci’ ifade ediyor. ‘Süreç’, Karabağ konusunda ilerlemeyi de zorlayacağı için, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ‘paralellik yaklaşımı’ korunmuş olacak.
Azerbaycan’ın ‘tepki tonu’nun düşmesinden, ‘yol haritası’nın yol alabileceği izlenimini edinmek mümkün. Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü İlhan Poluhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var” dedi ve “Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini ve sınırların açılmasını sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” diye ilave etti.
Bir sorun yok. Türkiye de,
zaten, öyle düşünüyor ve öyle de düşünüyordu.
Asıl ilginç olan husus, Azerbaycan sözcüsünün ‘Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakû’yu bilgilendirip bilgilendirmediği’ sorusuna ‘Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını’ söylemesi. Günlerdir, haftalardır biz de bunu böyle yazıyor, böyle söylüyorduk.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, tarihin, coğrafyanın, 21. yüzyılın, günümüz şartlarının kaçınılmaz bir adımıdır.
Elindeki ‘yol haritası’ ile Türkiye’nin Kafkasya yolu açık olsun.
Bilelim ki, o yıl, Türkiye’nin uluslararası sistem üzerindeki Avrupa yolculuğunda da ‘kestirme yol’dur...
Okuyan
anne
saat
18:12
Labels:
'demokratlarımız',
Avrupa ve Müslümanlar,
Cengiz Çandar,
Ermenistan,
güncel,
kestirip atçılar,
Obama,
pes,
Radikal
17.12.08
Hrant’tan özür diliyorum
Herşeyi konuştuğumuzu, ama aramızda hiç ‘soykırım’ tartışması geçmediğini hatırlıyorum. Hrant için en önemli şey, ‘vicdan’dı. O yüzden, hep çok kolay anlaştık. Çok sık görüşmesek, en yakınındakilerden biri değilsem de, hep çok yakın iki arkadaştık. O yüzden, adım adım ölüme yürüdüğünün idrakinde olmamanın ağır sorumluluğunu hissettim.
Ogün Samast, Yasin Hayal, Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük; bunların hiçbiriyle ilişkim olmadı. İlk ikisinin adını Hrant’ın öldürülmesinden sonra öğrendim. Üçüncüsünün adını Hrant’ın yargılandığı sırada Şişli Adliyesi’ndeki provokasyonlar ve yaptığı suç duyuruları vesilesiyle biliyorum. Dördüncüsünün varlığından Susurluk’tan bu yana haberim oldu. Bu isimlerin ilk ikisi Hrant Dink cinayeti, son ikisi Ergenekon davası nedeniyle şu anda tutuklu durumdalar.
Yine de Hrant’ın ölümünün sorumlularından biriyim ben. Öldürülebileceğini nedense hiç aklıma getirmediğim ve duruşmalarda onu yalnız bıraktığım için. Öldürüleceğini sezemediğim ve hiç değilse bir süre Türkiye dışına gitmesi için onu ikna etmeye çalışmadığım için.
Oysa, Şişli Adliyesi’ndeki duruşmalar, bir ‘linç gösterisi’ne dönüştürülmüştü. Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları mahkemeyi mahkeme olmaktan çıkartmışlardı. Onu mahkeme salonunda ‘Ergenekoncular’ yalnız bırakmamıştı. Veli Küçük de bırakmamıştı. Önceki gün Ergenekon davasında yaptığı savunmada, Şişli’de arabasıyla geçerken bir kalabalık gördüğünü, arabasından inerek Adliye’ye girdiğini söyledi. Yani, Hrant’ın yargılandığı sırada adeta tümüyle bir rastlantı eseri ve merak saikiyle duruşmasında bulunmuş. Veli Küçük, sanki bir alışveriş merkezinin açılışına gider gibi, belinde tabancasıyla o gün Şişli Adliyesi’ne girivermiş. Bizler, Hrant’ın arkadaşları, rastlantı eseri bile olsa o sırada Şişli Adliyesi’nde bulunmadık.
Hrant, duruşmasına Veli Küçük’ün geldiğini görünce, bir ortak arkadaşımıza “İşte şimdi bittik” demiş. Öldürüleceğinin kokusunu o an orada almış. Öldürüldükten sonra kardeşlerinden biri bana “Abim, Veli Küçük’ü mahkemesinde göreli beri öldürülmesi ihtimalini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı, çok rahatsızdı” dedi.
Zaten, öldürülmesinden bir yıl önce onun öldürüleceğini bilmeyen kalmadığını bir adalet sefaleti halinde süregelen cinayet davası safahatında öğrendik. Trabzon Jandarması, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, devlet kurumlarının içinde Hrant’ın öldürüleceğini ta bir yıl öncesinden bilen sayısı, anlaşılan, bilmeyen sayısından fazla imiş. Hrant da sezmiş öldürüleceğini.
Biz sezemediğimiz, en azından ben kendi payıma sezemediğim ve bu nedenle gereğini yapamadığım için öldürülmesinin sorumluluğunun ağır vicdanî yükünü taşıdım ve taşıyorum.
Bu nedenden ötürü Hrant’tan özür diliyorum...
İstanbul’da hayatı durduran en az 200 bin kişinin yürüdüğü, Ankara’dan birçok büyükelçinin, Avrupa’dan bir dizi siyaset adamının gelip katıldığı cenazesine, Bolu Tüneli’nin açılışı nedeniyle İtalya Başbakanı Romano Prodi ile birlikte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı katılmaya, hiçbir hükümet üyesini cenaze kortejinde yürümeye ikna edemediğimiz için de Hrant’tan özür diliyorum.
Onlar bir yana, kendi meslek çevremizdekileri, medya patronlarını ve en önemli gazete genel yayın yönetmenlerini ne cenazesine, ne de cinayetiyle ilgili duruşmalara getirmeyi sağlayamadığımız için de Hrant’tan ayrıca özür dilemem gerektiğinin idrakindeyim.
Eğer Başbakan ve hükümet üyeleri o cenazede yürüseydi, Hrant Dink cinayeti davasının da, Ergenekon davasının da farklı bir seyirde cereyan edeceğinin farkındayım.
Hrant’ın ölümünden sonra niçin öldürüleceğinin farkında olamadığımı, niçin ruhunu ezen, azgın milliyetçilik gösterileri halinde bir ‘kişisel linç’ şeklini alan duruşmalarında onu yalnız bırakmış olduğumu, böylece ölümünün sorumluları arasına yazıldığımı(zı) çok düşündüm.
Türkiye’de başına belâ sarmak her birimiz için o kadar sıradanlaşmıştı ki, Hrant’ın yargılanmasında öylesine ‘dramatik’ bir yan görmemiştim herhalde. 301’den Orhan Pamuk da, Elif Şafak da, Murat Belge de, 288’den ise Hasan Cemal de, İsmet Berkan da, Halûk Şahin de, Erol Katırcıoğlu da yargılanmıştı zaten. Ben zaten bir ‘andıçlı’ idim. Türkiye’de böyle şeylerin olması doğaldı. Hrant da ‘biz’den biriydi. 301’den yargılanmasında anormal bir şey yoktu. Bunlar bizim yaşadığımız Türkiye’de ahvâl-i adiyeden şeylerdi. Olurdu böyle şeyler. Hrant da ‘bizler’lerden biriydi.
Hrant’ın Ermeni olduğunu unutmuştuk. Evet, Anadolu toprağına, o toprağın altına bile ‘su çatlağını bulur’ derken gözleri dolacak kadar bağlı ateşli bir yurtseverdi Hrant ve bizler gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idi ama bir farklılığı vardı, Ermeni’ydi.
Ermeni olmanın fark yaratması, ister istemez, ne olup bittiğini biz Müslüman Türkler ömrümüzün çok büyük bölümünde bilmesek bile kimlik kodlarımıza kazınmış, zihnimizin gerisinde hep var olan 1915’deki ‘trajedi’den, eski kuşak Osmanlı Ermenilerinin diliyle ‘Büyük Felâket’ten kaynaklanıyordu.
Bu farkı fark etmeden ölümünün önüne geçmek için gereğini yapmamış olmaktan ötürü Hrant’tan özür diliyorum.
Toplu imza kampanyalarını sevmem. Katılmam da. Bana pek ‘Fransız’ bir âdet gibi görünür. İmzayı atarsın, Le Monde gazetesinde diğer imzalarla birlikte yayımlanır. Görev yerine getirilmiş olur yani. Kolay yoldan. Bazıları Türkiye’de buna abonedir. İsimleri ancak kalabalık imza kampanyaları vesilesiyle duyulur. ‘Bireyciliğim’ bu ‘sürü mensubu olmaktan güç alma’ tavrına aykırı düşer.
12 Eylül döneminin ‘Aydınlar Dilekçesi’ burnumun dibinde hazırlandığı ve harekete geçtiği halde ona bile katılmadım. O ‘Dilekçe’ hazırlandığı sırada, 12 Eylül rejiminin sonuna gelmiştik. Öyle bir dilekçe, rejimin en kaba baskı döneminde ortaya çıksa anlamı olacaktı diye düşündüm ve imzalamadım.
Bir süre önce telefonuma düşen bir mesaj, aşağıdaki metnin altına imza atıp atmayacağımı soruyordu:
‘1915’de Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’a duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.’
‘Tamamdır’ cevabını yazıp göndermem birkaç saniye sürdü.
Kampanyanın hazırlanış yöntemine, metne itirazım olabilirdi. Hepsini bir yana bıraktım. ‘Aydınlar Bildirisi’ olabilecek herhangi bir şeyde itirazdan, üstelik haklı itirazlardan bol şey bulunmaz. Bu, o değildi. Bu bir ‘yurttaşlar vicdan hareketi’ olma hedefine yönelikti.
İşe başlamak için kamuoyunca bilinen, göz önünde olanların imzalarıyla yola çıkmanın itiraz edilecek bir yanı olamaz. Ama bu bir ‘aydınlar hareketi’ değil. Bir ‘yurttaşlar hareketi’ ve metnin içeriği işin ayrıntı kısmı. Bu bir ‘vicdan haykırışı’. Nitekim bu yazının yazıldığı sırada, bir yıl sürecek kampanya başlayalı ancak 24 saat olmuşken, yurtiçinden ve dışından gelen imzaların sayısı 7 bine dayanmıştı. İmzaların hadi 100’ü, 200’ü tanıdık isimlerden gelse, binleri, onbinleri nasıl açıklayabilirsiniz ki?
Türkiye insanının vicdanının bir parçası olmaktan, dünyada Türkiye’nin onurunu yüceltecek onbinlerden biri olmaktan mutluyum.
Bu vesileyle bir ‘sırrımı’ burada açıklayabilirim: İmza atıp atmayacağım sorusunu okuduğum o anda, yukarıdan Hrant’ın beni izlediğini hissettim.
‘Tamam’ dediğim anda, Hrant’ın ondan ‘özür dilediğimi’ duyduğunu biliyordum...
Okuyan
anne
saat
17:49
Labels:
'demokratlarımız',
Cengiz Çandar,
Ermeni,
güncel,
imza kampanyası,
Radikal,
Türkiye,
Türkiye tarihi