beyin ölümü gerçekleşenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin ölümü gerçekleşenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.7.16

Rezillik…


Cuma akşamını cumartesi sabahına bağlayan gece, Türkiye’deki görsel medyanın çoğunluk yandaşından azınlık muhalifine; ekranda boy gösteren hemen tüm temsilcilerinden iğrendim, sözümona gazetecilerin haberlerinden ve yorumlarından tiksindim.
Hepsi, istisnasız hepsi; bu ülkede çoktandır biten bir anayasallık, delik deşik edilmiş bir hukuk, olmayan bir meşruiyet ve gölgesi bile kalmayan demokrasiyi savunmak adına ayağıyla darbe yapmaya kalkışanları tekmelerken… Eliyle asıl darbeyi yapmış, rejimi çökertmiş ve devleti bitirmiş olanlara dayanıyor, onların sırtını sıvazlıyordu!
Oysa ifade, ancak fikir bağımsız ise özgürdür.
Basında fikir ve ifade özgürlüğünden, ancak ilkeler üzerinde ve hiçbir güç ya da etki odağına yamanmadan, tüm taraflardan bağımsız var olunuyorsa söz edilebilir.
Tarafsız habercilik tam da böyle bir bağımsızlığı gerektirir. Taraflı habercilikte ise elbette ne fikir özgürdür ne de ifade. Dolayısıyla taraflı gazeteci, aslında gazeteci değil reklamcıdır!
Diyeceksiniz ki tarafsızlık muğlak, ütopik ya da izafi bir kavramdır. Doğru.
Ama tıpkı demokrasi gibi, mümkün olduğunca yaklaşılması gereken bir idealdir, tarafsız habercilik.
Türkiye’de böyle bir ideal taşıyan, tarafsız olmaya gayret eden haberci yok denecek kadar az artık.
***
Köşe yazarlığı, elbette habercilik değil, hatta bence gazetecilik bile değil, yorumculuk. Adı üstünde, yorumun da tarafsız olma yükümlülüğü yok. Ama sözde, özde ve yazıda dürüstlük gereği her zaman var!
Yanlışlarım ve doğrularımla varlığımı otuz bir yıldır sürdürdüğüm medyada, 1985’ten 2005’e muhabirlik yaptım. 1996’dan 2010’a hem haberci, hem köşe yazarı. Artık sadece köşe yazarıyım. Habercilikte tarafsız olmaya çalıştım. Taraflı olduğum köşe yazarlığında ise hiçbir iktidara yamanmadığım gibi, muhalefete bile muhalif bir çizgi sürdürdüm.
Bu tutum bana çok kaybettirdi, ama paha biçilemez bir değer kazandırdı: Beynimle yüreğim arasında hiç parazit yok ve yukarda betimlediğim çakma gazeteciliği var gücümle eleştirmek, kınamak hakkını görüyorum kendimde.
O gece, 2013’te Gezi Parkı’nda toplanan masum ve silahsız gençleri darbe yapıyorlar diye gazlayan, döven, öldüren darbecilerin iktidarlarını savunsunlar diye sokağa döktüğü IŞİD zihniyetini “demokrasiyi savunan halk” diye sunan çakma gazeteciliği şiddetle kınıyorum.
Bu ülkede demokrasi ne kadar yoksa, onların da aklı, vicdanı, meslek ahlakı o kadar yok!
***
Fethullah Gülen cemaatinin tehlikeli yapılanmasını yalnız Türkiye’de değil, yabancı basında da kamuoyuna 1996’dan beri kapsamlı araştırmalarla açıklamaya çalışan gazetecilerden biri olarak; ordudan ABD’ci Fethullahçılar ayıklanacak diye bu ülkede hukuk devletini, demokrasiyi, laik cumhuriyeti bitiren AKP iktidarına arka çıkan ulusalcılara bir çift sözüm var:
Tekbir sesleriyle parası olmadığı için zorunlu askerlik yapan zavallı erleri linç eden, kafasını kesen ümmetle mi bu ülkeye ulusal bağımsızlık kazandıracaksınız? Ne kadar korkunç bir yanılgı!
Hiçbirimizin istemediği askeri bir darbeye karşı çıkmak için iktidarın yanında yer alıp demokrasi havariliğine soyunan sözde demokrat medyacılara gelince, onlara da şöyle seslenmek isterim:
Demokrasi, demokrasiyi bitirenlerin yanında yeşermez ve gerçek demokratların faşizme karşı faşizmi savunması abestir!
Hem dürüstlük, hem de cesaret, yanlış tarafta olanlara topyekün kafa tutmayı, yapayalnız kalmak pahasına gerçek demokrasi fikrini savunmayı gerektirir.
Ama sizlerde, ne o dürüstlük var ne de cesaret. Zaten demokrat da değilsiniz, her zaman kim güçlüyse ona yamandınız!
***
Olaylar sırasında başta odatv.com, abcgazetesi. com gibi internet gazetelerinin dışında hiçbir televizyon kanalından doğru haber alamadık. Hepsi kirli bilgiyle perdeli, hepsi iktidar tarafından yönetilen algı operasyonunun bir parçasıydı.
Yaşanılan darbe girişimi de bir üst akıl tarafından birkaç bin askerin kandırılıp feda edilmesi üzerine kurulmuş; iktidarı devirmek amacına ulaşamasın diye özellikle beceriksiz hazırlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum.
Cicero, her türlü komplodaki üst aklı bulmak için “Cui bono” diye bir soru armağan etmiştir, evrensel hukuka: “Kime yarar?” Bizim ellerde bırakın evrensel, yerel hukuk bile kalmadı. Ama soru, gerçeği bulmak için hâlâ anahtar: Kimin işine yarar, bu darbe girişimi?
En geçerli yanıtı, yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Deniz Baykal Twitter üzerinden verdi:
“Açılış: Darbe. Giriş: Kalkışma. Gelişme: AKP tiyatrosu. Sonuç: Başkanlık.”
Oyun bitti, dağılabiliriz.

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2016

21.6.13

Erdoğan tarihe nasıl geçecek?

Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir”
diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı. Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif  oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış” görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…” satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedesine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak, “Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
Hürriyet, Cengiz Çandar, 21 Haziran 2013