Hürriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hürriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.3.18

Halvetçi kafanın en büyük hüsranı

“Asansörde halvete” kafayı takmış o adamlar...
“Kadınlar okumasın” diyen o fetvacılar...

“Öldürmeye Cihangir’den başlarız” diyen o caniler...

Hepimizi uyandırdı.
Hepimizi birleştirdi.

Bakın 48 saatte Türkiye’de neler oldu.

Önce Devlet Bahçeli çıktı. Ağır konuştu bu adamlara.
Sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmen ayar verdi.
“İslam’ın yüzyıllar öncesinde kalmış” cümleleriyle bugünün açıklanamayacağını açık açık söyledi.
Dün gece, Türkiye’nin bugüne kadarki en büyük ve en canlı kadın yürüyüşü yapıldı.
Hürriyet, “Kadının Gücü” başlığı altında, son yılların en ses getiren toplantısını düzenledi.
Başta Filli Boya, Boyner, Elidor, Uludağ gibi şirketler olmak üzere ülkenin birçok kuruluşu etkileyici ilanlar verdi.
Kadınları ilk defa bu kadar zinde ve kararlı görüyorum. İlk defa bu kadar “Yetti gari” modundalar.

Çakma fetvacıların en büyük hüsranı ise kendi yandaşı zannettikleri, muhafazakârı, mütedeyyini de karşılarında bulmaları oldu.

Yazın şuraya...

Bu yıl 8 Mart Kadınlar Günü Türkiye tarihine geçti.

Bunun bütün ülkemiz için mutlu sonuçları olacaktır.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 9 Mart 2018

28.2.18

Cumhuriyet'in diktiği ağaçlar bir bir sökülüyor... İşte Türk şekeri

14 şeker fabrikası satılıyor da önü ve arkasını biliyor muyuz?
TRT’nin eski yapımcısı ve yazar Nazmi Kal, Cumhuriyet’in kuruluşundan yalnız üç yıl sonra ülkemizin ilk şekerinin üretildiği fabrikanın çok kısa bir öyküsünü ‘Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar’ kitabından aktarıyor.
“Cumhuriyet kurulduğunda çayımıza atacak bir topak şekerimiz yoktu. Çayı üzümle içerdik. Cumhuriyet’in ilk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atılmasına rağmen Cumhuriyet’in ilk şekeri Alpullu’da üretildi. Montaj 11 ayda bitirildi ve 26.11.1926’da işletmeye açıldı, ilk Türk şekeri
üretildi.”
28.11.1926’de Ulus gazetesi yazar ve milletvekili Ahmet Ağaoğlu o günü şöyle anlatır:
 “İşte 30 bin dönümlük geniş bir ovada muazzam bir anıt. Bacalarını semaya kadar yükseltmiş, bölgeye can vermiştir. Kayışlar sürünüyor, çarklar dolaşıyor, makineler inliyor, yüzlerce küp hareket ediyor. İşte Türk şekeri. Herkes oraya koşuyor, bir çimlemik alıyor ağzına koyuyor. Ah ne tatlı şeker, herkesin yüzünde bir sevinç, kalbinde heyecan. Bu Türk’ün, Trakya’nın şekeri.”
Hülya ve evham deyip geçmeyiniz. Hülyasız milletler cansız kapılardır. İstiklal Savaşı da, Ankara-Samsun şimendiferi de, şeker fabrikası da bir hülya idi.
Bütün bu hülyalar hakikat olmuştur. Gazi’nin dehası ve yüksek iradesi bize rehberken başarılamayacak bir iş kalmayacaktır.”

Eski köylü, yeni sanayi işçisi Emrullah Beydeli’yi (1913) dinleyelim:
 “Fabrikaya girende 15’inde idim ama pelvandım ha nah bilekler büle büle. Gazi demiş kalkınacak memleket. Kuruldu ya fabrika mektepse mektep geldi, ziraatsa ziraatin hasını öğrendik. Benim babam ilk pancar dikenlerdendir. Macar ürgetti bize. Tarla işte büle büle sulanacak, büle büle dikilecek...
Fabrika Trakya düzünde yalnız iş değildir, ilimdir be yav ilim. Fabrikanın mektebi vardı. Paraysa girdi köylünün cebine. Miskin otururduk kahvede sekiz ay. Olduk burada işçi. Değil öyle ırgat, rençper, sanayi işçisi olduk be yav. A be elektrik gördük biz Alpullu’da... Hafta sonu gittim köye dedim babama ‘Görmüşüm cenneti koca ova kesmiştir ışığa’. Bir gün de anamı götürdüm. Gördü anam elektriği şaşırdı zavallı.”


500 DÖNÜM ARAZİSİ VAR
500 dönüm arazisi bulunan Türkiye’nin ilk şeker fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın, Emin Halebak’ın (Lüleburgaz) gerekirse fabrikayı alabileceğini duyurmasından sonra Hasan Akgün’ün (Büyükçekmece) çağrısı üzerine ve Trakya Belediyeler Birliği ve Tekirdağ Belediye Başkanı Kadir Albayrak’ın daveti üzerine, Trakya’daki tüm CHP’li belediye başkanları Tekirdağ’da bir araya geldi. Kadir Albayrak (Tekirdağ), Emin Halebak (Lüleburgaz), Fehmi Altayoğlu (Hayrabolu), Saim Kırcı (Alpullu) ve Enis İşbilen’den (Uzunköprü) oluşan bir komisyon kuruldu. Belediye başkanları, Alpullu’ya talip olacaklarını ortak bir deklarasyonla ilan ettiler. Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak’ın da katıldığı toplantıda Hasan Akgün (Büyükçekmece), Türkiye’nin ilk şeker üreten fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesinin hukuki yollarla engellenmesini, engellenemezse Trakya halkı adına fabrikayı Trakya Belediyeler Birliği’nin (TBB) üstlenmesi kararı aldığını duyurdu.

Başkan Akgün “Fabrikada pancar şekeri üretimine devam edilmesini istiyoruz, ayrıca fabrika kampusu içinde bulunan tarihi mekânların da açık hava müzesi biçiminde korunması kararlılığındayız” dedi.
 Yalçın Bayer, Hürriyet, 28 Şubat 2018

1.11.17

Yeni başlayanlar için Atatürkçülük

KİMLER kimler gördük son yıllarda. Ne tuhaf tipler, ne komedi karakterleri, ne zavallılar...
Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve fikirlerine rüzgârlar öyle estiği için uzak görünmeyi tercih edenler, ismini hiç veya tam olarak telaffuz etmemeye azami özen gösterenler, yokmuş, öyle biri hiç olmamış gibi davranmaya çalışanlar, aleyhinde konuşanlar, ailesine çamur atanlar, tarihi çarpıtanlar, iftiracılar, hatta utanmadan küfür ve hakaret edenler...
Öfkelendik filan ama, bunların önünde sonunda rezil, acınası durumlara düşeceği, Türkiye Cumhuriyeti bünyesinin, milletin bunları kabul etmeyeceği de belliydi.
Bak n’oldu? Yine dağ taş Atatürk. Sokaklar, caddeler, meydanlar, kahveler, okullar, hatta konserler, tiyatrolar, törenler, eğlence yerleri, sosyal medya önlenemez şekilde, gittikçe yükselen seslerle Atatürk.
Konu halk açısından gayet net, hep netti. Ama bir de medyadan takip ettiğim, Atatürk’ü yeni keşfeden figürler, kanaat önderleri, gazeteciler var.
Siyaset de son günlerde daha sık Atatürk demeye başladı, Allah’ım bu bir rüya mı? Fevkalade, bravo, işte böyle.
Ama tabii sadece Atatürk demekle de olmaz. Ne demişti ülkenin kurucu lideri? “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir...”
Bazıları geç anlar. Onun için vatana, millete bir hizmet olarak, yeni başlayanlar için bir Atatürk’ü anlama, daha yakından tanıma rehberi yaptım. Kendisinin meşhur bazı sözleri ve altlarında bu sözlerin acizane şahsıma ait açıklamaları var. Zira Atatürkçülük sadece lafla olmaz, aramıza yeni katılanların fikirleri de anlayıp, ona göre hareket etmesi lazım, değil mi efendim?

- “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”
Yazar burada “Bizim ezberci, baskı altında, soru sormayan, ezik, biatçı nesillere değil, tam tersine, özgür, araştıran, bilim yapan bireylere ihtiyacımız var” diyor.

- “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!”
Lider burada “Miskin miskin oturmayın, torpil istemeyin, güçlüye yandaşlıkla bir yere gelmeyi ümit etmeyin, çalışın, bileğinizin hakkıyla başarın ve bunu yapanların yükseleceği bir sistem kurun kardeşim” demek istiyor.

- “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin?”
Kendisi burada kadın-erkek eşitliğini, aynı zamanda fırsat eşitliğini anlatıyor. “Kadın şunu yapmaz, bunu yapmaz, yeri şurasıdır, burasıdır” deyip “Çünkü onun tabiatı farklıdır” diye kulp bulanlara kapak takıyor!

- “İstiklal, istikbal, hürriyet, her şey adaletle kaimdir!”
“Bağımsızlık” diyor, “gelecek” diyor, “özgürlük” diyor, “ancak adalet olursa ayakta kalır, yoksa hepsi tuzla buz olur” diyor! Daha ne desin artık.

- “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
Paşa burada “Yeni bir nesil tasarlarken bilim, teknoloji ve sanat öncelenmezse, geri kalırsınız”ı anlatmaya çalışıyor.

- “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
E bunu açıklamaya gerek yok, anladınız siz onu!

Atatürkçülüğü herkese tavsiye ederiz. Atatürk ferahlatır, özgürleştirir, beyni dinç, zekâyı aydınlık tutar, tembelliğe, miskinliğe, taassuba, yalancı şeyhlere-dervişlere, kiraya verilmiş akıllara karşı panzehirdir.
Israrla isteyiniz! 
 Gülse Birsel, Hürriyet, 1.Kasım 2017

11.9.16

Ahmet Altan'ın gözaltına alınması için ne diyorum?

Türkan Saylan'ın evi polisler tarafından basıldığında Ahmet Altan, Taraf gazetesinde "Direk ve kıymık" başlıklı bir yazı yazmıştı. Madem Ahmet Altan gözaltına alındı... O zaman benzer bir "Direk ve kıymık" yazısı yazmanın tam zamanı...
 
AHMET ALTAN, TÜRKAN SAYLAN İÇİN BU YAZIYI YAZMIŞTI
İşte Ahmet Altan’ın ‘Direk ve kıymık’ yazısı

Şimdi ortada adına Ergenekon denilen kocaman bir direk var.

Bir de bu direğin üstündeki kıymıklar.
Türkan Saylan’ın görüntüsü bir kıymıktı.

İşin özü değil, “görüntüsüydü” insanın gözüne batan.

Cüzam konusunda büyük mücadeleler vermiş hasta bir kadının evinin aranması, görüntüsüyle insanı rahatsız ediyordu.

Böyle bir şey olmasın istiyordunuz.

Ama özüne baktığınızda, hukuksuz bir iş olmadığını görüyordunuz.

Türkan Saylan’ın yönetimindeki kuruluş, çocukları fişliyor, üstelik darbeci kuruluşlarla da ciddi ilişkileri bulunuyor.

Öyle bir yer ve o yerin yöneticisinin evi aranır.

Ama “görüntü” insanın içini sızlatıyor, sızlatmaması da mümkün değil.

Değil de, hayat da sadece “görüntü” değil, o görüntünün arka planına bakmalı.

Orada bir haksızlığa ve hukuksuzluğa rastlamıyorsunuz.



BEN DE AYNI YAZIYI AHMET ALTAN’A UYARLIYORUM
Bu da Ahmet Altan için ‘Direk ve kıymık’ yazısı

ŞİMDİ ortada 240 kişinin katledilmesine yol açan 15 Temmuz adlı kocaman bir direk var.

Bir de bu direğin üstündeki kıymıklar...

Ahmet Altan’ın gözaltına alınması bir kıymıktır.

İşin özü değil, “görüntüsüdür” insanın gözüne batan.

Romancılığa da heves etmiş ileri yaşlardaki bir gazetecinin kardeşiyle birlikte gözaltına alınması, insanı tabii ki rahatsız eder.

Böyle bir şey olmasın istersiniz.

Ama özüne baktığınızda, hukuksuz bir iş olmadığını da görürsünüz.

Ahmet Altan’ın çıkardığı gazete kumpaslara imza atmış, üstelik çıkardığı gazetenin FETÖ’cü yapılarla ciddi ilişkileri var.

Böyle bir kişi tabii ki gözaltına alınır.

Ama “görüntü” insanın içini sızlatıyor, sızlatmaması da mümkün değil.

Değil de, hayat da sadece “görüntü” değil, o görüntünün arka planına bakmalı.

Orada bir haksızlığa ve hukuksuzluğa rastlamıyorsunuz.
Ahmet Hakan, Hürriyet. 11.09.2016 Pazar

14.7.16

Çocuk yetiştirmek neden zorlaştı?

İnsanlar yaklaşık 100.000 yıl avcılık ve toplayıcılık, 12.000 yıl ise tarım çağında yaşadı.
Son 100 yıldır da bilgi ve yaratıcılık çağında yaşıyor.

Yani, insanlık tarihinin %90’u avcılık ve toplayıcılıkla geçti. Doğal olarak da bu yaşam tarzına uyum sağlayan insan, bilgi çağında birçok sorun yaşıyor.

Çevre ile insan doğası örtüşmüyor. Bu da birçok çocuk yetiştirme sorununu ortaya çıkarıyor. Nasıl mı?

UYKU

Geçmişte gece korkmaları yoktu. Çocuk, anneyle beraber uyuyordu. Çocuk her iki-üç saatte bir beslendiği için, insanoğlunun uyku döngüsü (derin ve hafif uyku) buna göre ayarlandı.

Çocuk ve anne, nefes aracılığıyla senkronize olduğu için, çocuğun beslenme saati gelmeye yakın, anne de doğal olarak hafif uykuya geçiyordu. Uyanıp, çocuğunu emzirip tekrar yatıyordu. Uygarlık geldi, senkronizasyon bozuldu. Anneler yorulmaya başladı.

OYUN

Oyun sorunu yoktu. Çünkü kabilenin çocukları beraber oynuyordu.  Uygarlık geldi. Çocuklar binalara sıkıştı. Arkadaş bulamaz oldu. Yapay bir sistem olan oyuncaklar ortaya çıktı.

Çocuklar aileleriyle daha çok oynamak zorunda kaldı.  Aileler yorulmaya başladı. Halbuki çocuk etrafında başka çocuk bulsa, sorun olmayacaktı.

Çocuklar okulda başka çocuklar buldu ama bu sefer de beraber oyun oynama hakkı verilmedi. Böylelikle çocuk da bilgisayara yöneldi.

EMZİRME

Eskiden emzirme sorunu yoktu. Çünkü çocuk her zaman anneyle beraberdi. Hatta bu yüzden antropologlar, insan türüne ‘taşıyan tür’, diğer türlere ise ‘yuva kuran’ veya ‘yuvasız tür’ der. (Bu arada ağlama, sadece ‘taşıyan türlerde’ var.)

Emzirme bazen 2 ile 4 yıl arası sürüyordu. Uygarlık geldi. Emzirme sorunu ortaya çıktı. Anne çocuğu ile daha az zaman geçirir oldu. Yapay bir sistem olan emzik ve farklı besleme yöntemleri ortaya çıktı.

Gelişmiş toplumlar, çalışan kadını korudu ve ona çocuk hakları verdi ama gelişmeyen toplumlar kadını çocuğundan daha da uzaklaştırdı.

 YEMEK YEMEME

Çocuğun 2.5 yaşında keşfetme isteği tavan yapar, hareketlenir ve her şeyin tadına bakmak ister. Doğa da geçmişte çocuk zehirli mantarları yemesin diye, yemek yeme dürtüsünü bu sürede azalttı.

Ama uygarlık gelince, bu mekanizma karşımıza ‘iki yaş sendromu’ (Terrible Two) olarak çıktı. Geçmişte çocuğu koruyan bu mekanizma, çocuğa zarar vermeye başladı. Çocuğa yemek yedirmek zorlaştı.

SOSYALLEŞME

Eski kabilelerde herkes birbirini tanıyordu. Kabilenin değerleri aynıydı. Uygarlık geldi. Ailenin çocuğu için arkadaş seçme kaygısı başladı. Çünkü uygarlık farklı sınıflar ve değerler doğurdu.

Erkekler babalarıyla ava gidiyor, kızlar ise anneleriyle toplamaya çıkıyordu. Aile birlikte çokça zaman geçiriyordu. Annelerin ve babaların, çocuk ile bağlanması doğal bir süreçti. Uygarlık geldi. Anne ve baba çocukla daha az zaman geçirir oldu. Çocukta yalnızlık duygusu başladı.

Eskiden insanlar sosyalleşirdi. Birlikte zaman geçirirdi. Uygarlık geldi. Sosyalleşme azaldı. Yapay sosyalleşme aracı, televizyon ortaya çıktı. Tüm yapay sistemler gibi bu da mutsuzluğu tetikledi.

GELİŞİM

Çocuk annesinin ve babasının yanında, hayatta kalma becerisi kazanırdı. Özgüvenli olurdu. Uygarlık geldi, okullar kuruldu. Okullarda beceri kazandırma durdu, bilgi kazandırma başladı.

Çocuklar gelişim ihtiyacını karşılayamadı. Oyunlara yöneldi. Sürekli seviye atlayarak sahte gelişim sistemleri oluşturdu.

ÇOCUK SAYISI

Eskiden aileler daha çok çocuk doğuyordu. Çocuktan tek beklenti yaşaması ve aileyle çalışmasıydı. Uygarlık geldi.

Aileler bir ya da iki çocuk doğurmaya başladı. Çocuktan beklenti arttı. Beklenti de çocuğu şekillendirme ihtiyacı doğurdu. Aile, ‘’Çocuğu öyle şekillendireyim ki başarılı olsun’’ demeye başladı. Şekillendirme ihtiyacı ile mutsuz çocuklar büyümeye başladı.  Sadece şekillendirme ihtiyacının üstesinden gelen aileler, mutlu çocuklar yetiştirebildi.

DOĞAL BÜYÜME

İnsanın doğal büyüme hızı arttı. Eskiden bir kabilede 1000 kişi varsa, bir sene sonra 1003 kişi oluyordu. Uygarlık geldi. Nüfus artışı giderek yükseldi. 1000 kişi varsa, bir sene sonra 1011-1020 olmaya başladı.

Besin ve yerleşim sorunu ortaya çıktı. Besin görünümlü yapay yiyecekler ortaya çıktı. İnsanlar doğadan uzaklaştı. Sağlık sorunları başladı.

MİKRO SİSTEMLER

Kısacası, insan doğası ile çevre savaşmaya başladı. İnsan, uyum sağlamadığı bir ortamda yaşamaya ve kendisiyle çatışmaya başladı.

Doğadan, doğal yapıdan ve kendi doğasından uzaklaştı.

Böylelikle çocuk yetiştirmek daha da zorlaştı.

İnsan elbette geçmişe dönemez. Geçmişe dönelim, de demiyorum. Ama insan doğasını anlamak iki açıdan önemli. Birincisi, insan doğasını anlamadan çocuktaki sorunları çözemeyiz. Anlamak, empati getirir.

İkincisi de uygarlık sınırları içerisinde, insanı anlayan sosyal politikalarla, insan doğasına uygun mikro sistemler ve alanlar oluşturmazsak, sağlıklı nesiller  yetiştirmek daha da zorlaşacak.
Özgür Bolat, Hürriyet, 14.07.2016

12.5.16

Sırat Köprüsü'nde hamal olacaksın Ahmet Altan

ELİNE kan bulaştı Ahmet Altan. Hiç laga luga yapma, bu kanı temizleyeceksin.
Öyle çok zor da değil bu kanı temizlemek.
Bir küçük özür bile kurtarır.
Aslında sen çok güzel, çok harika, çok yaltaklanarak özür dilersin.
Hatırlıyor musun?

Hükümet ile Cemaat’in bu ülkeye ortaklaşa egemen olduğu günlerde Fethullah Gülen’le ilgili yaptığın küçücük, minicik ve önemsiz bir hata nedeniyle nasıl da yaltaklanarak, nasıl da bin bir temennayla özürler dilemiştin.

Fethullah Gülen’den özür dilerken şunları yazmıştın:

Kaş yaparken gözü lobuyla beraber çıkarıp aldım. Mahcup oldum ki mahcubiyet çok harika bir duygu değildir.

Bu hatadan dolayı kendisine borçlandım. Bu dünyada ödeyebileceğim kefaret özür dilemek.

Ama ahirette ayrı ayrı bölümlerde ikamet edecek olsak da ben kendisini kabul ederlerse Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşırım. Umarım böylece ödeşiriz.

Küçücük, minicik ve önemsiz bir hata için bile dilediğin şu özre bak!
“Aman Hocam, gel seni Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşıyayım” demeler...“
Yaman Hocam, bilmem beni affedebilecek misin” diye yaltaklanmalar...
Fethullah Gülen’i sırtına alıp Sırat Köprüsü’nde taşıyacağını söyleyen sen, sıra öldürdüğün Kuddusi Okkır’a, intihar ettirdiğin Ali Tatar’a, iftira attığın Nedim Şener ve Ahmet Şık’a, hayatını karattığın Mehmet Ali Çelebi’ye, yapmadığını bırakmadığın Dursun Çiçek’e gelince...
Bırak özrü, bırak nedameti, bırak mahcubiyeti, en küçük bir yüz kızarıklığı bile yaşamıyorsun.
Çünkü biliyorsun ki...
Eğer yüzünü azıcık da olsa kızartırsan...
Günah defterinin açılması kaçınılmaz olacak.
Çirkefleşerek, adileşerek, müptezelleşerek, seviyesizleşerek ve bana saldırarak durumu geçiştirmeye çalışmanın tek makul açıklaması bu.
Ama yağma yok!
Ahdettim!
Sana özür dileteceğim.
Belki Fethullah Gülen’den özür dilerken yaltaklandığın gibi yaltaklanmanı sağlayamamam.
Ama hiç değilse bir kuru özrünü alacağım senin.
Hiç kurtuluşun yok.

BAŞBAKAN ADAYLARI BİLE BÖYLE YALAKALIK YAPAMAZ
AHMET Altan’ın yaptığı Tayyip Erdoğan yalakalığının daha mürekkebi bile kurumadı.
Taraf gazetesinde yazdığı başyazılarda Tayyip Erdoğan’a öyle vıcık vıcık yalakalıklar yapıyordu ki...
Bugün Ahmet Davutoğlu’nun yerine başbakan olmak isteyenler bile böyle yalakalık yapmayı beceremezler.
İşte Ahmet Altan’ın Tayyip Erdoğan’a yaptığı yalakalıklardan bir demet:

Başkasını bilmem ama ben Tayyip Erdoğan’ın müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum.

Tayyip Erdoğan, ona her zaman yakıştığını düşündüğüm biçimde şövalyece davrandı ve bize çok önemli bir gerçeği gösterdi.

Eğer bu ülkede küçük bir çocuğun başı derde girerse, bu ülkede o çocuğun yardımına koşacak bir başbakan var. Bu benim için de ülke için de çok büyük güvence.

Tayyip Erdoğan sadece Türkiye’deki savaşı durdurmadı, Davutoğlu’nun da büyük katkılarıyla bütün bölgeye barış getirecek açılımlar yaptı.

Tayyip Erdoğan’ın kalibresine sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye’de rakipsiz...

Düne kadar bunları yazan Ahmet Altan, bugün tam tersi şeyler yazıyor.
Daha düne kadar...
Vizyonuna hayran kaldığı, cesur liderliğine şapka çıkardığı, kalibresine yaltaklandığı, rakipsizliği karşısında önüne yattığı Tayyip Erdoğan için...
Bugün ağzını her açtığında “diktatör”, ağzını her kapattığında “diktatör” diyor.
Ve bu denli yanıldığı, bu denli öngörüsüz olduğu, bu denli avanak olduğu, bu denli isabetsiz teşhislerde bulunduğu, bu denli muazzam bir batış yaşadığı halde...
Bugün hâlâ çıkıp üst perdeden yazılar yazarak...
Tayyip Erdoğan’a karşı nasıl mücadele etmemiz gerektiği konusunda hepimize akıl vermeye kalkışıyor.
Ve hiç kimse de kendisine “Hadi oradan be, dünün yalakası” demiyor.
Ki işte bu yüzden bu ülkede Ahmet Altan hâlâ adamdan ve aydından sayılıyor.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 12.05.2016

7.1.16

Mutlu çocuk yetiştirmek istiyorsanız


EĞİTİM bilimci, akademisyen ve Hürriyet yazarı Özgür Bolat benim yakın arkadaşım. 
Kafasının çalışma biçimini sevdiğim, yazılarından ve kendisinden çok şey öğrendiğim biri. Bence Özgür’ün kitap yazması gerekiyor, hem köşeyi döner hem de biz ana-babalara büyük bir hizmet...
Çocuk yetiştirmek zor. Dünya değişiyor, sorunlar da değişiyor. Farklı bakış açılarına ihtiyaç var. Özgür pedagog değil ama Alya konusunda birkaç kere fikir aldım. Açıyorum, soruyorum.

Her söylediği kafama yatıyor mu? Hayır. Ama çok okuduğunu, eğitim bilimi konusunda kendini sürekli geliştirdiğini biliyorum.

Anlayacağız bugün ve yarın okuyacaklarınız, tamamen benim kendi çocuğumla ilişkimde bana ışık tutsun diye ona sorduğum sorgular...

Biliyorum ki, benim kafamı meşgul eden şeyler sizinkini de ediyor. Bu iyiliğimi de unutmayın!


“Mutlu çocuk” yetiştirmek istiyoruz, nasıl yapacağız?
- Mutluluğun özünde, “kabul görmek” var. Kabul gören çocuklar, insanlar mutlu oluyor. Ama hangi özellikleriyle kabul gördükleri çok önemli. Parayla, işiyle, statüsüyle ya da başarısıyla kabul görüyorsa sürekli bir mutluluk yakalayabilmeleri imkânsız!



Neden?
- Çünkü o zaman, mutlu olmak için sürekli başarmaları gerekiyor! Ama bu kalıcı değil. Ancak kişiliği, kimliği ve değerleriyle kabul görenler her zaman mutlu olur. Çünkü kalıcı olan bu. Çocuk, “Ailem beni, sadece ben olduğum için seviyor!” demeli. “Başarılı olursam beni sevecekler” diye düşünmemeli. Bunların temelleri de ailede atılır. Bizler çocuklarımıza “koşullu sevgi” sunarsak, yani “Yüksek not alırsan seni severim!” dersek, çocuğumuz başarılı olur ama mutlu olamaz. “Başarı odaklı insanlar” için başarı, ihtiyaç ve amaçtır. O olmadan kendilerini “değerli” hissedemezler. Değersiz hisseden kişi de, altı delik testi gibidir. Başarı ile testi dolar ama sonra yine boşalır. Bir de “sağlıklı başarı” var...


O nasıl oluyor?
- Sağlıklı başarı “etki” yaratmaktır. Başarı burada amaç değil, sonuç. Şöyle bir örnek vereyim: “En iyi köşe yazısını yazmalıyım” diyen kişi, eninde sonunda başarısız ve mutsuz olacaktır. Ama “Yazılarımla insanlara sağlıklı yaşamaları için yol göstermeliyim!” diyen kişi asla başarısız olmaz. Her yazı, buna hizmet eder. Tutku ve yaşam enerjisi asla bitmez. Nobel alan insanlara sormuşlar: “Nobel kazanmanın ilk şartı nedir?” Çoğu, “Nobel için çalışmamak” demiş.



Sorumluluk duygusu nasıl verilir


1-Kural koyun: Ama koyduğunuz kurallar net ve anlaşılır olsun. Mesela, “Uslu dur!” net bir kural değil. Anne de baba da konacak kuralda hemfikir olmalı. En önemlisi de kurallar çocuk açısından mantıklı olmalı. Bir aile diyor ki, “Bir saat televizyon izlenir.” Ee üç program 1 saat 10 dakika sürüyorsa...

2-Problemi çözün: Çocuk, kurallara rağmen işini yapmıyorsa, ilk önce neden yapmadığını araştırın. Ödevini yapmıyor çünkü seviyesinin üstünde. Yemek yemiyor çünkü anneanne, gün içinde abur cubur veriyor. O zaman çocuğa kızılmaz...

3-Bedel ödetin: Her şeye rağmen yapmıyorsa, yine ceza vermeyin. Ama çocuk, davranışının bedeli ödemeli. Bedel, davranışın doğal sonucudur. Ceza değildir. Eğer elektrik faturanı yatırmazsan, elektriğin kesilir. Bu, bedeldir. Eğer elektrik faturanı ödemezsen suyun kesilirse, bu cezadır. Ve mantıksızdır. Ödevini yapmayan çocuğun bilgisayar oynaması yasaklanırsa; bu, ceza olur. Çocuk yemeğini yemeyince, aç kalırsa bu bedel olur.

4-Emek vermeyi öğretin: Bu da bizim elimizde. Tablet isteyen bir çocuğa tablet almayın. Çocuk biraz para biriktirsin, üstünü tamamlayın.




ÇOCUK, BİRİNCİ OLSA NE OLACAK!
OKUL 16 YIL  HAYAT 70 YIL

Sınıf birincisi olması kötü mü?
- Birincilik amaçsa kötü, sonuçsa iyi. Çocuk, ailesi tarafından kabul görmek için birinci oluyorsa kötü. Zaten bu çocuklar çok az çalışarak da birinci oluyorsa, daha fazla çalışmaz. Kendi kapasitesini durdurur. Bu da kötü. Ama çocuk, öğrenmek için çalışıyorsa ve sonuçta birinci olduysa, bu kötü değil. Başarı amaç değil, sonuç olmalı. Çocuk birinci olsa ne olacak ki? Birincilik ona hayat tutkusunu bulduracak mı? Okul 16 yıl, hayat 70 yıl. Ona göre yaşamak lazım...

Çocuk tembelse, bunu dert etmemek mi gerekiyor yani...
- Sebebine bağlı. Aslında özünde bu çok derin bir soru. Zaten çocukların yüzde 50’si okulda olmamalı. Çünkü o çocuklarda gerekli bilişsel beceri yok. Çok kısa bir adam nasıl basketbol sahasında değilse -farklı bir yeteneği olmadıkça- bilişsel becerisi olmayan çocuk da okulda olmamalı. Ne olacak peki? Onlar kendi yeteneklerine -spor, sanat, müzik- göre eğitilecek. Onlara özgü okullar veya aynı okul içinde farklılaştırılmış eğitim olacak. Olmaması gereken bir yerde olan çocuk -bilişsel becerisi düşük, atletik becerisi yüksek- otomatikman tembel olacaktır. Ülke olarak bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Bilişsel becerisi varsa ama tembelse, bunun çok nedeni olabilir: Öğrenilmiş çaresizlik, başarısızlık veya başarı korkusu. Ya da otokontrolü gelişmemiştir, okul ilgisini çekmiyordur. Hiçbir insan tembel değildir. Sadece motivasyonu yoktur. Bilinçli bir seçimdir tembellik. Bunu keşfetmek gerekiyor.

(Devamı yarın: “Başarılı olduğun için seni severim” yapay sevgidir, “Başarısızlığına rağmen seni seviyorum” gerçek sevgidir.)


İşte bu gerçek sevgidir...

07.01.2016 Perşembe
O bir devrimci bence.
Hep farklı bakış açıları vermeye çalışıyor. “Övgü, ödül, rekabet, ceza, başarı odaklı mutluluk, ‘ben dili’ zararlıdır” diyor. Demekle kalmıyor, yazıyor, çiziyor, Türkiye’nin her yerinde eğitim amaçlı konferanslar veriyor. 
Ben sahnede de izledim, eğitimbilimci ve akademisyen Özgür Bolat’ı; bence çok etkileyici. Verdiği mesajlar da insanı sarsıyor. Ara ara kızımla ilişkimde yanlış yapmamak için minik tüyolar alıyorum kendisinden. Dün okumaya başladığınız yazı, işte o tüyo ve tavsiyelerle bugün de devam ediyor...



Sen, çocukları övmemize de karşısın... Övgünün gizli zararları neler? Övmek yerine ne yapmalıyız?
-Çocuk iyi bir şey yapınca översen, bir süre sonra o işi senden övgü almak için yapacaktır. Senin övgüne ve yargına bağımlı hale gelecektir. Onun için çocuğu övmek yerine, ona öz değerlendirme şansı veya geribildirim vermek gerekir. “Aferin oğluma!”  ya da “Aferin kızım çok güzel olmuş!” dersen, övgü olur. Ama “Sence nasıl olmuş?” diye sorarsan, gelişim odaklı diyalog yaşarsan. Veya yaptığı işi güzel yapan şeyleri söylersen, çocuk o işi neden iyi yaptığını bilir ve sürekli gelişim gösterir. Amacın gelişim değilse, sadece “Anlat bakalım ne yaptın?” dersin. Bu ilgi sorusu, hem ilişkinizi hem de çocuğun iç motivasyonunu artırır.
Peki zararlıysa, aileler neden bunu kullanıyor?
-Çünkü geribildirim, öz değerlendirme ve ilgi soruları zaman, sabır ve emek gerektiriyor! Çocuğa, “Anlat” dediğinde, yarım saat anlatacak. Günümüz ailesinin bu kadar zamanı ve sabrı yok. Daha kısa yoldan olayı halletmek istiyor. Ama işte o zaman da çocukla ilişkisi çok zarar görüyor. Birey üzerinden değil, davranışlar üzerinden bir ilişki  kuruluyor. Bir sebep daha var: Değersizlik duygusu olan aileler zaten çocuk kendisinden bağımsız olsun istemiyor. Sevgi ihtiyacını çocukla karşılamak istiyor. Onu kendisine mümkün olduğu kadar bağımlı yapıyor. Bu durumda da bol bol övgü kullanıyor ve ödül veriyor...
Peki gerçek sevgi nedir? Çocuklarımızı gerçekten nasıl sevmeliyiz?
-Gerçek sevgi, kişiyi sever. Yapay sevgi, davranışları. Mesela, bir kadın, varlıklı diye bir erkekle evleniyor diyelim. Ne deriz? “Aslında sevmiyor ama parası için onunla beraber.” Burada, gerçek sevgiden bahsedemeyiz. Başka birisi, “Olur mu canım, sürekli beraberler” dese de, biz sürekli birlikte olmalarını sevginin ispatı olarak kabul etmeyiz. Aynı şekilde aileler de çocuklarını başarılı olunca seviyorsa, bu yapay sevgidir. Çünkü davranışı seviyordur aile. Aile, gerçekten sevdiğini söylese de şüphe duyarız. “Başarılı olduğun için ya da başarılı olursan seni severim” yapaydır. “Başarısızlığına rağmen seni seviyorum!” gerçek sevgidir.
Bazı okullarda belli bir yaşa kadar not sistemi yok. Bu, iyi bir şey mi?
-Gerçek hayatta not yoktur. Mozart’a, Plato’ya, Michelangelo’ya, Messi’ye kimse not vermemiştir. Sadece geri bildirim vermiştir. Onun için insanlar geri bildirimle gelişir. Okulda not vermek zorundaysak, öğrenme sürecinde not verilmemeli, öğrenme sonunda verilmeli...


‘Üzülme!’ demektense ‘Ne oldu, anlatmak ister misin’ demeli


Anne-babaların, eğitim açısından çocuklarına yapabilecekleri en iyi şeyleri sıralar mısın?
-Ben hep farklı bakış açıları vermeye çalışıyorum. “Övgü, ödül, rekabet, ceza, başarı odaklı mutluluk, ben dili zararlıdır” diyorum. Ama sonra fark ettim ki, farklı bakış açısı vermekten ziyade, ilk önce normal bakış açısını vermek gerekiyor. Yani ne mi yapmalı anneler-babalar? Çocuğuyla vakit geçirmeli. Çocuğa sormalı ve cevabını dinlemeli. Çocukla oyun oynamalı. Yetişkinse, ortak etkinlik yapmalı. Müdürünü nasıl eleştirmiyorsan, çocuğunu da eleştirmeden onunla vakit geçirmeli. Üzülünce, “Üzülme!” demektense, “Ne oldu, anlatmak ister misin?” demeli. Başarıya dayalı bir mutluluk yaratmamalı. Çocuğu birey yerine koyup saygı göstermeli...


Neden mi teknolojiye bu kadar bağımlılar?

Şimdiki çocuklar teknolojiye bağımlı. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Aileler ne yapmalı?
-Teknoloji bağımlılığı çocuğun bir ihtiyacını karşılıyor. O ne mi? Bir insanın dört temel ihtiyacı var: Gelişim, özerklik, bağlanma ve keşfetme. Bunu gerçek hayatta ve okulda bulamayan çocuklar, bu ihtiyaçlarını bilgisayarla karşılıyor. Arkadaşlarıyla sohbet eder (bağlanma), oyunlarda seviye atlar (gelişim), oyun ortamında gezinir (keşfetme) ve seçim yapar (özerklik). Bu ihtiyacı, gerçek hayatta karşılayan çocuklar, bilgisayara ve oyuna yönelmez. Çocuklar zaten okulda sıkılıyor. Bir baba dedi ki bana, “Çocuğumla oyun oynamaya başladım. Çocuk tabletle oynamayı bıraktı!” Teknolojinin tüketicisi olmak zararlıdır. Ama çocuklar kodlama veya tasarım yaparak teknolojinin yaratıcısı olabilir. Bu durumda yukarıda bahsettiğim dört temel ihtiyaç da karşılanır. Zaten çoğu zaman aile, çocukla ilgilenmek istemediği ya da zamanı sabrı olmadığı için, teknolojiyi çocuğuna sunuyor. Sonra da şikâyet ediyor...
Çocuk, ailede mi öğrenir, okulda mı?
-Aslında çocuğu şekillendiren çevresi. Aile, ilk çevreyi, akrabalar ikinci çevreyi, arkadaşlar üçüncü ve okul dördüncü çevreyi oluşturuyor. Tabii toplum ve kültür de var. Temeli, her zaman, çocuğu yetiştirenler atıyor. Eskiden “aile” kelimesi daha sık kullanılırdı ama şimdi daha çok “yetiştiren” kelimesi kullanılıyor. Çünkü  ailesi olmayıp başkaları tarafından yetiştirilen çocuklar da var. Ben şuna inanıyorum: Ailenin veremediğini okulun vermesi zor. Mümkün ama zor. Onun için zaten okula çocuklar değil, aileler gitmeli! Ve çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğini öğrenmeli...

Ayşe Arman, Hürriyet 06.01.2016 Çarşamba

5.10.15

'Osmanlı tarihine nokta koyamadık'

Prof. Dr. Cemal Kafadar dünyanın sayılı Osmanlı tarihçileri arasında gösterilen bir isim. Kafadar uzun yıllardır, dünyanın en iyi üniversitelerinin başında gelen Harvard’da Osmanlı tarihi dersleri veriyor. Bir dönem Harvard’ın Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’ni de yönetti. Bütün seneyi Cambridge-İstanbul arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Geçen yıl Harvard’ın yaz okulunu Sabancı Üniversitesi ile birlikte İstanbul’a taşıyan projede de onun imzası vardı. Bu yıl ise Harvard’da meslektaşı Sibel Bozdoğan ile birlikte ‘İstanbul’ isimli bir ders veriyor. Kent mekanları üzerinden İstanbul’un tarihini anlattıkları derse hem mimari hem tarih öğrencilerinden yoğun ilgi var. Türkiye’nin kendi içindeki kutuplaşmalara endekslendiği şu dönemde dünyanın öteki ucundaki gençlerin neden İstanbul çalışmaya hevesli olduğunu anlattı. Kafadar’ın muhafazakar iktidarlarla Osmanlı mirası arasındaki ilişkiyi irdeleyen tespitleri düşündürücü.

BİZ DİSKURUNA AĞIR ANLAM KATMANLARI YÜKLENDİ

- Türkiye’den bakınca belki insan dünyanın başka ucunda yaşayan birileri neden İstanbul dersi alır ki diye düşünebilir.
Şunu anlayamıyoruz galiba Türkiye’de; özel olarak İstanbul ama daha geniş olarak Osmanlı tarihi, evrensel temalar çerçevesinde ilgi uyandırmaya ve bütün insanlığın kendi geçmişini ve bugününü anlama çabasına katkıda bulunmaya müsait en ilginç, en öğretici, en heyecan verici tecrübelerden biri. İstanbul’un tarihi o kadar derinlikli ki layıkıyla ele alındığında şehircilikle ilgilenen herkesin ilgi duymaması mümkün değil. Aynı şeyi Paris için de, Delhi için de söyleyebilirim. Mesela bir yazarımız çok yerel ve küçük bir hikaye anlatıyor gibidir ama o hikayede evrensel bir damarı yakaladığı için kaç dile tercüme edilir. Bir boza satıcısını ele alıyordur ama evrensel ilgi yaratır. Tarih söz konusu olduğunda biz Türkiye’nin kendine has ideolojik meselelerinden, kavgalarından dolayı çerçeveyi çok daraltıyoruz.
Osmanlı yazarlarının çoğu ‘biz’ diye konuşmaz. ‘Osmanlılar’ der. Üçüncü şahıs diliyle konuştuğunuzda herkesin daha rahat paylaşacağı bir obje oluyor. Ötekileştirme azalıyor.

- Bugünün Türkiye’sinde ise herkesin ayrı bir ‘biz’ kavramı var değil mi? O farklı ‘biz’ tariflerinin hepsinde de çok dışlayıcı vurgular var.
‘Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken’in önsözünde şöyle ifade etmiştim: ‘biz’ dediğimizde bir yandan ‘onlardan farkımızın’ altını çiziyoruz, bir yandan da ‘ayağını denk alması gereken sizler’in üstünü. Sadece ‘biz ve onlar’ yok, ‘biz ve siz’ var, yani bizden olması gereken ama olamayan, yerli olma vasfını kaybetmiş olanlar var, onlar ‘onlar’dan da kötü icabında. Türkiye’deki diskurda, hele son yıllarda, ‘biz’ daha da ağır anlam katmanları kazandı.

MUHAFAZAKAR İKTİDARLAR BELKİ DE TAHRİBATTA ELLERİNİ GENİŞ TUTMAK İÇİN SAHİP ÇIKIYORLAR OSMANLI’YA! 
- Osmanlı referanslarını çok güçlü kullanan bir iktidar partisi var son 13 yıldır Türkiye’de. Peki neden bütün bu kavramlar Osmanlı’dakine zıt bir retorikle kullanılıyor sizce?
Bu soru ters taraftan da sorulabilir. Neden tarihi mirasa bunca hoyrat ve nobran davranıldığı bir dönemde Osmanlı düğmesine devamlı basılıyor? Bu şekilde sorduğumuzda belki de yanıt ‘tam da bu yüzden’ olabilir. Hızla yok etmekte olduğumuz için belki de bu kadar vurgu ihtiyacı. Toplum olarak miras bildiğimiz, keyif aldığımız şeylerin hoyratça yok edilmesi yönündeki gidişatın üstünü kapatmak için, bunun toplumsal tartışma konusu olmaması için ‘Osmanlı biziz, Osmanlı’yı yaşatıyoruz’ denmesi bana normal geliyor. Bir yanda AKP öncesinden beri süregelen, modernizmin kalkınma  perspektifini sorgu sualsiz benimsemiş muhafazakar iktidarların Osmanlı kültür mirasına karşı hoyratlığı da var.
İstanbul’un tarihi dokusu açısından en tahrip edici müdahale Menderes döneminde ‘Vatan-Millet’ caddeleriyle olmuştur. 1950’lerden bugüne kendini muhafazakar addeden, Osmanlı mirasına sahip çıkmakta kendine toz kondurmayan iktidarlar neden böyle bir ideolojik söylem kullanıyor? Tahribatta ellerini geniş, gönüllerini ferah tutmak için yapıyorlar belki.

- Tahrip ettiklerini biliyorlar da o halde...
En azından bir ölçüde farkındalar. Tabii toplum olarak konuşuyoruz son yıllarda bunu. En berbat restorasyonların son yıllarda yapıldığını bütün restoratörler, mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, kamuoyunun hassas kesimleri konuşuyor. Dünyaya rezil olmuş durumdayız. Ama dünyaya rezil olmaktan daha önemli olan bir şey var; bizzat Türkiye toplumunun yitirilen mirası. Ve olumlu tarafından bakarsak toplumun mekanlara sahip çıkması.

- Restorasyon demişken....Aspendos’un merdivenlerine bembeyaz mermer tartışmasını takip edebildiniz mi?
Çok yakından takip etmedim Aspendos’u ama gördüğüm kadarıyla orada olan Osmanlı veya Selçuk yapılarına yapılanlardan farklı değil.

SÜLEYMANİYE’YE GİRENİN İÇİ BURULUYOR

- Sorunun kaynağı tam olarak nedir? Restaratörler mi değişti ve bu ideolojik bir değiştirme mi?

Türkiye’de bugün ihalelerin geneli için ne söylenebilirse restorasyon ihaleleri için de aynı şeyler söylenebilir. Yandaşlara verilme durumu. Tabii bunu AKP’den önce başka partiler de yapıyordu. Türkiye’nin bazı sorunlarının yapısal olduğunun altını çizmek gerekir. Özal’la birlikte başlayan Vakıflar İdaresi’nin dönüşümü meselesi. Olumlu yanları da vardır ama restorasyonlara yansıyan boyutu, işi ihalelere açmak, ihalelerin de yandaşlara ya da ehil olmayan insanlara verilmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Artı şöyle ideolojik bir boyutu da var. Türkiye’nin mimari tarih ve restorasyon konusunda çok kalifiye bir birikimi var. İTÜ ve ODTÜ dünya çapında kurumlar. Ama bugün bu kurumların restorasyon uzmanlarına hiçbir şey sorulmuyor. Onlar ‘her şeye muhalif, elini taşın altına koymayan, eleştirmekten başka bir şey bilmeyen solcu entel takımının temsilcileri’ olarak addediliyor. O kafayla hareket edince tabii ehliyetli olup olmamak yerine saçma sapan başka kriterlere bakılıyor. Sonuç ortada. Süleymaniye’ye girenin içi buruluyor.

- Sene başında Magma Dergisi’ne verdiğiniz bir mülakatta Şehir Üniversitesi’ndeki bir toplantıda AHMET DAVUTOĞLU’nun size ‘Eleştiriyorsunuz ama Türkiye’de en çok restorasyon bizim dönemimizde yapıldı’ dediğini anlatmıştınız. Ak Parti iktidarının üslubunu yansıtan iki kavram ‘en çok’ ve ‘en büyük’ sanki.
Mega kelimesi bile yetersiz kalır oldu. 10 sene önce mega gözüken şey şimdi küçük gözükmeye başladı. Üçüncü havaalanı mesela dünyanın en büyük havaalanı olacak. Peki ne kadar büyük biliyor musunuz? Şu anda alan olarak dünyadaki en büyük havaalanı olan Paris’teki Charles De Gaulle’ün üç misli daha büyük. E bir dakika yani...Diyorum ya mega kelimesi yetersiz.

- Türkün gücünü dünyaya gösterme takıntısıyla ilgili olabilir mi?
Tabii bir güç gösterisi meselesi var. ‘En büyüğü, en yükseği, en fazlasını biz yaparız’ durumu. Zaten siyasi sorunlar ya da tepkiler ortaya çıktığında komplocu açıklama bulma ihtiyacı da bununla bağlantılı. ‘Biz en büyüğü yapmakta olduğumuz için gelip ülkemizi karıştırıyorlar’ şeklinde. Dolayısıyla Gezi bir Alman oyunuydu, bilmem ne Amerikan oyunuydu demek çok kullanışlı. Bu demek değil ki Türkiye üzerinde oyun oynanmıyor ama ben Türkiye’ye bu bağlamda tuzak kuracak olsam, “en büyüğünü yapar, hepinizi geçeriz” iddialaşmasına yönlendirir, İstanbul’un ve ülkenin eşsiz coğrafyasının canına okumalarını sağlardım. Olan da budur, belki oyun da budur, bilmem. Önemli olan ve Türkiye insaninin kendisine sorması gereken soru şu; neden İstanbul’u en yaşanır şehir haline getirmiyoruz da en büyük havaalanı olan şehir haline getirmeye çalışıyoruz? En büyük havaalanı olunca İstanbul daha yaşanır bir şehir mi olacak? Kaybolan ormanın yeri ‘bilmem kaç ağaç diktik’ argümanıyla doldurulabilir mi? Kuzey ormanları bir ağaç sayısı meselesi midir?

- İstanbul’un karakterini değiştirecek hamlelerin miladı nedir size göre?
İstanbul’un aslında bu istikamette hızla evrilmesi Özal ve Dalan dönemleriyle başlayan bir trend. Dalan döneminde yapılan değişikliklere sahip çıkan ya da sesini hiç çıkarmayan çevrelerin şu anda sırf AKP yapıyor diye tarihi mirasa sahip çıkmasının samimi olduğuna inandırması çok zor. Dalan Galata surlarından son kalan parçayı yıkarken çok küçük grup bir insan sesini çıkartıyordu. Onlara ‘entel işte, kalkınmadan, yatırımdan, iktisattan ne anlar’ gözüyle bakan, hatta ranttan payını alanlar, simdi ilke düzeyinde mi muhalefet ediyor belli değil.

- Aslında bu söyledikleriniz bizi şuraya getiriyor; asıl problem Türkiye’de sağ kalkınmacı hareketlerin omurgasında.
Kalkınma meselesi otomatiğe bağlanmış durumda, tartışılmış ya da içi doldurulmuş bir kavram değil. Zihinlerimizde tarihini pek iyi anlamadığımız ve fetişleştirdiğimiz bir Batı var, orası kalkınmış, güçlenmiş, biz geç kalmışız, şimdi biz de treni yakalamak için kalkınmalıyız. Ama 500 yıllık bu kalkınma hikayesi ne gibi iniş çıkışlarla, ne gibi mücadelelerle şekillenmiş, ne gibi kayıplar yaşanmış, bunların hesabi verilmiş mi, nasıl verilmiş, bizi ilgilendirmiyor. Bizim buradan çıkaracağımız dersler nedir, kendi kalkınma maceramıza vermek istediğimiz şekil, içini doldurmak istediğimiz değerler nedir? Adalet ve Kalkınma kelimelerini ele alalım. Türkiye’de adalet kelimesi bütün insanlar için çok derinlikli bir kavramdır. İyi bilir, kötü bilir ama içini doldurduğu kadim bir şeyler vardır zihninde. Kalkınma dediğinizde ise iktisadi hayat bakımından bizim rakamlarımız da batıya benzesin gibi bir şey, otomatik bir durum geliyor akla. Oysa tarihteki örneklerine baktığımızda kalkınma olgusunun kaybettirdikleri de vardır, hele günümüzün perspektifiyle baktığımızda sürdürülebilirlikle ilgili çok ciddi sorunları vardır.

TÜRKİYE’DE ASIL SORUN KENDİ TARAFIMIZI YEDİRMEME HALİ

- Mevcut toplumsal kutuplaşmaların bütün bu meselelere bakışı da doğrudan etkilediğini biliyoruz. Oysa bahsettiğiniz değişimlere içimizin sızlaması seküler ya da muhafazakar olmamıza bağlı olmamalıydı.

Güncele endeksli yaşama halimiz olduğundan, bir de her konuda hep taraf olduğumuzdan kendi tarafımızı yedirmeme tavrı çok güçlü. Ben pek çok insanla dostluk yaptığımda insani düzeyde aynı hassasiyetleri paylaştığını biliyorum. Ama iş o hassasiyetin kamusal platformda ifade edilmesine geldiğinde ‘şimdi bunu yaparsak kendi kalemize gol atmış oluruz’ gibi düşünceler onları durduruyor. Meseleler bazında cesur bir şekilde kamusal platformda tavır almak kolay bir şey değil Türkiye’de. Ya yedirmemek için, ya onlarla aynı çizgide görünmemek için....hepimiz yapıyoruz herhalde.  Ama bunu konuşmamız ve deşmemiz lazım.
Çağdaşlaşma Türkiye’nin tarih kültür hayatında çok büyük bir yarık açtı. Kültürel devrim yaşayan her toplumda buna benzer şeyler var, Türkiye’deki çoğundan daha derin. Birbiriyle konuşmayan, birbirini anlamayan, anlamak istemeyen, birbirine tahammül edemeyen tavırlar yarattı. Uzlaşma alanları aramaktansa farklılığını vurgulayan, ‘ben onlardan değilim’ demeyi öne çıkartan bir hikayemiz var.

ÇAĞDAŞLAŞMA İSTİKAMETİNDE KIRILMA OLUYOR GİBİ GELSE DE HALA ANA HAT ÜZERİNDEYİZ

- Çağdaşlaşma tarihi derken sanıyorum Osmanlı’nın son dönemi ama daha çok Cumhuriyet dönemini kastediyorsunuz. Bu düzlemde baktığınızda AK Parti dönemi o çağdaşlaşma istikametinde neyi temsil ediyor? Cumhuriyet’in ana hattı üzerinde bir kırılma mıdır yoksa her şeye rağmen yine de o ana hat üzerinde miyiz?
Hala ana hat üzerindeyiz gibi geliyor. Tarihte bir trend gördüğümüz zaman muhakkak onun kontrasını da aramak zorundayız çünkü ikisi birlikte vardır. Eğer bir muhafazakarlaşma trendi varsa muhakkak aynı toplumda muhafazakarlığı alt etme trendi de vardır. Zaman zaman çok güçlü bir kırılma oluyor gibi gelse de geriye doğru baktığımda o ana hat üzerinde gidiyoruz ve muhafazakar iktidarların daha sert bir versiyonunu yaşıyoruz gibi geliyor.

OSMANLI’YLA FAZLA GURUR DUYMAK DA ASLINDA BARIŞAMAMA ALAMETİ

- Dikkatimi çekiyor Harvard’da farklı fakültelerde Osmanlı dönemi ele alınırken hep devlet yönetimindeki pragmatik tavrın getirdiği açılımlara vurgu var. Bugün Osmanlı’nın mirasçısı olmakla övünen devleti yönetenler kültürel haklar konusunda en azından o pragmatizmi neden örnek alamıyor?

Osmanlı tarihinin örnek alınmayacak da çok yanı var. Alevilik konusunda örnek alınması gerektiğini düşünmüyorum mesela. Osmanlı tarihini normalize etmek, ideolojik kamplaşmalarımızı destekleyecek yanıyla ya da kutuplaşmış tavırlar etrafında görmekten çıkmalıyız. Toplumun tarihi malzemeye daha rahat ve açık fikirle bakıp oradan dilediğini dilediği şekilde devşirebilmesi lazım. Bu illa ki örnek almak değildir ama ilham kaynağı olabilir. Benim asıl meselem Osmanlı’nı şu ya da bu tarafını örnek almak yerine Türkiye’nin tarihiyle barışık bir şekilde yaşayan bir toplum olması. Osmanlı tarihini hazmedebilmiş değiliz. Sanki geçmişimizle ilgili bir fazlalık. Barışamadığımız bir dönem; fazla gurur duymak da barışamamanın alametidir bence. Helalleşemediğimiz bir dönem. Bitti Osmanlı tarihi. O noktayı da koyamadık. Miras başka şey.

- Bittiğini kabul edersek reddetmiş oluruz kaygısından mı?
Elbette büyük bir Osmanlı mirasımız var, onu doğru anlayıp, ondan ilham alıp geleceğe bakmamız lazım. Ama Osmanlı tarihinin kendisinin devamı içindeymişiz gibi yaşıyoruz. Şu anda hala Abdülhamit ile İttihat ve Terakki’nin çekişmesini konuşup duruyoruz sanki. Kurtlar Vadisi dizisinin bile dönüp dolaşıp geldiği yer yine Abdülhamit-İttihat Terakki günleri. O günlerden beri başımıza örülen çorapların hesabıyla ilgili bir güncel değerlendirmeye geçiliyor hemen.

İSTANBUL YEŞİL, BOZ, TÜYLÜ, PULLU, GAGALI BÜTÜN KOMŞULARIYLA SIFIR SORUN POLİTİKASINA GİTMELİ

- İstanbul için bir hayaliniz var mı?

İstanbul’un kendine has ve çok hassas bir hinterlandı, doğası var. Bütün bu kalkınma mecrası içinde o coğrafyanın süratle canına okuyoruz. Yeşili, suyu, balığı... Tamamen bir paradigma değişikliğine gitmeli. İstanbul’un yeşil ve boz ve gümüşi, tüylü ve pullu ve gagalı bütün komşularıyla sıfır sorun gibi bir paradigmaya gitmesi lazım. Asıl o komşularımızla yaşamayı gündeme almak lazım. Osmanlı geleneğinde özenilecek şeyler varsa onlardan bir tanesi de doğal çevreleriyle çok daha dost yaşamış olmaları. Eğer biz bugün tarihimizde özenilecek şeyler arıyorsak işin bu tarafına da bakmalıyız. İstanbul bunu ilan eden ilk şehir olsun, buna yönelik projesi olsun isterim.

SOFYA’DA 16. YÜZYILDAN KALMA CAMİNİN İÇİNE YEPYENİ KÜTAHYA ÇİNİSİ KOYAN FİRMA MİHRABA BAKAN PANOYA DA TELEFONUNU YAZMIŞ

- Son dönemin sizin en çok içinizi parçalayan restorasyon örnekleri hangileri?
Geçenlerde eşim Gülru (Necipoğlu) ile birlikte Sofya’ya gittik, o bunu daha geniş yazdı. Sofya’da çok az Osmanlı eseri kalmış ama kalanlar da kıymetli şeyler. Camilerden bir tanesi gıcır gıcır restore edilmiş, Türkiye’nin katkısıyla. 16. Yüzyıldan kalma o caminin içine yepyeni Kütahya çinileri konmuş ve de çinileri yapan firma mihraba bakan duvardaki panolara adını ve telefon numarasını yazmayı ihmal etmemiş, olur a belki evinizin banyosuna fayans istersiniz. Buna benzer görgüsüzlükleri Türkiye’de bugün herhangi bir yerde de görebilirsiniz. Ama Osmanlı mirasından konuşuyoruz ya hani buyrun! Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan Külliyesi’ni mi anlatayım, Romanya’daki (yine Türkiye’nin önayak olduğu) Sari Saltuk Türbesi’ni mi?

GEZİ TARİHE PATRONA HALİL GİBİ DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİR VAKA OLARAK GEÇECEK

- Şehir mimarisi üzerinden dönüşen toplumsal ilişkilere bakarsak, mekanlara sahip çıkma meselesinin Gezi’deki damar üzerinden yeni bir boyut kazandığını düşünüyor musunuz?

Hatta Gezi’den de öncesi var. Gezi’nin nasıl bir süreçte ortaya çıktığını anlayamıyor onu basit komplo teorileriyle izah etmeye çalışanlar. Gezi’den önce Emek Sineması vardı, İnci Pastanesi vardı, daha önce Yedikule Bostanları vardı. Şehri daha az yaşanır kılan dönüşümlere karşı bir hassasiyet uyanmaktaydı. Ama Gezi bambaşka, gerçekten de dönüştürücü bir vakadır. Osmanlı tarihinde nasıl Patrona Halil Vakası gibi büyük harflerle ‘vaka’ dediğimiz şeyler gibi aynen. Gezi kesinlikle tarihte o tür bir vaka olarak değerlendirilecek dönüştürücü bir olaydır. Gezi’den sonra şehirle ve mekanla ilgili hassasiyetler siyasi gündemde öne fırladı. Şu anda maalesef yeniden terör olayları içine düştüğümüz için haliyle birincil olmaktan çıktı. Ama 2013-2015 arasında birincil önemdeydi. Yeniden de öyle olacak gibime geliyor. Bursa’da mesela çok büyük bir dönüşüm yaşanıyor şu an, Bursalılarda da bir hassasiyet oluşmuş durumda. Şehirlerde artık böyle bir duyarlılık, bir ‘yettiyse yetti’ hali var. Gezi sırasında Kadir Topbaş ‘Artık bir durak değişecek olsa vatandaşa soracağız’ demişti. Keşke yapılsaydı bu.
İstinye’de yaşıyorum. Her gün yürüdüğüm yol Emirgan’da denize doğru yol genişletmesi yapıldı, Emirganlıya soruldu mu? Boğaz’ın kıyı şeridini böyle cetvelle çizilmiş bir hale getirecek örneklerin artması beni korkutuyor. Oldu olacak, Boğaz’ı bari büyük bir caddeye çevirelim, New York’un bulvarları gibi dümdüz çekelim. Bir sürü girdi çıktıya ne ihtiyaç var!

Cansu Çamlıbel, Hürriyet, 5 Ekim 2015

17.9.15

Dindarlaşma

TÜRKİYE hem muhafazakârlaşıyor hem dinden adım adım uzaklaşıyor mu? Bu tezi savunan sosyal bilimcilerden Volkan Ertit'le Ahmet Hakan'ın yaptığı mülakatı dün Hürriyet'te okudum.
Konu çok karmaşıktır. Zira belirli duygularıyla gerçekten dindar olan ya da dindarlaşan kesimler, siyasi veya iktisadi sahadaki hareketleriyle dünyevi hırslarını dini değerlerin önüne geçirmiş hatta dini değerleri araçsallaştırmış bile olabilir.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında görülen dini hareketlerin ne ölçüde samimi "dindarlaşma" ne ölçüde kimlik ve siyaset çatışmalarının yarattığı duygular olduğuna karar vermek de kolay değildir.

DİNİN İÇİNİN BOŞALMASI
Samimi dindarlarda, "dinin içinin boşalması" anlamında gittikçe yaygınlaşan bir endişe var. Saygın bir kalem olan ilahiyatçı Faruk Beşer'in "İslam sosyetesi" hakkında yazdıkları şöyle:
"Bir taraftan insanımız dine yönelirken, diğer taraftan dinin içi de boşaltılmakta, onu sadece dünya amaçlı bir meta olarak tüketmektedir." (Yeni Şafak, 1 Ağustos 2014)
Çok veciz bir ifade olduğu için bu alıntıyı yaptım, samimi İslamcı yazarların bu yöndeki yazılarını toplasak ciltleri doldurur. Eski Diyanet İşleri Başkanı muhterem Hocamız Ali Bardakoğlu'nun şu sözlerini hatırlatmakla yetiniyorum:
"Türkiye'nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz... Gerileme var." (14 Ocak 2015)

DİNDAR AMERİKA
Bunun birçok sebebi var. Gelişen iş hayatında "kâr maksimizasyonu" duygusunun son derece güçlenmesi, şehirleşme, iletişim, modern eğitim... Sosyolog Thomas Luckmann'a göre, günlük hayatın dini takvim ve kutsal günlere değil, iş düzeni ve yıllık takvime göre yürür hale gelmesi de Avrupa'nın sekülerleşmesindeki faktörlerden biriydi.
Bizde de dini bayramlar gittikçe "tatile çıkma"ya dönüyor.
Bu sosyolojik faktörler sonunda Avrupa'da kiliseler yüzyılda boşaldı; onun yerine değişik mistik ırkçı eğilimler ortaya çıkıyor. Amerika ise, aynı sosyolojik süreci yaşadığı halde dindar bir toplumdur. Amerika'nın Avrupa'daki gibi kilise hâkimiyeti yaşamadığını, baştan beri liberal özgürlükler olduğu için dinin siyasi kavga konusu olmadığını belirtmek gerekir.

DİN VE SİYASET
AKP'nin "dindar nesiller yetiştirme" poliktikası biliniyor. Buna rağmen "dinin içinin boşalması" elbette samimi dindarları endişelendiriyor.
Sosyolojik faktörlerin etkisi ayrı bir konu. Dinin AKP tarafından siyasallaştırılması, mitinglerde ayet ve hadislerin çok defa bağlamından da koparılarak seçmen davranışını etkilemek için kullanılması... Dahası, siyasi kayırmacılık yapılarak "İslam sosyetesi" yaratılması, mesela bu amaçla İhale Kanunu'ndan 100'den fazla değişiklik yapılması, iktidarı eleştirenlere ve hoşlanılmayan firmalara baskı uygulanması...
İş dünyasında ağır bir baskı hissedildiği gibi bilhassa basın üzerindeki baskılar artık uluslararası hukuk raporlarına geçmiş bulunuyor.
Öyle ki, idealist İslamcı Hakan Albayrak'ın yazılarında ortaya koyduğu gibi, "emir kulu" olmayan dindar kalemlere bile baskı yapılması...
Kitleler bunlardan nasıl etkilenir?

DİN EĞER BUYSA?!
Siyasi taraftarlık dinin gereği gibi görülünce dinin manevi ve ahlaki içeriğinin dumura uğrayarak siyasi ve iktisadi amaçların öne geçmesi kaçınılmazdır. "İnsan-ı kâmil"in özelliklerine yerine siyasi öfke ve militanlık ağır basmaz mı?
Bu davranışlar, muhalif kitlelerde "Eğer din buysa?!" sorusuna yol açmaz mı?!
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız da "eğer din buysa?!" sorusuna yol açan davranışların insanları dinden soğutabileceğini söylemiştir. (7 Ocak 2014)
Samimi dindarlar olaya bir de bu açıdan bakmalı.
Taha Akyol, Hürriyet,  17.09.2015

Türkiye dindarlaşmıyor aksine dinden uzaklaşıyor


Genç akademisyen Volkan Ertit, Türkiye'nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.
"Neye göre?" diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: "11 kritere göre." İşte Volkan Ertit'in 11 kriteri...




Yeni kuşaklar dine ilgisini kaybetti

-KRİTER BİR: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Yeni kuşakların, eski kuşaklardan daha dindar olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Sinan Yılmaz'ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye'de ailelerin yüzde 87'si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım.


Eşcinseller ramazanda yürüyüş yapabiliyor
 
-KRİTER İKİ: Türkiye dindarlaşıyorsa... Eşcinselliğin görünürlüğünde azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: 1993 yılında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü" düzenlenmek istendiğinde yurtdışından gelen misafirler havalimanında tutulup geri gönderilmişti. Törenler iptal edilmişti. O dönem laiklik hassasiyeti çok yüksek bir gazetede bir yazar homoseksüelliği sapıklık olarak takdim etmişti. 2003/2004 yıllarında Türkiye'de ilk kez "Onur Yürüyüşü", 15/20 kişiyle gerçekleşti. Geliyoruz günümüze: 40 bin kişi, ramazan ayında İstanbul'un göbeğinde yürüyor. Bu yıl İstanbul'daki yürüyüşe toplum değil, polis müdahale etti. Ama yürüyüş, akşam yine de yapıldı.


Evlilik öncesi flörtte çok ciddi bir artış var

-KRİTER ÜÇ: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi flört sayısında azalma olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Geçmişten bugüne evlilik öncesi flört sayısında azalma mı var, artmama mı var? Çok ciddi bir artış var. Nereden biliyoruz? 12 lise öğretmeniyle derinlemesine görüşme yaptım. Öğrenciler birbirlerinin evlerine gidiyorlar. WhatsApp'tan birbirlerine çıplak fotoğraflar gönderiyorlar. Okullarda öpüşen öğrencilerden söz ediliyor. 1995'ten önce flört haberleşmeleri için tek imkân ev telefonlarıydı. Çok tehlikeliydi ev telefonları. Ya kızın babası evdeyse? Kızın kalbi güm güm atardı. Şimdi kızlar, babalarıyla yemek masasında cep telefonlarıyla sevgilileriyle mesajlaşıyorlar.


Artık gençler arasında cinsel ilişki daha fazla

-KRİTER DÖRT: Türkiye muhafazakârlaşıyorsa... Evlilik öncesi ya da evlilik dışı cinsel ilişki sayısında azalış gerçekleşmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Üniversitelerde yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmaları, Türkiye'de yeni kuşakların, eski kuşaklara göre evlilik öncesi cinsel ilişkiye çok daha açık olduğunu gösteriyor. Popüler örnek verelim: Arda Turan Türkiye'nin en saygı duyulan, en sevilen futbolcusu... Bu yaz ben Arda Turan'ın tatil hikâyelerini okumak zorunda kaldım gazetelerde. Sevgilisiyle beraber tatil yapan Arda, evli değildi ama onu kimse yadırgamadı. Türkiye toplumu farkında olmadan bunu içselleştirmeye başlamış durumda.  


Nerede o eski 'Teksoy Görevde'ler falan

-KRİTER BEŞ: Doğaüstü güçlere olan inançlarda artış yaşanması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Benim sekülerleşme paradigmam sadece İslam'la ilgili değil, fizikötesi güçlerle de ilgili. Eğer bir toplum daha fazla dindarlaşıyorsa... Sadece kurumsal dinler değil, doğaüstü güçlerin de bu topluma daha çok etki edebilmesi gerekir. 1990'larda "Teksoy Görevde" türü programlar vardı. Bu programlarda "üzerinde Allah yazan koyun", "gaipten gelen taşlar" gibi doğaüstü konular işlenir ve çok ilgi görürdü. Bugün bu tür bir program, Twitter'da, Facebook'ta ancak dalga geçme konusu yapılır. Gerçi astrolojiye, fala, medyumlara özel bir ilgi var ama onların gündelik hayata hiçbir etkisi yok.


Alevilik ve Sünnilik belirleyici kimlik değil


-KRİTER ALTI: Farklı inanç grupları arasındaki evliliklerde azalış meydana gelmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bugün Türkiye'de Alevi–Sünni evlilikleri artmış durumda, arkadaşlıklar artmış durumda. Eğitimin artması, kentleşme oranının yükselmesi sonucu Sünnilik ve Alevilik, en azından geçmişe göre daha az belirleyici kimlik olmaktan çıkmış durumda. 


Erkek de kadın da vücut hatlarını gösteriyor

-KRİTER YEDİ: Vücut hatlarının belli olmayacağı şekilde kıyafetlerin tercih edilmesi gerekir.
VOLKAN ERTİT: Hem muhafazakâr cenah hem de seküler cenahta kadınlar, annelerine kıyasla vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetleri tercih ediyorlar. Sadece kadınlar mı? Erkekler de öyle. Onlar da vücut hatlarını gösteriyorlar.


Dinin prestijinde azalma var

-KRİTER SEKİZ: Dinin toplumsal alandaki prestijinde ve gücünde artış olması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer bir toplumda muhafazakârlık artıyorsa... Din adamlarının prestijinin artması gerekir. Bakalım imamların durumuna. İmamlar eskiden köyde sözünün üstüne söz söylenmeyen kişilerdi. Her konuda yönlendiriciydiler. Sağlık, ekonomi falan. Yüzde seksenin kentlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte imamlara fikir danışan kalmadı. Artık imamların cevap verdikleri konulara uzmanlar yanıt veriyor.


Medya gitgide daha az muhafazakâr

-KRİTER DOKUZ: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Bir gazetede liseli gençlere ve evli olmayan çiftlere mesaj üzerinden nasıl seks yapılacağı anlatılıyor. Bir yazar, bir Yunan adasında gördüğü grup seksi okuyucularıyla paylaşıyor. Şimdi şöyle bir soruyu sorma hakkım var benim: Ana akım medyada bundan 30 sene, 20 sene önce bunlar olur muydu? Popüler TV programlarına bakalım: Milyonlar tarafından izlenen prime time'da yayınlanan "Çok Güzel Hareketler Bunlar", "Güldür Güldür Şov", "Bir Kadın Bir Erkek" gibi hard seküler hayatların en normal hayatlar olduğu yansıtılıyor.


Referanslar dinden değil

-KRİTER ON: Medya dilinin muhafazakârlaşması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Eğer dindar bir toplumda kürtaj tartışılıyorsa, içki tartışılıyorsa... Topluma "Din bunu yasaklıyor" dersiniz ve konu kapanır. Ama Türkiye'de siyasiler, buna Erdoğan da dahil, bu konularda Kuran'ı değil, İslam'ı değil seküler referansları kullanıyorlar. İnsan hakları diyorlar, sağlık diyorlar. Şunu sormak istiyorum: Madem toplum dindarlaştı, o halde neden dini referanslar bir tarafa itiliyor da seküler referanslar kullanılıyor?


Yeni nesiller bambaşka

-KRİTER ON BİR: "Kutsal"ların günlük pratiklere olan etkisinin artması gerekir.
VOLKAN ERTİT: Türkiye toplumunda kutsallar geçmişe nazaran daha az hayata dokunuyorlar. Dindarlar bunun farkında. Sekülerler hikâyenin farkında değiller. Muhafazakârlar çok mutsuzlar. Diyanet İşleri Başkanı, bu yaşanan dönüşümün adını koydu. Dedi ki: "Bugünkü gençlik, bir nesil öncesinin dünyasını kendisi için dar görüyor ve kabul edilemez buluyor. Bunu dikkate alarak yeni bir dil ve üslup üzerine çalışmak zorundayız". Yeni neslin kendileri gibi konuşmadığının Diyanet İşleri Başkanı farkında... İslam dünyasında birey olmaya düşkün, özgürlüğüne düşkün bir gençlikle karşı karşıyayız. Muhafazakârlaşan ve dindarlaşan bir toplumda Diyanet İşleri Başkanı, bunları söylemez.


'Hayvan gibi İranlaşmak'

VOLKAN Ertit anlatıyor:
-Fransa'dan döndüm. ODTÜ'ye müracaat ettim. Dedim ki: "Merhaba. Ben Türkiye toplumunda dinin gün geçtikçe prestijinin ve gücünün azaldığını düşünüyorum. Doktora tezimde bunun ardındaki sebepleri çalışmak istiyorum."
-Bir profesör, bana aynen şöyle dedi: "Türkiye toplumu kış uykusuna yatmış bir hayvan gibi her geçen gün İranlaşırken siz nasıl böyle bir tezi ileri sürebilirsiniz?"
-Ve ben doktoraya kabul
edilmedim.
-Hollanda'daki bir hoca, beni ciddiye aldı ve kabul etti. İki ya da üç ay sonra savunmamı yapıp bu konuyla ilgili doktoramı vereceğim.


Ne yani? AK Parti'nin hiç mi etkisi yok?

HERKES "Türkiye muhafazakârlaşıyor, AK Parti Türkiye'yi her geçen gün daha da dindarlaştırıyor" derken... Siz Türkiye'nin dindarlaşmadığını söylüyorsunuz. Bu derin çelişki hakkında ne diyeceksiniz?
VOLKAN ERTİT: Yüksek hızlı trende içki satılmasının yasaklanması, zinanın yasaklanmak istenmesi, kızlı-erkekli ev tartışması, dindar nesil yetiştireceğiz söylemi... Bütün bunlar devlet ve din arasındaki ilişkilerle ilgili. Ben din ve toplum arasındaki ilişkiden söz ediyorum. Toplum dindarlaşmıyor, siyasi arena dindarlaşıyor. İkisi farklı şeyler.

*

Başörtülülerin sayısı artıyor, cuma namazları dolup taşıyor... Bunlar toplumdaki dindarlaşmaya işaret etmez mi?
VOLKAN ERTİT: Başörtülü sayısı Türkiye'de artmıyor, aksine azalıyor. Sokağa çıkın. Genç kızlara ve annelerine bakın. Anneler mi daha çok başörtülü, genç kızlar mı? Eğer genç kızlar başörtülüyse... Başörtülü sayısı yeni nesillerde artıyor diyebiliriz. Ama böyle bir durum yok.


Dindar bir nesil yetişemez mi?

İMAM hatipler artıyor. TÜRGEV gibi vakıflar ağırlık kazanıyor. Gelecekte dindar bir toplumun çıkmasına yol açmaz mı bu çabalar?
VOLKAN ERTİT: İmam hatip, fazladan altı saat din dersi alan, bununla beraber seküler okulların her şeyini alan okullardır. İmam hatipteki gençler de çok ciddi anlamda sekülerleşmiş, cinselliğin de içinde olduğu dünyalarının parçası haline gelmiş durumdalar.

*

Nesillere yönelik yatırımın bir sonuç vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
VOLKAN ERTİT: Bilimsel gelişmeler, kapitalizm ve kentleşme bir toplumda var ise o topumun değiştirilmesi çok zor. Kemalistler 90 sene boyunca bunu yapmaya çalıştılar, olmadı. Çünkü bu işler yukarıdan dayatmayla olmaz.

*

Eğer toplum sekülerleşiyorsa... AK Parti'nin oyları neden hâlâ yüzde 40'larda?
VOLKAN ERTİT: Seçmen davranışları, bir partinin sadece dinle kurduğu ilişki üzerinden değerlendirilemez. Siyasette din dışındaki farklı dinamiklerin etkileri olduğunu unutmayalım.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 16.09.2015

4.9.15

"Almanya 1933'ten Türkiye 2015'e"

Özgürlüklere ve son olarak basın özgürlüğüne yönelik baskılar üzerine dün Radikal'de yayımlanan yazım ile eş zamanlı olarak 180 aydının "2015'te Türkiye'ye Nazi Almanya'sını yaşatmayacağız" başlıklı bildirisi de kamuoyuna açıklandı.
Yazıyı yazdığım sırada, imzacıları arasında yer aldığım söz konusu bildirinin bu başlık altında duyurulacağından haberim yoktu. Biraraya gelmeleri pek zor gözüken ve yakın geçmişe kadar karşı kamplarda yer almış insanların, "2105 Türkiye'si ile 1933 Nazi Almanya'sı karşılaştırması"nda buluşabilmeleri başlı başına ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Ve, Türkiye'nin ne kadar can sıkıcı durumda bulunduğuna dair başlıbaşına önemli bir gösterge.
Dünkü yazımdaki şu cümleyi hatırlayacaksınız:
"Türkiye'nin 2015'i ile Almanya'nın 1933'ü arsında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor."
Böyle bir "analoji"yi ilk kez yaptığımı dikkatli okurlarım farketmişlerdir. Uzun süreden beri zihnimi kurcalıyordu. Öyle düşünüyor, öyle hissediyordum. İlk kez, dünkü yazıda dile getirdim.
Dünkü yazıdaki şu satırlara da –uzun süredir üzerinde düşünüyor olmakla birlikte- ilk kez yer verdim:
"Yüzde 37 ile Hitler'in Almanya'da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine 'devlet gücü'nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir 'irade'nin bugün Türkiye'de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.
Türkiye'de Tayyip Erdoğan ve AKP'nin ortada koyduğu örneğin 'İslamcılık ile demokrasi'nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.
'İslamcılık ile demokrasinin uyumu'nun en parlak örneği olarak, 2002'de AKP'nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran'a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.
Artık 'Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar' tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP'nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki 'performans'ı örnek olarak gösterilmeye başlandı."
Bu görüşlerin –özellikle ilk yıllarında Tayyip Erdoğan'ı ve AKP iktidarının bazı uygulamalarını desteklemiş birisi tarafından- dile getirilmesi, bazı insanların dikkatini çekebilir.
Tayyip Erdoğan'ın "Tek Adam" heveslerine ve AKP'nin giderek zorbalaşan iktidarına karşı, neredeyse dört yıldır açık ve katı bir karşı çıkanlar arasında bulunmama rağmen, belirli çevrelerin "yetmez ama evetçi" etiketi üzerinden vazgeçilmez bir "nefret öznesi" muamelesine uğramakta olanlardan biri olduğumun elbette farkındayım.
İçinde, eski "vesayet rejimi" yandaşlarının ve bir kısım "ulusalcı"nın bulunduğu kimi unsurlar, Erdoğan ve AKP'nin neredeyse tüm günahlarını bizlere "fatura" etmekten vazgeçmiyorlar.
Sanki, Tayyip Erdoğan, iktidarını ve daha sonra yaptıklarını bizim gibilere borçlu. Dolayısıyla, ona ve partisine daha sonra karşı koymak, bizleri "ortak günâh"tan kurtarmayacak.
Hal böyle olunca, dünkü yazıda yer almış olan ve yukarıda alıntıladığım satırları bir tür "özeleştiri" yerine değerlendirmek isteyenler de çıkabilir.
"Özeleştiri" –eğer hakkı verilerek ve gerçekten yapılacak ise- bir köşe yazısının bir-iki satırına sıkıştırılarak geçirilecek bir şey  değildir. Yani, "özeleştiri" değildi ama yine de şunun bilinmesini isterim; hayli uzun süredir "Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?" sorusu üzerine düşünüyorum.
Bu ne demek?
Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?
Bunları doğru biçimde irdelemek, yerli yerine oturtmak gerek ki, bir anlam taşısın; bir Katolik papazının karşısındaki "günah çıkartma" ve kuru bir özeleştiri geçiştirmesi olmasın.
Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkiye'nin çok belirleyici bir tarih dönemine damga vurdu. Bu döneme dair doğru-yanlış ölçülerini de, dolayısıyla, yalapşap yapmamak, doğru yapmak gerekir.
Bu "içe bakış" süreci içinde bulunduğumun bilinmesini isterim.
Yani, "Biz değişmedik, o değiştik. Biz haklıydık" şeklindeki söylemiyle özetlenecek "ekol"de yer almıyorum. Ama, "yetmez ama evetçilik" eleştirileri yöneltenlerin gerekçelerinin birçoğu ile Erdoğan ve AKP'nin "günahları"na ilişkin "ortak sorumluluk" çıkaranların iddialarının hiçbirine de katılmıyorum.
Bu, ayrı bir konu.
Türkiye 2015 ile Nazi Almanya'sı 1933 karşılaştırmasının yapılabildiği dün, Hürriyet Daily News'da Burak Bekdil'in "Ilımlı İslamcılık: Batı'nın karşılıksız aşkı" diye tercüme edilecek başlığı altında son derece ilginç ve çarpıcı yazısını okudum.
Burak Bekdil, Türkiye'deki AKP iktidarına ilişkin yanlış değerlendirmenin gerek ABD ve gerekse AB tarafından yapılmış olduğunu tartışıyor. Batı'nın "Ilımlı İslamcılık" diye aslında "olmayan bir şeye aşık olmuş olduğunu" vurguluyor.
Obama'nın 2009'da Türkiye'den "büyük İslamî demokrasi" diye söz etmiş etmesine gönderme yaparken, "(Obama'ya göre) Bu peri masalında, Türkiye'nin İslamcıları, dünyanın en karışık bölgelerinden birinde diğer Müslüman uluslar üzerinde Fransız Devrimi'nin etkisi gibi bir etki yaratacak olan bir demokrasi kalesi kuracaklardı. 2009'dan beri Başkan Obama bize niçin Britanya'yı 'büyük bir Hristiyan demokrasisi', İsrail'I 'büyük bir Yahudi demokrasisi' ya da Japonya'yı 'büyük bir Şintoist demokrasi diye nitelemediğina dair merak içinde bıraktı" diyerek, ironik biçimde, ABD'nin AKP nezdinde "ılımlı İslam"a verdiği primi anlatmaya çalışıyor.
Aynı şekilde, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın 2006 yılında Pentagon'un üç numarası iken AKP'ye yönelik övgü dolu bir konuşması ile 27 Ağustos'ta New York Times'a yazdığı "Amerika'nın Türkiye ile Tehlikeli Pazarlığı" başlıklı yazıda tam zıddı yönde ifade etmiş olduğu değerlendirmeye dikkat çekiyor.
Burak Bekdil'in yazısında benim için en öğretici olan, Toni Alaranta adındaki Finli bir Türkiye uzmanının tam da bu konudaki görüşlerini aktardığı bölümler oldu.
Dr. Toni Alaranta, "Fin Uluslararası İlişkileri Enstitüsü"nün  uzmanlarından. Bu yıl İngilizce yayımlanacak olan "Türkiye'nin Devlet ve Ulusal Kimliği: Cumhuriyet'in Uluslararası Sistem'deki Statüsü" ve geçen yıl İngilizce yayımlanmış "Çağdaş Kemalizm: Evrensel Seküler-Hümanizm'den Aşırı Türk Milliyetçiliğine" adlı, adlarından da anlaşılabileceği kadarıyla gayet ilginç kitapların yazarı.
Alaranta'nın 29 Ağustos'ta TDN'de "Batı AKP ve Erdoğan'ı yanlış okudu, iktidara kabaca el koymasını meşrulaştırdı" başlığıyla bir mülakatı yayımlandı.
Son iki yıl içinde "Türkiye, AKP önderliği altında 'normalleşemeyecek'"; "Türkiye'nin İslamcı-Muhafazakâr Devlet Projesi Kavşakta"; "AKP'nin Radikal Muhafazakârlığı: Henüz Tükenmemiş Ütopik bir Proje"; "'Yeni Türkiye' bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda"; "AKP'nin 'içi boş' liberalizmi ortaya kondu" başlıklarını taşıyan bir dizi üzerinde durmaya ve tartışmaya değer önemli makalesi yayımlandı.
Bu konuyu sürdüreceğiz.
Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, "İslamcılar'ın demokratik yollardan iktidar terketmeyecekleri"ne örnek gösterilir hale gelmesi; "Türkiye 2015 ile Almanya 1933" arasında karşılaştırmalar yapılması, konuyu defalarca irdelemeyi zorunlu kılıyor…"
Cengiz Çandar, Hürriyet, 04.09.2015 Cuma

7.7.15

Yüzde 67 hayır, yüzde 33 evet

Önceki akşam Montreux Caz Festivali'nden önce Chemical Brothers konserini dinledim...
Harika bir genç enerji...
Müthiş bir sahne tasarımı... Her şeyi unuttum...

* * *

O konserden sonra ondan daha da harika bir War on Drugs konseri...
Keyfim yerinde, Türkiye'ye ait her şeyi unutmuşum...
"O Ses"in bütün seçim kampanyası boyunca kulağıma bıraktığı ne kadar ağır yük varsa, hepsi silinmiş...
İşte o sırada Tansu'nun WhatsApp mesajları yağmaya başlıyor...

* * *

Anlıyorum ki, Yunanistan'da referandum sonuçları belli olmaya başlamış ve...
Tansu kazanmış...
Kazanmış ve evin içini Sintagma Meydanı'na çevirmiş...
Facebook grubu, Whats-App arkadaşları, Instagram hesabı yıkılıyor...
Bense bambaşka bir havadayım ve durmadan konserden fotoğraf gönderiyorum...
Tansu'nun umurunda değil...
O elinde "Oxi" pankartı, refarandum sonucunu kutluyor...
Ben ona War on Drugs konser fotoğrafı gönderiyorum, onun cevabı ise mutluluk gülücükleri atan bir Çipras fotoğrafı oluyor...
Altında da iki kelime:
"N'aber Ert'im..."
Ben "Yes'çiyim" ya...
Bana nanik yapıyor...

* * *

Pazar gecesini kazasız belasız atlatıp, konserin kulağımda bıraktığı harika sesle yatağa giriyorum.
Kafamdaki tek soru ise şu:
"Yunanlar hayır deyince, Beyaz Türkler neden bu kadar sevindi..."Kafam o kadar iyi ki, cevabını 24 saat erteliyorum...
Asıl felaketin ertesi sabah geleceği aklımın ucundan bile geçmiyor.
Güzel bir uyku çekiyorum...


Yunanlar 'Hayır' deyince Tansu niye bu kadar sevindi
İTİRAF edeyim, yine de kendim arandım...
Sabah uyanır uyanmaz Tansu'yu arayıp, şu affedilmez soruyu sordum:
"Yunanlar hayır dedi, Türkler niye bu kadar seviniyor..."İntikam için bu soruyu bekliyormuş ve her zamanki gibi lafını gediğe tam 12'den koydu:
"Sen zaten bir halkın haysiyeti nedir zerre kadar anlamazsın..."

* * *

"Ama" diyecek oluyorum...
O an aklıma geliyor...
Tansu kendinden emin olduğu zaman, araya girmek, hele hele "Ama" kelimesinin arkasına sığınmaya kalkmak, yapılacak son hareketti.
Son defasında kafama ağır bir ütü fırlatmış, üstelik arkadaşlarım da onu haklı bulmuştu.
Yani beni sadece Allah korumuştu...

* * *

Cevabı şu oldu:
"Yunan halkı, Avrupalıların onları aşağılamasına, yukarıdan bakmasına, zorla bir şeyler empoze ettirmeye kalkmasına hayır dedi..."Ekledi:
"Bu sonuç, sosyal devlet anlayışının, vicdansız kapitalist Avrupa'ya kesin dönüş yapmasıdır..."

* * *

O an anladım ki Tansu yeni bir "Gezi ruhu" yakalamış.
Yanılmamışım, biraz sonra nasıl olduysa lafı Erdoğan'a ve onun bizleri aşağılamasına, hakaret etmesine getirdi.
Ah şu sersem kafam, kendimi tutamayıp "Ama Tansu, Yunanlar orada Erdoğan'a hayır demediler ki" demeye kalktım...
Ne aptalca, ne zavallı bir bahaneymiş...
Cevabını buraya yazamayacağım cümlelerle aldım.

* * *

Dün itibariyle, bizim evdeki durum şöyle...
Ben Yunanistan referandumunda, "Evet" oyu kullandım, Tansu ise "Hayır..."

* * *

Durum yüzde 50 yüzde 50 diyeceksiniz ama hiç öyle değil...
Biraz geç saatte, aile Whats-App grubundan gelen genç oylar, bütün dengeleri altüst ediyor.
Gülümsün de annesinin yanında oy kullanınca, bizim evdeki referandum şöyle sonuçlanıyor:
Hayır: Yüzde 67...
Evet: Yüzde 33...

Anlayacağınız, bizim evde "haysiyet" yüzde 67 gibi ezici bir çoğunlukla iktidara geldi.

* * *

Her zamanki gibi, alttan almak ve yaranmak için, Cemal Süreya'nın harika dizelerine sığınıyorum:

"Onursuzunum senin
Daha neyin olayım..."


Tabii ki yalakalığım sökmüyor... Cevabı şu son darbe cümlesiyle geliyor:
"Bir de utanmadan, 'Türkiye'de bir askeri veya sivil darbe daha olursa, sığınacağım yer Yunanistan' diye yazdın ve o ülke haysiyeti için oy kullandı, sen orada kafa yapıyorsun... "
"Tansu, bu 'hayır' kararından sonra Yunan ekonomisi daha da dibe gider biz de orada ucuza bir ev alır yerleşiriz" diyorum.
Telefonda işittiğim son söz şu oluyor:
"Haysiyetsiz adam..."

* * *

Allah'tan, akşamki Lady Gaga, Tony Bennett konserine girerken, Yunanistan'daki referandum hezimetimi tamamen kafamdan atmıştım...
Unutkanlık bazen Allah vergisi güzel bir özelliktir...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 07.07.2015 Salı

28.6.15

Eşcinsel evliliği kararı

BİR yanda 150 yıl önceki iç savaşı kaybettiğini kabul etmeyen, kölelik yanlısı konfederasyonun bayrağını taşıyan ırkçıların yeri...
Bir yandan da siyah birini başkan seçenlerin büyüttüğü bir demokrasi.
Bir yandan sanki başka kimse kalmamış gibi Hillary Clinton ve Jeb Bush'u başkan adaylığına sürükleyen bir hanedan yarışının yaşandığı yer.
Bir yandan da özgürlüklerin genişlediği, yaratıcı fikirlerin yeşerdiği bir düşünce ortamı.
Tutarsız bir ülke Amerika.
Öyle olmasa bir sistem nasıl hem insanların kolayca silah edinmesine müsaade edecek kadar gerici hem de bir zamanlar toplumdan dışlanmış, ayrımcılığa uğramış eşcinsellere eşit haklar tanıyacak kadar progresif olur!

*

ÜZERİNDE herkesin uzun uzun düşünmesi gereken bir hikâyeydi Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin eşcinsel evlilikleri yasal güvence altına alan kararı.
Önemli, çünkü bir defa, 21'inci yüzyılın en canlı, en etkin sosyal adalet hareketlerinden biri olan eşcinsel haklar mücadelesinin işi nereye vardırdığının anlaşılması açısından çarpıcıydı.
Çünkü sadece eşcinsel hakları için değil, özgürlüklerin genişlemesi için çaba sarf eden bir dayanışmanın zaferiydi bu.
Ve gittikçe küresel bir hale gelen bu mücadelenin Türkiye de dahil bütün dünyaya yayacağı kavganın da bir işaretiydi.

*

MEŞHUR laftır, haklar verilmez alınır. Bizlerin bundan 10 yıl önceye göre bugün daha özgür bir ortamda yaşıyor olmamız da kolay olmadı.
Siz bu mücadelenin bir parçası mıydınız bilmiyorum.
Ama eğer bugün yaşam sınırlarımız daha genişlediyse, bunu bizlerin yerine kavga eden, bedel ödeyen, hatta yaşamını yitiren insanlara borçlu olduğumuzu bilmeliyiz.
İşte eşçinsel haklar mücadelesini de ben böyle görüyorum.
Belki fark etmesek de, sadece kendileri için değil toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren özgürlükler için çaba sarf eden, cesur, ilerici, olağanüstü bir örgütlenme.
Irkçılığa, ayrımcılığın her türlüsüne, baskıcı düşünceye karşı çıkan, bugün medeniyete en büyük katkıyı sağlayan, en ilham verici hareketlerden biri.

*

TÜRKİYE için belki şimdilik düşünülemeyecek bir adım.
Ama eşcinselliğin gittikçe daha küresel hale gelen, toplumlar üstü bir kültür boyutu olduğunu hesaba katınca farklı ülkelerdeki hedeflerin de zamanla birbirlerine yakınlaşacağını düşünmek yanlış olmaz.
Kaldı ki, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin kararında özellikle muhafazakâr toplumlar nezdinde bu mücadeleyi destekleyecek unsurlar da karşımıza çıkıyor.
Zira progresif bir hareket evlilik hakkını mücadelenin odak noktası kılarak, hak savaşının 70'lerde bayraktarlığını üstlenen ve o dönem dünyayı sallayan feministlerin bir zamanlar savaş açtığı bir kurumu yeniden kutsuyor.
Böylece bir zamanların bizim için kavga veren 2'nci dalga feministleri, kadını baskı altına aldığı, kadını suistimal ettiği için evlilik müessesesini yıkmaya çalışırken, bugün hak savaşında feministlerin yerini alan eşcinsellerin elinde evlilik iade-i itibar yaşıyor.

*

BİR çırpıda açıklanamayacak ve dünyadaki toplumsal dönüşümü anlamak için de üzerinde düşünmeye değer bir mesele bu.
5'e 4 oyla geçen Yüksek Mahkeme kararında belirleyici oyu 9 üyeli mahkemenin Cumhuriyetçilere yakın üyesi Tony Kennedy'nin vermesi ve gerekçeli kararı da lehte oy veren dört liberal üye dururken Kennedy'nin yazması bile bu açıdan başlı başına çarpıcı bir durum.
Cumhuriyetçilerin sahip çıktığı, "aile değerleri" denilen bir kalıba sokuyor işi Kennedy.
Ve şimdi Cumhuriyetçilerin büyük bir öfkeyle karşıladığı bu kararı, tam tersine, muhafazakâr bir söylemle açıklıyor.
"Hiçbir birliktelik evlilikten daha derin değildir" diyor yazısında ve bunu da "aşk, sadakat, bağlılık, fedakârlık ve aileye ilişkin en yüce amaçları evliliğin temsil etmesiyle" açıklıyor.
Böylelikle eşcinselleri geleneksel evlilik kurumunun içine girip toplumsal normlara uymaya teşvik ediyor.

*

ÇOK önemli bir karardı Yüksek Mahkeme'nin kararı. Dünyadaki hak mücadelesinde bana kalırsa bir kilometre taşı oldu.
Ve evliliğin toplumsal rolünden eşcinsel hareketin küresel gelişimine dünyanın gidişine ilişkin de fikir veren belirleyici bir gelişmeydi.
Abraham Lincoln döneminde köleliğe karşı savaşın öncüsü olan Cumhuriyetçiler, bugün göçmen sorunundan eşcinsel haklarına insanların tartıştıkları konularda toplumun nasıl gerisinde kaldıklarını ne zaman fark edecekler bilmiyorum.
Ama kendini uygarlığın ilerleyişine göre şekillendirmeye çalışan her siyasi hareketin iyi okuması gereken bir olaydı.
Tolga Tanış, Hürriyet, 28.06.2015 Pazar

22.1.15

TÜSİAD başkanlığına veda eden Dinçer'den kritik mesajlar


TÜSİAD başkanlığına, bugün yapılan seçimli genel kurulunda veda eden Haluk Dinçer seçimli genel kurulda konuştu. Başkan olarak son konuşmasını yapan Dinçer, "Cumhuriyet döneminin kıymetini anlamayan veya anlamak istemeyenlerin bu deneyim ve birikimin kapsam ve derinliğini, dünya ve İslam tarihi açısında önemini yeterince incelemediklerini hükmedebiliriz. 200 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunduğu derin krizden bir modernleşme politikasıyla çıkma iradesini göstermişti. Bugün de eşit vatandaşlık, toplumsal cinsiyet eşitliği ve laiklik ilkelerine tüm gücümüzle sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum." diye konuştu.

TÜSİAD'ın 45. Olağan Genel Kurulu, Four Seasons Hotel düzenlendi. Genel Kurul'un açılışında TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Dinçer konuşma yaptı. Haluk Dinçer konuşmasında, Paris katliamının laiklik ve ifade özgürlüğü fikirlerine saldırı boyutu taşıdığının görüldüğünü belirterek, "Bu boyutuyla eylem Avrupa'nın henüz başaramamış olduğu ama bir ideal olarak belirlediği kültürel çeşitlilikte birlik hedefine karşı bir saldırı niteliğindedir. Bir yanda Avrupa'da Müslüman toplumun entegrasyonuna yönelik politikaların zaafları öte yanda bu ortamın yarattığı sosyal ayrışmanın ağır faturasını ödeyen gençlerin  aşırı akımların tuzağına düşmesinin kolaylaştıran unsurlar mevcut. Bu unsurlar farklı kültürlerin barış içerisinde yaşamasını giderek daha zor hala sokmakta" dedi.

Terörizmin her şekliyle kararlı şekilde mücadele edilmesi gerektiğine dikkat çeken Dinçer sözlerini şöyle sürdürdü:
"Sadece güvenlik tedbirleri alarak bu köklü sorunun üstesinden gelmek mümkün olamayacaktır. Mücadelenin başarılı olabilmesi için terörizme yol açan nedenlerinde iyi teşhis edilmeleri ve giderilmeleri gerekiyor. Hiç şüphesiz ifade özgürlüğü vaz geçilmez bir değerdir ve hangi hallerde sınırlanabileceği Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde tanımlanmıştır. Bir hukuk devletinde hangi söylem ve eylemlerin yasalarla tanımlanan sınırların ötesine geçip bir suç unsuru teşkil ettiği hukuk çerçevesinde değerlendirilir. Aksi halde keyfi sınırlamalar, basın ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırır. İfade özgürlüğü ve tahammül çağrısını Türkiye olarak paylaştığımız Paris yürüyüşü ruhunu ülkemiz içeresinde ki tartışmalarda da yaşatmalıyız." 
Haluk Dinçer, seçim atmosferinin yaşandığı günlerde toplumsal mesajı destekleyen mesajların yine ortaya çıkmasını beklediklerimi belirterek, "Bu noktada Türkiye'nin son gelişmeler ışığında kendi tarihinden edindiği deneyim ve birikimin önemini bir kez daha vurgulamak gereği duyuyorum. Cumhuriyet döneminin kıymetini anlamayan veya anlamak istemeyenlerin bu deneyim ve birikimin kapsam ve derinliğini, dünya ve İslam tarihi açısında önemini yeterince incelemediklerini hükmedebiliriz. 200 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunduğu derin krizden bir modernleşme politikasıyla çıkma iradesini göstermişti. Bu bizim tarihsel deneyimimizi tanımlayıcı bir boyuttur. Osmanlı İmparatorluğu insanlık tarihinin en önemli siyasi ve kültürel etki kaynaklarından biridir. Fakat imparatorluğun sanayi devrimini yapamamış çağdaş devlet sistemine, demokratik yurttaşlık toplumlarına geçememiş dönemine özlem anlamsız bir tutum olur" diye konuştu. 
"Cumhuriyet Osmanlı'nın son dönemlerinde yeşermeye başlayan çağdaşlaşma girişimlerinin ulus devlet, hukuk devleti ve demokrasiye geçiş boyutlarında devam ettirildiği dönemdir" diyen Dinçer şu ifadeleri kullandı:
"Müspet ve menfi tüm gelişmeler bu geniş ve tarihsel açıdan hem doğru hem de zorunlu bir çerçeve içerisinde yaşandı. Bu bağlamda laikliğin, din ve siyaset hatlarının ayrı tutulmasının, din ve vicdan özgürlüğünün, kimsenin hayat tarzını başka toplum kesimlerine dayatmaması gerektiğinin önemini de demokratikleşmede mesafe kat ettikçe daha iyi anladık. Osmanlı İmparatorluğu insanlık tarihinin en önemli siyasi ve kültürel etki kaynaklarından biridir. Fakat imparatorluğun sanayi devrimini yapamamış çağdaş devlet sistemine, demokratik yurttaşlık toplumlarına geçememiş dönemine özlem anlamsız bir tutum olur. Siyaset insanların özel yaşamı ve ruhani dünyalarıyla ilgilenmez. Bunları ve özgürlükleri güvence altına alır. Bugün de eşit vatandaşlık, toplumsal cinsiyet eşitliği ve laiklik ilkelerine tüm gücümüzle  sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum." 

"DEMOKRASİ YENİ BİR SINAMAYLA KARŞI KARŞIYA"
Haluk Dinçer, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ni hedeflemesi bu modernleşme evresinin somut bir evresi olarak benimsendiğini belirterek, "TÜSİAD bu hedefin en tutarlı ev en aktif destekçilerinden bir oldu. Ancak Avrupa Birliği'nin temsil ettiği entegrasyon deneyimini beğenmemiz ve desteklememiz, projenin sorunlarını görmemize engel değil. Geçen yıl yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde pek çok ülkede ki ırkçı, yabancı düşmanı, hatta kimisi AB karşıtı aşırı sağ partiler önemli bir ivme kazandılar. Kuşkusuz 21. yüzyılda demokrasi yeni bir sınamayla karşı karşıya. Daha katılımcı, daha sağ duyulu, daha cesur ve daha insan odaklı bir siyaset gerekiyor tüm çağdaş demokratik ülkeler için" dedi. 

"DAHA İLERİ REFORM GİRŞİMLERİ MAALESEF GERİDE KALDI"
Dinçer, "Önümüzde ki dönem, Avrupa Birliği açısından kucaklayıcı değerleri ön plana çıkaran anlayışla daha içe kapalı anlayışın çatışması şeklinde geçecek" diyerek şunları kaydetti:
Bu zaman zarfında birlik ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklara ve vatandaşlara yönelik  politikalar kadar, bu toplulukların ve bireylerin tercihlerinde hangi seçeneğin başarılı olacağını belirleyecek. Türkiye kendi tarihsel deneyimine sadık kalarak bu mücadelenin yapıcı bir tarafı olabilir.  Bir yandan tüm inançların koruyucusu olan laiklik ilkesine sahip çıkmalı,  diğer yandan da kendi Avrupa projesini şekillendirerek Avrupa Birliği ile yeni bir dil ve diyalog hattı geliştirmelidir. Bunu yapabildiği ölçüde dünya siyasetinde kendi deneyiminin özgürlüğüne uygun bir konuma gelecektir. Kendi yarattığımız ve sonuçları itibariyle bugünkü ekonomik dayarekli bir reform süreci geçirdik. Bu reform rüzgarı küresel krizin başlamasıyla birlikte hızını kesti. Önemli sayıda yapısal reform tamamlanmış olmasına rağmen hem demokratikleşmede hem de iktisadi hayatta daha ileri reform girişimleri maalesef geride kaldınıklılığımızı artırmış olan 2001 krizi sonrası hem demokratikleşme hem de iktisat politikalarında sü. Bugün itibariyle Türkiye yine orta gelir tuzağının hemen kıyısında bekler durumda."


"DAHA YAPILACAK ÇOK İŞ VAR"
Orta gelire ulaşmanın da kolay olmadığını belirten Dinçer, "Ancak küresel şartların bu parkuru aşmamızda bize sağladığı olumlu bir atmosfer vardı ve bizler bunu iyi kullandık. Ancak krize yakalanmış olduğumuz evre mikro reformlar ve demokratikleşme reformları açısından talihsiz oldu.  Son 7 yılda krizle mücadele başlığı altında önemli politikalar benimsendi ve hayata geçirildi. Ancak bugün artarda açıklanan dönüşüm paketlerinden ve yargı reformu paketi sayısından da net anlaşılacağı üzere daha yapılacak çok iş var" dedi. 

 "KAPSAMLI BİR REFORM İÇİN SEÇİMDEN SONRAKİ 4 YILLIK FIRSAT PENCERESİNDEN YARARLANABİLİRİZ"
Haluk Dinçer, 62. hükümetin kapsamlı bir çalışmayla hem kalkınma, hem rekabet, hem makro istikrara reform alanlarını içeren bir yol haritasıyla yola çıktığını ifade ederek, "Bundan memnuniyet duyduk. Her bir dönüşüm alanının seçimi bu alanlar içerisine yerleştirilmiş eylem planları özel sektör olarak bizce yerindedir. Ne var ki 1000-2000 arasında düzenleme gerektiren bu dönüşüm programlarının hayata geçmesi ne zaman ve nasıl olacaktır? Bu belgelerde Bazı tarihler hedef olarak verilmiş. Ancak yeni bir çalışmayla önceliklerin iyice belirlenmesine ihtiyaç var. Kapsamlı bir reform için seçimden sonraki 4 yıllık fırsat penceresinden yararlanabiliriz. Bu nedenden dolayı önümüzdeki haftalarda siyasi partilerimizle, TÜSİAD'ı bir araya getirmeyi planlıyoruz. İş dünyası açısından reform önceliklerini sunmak ve karşılıklı değerlendirmek arzusundayız" diye konuştu.


"HİÇ MEMNUN DEĞİLİZ"
Büyümenin kalitesine dikkat çeken Dinçer, "Büyümenin kalitesi ve verimlilik önceliklerimiz olmalı. Sanayinin toplam ekonomi içindeki payından hiç memnun değiliz. istihdam yaratmayan veya kalitesiz istihdam yaratan büyümenin nedeni budur. Bu oran yüzde 15'lerde yeniden  yüzde 20'lere nasıl yükseltilebilir?" dedi. Dinçer ayrıca, ekonomik açıdan hesaplarına göre çözüm sürecinin başarısının bir puanlık ek büyüme getireceğini belirtti.
Hürriyet, 22 Ocak 2015