ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.1.18

Guadealupe Konferansı ve İran

İran’da İslam Cumhuriyeti’ndeki huzursuzluğu ‘demokrasi devrimine çevirme’ hevesleri gayet anlaşılır. Lakin bu noktada emperyalizmin rolü ihmale gelmez. ‘Emperyalizm artık değişti, zaten nedir ayol, bir grup anlaşamayan adam’ analizlerini bırakıp en başta tarihe bakmalı. O da bize ABD’nin şu veya bu biçimde müdahil olduğu bir kriz varsa, ‘sakınmak gerektiğini’ gösteriyor. Bizatihi İran’ın kendi tarihi ibretlik derslerle yüklü.

                                                  ***                                        
                                                       
Hayır, salt İran’da petrol kaynaklarını millileştirip, gelenekçi Şii toplumunda ilerlemeci sosyal ve ekonomik reformlara soyunmuş seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bahsetmiyorum. Asıl sol muhalefeti kırıp Şii ulemayı güçlendiren bu hamleden sonra ABD’nin bizzat ‘İslamcı İran’ın yolunu açması var.Bu açıdan pek çok gizli münasebet yansıdı. ABD'de 2016 ortalarında gizliliği kaldırılan ve BBC Farsça servisi ile Batı medyasının yer verdiği diplomatik belgeler ve anılıp geçilen Guadealupe Konferansı ise resmi tamamlayıcı unsurlarıyla dikkat çekici.
ŞAH’IN KURTARILAMAYACAĞINA İKNA OLUNDU…4-7 Ocak 1979’da Karayipler’de Fransa’ya bağlı Guadeloupe Adası’nda Başbakan Valery Giscard d’Estaing’in evsahipliğinde ABD Başkanı Jimmy Carder, Batı Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt, Britanya Başbakanı James Callaghan’ın buluşması ‘Guadeloupe Konferansı’ diye anılır. Dünya işlerinin konuşulduğu konferansın asli gündemi İran’daki siyasi çalkantıydı. Dört lider İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin artık kurtarılamayacağına hükmetmiş, bunun İran’da iç savaş ile Sovyet nüfuzunun artmasına yol açacağını öngörmüştü.Konferansta Şah’ın aslında devrilmesine karar verildi ve ‘İslamcı İran’ için düğmeye basıldı. Zira Batı’nın yaşamsal çıkarları mevzu bahisti. Ve zaten Carter yönetimi ve CIA ‘çalışmaktaydı’.
RESMİ ANLATILARİran resmi anlatısında ‘devrim’, Humeyni’nin cesurca ABD’ye meydan okuması ve ‘Büyük Şeytan’ın şahı çaresizce iktidarda tutma girişimi olarak sunulur. ABD anlatımında ‘solcu’ Carter yönetiminin şahın arkasında durması ve yaşanan hezimetin aslında istihbarat zaaflarından kaynaklandığına vurgu yapılır. İki taraf da aksi anlatıları şiddetle reddeder.2016’da gizliliği kaldırılan ABD diplomatik yazışmaları bize, bile isteye yapılanları önemli nüanslarla sunuyor. Nedir bunlar? İran’ın siyasi kaos yaşanan, kamu hizmetlerinin altüst olduğu, işçi grevlerinin petrol akışını sekteye uğrattığı, ordunun solcu muhalefetle kapıştığı günlerde, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin liderliğini yaptığı Şii ulema aslında Carter yönetimi Humeyni ile doğrudan diyaloğa geçmiştir; ABD, İran ordusunun üst düzeyini gemlemiştir; nihaetinde ‘İslamcı İran’ın bizzat yolunu açmıştır. Bu süreçte Humeyni oyununu ustalıkla oynamıştır, ABD’yle şaşılacak biçimde gayet ‘saygılı’ bir tonla iletişim kurmuştur.
HUMEYNİ’NİN İLK MESAJI 1963’TEHumeyni’nin aslında Washington’a ilk temasının tarihi de eski. Kasım 1963’te Pehlevi’nin ABD baskısıyla toprak reformu programı ve kadınlara oy hakkı içeren ‘Beyaz Devrimi’ne karşı sert çıkış yapıp evhapsine konulduğunda, Humeyni Tahran Üniversitesi’nden Hac Mirza Kamarei aracılığıyla dönemin Kennedy yönetimine yollar. Bu aynı zamanda Sovyet lideri Brejnev’in İran ziyareti öncesine denk gelir. ABD’de İran’ın Moskova ile dost olması kaygısı belirmişken, Humeyni’nin mesajı inceliklidir. Ayetullah, ‘İran’daki ABD varlığının Sovyetler ve Britanya nüfuzuna karşı gerekli olduğunu’ belirtmiştir. Bu elçilik belgesinin tam metni hala gizli statüsünde. Tabii Kennedy’nin bunu görüp görmediği bilinmiyor. İki hafta sonra Texas’ta suikastla öldürüldü.Humeyni de bir sene sonra 15 sene sürecek sürgünlüğüne İran’da ABD askeri personelinin yargıdan muaf tutulmasına zehir zemberek çıkışarak başladı. Ama bu Paris’te monarşiden kurtulmayı hedefleyen bir hareketin lideriyken, ABD’ye yeniden ihtiyaç duyulmasını engellemedi.
HUMEYNİ İLE İRAN ORDUSUNU UZLAŞTIRMA HEDEFİHumeyni 15 sene sonra ülkesine dönme planları yaparken, şahın başbakanı Şapur Bahtiyar’ın orduyu kullanarak buna geçit vermeyeceğinden ürkmektedir. 1953’te olduğu gibi şahın bir darbeyle geri getirilmesinden çekinmektedir. Carter yönetimi ise yeni bir iç savaşın ABD çıkarlarını zedelemesinden kaygılanırken, Humeyni’nin yükselişini daha az rahatsız edici bulmaya başlar. Carter daha önce reddettiği Humeyni ile İran ordusunu uzlaştırma anlaşmasına yönelir. Beyaz saray Humeyni’nin geri dönüp Kum’a çekilmesi, iki numarası Ayetullah Muhammed Beheşti’nin ise ipleri ele alacağı seçeneği benimsemiştir. İran ordusunun Beheşti ile buluşması için seferber olunur.
HUMEYNİ’NİN MESAJIHumeyni koşulları iyi okuyup oyununu kurmuştur zaten. İlk mesajını 5 Ocak 1979’da Fransa’da kendisini ziyaret eden bir Amerikalı’yla Washington’a zaten yollamıştır. Humeyni, “Petrol konusunda bir korku olmamalı. Petrolü ABD’ye satmayacağımız doğru değil” demiştir. Washington’daki istişarelerin ardından da 14 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Cyrus Vance Paris ve Tahran’daki elçiliklerine “Humeyni’nin ekibiyle doğrudan Amerikan kanalı tesis edilmesinin arzulanır olduğuna karar verdik” mesajını geçer. Vance Fransız hükümetini de Beheşti ile İran ordu ve istihbaratını buluşturma gerekliliğini iletir.15 Ocak’ta ABD’nin Fransa elçiliğindeki siyasi temsilci Warren Zimmermann Paris dışındaki Neauphle-le-Chateau’da Humeyni’nin ekibinin başı olan ve Houston’da ikamet etmiş İbrahim Yezdi ile gizlice görüşür. Yezdi’nin ilettiği 15 Ocak mesajında Humeyni, Beyaz Saray’a ‘37 senelik stratejik müttefik olarak paniğe kapılmamasını ve dostları olacağını’ belirtir. İran İslami Cumhuriyeti’nden insanlığın ‘barıçı fayda sağlayacağını’ da. Yezdi de ‘hoşgörülü bir demokrasi kuracaklarını’ dile getirir. 
Bir gün sonra 16 Ocak’ta şah nihayet ülke dışına ‘tatile’ çıkartılmıştır. Arkasında popüler olmayan bir başbakan ve ABD silah ve tavsiyelerine mahkum 400 binlik bir ordu bırakarak…
HUMEYNİ’NİN DERDİ ORDU
Açılan kanalla yürütülen müzakerelerde Humeyni’nin asıl derdi kendisinden hazzetmeyen İran ordusunun üst kademesidir. ABD, ikinci buluşmada Humeyni’ye ani dönüşünün bir felakete yol açabileceği, İran ordusunun anayasayı korumak için harekete geçebileceğini iletir. Bu arada Tahran’da Beheşti ile şahın ordusu ve istihbaratı için gizli görüşmeler Humeyni’nin onayını gerektirmektedir. Zimmerman ile Yezdi’nin 18 Ocak’taki üçüncü buluşmasında bu onay alınır. ABD yönetimi de kafasında ne tür bir anayasa olduğunu kestirmenin hiç de zor olmayacağı Humeyni’nin temsilcisine “Anayasanın değiştirilemez olduğunu söylemiyoruz. Fakat inanıyoruz ki nizami prosedürlerle değişim gerçekleşebilir. Eğer ordunun ‘bütünlüğü’ korunabilirse, İran’ı geleceğinde hangi siyasi biçim alınırsa alınsın desteklenir” mesajını verir. Yani Washington monarşinin ve şahın ordusunun ilgası fikrine açıktır, aşamlı ve kontrollu bir sürece rıza verilmiştir.Böylelikle Humeyni için şah ve ordusu bitecek, ordunun bütünlüğü güya korunacak ve komünistlerin ülkeyi alması önlenecektir.Kayıtlarda bir de 18 Ocak 1979 tarihli İbrahim Yezdi’nin şu notu var: “Amerikalı Yahudilere İran’daki Yahudilerin geleceğinden korkmamalarına söyleyebilirsiniz.”
HUMEYNİ’NİN İNCE MESAJLARICarter’ın derdi İran halkı değildir elbette. ABD yatırımlarının garantiye alınması, petrol akışının devamı, askeri ve siyasi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ortaklıktır. Humeyni, Yezdi aracılığıyla yine mesajını iletir: ‘Sovyet belirleyiciliğinden azade bir İran, ABD’ye dost olmasa bile tarafsız, devrim ihraç etmeyecek ve Batı’ya petrol akışını kesmeyecek.Humeyni, “Petrolümüzü en iyi fiyatı verene satacağız” der. “Petrol İslam Cumhuriyeti altında Güney Afrika ve İsrail dışında her yere akacak” diye ekler. “Ülkeyi kalkındırmak için diğerlerinin, özellikle Amerikalıların yardımına ihtiyaç duyarız” diye yazar. “Tank değil traktör ihtiyacı duyacaklarını” belirtirken, Sovyetler’i dışlar. “Rus hükümeti ateist ve din karşıtı. Ruslarla derin bir anlayış tesisinde çok zorlanacağımız açık” vurgusu yapar ve ekler: “Siz Hıristiyansınız ve Allah’a inanırsınız, onlar inanmaz. Ruslardan ziyade size yakınlık bizim için daha kolay.” Ayrıca “Başkalarının işlerine karışmama” sözü verir. “Körfez’in polisi olarak davranılmayacak, devrim ihracıyla uğraşılmayacaktır”. “Suudi, Kuveyt yahut Irak halkına yabancıları ülkelerinden atmalarını istemeyeceğiz” diye yazar.
WASHINGTON’A İLK AĞIZDAN MESAJ24 Ocak’ta gizli İslam Devrimci Konseyi’nin kilit üyeleri, -binlerce siyahi muhalifin sallandırılmasında başrolü oynayan ünlü ulema Ayetullah Musavi Erdebili dahil- ABD elçisi William Sullivan ile görüşürler.27 Ocak’ta Humeyni Washington’a ulaşan ilk ağızdan mesajında “İran askeri liderleri sizi dinler fakat İran halkı benim talimatlarımı izler” demektedir. Dönüşü için ‘yumuşak yol bulunması, anayasal hükümetin istifaya zorlanması ve ordunun tavizinin sağlanmasını’ istemektedir. Ordunun bu tavsiyelere uymaması halinde İran’daki Amerikan vatandaşlarını hedef alacağı ikazına rağmen ‘barışçı çözüm’ içeren olumlu notunu ihmal etmez.Washington bu doğrudan temastan memnundur. İki gün sonra verdiği yanıtta ‘Humeyni’ye kendi hükümetini kurması ve krizin İranlı yetkililerle diyalogla çözmesi’ salık vermekle yetinilir. İş bitmiştir. Tahran’daki elçiliğe görüş için yollanan yanıt Fransa’daki Humeyni’nin eline geçmez. Zaten fark etmez. 1 Şubat’ta Ayetullah geri dönüş yolundadır.
EVDEKİ HESAPLAR ÇARŞIYA UYMAYINCA…ABD’nin evdeki hesapları çarşıya uymaz tabii. 15 Şubat’da dört üst düzey general bir okulun çatısında infaz edilir. Ordunun bütünlüğü dağılmış, kaynar kazan İran’da orta ve alt düzey İslamcılarla hareket etmiştir. İran’daki sol ve muhalif hareket temizlemeye koyulunur. Kasım 1979’daki spontane elçilik baskınında 52 diplomatın 444 günlük rehineliği ile işler rayından çıkar. Humeyni, İslam Devrimi’nin birinci yıldönümünde ‘Amerikan emperyalizmiyle savaşacakları ve devrimin tüm dünyaya ihraç edileceğini’ ilan ederken, “İslam Devrimi budur’ diyecektir.
Sonrası malum.
Hasılı, yazışmalar ‘İslamcı İran’ın taşlı yolunu ABD yönetiminin temizlediğine işaret ediyor. Çünkü ABD İran’da siyasal İslamcıların iktidar olmasını umursamadı. Zira ‘yeter ki Amerikancı olsunlar’ diye düşünülüyorlardı. Umursadıklarının da hala değişmemiş olduğunu bölgede yakın zamanda yaşananlardan biliyoruz. Ama işte bizde de ‘sosyal özgürlük’, ‘kadın devrimi’ denildiğinde akan sular duruyor. Acıklı olan da bu.
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 05 Ocak 2018 Cuma

22.11.17

‘İyi bir tek adam’dan ‘kötü bir tek adam’a


İrili ufaklı iktidarlar gücü ellerinde tutmak için hep birlikte büyük suçlar işlerler.
Sonra gün gelir tüm suç ortakları gibi birbirlerine düşerler.
Eteklerinin altında paylaşamadıkları ganimetler...
Dillerinin altında asla itiraf edilmeyecek kirli ilişkiler.
Hangi iktidar hangi iktidarla neden ve ne zaman müttefiktir?
Zamanında neye karşı ve ne uğruna birleşilmiştir?
Bu arada onların güç birliği yüzünden karşılarındakilerin başına neler gelmiştir?
Yollar hangi çıkar için kesişmiştir, bu çıkar için neler feda edilmiştir?
Bu süreçte görmezden gelinen, gözden çıkarılan, başına iş açılan kimdir, nedir?
Sonra ne olmuştur da her şey değişmiştir?
Asıl suç nedir, asıl suçlu kimdir?
Niyetlerin vardığı noktada yargılanması gereken nedir?
Devletleri ayakta tutmak ve ekonomileri kollamaktan başka bir kaygısı olmayan resmi hukuk, bunlarla hiç ilgilenmez.
Bunlar, felsefenin meselesidir ve iktidarların felsefeyle işi olmaz.
İktidarlar hukukun sisteme hizmet eden ve tıkır tıkır işleyen matematiğini severler.
Bir artı birin iki etmesiyle ilgilenirler.
Matematiğin işaret ettiği sonsuzluğu ve o sonsuzluğun barındırdığı sınırsız olasılığı işlerine gelmediği için göz ardı ederler.
Hukuk meseleye girmesi gereken yerden, ortadan girer, fazla oyalanmadan çıkması gereken yerden, kestirmeden çıkar.
Bu pratiklik her zaman iktidarların işine yarar.
Halklar, insanlar, bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, hatta adalet bile hukukun ekseninde değildir.
Asker nedir, savaş nedir, sınır nedir, tehlike nedir, tehdit nedir?
Evrendeki yaşamsal kaynaklar nasıl paylaşılmalıdır?
Para ne işe yarar, para için neler yapılabilir, neler yapılamaz?
Bir kısım halkların refahı için bir kısım halkların felaketi şart mıdır?
Bu rezil döngü kader midir, olacak iş midir?
İnsanın değil sistemin ihtiyaçlarına, taleplerine ve gereklerine göre şekillenen hukuk bu soruları sormaz.
İktidarların kirli niyetleriyle ilgilenmez, aksine onları meşrulaştırır ve mevcut güçler dengesi üzerinden kendince o güçleri gözeten en mantıklı dili kullanarak mahkemeler kurar.
***
İşte şimdi uzak kıtada, büyük bir iktidarın küçük bir iktidarı faka bastırmaya çalıştığı böyle bir mahkeme daha kuruldu.
Şu anda mahkemenin hedefindeki bu ülkenin diplomasisi ve bürokrasisi haklı olarak panikte.
Silahlar çekilecek, dişler gösterilecek, tehditler havalarda uçuşacak, kozlar paylaşılacak, dengeler hep olduğu gibi bir bozulacak, bir kurulacak....
Bu süreçte suçlar, suçlular, ithamlar ve itirazlar, aslında bambaşka anlamlar taşıyacaklar.
Ama kimse bu anlamları konuşmayacak.
Delirmiş, gözü dönmüş, ağzı köpürmüş iktidarlar kendi paylarını başkalarına kaptırmamak için, adı hukuk olan ama haktan yana olmayan sistemlerin içinde yine kaçak dövüşecekler.
Bu arada yakılıp yıkılmış evler, dağılmış aileler, savaş hukukunun onayıyla işlenmiş cinayetler, üst üste yığılmış cesetler...
Silahlar ve silahlar ve silahlar.
Mezarlar ve mezarlar ve mezarlar.
Paralar ve paralar ve paralar.
Hayatın tam ortasında mültecilerin kan ve kemiklerinden müteşekkil adacıklar.
Ortadoğu’yu yakıp yıkan, savaşı doğal insanı da yok sayan, her türlü güç için kimsenin gözünün yaşına bakmadan kapışan, bunu da kendi hukukuna emanet sahte bir adalet çadırında yapan iktidarlar tepiştikçe...
Devletlerin vahşiliği büyüyecek ve o vahşetin zehrinde, insan küçülecek, küçülecek, küçülecek.
Uygarlık tarihinde iktidarlar ilk kez tepişmiyor, irili ufaklı güçler ilk kez kapışmıyor, insan insana bunu ilk kez yapmıyor.
Sadece bir zamanlar bağımsızlıktan güç alan “iyi bir tek adam”ın benzersiz dehası sayesinde bu ezeli sistemin içinde felaketin eşiğinden dönen şu coğrafyası lanetli ülke...
Yakın zamana kadar bağımlılıktan medet uman “kötü bir tek adam”ın sıradan hırsları yüzünden bu defa fena yalpalıyor.
Hikâye, dünya yıkılırken ülke kurtarandan, hazin bir şekilde, kendi yıkılırken ülkeyi de yakana doğru hızla evriliyor.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 22 Kasım 2017

21.11.17

Dünyanın değişen halleri


Geçen haftaya, ABD Başkanı Trump’ın Asya gezisine ve Zimbabwe’de ordunun yönetime el koymasına ilişkin haberler damgasını vurdu. Bu haberler ve yorumlarda dünyanın, mali krizden bu yana şekillenmekte olan “yeni resmine” ilişkin çok ilginç örnekler vardı.
Bu örneklerden ikisi özellikle dikkatimi çekti: The Atlantic dergisinde yayımlanan bir haber-yorum, “İlk teması (uzaylılarla) Çin kurarsa ne olur” diye soruyordu. Bir Washintgon Post haberinde, Zimbabwe’de gerçekleşen askeri darbenin arkasında Çin’in olduğu ya da en azından, Çin’in onayının alındığını iddia ediliyordu. ABD liderliğindeki Batı merkezli dünyanın “düzeni” dağılırken, ABD’nin de kültürel siyasi alanda sahip olduğu kimi ayrıcalıkların kaybolmaya başladığı görülüyor.
 
Kültürel ve siyasi ayrıcalıklar...
Özellikle 1950’lerde ilk UFO haberleri, kaçırılma fantezileri başladığından bu yana, gerek kurgu bilim dalında (Doğu Bloku’nda, Stanislaw Lem, Arkady & Boris Stugatsky kardeşler gibi yazarlar olsa da), öykü, roman ve nihayet filmlerde, akla ilk önce janrın isim babası F. J. Ackerman da olmak üzere ABD’li yazarlar, film yapımcıları gelirdi. Uzaylılarla ilk teması (first contact) ABD kuracaktı. Bu amaçlı ilk parabolik yansıtıcı teleskop, SETİ projesi ABD’de kuruldu. Kurgubilim dalındaki filmleri, TV dizilerini düşününce de, Tarkovsky’nin Solaris’i bir yana, akla önce ABD kaynaklı filmler gelir. Bu alanlarda adeta bir ABD tekeli vardı. İlk güçlü bilgisayar ve yazılım şirketlerinin ABD’de doğmuş olması da bu “tekel” algısını güçlendiriyordu
Askeri darbelere gelince, Soğuk Savaş boyunca, özellikle 1960’lar ve 70’lerde akla, dünyanın bir ucundan öbürüne, Şili, Arjantin, Brezilya, Türkiye, Tayland örneklerinde olduğu gibi, öncelikle ABD gelir. Her darbeci generalin (cuntacıların, sorgulama/işkence uzmanlarının) ABD eğitimli olması, ya da darbeden önce ABD’yi ziyaretleri adeta, komplo teorilerine bile girmeyecek kadar sıradan olaylardı.
Kısacası, uzaylılarla olası bir ilk temas, kurgubilim ve askeri darbelere karar veya onay vermek ABD ayrıcalıkları, hegemonya dinamiklerinin kültürel siyasi bileşenleriydi.
 
Ve yeni gelenler...
Dünyada ekonomik, siyasi, askeri dengeler değişirken, değişikliklerin bir göstergesi olarak, ABD’nin ayrıcalıklar alanına şimdi Çin’in girmeye başladığı görülüyor.
The Atlantic dergisindeki makale, Çin’in, uzaydan gelebilecek uygarlık sinyallerini alabilmek için kurduğu dünyanın en büyük (Porto Rico’daki Aracibo dinleme istasyonundakinin iki katı çapında) uzay dinleme teleskopunu anlatıyordu. Çin, geçen yıllarda, süper bilgisayar, kuantum iletişimi gibi iki stratejik teknoloji dalında da liderliğe yükselmişti.
Çin Bilimler Akademisi, teleskopun açılışına, Cixin Liu isimli bir kurgubilim yazarını da çağırmış. Doğrusu, Liu’den ve eserlerinden haberim yoktu, Liu 2015’te, Üç Kütle Problemi (Three Body Problem) isimli üç ciltlik eseriyle, kurgubilim alanının en saygın ödülü olan Hugo ödülünü almış. Obama bu üç cildi adeta bir solukta okumuş. Ben de hemen okumaya başladım. I. cildi iki günde bitirdim. Okuyunca da, bilimsel hipotezler, teknolojik gelişme, toplumsal dinamikler, uluslararası siyaset, bireylerin psikolojileri, bir başka uygarlığın betimlenmesi gibi alanlarda, bu kadar zengin bir yapıtla bugüne kadar karşılaşmamış olduğumu düşündüm. II. cildi bitirirken hâlâ aynı düşüncedeyim.
Zimbabwe’deki askeri darbede de Çin’in izleri görülüyor. Washington Post’un aktardığına göre, darbenin lideri, Gen. Constantino Chiwenga, darbeden iki hafta önce, Çin Savunma Bakanı Chang Wanquan ile Pekin’de bir toplantı yapmış. Kimi yorumcular, Çin’in bugüne kadar rejim değişikliği düşüncesinden uzak durduğuna işaret ediyorlar ama Washington Post’a göre, karşımızda bir durum var: “Çin’in bir aktör olduğu konuşuluyor, ABD’nin ise adı geçmiyor”. Ben de, ÇKP’nin son parti kongresinde onaylanan “yeni düşünceye” (Bkz: “Çin tipi işler”, 02/11/2017) çok uygundur diye düşünüyorum.
 Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 20 Kasım 2017

31.10.16

Harold Pinter: Art Truth and Politics*



    The United States supported the brutal Somoza dictatorship in Nicaragua for over forty years. The Nicaraguan people, led by the Sandinistas, overthrew this regime in 1979, a breathtaking popular revolution.


    The Sandinistas weren’t perfect. They possessed their fair share of arrogance, and their political philosophy contained a number of contradictory elements. But they were intelligent, rational and civilized. They set out to establish a stable, decent, pluralistic society. The death penalty was abolished. Hundreds of thousands of poverty-stricken peasants were brought back from the dead. Over 100,000 families were given title to land. 2,000 schools were built. A quite remarkable literacy campaign reduced illiteracy in the country to less than one-seventh. Free education was established and a free health service. Infant mortality was reduced by a third. Polio was eradicated.


    The United States denounced these achievements as Marxist-Leninist subversion. In the view of the US government, a dangerous example was being set. If Nicaragua was allowed to establish basic norms of social and economic justice, if it was allowed to raise the standards of healthcare and education and achieve social unity and national self-respect, neighboring countries would ask the same questions and do the same things. There was, of course, at the time fierce resistance to the status quo in El Salvador.


    I spoke earlier about “a tapestry of lies” which surrounds us. President Reagan commonly described Nicaragua as a “totalitarian dungeon.” This was taken generally by the media, and certainly by the British government, as accurate and fair comment. But there was in fact no record of death squads under the Sandinista government. There was no record of torture. There was no record of systematic or official military brutality. No priests were ever murdered in Nicaragua. There were in fact three priests in the government: two Jesuits and a Maryknoll missionary. The totalitarian dungeons were actually next door, in El Salvador and Guatemala. The United States had brought down the democratically elected government of Guatemala in 1954, and it is estimated that over 200,000 people had been victims of successive military dictatorships.


    Six of the most distinguished Jesuits in the world were viciously murdered at the Central American University in San Salvador in 1989 by a battalion of the Alcatl regiment trained at Fort Benning, Georgia, USA. That extremely brave man Archbishop Romero was assassinated while saying mass. It is estimated that 75,000 people died. Why were they killed? They were killed because they believed a better life was possible and should be achieved. That belief immediately qualified them as communists. They died because they dared to question the status quo, the endless plateau of poverty, disease, degradation and oppression, which had been their birthright.


    The United States finally brought down the Sandinista government. It took some years and considerable resistance, but relentless economic persecution and 30,000 dead finally undermined the spirit of the Nicaraguan people. They were exhausted and poverty-stricken once again. The casinos moved back into the country. Free health and free education were over. Big business returned with a vengeance. “Democracy” had prevailed.


    But this “policy” was by no means restricted to Central America. It was conducted throughout the world. It was never-ending. And it is as if it never happened.


    The United States supported, and in many cases engendered, every right-wing military dictatorship in the world after the end of the Second World War. I refer to Indonesia, Greece, Uruguay, Brazil, Paraguay, Haiti, Turkey, the Philippines, Guatemala, El Salvador, and, of course, Chile. The horror the United States inflicted upon Chile in 1973 can never be purged and can never be forgiven.


    Hundreds of thousands of deaths took place throughout these countries. Did they take place? And are they in all cases attributable to US foreign policy? The answer is yes, they did take place, and they are attributable to American foreign policy. But you wouldn’t know it. It never happened. Nothing ever happened. Even while it was happening, it wasn’t happening. It didn’t matter. It was of no interest. The crimes of the United States have been systematic, constant, vicious, remorseless, but very few people have actually talked about them. You have to hand it to America. It has exercised a quite clinical manipulation of power worldwide while masquerading as a force for universal good. It’s a brilliant, even witty, highly successful act of hypnosis.


    I put to you that the United States is, without doubt, the greatest show on the road. Brutal, indifferent, scornful and ruthless, it may be, but it’s also very clever. As a salesman, it is out on its own, and its most saleable commodity is self-love. It’s a winner. Listen to all American presidents on television say the words, “the American people,” as in the sentence, “I say to the American people it is time to pray and to defend the rights of the American people, and I ask the American people to trust their president in the action he is about to take on behalf of the American people.” It’s a scintillating stratagem. Language is actually employed to keep thought at bay. The words “American people” provide a truly voluptuous cushion of reassurance. You don’t need to think. Just lie back on the cushion. The cushion may be suffocating your intelligence and your critical faculties, but it’s very comfortable. This does not apply, of course, to the 40 million people living below the poverty line and the two million men and women imprisoned in the vast gulag of prisons, which extends across the United States.


    The United States no longer bothers about low-intensity conflict. It no longer sees any point in being reticent or even devious. It puts its cards on the table without fear or favor. It quite simply doesn’t give a damn about the United Nations, international law or critical dissent, which it regards as impotent and irrelevant. It also has its own bleating little lamb tagging behind it on a lead: the pathetic and supine Great Britain.


    What has happened to our moral sensibility? Did we ever have any? What do these words mean? Do they refer to a term very rarely employed these days — conscience? A conscience to do not only with our own acts but to do with our shared responsibility in the acts of others? Is all this dead?

    Look at Guantanamo Bay: hundreds of people detained without charge for over three years with no legal representation or due process, technically detained forever. This totally illegitimate structure is maintained in defiance of the Geneva Convention. It is not only tolerated, but hardly thought about, by what’s called the “international community.” This criminal outrage is being committed by a country which declares itself to be “the leader of the free world.” Do we think about the inhabitants of Guantanamo Bay? What does the media say about them? They pop up occasionally, a small item on page six. They have been consigned to a no man’s land, from which indeed they may never return. At present, many are on hunger strike, being force-fed, including British residents. No niceties in these force-feeding procedures. No sedative or anesthetic. Just a tube stuck up your nose and into your throat. You vomit blood. This is torture. What has the British Foreign Secretary said about this? Nothing. What has the British Prime Minister said about this? Nothing. Why not? Because the United States has said, “To criticize our conduct in Guantanamo Bay constitutes an unfriendly act. You’re either with us or against us.” So Blair shuts up.


    The invasion of Iraq was a bandit act, an act of blatant state terrorism, demonstrating absolute contempt for the concept of international law. The invasion was an arbitrary military action inspired by a series of lies upon lies and gross manipulation of the media and therefore of the public; an act intended to consolidate American military and economic control of the Middle East masquerading, as a last resort — all other justifications having failed to justify themselves — as liberation; a formidable assertion of military force responsible for the death and mutilation of thousands and thousands of innocent people.
    * Harold Pinter'in 2005 yılında Nobel Töreninde yaptığı "Art, Truth and Politics" adlı konuşmasından bölümler 

28.6.15

Eşcinsel evliliği kararı

BİR yanda 150 yıl önceki iç savaşı kaybettiğini kabul etmeyen, kölelik yanlısı konfederasyonun bayrağını taşıyan ırkçıların yeri...
Bir yandan da siyah birini başkan seçenlerin büyüttüğü bir demokrasi.
Bir yandan sanki başka kimse kalmamış gibi Hillary Clinton ve Jeb Bush'u başkan adaylığına sürükleyen bir hanedan yarışının yaşandığı yer.
Bir yandan da özgürlüklerin genişlediği, yaratıcı fikirlerin yeşerdiği bir düşünce ortamı.
Tutarsız bir ülke Amerika.
Öyle olmasa bir sistem nasıl hem insanların kolayca silah edinmesine müsaade edecek kadar gerici hem de bir zamanlar toplumdan dışlanmış, ayrımcılığa uğramış eşcinsellere eşit haklar tanıyacak kadar progresif olur!

*

ÜZERİNDE herkesin uzun uzun düşünmesi gereken bir hikâyeydi Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin eşcinsel evlilikleri yasal güvence altına alan kararı.
Önemli, çünkü bir defa, 21'inci yüzyılın en canlı, en etkin sosyal adalet hareketlerinden biri olan eşcinsel haklar mücadelesinin işi nereye vardırdığının anlaşılması açısından çarpıcıydı.
Çünkü sadece eşcinsel hakları için değil, özgürlüklerin genişlemesi için çaba sarf eden bir dayanışmanın zaferiydi bu.
Ve gittikçe küresel bir hale gelen bu mücadelenin Türkiye de dahil bütün dünyaya yayacağı kavganın da bir işaretiydi.

*

MEŞHUR laftır, haklar verilmez alınır. Bizlerin bundan 10 yıl önceye göre bugün daha özgür bir ortamda yaşıyor olmamız da kolay olmadı.
Siz bu mücadelenin bir parçası mıydınız bilmiyorum.
Ama eğer bugün yaşam sınırlarımız daha genişlediyse, bunu bizlerin yerine kavga eden, bedel ödeyen, hatta yaşamını yitiren insanlara borçlu olduğumuzu bilmeliyiz.
İşte eşçinsel haklar mücadelesini de ben böyle görüyorum.
Belki fark etmesek de, sadece kendileri için değil toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren özgürlükler için çaba sarf eden, cesur, ilerici, olağanüstü bir örgütlenme.
Irkçılığa, ayrımcılığın her türlüsüne, baskıcı düşünceye karşı çıkan, bugün medeniyete en büyük katkıyı sağlayan, en ilham verici hareketlerden biri.

*

TÜRKİYE için belki şimdilik düşünülemeyecek bir adım.
Ama eşcinselliğin gittikçe daha küresel hale gelen, toplumlar üstü bir kültür boyutu olduğunu hesaba katınca farklı ülkelerdeki hedeflerin de zamanla birbirlerine yakınlaşacağını düşünmek yanlış olmaz.
Kaldı ki, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin kararında özellikle muhafazakâr toplumlar nezdinde bu mücadeleyi destekleyecek unsurlar da karşımıza çıkıyor.
Zira progresif bir hareket evlilik hakkını mücadelenin odak noktası kılarak, hak savaşının 70'lerde bayraktarlığını üstlenen ve o dönem dünyayı sallayan feministlerin bir zamanlar savaş açtığı bir kurumu yeniden kutsuyor.
Böylece bir zamanların bizim için kavga veren 2'nci dalga feministleri, kadını baskı altına aldığı, kadını suistimal ettiği için evlilik müessesesini yıkmaya çalışırken, bugün hak savaşında feministlerin yerini alan eşcinsellerin elinde evlilik iade-i itibar yaşıyor.

*

BİR çırpıda açıklanamayacak ve dünyadaki toplumsal dönüşümü anlamak için de üzerinde düşünmeye değer bir mesele bu.
5'e 4 oyla geçen Yüksek Mahkeme kararında belirleyici oyu 9 üyeli mahkemenin Cumhuriyetçilere yakın üyesi Tony Kennedy'nin vermesi ve gerekçeli kararı da lehte oy veren dört liberal üye dururken Kennedy'nin yazması bile bu açıdan başlı başına çarpıcı bir durum.
Cumhuriyetçilerin sahip çıktığı, "aile değerleri" denilen bir kalıba sokuyor işi Kennedy.
Ve şimdi Cumhuriyetçilerin büyük bir öfkeyle karşıladığı bu kararı, tam tersine, muhafazakâr bir söylemle açıklıyor.
"Hiçbir birliktelik evlilikten daha derin değildir" diyor yazısında ve bunu da "aşk, sadakat, bağlılık, fedakârlık ve aileye ilişkin en yüce amaçları evliliğin temsil etmesiyle" açıklıyor.
Böylelikle eşcinselleri geleneksel evlilik kurumunun içine girip toplumsal normlara uymaya teşvik ediyor.

*

ÇOK önemli bir karardı Yüksek Mahkeme'nin kararı. Dünyadaki hak mücadelesinde bana kalırsa bir kilometre taşı oldu.
Ve evliliğin toplumsal rolünden eşcinsel hareketin küresel gelişimine dünyanın gidişine ilişkin de fikir veren belirleyici bir gelişmeydi.
Abraham Lincoln döneminde köleliğe karşı savaşın öncüsü olan Cumhuriyetçiler, bugün göçmen sorunundan eşcinsel haklarına insanların tartıştıkları konularda toplumun nasıl gerisinde kaldıklarını ne zaman fark edecekler bilmiyorum.
Ama kendini uygarlığın ilerleyişine göre şekillendirmeye çalışan her siyasi hareketin iyi okuması gereken bir olaydı.
Tolga Tanış, Hürriyet, 28.06.2015 Pazar

10.4.14

Seymour Hersh'in kritik makalesinin tam metni: Kırmızı çizgi ve gizli hat

Seymour Hersh'*in, Pazar günü London Review of Books'ta yayınlanan ve geçen yıl Ağustos ayında Suriye’de düzenlenen kimyasal saldırının arkasında Türkiye hükümetinin olduğunu iddia ettiği makalesinin tam metnini, soL Portal okurları için yayınlıyoruz.
Çeviri: Merve Özrak, Reşat Bilici

Kırmızı Çizgi ve Gizli Hat
2011 yılında, Barack Obama, ABD Kongresi'ne danışmaksızın Libya'ya askeri bir müdahale düzenlemişti. Geçtiğimiz Ağustos ayında, Şam'ın Guta bölgesine yapılan sarin gazı saldırısının ardından hava saldırısı yapmaya hazırlanan Obama, bu kez 2012 yılında kimyasal silahların kullanımı hususunda belirlenen 'kırmızı çizgiyi' aştığı ileri sürülen Suriye hükümetini cezalandırmayı amaçlamıştı. Hazırlanan bu planın iki günden az bir süre öncesinde ise Obama müdahale için Kongre onayı arayışı içerisinde olduklarını açıklamıştı. Kongre komite oturumları için hazırlık yaparken ertelenen bu saldırı, Esad'ın Rusya'nın Suriye kimyasal silahlarına yönelik teklifini Barack Obama'nın kabul etmesiyle birlikte iptal edilmiş oldu. Peki, Libya'ya girmekten çekinmeyen Obama neden Suriye saldırısını önce erteleyip sonra müdahaleden vazgeçmişti? Sorunun cevabı, kırmızı çizgiyi zorlamayı dayatan yönetimdekiler ile bu denli ileri gitmenin hem gayrimeşru hem de tehlikeli olabileceğini düşünen askeri liderler arasındaki fikir ayrılığında yatmaktadır.
Obama'nın kararındaki bu değişikliğin temelinde Wiltshire'daki Porton Down savunma laboratuvarı yatmaktadır. İngiliz istihbaratı 21 Ağustos'ta yapılan saldırıda kullanılan sarin gazından bir numune almış ve yapılan incelemeler sonucunda kullanılan bu gazın Suriye'deki mevcut kimyasal silah numuneleriyle uyuşmadığı saptanmıştı. Suriye aleyhine tutulamayacağı anlaşılan bu durum, ABD genelkurmay başkanlığına çabucak bildirildi. İngilizlerin raporu, Pentagon’daki şüpheleri artırmıştı; genelkurmay başkanlığı teşkilatı, uzun menzilli bir bomba kullanarak Suriye'nin altyapısını hedef alan bir füze saldırısı yapmanın Ortadoğu'da geniş çaplı bir savaşa yol açabileceği konusunda Obama'yı uyarmak üzere hazırlanmaktaydı. Sonuç olarak, Amerikalı yetkililer, başkan Obama'ya bir son dakika uyarısı göndermişti; onlara göre bu da, Obama'nın saldırıyı iptal etmesine yol açmıştı.
Aylar boyunca, Suriye'nin komşularının, özellikle de Türkiye'nin söz konusu savaştaki rolü ile ilgili üst düzey komutanlar ve istihbaratçılar arasında ciddi bir kaygı mevcuttu. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcı ve cihatçı gruplar arasında yer alan El Nusra Cephesi'ni desteklediği biliniyordu. Eski bir Amerikan istihbaratçısı ile yaptığım bir görüşmede kendisi bana, “Türk hükümeti içerisinde bazı gruplar olduğunu biliyorduk. Bu grup, Suriye'ye yapılacak olası bir sarin gazı saldırısında Esad'ı köşeye sıkıştırabileceklerini ve ‘kırmızı çizgi’ hususunda Obama'yı zorlayacaklarını düşünüyordu” dedi.
Genelkurmay yetkilileri, Obama yönetiminin yalnızca Suriye'nin sarin gazına erişimi olduğu konusunda yaptığı açıklamaların yanlış olduğunu da biliyordu. Amerikan ve İngiliz istihbaratçıları, 2013 baharından beri, Suriye'deki bazı isyancı grupların kimyasal silah geliştirdiklerinden haberdardı. 20 Haziran'da, ABD Savunma İstihbarat Örgütü analistleri, beş sayfalık gizli bir konuşma planıyla birlikte örgütün direktör yardımcısı David Shedd’e brifing verdi. Belgelerde, El Nusra'nın sarin gazı ürettiğine ve bunun El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarından bu yana planlanmış en kapsamlı sarin komplosu olduğuna değiniliyordu (Bir Savunma Bakanlığı danışmanına göre, Amerikan istihbaratı uzun bir süredir El Kaide’nin kimyasal silahlarla ilgili deney yaptığını biliyordu ve köpekler üzerinde yapılan sarin gazı deneylerinin bir videosu ellerinde mevcuttu). ABD Savunma İstihbarat Örgütü'nün (DIA) raporu şu şekilde devam ediyordu: “Bundan önceki istihbarat birimleri, tamamen Suriye'nin kimyasal silah kullanımına yoğunlaşmıştı, fakat şimdi Al Nusra'nın kendi kimyasal silahlarını üretmeye çalıştığını görüyoruz. El Nusra Cephesi’nin Suriye içinde sahip olduğu göreli hareket özgürlüğü, bizleri, gelecekte örgütün kimyasal silahlarla ilgili girişimlerini engellemenin oldukça güç olacağı sonucuna ulaştırmaktadır.” Birçok istihbarat birimlerinden gelen gizli bilgilerinden de yararlanılan raporda, “Türkiye ve Suudi kaynaklı kimyasal hızlandırıcılar da, Suriye'deki onlarca kilogramlık büyük ölçekli sarin gazı üretimini desteklemektelerdi” şeklinde bir ifade vardı. (Milli istihbarat sözcüsüne DIA raporuna ilişkin bir soru yöneltildiğinde ise, “Hiçbir istihbarat yetkilisi tarafından böyle bir rapor ne istenmiş ne de hazırlanmıştır” cevabı alındı.)
Geçtiğimiz Mayıs ayında, 10 kişiden fazla El Nusra Cephesi üyesi, polise ulaşan 2kg.'lık sarin gazı ihbarı üzerine Türkiye'nin güneyinde tutuklandı. 130 sayfalık iddianamede grup üyeleri füze, havan ve kimyasal öncü maddeler satın almakla suçlandı. Bunlardan beşi, kısa süreli tutukluğun ardından salınırken, aralarında Heysam Kassab isimli liderin de bulunduğu diğer üyeler hakkındaki tutuksuz yargılama süreci 25 yıllık hapis istemiyle devam halindeydi. Bu aşamada Türk basını, Erdoğan hakkında spekülasyonlar olduğuna ve sözü geçen olaylara isminin karıştığına dair haberler yapmaktaydı. Geçen yaz gerçekleştirilen bir basın toplantısında, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Aydın Sezgin, gazetecilerin karşısında tutuklamaları reddederken, ele geçirilen ‘sarin’inin sadece ‘antifriz’ olduğunu iddia etti.
DIA raporu, tutuklamaları, El Nusra’nın kimyasal silahlara erişiminin daha da arttığına kanıt olarak görüyordu. Raporda, Kessab’ın kendisini El Nusra üyesi gördüğünden ve doğrudan örgütün askeri imalat sorumlusu Abdül Gani’ye bağlı olduğundan bahsediliyordu. Kessab ve ortağı Halid Usta, Zirve İhracat adlı bir Türk firmasının çalışanlarından biri olan ve sarin öncüllerinin fiyat kotalarını belirleyen Halit Ünalkaya ile beraber çalışıyordu. Abdül Gani’nin bu iki ortak için planı, “sarin üretimi için mükemmel bir süreç kurup, daha sonra Suriye’de gizli bir laboratuvarda geniş çaplı üretim için oradakileri eğitmekti.” DIA raporuna göre, işbirlikçilerden biri, 2004’ten beri en az yedi kimyasal silah saldırısına kaynaklık eden sarin kimyasallarını Bağdat’tan satın almıştı.
2013 yılında Mart ve Nisan aylarında gerçekleştirilen bir dizi kimyasal silahlı saldırı, birkaç ay sonra BM Suriye özel heyeti tarafından inceleme altına alındı. BM’nin Suriye’deki faaliyetlerini yakından bilen biri, Suriye muhalefetinin, 19 Mart’ta Halep yakınlarındaki Han el-Asal bölgesine yapılan ilk gaz saldırısıyla bağlantılı olduğuna ilişkin kanıtlar olduğunu söyledi. Heyetin Aralık’taki son raporunda, çok sayıda yaralıyla birlikte en az 19 sivil ve bir Suriyeli askerin öldüğü belirtilmişti. Saldırının sorumluluğu birilerine yüklenemedi, ancak BM’nin faaliyetlerinden haberdar olan bir kişi şunu ifade etti: ‘Araştırmacılar, içlerinde kurbanları tedavi eden doktorların da bulunduğu tanıklarla görüştüler. İsyancıların gaz kullandıkları açıktı. Bu, kamuoyuna yansıtılmadı; çünkü kimsenin bilmesi istenmiyordu.’
Saldırılara başlamadan aylar önce, Savunma Bakanlığı’ndan eski bir yetkili, DIA’nın (Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü), kimyasal silahlarla ilgili materyaller dâhil olmak üzere, Suriye’deki çatışmalara ilişkin toplanan tüm istihbarat hakkında SYRUP olarak bilinen gizli bir günlük raporu dolaşıma çıkardığını söyledi. Ancak bahar aylarında, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Denis McDonough’un emriyle, raporun kimyasal silahlarla ilgili bölümlerinin dağıtımı durduruldu. “McDonough’un değişikliğe gitmesine neden olan bir şeyler vardı,” diyen Savunma Bakanlığı eski yetkilisi, “Bir zamanlar büyük meseleydi, ama Mart ve Nisan’da yapılan sarin saldırılarından sonra işler değişti” diyerek parmaklarını şıklattı. Dağıtımın sınırlandırılması kararı, asıl hedef olarak Suriye’deki kimyasal silahların tasfiye edilmesine yönelik bir karadan işgal seçeneği için genelkurmay tarafından acil durum planı emri verildiği sırada alındı.
Eski istihbarat yetkilisi, ABD ulusal güvenlik teşkilatındaki birçok kişinin, uzun süredir başkanın kırmızı çizgisinden rahatsızlık duyduğunu belirtti: “Genelkurmay, Beyaz Saray’a, ‘Kırmızı çizgi ne anlama geliyor, askeri düzeydeki karşılığı nedir? Karaya asker çıkarmak mı? Geniş çaplı saldırı mı yoksa sınırlı saldırı mı?’ diye soruyordu. Askeri istihbaratı tehdidin nasıl ele alınacağını incelemekle görevlendirdiler. Başkanın akıl yürütmesi hakkında başka da hiçbir şey öğrenemediler.”
21 Ağustos saldırısından sonra Obama, Pentagon’a bombalanacak hedefleri çıkarmasını emretti. Sürecin başında, eski istihbarat yetkilisi şöyle dedi: “Beyaz Saray, Esad rejimi için yeterince ‘sancılı’ olmayacağını düşünerek, genelkurmayın sunduğu 35 hedefi reddetti.” İlk hedefler arasında sadece askeri bölgeler vardı, sivil altyapı yoktu.” Beyaz Saray’ın basıncı altında, ABD saldırı planı, “devasa bir saldırıya” dönüştü: İki B-52 bombardıman uçağı Suriye yakınındaki hava üslerine kaydırılırken, denizaltılar ve gemiler Tomahawk füzeleriyle donatıldı. Eski istihbarat yetkilisi, bana “Her geçen gün hedef listesi uzuyordu,” derken, “Pentagon’daki plancılar, başlıkları toprağın çok altına gömüldüğü için, Suriye’deki füze sahalarını vurmak için sadece Tomahawkları kullanamayız dediler; bu nedenle harekâta bir tona yakın bomba ile yüklü iki B-52 uçağı eklendi. Sonrasında da, düşen pilotları ve İHA’ları kurtarmak için arama-kurtarma ekiplerine ihtiyaç duyacaktık. Olay iyice büyümüştü.” Eski yetkili, yeni hedef listesinin “Esad’ın elindeki tüm askeri gücü imha etmek” anlamına geldiğini belirtti. Ana hedefler arasında elektrik santralleri, petrol ve gaz depoları, bilinen tüm lojistik ve silah depoları, tüm kumanda ve kontrol tesisleri ve askeri ve istihbarat binaları da vardı.
İngiltere ve Fransa da oyuna dâhil olacaktı. Parlamentonun, Cameron’un müdahaleye katılma teklifine ret oyu verdiği 29 Ağustos tarihinde, Guardian, Cameron’un hâlihazırda altı RAF savaş jetinin ve Tomahawk füzesi fırlatma kapasitesine sahip bir denizaltının Kıbrıs’ta konuşlandırılması emri verdiğine yönelik bir haber yaptı. 2011’deki Libya saldırılarında ölümcül bir rol oynayan Fransız hava kuvvetleri de, bir hayli işin içindeydi; Le Nouvel Observateur’a göre, Hollande, Rafale savaş uçaklarının Amerikan saldırısına katılması emrini vermişti. Bu uçakların hedeflerinin Batı Suriye’de olduğu bildirildi.
Ağustos’un son günlerinde, Başkan, Genelkurmaya saldırının başlatılması için kesin bir mühlet verdi. Eski istihbarat yetkilisi, “Esad’ın etkisizleştirileceği geniş çaplı bir askeri harekât, en geç 2 Eylül Pazartesi sabahı başlayacaktı” dedi. Bu nedenle, Obama’nın 31 Ağustos’ta, Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, saldırının askıya alınacağını ve Kongrede oylanacağını söylemesi pek çok kişiyi şaşırtmıştı.
Bu aşamada, Obama’nın yalnızca Suriye ordusunun sarin kullanma kapasitesine sahip olduğu yönündeki önermesi de çöküyordu. 21 Ağustos saldırısından birkaç gün sonra, eski istihbarat yetkilisi, Rus askeri istihbarat ajanlarının, Guta’da kimyasal madde örnekleri bulduklarını anlattı. Bu örnekleri inceleyip İngiliz askeri istihbaratına verdiler; bu maddeler, Porton Down’a gönderildi. (Bir Porton Down sözcüsü, şöyle dedi: “İngiltere’de incelenen birçok örnekte sarin maddesi pozitif çıktı.” MI6 ise, istihbarat konuları hakkında yorum yapmayacağını belirtti.)
Örnekleri İngilizlere gönderen Rusların, bilgi ve erişim olanaklarına ve güvenilir bir sicile sahip iyi kaynaklar olduğunu belirten eski istihbarat yetkilisi, geçen yıl Suriye’deki kimyasal silah kullanımı ile ilgili ilk rapordan sonra Amerikalı ve müttefik istihbarat servislerinin, “kullanılan şeyin ve kaynağının ne olduğuna dair bir cevap bulmak için çaba sarf ettiğini” söyledi. “Veri alışverişini, Kimyasal Silahlar Sözleşmesinin bir parçası olarak kullanıyoruz. Amerikan Savunma İstihbarat Örgütünün dayanak noktası, Sovyetler tarafından üretilen kimyasal silah parçalarının yapısının bilinmesine dayanıyordu. Ancak şu anda Esad hükümetinin cephaneliğinde hangi parçaların yer aldığını bilmiyorduk. Şam’daki olaydan birkaç gün sonra, Suriye hükümetinden, mevcut parçaların listesini bize vermesini istedik. Bu şekilde, farklılıkları hızlıca teyit edebilmiş olacaktık.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, süreç bahar aylarında pürüzsüz ilerlemedi, çünkü Batı istihbaratının yaptığı çalışmalar, “ne tür bir gazın kullanıldığını göstermiyordu ve ‘sarin’ diye bir kelimeye de ulaşılamamıştı. Buna dair pek çok tartışma yürütüldü, ancak hiç kimse bunun ne gazı olduğunu çıkaramadığı için de, Esad’ın, Başkanın kırmızı çizgisini aştığını söyleyemezdiniz.” 21 Ağustos’la beraber”, diye devam ediyor eski istihbarat yetkilisi, “Suriye muhalefeti, buradan ders aldı ve daha hiçbir inceleme yapılmadan Suriye ordusunun ‘sarin’ kullandığını ilan etti, medya ve Beyaz Saray da buna atladı. O zamandan beri, sarin varsa ‘bu Esad’ın işidir’ diye bakılıyor.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, Porton Down bulgularını Amerikan genelkurmayına aktaran İngiliz genelkurmayı, Amerikalılara şöyle bir mesaj gönderiyordu: “Bize kumpas kuruyorlar.” (Bu, geçtiğimiz Ağustos’ta bir CIA yöneticisinin gönderdiği şu özlü mesajı akla getiriyor: “Bu, mevcut rejimin işi değildi. ABD ve İngiltere bunu biliyor.”) Saldırıdan birkaç gün sonra Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları, gemileri ve denizaltıları hazır haldeydi.
Saldırının planlanmasından ve idaresinden sorumlu olan kişi, Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey idi. Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, krizin başından beri genelkurmay, yönetimin Esad’ın suçlu olduğunu destekleyen kanıtlara sahip olduğu yönündeki argümanına şüpheyle yaklaşıyordu. Daha somut kanıtlar için Savunma İstihbarat Örgütüne ve diğer servislere basınç uyguladılar. Eski istihbarat yetkilisi, “Esad savaşı kazanmakta olduğu için, Suriye’nin bu aşamada sarin gazı kullanacağını düşündürecek bir şey yoktu” diyor. Dempsey, Kongreyi sürekli olarak Amerika’nın Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunmasının yaz boyunca getireceği tehlikeyle uyararak, Obama yönetimindeki birçok kişiyi öfkelendirmişti. Geçtiğimiz Nisan’da, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin isyancıların ilerleyişine dair iyimser bir değerlendirme yapmasının ardından, Dempsey, Senato Silahlı Hizmetler Komitesine, “bu çatışmanın çıkmaza girme riski var” demişti.
Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, 21 Ağustos’tan hemen sonra Dempsey, sarin saldırısının sorumlusunun Esad yönetimi olduğunu varsayarak ABD’nin Suriye’ye saldırmasının askeri bir hata olacağını düşünüyordu. Porton Down raporu, genelkurmayın, Başkana daha ciddi bir endişe ile gitmesine neden oldu: Beyaz Saray’ın istediği saldırı, gayrimeşru bir saldırı hareketi olacaktı. Obama’nın yol değiştirmesini sağlayan genelkurmay oldu. Değişiklikle ilgili resmi Beyaz Saray açıklamasına göre –gazetecilerin anlattığı hikâye- Başkan, özel kalem müdürü Denis McDonough ile ‘Gül Bahçesinde’ yürürken, aniden karar değiştirdi ve yıllardır çatışmalı olduğu bölünmüş Kongreden saldırı için onay istemeye karar verdi. Savunma Bakanlığı eski yetkilisi bana Beyaz Sarayın, Pentagon’un sivil liderlerine farklı bir açıklama yaptığını söyledi: “Ortadoğu’nun yanıp kül olacağına dönük” istihbarat nedeniyle bombalama emrinden vazgeçilmiştir.
Başkanın Kongreye gitme kararı, Beyaz Saray kıdemlileri tarafından, Irak’ın işgali öncesinde 2002 sonbaharında George W. Bush’un attığı hamlenin bir tekrarı olarak görüldü: “Irak’ta kitle imha silahı olmadığı görülünce, Irak savaşını onaylayan Kongre ve Beyaz Saray, bu utancı birlikte üstlenmişler ve sürekli olarak yanlış istihbarat aldıklarından yakınmışlardı. Mevcut Kongre saldırıya evet oyu vermiş olsaydı, Beyaz Saray için her iki şekilde de durum aynı olacaktı: Ya Suriye’ye geniş çaplı bir saldırı ile sert bir darbe indirilerek Başkanın kırmızı çizgi kararlılığı meşru gösterilecekti ya da saldırının arkasında Suriye ordusunun olmadığı ortaya çıkınca bu suç Kongreyle paylaşılacaktı.” Bu geri dönüş, Kongredeki Demokrat liderler için bile sürpriz oldu. Eylül’de, Wall Street Journal, Obama’nın Gül Bahçesi’ndeki konuşmasından üç gün önce, “seçenekler hakkında konuşmak üzere” Demokratların lideri Nancy Pelosi’yi aradığı yönünde bir haber yaptı. Journal’a göre, daha sonra Pelosi’nin meslektaşlarıyla konuşup, Başkandan bombalama seçeneğini kongrenin oyuna sunması yönünde bir talepte bulunmadığını belirtmiş.
Obama’nın kongrenin onayına yönelmesi, çabucak bir çıkmaza döndü. “Kongre, işin bu şekilde yürümesine izin vermeyecekti,” diyen eski istihbarat yetkilisi, “Irak savaşı için alınan yetkinin aksine, Kongre, gerçek anlamda oturumlar yapılacağını ortaya koydu” diyor. Bu noktada, eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, Beyaz Saray’da bir çaresizlik hissi belirdi. “Ve böylelikle B Planı ortaya çıktı: Bombardıman saldırısının askıya alınması ve Esad’ın tek taraflı olarak kimyasal savaş anlaşmasını imzalayıp BM gözetimi altında tüm kimyasal silahların tasfiyesine uyması.” 9 Eylül’de, Londra’da yapılan bir basın toplantısında, Kerry, hala müdahaleden bahsediyordu: “Eyleme geçmemek, eyleme geçmekten daha risklidir.” Ancak bir muhabir tarafından, Esad’ın bombardımanı durdurmak için yapabileceği bir şey olup olmadığı sorulduğunda, Kerry şöyle cevap verdi: “Elbette. Önümüzdeki hafta elindeki tüm kimyasal silahları uluslararası topluluğa teslim edebilir. Ancak bunu yapmayacak gibi görünüyor, açıkçası yapılamaz da.” Ertesi gün New York Times’ın haberinde olduğu gibi, Rusya’nın aracılığıyla yapılan anlaşma, ilk olarak 2012 yazında Obama ve Putin arasında görüşülmüş ve bu anlaşma kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştı. Saldırı planları rafa kalkmasına rağmen yönetim, kamuoyu önünde savaşın meşru olduğuna yönelik yaptığı değerlendirmelerde bir değişikliğe gitmedi. Eski istihbarat yetkilisi, Beyaz Saray’daki üst düzey yetkililer için “bu düzeydeki bir hatanın telafisi yoktu, biz bir yanlış yaptık diyemezdiler” diyor. (Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü ise şöyle dedi: “21 Ağustos’ta yapılan kimyasal silah saldırısının arkasında sadece ama sadece Esad rejimi vardı.”)
ABD’nin Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la Suriye’deki muhalefetin desteklenmesi konusundaki işbirliğine dair her şey henüz açığa çıkmış değil. Obama yönetimi, CIA’nın “gizli hat” dediği Suriye’deki gayri resmi hattın oluşturulmasındaki rolünü kamuoyu önünde hiçbir zaman kabul etmedi. 2012’nin başlarında oluşturulan gizli hat, silah ve mühimmatın Libya’dan alınıp güney Türkiye ve Suriye sınırı üzerinden muhalefete ulaştırmak için kullanılıyordu. Suriye’de bu silahları alanların çoğu El Kaide ile bağlantılı cihatçılardı. (Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü ise şöyle diyordu: “ABD’nin Libya’dan başka yerlere silah temin ettiği düşüncesi yanlıştır.”)
Ocak’ta, Senato İstihbarat Komitesi, Eylül 2012’de yerel milisler tarafından Bingazi’deki Amerikan konsolosluğuna ve yakınlardaki gizli CIA binasına yapılan ve ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve üç kişinin ölümüne yol açan saldırıyla ilgili bir rapor yayımladı. Raporun, Dışişleri Bakanlığı’nı konsolosluğa yeterli güvenlik sağlamamakla, istihbarat birimlerini de, bölgede CIA’ya ait bir ileri karakolun varlığı konusunda ABD ordusunu alarma geçirmemekle eleştirmesi, geniş yankı buldu ve Cumhuriyetçilerin Obama ve Hillary Clinton’ı olayları örtbas etmekle suçlaması üzerine Washington’daki düşmanlıkları canlandırdı. Raporun kamuoyuna açıklanmayan yüksek gizlilik dereceli ekinde, 2012 başlarında Obama ve Erdoğan yönetimi arasında gizli bir anlaşma yapıldığından bahsediliyordu. Ek, gizli hatta atıfta bulunuyordu. Anlaşmanın şartlarına göre, finansman Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından sağlanırken, MI6’in desteği ile CIA da, Kaddafi’nin cephaneliğindeki silahların Suriye’ye aktarılmasından sorumlu olacaktı. Bazıları Avustralya kurumları adı altında olmak üzere, Libya’da bir dizi paravan şirket kuruldu. Tedarik ve sevkiyatı yönetmek için ise, hiçbir zaman kimler tarafından işe koşulduğu bilinmeyen emekli Amerikan askerlerine görev verildi. Operasyon, biyografı yazarı ile ilişkisi ortaya çıkınca istifa edecek olan CIA direktörü David Petreus tarafından yürütülüyordu. (Petreus’un sözcülerinden biri, operasyonun yapıldığını inkâr etti.)
1970’lerden beri yürürlükte olan yasaya göre, operasyon, hazırlandığı sırada kongre istihbarat komitelerine ve kongre yöneticilerine açıklanmadı. MI6’in de işin içinde olması, CIA’nın, görevi bir işbirliği operasyonu olarak kodlayarak yasadan kaçınmasını sağladı. Eski istihbarat yetkilisi, CIA’nın işbirliği faaliyetlerini Kongreye rapor etmemesine izin veren yasada tanımlanmış bir istisna olduğunu belirtti. (Öngörülen tüm gizli CIA operasyonları, onaylanması için Kongrenin üst yöneticilerine gönderilmek üzere, “bulgu” olarak bilinen yazılı bir belgeyle tanımlanmak zorundadır.) Ekin dağıtımı, raporu yazan ekip ve sekiz kıdemli Kongre üyesi ile sınırlandırıldı – Meclis ve Senato ile istihbarat komitelerinde yer alan Demokrat ve Cumhuriyetçi liderler. Bu, pek de gerçekçi bir girişim olmadı; bu sekiz yöneticinin bir araya gelip birbirlerine sorular yönelttiği veya aldıkları gizli bilgileri tartıştığı hiç görülmemişti.
Ek, ne saldırıdan önce Bingazi’de neler yaşandığına ilişkin bir bilgi veriyor ne de Amerikan konsolosluğunun neden saldırıya uğradığını açıklıyordu. Eki okuyan eski istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu: “Konsolosluğun tek görevi, silah sevkiyatının gizliliğini sağlamaktı, gerçek bir politik rolü yoktu.”
Konsolosluğa yapılan saldırının ardından, Washington, CIA’nın silahların Libya’dan alınmasındaki rolüne derhal son verdi, ancak gizli hat devam ediyordu. Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, “Artık ABD, Türklerin cihatçılara ne gönderdiğini kontrol edemiyordu.” Haftalar içinde, genellikle ‘manpad’ olarak bilinen yaklaşık kırk adet taşınabilir karadan havaya füze rampası Suriyeli isyancıların eline geçti. 28 Kasım 2012’de, Washington Post’tan Joby Warrick, önceki gün Halep yakınlarındaki isyancıların, bir Suriye nakliye helikopterini düşürmek için kesinlikle ‘manpad’ türü bir şey kullandığını bildirdi. Warrick şöyle yazıyordu: “Obama yönetimi, silahların teröristlerin eline geçebileceği ve ticari uçakları düşürmek için kullanılabileceği yönünde uyarıda bulunarak, Suriye muhalefetinin bu tür füzelerle silahlandırılmasına kesinlikle karşı çıktı.” İki Ortadoğu istihbarat yetkilisi, kaynak olarak Katar’a işaret ederken, eski bir ABD istihbarat analisti ise, ‘manpad’lerin, isyancılar tarafından istila edilen Suriye ordusunun karakollarından elde edilmiş olabileceğine dair bir yorum yaptı. İsyancıların ‘manpad’lere sahip olmasının, artık kontrolden çıkan gizli bir ABD programının istenmeyen sonuçları olduğu yönünde hiçbir işaret yoktu.
2012 yılının sonlarında, Amerikan istihbarat birimleri arasında, isyancıların savaşı kaybettiklerine dair bir görüş belirdi. Eski istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu: “Erdoğan öfkeden kuduruyordu, kendisini ortada bırakılmış gibi hissediyordu. Para, onun parasıydı ve musluğun kapanmasını ihanet olarak görülüyordu.” 2013 baharında, ABD istihbaratı, MİT ve Jandarmanın, kimyasal savaş teknolojilerini geliştirmek için doğrudan El Nusra ve onun müttefikleriyle çalıştığını öğrendi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyordu: “İsyancılarla olan politik işbirliğini MİT yürütüyordu, Jandarma ise kimyasal savaş eğitimi dâhil olmak üzere, askeri lojistik, olay yeri danışmanlığı ve eğitim sağlıyordu.” 2013 baharında Türkiye’nin rolünün artırılması, bölgede yaşadığı sorunlara çözüm olarak görülüyordu. Erdoğan, cihatçılara verdiği desteği keserse her şeyin biteceğini biliyordu. Aradaki uzun mesafe ve silah ve mühimmat sevkiyatının zorlukları nedeniyle, Suudiler, savaşı lojistik olarak destekleyemiyordu. Erdoğan’ın ümidi ise, ABD’yi kırmızı çizgiyi aşmaya zorlayacak bir olayı kışkırtmaktı. Ancak Obama, buna Mart ve Nisan’da bir cevap vermedi.
Obama ve Erdoğan, 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da görüşürken herhangi bir fikir ayrılığı belirtisi yoktu. Görüşmeden sonra yapılan basın toplantısında, Obama, “Esad’ın gitmesi” gerektiği konusunda anlaştıklarını söyledi. Suriye’nin kırmızı çizgiyi geçip geçmediği sorulduğunda ise, Obama, bu silahların kullanılmış olduğu yönünde kanıtlar olduğunu bildirirken, şunu ekledi: “Bizim için önemli olan, orada gerçekte neler yaşandığına dair daha detaylı bilgiler alıyor olduğumuzdan emin olmaktır.” Kırmızı çizgi hala aşılmamıştı.
Washington ve Ankara’daki yetkililerle düzenli olarak görüşen bir Amerikalı dış politika uzmanı, bana Obama’nın, Mayıs’taki ziyaret sırasında Erdoğan için verdiği bir iş yemeğinden bahsetti. Yemeğe, Türklerin, Suriye’nin kırmızı çizgiyi aştığına dair ısrarları ve Obama’nın bu konuda bir şeyler yapmak için gönülsüz olduğuyla ilgili şikâyetler damga vurmuştu. Obama’ya John Kerry ve daha sonra istifa edecek olan ulusal güvenlik danışmanı Rom Donilon eşlik etti. Erdoğan ise, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile katıldı. Erdoğan’a olan yakınlığı ve sadakatiyle bilinen Fidan, önceden beri Suriye’deki radikal isyancı muhalifleri destekliyordu.
Dış politika uzmanı, Donilon’dan duyduklarından bahsetti. Bu olay, üst düzey bir Türk diplomattan haber alan eski bir ABD yetkilisi tarafından daha sonra teyit edildi.) Uzmana göre, Erdoğan, toplantıda Obama’ya kırmızı çizginin aşıldığını göstermeye çalışırken, olayı anlatması için Fidan da yanında oturuyordu. Erdoğan, Fidan’ı görüşmeye dâhil etmeye çalışırken, Fidan konuşmaya başladığı sırada, Obama bir kez daha sözünü kesip, “Biliyoruz” dedi. Tam o sırada, Erdoğan kızmış bir halde, “Ama kırmızı çizginiz aşıldı!” dedi. Ardından uzman şunları ekledi: “Donilon’un ifadesine göre, Erdoğan, Beyaz Saray’ın içinde o kahrolası parmağını Başkana sallıyordu.” Daha sonra Obama, Fidan’a dönerek şöyle demiş: “Suriye’de radikallerle beraber neler yaptığınızı biliyoruz.” (Geçtiğimiz Temmuz’da, Dış İlişkiler Konseyine katılan Donilon, bu hikâye hakkındaki sorulara cevap vermemişti. Türk Dışişleri Bakanlığı da, yemekle ilgili soruları yanıtlamadı. Bir Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü, söz konusu yemeği teyit ederken Obama, Kerry, Donilon, Erdoğan, Fidan ve Davutoğlu’nun yemek masasındaki bir fotoğrafını gösterdi ve “Bunun dışında, görüşmelere dair detayları paylaşmayacağım” diye ekledi.
Ancak Erdoğan eli boş dönmedi. Obama, Türkiye’nin, ABD’nin İran’a karşı yaptırımlarının bir parçası olarak İran’a altın ihracatını yasaklayan yasal düzenlemedeki boşlukları kullanmaya devam etmesine izin veriyordu. Mart 2012’de, AB’nin de İran bankalarına yaptırım uygulaması sonucunda, sınır ötesi ödemelere imkân tanıyan SWIFT elektronik ödeme sistemi, İran’a ait onlarca finans kurumunu devre dışı bıraktı ve bu ülkenin uluslararası ticaret kapasitesini önemli ölçüde kısıtladı. Haziran’da bir kararname daha çıkaran ABD, “altın boşluğu” denen bir yasal boşluk bıraktı ve İran’daki özel kuruluşlara altın sevkiyatı devam etti. İran petrolünün ve gazının önemli müşterilerinden biri olan Türkiye, enerji yatırımlarını Türkiye’deki bir İran hesabına Türk lirası şeklinde yaparak bu boşluktan yararlanmış oldu; daha sonra bu paralar, İran’daki müttefiklere altın ihraç etmek amacıyla Türk altını almak için kullanıldı. 13 milyar dolar değerindeki altının, Mart 2012 ve Temmuz 2013 arasında İran’a bu şekilde girdiği bildirildi.
Bu program Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde adı yolsuzluğa karışan siyasetçiler ve ticaret adamları için kısa sürede gelir kanyağı haline geldi. Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Aracılar, her zaman yaptıkları işi yaparlar: İşin % 15’ini almak. CIA, ortada dolaşan paranın yaklaşık 2 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Parmaklara altın ve Türk Lirası yapışıyordu.” Ortadaki yasadışı paralar, Aralık ayında Türkiye’de “altın karşılığında gaz” skandalını ateşledi ve önemli iş adamları ve hükümet yetkililerinin akrabaları dâhil, 24 kişi hakkında suçlama yapılmasına ve üç bakanın istifasına yol açtı; bu bakanlardan biri, Erdoğan’ı da istifaya çağırdı. Türk devletine ait bir bankanın genel müdürü de skandalın içindeydi ve polis tarafından evlerde yapılan aramalarda ayakkabı kutularında bulunan 4,5 milyon dolardan fazla bir paranın vakıf bağışları olduğunu iddia etti.
Geçtiğimiz yılın sonlarında, Foreign Policy’den Jonathan Schanzer ve Mark Dubowitz, Obama yönetiminin, altın boşluğunu Ocak 2013’te kapattığı, ancak “yasanın altı ay boyunca yürürlüğe girmemesi yönünde lobi faaliyeti yürüttüğü” şeklinde bir haber yaptı. Yönetimin, aradaki zamanı, İran’ı nükleer program konusunda pazarlık masasına çekmek için bir teşvik olarak ya da Türk müttefikini Suriye’deki iç savaş konusunda yatıştırmak için kullandığını iddia ettiler. Erteleme, İran’ın, “yaptırımları daha da zayıflatarak, milyarlarca doları altın bazında biriktirmesine” olanak sağladı.
ABD’nin, CIA’nın Suriye’ye silah sevkiyatı desteğini kesme kararı, Erdoğan’ı siyasi ve askeri açıdan savunmasız bıraktı. Eski istihbarat yetkilisi şöyle konuştu: “Mayıs zirvesindeki gündemlerden biri de, Suriye’deki isyancılara tedarik sağlanacak tek hattın Türkiye olduğu gerçeğiydi. Bu iş, Ürdün üzerinden yapılamazdı, çünkü güneydeki bölge çok açık ve Suriyelilerin kontrolü altında. Lübnan’daki vadilerden ve tepelerden de yapılamazdı, çünkü diğer tarafta kiminle karşılaşacağınız kesin değil. ABD’nin isyancılara verdiği askeri destek olmadığı sürece, Erdoğan’ın Suriye’yi uydu devlet yapma rüyası buharlaşmakta ve buna neden olanın da biz olduğunu düşünmektedir. Suriye savaşı kazandığı zaman, isyancıların kendisine geleceğini biliyor. Başka nereye gidebilirler ki? Yani şimdi Erdoğan, arka bahçesinde binlerce radikal bulmuş olacak.”
ABD’li bir istihbarat danışmanı, 21 Ağustos’tan birkaç hafta önce, Dempsey ve savunma müsteşarı Chuck Hagel için hazırlanan gizlilik derecesi yüksek bir brifing gördüğünü söyledi. Brifingte, Erdoğan yönetiminin güç kaybeden isyancılar hakkında büyük endişeye kapıldığından bahsediliyordu. Değerlendirmede, Türk yönetiminin, “ABD’yi askeri cevap vermeye sevk edecek bir şeyler yapma ihtiyacından” bahsettiği yönünde bir uyarıda bulunuluyordu. Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, yaz sonuna doğru, Suriye ordusu isyancılar karşısında hala avantajlıydı ve bu durumu yalnızca Amerikan hava kuvvetleri tersine çevirebilirdi. Sonbaharda ise, 21 Ağustos olayları üstünde çalışmaya devam eden Amerikalı istihbarat analistleri, gaz saldırısını Suriye’nin yapmadığını düşünüyorlardı. Ancak ortada bir fedai vardı, olay nasıl olmuştu? Birincil şüpheli Türklerdi, çünkü bu olayın gerçekleşmesini sağlayacak her şeye sadece onlar sahipti.
21 Ağustos saldırılarıyla ilgili kesitler ve diğer veriler bir araya getirilince, istihbaratçılar, şüphelerini destekleyen kanıtlar gördüler. Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyor: “Bunun, Erdoğan’ın çevresi tarafından Obama’nı kırmızı çizginin ötesine geçmesini sağlamak için planlanan gizli bir eylem olduğunu biliyoruz. Daha önceki gaz kullanımını incelemek üzere 18 Ağustos’ta Şam’a giden BM denetçileri oradayken Şam’da veya Şam yakınlarında bir gaz saldırısı yapılmasını teşvik etmeliydiler. “ Görkemli bir gösteri planlanmıştı. Savunma İstihbarat Örgütü ve diğer istihbarat birimleri, yüksek komutanlarımıza, sarinin Türkiye tarafından temin edildiğini ve yalnızca Türk desteğiyle elde edilebileceğini söylediler. Türkler, sarin üretimi ve kullanımı konularında da eğitim verdiler.” Bu değerlendirmeyi destekleyen birçok unsur, saldırının hemen ardından kesintiye uğrayan konuşmalar üzerinden, Türklerin kendisinden geliyordu. “Temel kanıt, saldırı sonrasında Türk yetkililerde görülen memnuniyet ve bir araya gelişlerde gözlenen karşılıklı övgülerdi. Operasyonlar, planlama aşamasındayken her zaman son derece gizli tutulurlar, ancak iş kibirlenmeye geldiği zaman her şey pencereden uçup gider. Faillerin başarı için övgü dilenmesinden daha acınası bir şey yoktur.” Erdoğan’ın Suriye’de yaşadığı sorunlar yakın bir zaman içinde sona ermeyecek: Gazı at, Obama kırmızı çizgi aşıldı desin ve Amerika, Suriye’ye saldırsın. En azından düşünceleri buydu, fakat plan o şekilde ilerlemedi.”
Saldırı sonrası Türkiye ile ilgili istihbarat, Beyaz Saray’a gitmedi. Eski istihbarat yetkilisi ise şöyle diyor: “Hiç kimse bu konu hakkında konuşmak istemiyor. Hiç kimse Başkana karşı çıkmak da istemiyor. Bombardıman saldırısı askıya alındığından beri, Suriye’nin sarin saldırısında parmağı olduğuna dair tek bir kanıt bile yok. Hükümetim hiçbir şey söyleyemiyor, çünkü çok sorumsuz davrandık ve Esad’ı suçladığımız için, şimdi de kalkıp Erdoğan’ı suçlayamıyoruz.”
Türkiye’nin, Suriye’deki olayları kendi çıkarlarına göre manipüle etme konusundaki istekliliği, geçtiğimiz ayın son günlerinde, yerel seçimlerden birkaç gün önce Erdoğan ve yakın çevresiyle ilgili YouTube’a düşen bir tape ile sergilenmiş oldu. Tapede, yapılacak bir yanıltıcı harekâtın (‘yanlış bayrak’ harekâtı), Türk ordusuna Suriye’ye girmesi için bahane sunacağından bahsediliyordu. Operasyonun merkezi, Suriye’nin Fransız mandası altında olduğu 1921 yılında Türkiye’ye geçen, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu I. Osman’ın dedesi Süleyman Şah’a ait olan ve Halep yakınlarından bulunan bir türbeydi. İslamcı örgütlerden biri, türbeyi putperestlik mekânı diye yok etmekle tehdit ederken, Erdoğan yönetimi de, türbeye bir zarar gelirse açık açık misilleme yapmakla tehdit ediyordu. Sızdırılan görüşme ile ilgili bir Reuters haberine göre, Fidan olduğu iddia edilen kişi, provokasyon yapıyordu: ”Şimdi bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir.” Bunun, Suriye’den kaynaklanan tehditlerle ilgili bir ulusal güvenlik toplantısı olduğunu kabul eden Türk hükümeti, kaydın manipülasyon olduğunu ifade etti. Daha sonra hükümet, YouTube’a erişimi yasakladı.
Obama’nın izlediği politikada önemli bir değişiklik olmazsa, Türkiye’nin, Suriye’deki iç savaşa yönelik müdahalesi devam edecektir. Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Meslektaşlarıma, özellikle şu anda çok yanlış bir seyir izleyen Erdoğan’ın isyancılara yaptığı desteği durdurmanın bir yolu olup olmadığını sordum. Cevap şöyle oldu: ‘Her şeyi berbat ettik’. Erdoğan değil de, bir başkası olsaydı, durumu kamuoyuyla paylaşabilirdik, ancak Türkiye özel bir konu, NATO müttefikimiz. Türkler, Batıya güvenmiyorlar. Türklerin çıkarlarına uymayan bir tutum alırsak, bizim yanımızda durmazlar. Erdoğan’ın gaz olayındaki rolü hakkında bildiklerimizi kamuoyuyla paylaşsaydık, tam bir felaket olurdu ve Türkler bize şöyle derdi: ‘Bize ne yapıp yapamayacağımızı söylerseniz, size karşı nefret duyarız.’”

Hersh ısrarlı: Jandarma Halep'e kadar kimyasal taşıdı


Geçen sene Suriye'de yaşanan kimyasal silah saldırısını Türkiye'nin yaptırdığını iddia eden ABD'li gazeteci Seymour Hersh, iddiasının arkasında duruyor. Hersh, saldırıyı MİT'in planladığını, Jandarma'nın Halep'e kadar kimyasal taşıdığını ve elinde belgelerin bulunduğunu söylüyor.
ABD'li gazeteci Seymour M. Hersh, geçtiğimiz haftasonu yayımladığı ve 21 Ağustos 2013 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam yakınlarındaki Doğu Guta bölgesinde yaşanan kimyasal saldırıyı MİT'in planladığını iddia ettiği makalesinin ardından gündemde kalmaya devam ediyor.
Diken.com.tr'den İlhan Tanır'a konuşan Hersh, elinde belgeler bulunduğunu belirterek, makalesinin arkasında durmaya devam etti.
Hersh'ün mülakatından ilgili bölümler şöyle:

Beyaz Saray’ın haberinizi yalanlayan açıklaması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu açıklama, daha önce yaptıkları açıklamanın benzeri zaten (Hersh, geçen Aralık ayında London Review of Books’a yazdığı ‘Kimin Sarin’i başlıklı habere dair Beyaz Saray yalanlamasından bahsediyor). Söyledikleri her şeyin doğru olduğunu iddia eden bir açıklama. Aslında söyledikleri şey şu: ‘Hersh’ün elindeki istihbarat dökümanı aslında yok’ (gülüyor)…. Yani kafalarını kumun içinde tutmak istiyorlar. Kendi bilecekleri iş.

Bu rapor elinizde mi yoksa duyumunuz mu var?
Evet, tabii ki. Hatta şu an önümde! İzin verin ilk satırını okuyayım isterseniz. İlk satırı kalın harflerle yazılmış ve ‘konuşma noktaları’ diyor. Hitap ettiği kişi, üst düzey yetkili, ABD Savunma Bakanlığı İstihbarat Teşkilatı Başkan Yardımcısı David Shedd…. 20 Haziran (2013) tarihli… İlk konuşma noktasının başlığında, yine kalın harflerle, ‘‘El Nusra Cephesi bağlantılı sarin üretim hücresi…” yazıyor. Yani böyle bir hücre bulunduğunu söylüyorlar. Deniyor ki, El Nusra Cephesi bağlantılı sarin üretim hücresi 11 Eylül 2001 öncesindeki El Kaide bağlantılı hücreden bu yana en ileri sarin üretim merkezi. Bunu biliyoruz çünkü, orada (Afganistan) savaş başladıktan sonra, 2001’in sonbaharından El Kaide’nin sarin üretim faaliyetlerinin görüntüleri ele geçirildi. El Kaide’nin sarin gazını hayvanlar üzerinde denediğini biliyoruz.

Bu bahsettiğiniz El Nusra’nın Sarin üretim hücresi, merkezi Suriye içinde mi?
Tabii ki. Bu bir El Nusra hücresi. Kuvvetle muhtemel ki Halep yakınlarında bir yerde. Sözünü ettiğim raporda El Nusra’nın adamlarından söz ediliyor. Suriye’deler… Türkiye’de kimyasal madde alımı yapma çabasındalar, sinir gazı bileşenleri ve gerekli teçhizat da dahil olmak üzere. Anlaşılan o ki biz (ABD istihbaratı) bundan haberdarız, bunu takip etmişiz ve ne yaptıklarını biliyoruz. Ve biz (ABD istihbarat ve hükümeti) bu faaliyetleri izlemişsek MİT’in izlemediğini hayal edemem açıkçası. Türkiye içinde değil yani bu bahsettiğimiz sarin merkezi.

Bu yazının yayınlanmasından sonra Suriye rejiminden herhangi biri irtibata geçti mi sizinle?
Hayır. Bakınız, bana ilginç gelen bazı değerlendirmeler var haberimle ilgili… Yok efendim, Rusların istihbaratına nasıl güvenirmişiz? (Hersh’ün haberinde, 21 Ağustos 2013′teki sarin gazı saldırısı muhaliflerin yapmış olabileceğine dair ilk bulguya Rusların ulaştığı ve bölgeden elde edilen numuneyi İngiliz istihbaratına verdiği belirtiliyor.) İyi de o bulgular önce İngiliz Genelkurmayı tarafından, sonra da ABD Genelkurmayı tarafından gözden geçirildi ve ancak bundan sonra ABD Başkanı’nın önüne kondu. Ee, neden bahsediyor bu insanlar o zaman? Ruslar getirdi diye çürük mü olacak bulgular? Deli saçması bu. Ha tabii bir de Baas’çıymışım ben. Öyle diyorlar. Faşist Alevi’nin tekiymişim. Bunu bilmiyordum (kahkaha atıyor).

Şimdiye kadar Erdoğan konuşmadı ama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ‘Külliyen yalan’ dedi. Bu gerçekten dediğiniz gibiyse, insanlığa karşı suç olarak kabul edilir mi?
Bakın Türkiye, Suriye içinde sarin gazı geliştirilmesine yardım ediyordu. Bakın mesele şu: Şimdilik Türkiye’yi unutalım, ben Amerikalıyım. Benim hükümetim, halen Suriye içinde, muhalefet bölgelerinde sarin bulunmadığında ısrar ediyor. Seküler veya seküler olmasın, hiçbir muhalif grubun elinde yok diyor. Amma velakin daha geçen ay içinde, Florida’daki ‘Merkez Komutanlığı’nda, ki Ortadoğu’yla ilgilenir, komutanların liderliğinde bir beyin egzersizi yapıldı. Bu egzersiz, terörle mücadele egzersiziyidi ve konu neydi biliyor musunuz? Şuydu: El Nusra veya IŞİD (daha radikal ve hemen hepsi Suriye’ye yabancı ülkelerden gelmiş yabancı cihadçılardan oluşan grup), ülkeden dışarı sürülür de can havliyle sarin stokunu, uzmanlıklarını ve gazı kullanma yöntemlerini Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren diğer Sünni, Cihadçı, Selefi veya Vahhabi gruplara aktarırlarsa ne yaparız? Evet, buydu egzersizin konusu. Şimdi ABD ordusu, böyle bir sarin saldırısında ne türlü önlemler alabiliriz diye kafa patlatırken benim hükümetim kalkmış Washington’da, ‘Herhangi bir grupta sarin var mı bilmiyoruz’ diyor. Dalga mı geçiyorlar? Buna ‘kafaları kuma gömmek‘ denir. Peki neden böyle yapıyorlar? Çünkü haberde de yazdığım gibi, eğer ABD Başkanı bir şey söylediyse, kimse buna yanlış diyemez.

Haberinizde, saldırının sonrasında Türk yetkililerin konuşmalarının Amerikan istihbaratı tarafından dinlendiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Türkiye ABD tarafından ne çapta dinleniyor?
Bir soruyla yanıt vereyim. İki kere iki ne eder? Dört. Yanıt burada. Her şeyi söylememi mi istersin? Daha söyleyecek ne kaldı? Her şeyi yazdım zaten. Genelde şu söylenebilir, herhangi bir olaydan hemen sonra, zeki insanlar bilir ki, o olayla ilgili en çok şey öğrendiğin an, olay sonrasındaki zamandır. Çünkü herhangi bir operasyondan önce birçok güvenlik önlemi alınır. Operasyondan sonraysa genelde bolca böbürlenilir, zafer naraları atılır. Çoğu zaman, konuşmalar sadece toplanır ama hemen dinlenmez. Böyle durumlardaysa anlık olarak dinlenir.

Bu yazıda bahsettiğiniz Türk istihbarat yetkililerinin saldırı sonrası konuşmalarının dökümünü bizzat gördünüz mü?
İlk olarak bu yersiz bir soru. İkinci olarak, ben bu konuşmaları dinlemiş birisinden alıntı yaptım. Daha ötesini söyleyemem. Bildiğin gibi ben bu işlerde yeni değilim. Çok eskiyim. Bak bugün doğum günüm benim. 77 yaşındayım ben. Konuştuğum bazı insanları ben 30 yıldır tanıyorum. Beraber büyüdük bu insanlarla. Dostuz onlarla. Aramızda bir güven bağı var.

Yazdığınız haber hakkında bazı eleştiriler geldi. Örneğin 21 Ağustos’taki sarin gazı saldırısnın ‘volkan füzesi’yle yapıldığı ve bunun sadece rejimin elinde olduğunu ileri sürüyorlar.
Ohh, evet, Elliot Higgins veya Brown Moses (Suriye’deki askeri gelişmeler üzerine yazan bir blog’cu) diyorlar kendisine. Ted Postol’la konuşmanı tavsiye ederim onun yerine. Postol (şu an MIT Üniversitesi’nde bilim, teknoloji ve uluslararası güvenlik profesörü, füze savunma uzmanı) daha önce Donanma Harekat Komutanı’nın bilim danışmanıydı. Postol aylar önce beni ilk aradığında (Aralık’ta yazdığı yazıyı kastediyor) bana, ‘Başın belada, fena halde yanılıyorsun’ dedi. Sonrasındaysa üzerinde çalıştıktan sonra bir başka e-posta gönderip, ‘Vay canına, yazdığın doğruymuş’ dedi. Bakınız, Higgins’i tanımıyorum. Sürekli bu volkan füzelerinden söz ediyor (Higgins 21 Ağustos saldırısının volkan füzeleriyle düzenlendiğini, bunların da sadece Suriye rejiminin elinde bulunduğunu, bununla ilgili birçok video bulunduğunu, dolayısıyla saldırıyı muhaliflerin yapmış olamayacağını savunuyor). Oysa (BM’nin Suriye’ye kimyasal silah saldırılarının incelenmesi için gönderdiği ekibin başkanı) Åke Sellström, 16 Eylül’de bir basın toplantısı yaptı ve saldırıda kullanılan füzelerin en fazla bir iki kilometre mesafe kat etmiş olduğunu söyledi (Aynı sonuca Postol ve ekibi de varmıştı). Şimdi size soruyorum: Suriye ordusu, içinde sinir gazı bulunan füzeleri sadece bir iki kilometre öteye fırlatacak, öyle mi? (kahkaha atıyor.) Rüzgarın değişme ihtimali göz önüne alındığında, bu bir intihardır. Bu hakikaten cesaret ister! Ayrıca kullanılan füzenin isabetli bir füze olmadığı da anlatıldı. Dört aydır aynı şeyleri söylüyor Higgins. Bu geçen yılın haberi. Biz şimdi yeni bilgiler hakkında konuşuyoruz. Volkanları geçtik.

Dan Kaszeta da ağır eleştiriler getirdi…
Kim ki o? Savunma alanında bazı şirketleri var. O şirketlere bak, hepsi bir kişiden oluşuyor. Kim bu adam? 10 yıl önce kimyasal işlerle ilgili çalışmış. Hiçbir niteliğe sahip değil. 10 yıl önce cep telefonu işlerinde çalışmış bir kişiden cep telefonları hakkında şimdilerde bir uzmanlık alır mısın? Aynen öyle… Kimyasal alanda da birçok değişiklik yaşandı. Higgins de Postol’la görüşmeler yaptı ama kendi pozisyonunu korumaya kararlı. Higgins biraz Beyaz Saray’a benziyor, ‘bir şey dedim mi bunu sonuna kadar savunurum’ durumu. Volkan füzeleri hakkında ABD hükümeti herhangi bir pozisyon alıp, bu argümanı savundu mu? Hayır. Ne anlama geliyor bu? Çok açık bence. Eğer hükümet uzmanları Higgins’in söylediğini ciddi bulsaydı, üstüne gitmez, stratejik olarak ele almaz mıydı? Tabii ki alırdı. Sorun şu, insanlar Esad’ı sevmediğinden dolayı, tabii haklı sebeplerle, bu tür haberleri de beğenmiyor. Beni de Baasçı, Alevi diye damgalıyorlar. Ama bu bir şey değil. 1969 yazında Vietnam’da Mai Lai’de Amerikan askerlerinin 550 çocuk, erkek ve kadını öldürdüğünü ortaya çıkardığımda çok daha kötü tepkilerle karşılaşmıştım.

Türkiye’nin Sarin hakkında eğitim vermesi veya bu kadar büyük bir sarin stokunu Şam’a taşıması, saldırı planlamasının çok güç olduğunu söyleyenler var. Buna ne dersiniz?
Amerikan istihbaratı bir sonuca vardı. O da şu: MİT bizzat yapmıyor… Teknik olarak değil yani ama stratejik ve düşünce bazında yapıyor. Türk jandarmalar maddeleri kamyonlarla Suriye içine taşıdı. Bu materyaller Türkiye’den Suriye’ye sokuldu, Halep’e götürüldü. Sinir gazı yapılan kimysal maddeler dahil olmak üzere, sonradan da orada bileşim gerçekleştirildi. Ve tüm bunları anlatan bir (ABD) istihbarat raporu var. Ben de bunun üzerine yazdım. Hepsi bu.

 * * *


Flaş iddia: Guta'daki kimyasal saldırıyı MİT planladı!
ABD'li gazeteci Seymour Hersh, bugün yayınlanan makalesinde, Suriye'de aldığı tutum nedeniyle Erdoğan'ı zor duruma düşürecek çarpıcı iddialarda bulundu. Hersh'in yazısında iddia ettiği öne çıkan kimi başlıklar şöyle;

- Tayyip Erdoğan'ın El Nusra'nın destekçisi olduğu ABD tarafından da biliniyordu.
- 2013'ün bahar aylarında, Erdoğan, içerideki sorunlarının çözümleri içinde Türkiye'nin Suriye'deki rolünün anahtar niteliğinde olduğunu görüyor ve cihatçılara desteği keserse her şeyin biteceğini biliyordu!
- Erdoğan'ın umudu, ABD'yi kırmızı çizgiyi aşmak için zorlayacak bir olayı teşvik etmek oldu!
- El Kaide ve bağlı örgütlerinin, Türkiye'de gelişkin ölçülerde kimyasal silah depoları bulunuyor.
- Guta'daki kimyasal saldırının Erdoğan'ın planlamasıyla yaşandığı biliniyor.
- MİT ve jandarma, kimyasal savaş yeteneklerini geliştirmek için Nusracılar ile doğrudan bağlantılı çalışıyor, ABD istihbaratı bunu 2013 baharından beri biliyor!
- Türkiye ve Suudi Arabistan'daki bir dizi 'üretim merkezi', kilogramlarca sarin gazı öncülü üretmek için çalışıyordu. (Guta saldırısından önce)
- Geçtiğimiz Mayıs ayında, Türkiye'de 10 Nusra üyesi yakalandı, haklarında 130 sayfa iddianame yazıldı, ama liderleri Heysem Kassab ile birlikte salıverildiler.
solPortal

23.6.13

Online haklarınızı kim koruyor?

Prism skandalından bahsedeceğiz biraz. Haklarınız için Amerikalılardan açık açık neden hesap sorulmuyor ona bakacağız.
Kim koruyacak hakkınızı? Eğer başka bir ülkenin online kişisel bilgilerinize erişimi olduğu anlaşılırsa, bunun peşine düşmek kimin görevi? Öncelikle hükümetin değil mi? Peki İngilizlerin Bakan Mehmet Şimşek’i kendi ülkelerindeki bir toplantıda dinlediği ortaya çıkınca hemen “doğruysa skandal” açıklaması yapan Türk hükümetinin, Amerikalıların ‘Prism’ dediği bir programla Facebook, Twitter ne kadar sosyal ağ, Google, Microsoft, ne kadar e-posta servis sağlayıcı varsa, hepsinin server’ları üzerinden sizi izleyebildikleri ortaya çıkınca neden sesi çıkmıyor? Bakan’ın çok çok önemli hakları için kıyameti koparırlarken sizin mahremiyetiniz demek pek umurlarında değil. Öyle mi? Peki bu normal mi? 70 küsur milyonun her türlü güvenliğinden sorumlu hükümet eğer bunu da yapmayacaksa, başka ne yapacak bana söyler misiniz?
Hikâye, eskiden CIA’de çalışırken edindiği yüksek düzeyli güvenlik sertifikasıyla daha fazla maaşa CIA taşeronu danışmanlık şirketi Booz Allen Hamilton’a geçen Edward Snowden’ın (30) ifşaatıyla patladı. Washington Post’a yolladığı 41 sayfalık bir sunumun Post’un yayımlamaya cesaret edebildiği sadece dört sayfasında, Amerikalıların Prism’le dünyada herkesin dijital sırlarına ulaşabildiği ortaya çıktı.

BIG DATA
Ben de skandal ortaya çıkınca Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndaki brifinglerde sormaya başladım. “Size şimdiye kadar bu konuda kaygılarını ileten ve bilgi isteyen bir yabancı hükümet oldu mu?” diye. Sözcü de sürekli “Duymadım” dedi. Baktım olacak gibi değil. Vazgeçtim. Bu sefer “Bu programın kapasitesinden başka hükümetleri de yararlandırdınız mı?” diye sormaya başladım. Öyle ya... Bir hükümetin bu konuda Amerika’dan hesap sormaması için ancak işin içinde olması lazım. Onu sorunca da sözcü, “Bu konuyu tartışmam” diye cevap vermeye başladı.
Sorun şu: İki ayrı olay var. Guardian gazetesinin ortaya çıkardığı birincisinde, Amerikan hükümeti, kendi vatandaşlarınınki dahil Amerikan telefon operatörleri üzerinden yapılan arama dökümlerini arşivliyor. İçerik yok. Sadece kim kiminle konuşmuş. Bununla ‘Big data’ denilen bir üst veri oluşturuyor. İhtiyaç olunca da... Mesela bir terör saldırısı riski halinde veriyi açıp bakıyor. Amerikalılar tabii köpürdü. Hükümet mahkeme kararı olmadan mahremiyetimizi nasıl ihlal eder, diye. Yönetim de dedi ki, “Her şey yasal bize güvenin.”
Sonra ikinci olarak, Post bu Prism işini yazdı. Amerikalılar yine ayaklandı. Ama yönetim, “Dökümler Amerikalılara ilişkindi ama Prism daha çok yabancılara yönelik, merak etmeyin” deyip iç politika kısmından sıyrıldı. Çünkü kamuoyu ve basın da, büyük oranda “E iyi o zaman” dedi. Prism için “Yabancıların hakkı yok mu, yabancı hükümetler bu işin peşine düşmüyor mu?” diye etrafta yerli yersiz soru soran sadece  birkaç yabancı gazeteci kaldı.
Gördünüz değil mi?...  “Alman Hükümeti, Obama Yönetimi’ne Prism işi yüzünden yüklenmiş” haberleri çıkınca, Obama çarşamba günü Berlin’deki Brandenburg Kapısı’nda 200 bin kişiye nasıl izahat verdi. “Mevcut programlarımız, hukukun üstünlüğüyle bağlıdır. Ve güvenliğimize yönelik tehditlere odaklı, sıradan insanların iletişimlerine değil” diye başlayıp Prism demeden uzun uzun nasıl günah çıkardı. İşte anlamadığım… Obama neden sadece Alman hükümetiyle çalışmalarına vurgu yaptı da Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer ülkelere benzer türden bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmedi? 

HESAP SORMA
Ya da acaba ben soruları yanlış mı soruyorum? Aslında şöyle düşünsem daha mı doğru olur: “Elinizde böyle bir kapasite varken ve dünyada erişemeyeceğiniz dijital bilgi kalmamışken, kim sizden kendi vatandaşlarının hakkını aramak için hesap sorabilir ki!”
Mesela Türkiye’yi ele alın. Son beş yıllık siyasi tarihi, dijital skandallarla sarsılmış bir ülkesiniz. Gazetecilerinize virüslü mesajlar yollandığı iddiaları var. Muhalefet lideriniz internete yüklenen bir kasetle gitmiş. Bir ara neredeyse her gün sanal âleme ses kasetleri düşmüş, seçim aday listeleri altüst olmuş, bunlar yüzünden insanlar hapse atılmış. Ve karşınızdaki ülke, elindeki teknolojiyle bunların hepsinin iç yüzüne vâkıf. Siz bunları ya hiç ortaya çıkarmaya bile çalışmamışsınız ya da uğraşmışsınız ama bulamamışsınız ya da bulmuşsunuz ama açıklamıyorsunuz. Her durumda, karşınızdakinin size karşı üstünlüğünü hayal edebiliyor musunuz! İki ülke lideri olarak oturduğunuzda bu şartlarda adil bir müzakere yürütebilmenize en ufak bir ihtimal var mı? Geçtim herhangi bir dış politika konusunda baskı kabiliyetini, “Benim vatandaşlarımı izledin mi?” demeye bile cesaretiniz olabilir mi?
Bagaj, diyorlar buna…
Batı demokrasileri, yıpranmadan, bagajları çoğalmadan, temsil ettikleri kitlelerin haklarını güçlü bir şekilde koruyabilmeleri için liderleri bir süre sonra neden görevlerini bırakmaya zorluyor, şimdi anlıyor musunuz?
Hürriyet, Tolga TANIŞ, 23 Haziran 2013

21.12.09

ABD DIŞİŞLERİ: GÜL'Ü BİZ YETİŞTİRDİK

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

Bugün, köşe yazısı yerine, bir haber sunuyorum. Yorumu okura bırakıyorum: Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında
gösterildi!
“The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State” olarak adlandırılan sitede, kurumun, 1961’de Amerika Birleşik Devletleri halkı ve diğer ülkelerden insanlar arasında dostluk, karşılıklı anlayış ve barışçıl ilişkiler geliştirmek için kurulduğu bildiriliyor. Büronun ayrıca ırksal ve etnik azınlıkların temsil edilmesi için faaliyet gösterdiği de ifade ediliyor.
Siteyi siz de ziyaret ederek konuyla ilgili yayını inceleyebilirsiniz: Adres şöyle:
ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.
Sitede, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabalarının en üst düzeye çıkması için daimi destek sunuyor. Tüm dünyada kurulan ağ ile fikirlerini, projelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına yardımcı oluyor. Ayrıca hedef odaklı yerel projelerin uygulanması için dernekler kuruyoruz” deniliyor.
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor.
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.


ECA fonları ile desteklenen girişimler
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinde ECA fonları ile, ECA mezunlarının aşağıdaki konularda geliştirdiği projelerin desteklendiği
belirtiliyor.
* Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarına danışmanlık hizmetleri.
* Düşük gelirli çocuklar için İngilizce ve sivil eğitim programları.
* Gazeteciler için eğitim.
* İş kadınları için eğitim.
* Çok yönlü diyaloglar politikası için eğitim.
* Liderlik eğitim programları.
* Borsa için eğitim
* Öğretmen eğitim seminerleri.
* Vatandaş savunma grupları organizasyonu için eğitim
* Uyuşturucuyu önleme kampanyaları.


Mezunlardan bir örnek kişi olarak tanıtılan Macar Dr. Istvan Sertö-Radics için, “Macaristan’ın uzak bir Roman köyünde halk sağlığı alanında olağanüstü bir kamu hizmeti verdi, Hubert H. Humphrey Bursları programı ve Fulbright Scholar programı ile bir aile doktorundan kasaba belediye başkanına ve bir AB temsilcisine dönüştürülen kişi” diye söz ediliyor.
Doktorun, 2002 yılında ABD Fulbright Mississippi Üniversitesi’nde misafir öğrenci olarak ırksal gerilimleri giderme araştırması yaptıktan sonra ülkesine döndüğü ve Romanları Macar toplumuna entegre etmek için öğrendiklerini uyguladığı anlatılıyor.
Doktor, azınlık ve insan hakları savunucularına da örnek gösteriliyor.


ECA’nın önde gelen mezunları
ECA kurumunun önde gelen mezunları listesi ise şöyle:
“ECA’nın önde gelen mezunları arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden 57 devlet ve hükümet başkanı var.


AFRİKA
Çat: Yusuf Saleh Abbas, Başbakan
Cote d’Ivoire: Laurent Gbagbo, Başkan
Gana: John Atta Mills, Başkan
Kenya: Mwai Kibaki, Başkan
Mauritius: Anerood Jugnauth, Başkan
Mauritius: Navin Ramgoolam, Başbakan
Mozambik: Armando Emílio Guebuza, Başkan
Namibia: Nahas Gideon Angula, Başbakan
Togo: Faure Essozimna Gnassingbe, Başkan
Uganda: Apolo Nsibambi, Başbakan
Zimbabwe: Morgan Tsvangirai, Başbakan


DOĞU ASYA-PASİFİK
Avustralya: Quentin Alice Louise Bryce, Genel Vali
Japonya: Yukio Hatoyama, Başbakan
Papua Yeni Gine: Sir Michael Thomas Somare, Başbakan
Filipinler: Maria Gloria Macaraeg Macapagal-Arroyo, Başkan
Taiwan: Ma Ying-jeou, Başkan


AVRUPA
Avusturya: Heinz Fischer, Başkan
Belçika: Yves Leterme, Başbakan
Bosna-Hersek: Zeljko Kom’ai, Dönem Başkanı
Danimarka: Lars L’kke Rasmussen, Başbakan
Finlandiya: Tarja Halonen, Başkan
Finlandiya: Matti Taneli Vanhanen, Başbakan
Fransa: Nicolas Sarkozy, Başkan
Fransa: François Filon, Başbakan
Gürcistan: Mikheil Saakashvili, Başkan
Kosova: Fatmir Sejdiu, Başkan
Litvanya: Dalia Grybauskaite, Başkan
Litvanya: Andrius Kubilius, Başbakan
Makedonya: Nikola Gruevski, Başbakan
Malta: Lawrence Gonzi, Başbakan
Hollanda: Jan Peter Balkenende, Başbakan
Norveç: Jens Stoltenberg, Başbakan
Polonya: Donald Tusk, Başbakan
Portekiz: Anibal Cavaco Silva, Başkan
Slovakya: Robert Fico, Başbakan
İsveç: Fredrik Reinfeldt, Başbakan
Türkiye: Abdullah Gül, Başkan
İngiltere: Gordon Brown, Başbakan


YAKIN DOĞU
Mısır: Dr. Ahmed Nazif, Başbakan


GÜNEY VE ORTA ASYA
Afganistan: Hamid Karzai, Başkan
Butan: Lyonpo Jigme Yoser Thinley, Başbakan
Hindistan: Pratibha Patil, Başkan
Hindistan: Manmohan Singh, Başbakan
Kırgızistan: Kurmanbek Bakiyev, Başkan
Sri Lanka: Mahinda Rajapakse, Başkan
Sri Lanka: Ratnasiri Wickramanayake, Başbakan


BATI YARIMKÜRE
Belize: Colville Norbert Young,
Genel Vali
Kolombiya: Alvaro Uribe Velez, Başkan
Kostarika: Oscar Arias Sanchez, Başkan
Dominik: Nicholas Joseph Orville Liverpool, Başkan
Meksika: Felipe de Jesus Calderón Hinojosa, Başkan
St. Kitts/Nevis: Denzil Douglas, Başbakan
St. Lucia: Stephenson King, Başbakan
Surinam: Ronald Venetiaan, Başkan
Trinidad-Tobago: Patrick Manning, Başbakan
Trinidad- Tobago: George Maxwell Richards, Başkan
Uruguay: Tabare Vazquez, Başkan




Fullbright bursu ile 155 ülkede 294 bin kişi yetiştirildi
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinden verilen link üzerinden Fulbright bursları tanıtılırken 1946’dan beri 155 ülkede 294 binden fazla kişinin bu burs ile mezun olduğu belirtiliyor
Fullbright mezunları arasında halen dünyaya yön veren kişilerin, devlet ve hükümet başkanlarının, BM Genel Sekreterliği, Amerikan Kongresi,. NATO, Nobel Ödül Komitesi gibi kurumlarda çalışanlar, ayrıca sporcular arasında olimpiyatlarda altın madalya kazananlar bulunduğu bildiriliyor.
Fulbright’ın İslam Dünyası için 3-6 haftalık kısa programı bulunduğu; özellikle Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde yerel örgütlenme, sivil örgütlenme, toplum gruplarının etkileşimi gibi konularda gençlere kurs verildiği belirtiliyor.
Fullbright Türkiye Komisyonu’nun bugünkü yönetiminde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK Başkanlığı’na atanan ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan da görev yaptı. AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD’de işletme yönetimi öğrenimi gördükten sonra Fulbright bursu ile yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika’da kaldı ve mali danışman olarak çalıştı.
Fulbright Yönetim Kurulu’nun Onursal Başkanlığı’nı ise ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson yapıyor.
2009 Yönetim Kurulu aşağıdaki Türk ve Amerikalı üyelerden oluşmaktadır:
James Jeffrey, (Onursal Başkan) Amerikan Büyükelçisi, Ankara
John Thomas Mc Carthy, (Başkan) İNG Bank Türkiye Müdürü, İstanbul
Dr. Sharon A. Wiener, Başkonsolos, İstanbul Konsolosluğu, İstanbul
Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şti, Adana
Dr. Craig Dicker, (Veznedar) Kültür Ataşesi, Amerikan Büyükelçiliği, Ankara
Doç. Dr. Fatma Taşkın, (Başkan Yardımcısı), Ekonomi Bölümü Başkanı, Bilkent Üniversitesi, Ankara
Prof. Dr. İhsan Dağı, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara
Namık Güner Erpul, Genel Müdür Yardımcısı, İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü, Dış İşleri Bakanlığı, Ankara
Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Genel Müdür, Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara


Fulbright Eğitim Komisyonu’nun Tarihçesi
Fulbright Eğitim Komisyonu, kendi İnternet sitesinde verilen bilgiye göre 1949’da ABD ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma sonucunda kurulmuştur.


Sitede aynen şöyle deniliyor:
*Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri ve öğretmenleri seyahat ve diğer masraflarını kapsayan burslarla destekler ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunar.
Komisyon 1949’daki kuruluşundan beri, Türk ve Amerikan hükümetleri tarafından fonlanmıştır. Komisyon bu fonu artırmak için özel bağışlar da kabul etmektedir.
Türkiye Fulbright Programı kurulduğundan beri 4000’den fazla Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs imkânı sağlamıştır.
Fulbright mezunu Türk öğrenci ve öğretim üyeleri programlarını tamamlayıp kendi ülkelerine geri dönünce, kurumlarında önemli mevki sahibi olmuş, eğitim aldıkları ülke ile bağlarını da koparmayarak, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmiş olurlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı ancak ABD Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde Bakanlığın ECA bursu ile okuduğu bildiriliyor.
Arslan Bulut, Yeniçağ, 20/12/2009