gercek tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gercek tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.1.16

Mitoloji: Yunan mı, Anadolu mu?

Halikarnas Balıkçısı namıyla maruf Cevat Şakir’in “Anadolu Tanrıları” adlı kitabını okumuş olanlar, ünlü tarih tezini bilir:
Yunan Mitolojisi denen kültür mirası aslında Yunanistan’ın değil Anadolu’nundur. 

***
Türkiye’nin dünya çapında yetiştirdiği ünlü arkeologlardan Prof. Fahri Işık’ın son çalışmaları, bu tezin doğruluğunu arkeoloji biliminin yadsınamaz gerçekleriyle de kanıtladı.
Bu değerli arkadaşım, çalışmalarını tüm dünyaya duyurduğu “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” adlı müthiş bir de kitap yayımladı...
Aşağıda, bu konudaki mektubunu özetledim. 

***
Türkiye’de de okunsun, bilinsin ve tartışılsın diye büyük emekle ve ulusal arkeolojide bir ilk olarak Almanca aslından dilimize çevirdiğim 20 özgün makaleyi içeren “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” kitabım tükendi.
Ancak “suskunluk” sürüyor.
Belli ki 200 yıldan bu yana Alman eskiçağ bilimcilerin öncülüğünde perçinlenen akademik Ortodoksluğa (Mitoloji kültürünün Yunan olduğuna ilişkin bağnazlığa. E.K.) karşı işlediğim “suç”un! bedeli olarak “susarak öldürme”yi de iyi öğrenmişiz Batı’dan.
Uygarlığın kök saldığı Batı Anadolu’nun İon toprağında biçimlenen kültürel ve sanatsal değerler “Hellen yaratısı” olabilir mi?
Olympos’un Tanrıçaları, Anadolu Ana Tanrıça’sından olma “Anadolu Bacıları” değil midir?
Zeus’un Anadolu Baba Tanrısı’ndan uyarlanan, Hellenlerin en çok saygı gösterdiği Dionysos’un, Lydia ve Apollon’un, Lykia’da doğan “insan tanrılar” olmadıkları mı düşünülür?
İon halkları neden Roma Çağı tapınaklarında bile tüm tanrıçaların Artemis Ephesia örnekliğinde soyut biçimli kült heykellerine tapınır ve tiranlar neden Anadolu geleneğinde tanrılaşır?
Yontu sanatında göç sonrası ilk örnekler neden Hitit etkisindedir; ve neden yapılar her alanda Tunç Çağı ya da Erken Demir Çağı Anadolu geleneğinde biçimlenmiş ve de “Hellen” tapınağı bile ilk İonia’da yaratılmıştır? Ve neden Atina Klasik Çağ’a İonia’dan aldığı biçimlerle girmiştir?
Özlücesi, bu nasıl bir “Hellen yaratıcılığı”dır ki yaratan ve veren hep Anadolu-İon halkı, alan Hellas-Dor halkı olmuştur?
Karakuyu dikmetaşı hem kabartma resmin Hitit geleneğindeki biçim ve biçemi ve hem de hiyeroglifin içeriğiyle, Metropolis’te bulunan Luvice mühürle birlikte, “göç” zamanı ve sonrası İonia’sında Hitit-Luvi geleneğinin devamını tanıtlıyorsa, o toprakta kültür ve sanatın “Hellenliği”nden söz etmek de mümkün olamaz.
Mitoslarda İonia’ya adını veren “Atinalılar” Anadolu’ya gelmeden yaklaşık 300 yıl önce bir Mısır yazıtında Anadolu’nun yerli halklarından Luviler ve Mitanniler arasında “Büyük İonia” varsa eğer, bu ancak, İon halkının da yerli Anadoluluğu anlamına gelebilir.
“Rum”ların ataları, “Anadolu halkıdır” onlar.

***
Fahri Işık’ın, Yunan Mitolojisi denilen kültürün, özbeöz Anadolu kökenli olduğunu, arkeolojik bulgulara dayanarak açıklayan çalışmalarını vurgulayan mektubunun bu özetini “Yeni Yıl Armağanı” bir bilgi olarak okurlarıma sunuyorum.
Emre Kongar, Cumhuriyet, 07 Ocak 2016

10.7.09

Çin'de neler oluyor?

Yıllar önce, henüz genç bir akademisyenken Çin'e merak sarmış ve bu alanda çalışmaya karar vermiştim. Uzak Doğu'nun büyüyen gücünün dünyanın merkezini Batı'dan Doğu'ya doğru kaydıracağını ve Atlantik yüzyılından, Pasifik yüzyılına geçtiğimizi düşünüyordum. Bunu keşfedince öğrencilerimi ve asistan arkadaşlarımı da yönlendirdim ve bir grup Çin çalışmaya başladık; daha doğrusu çalışmaya başlamayı istedik.
Fark ettiğimiz ilk konu Çin çalışmaları diye bir şeyin ülkemizde neredeyse hiç olmadığıydı. O güne kadar Çin ile ilgili ne doğru düzgün bir kitap, ne de makale yazılmıştı. Yalnızca ideolojik propaganda kitapları ve ekonomik ilişkiler üzerine bir iki değerlendirme vardı, o kadar. Çince öğrenmeye kalkışanlarsa yeni bir duvarla karşılaşmıştı. O yıl Çince derslerine talep olmadığı için kurslar açılmamıştı. Zaten o dili çat pat öğrenmek bile en azından 5 yıllık bir çaba gerektiriyordu. Tam da bize göre yani!
İngilizce'nin suyu mu çıkmıştı? Hep birlikte yeniden ABD ve Avrupa çalışmalarının faziletlerini keşfetmeye başladık. Kişilerin, bölgelerin, savaşların isimlerini bir türlü ezberleyemiyor, çalışılan konuyu bir türlü içselleştiremiyorduk. Ancak büyük gayretler sarf ederek başladığımız bu alanla ilgili 'pas geçtik' demeyi de kabullenmiyorduk. Sonuçta çalışmalarımızı 'Çin'in Gölgesinde Uzak Doğu Asya' başlıklı bir kitapta topladım ve konuyu kapattım.
Çalışma boyunca en önemli keşfim 'İlim Çin'de olsa gidip öğreniniz' sözünün iki anlamı olduğuydu. Birincisi 'İlim çok değerlidir, en uzak noktada bile olsa ona ulaşmaya çalışınız' tavsiyesi; ikincisi ise 'En uzak noktanın Çin olduğu' saptamasıydı. Çin yalnızca coğrafi açıdan değil, manen ve fikren de çok uzaktı. Bizzat kendimiz, ellerimizle keşfetmiştik.
Oysa dünya bir avuç içine sığacak kadar küçülmüştü. Çin uzaklarda bir yerlerde değil, sanki yanı başımızda büyüyordu. Ortadoğu'da, Afrika'daydı; hatta bizim semt pazarında, markette, mutfakta vardı. Biz Çin'e gidemediğimizden, o bize gelmişti.
Artık kaçış yoktu ve doğal olarak Türk siyasi ve ekonomik çevreleri de Çin ile ilgili bazı girişimlerde bulunmaya başladılar. En son Cumhurbaşkanımız Abdulah Gül'ün Çin ziyareti ve ardından Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan bölgesinde başlayan olaylar vesilesiyle bölgeye yönelik ilgimiz tavana vurdu. Aydınlatıcı olması bakımından;
1- Çin, yalnızca incik boncuk üreten, ucuz mal satıp dünya ticaretini şekillendiren bir ülke değil, büyük bir sanayi ve enerji devidir. Krizden sonra bile, tüm dünya çökerken, o hala büyüme eğilimlerine sahiptir. Dünyanın yalnızca en büyük satıcısı değil, en büyük alıcısıdır da. En fazla fakirin de, en büyük sayıda zenginin de yaşadığı yer burasıdır. Kısaca en büyük fabrika olduğu kadar, en büyük pazardır da.
2- Yumuşak karnı, bu büyük nüfusun etnik kompozisyonu ve ülkedeki Han soylu nüfusun diğerlerine despotik yaklaşımıdır. Türklerin yaşadığı Sincan bölgesi uzun yıllardır ciddi baskılara maruz bırakılmaktadır. İç karışıklık yalnızca iç dinamiklerle ortaya çıkmaz, dışarıdan destek olmazsa olmaz koşuludur. Gürcistan'da, İran'da, Çin'de gerçekleşen olaylardan sonra, hükümetlerin hep dış güçleri suçlaması dikkate değer bir noktadır. Kendi ülkemiz açısından da dikkatli olmakta fayda vardır.
3- Olayların zamanlaması, konunun Türkiye ile de ilgili olduğu intibaını vermektedir. Çin'in Türkiye ile iyi ilişkiler içerisinde olması ve bu ilişkinin ekonomiden, siyasi ittifaka doğru gelişebilme potansiyeli göstermesi, bazıları açısından tehlikelidir. Bunu engellemenin yolu, Çin ile Türkleri karşı karşıya getirmektir. Uygur Türklerine yönelik katliam sürerken ve bunun travmatik etkileri büyümekteyken, hiçbir Türk hükümetinin Çin'e yönelik olumlu adımlar atması mümkün değildir.
Kısaca Uygur Türkleri ile Çin hükümeti arasında gelişenler evimizle ilgilidir ve Çin hiç de sanıldığı kadar uzak değildir.
Deniz Ülke Arıboğan, Akşam, 10. Temmuz 2009

11.6.09

AKP Başkanı tehlikeli bir durumda

Hepimizin gözünün önünde bir faşist usta (master) prototipine dönüşmeye başlayan AKP Başkanı Erdoğan bizler açısından ve hatta kendi kendisine yönelik de bir tehlike oluşturmaya başladı. Faşist/otoriter söylemin kullananı da dinleyeni de içine çekebilen basit, düşük düzeyli çekiciliğine kapılan AKP Başkanı faşist düşünce biçiminin kendisini tamamen teslim almaya başladığının örneklerini sıkça vermeye başladı.
Bunun en fantastik olanı ATV adlı yandaş kanaldaki bir programda yaşandı. Yandaş medyanın yandaş gazetecisinden birisi görünürde güya Başbakan'a soru sorulması amacını taşıyan ama aslında AKP Başkanı'nın kendisini övmesi için çanak tutan sorular saatine dönüşen programda ağzını açmış ve 'AKP' demiş. Bizim gazetede 'Başbakan'ı güldüren gaf' başlığı altında verilen haberden okuyalım sonra olanları. (Falan filan gazeteci) 'AK Parti' yerine 'AKP' deyince derin bir sessizlik oldu. Şaşıran Erdoğan kendini tutamayıp güldü. (Falan filan gazeteci) 'Pardon AK Parti diye düzeltti.' Asıl olay bu kadar. Bizdeki haberde daha sonra AKP Başkanı'nın torunundan bahsettiği yer alıyordu.
Bu Türkiye'de son yıllarda yaşanan en acı olaylardan bir tanesi. Medya açısından acının da ötesinde gazeteciliğin kesin ölümünü resmen belgeleyen bir gelişmeydi.
Burada AKP'nin Başkanı'na kızmak yersiz. Yandaş medyanın yandaş mensubuna da kızamıyorum ben. Ona sadece içine düştüğü durum nedeniyle acıyorum. Ama kızmayı, acımayı bir kenara bırakıp olan biteni anlamaya çalışmalıyız. Çünkü olan biten Türkiye açısından büyük tehlike oluşturmaya başladı..
Faşist düşüncenin söylemi sadece ve sadece ustanın (master) söylemidir ve bunu biz ancak Lacan'ın ve onun düşüncesini açan Zizek'in konu üzerindeki çalışmalarını (Discourse of the fascist master) okursak anlayabiliriz.
Burada usta, kendi faşist düşüncesi içinde ele aldığı her konuya kendisine özgü bir anlam yükler. O, teknik kavramıyla ifade edersem 'Master signifier'dir.
Lacan ve Zizek bize bu tür otoriter söylemlerin temelinde daima bir fantezi altyapısı olduğunu göstermişlerdir, Faşizmde daima hayallere dayalı bir söylem de vardır.
AKP'nin Başkanı kendi partisinin aslında AK olduğuna kendini inandırmış ve otoriter yapının ustası olarak o inancını teyit eder şekilde konuşmayanlara da müthiş kızabiliyor.
Kendisini doğru olduğuna inandırdığı lafın ne kadar fazla kullanıldığını duyarsa kendi lafına daha çok inanacak gibi bir görüntü koyuyor ortaya...
Sözde gazetecinin 'AKP' demesiyle AKP'nin Başkanı'nın kendini tutamayıp gülmesinin temelinde 'Sen yandaş haline bakmadan böyle kendini bilmez şekilde nasıl konuşabiliyorsun' tavrı var. Kısa bir sessizlikten sonra yandaş medyacı da 'özür' diliyor.
Tarih göstermiştir ki ve daha sonra Adorno'nun, Lacan'ın, Badiou'nun ve Umberto Eco'nun yaptığı çalışmalardan biliyoruz ki; faşisizm sadece kaba güce dayanmaz. Onun temeline aslında düşünceyi kontrol mekanizması vardır. Düşünceyi sıkı kontrolün en güçlü yolu da gündelik konuşma dilini kontrol etmektir. Umberto Eco, Mussolini deneyimini yaşadığından onun 'Ur-faşizm' diye adlandırdığı veya 'Ebedi faşizm' olarak da söylenebilecek kavramını herkes incelemeli.
AKP'nin Başkanı dili kullanış biçimiyle ve bizlere de kendi kullanımını zorla kullandırmak isteyişiyle hepimizin gözünün önünde bir usta faşistin (master fascist) prototipine dönüşüyor.
Bunun ne kullandığı kelimelere yeni anlamlar yükleyerek aklamaya çalıştığı AKP'sine ne de hükümete ne de daha da önemlisi Türkiye'ye bir yararı var.

BEN HEP AKP DİYECEĞİM
Bize düşen görev, herkesi Başbakan'ı da dahil kendisine karşı korumak için 'faşizme karşı birleşik cephe' türünden bir şeyler oluşturmaktır. Gazeteciler olarak AK Parti lafını gündelik kullanımdan tamamen çıkarmalıyız. Yandaş medyanın zavallı gazetecilerini boşverin, onlar kendi kendilerini zaten mahvediyorlar.
Ben, isterse AKP denilmesini kanun çıkarak yasaklatmaya çalışsın; AKP'ye AKP demeyi sürdüreceğim. Bu yaştan sonra faşizme teslim olmayacağım.
Bu arada AKP'nin başının AKP yerine AK Parti'de ısrarlı olmasında o kadar komik ve tipik bir Freudyen saplantı var ki; çocuklar bile bunu hemen anlamıştır diye düşünüyorum. Ama bazı gazeteciler çocuk kadar bile akla sahip olmadıklarından ben yine de açıkça yazayım bu tavrın anlamını.
AKP'nin Başkanı partisinin AK olmadığı izleniminden ve aldığı duyumlardan o kadar rahatsız ki artık AK oldukları inancını başkalarından duymadığı takdirde çıldırabiliyor. Faşizm tehlikesi yanında, mesele bu yanıyla da hayli acıklı tabii ki...
Serdar Turgut, Akşam, 11 Haziran 2009

3.6.09

Bir milyon Ermeni 1917’de kuzeye göç etti

Kemal Karpat’ı bulmuşken ne sorulmaz ki; her şey. Din, dinin toplumdaki yeri, İslam tarihi, Osmanlı tarihi, yakın dönem Cumhuriyet tarihi, azınlıklar meselesi, kimlik meselesi, ulus-devlet, Atatürk, Kürt, Arap, Rus tarihi, Ortadoğu tarihi, hepsi…
Kendisi davet üzerine gidip ABD’nin Wisconsin Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi Bölümü'nü kurmuş, kimi eserleri “kütüphanelere girmesi gereken en üst seviyede kitaplar” arasında gösterilen, 20 ülkede 130 makalesi yayınlanmış, ABD’deki Türk Araştırmaları’yla Orta Asya cemiyetlerinin kurucusu, dünyaca ünlü bir tarihçi. Böyle birinin karşısında bir konuyla yetinmek çok yazık, ama mesele de öyle önemli ki tek söyleşiye ancak sığıyor.
Mesele dediğimiz, geçen 22 Nisan’da Ermenistan’la Türkiye’nin bir tarih komisyonu kurmaya karar vermesi ve tabii 1915. Karpat bu konuda ilk kez bu açıklıkta ve uzunlukta konuşuyor. Başkası söylese belki hiç üzerinde durulmayacak, ama o söyleyince tartışma yaratacak tezler öne sürüyor.
Tabii bir de “AKP” başlığı var. Karpat aynı Ermeni meselesinde olduğu gibi AKP’ye de en az 100 yıllık bir projeksiyon tutarak bakıyor, ancak önce 1915:

- Sizce 1915 için bir tarih komisyonu kurulması faydalı mı olur, yoksa bu meseleyi çözmek öncelikle siyasetçilerin işi midir?
Bence çok faydalı ve lüzumludur. Benim Ermeni meselesine bakışta “üçüncü yol” dediğim de budur. Ve belki sonuç alınmasında birinci derecede de rol oynayabilir.

- Ne bakımdan?
Bu meselenin tarihini sağlam vesikalara göre incelemiş bir adamım ben. Ermeni meselesi ne zaman doğdu? 1877-78’de Rus orduları Osmanlı toprakları olan bugünkü Bulgaristan’a girince orada ekseriyeti Bulgar olan bir millet yaratmak istediler. Çünkü Bulgaristan o şekilde Rusya’nın Balkanlarda öncüsü olacaktı. Fakat o tarihte Bulgaristan’ın Hıristiyan nüfusu Müslümanlardan fazla değildi. Bir Bulgar milli devleti kurmak için önce bir Bulgar ekseriyeti yaratmak lazımdı. Bu amaçla Rus ordusu ve Bulgar çeteleri 300 bin Müslüman Türkü öldürdü, bir milyona kadar insanı da yerinden itti. Böylece Balkanlardan Anadolu’ya en büyük Müslüman Türk akını başladı 1878’de…

- Ermeni meselesini anlatmak için neden Balkanlardan başladınız?
Hemen oraya geleceğim: Böylece 1878 Temmuzunda Berlin kongresi toplandı ve o kongrede otonom bir Bulgaristan yaratılmasına karar verildi. Ayrıca Sırbistan, Romanya, Karadağ istiklâlini kazandı, Bosna-Hersek Avusturya tarafından işgal edildi, Batum-Kars ve Ardahan Ruslara bırakıldı. Artık Osmanlı için yıkılış dönemi başlamıştı.
İşte bu tarihte, Ermeni milliyetçileri de bir millet yaratmanın, müstakil bir ülke kurmanın bu kadar mümkün olduğunu gördüler. Hemen Berlin kongresine bir muhtıra gönderdiler. Muhtırayı kaleme alan o zamanın Ermeni kilisesi lideri “Anadolu’da iki buçuk milyon Ermeni vardır. Onlar da istiklalini istiyor. Onlara da özgürlük verin, müstakil Ermenistan kurulsun” dedi.

- 1878’de Osmanlı’nın Ermeni nüfusu iki buçuk milyon muydu peki?
Oraya da geleceğim, acele etmeyiniz. Bizde hep olduğu gibi hemen işin son noktasına gelmek istiyorsunuz, ama her şeyin bir akışı vardır. (Bu küçük fırçayı bütün sabırsızlar adına kabul edip dinlemeye aynen devam ediyoruz.) Böylece Berlin anlaşmasının değiştirilen 61 ve 16’ıncı maddesinde Ermenilerin kesif yaşadığı Doğu Anadolu bölgesinde reformlar yapılmasına karar verildi. Bu reformlara nezaret etme sorumluluğunu da İngiltere üstlendi. Bu çok mühim, altını çizelim: Ermeni reformunu izleme işi İngiltere’nindi.

- Neye sebep oldu bu anlaşma?
Berlin muahedesinden evvel Müslümanlarla çok iyi yaşamış Ermeniler, birden bire siyasi bir mesele oldu. O güne kadar sadece kültürel, sosyal, ekonomik bir mesele olan Ermeniler artık siyasileşmişti. 1878 Berlin Antlaşması her şeyin başlangıcı oldu.

- İngiltere ilk ne yaptı?
Otonomide bütün mesele nüfus üzerine odaklandığı için İngiltere hemen Ermeni nüfusunu tespit etmeye yöneldi. Ancak bu arada İngiltere’de de büyük bir iç değişiklik oldu. 1880 seçimlerinde bir Yahudi dönmesi ve Osmanlı dostu olan Benjamin Disraeli gitti, yerine sözde liberal, ama aslında koyu bir Protestan ve İngiltere’de İslam’ı küçük görenlerin öncüsü durumundaki Gladstone geldi. Gladstone’un ilk işi Osmanlı’daki elçisi Goschen’e talimat vermek oldu, “Derhal gidiniz, Doğu bölgesinde reformlara girişiniz” dedi.
Ancak tabii bu kadar kolay değildi. Çünkü Osmanlı hükümeti Goschen’in bitaraf olmadığını, Osmanlı aleyhine çalışacağını düşünerek ayak diriyordu. O kadar gerginlikler oldu ki 1881-82’de İngiltere Adriyatik sahillerine, yani bugünkü Arnavutluk’a harp gemilerini gönderdi.

- Bu arada reformdan kasıt ne; otonomi mi?
Gayrimüslimler için kültürel ve ekonomik otonomi öteden beri zaten mevcuttu Osmanlı’da. Kendi okullarını kuruyorlar, kendi kiliselerine istediği başkanı seçiyorlar, o kilise o toplumun başı oluyor, devlet- hükümet ona karışmıyor vs, yani zaten otonomi vardı. Şimdi istenen idari otonomiydi. Çoğunlukta oldukları yerlere bir Ermeni veya hiç olmazsa Ermeni taraftarı olan bir vali tayin edilecekti.

- Bulgaristan’da olduğu gibi?
Tabii, Berlin muahedesi Bulgaristan’ı otonom yaptı, Bulgaristan da 30 yıl sonra istiklâlini ilan etti. Çünkü otonomi siyasi özgürlüğe, ayrılığa giden yolun ilk adımıydı. Bunun başka bir tarifi de yoktu. İngiltere’nin şimdi yapmaya çalıştığı da buydu.

- Peki sonra ne oldu; Goschen bir nüfus sayımı yapabildi mi?
Şimdi oraya geleceğim, fakat kusura bakmayın, ben bunları yazdım. Tarih Vakfı’nın yayınladığı “Osmanlı nüfusu” isimli kitabımda bütün rakamlar, vesikalar mevcut. Ama alıp okuyan kimse yok. Çünkü biz Türkler oturup bir şeyi araştırmaya gitmez, bir çırpıda genel bir fikir elde edip ona göre fikir yürütmeye çok alışkınız. Belki biraz sert konuşuyorum, kusuruma bakmayın lütfen, fakat ben bütün hayatım boyunca gerçeklere dayanarak çalışmayı öngördüm. Onun için de Türkiye’de tutunamadım, Batı’ya gidip orada başarı sağladım bu yöntemlerim sayesinde. (Fırça seansı-2. Ama hiç itirazımız yok, doğru söze ne denir? Hele de 85 yaşındaki bir derya söylüyorsa…)
Şimdi reformlar meselesine gelelim. Goschen Doğu’daki İngiliz konsolosluklarına “İki buçuk milyon iddiası ne derece doğru, araştırın” talimatını verdi. O dönem Erzurum’da, Van’da, Trabzon’da çok bilgili İngiliz konsolosları vardı. Bunlar bir rapor hazırlayıp gönderdiler İstanbul’a. Diyorlar ki, “Ermeni nüfusu en fazla 1 milyon 400 bin.” Sefir tabii büyük şüpheye düşüyor. Arada bir milyondan fazla fark var. Bu defa İngiltere bizzat Ermeni patriğine soruyor, “Bu fark neden?” Ermeni patriğinin mektupları var, orada diyor ki, “Çünkü biz Ermeni nüfusunu bazı yerlerde iki defa saydık. Mesela Sivas vilayetinde saydığımız Ermenileri bir de Erzurum vilayetlerinde saydığımız Ermeniler arasına soktuk. Üstelik biz göçebe Müslümanları da saymadık, yalnız yerleşik halkı saydık.”

- Bu yazışma bilinen bir şey midir?
Hayır, kendi aralarında kaldığı için bilinmiyor.

- Siz nereden aldınız?
İngiliz arşivlerinde bulunan diplomatik mektuplaşmalardan aldım. Ve Ermeni alimleri ekseri ciddi insanlar oldukları için benim bu yazdıklarıma hiç itiraz etmediler. Yine ilan edilmeyen, ama benim bulduğum başka belgelere göre Sultan Abdülhamit de altı vilayette sayım yaptırmış. Onun ulaştığı rakam bir milyon 200 bin. Hemen hemen İngilizleri doğruluyor.

- Peki ne oluyor o bir milyon 400 bin Ermeni’ye?
Bir kısmı tehcir sırasında yolda hücuma uğradılar. Bu kesin. Kürtler ve Türkler tarafından, bazen de jandarmalarca öldürüldüler. Bir kısmı da göç etti.

- Ne kadar kısmı?
Sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altındaydı. Ancak 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle geri çekilme kararı aldı. O tarihte Rus ordusuyla beraber, onların güvencesi altında yaklaşık bir milyon Ermeni gerilere çekildi.

- Bir milyon?
Evet, bir milyon kadar Ermeni Doğu Anadolu’dan Rus ordularıyla beraber kuzeye göçtü.

- Bir milyonu yaşıyor muydu yani 1917’de?
Yaşıyordu tabii ve en can alıcı nokta da bu zaten. Bizzat Ermeni tarihçileri, hatta en milliyetçileri dahi kabul ediyor bunu. Ama ne diyerek; “Nüfus iki buçuk milyondu, bir milyonu çekilince bir buçuk kaldı, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü” diyerek…

- Baştan anlattığınız o iki buçuk milyon meselesi bu yüzden önemli yani?
Tabii, çünkü bütün mesele bu nüfus üzerinde dönüyor. Oysa elimizde tüm vesikalar toplam Ermeni nüfusunun bir buçuk milyon bile olmadığını gösteriyor. Bunun bir milyonu göç ettiyse, 100-200 bini de Anadolu’da kaldı, Müslüman oldu, şu oldu, bu olduysa… İstanbul Ermenilerine de kimse ilişmediğine göre...

- Bir milyon Ermeni’nin Güney Rusya’ya göç ettiği ne kadar kesin; bunun bir belgesi var mı sizde?
Rus nüfusu istatistiklerine bakmak yeterli. İlk mevcut Rus nüfus istatistikleri Erivan’da 40-50 bin kadar Ermeni olduğunu gösteriyor. 1927’de yapılan nüfus sayımında ise bir milyondan fazla çıkıyor. Bunların çoğu da Rusya, Romanya veya Bulgaristan’dan değil, Anadolu’dan gelen Ermeniler. Ama şimdi size de bunlar şok gibi geliyor. Bakıyorum yüzünüze, inanamıyorsunuz, “Vay bu adam uyduruyor mu, ne yapıyor” der gibisiniz...

- Elbette hayır, ama anlamaya çalışıyoruz. Mesela bizzat Talat Paşa’nın tuttuğu iddia edilen notlara göre tehcir öncesi ve sonrasındaki fark 972 bin 246 imiş. Ama bu Ermenilerden kaçının öldüğü, kaçının göç ettiği bilgisi yok.
İşte ben göç etti diyorum size ve bunu da Türklerin yazmalarından değil bizzat Ermenilerin kayıtlarından söylüyorum. Şimdi en başa dönersek, siz komisyonla ilgili bir sual sorarak başladınız, ben de size uzun bir cevap verdim. Belki de beklemediğiniz bir cevap aldınız.

- Doğrusu evet, sizin bu görüşlerinizi daha önce okumamıştık…
Çünkü, ben medya üzerinden devam eden bu 1915 tartışmasına hiç girmem. Bu kapsamda ilk kez konuşuyorum, çünkü bir tarih komisyonunun kurulacak olmasını çok önemsiyorum. Ve ben bunu yeni de değil, daha 40 sene evvel söyledim.

- 40 yıl önce de mi böyle düşünüyordunuz?
Evet, ama beni sakın bir Türk milliyetçisi tarihçi olarak da görmeyin. Ben tam bir Ermeni dostuyumdur. Ermenileri insan olarak çok takdir ederim. Hakikaten Osmanlı devletine büyük katkıları, büyük kabiliyetleri olan, kültüre yatkın, her yerde iz bırakmış, isim yapmış bir millettir Ermeniler. Keşke bizim Türkler de onlar kadar verimli, yaratıcı olsalardı. Bunda hiç şeyim yok, ama gerçekler ayrıdır ve gerçekler de bu.

- Sizin verdiğiniz rakamlara göre 1915’te ölen Ermenilerin sayısı 100-200 bin kadar galiba, değil mi?
Ama bunun bir tanesi bile fazladır ve çok acıdır. Ben öldürmeye kesinkes karşı biriyim.

- Zaten bu çağın insanı değil 100-200 bin, Yugoslavya’da sekiz bin Müslüman’ın öldürülmesine de soykırım diyor.
Evet…

- Peki o halde soykırımın ilk kez tanımlandığı 1948 Cenevre Sözleşmesi geriye dönük işlese 1915 de soykırıma girer mi, girmez mi?
Hayır, çünkü planlı bir hareket değildi. Ermeni milliyetçileri böyle bir planın olduğunu bin bir dereden su getirerek ispat etmeye çalıştılar fakat kullandıkları malzemenin uydurma olduğu hep ortaya çıktı. Bu ispat edilmiş bir şey değil.

- Ya yolda öleceklerini bile bile göndermek?
Bir kere sürülen Ermeni gruplarının bir kısmı sağ salim Suriye ve Lübnan’a yerleşebildi. Bugün Lübnan’ın Suriye’nin nüfusunun büyük bir kısmı Anadolu’dan tecrit edilen ve sağ kalan Ermenilerdir.
İkincisi, 1878’de yüz binlerce Müslüman Türk Rumeli’den sökülüp yok edildi. 1912-1913’te Balkan harbinde 400 bin Müslüman öldürüldü. Aynı miktarda adam göçe mecbur edildi. Yine Kafkaslarda bir buçuk milyon insan öldürüldü. Peki o devirde bütün milletler birbirine soykırım yapıyordu mu diyeceğiz? Hayır, onlar savaş ortasında yaşanmış katliamlardı. Bir coğrafyanın üzerinde sivil savaş gibi bir şey yaşanıyordu ve çok acıydı.

- Dolayısıyla siz 1915’e bir yılın olayları değil, bir dönem olarak bakılsın diyorsunuz…
Evet, 1915’i anlamak istiyorsak tam o 150 seneyi incelemek lazım. Ancak o zaman o devirde nasıl bir büyük göç ve ölüm hareketi yaşandığını görebiliriz. Eğer bunu bütünüyle ele alırsak o zaman bunun insanlığa karşı, herkes tarafından, o dönemki tüm milli devletler tarafından işlenmiş bir suç olduğu ortaya çıkar. Buna Müslüman da maruz kalmış, Rum da, Ermeni de… Çünkü maalesef milli devletlerin kuruluşunda bu gibi acı safhalar vardır ve bir bakıma her yerde olmuştur. Elbette bu hiçbir acıyı hafifletmez, ama bize o dönemi açıklar. Ben bununla da kimseyi savunmuyorum, benim tek savunduğum gerçek.

- Ermeni meselesiyle ilgili bu görüşlerinizi anlattığınızda ABD’de ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Size çok basit bir misal vereyim: Benim Amerika’da çok yakın Ermeni dostlarım vardır. Onlardan biri de 1962’de ben Harvard’dayken tanıştığım Avedis Sanjiyan’dır. Avedis’le öyle dost olmuştuk ki bir gün kendisine “Ya bak, ben seninle kardeş gibi konuşuyorum, birbirimize sıcak bakıyoruz, yakınız, aynı topraklardan gelmişiz, aynı kültürde yaşamışız. Gel toplumlarımız arasında da yine bu eski dostluğu kuralım. Bir taraf Ermenilerden bir taraf Türklerden oluşan kendi aramızda komisyon oluşturup, şu 1915 olaylarını inceleyelim” dedim. Bana dostumun cevabı şu oldu: “Önce soykırımı tanıyınız ondan sonra dostuz.”
Tabii komisyonu kuramadık, ama yine dostluğumuz devam etti. Seneler sonra Şikago’da “Osmanlı’da Ermeniler” başlıklı bir panele davet edildim. Orada Ermenilerin Osmanlı devletindeki yerinden söz ettim. Türkiye’de aslen bir Ermeni aleyhtarlığı olmadığını, bir Rumelili olarak bütün çocukluğumun İstanbul’daki Ermeni Türkçe’sine gıptayla geçtiğini, 1915 olaylarının gerisine de bakmak gerektiğini, peşin hüküm vermenin ne büyük hata olduğunu anlattım. Kimse karşı çıkmadı konuşmama. Hatta bittikten sonra bir-iki Ermeni ve Amerikalı geldi, bana “Ya bu meselenin başka yönleri varmış, seni dinledikten sonra bu meselenin yeni yönlerini keşfettik” dedi. Bir baktım onların arasında benim Avedis de var ve bana aynen şöyle diyor, “Kemal, senin bundan 20-30 sene evvel teklif ettiğin komisyonu kurma zamanı geldi galiba.”

- Ne değişmişti Sanjiyan için sizce?
Beni bu konuyla ilgili yarım saat dinledi. Dinleyince gördü ki bende 1915’e dair körü körüne Türk tezini savunma hali yok. O zaman işte gerçekleri araştırdığım fikri onda uyandı ve buradan hareketle “Konuşabiliriz” dedi.

KARPAT’IN KOMİSYON KRİTERLERİ
1- Önce Türk ve Ermeni’lerden seçici bir komisyon oluşturulmalı. BM ve AB gözlemcilerinin de bulunacağı bu komisyon asıl tarih komisyonuna kimlerin seçileceğine karar vermeli.
2- Tarih komisyonu ilgili her ülkeden ve her akademik alandan belirmenmiş bitaraf üyelerden oluşmalı.
3- Çalışma süresine sınır konmamalı, ancak bir buçuk yıl içinde bitirilebilir.
4- Komisyon hiçbir yargıya varmamalı. Sadece olayların gelişimi hakkında görüş birliğine ulaşmalı. İlk anlaşılacak konu da rakamlar.
5- Böyle bir komisyonun kurulabilmesi Türkiye, ama asıl uzun vadede Ermenistan’ın lehine bir başarıdır. Komisyondan sonrasını siyasetçiler çözebilir.

- Cumhurbaşkanı Gül, ABD Başkanı Obama’yla yaptığı ortak basın açıklamasında “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yeni nesilleri nefret duygusuyla beslememek için biz o dönem kaybettiğimiz Türkleri büyük olay haline getirmedik” dedi.
Çok doğrudur. Bu olaylar bizim tarih kitaplarımızda, hatıratlarımızda hiç yer almaz. Tarihle meşgul olan bir insan olarak ben bu olayların ne kadar büyük olduğunu ancak ve ancak İngiliz arşivlerine gittikten sonra öğrendim, Türkiye’de okurken değil.

- Neden böyle oldu, yas mı tutmadık?
Çünkü cumhuriyet yeni bir başlangıç yapmak, eski tarihi bir yana atmak, eski düşmanları unutmak, kimseden toprak talebinin olmadığı, tertemiz bir sayfa açarak dünyaya katılmak istedi. Bizzat Atatürk’ün söylediği bir şey bu, “Biz eski tarihi burada bitiriyoruz, yeni bir hayat başlatıyoruz” diye. O yüzden de yas tutulmadı.

- Sizce hata mıydı?
Evet, bence çok iyi niyetle yapılmıştı, ama sonuçta bir hataydı. Çünkü sırf bu yüzden bile herkes olayların 1915’te başladığını sandı, kimse 150 yılda neler olduğunu göremedi.

- Tabii bunun yalnız iyi niyetten değil, asıl 1915’in suçundan kurtulmak için yapıldığını söyleyenler de var?
Yanlış. Eğer siz Türkiye’yle Osmanlı’nın kesişmesini ve Osmanlı tarihini yalnız ve yalnız 1915’e bağlarsanız çok büyük hata yaparsınız. 500 sene boyunca Osmanlı korkusu ve İslam tehlikesiyle yaşamış Avrupa’ya bunu unutturma fikri çok daha kapsamlı düşünülmüş bir şeydi, sebep asla 1915 değildi.
Tabii Osmanlıyla birden tüm bağımızı bıçak gibi kesmek sadece bir 1915’i tek bir açıdan görmeye değil, daha başka bir çok sancıya sebep oldu.

- Neye mesela?
Biz cumhuriyetin ilk günlerinde dünyada ne kadar kötülük varsa hepsini Osmanlılara yükledik. Kendi tarihimizi öyle bir kesip attık ki sonraki bütün yıllar bunun kopukluğunu yaşadık. Çünkü sonuçta rejim değişmişti, ama toplum hâlâ aynıydı.

- Sizce bu sancı hâlâ sürüyor mu?
Nihayet halkla hükümetin, milletle devletin bir araya geldiği bir devrin içine girdik. Şimdi o dönemdeyiz. Osmanlı’dan bu yana ilk defa halkımızla idarecimiz birbiriyle kaynaşıyor. Devlet ve sosyal elitizmi ilk kez halk arasından gelmiş yeni liderlere teslim ediyoruz. Tabii Cumhuriyet kurulmasaydı, Atatürk demokrasinin bu temellerini atmasaydı bugün bu noktaya da gelmemiz asla mümkün değildi.

- Peki Türkiye’nin ideal noktası bu mudur; sizce görüp göreceğimizin hepsi bu kadar mı?
Hayır, bugünkü AKP bu yeni dönemin sadece bir başlangıcı. Elbette bizim giderek daha yeni bir lider kadrosuna ihtiyacımız oluşacak. AKP de kalite bakımından yükselerek yerini hem dünyayı hem kendi toplumunu daha iyi anlayan başka liderlere teslim edecek.

- Ne zaman?
Bu değişim sancısı hemen bitmez; belki 15-20 sene daha sürer.

- Ya o 15-20 yıl nasıl geçecek; daha muhafazakarlaşarak mı?
Kısmen muhafazakârlaşma, biraz eski kökenlerine dönmenin, yani normalleşmenin ilk etaptaki şartıdır. Biz bu sancıyı eninde sonunda mutlaka yaşayacaktık, ama bu da geçecek. Kehanette bulunmak istemem, ancak ben iyimserim.

- Şimdi yalnız biraz kafalar karışmıştır; AKP’li misiniz, değil misiniz diye…
Ben ömrüm boyunca kimseden olmamak için hep tek durdum. Benim yegane özelliğim budur. Zaten o yüzden de söylediklerim hiçbir tarafın işine gelmez. Mesela iki yıl önce Başbakan’a bir mektup yazıp, “Kendini koyu Atatürkçü sayan kesime de güven vermek zorundasınız. Herkesin sizinle aynı fikirde olması şart değil” dedim, yanıt dahi vermedi.
Sonra o mektubu bir başka büyük gazete duymuş, benden istedi, ama onlar da basmadı. Çünkü yine o mektupta Başbakan’a hitaben dedim ki, “Kader sizi Türkiye’nin çok büyük bir değişim noktasında iktidara getirdi. Bunu değerlendiriniz ve yapınız.”
Ama ben orada AKP’ye sarılarak, “Ah sen kurtuluşsun” demiyorum ki, tam tersi “Büyük entelektüel kabiliyete ihtiyaç duyulan bir dönemde yaşıyorsunuz, ama sizin seçtiğiniz adamlar bu kabiliyetten mahrum. Bunu yerine getirin, Obama gibi olun” diyorum.
Devrim Sevimay, Milliyet, 1.6.2009

13.3.09

Darfur gerçeği - 2

Ortadoğu petrollerine olan bağımlılığından kurtulmak isteyen ABD, petrol zengini Sudan'ı ve civarındaki 15 Afrika ülkesini kontrol etmek için Darfur'u kullanıyor
Dün Sudan'ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan bir ülke olduğunu özetlemiştim. Ayrıca Sudan'ın emperyalist ülkelere karşı mücadele eden Afrika halklarına ne denli destek verdiğini ve bununla da tüm emperyalist ülke ve güçleri kızdırdığını hatırlatmıştım.
Böyle bir Sudan, Çin ile stratejik ilişkiler geliştirince doğal olarak emperyalist ülkelerin tepesini attıracaktı. Çünkü son 5 yılda Sudan'da 6 milyar dolarlık yatırım yapan, petrol alanında bu ülkede söz sahibi olmaya başlayan ve bu ülke toplam dış satımının %65'ini satın alan Çin'e karşı Batılı ülkeler cephe almak durumundaydı. Sudan ise bu cepheleşemenin yaşandığı sahne olacaktı.

SİYAH OBAMA BİR OYUN
Çünkü Sudan'ı kontrol edenler, en az 15 Afrika ülkesini kontrol edecek ya da bu ülkelerdeki gelişmelerde söz sahibi olacak ve başta Mısır olmak üzere Nil Nehri'nden yararlanan ülkeleri de sürekli korkutarak siyasi iradelerini ipotek altına alacak.
Belki de bu endişeyle Mısır ABD, İsrail ve Batılı ülkeler ile iyi geçinmeye çalışıyor , sınırları içindeki yaklaşık 10 milyon Batı destekli Hıristiyan Kıbti'nin geleceğe dönük ayrılıkçı heveslerini kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Tüm bu projelerin de başını ABD çekmektedir. Çünkü ABD siyahi bir kişiyi başkan seçerek Afrika petrollerine ilgisini gösterdi. ABD yavaş yavaş Ortadoğu petrollerine olan bağımlılıktan kurtulmayı amaçlamaktadır.
Petrolün büyük bölümü Sudan'da, Darfur'da ve Darfur'a sınır ülkelerde. ABD 2012'den Afrika'dan ithal edeceği petrol miktarının şu anda Ortadoğu bölgesinden ithal ettiği petrole eşit olmasını amaçlıyor. Belki de bu nedenle ABD'deki Amerikan Yahudi Kongresi geçen hafta Obama'ya bir çağırıda bulunarak Darfur'un işgal edilmesini istedi. Darfur konusunda alınan son kararda ABD ve Avrupa'daki Yahudi lobiler ve onlara bağlı medya ve sözde sivil toplum örgütleri büyük rol oynadı. Yüzyıllar boyunca 'Kara Afrika'yı işgal eden emperyalistler (Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Hollanda, İspanya, Almanya, Portekiz) ve askeri üs ve ajanları ile son dönem onlara katılan ABD ile İsrail asla bildik huylarından vazgeçmeyeceklerdir.
Afrika'nın tüm ülkelerini işgal eden ve ayrıldıktan sonra bu ülkelerde iç savaş çıkartarak halkları birbirine kırdıran, sonra da bununla yetinmeyerek bu ülkelerde askeri üsler kuran ve faşist iktidarları işbaşına getirerek koruyan emperyalistler şimdi de uluslararası bir mahkemeyi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıyor. Darfur'da komplonun başını çeken ABD kendi askerlerinin yargılaması söz konusu olduğunda mahkemeyi tanımayacağını ilan etmiş, Irak'ta ölümüne yol açtığı 1 milyon kişiyi unutmuştur.
Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki'de cayır cayır yaktığı 600 bin Japon'u unuttuğu gibi. Tıpkı Vietnam halkına karşı kullandığı her türlü yasak bombaları attığını unuttuğu gibi. Tıpkı Fransa'nın Cezayir halkına, İsrail'in Filistin halkına, Rusya'nın Çeçen halkına, İngiltere'nin İrlanda halkına, Rumların Kıbrıslı Türklere, Ermenilerin Azerilere ve diğerlerinin soykırım ve cinayetlerini unuttukları gibi.

IRKÇILIK KONFERANSINA GİDİN
Emperyalistler, milyonlarca insanın ölümü için harcadıkları paraları barış, kalkınma ve refah için harcamış olsaydı bugün Afrika'da başta kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklar olmak üzere hiçbir sorun olmayacaktı.
Amerikan uydularının tespit ettiğine göre Darfur'da çok zengin yeraltı su kaynakları var. Aynı Darfur'da petrol, uranyum, bakır, benzeri zenginlikler bulunmaktadır.
İstikrarlı, zengin ve barış içinde bir Sudan, Afrika'nın barış, güvenlik, istikrar ve refahına katkıda bulunur. Ama bu olası değil.
Elbette Sudan yönetiminin Darfur'da uyguladığı güvenlik, siyasal baskı ve uygulamalar kabul edilemez. Ama unutmamak gerekir ki; dünyadaki tüm ülkeler kendi ulusal bütünlüklerini koruma konusunda aynı refleksleri gösterir. Yoksa nisanda toplanacak ve İsrail'i ırkçılıkla suçlaması beklenen uluslararası konferansa Darfur konusunda duyarlı olduğunu söyleyen ABD, AB ve Batılı ülkelerin büyük bölümü neden katılmıyor?
Yoksa El-Beşir; Avrupa'dan gelerek Filistin topraklarını ele geçiren ve 70-80 yıldır Filistinlileri öldüren Ben Gurion, Begin, Perez, Şaron, Olmert, Livni, Netanyahu, Barak ve tüm bunlara destek veren ve yalnız Irak'ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan ve dünyanın dört bir yanında yaşanan katliamlarda dolaylı-dolaysız payı olan ABD ve Avrupa liderlerinden daha mı tehlikeli!!!
Hüsnü Mahalli, Akşam, 13 MART 2009

12.3.09

Darfur gerçeği

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Darfur'da 'savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediği' iddiasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı El-Beşir'in ülkesi 30 yıldır emperyalistlerce parçalanmak isteniyor
Uluslararası Ceza Mahkemesi geçen hafta aldığı karar ile Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir'in tutuklanmasını istedi.


Arap kökenli El-Beşir, kendi ülkesinin kuzey batı bölgesinde yani Darfur'da yaşamakta olan kendi dindaş ve ırkdaşı olan insanlara karşı 'soykırım' uygulamakla suçlanmaktadır.

Peki gerçek nedir?
Konuya özel ilgi gösteren Türk medyası ve bazı köşe yazarları (ABD, İsrail ve Avrupa'dan daha az) her nedense Darfur gerçeğini Türk halkına anlatmak yerine Başbakan Erdoğan'a saldırmayı tercih etti. Onlara göre; Gazze'de İsrail katliamlarına karşı çok sert tepki gösteren Erdoğan her nedense soykırım yapmakla suçlanan radikal İslamcı El-Beşir'e destek veriyor.

Kısa notlarla bakalım...
Sudan denilen ülke 2.5 (Türkiye'nin üç katı) milyon kilometrekare yüzölçümü ile Afrika'nın en büyük ülkesi. 1956'da bağımsız olan bu ülke dünyanın en verimli topraklarına, hayvancılık potansiyeline ve başta petrol, uranyum ve bakır olmak üzere birçok yeraltı zenginliklerine sahip. Emperyalist ülkeler için çok önemli 9 ülkeye sınır olan Sudan aynı zamanda herkes için stratejik öneme sahip Kızıl Deniz'i de kontrol ediyor. Tüm 'Kara Afrika' halklarının anti-emperyalist, anti-sömürgeci ve anti-siyonist mücadelesine hep destek veren Sudan, doğal olarak bu güçlerin nefretini kazandı. İntikam yemini eden bu ülke ve güçler son 30 yıldır Sudan'ı parçalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Ocak 2005'te merkezi Sudan yönetimini güneydeki ayrılıkçı güçlerle federalizm konusunda anlaşmaya zorlayan Batılı güçler bu ülkeyi 5 ayrı devletçiğe ayırmak için yoğun çaba harcadı, harcıyor.
Örneğin; yüzölçümü 700 bin kilometrekare olan güney eyalette yaşayan 2.5 milyon insanın %17-18'i Hıristiyan olmasına karşın Batılı ülke ve güçler bu eyalette Hıristiyan bir devlet kurmak için her türlü pis oyunu oynamaktadır.
Son bir yılda AB üyesi ülkelerden ve ABD'de bu eyaleti ziyaret eden bakan sayısı 23. Bölgeye çok yoğun bir Hıristiyan ve Yahudi misyoner akını var. Amaç 2011'de yapılacak ‘ayrılma' referandumunda Hıristiyan sayısını artırmak. Çünkü eyalet nüfusunun % 17-18'i Müslüman, geri kalanlar ise ateist. Üstelik bu güney eyaleti Etiyopya, Kenya, Uganda, Kongo ve Orta Afrika gibi çok önemli ülkelere sınır ve yemyeşil bir bölge. Topraklarının %40 otlaklık, %30 tarıma elverişli, %23'ü ormanlar ve %7'si yüzeysel su alanları ile kaplı. Bu eyaletin 2011'de Sudan'dan ayrılma kararı alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

2003'e gelindiğinde işler karışmaya başladı
Kuraklığın ağır bir şekilde hissedilmeye başlandığı (BM raporları ve Genel Sekreter Ban Ki Moon'a göre çatışmaların başlama nedeni kuraklık) bu bölgede su ve mera konusunda sıcak çatışmalar yaşanmaya başlanır. Başta İsrail ve ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler de hemen devreye girerek grupları birbirine karşı kışkırtır. Bu güçler ne pahasına olursa olsun Çin ile yakın ilişki kuran stratejik konumdaki Sudan'ı parçalamayı kafaya koymuştu. Onlara göre 1989'da askeri darbe ile işbaşına gelen Sudan yönetimi başta El-Kaide olmak üzere radikal İslamcı gruplara destek veriyor. Bu nedenle de ABD; Bin Ladin'in sahibi olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddia edilen başkent Hartum'daki ilaç fabrikasını bombaladı (1998) ve Sudan'a karşı uluslararası ambargo uygulanmasını sağladı.

Dış güçler devrede
Bu arada gruplar arasında su ve otlaklıkların paylaşımı nedeniyle başlayan çatışmalar dış güçlerin de kışkırtması ile siyasal bir içerik kazanıyordu. Ayrılıkçı bir söylemle giderek yayılan bu çatışmaların durdurulması amacıyla merkezi hükümet 'Cencevid' denilen ve güneydoğudaki koruculara benzeyen grupları kullanmaya başladı. Yani bir tarafta İsrail, ABD ve Batılı güçlerin desteklediği ayrılıkçı Müslüman ve ateist gruplar, öbür tarafta devlet destekli Cencevid milisler.
Çok farklı, çelişkili, abartılı bilgi ve rakamlar olmasına karşın bu çatışmalarda son beş yılda yaklaşık 40 bin insan öldü, yaklaşık 2 milyon da bölgeden kaçarak komşu ülkelere sığındı. Bunu fırsat bilen ABD destekli Kofi Annan, Ekim 2004'te özel bir komisyon oluşturulmasını kararlaştırdı ve bu komisyonu Darfur'a gönderdi. Böylece emperyalist ülkelerin Sudan'a yönelik ikinci parçalama operasyonu başlıyordu. Geçen hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararı bu çabanın en önemli halkalarından biridir. Yani emperyalist ülkeler ve yandaşları, başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında işledikleri ve işlettikleri cinayetleri unutarak bir kez daha ne denli ikiyüzlü ve çifte standartlı olduklarını kanıtladılar. Örneğin; milyonlarca insanın sokaklarda öldürüldüğü Ruanda, Brundi, Uganda, Nijerya ve benzeri Afrika ülkeleri için kılını bile kıpırdatmayan emperyalist ülkeler, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dediği gibi bu katliam görüntülerini magazin haber olarak izliyordu.
Hollanda Barış Gücü'nün Sırpların Bosnalılara karşı katliamlarını, Çeçenistan'da Rusların vahşetini, Karabağ ve çevresindeki bölgelerde Ermenilerin Azerilere karşı saldırılaları ve herkesin vicdanını sızlatan İsrail'in Filistin'e karşı 60 yıldır sürdürdüğü soykırım ve vahşeti görmezlikten gelen ve İsrailli yöneticilerin yargılanmaktan kurtulması için kendi yasalarını bile değiştiren emperyalist ülkeler Sudan için timsah gözyaşı dökmeyi marifet sanıyor.

İngiltere işgal etti
Yaklaşık 6 milyon insanın yaşadığı 550 bin km, alana yayılan Darfur güneyden farklı olarak kurak bir bölge. Petrol, uranyum, bakır ve benzeri önemli yeraltı doğal zenginliklere sahip. 1821'de Mehmet Ali Paşa Darfur'u Sudan ile birlikte Mısır'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya bağlamıştı. Çok dindar ve kültürlü insanların yaşadığı Darfur'da insanların yarısından fazlası Kuran'ı ezbere bilmektedir. 11 Şubat 1914'te Osmanlı Sultanı'nın cihat çağrısı üzerine Darfur Sultanı Ali Dinar, binlerce Darfurlu ve Sudanlı'yı Anadolu'ya gönderir. Bu insanların torunları hala İzmir, Adana, Tarsus, Mersin ve Ege'nin çeşitli yörelerinde yaşamaktadır. Sultan Dinar'ın tavrına kızan İngilizler 1916'da Sudan'ı işgal ettiklerinde ilk iş Dinar'ı tutuklayarak topraklarını Sudan'a kattılar. 40 yıl süre ile Sudan ve Darfur'u işgal altında tutan İngilizler çekildiklerinde buralarda çok karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı bıraktılar.
Örneğin Darfur'da yaklaşık 1000 kabile yaşamaktadır. Bu kabilelerden Arap kökenli olanlar genellikle tarım ile uğraşmaktadır. 'Kara Afrika' kökenli olanlar hayvancılıkla uğraşıyor.
Hüsnü Mahalli, Akşam, 12 MART 2009

15.11.08

Masa

EMİN değilim, ama müşavirleri Cumhurbaşkanı'nıza bilgi vermişlerdir belki de:
"Size büyük bir hediye getirdi İsviçreli meslektaşınız..."
O heyecanlanmıştır:
"Nedir, nedir, nedir?..."
"Masa..."
"......?"


***

Ben böyle tuhaf hediyelere kızarım.
Ne yapacaksınız masayı?
Kimi zaman bu gibi gereksiz hediyeler getirenler olur. Bir cumhurbaşkanımıza hediye olarak deve getirmişlerdi.
Öyle baktı deveye.
Ne yapsın deveyi?
Zaten deve de onu görünce korkup kaçtıydı.
En iyisini Kenan Evren yaptıydı; kendisine verilen öyle değersiz teneke-meneke plaketleri çuvala doldurup denize attığını açıklamıştı, bilirsiniz.


***

Masa, cumhuriyet ile birlikte anlam kazandı.
Şeriat okullarında masa olmaz, tarikat kurslarında, dergáhlarda her şey yere yakınken, cumhuriyet okullarında öğrencilerin masasına "sıra" denildi ve artık öğretmen masaları vardı. Arap kültüründe masa (Latincedir) yoktur, çölde ağaç olmadığı için belki de...
Ve dinciler (dindarlar demiyorum) masayı sevmezler. Çünkü masa; medeni nikáh masasından, Atatürk'ün içki masasına... modern evlerde yemek masasından, şeyhlerin-şıhların yerine geçen müdür masalarına kadar, dincileri rahatsız etti.


***

Hele hele Lozan masası...
Hilafetin yerine laik ve çağdaş cumhuriyeti tüm dünyaya kabul ettiren, Atatürk devrimlerine yol veren bağımsızlık anlaşmasının imzalandığı masadır o...
İsviçre Konfederasyonu Başkanı Couchepin, sen kalk masayı Abdullah Gül'e hediye getir...
Haberlere göre Cumhurbaşkanı'nız önce teşekkür etmeyi unuttu, sonra da masanın yanına bile gitmedi zaten.
Arap emirlerin, kralların, sultanların getirdikleri hediyeleri, tüm ısrarlara rağmen açıklamadıkları için bilmiyoruz; ama masadan da hediye mi olur...
Ben kızarım böyle tuhaf hediyelere...

Bekir COŞKUN, Hürriyet, 13 Kasım 2008



*****************************
Olayı bilmeyenlere:


Ankara'da tarihi gün

A.A

İsviçre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Lozan Anlaşması'nın imzalandığı masayı hediye etti.

İŞTE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KABUL EDİLDİĞİ O MASA
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'ye resmi ziyarette bulunan İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin ile Türkiye ve İsviçre arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıcının 80. yıl dönümü dolayısıyla Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde düzenlenen etkinliğe katıldı.
Diplomatik ilişkilerin 80. yılının kutlanmasının İsviçre'nin iki ülke işbirliğine ve ilişkilerine verdiği önemi gösterdiğini anlatan Cumhurbaşkanı Gül, Couchepin'in Türkiye ziyaretinin de bunun kanıtını olduğunu ifade etti.
“Türkiye ile İsviçre arasındaki ilişkiler önemli, çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli tarihi anıları İsviçre'de gerçekleşti. Lozan bunların başında geliyor” diyen Cumhurbaşkanı Gül, Montrö Sözleşmesi'nin de İsviçre'de imzalandığını hatırlattı. Geçmişte bu kadar sağlam ilişkilerin olduğu bir ülkeyle bugün de sağlam ve ayrıcalıklı ilişkiler kurulmasının doğru olduğunu belirten Gül, her iki ülkenin de bunu hak ettiğini kaydetti.
İsviçre Konfederasyonu Başkanı Couchepin'in ziyaretinin 80 yıllık ilişkilerde devlet başkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olduğunu anımsatan Cumhurbaşkanı Gül, “İnanıyorum ki bu ziyaret Türkiye ile İsviçre arasındaki ilişkiler için yeni bir sayfa olacaktır” dedi.

ANLAMLI HEDİYE
Cumhurbaşkanı Gül, İsviçre'nin Lozan kentinde 24 Temmuz 1923'te Lozan Anlaşması'nın imzalandığı masayı Türkiye'ye getirerek, hediye ettikleri için de Couchepin'e teşekkür etti. Gül, “Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna sahne olan bir masa. Bizim için manevi değeri tabii ki büyük olan bir anı. Tabii ki bu, Türkiye'de depoda durmayacak, Türkiye'de en güzel şekilde sergilenecek” diye konuştu.

GÖRÜŞMELERDE TÜRKİYE'Yİ İSMET PAŞA TEMSİL ETMİŞTİ
Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya Özgürlük Ülkesi temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.
Lozan Antlaşması'nin yazılması için düzenlenen Lozan Barış Konferansı 8 ay sürmüş ve Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Görüşmelerde Türkiye'yi temsil eden İsmet Paşa başkanlığındaki Lozan Barış Konferansı üyelerinin rolü büyüktür
.
12 Kasım

10.11.08

Bugün 10 Kasım!

10 Kasım’ın mirası!

Okurdur, ister, bekler, bilmeyi arzu eder bütün yazarlar, görüşlerini yazdı “senin lafın yok mu” diye sorar. Okur, sormakta haklıdır.
Benim lafım var.
Atatürk’ün mirası!
Benim lafım Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisini, kendi cümleleriyle tarifidir.
Bugün 10 Kasım.
Ölüm yıldönümü.
Bu vesileyle dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in sorusuna verdiği cevabı yazayım.
Atatürk şöyle diyor:

Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır...
Zaman süratle ilerliyor.
Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar...



***


Dogmalara karşı çıkmış.
Kalıplaşmış kuralları kırmış.
Bilimi öne geçirmiş.
O günlerin koşullarında böyle bir lider, istediği kadar içki içsin, en yüksek derecede alkol onu sarhoş edemez, alkollü kılamaz.
Neye göre sarhoş!
Kime göre alkolik!
Ağzına hiç içki koymamış fakat “dogmaların, kalıplaşmış kuralların, gerici hurafelerin esiri olmuşlara” ayık diyeceksek, Mustafa Kemal’i onların ölçülerine göre sarhoş diye tarif edeceksek yazık aklımıza...
Yazık kaleme, kâğıda!
Bir lider diyorsa ki, “Benim manevi mirasım akıl ve bilimin rehberliğini kabul etmektir,” yola beraber çıktığı en yakın silah arkadaşları, onu terk etsinler, çelme atsınlar, yalnız bıraksınlar isterse aydınları da halkı da ordusu da onu yalnız bıraksın. O yine de yalnız değildir.
Neye göre yalnız!
Kime göre terk edilmiş!
Akıl sorar!
Bilim cevap arar!
O, beraber yola çıktığı en yakın arkadaşları ile niçin ters düştü? Kurtuluş Savaşı verildikten sonra arkadaşları ne yapmak istiyordu? O, neyi başarmanın peşindeydi?


***


Biliyorsunuzdur.
Bu soruların cevapları kitap olmuş çok sayıda hatıralarda, yayınlanmış kaynaklarda, resmi ve resmi olmayan tarih belgelerinde var.
Arkadaşları onu bırakmadı.
Arkadaşlarını o terk etti.
O, padişahlığı bitirmeye kararlıydı. Arkadaşları, “padişahın ekmeğini yedik” deyiciydiler. Yolları bu yüzen ayrıldı. Lider Atatürk’ü de insan Atatürk’ü de bilelim.
Saklı, gizli, sansürlü hiçbir şey kalmasın. Genelkurmay’ın elindeki bütün belgeler ile ayrıldığı eşi Latife Hanım’ın gizlenen anıları da yayınlansın.
Necati Doğru, Vatan, 10 Kasım 2008





***************************************

Atatürk’e ve çocuklarına açık mektup

Çocukları kimler mi? Benim, sensiz, onlar... Kendini “Atatürk’ün evladı” hisseden herkes...
Atam, sen hep şunu söyledin “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir”...
Gel gör ki, bugün yine seni anarken aklıma şu geldi son birkaç yıldır Cumhuriyetimiz “kimsesiz kalmış” gibi...
Ama üzülme, “kimsesiz asla kalmayacak”, bizler “kendini senin oğlun, kızın” görenler, sonuna kadar direneceğiz...
Atam, ülke ne durumda bir de benden dinle

Bir ülkede

* Vatandaşların bir bölümü “seve seve ölüme” giderken, bir bölümü “malı götürme” sevdasına düşmüş, “hangi toprakta yaşadığını bile umursamadan” kendilerine doları “efendi” edinmişler ise
* Siyasi otorite “askerlerimizi öldüren” Barzani’yi “muhatap” kabul etmek için adım atıyorsa
* “Ekonomi IMF’ye”, “dış siyaset Avrupa Birliği ve Amerika’ya endekslenmiş” ise
* Siyasetçi, “finansal entelektüel” zümre eksikliğinden faydalanarak “sıcak paranın yarattığı” kısa süreli “cenneti” siyasi rantını maksimize etmek için kullanıyorsa
* IMF ile o milletin menfaatlerini korumak adına pazarlık etmesi gereken bakan bile aynı zamanda İngiliz vatandaşı ise
* Üretim refleksleri kaybolmuş, sıcak paranın bastığı kur ile “üreten dinamikler” ithalatçı olma yoluna girmiş ise
* Dış politikada alınması gereken kararlar, güvenlikte atılması gereken adımlar, devletin en yetkili makamlarında aman “piyasa bozulmasın” diye gecikiyorsa
* Vatandaşların yabancı bankalara borcu 50 milyar doları geçmiş ise
* İç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında “defalarca katlanmış” ise
* Yılda ödenen faiz, bütçe içinde “eğitim ve sağlık” harcamalarının 10 katı ise
* Sıcak para, ülkenin “ekonomik reflekslerini” çürütürken “kısa vadeli sonuç ortaya çıkmıyor” diye “ana dinamikler” analiz edilemiyorsa
* Deniz Kuvvetleri’ne ait muhrip “müttefik bir ülke tarafından” vurulmuş, içinde onlarca seçme subayını taşıyan uçağı ne hikmetse ilk uçuşunda düşmüş, askerlerinin başına çuval geçirilmiş ise
* 15 askerinin öldüğü gün en yetkili ağızdan “Sayın Başkan ile 1 ay sonra görüşeceğim, gerekeni yapacağız” açıklaması yapılmış ise
* Askerlerinin öldüğü dakikalarda “el konduğu için devlet kontrolünde olan” televizyon kanalında “dansöz oynatılıyor” ve yayını kesme ihtiyacı dahi hissedilmiyorsa
Ve en kötüsü “içeride kargaşa”, “dışarıda tam bağımlılık” ortaya çıkmışsa seni anmak ve “keşke” demek hepimizin hakkıdır ATAM!
Daha da vahimi TRT’nin arşivini soyanlar, yıllar sonra “bilirkişi” görüntüsü altında senin “belgeselini” yapıp, seni küçük düşürmeye çalışırlarken, mirasına sahip çıkması gerekenler hâlâ “sessizlerse”, bize “daha sıkı” durmaktan başka ne düşer ki ATAM!
Rahat uyu ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK! NUTUK’ta dediğin herşey bugün çıksa bile, biz sonuna kadar buradayız...

Yiğit Bulut, Vatan, 10 Kasım 2008

25.5.08

Kapatma Davası ve Venedik Komisyonu


Anayasa Mahkemesi'nce açılan AKP kapatma davasını bugün birçok eleştirmen demokrasi prensiplerine aykırı buluyor. Görüşlerine dayanak olarak da Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun 2000 yılında alınan “parti kapatma ve yasaklama genel çizgileri” belgesini gösteriyor (belirtilmesi gerekir ki bu belge, söylenenlerin aksine, bir karar değil ve devletlere herhangi bir hukuki zorunluluk yüklemiyor).
Bu kişilere göre bir parti ancak şiddet çağrısında bulunuyorsa veya şiddeti anayasal düzeni devirmek için politik bir araç olarak kullanıyorsa kapatılabilir. “Barışçıl ve demokratik yollardan Anayasa’yı değiştirme girişimlerinin ise bir partiyi kapatma gerekçesi olamayacağı vurgulanıyor”. Bir partinin bu sebepten kapatılabileceği doğru. Gerçekten de Venedik Komisyonu, anayasal düzenin ancak şiddet ve bu gibi yollarla tehlikeye düştüğü takdirde kapatılması gerektiğini belirtiyor.
Orijinal Fansızca metinde: “L’interdiction ou la dissolution forcée de partis politiques ne peuvent se justifier que dans le cas où les partis prônent l’utilisation de la violence ou l’utilisent comme un moyen politique pour faire renverser l’ordre constitutionnel démocratique, mettant en danger de ce fait les droits et libertés protégés par la constitution”. Ingilizce metinde: “Prohibition or enforced dissolution of political parties may only be justified in the case of parties which advocate the use of violence or use violence as a political means to overthrow the democratic constitutional order, thereby undermining the rights and freedoms guaranteed by the constitution. The fact alone that a party advocates a peaceful change of the Constitution should not be sufficient for its prohibition or dissolution.”
Diğer bir deyişle, bir parti ancak şiddet veya şiddet bağlantılı yöntemler kullanarak anayasa düzenini devirmeyi amaçladığı takdirde kapatılabilir.
Fakat 2008 yılında bu bilginin sadece bu kısmını vermek bilgiyi eksik vermektir. Venedik Komisyonu parti kapatılması hakkında genel çizgileri belirledikten sonra, bu konuda önemli gelişmeler oldu.
AIHM, 2001 ve 2003 yılında Refah Partisi’ni kapatma davası hakkında alınan kararında parti kapatma kurallarına açıklık getirmekte, aynı anda da Venedik Komisyonu’nun genel çizgileri belgesinin nasıl yorumlanması gerektiğini açıklamaktadır.
AIHM bu kararlarında; bu hakları tanımlayan 10. ve 11. maddelerde de korunduklarını hatırlattıktan sonra düşünce ve konuşma özgürlüğü ile dernek kurma özgürlüğünün gene Avrupa İnsan Hakları belgesine göre kısıtlanabileceğini hatırlatmaktadır.
Bu kısıtlamalara göre, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne, ki bu özgürlük siyasi partileri de kapsamaktadır, “ulusal güvenliğin ya da kamu güveninin yararı, düzensizliğin ya da suçun önlenmesi için, sağlığın ya da ahlakın korunması için yahut başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması için, hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olanlardan başka hiçbir kayıtlama getirilmeyecektir”. Diğer bir ifadeyle, bu sebeplerden dolayı bu özgürlüğün kullanılmasında kısıtlama getirilebilir.
Buradan yola çıkarak AIHM, Refah Partisi’nin kapatılmasının demokratik düzene göre mümkün olup olmadığını inceliyor. AIHM’ye göre bir parti anayasal sistemi değiştirirken iki koşula saygı göstermeli: 1. Kullanılan yöntemler hukuki ve demokratik kurallara saygı göstermeli; 2. Teklif edilen değişiklik demokratik düzenin prensiplerine saygı göstermeli. Mahkemeye göre, eğer bir parti şiddete başvuruyorsa veyahut politik amacı, demokrasiye saygı göstermiyorsa ya da demokratik düzeni bozmayı amaçlıyorsa, bu parti Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin korunması altına giremez. Başka bir ifadeyle bu durumda bu partiler kapatılabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı, Mahkeme “bir partinin _tarihte de görüldüğü gibi_ demokrasi kurallarına uyarak demokratik düzene son vermesinin mümkün olduğu” kanısına varıyor. Buradan yola çıkarak, Refah Partisi’nin Türkiye’de gerçek bir tehdit olup olmadığını inceledikten sonra kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Bildirgesini ihlal etmediği sonucuna varıyor. Refah Partisi’nin kapatılması oyların %22’sini almış olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik prensibine karşı geldiği için, demokratik düzenin korunması adına gerekli görülüyor.
Bu iki karar arasında, Avrupa Konseyi Meclisi, parti kısıtlamaları hakkında bir karar alıyor (Report 9526- 17 Temmuz 2002/ Resolution (1308) 2002). Bu kararda, parti kapatma olaylarının genel olarak karmaşık bir sorun olduğu hatırlatıldıktan sonra 11 Eylül olaylarının gösterdiği üzere fanatizm ile ekstremizmin demokrasi için tehlikelerinin göz önünde tutulması gerektiği vurgulanıyor.
Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu belgesine ve AIHM’nin Refah Partisi ile ilgili 2001 kararına dayanarak, parti kapatmanın en aşırı yol olduğunun üstüne de basarak, istisnai olarak bir partinin sadece anayasal düzeni tehlikeye soktuğu gerekçesiyle kapatılabileceği kararına varıyor. Buradan yola çıkarak, Venedik Komisyonu’nun söyleminde ufak ama sonuçları önemli bir değişiklik yapıyor. Venedik Komisyonu, ancak doğrudan şiddet kullanıyorsa veya şiddeti kullanarak anayasal düzeni devirmeyi amaçlıyorsa bir parti kapatılabilir derken, Avrupa Konseyi Meclisi, bundan böyle bir partinin şiddet kullanıyorsa veyahut sivil barışı ve anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa istisnai durumlarda kapatılabileceği kararını veriyor (orijinal metinde: “restrictions on or dissolution of political parties should be regarded as exceptional measures to be applied only in cases where the party concerned uses violence or threatens civil peace and the democratic constitutional order of the country”). Diğer bir deyişle, bir parti anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye sokuyorsa ve her ne kadar bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyorsa bu parti gene de kapatılabilir.
Tekrar belirtmemiz gerekiyor ki, AIHM, Venedik komisyonu ya da Avrupa Konseyi Meclisine göre, bir parti sırf anayasal düzeni değiştirmek istiyor diye kapatılamaz. Ancak Avrupa Meclisi’nin ve AIHM’nin de belirttiği gibi, bazı partilerin ideolojilerinin kendisinin demokratik düzen için bir tehlike oluşturabileceğinden, istisnai olarak bu partiler kapatılabilir. Seçimlerde aldıkları sonuç bu durumu değiştiremez.
AKP kapatma davasının hukukiliğine, bu bilgilerin ışığında bakmak gerekir.
Kıymet Ant, Cumhuriyet, 22 Mayıs 2008

27.8.07

Seçimi ABD VE Medya Kazandırdı

Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Büyük boy görmek için tıklayınız Sizlere Boris Yeltsin'in 3 Temmuz 1996'da ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsünü anlatacağım.
Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Rusya 3 Temmuz 1996 başkanlık seçimlerine giderken, Moskova'daydım. Tüm olup bitenleri günü gününe televizyondan izledim, gazetelerden okudum. Böylece Rusya'nın bu tarihi sürecine tanık oldum.
Çok önemli dersler dolu 3 Temmuz 1996 seçimini ayrıntılarıyla anlatmadan önce, Boris Yeltsin'i dünyanın iki süper güçlü devletinden birinin başına getiren olayların çok kısa bir özetini sunuyorum.

Darbe Girişimi
1991 yılına girildiğinde Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin devlet başkanıydı.
12 Haziran 1991'de Sovyetler Birliği'nin on beş cumhuriyetinden en büyüğü olan Rusya'da başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde 57'sini alan Boris Yeltsin, Rusya tarihinde halkın oylarıyla seçilmiş ilk başkan oldu.
18 Ağustos 1991'de Gorbaçov, bir askeri darbeyle devrilmek istendi. Darbecilerin tankları Moskova'ya girdi. Boris Yeltsin darbecileri hain ilan edip hızla Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosuna koştu. Parlamentonun önünde konuşlanmış tanklardan birinin üzerine çıkarak, tüm dünya televizyonlarının canlı yayınladığı tarihi konuşmasını yaptı. Rus halkı adına darbecilere karşı direneceğini söyledi. O ana kadar olup bitenleri evlerinde, televizyonlarının başında korkuyla izlemekte olan Rus halkının büyük bir bölümü Yeltsin'in karşı çıkışından cesaretlenerek yollara döküldü. Kısa bir sürede on binlerce Moskovalı, tankın üstündeki Yeltsin'in etrafını büyük bir coşkuyla sarmıştı.
21 Ağustos 1991 günü darbeciler Moskova'dan kaçtı. Gorbaçov tutsak bulunduğu Kırım'dan Moskova'ya getirildi. Yeltsin, Rusya'nın parlayan yıldızı olmuştu. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri Yeltsin'in darbecilere karşı başarılı direnişini demokrasinin bir zaferi olarak görüyor, demokrat Yeltsin'i çılgınca alkışlıyordu.

Yeltsin, IMF ve Dünya Bankasına Teslim Oluyor
8 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği Komünist Partisini kapattıran Yeltsin, Sovyetler Birliği'nin de dağılmış olduğunu duyurdu.
Yetmiş yılı aşkın bir süre, amansız düşmanı kapitalizme karşı savaşmış olan Rusya'nın devlet başkanı Boris Yeltsin, bozulan Rus ekonomisini düzeltmek için, ABD kapitalizminin en acımasız iki kurumu olan IMF ve Dünya Bankası'na başvurdu. Sonraları ABD yöneticileri, Rusya'yı tek kurşun atmadan teslim aldıklarını söyleyeceklerdi.
IMF'ye teslim olan Yeltsin, 'şok tedavisi' olarak sunulan IMF'nin önerilerini hemen kabul edip Rus halkına dayattı. Yeltsin, IMF'nin Rus halkını perişan edecek olan önerilerini, 'radikal reformlar' olarak niteliyor, hiç kimsenin bu reformlara karşı çıkmasını istemiyordu. İşte Yeltsin'in reformlarının sonuçları:

  • Faizler yükseldi, devlet yatırımları durdu.
  • Sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapıldı.
  • Başta gıda maddeleri olmak üzere tüm tüketim maddelerinin fiyatları tavana vurdu.
  • Dev ölçekli fabrikalarda üretim durdu, çoğu kapandı.
  • Kadınlı erkekli milyonlarca kişi işsiz kaldı.
  • Rus parası değer kaybetti, Rus halkının bir ömür boyu oluşturduğu birikimler buharlaştı.
  • Ulusal gelir yarı yarıya azaldı, Rus halkı fakirleşti. Oligark denilen bir avuç vurguncu dolar milyarderi oldu.
  • Sağlık sistemi çöktü. Rus halkının ortalama yaşam süresi azaldı.
  • Özelleştirme adı altında devletin fabrikaları, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yağmalandı. Büyük yağmacıların arkasında, Yeltsin'in etrafını kuşatmış Yahudi kökenli Rus politikacılara her türlü destek veren ABD'nin Siyonist bankerleri ve şirketleri bulunmaktaydı.
  • Rus halkı açlık sınırına dayandı. Tüm Rusya, ABD ve Avrupa'da 1930'larda yaşanan 'Büyük Ekonomik Bunalım'dan daha kötü bir bunalıma girdi.

Rus halkı fakirleştikçe, ABD'nin Yeltsin'e olan övgüleri de artıyordu. Yeltsin'i tüm dünyaya örnek bir demokrat olarak tanıtıyorlardı.
Ekmek kuyruklarında sürünen Rus halkını görmezlikten gelen Yeltsin, 'radikal reformların' süreceğini duyuruyordu. Oysa kendi yardımcısı Rutskoy bile bu reform programını 'ekonomik soykırım' olarak niteliyordu.

Yeltsin, Parlamentoyu Topa Tutuyor
Ekonomi çöküp milyonlarca insan işsiz kalınca, Yeltsin'e karşı siyasi hareket başladı. Parlamentoda iki cephe oluştu. Yeltsin'e karşı olanlar üst üste önergeler vererek Yeltsin'i görevden almaya çalışıyorlardı.
21 Eylül 1993'te Yeltsin, televizyona çıktı, ulusa seslendi. Parlamentoyu kapattığını duyurdu. Yeni seçimlere kadar ülkeyi, özel yetkilerle kendisi yönetecekti. ABD'nin övdüğü örnek demokrat Yeltsin, muhalafete dayanamayıp parlamentoyu kapattığını duyurduğu günün hemen ertesinde Rus Parlamentosu toplandı. Yeltsin görevden alındı, yerine yardımcısı atandı. Artık herşey çığırından çıkmıştı. Rusya çok tehlikeli bir siyasi bunalımın içine yuvarlanmıştı. On binlerce Moskovalı sokaklara döküldü. Meydanlar Yeltsin karşıtı sloganlarla inliyordu. Rus halkı, parlamentosunu savunuyordu.
Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteğini alan Yeltsin, 4 Ekim 1993 günü, Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosunu topa tutturdu. Tüm dünya televizyonları, Rus parlamentosunun topçu ateşi altında kalışını anında yayınladı. ABD Başkanı Bill Clinton, Yeltsin'in bu eylemini, demokrasinin savunulması olarak gördüğünü duyuruyor, demokrat Yeltsin'i destekliyordu.

Özelleştirme Yağması
Yeltsin, Aralık 1994'de Çeçenistan'a askeri saldırıda bulunup işgal etti. Moskova'nın denetiminde özerk bir cumhuriyet kurmayı denedi. Ancak Çeçenlerin güçlü direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, iç politikada güç duruma düştü.
IMF'ye teslim olmuş Rusya'nın 1995'de dış borçları çok artmıştı. Hem bu borçları ödemek hem de Rusya'da yeni türemiş işadamlarının 1996 başkanlık seçimlerinde desteğini alabilmek için, Yeltsin yeni bir özelleştirme yağması başlattı. Rusya'nın en büyük fabrika ve işletmelerinin hisselerini, yeni türemiş Rus bankalarına nakit para karşılığı yok pahasına sattı. Bu hissleri ele geçiren, kendilerine oligark denilen, hemen hemen tamamı Yahudi kökenli olan Rus işadamları ulusal medyanın ve bankaların sahibi oldular.[1]

Yeltsin İkinci Kez Başkan Olmak İstiyor
İşte şimdi sıra geldi, Boris Yeltsin'in ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsüne.
Alkol bağımlısı olan Yeltsin, 1995'de iki kez kalp krizi geçirdi.
17 Aralık 1995'de yapılan parlamento seçimlerinde, Yeltsin taraftarları beklenmedik ağır bir yenilgi aldılar. Yeltsin'in dolaylı olarak desteklediği 'Vatanımız Rusya Partisi' oyların sadece % 12,2'sini alırken, Genadi Zuganov'un liderliğindeki 'Rusya Federasyonu Komünist Partisi' oyların % 34,9'unu alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştı. Artık herkes, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimini Komünistlerin lideri Zuganov'un kazanacağına kesin gözüyle bakıyordu.
Şubat 1996'da Boris Yeltsin, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine katılacağını duyurdu. Bir dönem daha başkan olmak istiyordu.
Yeltsin'in karşısında iki güçlü aday vardı:

  • Komünistlerin lideri Genadi Zuganov
  • General Aleksandr Lebed

Yeltsin adaylığını açıkladıktan hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu görünüm şöyleydi:

Genadi Zuganov: % 50-55
General Lebed: % 30-35
Başkan Yeltsin: % 2-8


Ekonomiyi IMF'ye teslim eden, Rusya'nın yeraltı ve yer üsütü zenginliklerini özelleştirme adı altında yok pahasına yağmalatan, halkın işsiz ve aşsız kalmasına neden olan Yeltsin'i halk artık istemiyordu. Onun alkol bağımlısı oluşu, ciddi sağlık sorunlarının bulunuşu ve dengesiz davranışları da gözden iyice düşmesinin nedenleri arasındaydı.
Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu kara tabloyu gören Yeltsin taraftarları paniğe kapıldılar. En çok korkanların başında, özelleştirme yağmasıyla milyarlarca dolar vurgun vuran oligarklar geliyordu. Bu kişiler toplanıp, Yeltsin'e başkanlık seçimlerini iptal etmesi için baskı yaptılar. Açıktan açığa, 'Seçime gerek yok, ülkeyi bir diktatör olarak siz yönetin!' diyorlardı. Bunları söyleyenlerin tümü de, ABD tarafından desteklenip övülen Rusya'nın yeni demokrat yıldızlarıydı.
Yeltsin kendisine verilen öğütü dinlemedi. Seçim kampanyasını yürütecek ekibi değiştirdi. Ekibin başına kızı Tatyana ve özelleştirme yağmasının mimarı Çubais'i getirdi.
Çubais hemen işe koyuldu. Bankerlerden ve medya patronlarından oluşan bir çekirdek kadro kurdu. Medya patronları sürekli Yeltsin yanlısı propaganda yapacaklar, bankerler de paraları seçim kampanyasına akıtacaktı. Bu hizmetlerine karşlık olarak da Çubais, özelleştirme adı altında Rusya'nın en değerli kurum ve kuruluşlarını bu kişilere peşkeş çekecekti.

'Öküz Bokunu Altın Diye Yutturanlar' Moskova'da
Yapılcak başkanlık seçiminde uygulanan kural şuydu: İlk oylamada oyların % 50'sinden fazlasını alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu. Eğer ilk oylamada hiçbir aday oyların % 50'sini alamazsa, bir ay içinde ikinci bir seçim yapılıyor bu kez en çok oy alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu.
Rusya devlet başkanlığı seçim tarihi, 16 Haziran 1996 olarak duyuruldu. Seçim kampanyası başladı.
Rus medyasının tamamı Yeltsin yanlısı propaganda yapıyor, diğer adaylara televizyonda konuşma fırsatı verilmiyordu. Buna rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeltsin, hala Zuganov ve Lebed'in çok gerisinde kalıyordu.
Yeltsin'in kampanyasını yürüten kızı Tatyana ve ortağı Çubais, çok çabuk bir çare bulmak zorundaydılar.
Ve buldular da.
Özelleştirme yağmasından milyarlarca dolar vurmuş olan Yahudi kökenli Rus işadamlarının aracılığıyla, ABD'den yardım istediler. Açıkcası, Amerikalıların Rusya'ya gelip başkanlık seçimini kendilerine kazandırmalarını bekliyorlardı!
Amerikan yönetimi, çok bilgili ve deneyimli üç siyasi uzman danışmanı Moskova'ya hemen göndermeye hazır olduğunu bildirdi.
Üç Amerikalı siyasi uzman danışman; George Gorton, Dick Dresner ve Joe Shumate acele Moskova'ya geldiler ve hemen işe başladılar. Peki, bu üç danışman hangi konuda uzmandılar? Seçim kampanyanlarını yönlendirmede uzmandılar. Amerikan ağzıyla söyleyecek olursak, 'öküz bokunu altın diye yutturabilecek' kertede yetenekliydiler. Şimdi de Yeltsin'i Rus halkına, 'eşi bulunmaz demokrat bir lider' olarak yutturacaklardı.
Üç Amerikalı uzmanın ilk önerileri şu oldu: Yeltsin'in rakipleri hakkında medya sürekli olarak yalan haberler uyduracak, çamur atacaktı! Ruslar bu öneriye karşı çıktı. Yalan söylenmeyecek, çamur atılmayacak, dürüstlük ilkesine bağlı kalınacaktı. Amerikalıların yanıtı ise çarpıcıydı: Seçimi kazanmak istiyorsanız bizim söylediğimiz gibi davranacaksınız, dürüstlükle seçim kazanılmaz!
Amerikalı üç siyasi uzman danışman ikinci önerilerini yaptılar: Yeltsin halkın arasına girecek, onlarla kucaklaşıp öpüşecek, gençler için düzenlenecek eğlence programlarına katılacak, onlarla beraber şarkılar söyleyip dans edecek, kısacası 'çok sevecen, çok tonton' bir kişi rolünü oynayacaktı! Ruslar bu öneriye de sıcak bakmadı. Yeltsin'in doğal davranmasından yanaydılar, rol yapmasını istemiyorlardı. Amerikalı uzmanlar yine sert çıktılar, rol yapmadan, halkı kandırmadan seçim kazanılamazdı!
Yeltsin'in seçim kampanyası neredeyse tam bir çıkmaza girmişti ki, üç Amerikalı uzmanın ABD'den getirilmesinde payı olan Rusya'nın özelleştirme vurguncusu dolar milyarderleri ve medya patronları araya girdiler. Ateşli tartışmalardan sonra Amerikalı üç uzman danışmanın önerileri kabul edildi. Artık Yeltsin'in seçim kampanyasında ipler bu üç Amerikalının eline geçmişti.

Seçimin İlk Aşaması
'Öküz bokunu altın diye yutturabilecek' düzeyde yetenekli üç Amerikalı uzman; bir yandan Yeltsin'in nerede, neler konuşacağını, kimlerle buluşacağını belirlerken, bir yandan da medyanın kullanacağı sloganları üretiyordu.
Rus medyası, Yeltsin'in rakipleri hakkında asılsız dedikodular, yalanlar, iftiralar uyduruyor, en aklı başındaların bile kafalarını karıştırıyordu. Yeltsin'in rakipleri Zuganov ve Lebed bu karalama kampanyası karşısında şaşkın, kendilerini savunacak, seslerini duyuracak değil bir televizyon kanalı, bir gazete dahi bulmakta zorlanıyorlardı.
İşte bu atmosferde, 16 Haziran 1996'da başkanlık seçimleri yapıldı. Katılım oranı % 70 olmuş ve şu sonuçlar alınmıştı:

Yeltsin ( % 35,3 ), Zuganov ( % 32 ), Lebed ( % 14,5 ).

Seçimin ilk aşamasında başkan seçilememişti, ancak bu sonuç Yeltsin için çok büyük bir başarıydı. Birkaç ay öncesine kadar kamuoyundaki desteği % 5 dolaylarındayken, sanki sihirli bir el değmiş ve bu oran % 35'e çıkmıştı! Yeltsin'in kampanya ekibi sevinç içindeydi. Üç Amerikalı uzman ise daha soğukkanlı davranıyor, asıl savaşımın yeni başladığını söylüyordu.

Seçimin İkinci Aşaması
Üç Amerikalı uzman hemen kolları sıvadılar. Yolun yarısını başarıyla geçmişlerdi, ama asıl öldürücü darbeyi şimdi vurmaları gerekiyordu. Yeltsin'e acele bir öneri götürdüler: İlk aşamada % 14,5 oy alan Lebed'e, geri çeviremeyeceği kadar parlak bir teklif götürün ve Lebed'in ikinci aşamaya katılmasını önleyin!
Seçimin ilk aşamasından iki gün sonra, 18 Haziran 1996'da Başkan Yeltsin, üç Amerikalı uzmanın önerisini yerine getirdi. Lebed'i, 'Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri' ve 'Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı' olarak atadı. Lebed, ağzı kulaklarında, bu yüksek prestijli atamayı hemen kabul etti ve başkanlık seçiminin ikinci aşamasından çekilmiş olduğunu ilân etti.
Lebed'in çekilmesiyle meydan, Yeltsin ve Zuganov'a kalmıştı.
Üç Amerikalı uzman, Zuganov'u yıpratacak kampanyaya hemen başladılar. Tüm medya hemen her gün ve neredeyse günün tamamında şu sloganları tekrar edip durdu: 'Zuganov'a verilecek oylar, Komünistleri tekrar iş başına getirecektir!', 'Zugonov'u seçmek demek, diktatör Stalin'i diriltmek demektir!', 'Zuganov'a verilecek oylar, demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu olacaktır!', 'Bir komünist olan Zuganov eğer seçilecek olursa, Rusya'da iç şavaş çıkacaktır!', 'Mal sahibi, mülk sahibi, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu demokrat Yeltsin'e verin!', 'ABD'nin ve Avrupa'nın saygı duyduğu Başkan Yeltsin'i seçin!'.
Medya bu tek yanlı propagandayı sürdürürken, özelleştirme vurguncusu Rus işadamlarının oluşturduğu havuzdan milyonlarca dolar, üç Amerikalı uzmanın saptadığı bölgelerde, belirlediği gruplara dağıtılıyordu. Tam bu sırada IMF, Rusya'ya 10 milyar dolar kredi verdiğini duyurdu. Yeltsin'in seçim kampanyasını yürütenler sevinç içindeydiler.
Üç Amerikalı uzman, Yeltsin'e bir öneri daha götürdüler: Neredeyse iki yıla yakın ödenmeyen emekli maaşlarını ve birikmiş işçi ücretlerini hemen ödeyin! Ödemeler derhal yapıldı. Televizyon kanalları, birikmiş emekli maaşlarını alan yaşlıların ve ücretlerini alan işçilerin Yeltsin'in boynuna sarılarak nasıl ağlaştıklarını, ellerini yüzünü nasıl öptüklerinini tekrar tekrar gösterip durdu.
Seçimin ikinci aşamasına bir hafta kala, Yeltsin bir kalp krizi daha geçirdi. Üç Amerikalı uzmanın yönlendirmesiyle medya bunu halka, Yeltsin aşırı yorgunluktan grip oldu, diye duyurdu. Yeltsin'in yanına hiç kimse sokulmadı, fotoğrafı çekilmedi, görüntüsü alınmadı. Bu olumsuzluğun ustaca atlatılmasından sonra, 3 Temmuz 1996 günü başkanlık seçiminin ikinci aşaması gerçekleştirildi. Yüzde 68,9 katılımın sağlandığı seçimde iki aday şu oyları almıştı:

Yeltsin ( % 53,8 ), Zuganov ( % 40,3).

ABD'den özel olarak getirilen üç Amerikal uzman, medyanın ve özelleştirme vurguncularının desteğiyle, 'öküz bokunu altın diye' Rus halkına yutturmayı başarmışlardı. Boris Yeltsin, ikinci kez Rusya'nın devlet başkanı olarak seçilmişti.
Yeltsin ikinci kez başkan olarak seçildikten sonra, IMF'den 40 milyar dolar borç alındı. Ancak bu para devletin kasasına girmedi! Yeltsin'in kızı Tatyana ve seçimlerde Yeltsin'den yana olan özelleştirme vurguncularının Amerika ve Avrupa'daki banka hesaplarına yatırıldı!
Bu gerçek öykü, 2002 yılında Amerika'da çekilen bir filmin senaryosunu oluşturdu. Fimin adı şuydu: 'Spinning Boris'. Türkçeye şöyle çevirebiliriz: 'Boris Yeltsin'in Rus Halkına Yutturulması'.

Peki, Türk halkına kimlerin nasıl yutturulduğunun öyküsünü yazmanın zamanı gelmedi mi?
Yılmaz Dikbaş, 25 Temmuz 2007, Antalya

17.3.07

Soykırımda dolar izi

Ermeni soykırım tasarısı, ABD Kongresi'nde... Ya ABD'nin Hitler'e ve Nazi Almanyası'na "Yahudi soykırımı" için katkıları?.. Yanlış okumadınız. ABD'den Hitler'e komünist ve Yahudi düşmanlığı için oluk oluk para akmıştır.
En büyük katkıyı da ünlü otomobil devi Ford'un kurucusu Henry Ford yapmıştır.
Henry Ford 1920'lerde Amerika'da "komünizme ve Yahudiliğe karşı öfke tohumları eken" dergiler ve kitaplar yayımlatıyordu. Örneğin, "Amerika'da Yahudi etkinlikleri" ve "Dünyanın Baş Belası: Uluslararası Yahudi" adlı kitaplar...
Bu ikinci kitap, Hitler yandaşlarınca Almancaya çevrilmiş ve yayımlanmıştı.
Henry Ford'un yayımladığı The Dearbom Independent dergisinde çıkan makalenin başlığı; "Dünyanın Problemi: Uluslararası Yahudilik" idi.
20 Aralık 1922 tarihli New York Times gazetesi "Hitler'in Münih'te başlattığı hareketin Henry Ford tarafından parayla beslendiğini" haber yapmıştı.
Berliner Tageblatt adlı Almanca gazetede "Henry Ford'un Almanya'nın iç işlerine karıştığını, Hitler'e bürolar tutup karargâhını pahalı mobilyalarla donattığını, Hitler'in çalışma odasının duvarında, Henry Ford'un büyük boy bir fotoğrafının asılı olduğunu, Hitler'in 1000'i aşkın militanının üniformalarının ve silahlarının Henry Ford'un verdiği paralarla alındığını" yazıyordu.
Hitler'in ünlü "Kavgam" adlı kitabını da Henry Ford'un düşüncelerinden esinlenerek kaleme aldığı yolunda yayınlar yapılıyordu.

HİTLER'DEN HENRY FORD'A MADALYA
Antony C. Sutton'un 1976'da yayımlanan "Wall Street ve Hitler'in Yükselişi" adlı kitabında Alman faşizminin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı yolunda dokümanlar yer alıyordu.
Henry Ford, Yahudi tefecilere ve komünist Rusya'ya karşıydı.
Hitler'in gönderdiği Alman diplomatları Amerikalı sanayici Henry Ford'a Temmuz 1938'de "Alman kartalının büyük Haç'ı" madalyasını takmışlardı. Bu fotoğraf, olaydan 60 yıl sonra 30 Kasım 1998 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlandı.
Naziler, ABD henüz II. Dünya Savaşı'na girmeden Avrupa'da ilerlerken Amerikan malı Ford kamyonlar kullanıyorlardı. Uçakları ise, Amerikan General Motors'un Almanya'da Opel markası altında ürettiği uçaklardı.
Bu iki markanın Almanya'da kurdukları otomobil fabrikalarının, aynı zamanda tank ve uçak üretebilmeleri için dönüşümü de Amerika'dan gelen teknisyenler yapmıştı.
1934'te yayımlanan General Motors World adlı dergide şirketin üst düzey yöneticisi James D. Mooney'in Berlin'de Hitler'le buluştuğu ve siparişler aldığı müjdeleniyordu.
Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Profesörü Henry Ashby Turner Jr.'ın 2005 yılında yayımlanan kitabı bu ilişkileri anlatmakta.
Adı: "General Motors Şirketi ve Naziler: Avrupa'nın en büyük otomobil üreticisi Opel'i denetleme savaşı" idi.
Almanya'nın petrolü yoktu. Rusya'yı işgal edebilmesi için ihtiyacı olan milyonlarca petrol, Amerikan Standart Oil petrol şirketinin Almanya'da kurduğu Deutsche Amerikanische Petroleum A.G. (DAPAG) tarafından karşılanmıştı.

TARİHİN AYNASI
Bunlar tarihte kaldı. Bu kurumların artık Nazi ve başka demokrasi dışı ideolojiler, kişiler, kurumlar, devletlerle hiçbir ilişkisi elbette yok. Ama ABD Kongresi, Ermeni soykırımı iddialarını irdeliyorsa, tarihin sayfalarına girdiklerinde bu bilgilere de ulaşırlar.
..........................
Yukarıdaki bilgiler için bkz. Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı/Cengiz Özakıncı.

Güneri Civaoğlu, Milliyet, 17 Mart 2007