Avrupa ve Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa ve Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.6.09

LIBYA - Ömer El Muhtar


Kaddafi Roma'da
İtalya'ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Libya lideri Ömer Muhtar'ı hatırlattı

Libya'nın devrim lideri, Afrika Birliği'nin ise dönem başkanı olan Albay Muammer Kaddafi, İtalya'ya yaptığı ilk ziyarette İtalyan sömürgeciliğine karşı Libyalıların gerçekleştirdiği direnişin efsanevi ismi Ömer El Muhtar'ı hatırlatmaya da özen gösterdi.

Üniformasının üstüne Ömer El Muhtar'ın İtalyanlar tarafından idama mahkum edilmek üzere tutuklandığı anı gösteren fotoğrafı asan Kaddafi, Quirinale Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'yla yaptığı görüşme sırasında, "İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İtalya artık dost bir ülkedir" dedi.
Kaddafi, İtalya ve Libya'nın Ağustos 2008'de imzaladıkları anlaşmayla ilişkilerde yeni bir sayfa açtıklarına değinerek, "İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir" diye konuştu.
Konuşması sırasında Avrupa Birliği ve Afrika Birliği arasında paralellikler kurmaya çalışan Kaddafi'nin, şu ifadeleri kullanması da dikkati çekti:
"İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak. İtalya'nın Avrupa Birliği'ni kurarken sergilediği kararlılığı şimdi Afrika Birliği'nde görüyoruz. İtalya, Avrupa Birliği'nin dış politika koordinatörü yerine tek bir dışişleri bakanı olmasını temenni ediyor. Libya da Afrika Birliği için aynı temenniye sahip. Afrika'nın dış dünyayla 53 ses aracılığıyla konuşmasının hiç bir yararı yok, aynı şekilde Avrupa'nın da 27 sesle konuşmasının hiç bir yararı yoktur."

ÖMER EL MUHTAR'IN OĞLU DA KADDAFİ'YLE BİRLİKTE-
Kaddafi, üniformasına fotoğrafını iliştirdiği Ömer El Muhtar'ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar'ı da Roma'ya beraberinde getirdi. "Çöl Arslanı" lakabıyla da tanınan efsanevi direnişçinin artık tekerlekli sandalyede olan oğluna Kaddafi tarafından büyük saygı gösterilmesi de dikkati çekti.
Sömürgecilere karşı bir direniş sonrasında İtalyanlar tarafından esir alınan ve 15 Eylül 1931'de Mussolini'nin emriyle idam edilmiş olan Ömer El Muhtar, Libya'nın en önemli milli kahramanı olarak tanınıyor.
Libya'nın finansmanıyla seksenli yıllarda çekilen ve Ömer El Muhtar'ın hayatını konu alan "Çöl Arslanı" adlı film, İtalya'nın tepkisine ve sansürüne yol açmıştı. İtalya'da dönemin başbakanı Giulio Andreotti, İtalyan ordusunun imajının kötülendiği gerekçesiyle filmin İtalya'da gösterilmemesini tercih etmişti. İtalyanlar sansür kararıyla o yıllarda izleyemedikleri filmi, nihayet Kaddafi'nin ziyareti sırasında İtalyan Sty televizyonundan izleyebilecekler.
Habertürk, 11 Haziran 2009

24.4.09

Kafkasya 'yol haritası'; Avrupa'ya 'kestirme yol'...

Ermenistan’da 1998-2008 arasında 10 yıl Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Vartan Oskanyan, ‘Türkiye fırsat kaçırma fırsatını kaçırmıyor’ hükmünü vermekte galiba acele etmiş. O başlıkla kaleme aldığı yazısı 23 Nisan tarihli Lübnan Daily Star gazetesinde yayımlandı. Oskanyan, yazısına İsrail’in büyük devlet adamı olarak kabul eden eski dışişleri bakanlarından Abba Eban’ın ‘Filistinliler hiçbir zaman fırsat kaçırma fırsatını kaçırmadılar’ sözüyle başlayıp, onun kastettiğini Türkiye-Ermenistan ilişkilerine uyarlıyordu.
‘Türk-Ermeni ilişkileri içerikten ziyade jestlere dayanıyor. Gerçekten de, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son açıklamaları Türkiye’nin daha normal ikili ilişkiler kurulmasından bile yan çizmekte olduğuna ipucu teşkil ediyor’ görüşünü dile getiren Oskanyan, yazısında bir de şu anekdotu iletiyordu:
“Türkiye’nin dışişleri bakanı olduğu sırada Gül ile 2003’teki ilk görüşmemde, Türkiye’nin Ermenistan-Türkiye ilişkilerine Azerbaycan-Ermeni ihtilafına bağlamaktan yarar görmediğini kabul ettiğini belirterek, Türkiye’nin bütün komşularıyla normal ikili ilişkiler kurmak istediğini söylemişti. Bu benim kulaklarıma hoş bir müzik olarak gelmişti ve bunu kendisine bildirdim. Ama Azerbaycan baskısı sürdü ve Türk politikası değişmedi...”
Oskanyan’ın yazısı 23 Nisan’da basılmış olduğuna göre daha önce kaleme alınmış olmalı. Hayat, bizim bölgede genellikle hızlı akıyor. Nitekim, 22 Eylül gece yarısı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Türkiye ile Ermenistan, İsviçre’nin arabuluculuğunda, ikili ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde geliştirmek ve bu suretle tüm bölgede barış, güvenlik ve istikrarı ileri götürmek amacıyla yoğun çaba göstermektedirler. İki taraf, bu süreçte somut ilerleme sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritasi belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağladı” deniyor.
Eş zamanlı olarak, benzer bir açıklama Ermenistan tarafından da yayımlandı. İsviçre tarafından da.
Ve, dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu açıklamalara bir ‘destek açıklaması’ yayımladı.
***
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
1. Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci, önüne geçilmez bir doğrultuda ilerliyor. Dörtlü (Türkiye, Ermenistan, İsviçre, ABD) açıklamaları bu olguyu belgeliyor. Azerbaycan’ın son günlerde pek de haklı bir gerekçeye dayanmadan Türkiye’ye yönelik gereksiz ve olumsuz kampanyası, Türkiye’nin ‘stratejik’ dış politika adımını atmasını frenleyememiştir.
2. Bu açıklamaların zamanlamasına, seçilen sözcüklere (wording) ve ‘ruhu’na bakıldığında ve bugünün 24 Nisan olduğu hesaba katıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘soykırım’ nitelemesini kullanmayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘yol kazası’na imkân verilmeyeceği anlaşılmıştır.
3. Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bir ‘yol haritası’ üzerine hareket etmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorununda bir ‘ilerleme’ ile ‘paralel hareket edilmesi’ni zımnen öngörmektedir. Böylece, Karabağ sorununa ilişkin ‘ilerleme’yi de teşvik eder bir mahiyettedir. Karabağ’da ilerlemenin bir ‘ön şart’ olduğu söylenmeden, böyle bir ilerleme yönünde kendiliğinden bir ‘teşvik unsuru’ sağlanmış olmaktadır.
Bu noktada, ‘yanlış bir değerlendirme’den yola çıktığını belirttiğimiz Vartan Oskanyan’ın yazısının son bölümü dikkate değer bir gözlemde bulunuyor. Oskanyan şöyle yazmış:
“Sınırı kapalı tutmak Yukarı Karabağ ihtilafını çözmeyecek. Tersine, bir açık sınır ihtilafın çözümünü kolaylaştıracak, zira bu herhangi bir şey için bir al-ver durumunu getireceği ya da şartlar koşulmuş olduğu için değil, açık bir sınır tüm komşulara yönelik adil bir konumda bulunmayı sağlayacağı için... Bir uzlaşma ortamı tehditler ve şantajdan arınmış bir bölgesel ortamı gerektirir. Türkiye, bu ihtilafta dengeyi bir taraf yönünde değiştirmeden, her iki taraf da özellikle güvenlik konularında daha uyumlu davranmak zorundadırlar. Yukarı Karabağ ihtilafı güvenliğe ilişkindir. Kendisine hasım iki devlet (Türkiye ve Azerbaycan) arasında sandviç gibi sıkışmış durumdaki Ermenistan’ın, güvenlik uzlaşmalarına gitmesi ve bunu yapabilmesi beklenemez. Sınır kapama hasmane bir davranıştır. O sınırı açmak ise normal bir bölgesel ortam yaratmak anlamına gelir. Tarih, Türkiye’ye bölgesel ilişkileri yeni bir düzeye taşımak fırsatını sunuyor. Ve bir Yukarı Karabağ çözümü için beklemek hiçbir şekilde bir çözüm değildir. Sadece bir fırsatı daha kaçırmaktır.’
Gerçekten de, Karabağ konusunda ilerleme imkânı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ‘yol haritası’ ile artmıştır. Esasen, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Minsk grubu öncülüğünde yapılan görüşmelerde Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridorun genişliği, Azerbaycan’ı işgal altındaki 5 bölgesinin iadesi gibi konularda, iş, teknik ayrıntıların görüşülmesine geldi. Hatta, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in geçen hafta Moskova’da Karabağ ile Ermenistan anakarasına bağlayacak ‘Laçin koridoru’nun Ermenistan’a bırakılmasını kabul noktasına geldiği bile basına yansıdı.
***
Türkiye açısından bakıldığında Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Karabağ’da çözüm ön şartına bağlanmamakla birlikte, o alandaki ilerleme ile ‘paralellik’ yaklaşımına bağlanmış durumda. Bu noktada, Amerikan Dışişleri açıklamasının sözcüklerine dikkat etmek gerekiyor.
ABD Dışişleri Sözcüsü Robert Wood, yazılı açıklamada (yani, ayak üstü bir soru üzerine yapılmış sözlü bir açıklama değil, o bakımdan daha önemli) “ABD’nin öteden beri pozisyonu, normalleşmenin ön şartsız ve makul bir zaman diliminde gerçekleşmesi olmuştur” diyor ve ekliyor: “Ermenistan ve Türkiye’yi üzerinde anlaştıkları çerçeve ve yol haritasına uygun şekilde ilerlemeye davet ediyoruz.”
Sihirli kavram haline dönüşen ‘yol haritası’nda bir ‘paket yaklaşım’ söz konusu. Buna göre, diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında bir ‘hükümetlerarası konferans’ oluşturulması tasarlanıyor. Oluşturulacak alt-komisyonlar, sınır kapılarının işler hale getirilmesi -yani kara sınırının açılması-, kapılarda gümrük düzenlemeleri, doğrudan ekonomik ilişkiler kurulması, mal ve yolcu geçişi için anlaşmaların hazırlanması, uçak ve tren seferlerinin düzene sokulması, diplomatik temsilciliklerin karşılıklı olarak açılması gibi ayrıntıları belirlemek görevini üstlenecekler.
Diplomatik ilişkiler önce ‘akredite büyükelçiler’ ile başlatılacak. İki yıl içinde, karşılıklı başkentlerde ‘yerleşik büyükelçiler’ ve açılacak konsolosluklar için altyapı hazırlanacak. Bu adım ‘tam normalleşme’nin ardından gelecek.
Bir de Türkiye’nin talebi olan ‘ortak tarih komisyonu’ oluşturulacak.
Bunlar ‘yol haritası’ sözcüklerinin anlamına uygun biçimde bir ‘süreci’ ifade ediyor. ‘Süreç’, Karabağ konusunda ilerlemeyi de zorlayacağı için, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ‘paralellik yaklaşımı’ korunmuş olacak.
Azerbaycan’ın ‘tepki tonu’nun düşmesinden, ‘yol haritası’nın yol alabileceği izlenimini edinmek mümkün. Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü İlhan Poluhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var” dedi ve “Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini ve sınırların açılmasını sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” diye ilave etti.
Bir sorun yok. Türkiye de,
zaten, öyle düşünüyor ve öyle de düşünüyordu.
Asıl ilginç olan husus, Azerbaycan sözcüsünün ‘Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakû’yu bilgilendirip bilgilendirmediği’ sorusuna ‘Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını’ söylemesi. Günlerdir, haftalardır biz de bunu böyle yazıyor, böyle söylüyorduk.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, tarihin, coğrafyanın, 21. yüzyılın, günümüz şartlarının kaçınılmaz bir adımıdır.
Elindeki ‘yol haritası’ ile Türkiye’nin Kafkasya yolu açık olsun.
Bilelim ki, o yıl, Türkiye’nin uluslararası sistem üzerindeki Avrupa yolculuğunda da ‘kestirme yol’dur...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 24 Nisan 2009

22.6.08

Ko Medya...

Yılların gazetecisi Yalçın Pekşen dostumuzun son kitabı “Ko Medya” adını taşıyor... Bizim mesleğin bizdeki uygulanışını, ıcığını cıcığını, o her zamanki mizah ustalığıyla anlatıyor Yalçın... Her kesimin aynı ölçüde kulağını çınlatıyor:
“Elinde kâğıt kalem, ses kayıt cihazı, fotoğraf makinesi, kamera veya içki kadehi olan kişilerden sonuncusuna gizlemek istediğiniz şeyleri anlatmayın. Büyük olasılıkla içlerindeki tek gazeteci odur.”
Uzaktan bakınca gazeteci ve yazarlar aşağı yukarı birbirine benzer koşullarda yaşıyor sanılır... Öyle olmadığını anlatıyor:
“...Hiçbir gazeteci diğerine benzemez., bu benzemezliğin en önemli kalemlerinden biri de kazançlarıdır... Para parayı çeker lafı gazetecilikte geçerlidir... Altınızda son model araba, Boğaziçi’nde yalınız veya Beykoz konaklarından villanız varsa daha çok kazanırsınız.”
İyi gazeteciyle kötü gazeteci farkı nedir?
“İyi (olumlu) haberler yaparsanız kötü gazeteci olursunuz ama iyi yaşarsınız.
Kötü (olumsuz ) haberler yaparsanız iyi gazeteci olursunuz ama kötü yaşarsınız...”
Yalçın okurları da ikiye ayırıyor...
İyi eğitilmiş okurlar... Okudukları yazıyı “Acaba benim düşündüklerimden farklı bir şey var mı?” diye okurlar... Eğer bir fark bulurlarsa beğenirler. Zor beğenirler ama beğenirlerse sadık okur olurlar...
Sıradan okurlar, yazarlara “Acaba benim gibi mi düşünüyor?” diye yaklaşırlar... Bunlar eğer kendisi gibi düşünüyorsa yazarı severler. Yazar seçmezler ve kolayca tavır değiştirirler... Kitapta hayli malzeme var...


Umutluyuz...
Kalitesiz futbolla Avrupa Şampiyonu olursak kalitesiz demokrasiyle AB’ye kabul ediliriz artık...
Haldun Ertem



Kafayı mı çektin geç direksiyona trafiğe çık,
Maç mı kazandın, bas tetiğe mermileri sık,
Bunlar herkesin yapacağı sıradan olay değil,
Kim ne derse desin magandalık kolay değil.
Ordulu Şair Ali



Gül çalarken!..
Okurumuz Uğur Yediparmak olaya bizzat tanık... Kadının biri parktaki gülleri koparıyor... Kırmızı ışıkta durmuş olan servisin şoförü durumu görünce camı açıyor, kadına bağırıyor:
- Ayıp değil mi hanım, utanmıyor musun çiçekleri çalmaya?
Kadının cevabı:
- Niye? Çalmak bizim de hakkımız değil mi?



Gezen’le röportaj
Değerli sanatçımız Müjdat Gezen ile, Vatan gazetesinin cuma günkü ilavesi “Bizim Kahve”de yapılmış hoş bir röportaj okuduk:
Soru: Peki, sizce AKP kapatılmalı mı?
Yanıt: Tabii ki...
Soru: Neden?
Yanıt: Bütün söylemleri demokrasi dışında.
Soru: Ancak çoğu liberal yazarlar bunun aksini söylüyor.
Yanıt: Ben onlara libero diyorum. Her mevkide oynuyorlar. (Gülüyor)
Soru: Edip Akbayram AKP’li belediyelerin konserine çıkmadı.
Yanıt: En doğrusunu yaptı. Hepimiz özen gösteriyoruz. Zor durumda olmama rağmen Kültür Bakanlığı’nın yardımını reddettim. Bakan Ertuğrul Günay aradı, “Sen benim gençlik idolümdün” dedi. Olsun. Borç buldum, çalışanlarımın maaşlarını ödedim. Ama bu yardımı kabul etmedim...



Mucizeyiz biz...
Alman radyo televizyonları, yarı final maçında Almanya’yı favori gösteriyormuş... Çekler ve Hırvatlar da öyle gösteriliyordu. Ama tersi oldu. Anlaşıldı ki, futbol tanrısı artık bizden yanadır... Takım gol yiyince Terim’in verdiği taktiği unutmakta, kendi bildiği gibi oynamakta ve aslan kesilmektedir. Ya tur ya ölüm ikilemine girdi mi çılgın Türkler mucizeler yaratmaktadır... Arda, Nihat, Hamit, Tuncay, Servet gibi oyuncularımız o zaman kendilerine gelmektedir. Artık inandık ki... Yenemeyeceğimiz ülke yoktur...
Olup bitenler bırakın şansı, mucize sınırlarını da aştı... Ama sonuçtan memnunuz.. Fakir millet sevindi... Son yıllarda hep aşağılandığı ve ezildiği için alınan sonuçlar karşısında bir öfke ve sevinç patlaması yaşıyor. Ezilmeye katlanamadığının da bir ifadesi bu... Aynı zamanda Türk bayrağını göğsüne takıp “Türkiye” diye bağırmanın da mutluluğunu duyuyor... Son yıllarda malumunuz “Türküm” demek neredeyse ırkçılık sayılır olmuştu... Ülkenin başbakanı bile “Türküm” demiyordu... Başarılı sonuçlar ortak sıfatımızla buluşmamızı da sağladı denebilir... (Biz Türk sözcüğünün bir ırkı değil, bu ülkenin tüm vatandaşlarını temsil ettiğine inananlardanız...)
Neticede... İyi geldi bu mucize... Tabii çalışmadan kazanma hevesimizi körükleyebilir ama... Şimdilik iyi!



İş kuyruğu
Adamın biri iş bulmak için İstanbul’da İşçi Bulma Kurumu’na müracaat etmiş.
- Evet bir iş var... demiş ilgili memur. Rus dans grubu birini arıyor.Tüm yapılacak iş kızların soyunmasına, giyinmesine yardım etmek, günde iki kez vücutlarını bebek yağı ile yağlamak, göğüslerinin ucuna parlak küçük yıldızlar yapıştırmak falan...
Sevinçten gözleri parlamış adamın;
- Ohhh çok iyi, hemen başlayabilirim, demiş.
- Tamam.. O zaman yarın sabah yedide Adapazarı’nda olabilir misiniz?
- Neden? İş Adapazarı’nda mı?
- Hayır, iş İstanbul’da.. Fakat başvuru kuyruğunun sonu şu anda orada!

Melih Aşık, Milliyet, 22 Haziran 2008

27.1.07

Neydim değil, Ne Olacağım...

Yazarlara "komünistlik" suçlamasından, TÜSİAD'a "bölücülük" suçlamasına...


Türkiye'de zenginler, yahut patronlar kulübü diye bilinen TÜSİAD'a karşı, birdenbire politikacıların zehir zemberek "bölücülük" suçlamaları manşetleşti basının gündeminde.
***
Vaktiyle Türkiye'de "Devlet eliyle kişilerin nasıl zengin edildiğini", "ulusal gelirin dağılımındaki uçurumları", "en büyük düşmanın yoksulluk olduğunu" açığa çıkarmak isteyen kalemler; "komünistlik"le suçlanır ve TCK'nın 142'nci maddesinin çiğnendiği gerekçesiyle ağır ceza mahkemesine verilirdi.
***
O yazı emekçileri, nerede halka açık bir konuşma yapmaya kalksalar; her yerde hazır ve nazır olan belirli gruplar, hemen bağırmaya başlarlardı:
- Moskova'ya, Moskova'ya...
Birçok kez de linç girişimleri yaşanırdı.
***
Bugün aynı kezzaplı rüzgarlarla TÜSİAD, "bölücülük" yapmakla suçlanıyor.
Bu ne kaderin cilvesidir, ne de kendini bilmezliğin bir sataşması.
***
Kozmos'daki durdurulamaz değişimlerle, bu değişimlerin nasıl bir zıtlaşma sonucu bir zıplama yaptığı ve bu doğa olgusunun "yer" küresi üstündeki insan toplumlarına nasıl yansıdığı; Türkiye'de de tekmelene tekmelene reddedilmese ve "değişim"in bilimsel mekanizmasını incelemek yasaklanmasaydı...
Yazar suçlamalarından, TÜSİAD suçlamalarına nasıl gelindiği hemen anlaşılırdı.
***
Taş devrinden Uzay Çağı'na nasıl gelindi?
Aristokratların egemenliğindeki toprak köleliliğinden; fabrika üretimlerinin patronlarıyla mayalanan, burjuva sınıfı egemenliğine nasıl geçildi?
İşçi sınıfının kol gücüyle yaptığı üretimden; kömür ve buhar gücüyle yapılan üretime; buhar gücüyle yapılan üretimden, petrol ve doğal gaz gücüyle yapılan üretime; nükleer enerjiye, elektroniğe, otomasyona nasıl geçildi?
Ve Dünya Savaşları'ndan Avrupa Birliği'ne; "ulus-devlet" modeline bağımlı yerel ekonomilerden, küresel ekonomiye nasıl geçildi?
***
Asla durdurulamayan ve gitgide hızlanan böylesi bir "değişim" tablosunda; kimler statükocu yani tutucu, kimler değişimciydi?
***
Önceki günkü TÜSİAD Genel Kurulu'nda, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, bakın ne diyordu:
"Değişime ve gelişime set çekmeye çalışan bazı siyasi akımlar; yeniliklere direnen statükocu kesimler; 301 örneğindeki gibi, demokratik açılımlar lehine irade koymak yerine, mevcut atmosfere kendini teslim edenler; karamsarlığı besliyor"
***
Modern teknoloji sayesinde değişen enerji kaynakları ve üretim biçimleri sonucu; kol gücüne dayalı işçi sınıfına ihtiyaç azalırken; kendi iç pazarını aşan üretim sektörü de; küreselleşmiş bir dünyada, yoksulluğun azalmasını ve müşterilerin yaygınlaşmasını istiyordu.
***
Böylesi bir değişime karşı çıkanlar kimlerdi?
"Bağımsızlık" adı altında kutsallaştırdıkları "devlet" kavramının arkasına sığınarak; kendi saltanatlarını sürdürmek ve yönetilen kesimin bireylerini susta durdurmaya kalkarak, adeta gizli bir iç sömürge manzarası gösteren "statüko"nun sürüp gitmesini isteyenler...
***
Özellikle dış dinamikler, köylü ağırlıklı böyle bir yapılanmayı zorluyordu.
Ve "İslam-Hıristiyan" çatışması gibi gösterilen çatışma da, gerçekte "köylülük - kentleşmişlik" çatışmasıydı.
1848'in Proletarya Enternasyonalizmi; değişen enerji kaynakları ve işçi sınıfının tarihe gömülmeye başlamasıyla, "Burjuva Enternasyonalizmi"ne dönüşmüştü.
***
Statüko'ya karşı, TÜSİAD'ın "değişim"den yana ilerici bir kimlik sergilemesi hiç de şaşırtıcı değildi.
Ne var ki, bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, neden Yunanistan'ın 65 basamak altında kalındığını açıklamaya hiç yanaşmayan Statüko'nun kapı muhafızları; kutsallaştırdıkları sloganlarla, belalı çalkantı ve cinayetlerin de pıtıraklaşmasına neden olabilirlerdi.
***
TÜSİAD'ın ve kendi uğraş alanlarında evrensel bir kaliteye özen gösterenlerin; "onlar-biz" ayrımından medet ummaya ihtiyaçları yoktu.
Ama birtakım donanımı ve kapasitesi düşük kesimler; çeşitli demagojilerle, sloganlara cankurtaran simidine sarılırcasına sarılmak zorundaydılar.
***
TÜSİAD'ın, işadamları arasındaki iş hanımlarından Arzuhan Doğan Yalçındağ'ı da başkanlığa seçmesi "değişim" öncülüğünde ileri bir hamleydi.
İleri bir hamleydi, çünkü "erkek millet"; zıt yönden değerlendirildiğinde "kadınsız millet" olmakla övünme garipliğine düşülmüş bir ülkede; ekonomik açıdan 21. yüzyılı en iyi algılayan bir örgütün başına genç bir hanımın seçilmesi, zorlama bir Kemalizm'in yerini, sosyo-ekonomik bir dönüşümün aldığını gösteriyordu...
***
Avrupa Birliği üyeliği gerçekleşinceye dek, birtakım çalkantıların yaşanması da olası görünmede.
Keşke TÜSİAD, önüne gelen politikacının rahatça ateş edebildiği bir örgüt olmanın ötesinde bir serpilmeye daha çabuk ulaşabilseydi.
O zaman "gelişmiş"lik payesine erişme motoru da, daha hızlı çalışırdı.
***
Vaktiyle yazı adamlarına karşı "komünistlik" suçlamaları, nasıl oldu da TÜSİAD'a karşı "bölücülük" suçlamalarına dönüştü?
Durdurulamayan diyalektik bir değişimin cilveleri işte...
Çetin Altan, Milliyet, 27 Ocak 2007

30.11.06

Papa'ya Cevap

Papa 16. Benediktus, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile biraraya geldi. Görüşmenin ardından kameraların karşısına geçen Bardakoğlu, Papa'nın Almanya'da söylediği ve Müslümanları inciten sözlerine de değindi...
Merakla beklenen Bardakoğlu - Papa görüşmesinde, Diyanet İşleri Başkanı, Papa'nın Almanya'da sarf ettiği müslümanlıkla ilgili sözlerine de direkt olarak yanıt verdi.
Bardakoğlu konuşmasına, "
Bismillahirrahmanirrahim, tüm resullere selam ve salavat olsun" diyerek başladı.
Konuşmasında ilahi dinin, barış ve esenlik kaynağı olduğunu vurgulayan Bardakoğlu, dinin, yüce yaratanın, insanoğluna dünyada mutlu olması ve uhrevi kurtuluşa ermesi için uzattığı bir yardım eli olduğunu söyledi.
"
Dinin sayesinde biz yaratanı ve kendimizi tanırız, varoluşun nihai anlamını kavrarız, iç ve dış dünyamızda barış ve huzuru yakalarız" görüşünü dile getiren Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"
Son asırda İslam Medeniyeti'nin bütün güzelliklerini bağrında toplamış olan Anadolu'yu yurt edinmiş olan biz Müslümanlar, diğer dinlere ait tarihi ve kültürel mirası muhafaza etmeyi, dini ve kültürel çeşitliliği tarihte olduğu gibi bugün de korumayı hem tarihten aldığı değerlere saygının, hem de İslam'ın engin müsamahasının bir icabı olarak telakki etmekteyiz.
Hz. Adem'den Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'den, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'dan Hz. Muhammed Aleyhisselam'a kadar bütün peygamberler, bu barış, sevgi ve kurtuluş çağrısının elçileri ve rehberleri olmuşlardır. Bize düşen görev, Allah'ın gönderdiği ve bütün peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği bu kutlu mesajı en güzel şekilde gelecek nesillere aktararak insanlığın barış, kurtuluş ve huzura ermesine hizmet etmektir. Bizler, bu ulu elçilerin açtığı yolu izleyebildiğimiz ve onlardan aldığımız bu büyük emaneti samimiyet ve sadakatle taşıyabildiğimiz ölçüde dünyada mutlak hayrın ve hakikatin, kalıcı kurtuluş ve mutluluğun davetçileri olabiliriz.
Çağımızda dünyevileşme ile birlikte pek çok unsurun dinin ilahi çağrısına kulak tıkayarak manevi, ahlaki ve insani hayatımızda büyük bir sapma meydana getirdiğini üzülerek müşahede etmekteyiz. Bunun sonucu olarak çeşitli maddi ve manevi sorunlar içerisinde bocalayan ve bunalan, dünyevileşen ve yalnızlaşan günümüz insanının dinin kucaklayıcı davetine ihtiyacı dünden daha az değildir. Bu bunalıma karşı biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumların özverili gayretlerine büyük ihtiyaç vardır."

"ADEM'İN ÇOCUKLARI..."
Bardakoğlu, insanlığı gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve rehberlik etme konusunda din adamlarına büyük görevler düştüğünü vurgulayarak, şunları söyledi:
"
Tarih boyunca ilahi hitabın sürekli vurguladığı 'Adem'in çocukları' olduğumuz gerçeği ve buna dayalı kardeşlik ve sevgi ideali karşısındaki en büyük engel, ilahi hikmet gereği, varoluşunu muhtelif ırk, din, dil, kültür ve siyasi düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma ve güvensizlik zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir.
Burada inananları gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve onlara rehberlik etme mevkiinde bulunan biz din bilginlerine çok hassas bir görev düşmektedir. Bu görev, yalnızca temsil ettiğimiz ve mensubu olmakla onur duyduğumuz dini gelenekleri diri tutmayı değil -belki de daha önemlisi- tüm bu dini, etnik ve kültürel farklılığın ilahi sevgi, rahmet ve hikmetin bir tecellisi olduğu hakikatine uygun hareket etmeyi de gerektirmektedir. Samimi kanaatimiz o dur ki böyle bir anlayış ve bunun gereklerine bağlılık, insanlığın barış içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır.
Yine aynı samimiyetle inanıyoruz ki, farklı din ve inanç mensupları, birbirlerinin dinlerini onaylamaya ve yargılamaya gerek duymaksızın, bir araya gelerek konuşabilmeli ve insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde ortaklaşa gayret gösterebilmelidir. Ayrıca hiç kimse bu ortak çabayı ve iletişim zeminini kendi dinine taraftar bulmak veya kendi din mensuplarının önünü açmak için bir araç olarak da kullanmamalıdır. Dini liderler bir araya geldiklerinde, inançlarını üstün gösterme gayretine girmeden ve dinlerin teolojisini tartışmak için vakit kaybetmeden insanlığın ortak sorunlarına çözüm arama yolunda çaba sarf etmelidir."

"iSLAMOPHOBIA GİDEREK TIRMANDI"
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, son dönemlerde "
İslam dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslam'ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanları potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu" anlayışını ifade eden "İslamophobia"nın giderek tırmandığını belirtti.
Bardakoğlu,
"Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslam'ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim" dedi.
Bardakoğlu, Papa 16. Benediktus ile görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında yaptığı konuşmada, sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesinin birlikte engellenebileceğini söyledi.

"TEMENNİLER FİİLİ ADIMLARA DÖNÜŞTÜRÜLMELİ"
Bardakoğlu, Orta Doğu'da barış adına son yarım yüzyılda dökülen kan ve akan gözyaşının, "insan hakları" adıyla hiçe sayılan insan onurunun, her türlü terörün ve çatışmanın dini zemine kaydırılması çabalarının, artık temennileri fiili adımlara dönüştürmeyi zorunlu kıldığını vurguladı.
"
Adına küreselleşme denilen ve hepimizin hayatını kökünden sarsan bir dönüşümün sancılarının çekildiği ve ağır faturaların ödendiği bir dönemden geçmekteyiz" diyen Bardakoğlu, eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, açlık, sefalet ve çevre sorunlarının, terör ve şiddetin, ideolojik ve çıkar amaçlı savaşların, sömürüye bağlı geri kalmışlık ve haksızlıkların bu sancıların sadece birkaçı olduğunu belirtti. Bardakoğlu, şunları kaydetti:
"
Esasında bu sorunların hiçbiri, dinlerden kaynaklanmış değildir. Aksine ilahi dinler, bu sorunların çözümüne katkı sağlayacak güçlü mesajlara sahiptir. Dini kimliklerin sosyal bir olgu olarak ayrıştırıcı özelliklerini değil, bunların tanımlayıcı ve ilahi hakikatlerin birleştirici özelliğini esas alarak bu sorunlarla mücadele etmeliyiz. Bu sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesini birlikte engellemeliyiz. Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız. Bilhassa son yarım yüzyılda Orta Doğu'da barış adına dökülen kan ve akan gözyaşı, insan hakları adıyla hiçe sayılan insan onurları, her türlü terörün, çatışmanın dini zemine kaydırılması çabaları, artık temennilerimizi fiili adımlara dönüştürmeyi zorunlu kılmaktadır." Modern dünyanın ahlaki ve manevi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu vurgulayan Bardakoğlu, bu krizin insan fıtratını, bireysel ve toplumsal hayatı, akıl ve gönül sağlığını tahrip ettiğini belirtti.
"
Dünyamız, aile değerlerinde hızla gerilemenin; başta uyuşturucu, fuhuş ve alkol olmak üzere zararlı alışkanlıklar ve salgın hastalıklar gibi birçok tehlikenin tehdidi altındadır" diyen Bardakoğlu, bunlarla mücadelede, inancın ve dini terbiyenin önemli bir rolü olduğunu ifade etti.
Bardakoğlu, aile kurumunu anlamsız kılacak her türlü düşünce ve girişimle mücadelede, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kalkmasında, çocukların istismar edilmeden kendi gelişmelerine uygun ve sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesinde, gençlerin maruz kaldığı kötü alışkanlıklardan kurtulmasında dini kurumların öncülük yapmasının zorunlu olduğunu vurguladı.

"TERÖR VE ŞİDDET İNSANLIK SUÇUDUR"
Ali Bardakoğlu, "İslam dinine yönelik bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan itham ve iddialar olduğunu" belirterek, bunun Müslümanları yaraladığını vurguladı. Bardakoğlu, şöyle konuştu:
"Biz Müslümanlar, şiddet ve terörün her türlüsünü, kime karşı ve kim tarafından işlenirse işlensin, kınıyoruz ve onu bir insanlık suçu olarak görüyoruz. Bizler, masum bir insanın kanını dökmeyi bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah sayan bir dine mensubuz. Ne var ki, son dönemlerde İslam dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslam'ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanların potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu anlayışını ifade eden 'İslamophobia'nın giderek tırmandığını hep birlikte müşahede ediyoruz. Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslam'ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim. Ayrıca bu kabil iddia ve girişimlerin, dinleri istismar ederek din adına yanlış işler yapanların da desteklenmesi anlamına geldiğini belirtmek gerekir."

"ÖN YARGILAR TARİHSEL KORKULARDAN BESLENİYOR"
"Ön yargıların, önemli ölçüde tarihsel korku ve kaygılardan beslendiğini" ifade eden Bardakoğlu, "Özellikle biz dini liderlerin ve dini kurumların bu korku ve kaygılara dayalı ön yargıların esiri olmaması ve sağduyulu davranması, evrensel barış ve huzurun tesisinde esastır" dedi.
Her dinin farklı inanç esasları, ibadetleri ve kültür dünyası bulunduğuna işaret eden Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bizim mensup olduğumuz din, kendisinden önceki ilahi dinlerin hakikatlerini kabul eder; peygamberler arasında ayrım yapmayı reddeder. İslam'ın temel esasları ve iç kategorileri, teorik ve pratik alanda aklı en temel kıstas olarak belirlemiştir. İslam'da Allah inancı, her bir bireyin doğrudan Allah'a muhatap olması ve dindarlığını dinin açık bilgisi ışığında özgür iradesiyle inşa edebilmesi, özgürlüğün ve rasyonel düşüncenin de temelini oluşturur. Böyle olduğu için de bizler, doğru bilgiyi ve iyi niyeti esas alarak, müsamaha ve karşılıklı saygı içinde herkesle iletişim yollarını açık tutmak isteriz. İçinde yaşadığımız dünyada ilahi hakikatler ve insani amaçlar yolunda mesafe alabilmede bunun son derece önemli olduğuna inanıyoruz."

"GÜÇLENMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM"
Bardakoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
"Ülkemize gerçekleştirilen bu ziyareti, farklı din, inanç, kültür ve medeniyet mensupları arasında uzlaşı kültürünün gelişmesi, karşılıklı saygı, adalet ve hakkaniyet duygularının yaygınlaşması açısından olumlu bir adım olarak görüyor, bu geleneğin canlanarak ve pratiğe yansıyarak etik temeller üzerinde güçlenmesini temenni ediyorum.
Sözlerime son verirken Katolik dünyasının sayın dini lideri Papa 16. Benediktus'un şahsına sağlık ve afiyetler, temsil ettiği camiaya esenlikler diliyor, şahsım ve kurumum adına hepinize saygılar sunuyorum." Konuşmaların ardından, Papa 16. Benediktus ile Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, basın mensuplarına el sallayarak salondan ayrıldılar.

Milliyet, 28 Kasım 2006

23.10.06

'Türkiye Gibi Laik Olalım'


İngiltere’de peçe krizi yeni bir tartışma başlattı Ülkenin önde gelen akademisyenleri Blair’e “Türkiye tipi laik sisteme geçelim” çağrısı yaptı

İngiltere’de peçesini çıkarmayı reddeden Aishah (Ayşe) Azmi adlı ilkokul öğretmeninin görevden uzaklaştırılması ve Meclis Başkanı Jack Straw’un “Müslüman kadınlar peçelerini çıkarsın” çağrısı yapması ülkede ilk kez siyaset ve din arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yol açtı. İngiliz The Times gazetesi “Din ile devlet işlerinin ayrılmasının zamanı geldi mi?” başlığıyla çarpıcı bir laiklik dosyası yayınladı. Oxford, Cambridge ve London School of Economics gibi İngiltere’nin en saygın üniversitelerinde görev yapan akademisyenler, The Times aracılığıyla Tony Blair hükümetine “Türkiye gibi laik olalım” çağrısı yaptı. İngiliz uzmanlar “İngiltere’nin neden laik olması gerektiği” konusunda şu mesajları verdi:

* İngiltere’de yüzyıllardır din ve devlet işleri birarada yürütülüyor. İngiltere Kraliçesi, İngiliz Anglikan Kilisesi’nin lideri. Lordlar Kamarası’nda 26 rahip oturuyor ve her konuda oy kullanma yetkileri var. Devlet, Anglikan Kilisesi’ne bağlı 7 bin okulu finanse ediyor.

* İngiltere artık sadece Hıristiyanlar’ın yaşadığı bir ülke değil... İngilizler’in yüzde 72’si Hıristiyan ve sadece yüzde 8’i düzenli olarak kiliseye gidiyor. İngiltere’de düzenli olarak camiye gidenlerin sayısı 500 bini buluyor.

* İslam başta olmak üzere diğer dinlerin güçlenmesi beraberinde sorunlar getiriyor. Küresel terörizmin yarattığı gerilimle birlikte, dini grupların haç ve türban gibi sembolleri birbirlerini rahatsız ediyor. YouGov anketine göre İngilizler’in yüzde 53’ü İslam’ı bir tehdit olarak görüyor.

* Tüm bu veriler İngiltere’nin çözümü olmayan bir din-siyaset tartışmasına girdiğini gösteriyor.

* Tartışmayı ve toplumsal bölünmeyi önlemenin en rasyonel yolu laik bir yapı kurmak. Türkiye, Fransa ve ABD’yi örnek almamız gerekiyor. Laikliğin getirdiği esaslar çerçevesinde her dine eşit şekilde yaklaşmak gerekiyor. Dini semboller üzerinde başlayan bu tartışmayı en kısa sürede sona erdirmek için hükümet harekete geçmelidir. İlk olarak dini okullara mali yardımları kesmelidir.


“Dini kutuplaşma var”
İngiltere’de Avam Kamarası’nın Irkların Eşitliği Komisyonu, ülkede yaşayan çeşitli etnik gruplar arasında gerginliğin her an yükseldiği ve “sokakların yangın yerine dönebileceği” uyarısında bulundu. Komisyon Başkanı Trevor Phillips, “Toplum olarak ırk ve din temelinde her geçen gün biraz daha kutuplaşıyoruz. Peçe tartışması gerilimi tırmandırdı” dedi.

İslam CD’leri dağıtılıyor
İngiltere İçişleri Bakanı John Reid, “ülkesinde El Kaide terör örgütüyle yapılan fikir savaşının kaybedilmekte olduğu” uyarısında bulundu. Reid hükümetin finanse ettiği, “çağdaş İslam’ı destekleyen” internet sitesi içeriğinin zenginleştirilmesi ve dağıtılan 100 bin CD’nin çoğaltılması gibi girişimlerin değerlendirildiğini açıkladı.

Namazda tutuklama yok
İngiltere’de Manchester polisi namaz saatlerinde Müslümanlar’ı tutuklamama kararı aldı. Nüfusunun yüzde 9’u Müslüman olan kentte bu amaçla polise elektronik postayla imsakiye dağıtıldı. Dini hassasiyetlerin bu kararda önemli olduğu açıklandı. Öte yandan üniversitelere özel anti-terörle mücadele birimlerinin kurulması kararlaştırıldı.

Peçe krizi İsveç’e sıçradı
İngiltere’nin ardından Almanya ve İtalya gibi “Müslüman kadınların peçelerini çıkarması için çağrı” yapılan ülkelere İsveç de eklendi. İsveç’in ilk kadın ve Müslüman bakanı olan Nyamko Sabuni “Müslüman kadınlara sesleniyorum. Eşit haklara sahip bir İsveç vatandaşı olmak istiyorsanız peçelerinizi çıkarın. Peçe kadın haklarına aykırıdır” dedi.

Vatan, 23.10.2006

Ne yazık ki orijinal makalede TÜRKİYE kelimesini bulamadım:

Time for a secular state?
Cast your mind back nearly two decades. The traditional grey British Sunday, when most people could not shop or go to a football match, was still intact. Abandoning it, said the Church of England, would speed the march to secularism in Britain, depriving the established church of what remained of its tiny attendances. It was quite common to characterise Britain as a Godless society, organised religion hanging on by its fingertips in a country that worshipped Mammon.
Few describe Britain as Godless now; we are a country of many gods. Religion dominates the news agenda, from Aishah Azmi’s determination to wear her Muslim veil while helping to teach young children (in a Church of England school) to the suspension by British Airways of one of its employees for wearing a Christian cross. Government ministers debate whether they can make (state-funded) religious schools take a proportion of their intake from other religions.One of Gordon Brown’s policy initiatives, if he becomes prime minister, will be to deprive himself of the right to appoint bishops. Religion has become hot news and high politics. Many of the debates are about freedom of religious expression, which should be preserved. But some arise from the fact that other religions have to be given the same rights as the established church. If the Church of England can have state-funded schools, so should other religions. If their approach to religious teaching is more robust, there is not much that the government can do about it. A system that worked for the cosy C of E may encourage division and intolerance as it spreads.
It is time to debate the role of religion in our society. Should we carry go on, hoping the curiosity of an established church — to which the majority is attached, but only very loosely — can continue to co-exist with other religions, whose followers are more committed? Or is it time to move to the American or French models with their formal separation of church and state? There is no easy answer. But it is a pressing question.