Batı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.16

Rusya okuması

2016’da Rusya ile yatıp kalkar olduk. Ankara’daki siyasal İslamcı heyetin sancılı U dönüşü sonucu Rusya ile gelen ‘normalleşme adımlarıyla’ uzun bir yaz geçirdik. 2016’yı Halep’ten cihatçıları söküp atan Rusya-Türkiye-İran mutabakatı ve trajik Rus Büyükelçisi suikastıyla kapatırken, Rusya hepimizin dilinde. O sağcısıyla, solcusuyla pek bilmediğimiz, pek anlamadığımız Rusya...
Doğrusu Rusya uzmanı meslektaşlarım varken konuşmayı zul sayarım. Tek yaptığım 1990’lardan beri Rusya’yı daha ziyade dış politika odaklı izlemek. Ve ABD ve Avrupa’nın başını çektiği Batı dünyası, siyasi nüfuz/ekonomik çıkarlar için dünyanın diğer coğrafyalarına bizzat kendi değerlerini ayaklar altına alacak bir riyakarlıkla yüklenirken, Moskova’daki siyasi aklı anlamaya çalışmaktan ibaret.

*** 

Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yaşanan sallantılı dönemden çıkışa damgasını vuran isim. Kavramlaştırma mütehassısı Batılıların ‘Putin’i dert edinmeleri normal. Genç bir dış haberci olarak, Ocak 2000’de başa geçtiğinde, herkesin ‘Yeltsin’in kuklası’ saptaması yaptığı dönemde, ‘Bu Putin bildiğiniz Rasputin değil’ diyerek Siloviki’nin ipleri eline almasını yazmıştım. Ben de o gün bugündür kendisini ‘dert edinir’ izlerim. Batılılar 2000’lerde ‘otoriterlik’ ve ‘milliyetçilik’ altbaşlıkları üzerinde ‘Putinizm’ kavramlaştırması türettiler. Rus siyasi geleneğinin otoriter eğilimleri vakıa iken, 20 yüzyıl tarihi ‘halkların kardeşliği’ ile geçmiş bir diyarda ‘milliyetçilik’ etiketinin uymadığı muhakkak. Bu sebepten Putin’in en son geçen hafta vatandaşlarına seslenirken, “Çokuluslu toplumumuzun istikrarını hedef alan yabancı düşmanlığı&milliyetçilik propagandasını durdurmalıyız” söylemini de anlamamışlardır. Başka şeyleri de anlamadıkları –mevzu buysa tabii- gibi. Misal, Rusya realpolitiğini... Velhasıl 2000-2004 ve 2004-2008’deki iki dönem başkanlığın ardından 2008-2012’deki başbakanlığa geçen Putin Dimitri Medvedev’le ‘tandeme’ başvurduğunda, Batılılar ‘umudumuz liberal Medvedev’ derken, gülüp geçtiğimi anımsıyorum.

*** 

Olan baştan belliydi aslında. Koca bir ülkede kapitalist ve neoliberal dünyaya bir anda açılmanın çöküşünü gören Siloviki’nin işe el koyması. Putin, salt kendi çevresini zengin eden oligarşik yapıya savaş açarken, vergi düzenlemeleri, toprak reformu eşliğinde liberal ekonomik reformlara da imza attı. Yoksulluk yarı yarıya azaldı. ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı yangının sonucu olarak petrol fiyatları yardımcı oldu.

*** 

Batı’nın Yugoslavya’yı parçalamasıyla Balkanlar’dan sürülmüş Ruslar imparatorluk ve Sovyet mirasını harmanladıkları dış politikayı ise kısa sürede dengelediler. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya uzanan ilişkiler tesis ettiler. Üzerlerine gelinmedikçe hamle yapmadılar. Gorbaçov’a vaadlerini tutmayan Batı’nın NATO üzerinden mütemadiyen genişleme/çevreleme hamleleri, Doğu Avrupa’ya bitmeyen füzel kalkanı planları Rusya’da sadece ‘savunma refleksi’ üretti. 2004 Ukrayna, 2006 Gürcistan krizleri, 2014’te ABD/AB’nin neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesi yaptırması aynı refleksi pekiştirdi. 2004 Turuncu Devrim’i Batı açısından yerel dinamiklerle geri tepen kısmi kısmi başarı yaratmışken, Rusya, Kafkasya’nın ‘küçük emperyalisti’ Gürcistan’ın 1990’ların başından beri donmuş kriz alanları Güney Osetya/Abhazya’ya Bush yönetiminin teşvikiyle abanmasını cezasız bırakmadı. Tiflis’in bileği birkaç günde büküldü, ama Tiflis’i işgal eden de olmadı. Rusya yola getirip çekildi.
Ukrayna’da ise 2014’te bu kez ABD/AB neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesine girişince aynı ‘savunma refleksi’ yine zuhur etti. Doğu Ukrayna’daki geniş Rus nüfus Moskova’ya hareket alanı sağladı. Kiev’de Batı yanlısı yeni oligarklar ile neonazi ittifakı tesis edilirken, Batı projesi ülkenin doğusuna yansıyamadı. Üstelik Karadeniz’deki kritik Sivastopol üssüne evsahipliği yapan Hruşçev’in Ukrayna Sovyet’ine vakti zamanında armağanı olmuş Kırım da gayet meşru bir referandumla Rusya Federasyonu’na bağlandı. Ortada Batı’nın kendi çıkarları uğruna eğip büküverdiği uluslararası hukuka göre de bir mesele olmaması icab eder.

*** 

Ne ilginçtir ki, ‘emperyalizm’ atıfları yapılan Rusya, Libya’da geri çekildi. Lakin Suriye’de aynı hataya düşmediler. Zira siyasal İslam maşasıyla rejim değişikliği teması Moskova için ‘başka bir şeydi’. Rusya’nın geniş Müslüman topluluğunun Körfez ideolojisiyle radikalleştirilmesi deneyimi yaşanmıştı, bu kez de geçit verilmesi imkansızdı. Önlem Ortadoğu sahasında alındı. Lakin bu derdin İslam’la olduğu manasına gelmez. Ruslar açısından asıl dert siyasal İslam’ı en radikal hali kendilerine dokunmadıkça başkalarının topraklarında maşa olarak kullanmaktan kaçınmayan Batı’dır.
En nihayetinde Suriye’de 20. Yy modernleşmesinin ürürü Şam yönetiminin yardımına Rusya’nın kararlı biçimde koşması artı hanesine yazmıştır. Öyle ki Rusya, Ortadoğu'da Batı'nın siyasal İslam maşasıyla ülkeleri parçalama girişimine karşı modernleşme unsurlarının ‘garantörü’ kılmayı başardı kendisini.

*** 

Rus diplomasisi bütün bu süreçlerde Batı ile işbirliğine, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere hep vurgu yaptı. Karşılığını da görmedi. Rusya bugün Obama yönetiminin başarısız ‘pivot Asya’ politikasının karşısında da Çin ile birlikte Avrasya entegrasyonuna soyunuyor. Ve Kissinger’ın son dönemde telkin ettiği ‘böl-yönet’ taktiğinin işe yarayacağı doğrusu çok şüpheli.

***

Rusya Federasyonu elbette cennet değil. Sosyalist bir sistemi de yok. Lakin Rusya Federasyonu’nu yanlış da anlamamak, taşları yerine oturtmak gerekir. Burası milyonlarca Müslüman dahil farklı etnik/dini aidiyetlere sahip insanın ‘üst kimlik’ şemsiyesi altında dünyanın pek çok yerine nazaran gayet güzel bir arada yaşabildiği kozmopolit bir diyar. Batı’dan öğreneceği bir ‘kozmopolitlik’ de yok.
Moskova için dış politikada ise uluslararası hukuk çerçevesinde bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü asli belirleyici. İttifakları çıkar odaklı. Tek belirleyen olma hevesi de, dünyada ‘ayrıcalıklı konumum olmalı’ kibri de bulunmuyor. Lakin siyasal İslam’daki radikalleşme potansiyalinin de gayet idrakındalar. Salt Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı heyete dair kuşkuları bunun tezahürüdür.

*** 

Kanımca Batılıların biçare ‘Putinizm’ diye andıkları mefhumun ise altı boş, zira ideolojik altyapısı olmayan bir model olamaz. Ruslar gömdükleri sosyalizm ideali üzerine düşünmeli. Ama kendi ‘ideallerini’ kendi elleriyle gömmelerinin bedellerini aşırı sağ patlamasıyla ödeyen Avrupalıların düşünecek çok mefhumları var. Bu mevzuda Rusya’nın özel bir rolü filan da yok. Bugün AB’ye neoliberal kurtarma paketleri dayatan Merkel, 18 senelik iktidarını tamamlayacak şekilde dördüncü dönem başbakanlığa hazırlanırken; 300 küsur senedir soyisimleri zincirleriyle namlı başkanlar tarihine sahip ABD’nin ulusal güvenlik aparatını corporate medyanın tamamladığı sistem krizin eşiğindeyken... Ortadoğu’ya dair olanca yalan dolan haber ve analizleri artık ABD seçimlerini Rusya’nın karıştırdığı miti eklenir olacak şekilde gülünç konumlara düşürken... İronik tabii ki, ‘tarihin sonunu’ çok erken ilan etmişlerdi.

*** 

Yazımı yazarken aklıma Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasındaki ‘demokratlıkla’ ilgili sözleri düştü. Anımsatma niyetine aktarayım:
“Ben katıksız bir demokrat mıyım? (gülüşmeler) Elbette öyleyim. Kesinlikle. Sorun şu dünyada yalnız olmam. Sadece Amerika’da neler olduğuna bir bakın, korkunç -işkence, evsiz insanlar, Guantanamo, yargılanmadan yahut soruşturulmadan gözaltına alınan insanlar. Ve Avrupa’ya bakın –göstericilere sert müdahaleler, plastik kurşunlar ve gözyaşartıcı gazlar başkentlerde kullanılıyor- göstericiler sokaklarda öldürülüyor. Benimse Gandhi öldüğünden bu yana konuşacak kimsem yok.”
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 26 Aralık 2016 Pazartesi

10.1.12

Yoksa AB demokrasinin güvencesi değil mi?

2004’ten beri AB üyesi olan Macaristan, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni anayasası marifeti ile “seçimli otoriter rejim”e geçmiş bulunuyor.
İlk iş olarak, 25 Aralık 2011 tarihli Milliyet’in Dış Haberler sayfasında “Bir demokrasi yasal yoldan nasıl öldürülür?” başlığı ile yer alan yorumu atlamış olan okurlara, bulup okumalarını tavsiye ederim. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele imzalı metnin geniş özeti, olan biten hakkında asgari bir çerçeve sunuyor. Orijinali, 19 Aralık’ta The New York Times’ta Paul Krugman’ın köşesinde “Macaristan’ın anayasal devrimi” (Hungary’s constitutional revolution) başlığı altında yayımlanmıştı.* Meraklılarına duyurulur.
Yine de kısaca hatırlatmak gerekiyor: Macaristan’da merkez-sağ parti Fidesz, Nisan 2010’da yapılan parlamento seçimlerinde oyların yüzde 53’ünü kazanmış, ancak, orantısız temsile imkân veren seçim sistemi sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ini almıştı. Bu sayede anayasayı tek başına değiştirme yetkisini ele geçiren Başbakan Viktor Orban liderliğindeki sağ iktidar, bu gücü dilediği gibi kullandı. Anayasayı muhalefete danışmadan tam 10 kez değiştirdiler ve Nisan 2011’de nihayet tek yanlı olarak, referanduma bile sunmadan, muhafazakâr, dinci, milliyetçi ve özgürlük karşıtı yeni bir anayasa yaptılar.
Anayasa, “Tanrı Macarları korusun” cümlesiyle başlıyor. Bunu takip eden “Milli Beyan” bölümünde, “Hıristiyanlığın Macar milliyetini muhafaza etmekteki rolünü tanıyoruz” deniliyor; “bin yıl önce Hıristiyan Avrupa’nın parçası olmaktan gurur duyulduğundan” söz ediliyor.
Otoriterleşmeciliğin birinci stratejik hedefi kontrol ve denge mekanizmalarını etkisizleştirmek... Yeni Macaristan anayasası da bu işi görüyor. Kontrol ve denge organı Anayasa Mahkemesi, sayısı artırılan üyeliklerine Fidesz yandaşlarının yerleştirilmesi ve yetkilerinin budanması suretiyle işlev göremez hale getirildi.
Yüksek yargı mensupları ile mahkeme yargıçlarının seçim ve tayinlerinde yürütmeyi egemen kılan düzenlemeler yolu ile yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırıldı. Yüksek yargı başkanlıklarına çok uzun sürelerle yandaşlar atandı.
Parlamento seçimlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen “Seçim Kurulu” Fidesz yandaşlarıyla dolduruldu. Seçim bölgeleri, başka partilerin seçim kazanmalarını imkânsız kılacak şekilde düzenlendi.
Devlet denetleme kurulundan, ombudsmanlık müessesesine kadar neredeyse bütün bağımsız kamu teşekkülleri, bu iktidar yoğunlaşmasından paylarına düşeni bağımsızlıklarını kaybederek ya da güç ve yetkilerinin budanması ile aldılar.
Nihayet, otoriterliğin ikinci stratejik hedefi de basın özgürlüğünün azami ölçüde sınırlandırılması... Orban iktidarı bunu geçen yılın başında yürürlüğe koyduğu yeni basın yasası çerçevesinde yandaşlarından oluşturduğu “Medya Kurulu” vasıtası ile yapıyor.
Yeni Anayasa, bütün bu partizan tercih ve otoriterleşmeci düzenlemelerin değiştirilmesi için üçte ikilik nitelikli bir parlamento çoğunluğunu öngörüyor. Yani Fidesz kazara seçim kaybetse bile, yeni hükümeti kuranların üçte ikilik bir çoğunluğa ulaşmadıkça gerçekten de iktidar olmaları imkânsıza yakın.
Macaristan’daki otoriter rejime geçiş süreci, bütünüyle değilse bile büyük ölçüde Türkiye’deki seçimli otoriter rejimin artık tamamlanmakta olan kuruluşunu anımsatıyor. Yalnız arada önemli bir fark var: Macaristan otoriterleşme sürecinden AB üyesi olarak geçiyor; Türkiye ise AB’nin dışında.
Ali Sirmen, Cumhuriyet’te bu konuya değindiği 29 Aralık tarihli yazısında, “Bakalım AB, Macaristan’ın sivil darbeyle diktaya geçmesini engelleyebilecek mi?” diye soruyor ve ardından haklı olarak, “AB’yi Türkiye’de demokrasinin güvencesi olarak görenler bunu dikkatle izlemelidirler” diyordu.
Doğrudur. Ben de AB sürecini demokrasinin güvencesi olarak görenlerdenim ve izleyeceğim. Bu yazı girizgâh olsun.
AB’den Macaristan’a, yönünü çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye çevirmesi için gerekli sert uyarıların yapılıp yapılmayacağını, yeterli olmaz ise bunları kararlı yaptırımların takip edip etmeyeceğini izleyeceğiz. Bunlarla da sonuç alınmaz ise Macaristan’ın AB’den atılıp atılmayacağını göreceğiz.
Şimdilik kesin olan, bir AB üyesindeki otoriterleşmenin AB tarafından önlenemediğidir. Bu tutarsız durum da AB’nin demokratik değişimi özendiren yumuşak gücünü şimdiden tırpanlamıştır.
Mesela şimdi Türkiye’yi yönetenler, AB kendilerini hukuk devleti ve basın özgürlüğündeki geriye gidiş konularında uyardığında, “Sen önce Macaristan’a bak” diyebileceklerdir.
Kadri Gürsel, Milliyet, 09 Ocak 2012


*Hungary’s Constitutional Revolution
Kim Lane Scheppele


Last week, Paul Krugman’s column “Depression and Democracy” called attention to Hungary’s “authoritarian slide.” Since I was one of the sources for Paul’s column, I’d like to explain why I have been alarmed at the state of both constitutionalism and democracy in Hungary.


In a free and fair election last spring in Hungary, the center-right political party, Fidesz, got 53% of the vote. This translated into 68% of the seats in the parliament under Hungary’s current disproportionate election law. With this supermajority, Fidesz won the power to change the constitution. They have used this power in the most extreme way at every turn, amending the constitution ten times in their first year in office and then enacting a wholly new constitution that will take effect on January 1, 2012.


This constitutional activity has transformed the legal landscape to remove checks on the power of the government and put virtually all power into the hands of the current governing party for the foreseeable future.


The new constitution has attracted a great deal of criticism from the Venice Commission for Democracy through Law of the Council of Europe, the European Parliament and the United States. But the Fidesz government has paid no attention.


Under the new constitutional order, the judiciary has taken the largest hit. The Constitutional Court, which once had the responsibility to review nearly all laws for constitutionality, has been killed off in three ways. First, the government expanded the number of judges on the bench and filled the new positions with their own political allies (think: Roosevelt’s court-packing plan). Then, the government restricted the jurisdiction of the court so that it can no longer review any law that has an impact on the budget, like laws pertaining to taxes and austerity programs, unless the law infringes particular listed rights. Finally, the government changed the rules of access to the court so that it will no longer be easily able to review laws in the abstract for their compliance with the constitution. Moreover, individuals can no longer challenge the constitutionality of laws without first going through a lengthy process in the ordinary courts. The old Constitutional Court, which has served as the major check on governmental power in a unicameral parliamentary system, is now functionally dead.


The ordinary judiciary has suffered a similar fate. The government lowered the retirement age for judges from 70 to 62, giving judges only a few months to adjust to their new futures. More than 200 judges will be forced to retire from the bench starting on January 1, including most of the court presidents who assign cases and manage the daily workings of courts. The new law on the judiciary requires that the Supreme Court president have at least five years of Hungarian judicial experience. The current president of the Supreme Court is disqualified because his 17 years of experience as a judge on the European Court of Human Rights do not count. Therefore, he must leave office on January 1 also.


The law on the judiciary also creates a new National Judicial Office with a single person at the helm who has the power to replace the retiring judges and to name future judges. This person also has the power to move any sitting judge to a different court. A new constitutional amendment – to the new constitution! – will permit both the public prosecutor and the head of this new National Judicial Office to choose which judge will hear each case.


The independence of the judiciary is over when a government puts its own judges onto the bench, moves them around at will, and then selects which ones get particular cases to decide.


The Vice President of the European Commission for Justice, Fundamental Rights and Citizenship, Viviane Reding, issued a strongly worded request for information about the new law last week and demanded immediate replies from the Hungarian government. She also strongly urged the government “to ensure . . . that no measure is implemented until doubts about its compliance with EU law are removed.” The government responded by saying all of these changes are improvements and it seems to be going ahead with implementing the new constitutional framework despite the strong caution from Brussels.


In the new constitutional system, the legal supervision of elections has also been changed. Before the last election, the norm was for the five-member Election Commission to be politically diverse and for the government of the day to consult the opposition before nominating candidates. But the rules were changed last year so that each new national election is now accompanied by a new choice of election commissioners. As a result, the existing commissioners were removed from their offices without allowing them to finish their terms and now the Election Commission consists of five members of the governing party.


The new election law specifies the precise boundaries of the new electoral districts that will send representatives to the parliament. But the new districts are drawn in such a way that no other party on the political horizon besides Fidesz is likely to win elections. A respected Hungarian think tank ran the numbers from the last three elections using the new district boundaries. Fidesz would have won all three elections, including the two they actually lost.


Virtually every independent political institution has taken a hit. The human rights, data protection and minority affairs ombudsmen have been collapsed into one lesser post. The public prosecutor, the state audit office and, most recently, the Central Bank are all slated for more overtly political management in the new legal order.


And all of this has happened while the press operates under day-to-day intimidation. A draconian set of media laws created a new media board – staffed only by Fidesz party loyalists with a chair who is appointed by the Prime Minister to a nine-year term. This board can review all public and private media for their compliance with a nebulous standard of political “balance” and has the power to bankrupt any news organization with large fines. It is not surprising that the media have become self-censoring. This new media regime has been severely criticized by the European Commissioner for Communications, among others.


The new constitution also accepts conservative Christian social doctrine as state policy, in a country where only 21% of the population attends any religious services at all. The fetus is protected from the moment of conception. Marriage is only legal if between a man and a woman. The constitution “recognize(s) the role of Christianity in preserving nationhood” and holds that “the family and the nation constitute the principal framework of our coexistence.” While these religious beliefs are hard-wired into the constitution, a new law on the status of religion cut the number of state-recognized churches to only fourteen, deregistering 348 other churches.


In a democracy, the population can “throw the bums out” and replace the government with a different one that can change the policies that do not have public support. But that will be nearly impossible under this constitution. In addition to compromising institutions that are necessary for a free and fair election – like a free press and a neutral election apparatus – the new constitution embeds Fidesz control even if another political party defies the odds and wins an election.


The new constitution makes huge swaths of public policy changeable only by a two-thirds vote of any subsequent parliament. From here on, all tax and fiscal policy must be decided by a two-thirds supermajority. Even the precise boundaries of electoral districts cannot be changed by simple majority vote, but only by a two-third supermajority. If a new government gets a mere majority, policies instituted during the Fidesz government cannot be changed.


That’s not all. The long arm of the current Fidesz government can grab and shake any foreseeable future government through the officials they are now putting into place. The new constitutional order extends the terms of office for the public prosecutor (9 years), the head of the state audit office (12 years), the head of the national judicial office (9 years), the head of the media board (9 years), the head of the budget council (6 years) and more. Each of these positions has been filled with Fidesz party loyalists who will be able to conduct public investigations, intimidate the media, press criminal charges and continue to pack the courts long after the government’s current term is over. Moreover, unless there is a two-thirds vote to replace these new office holders, they can stay in office until such a two-thirds vote can be achieved, which could extend these long terms of office even further.


How do all of these pieces work together? One example will illustrate. The constitution creates a national budget council with the power to veto any future budget that adds to the national debt, which any foreseeable budget will do. The members of the budget council have been chosen by this government for terms of 6 or 12 years and can only be replaced if two-thirds of the parliament can agree on new candidates when their terms are over. Another part of the constitution requires the parliament to pass a budget by March 31 of each year. If the parliament fails to do so, the president of the country can dissolve the parliament and call new elections. When these pieces are put together, the constraints on any future government are clear. A new government will pass a budget – but that budget can be vetoed by Fidesz loyalists so that the budget deadline is missed, and then the president (also named by Fidesz) will call new elections. And this can be repeated until an acceptable government is voted back into power.


The only parties that might replace Fidesz in the current Hungarian landscape are the Socialist Party or, in a real nightmare scenario, the far-right Jobbik. Under laws that preceded Fidesz’s election last year, political parties that are anti-constitutional may be banned. Some have suggested that Fidesz could eliminate Jobbik in this way. In fact, Europe probably would not mind if Jobbik were excluded from public life because other European countries can ban extremist parties also. But what about Fidesz’s primary competition – the Socialists?


According to a proposed constitutional amendment, the crimes of the former communist party will be listed in the constitution and the statute of limitations for prosecuting crimes committed during the communist period will be lifted. The former communist party is branded a criminal organization and the current opposition Socialist Party is designated as their legal successor. It is still unclear, legally speaking, what this amendment means. But it is probably not good for the major opposition party.


The Fidesz government has accomplished this constitutional revolution by legal means after a democratic election. But though Fidesz was democratically elected and has accomplished this program through constitutional change, Hungary is not a constitutional democracy. Instead Hungary is, as Paul Krugman said, sliding into authoritarianism.

27.7.10

ESRARENGİZ KAZADA ÖLDÜ

22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde çok ciddi bir iddia ortaya atılmıştı. Bilgisayar ortamında sandık sonuçlarının merkeze aktarılması sırasında usulsüzlükler yapılmış ve oylamalar biter bitmez AKP’ye ülke çapında %25 oranında oy yüklemesi yapıldı denilmişti. Bu çerçevede iddialar Yalçın Bayer, Arslan Bulut, Mustafa Mutlu, Ruhat Mengi gibi gazeteciler tarafından dile getirildiği gibi seçimin mağlupları CHP, MHP ve de İP gibi partiler tarafından da ortaya atıldı. Hatta Arslan Bulut iddianın araştırılması olanağının ortadan kalkmaması için Yüksek Seçim Kurulu’na oy pusulalarını imha etmemesi için talimat verilmesini önermişti.
Bu iddia halk arasında da çok yaygın bir şekilde benimseniyor maalesef. Özellikle 2009 yerel seçimlerinde de buna benzer şüpheli durumların oluşu iddia sahiplerinin haklılıkları konusundaki inançlarını pekiştiriyor. O nedenle olmalı ki daha birkaç gün önce İstanbul Esenler’de belediye başkanlığına aday olan Prof. Zekeriya Beyaz ODATV’de sandık hilelerinin nasıl önlenebileceği konusunda görüşlerini açıklamak ihtiyacı duydu.
Her ne kadar şüphe bu kadar yaygın olarak dile getirildiyse de konuyu hiç kimse derinlemesine araştırmadı. Örneğin “Nasıl oluyor da Nisan ayında Erdoğan’nın bizzat kendisinin kabul ettiği gibi AKP’nin oy oranı %26’lardayken, Temmuz ayına gelindiğinde bir elektronik bildiri sayesinde oran %47’ye sıçrayabiliyor?” diye, bu mümkün mü diye, kimse sormuyor. Bu durum elbette demokrasimiz adına kaygı verici. Halbuki ABD’de 2004 ve 2008 başkanlık seçimlerinde oylarda hırsızlık yapıldığı iddiası çok ciddi bir biçimde araştırılmış ve ortaya ürkütücü gerçekler çıkmıştı. Bu yazının amacı ABD’deki oy hırsızlığı olayını özetlemek ve ayni sistemi kullandığımız için bizim de muhatap olabileceğimiz böyle bir operasyona karşı demokrasimizi nasıl koruyabileceğimiz hakkında görüş oluşmasına katkıda bulunabilmek.

SANDIK SONUÇLARINDAKİ ÇELİŞKİ DİKKAT ÇEKİYOR
Stephen Spoonamore ABD’de büyük firmalara bilgisayar güvenlik sistemleri konusunda hizmet veren bir uzman profesyonel. 2004 yılında Ohio’da seçim sonuçlarını televizyonda izlerken ilginç bir çelişki dikkatini çekiyor. Seçim sonuçları analistleri ve istatistikçilere de danıştıktan sonra şüphelerinde haklı olduğuna inanıyor. Televizyon, başkanlık seçimlerinde Ohio’nun 12-14 seçim bölgesinde Bush’un Demokrat Parti’den diğer aday Kerry’den daha fazla oy aldığını gösterirken aynı bölgelerde başka bir makam için yarışan yine Demokrat Parti’den son derece liberal bir diğer aday Kerry’den onbinlerce daha fazla oy alıyor. Uzmanlar son derece liberal bir adayı büyük bir çoğunlukla tercih eden seçmenlerin başkanlık seçimine gelince oylarını açık farkla aşırı muhafazakar bir adaya vermesi olanağını milyarda bir ihtimal olarak değerlendiriyor.
Spoonamore bunun özerine seçim sandıklarından gelen doğru sayım sonuçlarının sayım merkezine gönderilmeden önce elebaşı(kingpin) görevi gören bir gizli bir bilgisayara aktarıldığını, sayıların orada değiştirildikten sonra merkeze iletildiğini iddia ediyor. Aradan zaman geçtikten sonra Spoonamore Ohio Eyaleti başsavcısından seçim sandıklarının sayım sonuçlarının merkeze aktaran bilgisayar sisteminin mimarisinin belgelerini elde ediyor ve bu belgeler şüphelerini doğruluyor. Kerry’ye verilen oyları Bush’a aktaran elebaşı saldırısı(kingpin attack) SmartTech adlı bir firma tarafından gerçekleştirilmiş; firma Bush-Cheney kampının seçim kampanyası başkanı, aşırı muhafazakar evangelist Cumhuriyetçi Parti üyesi ve ayni zamanda Ohio Eyaleti müsteşarı Ken Blackwell tarafından kiralanmış.
Spoonamore elebaşı saldırılarının nasıl gerçekleştirilebileceğini şöyle açıklıyor. İnternet hizmeti verenin adresi belli ve internete bağlanmış ise elektronik oy sayım listeleri saldırıyı yapacak SMARTech bilgisayarları tarafından aranabilir. Bu şekilde oy sayım listelerini görebilen bilgisayar nereden ne kadar oy çalması ve bu oyları kime aktarması gerektiğini bilebilir. Spoonamore Ohio’da yapılanların bunlar olduğunu söylüyor. Nitekim sandık başı anketlerine göre %6.7’lik bir avantaja sahip Kerry sonunda 118.000 oy farkla Ohio’da seçimi kaybediyor ve bu da ulusal seçim sonucunu tayin ediyor.

HIRSIZLIĞIN ARKASINDA BUSH TAKIMI ÇIKIYOR
Bulguları bir aday adına mahkemeye taşıyan avukatlar Bush ve diğer Cumhuriyetçi Parti adaylarının seçim kampanyaları için New Media Communications adlı firması aracılığı ile bilgisayar sistemleri kuran Michael Connell’in şahit olarak dinlenmesini talep ediyorlar çünkü Ohio’da suistimallerin yapıldığı 2004 ve 2006 seçimleri sırasında da ayni Connell’in diğer firması GovTech’in müsteşarın ofisinde görevli olduğu ortaya çıkıyor.
2008 Ekim ayında şahitlik çağrısını alan Connell o yılki seçim kampanyasında görev aldığı için çok meşgul olduğunu belirterek çağrıya olumsuz cevap veriyor. Ayrıca şahitlik sırasında açıklamaya zorlanacağı bilgiler meslek sırrı olduğu için rakiplerinin bunları öğrenip haksız kazanç sağlayacağını iddia ediyor. Fakat daha da önemlisi Connell, Bush’un baş danışmanı ve stratejisti Karl Rove tarafından, şahitlik yapıp suçu Bush ve kendisinin üzerine atmaya kalktığı takdirde karısını da, illegal lobicilik faaliyetlerinde bulunduğu iddiası ile, tutuklattıracakları tehdidiyle şahitlikten vazgeçirmeye çalışıyor.
Davayı açan avukatlar mahkemeye Karl Rove’un tehditlerini şikayet ediyorlar ve onu 2004 seçimlerinde olduğu gibi 2008 seçimlerinde de bu sefer Cumhuriyetçi aday, Obama’nın rakibi, MaCain için oy hırsızlığı yapacağından şüphelendiklerini belirtiyorlar. Tüm göstergeler McCain’in aleyhine iken kendisinin devamlı olarak “Son anda ben kazanacağım,” demesinin arkasındaki güvenin bu gizli bilgiden kaynaklandığı şüphesi yaratıyor. O nedenle davacılar Connell’i mahkemeye getirerek ve böylece Karl Rove’u korkutarak hırsızlığın önüne geçmek istiyorlar. Davacılar Başsavcılığa yaptıkları müracaatta Karl Rove ve ekibinin 2000 yılından başlamak üzere illegal bir şekilde şirketlerden temin ettikleri finansman ve iktidar olanakları ile ülkede tek parti iktidarını, dünyada askeri hegemonyayı amaçladıklarını ve hukuk devleti ilkesini ayaklar altına aldıklarını iddia ederek bu kişiler aleyhine suç işlemek için örgütlü teşekkül oluşturmaktan dolayı ilgili kanuna göre soruşturulmalarını talep ediyorlar.
En nihayet, iki yıllık bir müdaleden sonra, davacılar 2008 yılının Kasım ayında, seçim gününden bir gün önce, mahkemeden Michael Connell’i zorla şahit olarak ifade vermeye çağırtmayı başarıyorlar. Ancak kendisi ani bir kaza sonucu 19 Aralık’ta tek motorlu uçağı ile yere çakılarak yaşamını kaybediyor.

OY HIRSIZLIĞINI ÖNLEMENİN YOLLARI
Spoonamore sandık gürevlilerinin bu son derece uzmanlık gerektiren teknolojik sahtekarlığı anlamalarına olanak olmadığını belirtiyor. Dolayısı ile sahtekarlığı, eğer varsa, ortaya çıkarmak için profesyonellerin kullanılması gerektiğini hatırlatıyor. Ancak sandık görevlilerinin de yapabilecekleri şeyler varmış. Mesela her bir seçim bölgesi oy vermeden önce, verme sırasında ve oylamalar bittikten sonra dahil bilgisayarlarının internete bağlı olmadığını kontrol etmeleri gerekiyormuş. Elektronik sayım tablolarına hiçbir kimsenin veya eloktronik sistemin- kablosuz bağlantı, Blue Tooth veya her hangi başka bir bağlantı- müdahele etmesine izin vermemek gerekirmiş. ABD’de sahtekarlığı yapanlar olayı gizlemek için oy pusulalarını yok etmişler. O nedenle bunun da önüne geçilmesinin önemini vurguluyor ABD’li demokratlar.

Enis Üser, Odatv.com, 25.07.2010 20:14

20.3.10

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Kağan Güner’in kaleme aldığı uzun ama önemli bir yazıyı yayınlıyoruz…

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of
Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı Katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...


İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü. Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor: ”Tabii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı Protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak  yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, Katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki önemli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında Mavi Kitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson,  1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

19.03.2010 18:20
Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

18.3.10

Kristof Kolomb keşfe giderken cebinde Amerika'nın haritası vardı

Başlık insanı hayrete düşüren bir iddia, bunun farkındayım.
Ama bu bir tarihi gerçek.
Kolomb'un adamları bu haritayı Papa'nın kütüphanesinde görüp almışlardı.
Aynı şekilde Magellan da keşfe çıkarken daha sonra adıyla anılacak boğazı görmeye giderken, o boğazın ve gidilecek bölgenin haritası cebindeydi.
1515 yılında Magellan keşif seyahatine başlamadan dört yıl önce, Johannes Schöner dört yıl sonra Magellan tarafından keşfedildiği sanılacak bölgenin haritasının basımını yapmıştı. Yani Magellan'ın adamları keşfe çıkmadan önce haritayı piyasadan satın almış olabilirlerdi.
Anlayacağınız Kristof Kolomb ve Magellan'ın seyahatleri aslında birer keşif seyahati değildi. Onlar bir anlamda cepte gidilecek yerin haritasıyla birlikte seyahate çıkan turistlerin gezisi gibi bir şeydi.
Peki ama tarihe tüm bakışımızı değiştirecek bu bilgiler nereden çıktı ortaya.
Elimde dünyada çok tartışılan ve yüzlerce tarihçiyi uğraştıran bir çalışma var. Yazarı Gavin Menzies '1434 The Year a Magnificent Chinese Fleet Sailed to Italy and Ignited The Renaissance' (Muhteşem Bir Çin Donanmasının İtalya'ya Gidip Rönesansı Başlattığı Yıl).
İçimdeki entelektüel ateşi yakan bu muhteşem başlığı ben hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde Vanity Fair dergisinde keşfettim. Derginin kitaplar hakkında kısa bilgilerin verildiği sayfada bir meşhura o sıralar neleri okuduğu sorulunca o da bu kitabın ismini vermiş. Yeni kitap avcılığımı hiç durdurmadığımdan hemen bu kitabın peşine düştüm. Buldum ve okudum. Okudukça, öğrendikçe hayretlere düştüm.
Ve bu kitabın tarihin yeniden yazılması anlamına geldiğini, bizim bugün çoğunlukla Batı merkezli olarak anlatılan tarihin doğru olmadığını ayrıca Rönesans'ın Antik Yunan'ın ve Roma'nın yeniden canlandırılması olarak anlatıldığı resmi tarihin bir hikayeden ibaret olduğunu ve o dönemde Avrupa'daki her önemli bilginin ve yeniliğin aslında Çinliler tarafından verildiğini gördüm.
Tarihçinin elindeki belgeler sadece haritalardan ibaret değil, ayrıca Leonardo da Vinci'nin çizdiği birçok buluşun resimlerinin de Çinliler tarafından İtalya'ya daha önce verilmiş olduğunu belgeleyen resimler var. Bunlar ve diğerleri bahsettiğim kitapta yer alıyor. İnsanın dünyaya bakışını değiştirebilecek bu yeni bilgiyi öğrendiğimde uzun zamandır kafamı meşgul eden bir muammayı da sonunda çözmüş oldum.
Yıllar içinde Çin kültürü ile ilgili bilgim arttıkça bu kadar derin bir entelektüel birikimi olan ve kültürü ile hayat ve sanat anlayışı bu kadar rafine olan bir ulusun nasıl olup da Rönesans'ı kendi ülkesinde yapmadığını düşünüyordum.
Üstelik kitabın, yazıldığı tarihte Çin dünyanın en güçlü ülkelerinden bir tanesiydi, teknolojik açıdan en ileri olanıydı. Avrupa ise Roma İmparatorluğu'nun batmasının yarattığı derin travmayı hala atlatamamıştı. Bu yüzden Rönesans'ın neden Çin'de değil de İtalya'da başladığının bir açıklaması muhakkak olmalıydı. Aradığım cevabı bu kitap verdi işte.
Çin imparatoru 29 Haziran 1930 tarihinde yayınladığı bir emir veya ferman ile uyruklarına bir görev vermiş.
Buna göre barbarlar olarak adlandırılan Avrupa'daki halkların eline o gün Çin'in elinde bulunan bütün bilgilerin aktarılması istenmiş.
Bunun nedeni ise basit: Çin imparatoru bu kadar fazla bilgiyi görünce Avrupa ülkelerinin Çin'in üstünlüğünü kendiliklerinden kabul edeceklerini ve ellerinde doğru haritalar da bulunursa doğru yoldan gelip Çin imparatoruna bağlılıklarını bildirip, hediyelerini getirebileceklerini düşünmüş. Yani imparator Avrupa'yı Çin'in bilgi üstünlüğü ile ezmeyi planlıyormuş.
Böylece uzun süren bir hazırlık dönemi başlamış, Çinliler insanlığa yararı olabilecek tüm bilgileri ve buluşları toparlamaya başlamşlar. Ve sonunda toparlama işi bitince de büyük bir filo oluşturulmuş ve bu gemiler İtalya'ya doğru harekete geçmişler. Venedik ve Floransa o dönemde çok önemli. İkisi de büyük ticaret merkezleri. Çinlilerin muhteşem filosu gelince bu İtalya'da büyük heyecan yaratmış ve Papa da onları karşılamaya gitmiş.
Ve Çinliler ellerindeki bilgileri içeren çizgileri, haritaları ve formülleri İtalyanlara aktarmaya başlamışlar.
Bilgiyi en iyi saklayacak insanları tercih ediyorlarmış. Böylece birçok çizginin ve haritanın daha sonra Papa'nın kütüphanesinde çıkmasının nedeni de şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Bu yeni bilgileri iyi kullanan İtalya'nın bilginleri hepsi birden harekete geçince de sonunda dünyanın kaderini değiştiren Rönesans doğmuş.
Elimdeki kitapta Rönesans döneminde keşfedildiği sanılan birçok yeniliğin daha önce Çinliler tarafından çizimiş eskizleri ile karşılaştırmalar var.
Yani diyeceğim o ki Gavin Menzies'in çalışması öyle popülerlik uğruna yazılmış bir kitap değil, içinde ciddi tarihçi çalışmasının ürünleri var. Bu çalışma yıllar boyu sürmüş ve uluslararası işbirliği ile götürülmüş.
Meraklandıysanız ki; meraklanmadıysanız doğrusu hayret ederim. Bu konunun işlendiği internet sitesine bir göz atın. www.1421.tv, yazarın bundan önceki kitabının adıdır.
Anlatılanlara tamamen ikna olmasanız bile bunun müthiş bir entelektüel macera olacağına emin olun.

Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2010

21.12.09

ABD DIŞİŞLERİ: GÜL'Ü BİZ YETİŞTİRDİK

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

Bugün, köşe yazısı yerine, bir haber sunuyorum. Yorumu okura bırakıyorum: Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında
gösterildi!
“The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State” olarak adlandırılan sitede, kurumun, 1961’de Amerika Birleşik Devletleri halkı ve diğer ülkelerden insanlar arasında dostluk, karşılıklı anlayış ve barışçıl ilişkiler geliştirmek için kurulduğu bildiriliyor. Büronun ayrıca ırksal ve etnik azınlıkların temsil edilmesi için faaliyet gösterdiği de ifade ediliyor.
Siteyi siz de ziyaret ederek konuyla ilgili yayını inceleyebilirsiniz: Adres şöyle:
ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.
Sitede, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabalarının en üst düzeye çıkması için daimi destek sunuyor. Tüm dünyada kurulan ağ ile fikirlerini, projelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına yardımcı oluyor. Ayrıca hedef odaklı yerel projelerin uygulanması için dernekler kuruyoruz” deniliyor.
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor.
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.


ECA fonları ile desteklenen girişimler
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinde ECA fonları ile, ECA mezunlarının aşağıdaki konularda geliştirdiği projelerin desteklendiği
belirtiliyor.
* Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarına danışmanlık hizmetleri.
* Düşük gelirli çocuklar için İngilizce ve sivil eğitim programları.
* Gazeteciler için eğitim.
* İş kadınları için eğitim.
* Çok yönlü diyaloglar politikası için eğitim.
* Liderlik eğitim programları.
* Borsa için eğitim
* Öğretmen eğitim seminerleri.
* Vatandaş savunma grupları organizasyonu için eğitim
* Uyuşturucuyu önleme kampanyaları.


Mezunlardan bir örnek kişi olarak tanıtılan Macar Dr. Istvan Sertö-Radics için, “Macaristan’ın uzak bir Roman köyünde halk sağlığı alanında olağanüstü bir kamu hizmeti verdi, Hubert H. Humphrey Bursları programı ve Fulbright Scholar programı ile bir aile doktorundan kasaba belediye başkanına ve bir AB temsilcisine dönüştürülen kişi” diye söz ediliyor.
Doktorun, 2002 yılında ABD Fulbright Mississippi Üniversitesi’nde misafir öğrenci olarak ırksal gerilimleri giderme araştırması yaptıktan sonra ülkesine döndüğü ve Romanları Macar toplumuna entegre etmek için öğrendiklerini uyguladığı anlatılıyor.
Doktor, azınlık ve insan hakları savunucularına da örnek gösteriliyor.


ECA’nın önde gelen mezunları
ECA kurumunun önde gelen mezunları listesi ise şöyle:
“ECA’nın önde gelen mezunları arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden 57 devlet ve hükümet başkanı var.


AFRİKA
Çat: Yusuf Saleh Abbas, Başbakan
Cote d’Ivoire: Laurent Gbagbo, Başkan
Gana: John Atta Mills, Başkan
Kenya: Mwai Kibaki, Başkan
Mauritius: Anerood Jugnauth, Başkan
Mauritius: Navin Ramgoolam, Başbakan
Mozambik: Armando Emílio Guebuza, Başkan
Namibia: Nahas Gideon Angula, Başbakan
Togo: Faure Essozimna Gnassingbe, Başkan
Uganda: Apolo Nsibambi, Başbakan
Zimbabwe: Morgan Tsvangirai, Başbakan


DOĞU ASYA-PASİFİK
Avustralya: Quentin Alice Louise Bryce, Genel Vali
Japonya: Yukio Hatoyama, Başbakan
Papua Yeni Gine: Sir Michael Thomas Somare, Başbakan
Filipinler: Maria Gloria Macaraeg Macapagal-Arroyo, Başkan
Taiwan: Ma Ying-jeou, Başkan


AVRUPA
Avusturya: Heinz Fischer, Başkan
Belçika: Yves Leterme, Başbakan
Bosna-Hersek: Zeljko Kom’ai, Dönem Başkanı
Danimarka: Lars L’kke Rasmussen, Başbakan
Finlandiya: Tarja Halonen, Başkan
Finlandiya: Matti Taneli Vanhanen, Başbakan
Fransa: Nicolas Sarkozy, Başkan
Fransa: François Filon, Başbakan
Gürcistan: Mikheil Saakashvili, Başkan
Kosova: Fatmir Sejdiu, Başkan
Litvanya: Dalia Grybauskaite, Başkan
Litvanya: Andrius Kubilius, Başbakan
Makedonya: Nikola Gruevski, Başbakan
Malta: Lawrence Gonzi, Başbakan
Hollanda: Jan Peter Balkenende, Başbakan
Norveç: Jens Stoltenberg, Başbakan
Polonya: Donald Tusk, Başbakan
Portekiz: Anibal Cavaco Silva, Başkan
Slovakya: Robert Fico, Başbakan
İsveç: Fredrik Reinfeldt, Başbakan
Türkiye: Abdullah Gül, Başkan
İngiltere: Gordon Brown, Başbakan


YAKIN DOĞU
Mısır: Dr. Ahmed Nazif, Başbakan


GÜNEY VE ORTA ASYA
Afganistan: Hamid Karzai, Başkan
Butan: Lyonpo Jigme Yoser Thinley, Başbakan
Hindistan: Pratibha Patil, Başkan
Hindistan: Manmohan Singh, Başbakan
Kırgızistan: Kurmanbek Bakiyev, Başkan
Sri Lanka: Mahinda Rajapakse, Başkan
Sri Lanka: Ratnasiri Wickramanayake, Başbakan


BATI YARIMKÜRE
Belize: Colville Norbert Young,
Genel Vali
Kolombiya: Alvaro Uribe Velez, Başkan
Kostarika: Oscar Arias Sanchez, Başkan
Dominik: Nicholas Joseph Orville Liverpool, Başkan
Meksika: Felipe de Jesus Calderón Hinojosa, Başkan
St. Kitts/Nevis: Denzil Douglas, Başbakan
St. Lucia: Stephenson King, Başbakan
Surinam: Ronald Venetiaan, Başkan
Trinidad-Tobago: Patrick Manning, Başbakan
Trinidad- Tobago: George Maxwell Richards, Başkan
Uruguay: Tabare Vazquez, Başkan




Fullbright bursu ile 155 ülkede 294 bin kişi yetiştirildi
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinden verilen link üzerinden Fulbright bursları tanıtılırken 1946’dan beri 155 ülkede 294 binden fazla kişinin bu burs ile mezun olduğu belirtiliyor
Fullbright mezunları arasında halen dünyaya yön veren kişilerin, devlet ve hükümet başkanlarının, BM Genel Sekreterliği, Amerikan Kongresi,. NATO, Nobel Ödül Komitesi gibi kurumlarda çalışanlar, ayrıca sporcular arasında olimpiyatlarda altın madalya kazananlar bulunduğu bildiriliyor.
Fulbright’ın İslam Dünyası için 3-6 haftalık kısa programı bulunduğu; özellikle Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde yerel örgütlenme, sivil örgütlenme, toplum gruplarının etkileşimi gibi konularda gençlere kurs verildiği belirtiliyor.
Fullbright Türkiye Komisyonu’nun bugünkü yönetiminde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK Başkanlığı’na atanan ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan da görev yaptı. AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD’de işletme yönetimi öğrenimi gördükten sonra Fulbright bursu ile yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika’da kaldı ve mali danışman olarak çalıştı.
Fulbright Yönetim Kurulu’nun Onursal Başkanlığı’nı ise ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson yapıyor.
2009 Yönetim Kurulu aşağıdaki Türk ve Amerikalı üyelerden oluşmaktadır:
James Jeffrey, (Onursal Başkan) Amerikan Büyükelçisi, Ankara
John Thomas Mc Carthy, (Başkan) İNG Bank Türkiye Müdürü, İstanbul
Dr. Sharon A. Wiener, Başkonsolos, İstanbul Konsolosluğu, İstanbul
Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şti, Adana
Dr. Craig Dicker, (Veznedar) Kültür Ataşesi, Amerikan Büyükelçiliği, Ankara
Doç. Dr. Fatma Taşkın, (Başkan Yardımcısı), Ekonomi Bölümü Başkanı, Bilkent Üniversitesi, Ankara
Prof. Dr. İhsan Dağı, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara
Namık Güner Erpul, Genel Müdür Yardımcısı, İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü, Dış İşleri Bakanlığı, Ankara
Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Genel Müdür, Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara


Fulbright Eğitim Komisyonu’nun Tarihçesi
Fulbright Eğitim Komisyonu, kendi İnternet sitesinde verilen bilgiye göre 1949’da ABD ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma sonucunda kurulmuştur.


Sitede aynen şöyle deniliyor:
*Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri ve öğretmenleri seyahat ve diğer masraflarını kapsayan burslarla destekler ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunar.
Komisyon 1949’daki kuruluşundan beri, Türk ve Amerikan hükümetleri tarafından fonlanmıştır. Komisyon bu fonu artırmak için özel bağışlar da kabul etmektedir.
Türkiye Fulbright Programı kurulduğundan beri 4000’den fazla Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs imkânı sağlamıştır.
Fulbright mezunu Türk öğrenci ve öğretim üyeleri programlarını tamamlayıp kendi ülkelerine geri dönünce, kurumlarında önemli mevki sahibi olmuş, eğitim aldıkları ülke ile bağlarını da koparmayarak, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmiş olurlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı ancak ABD Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde Bakanlığın ECA bursu ile okuduğu bildiriliyor.
Arslan Bulut, Yeniçağ, 20/12/2009

27.9.09

Başbakan Erdoğan ‘Teksas Açılımı’ konusunda Obama’yı sıkıştırdı mı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi ve BM Toplantıları için ABD’ye giderken “Açılım sürecini oradaki dostlarımıza anlatmakta da yarar görüyorum” dedi. Peki Başbakan, “Teksas Açılımı” konusunda da ABD’lileri uyardı mı? “Amerika’nın Öcalan’ı” ayrılıkçı McLaren’in cezaevi şartlarını gündeme getirdi mi? Siz sanıyor musunuz ki “demokrasi beşiği” ABD’nin “Kürt sorunu” yok!..
TÜRK toplumu olarak neredeyse “paranoya” haline getirdiğimiz bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek geçiren bir toplum için bu korku anlaşılır.
Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem:
Son 300 yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hareketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen olaya el koyuyor ve hemen işaretparmaklarını gözümüze uzatarak neler yapmamız gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve ne hikmetse hep kaybediyoruz.
Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil. Merakım başka...
Batılı büyük devletler hiç ayrılıkçı hareketle karşılaşmazlar mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?
Olur mu öyle şey; tabii karşılaşırlar ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama bunu kimse duymaz! Duyurmazlar. Hiç öyle bildik, “Dünya küreselleşti, bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar” gibi ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğinizi dünya haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize gösterilenlerini görürüz! Çünkü bunlar bilir ki; (Macchiavelli’ye göre) en büyük erdem(virtu) kontroldür.
Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim...
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?
Ya da Richard McLaren adında bir örgüt lideri...
Dünya; Kürt örgütlerini, liderlerini ezbere sayar ama Teksas ayrılıkçıları halkından hiç haberdar olmaz.
Sanıyorum “hikâyemize” başlayabiliriz...

Teksas Açılımı
Teksas, ABD’nin güneyinde bir eyalet. Türkiye’ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83’ü beyaz, yüzde 17’si siyah.
ABD’nin en zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40’ını Teksas çıkarıyor. Hayvancılık ve tarımda lider konumda.
Teksas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi. Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika’dan ayrıldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845’te ABD’nin istilasına uğradı.
ABD’nin ilhakı Teksas’ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı. Bu tartışmalar 150 yıldır sürüyor. Ayrılık fikri bazı yıllarda artıyor; gizli örgütler kuruluyor.
Son yıllarda Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt var:
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti)...
Lideri ise Richard McLaren...
Teksas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of Texas 1995 yılında geçici bir hükümet kurdu. Teksas bağımsızlığının sembolü 1836 Anayasası’na bağlıydılar.
Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, silahlanıp dağa çıktılar! Kendileri için “Teksas Cumhuriyeti’nin Askerleriyiz” dediler. 1997 yılında Joe ve Margaret Ann Rowe isimli iki Amerikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında ise hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediler.
ABD böyle bir kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Teksas Cumhuriyeti Askerleri’ni yakalayıp cezaevine koydu. Yakalananlar hapishanede direnişe geçtiler; savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.
Bu zorlu süreç örgütün parçalanmasına da neden oldu: McLaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve Johnson-Enloe Grubu...
Hepsi de illegaliteyi/yeraltı örgütlenmesini savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.
Silahlı radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üyesinin içlerinde ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın da bulunduğu birçok devlet görevlisine suikast planladıkları ortaya çıktı.
Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt militanlarının hepsi “bölücülükten” yargılandı.
Örgütün lideri McLaren 99 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Yardımcısı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl hapis cezası verdiler.

McLaren’in cezaevi koşulları
Teksas Cumhuriyeti örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti diye düşünmeyiniz.
Teksas’ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama hükümetini üzecek sonuçlar çıktı: Teksas halkının yüzde 35’i bağımsız Teksas Cumhuriyeti’nde yaşamayı tercih ederken, bu oran Cumhuriyetçiler arasında yüzde 48’e kadar yükseldi.
Bu yıl Teksas Valisi Rick Perry’nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketlerin güç skalasını göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry kendini, ABD merkezi hükümetini uyarmak zorunda hissetti; “1845’te bu birliğe girdik; ama istediğimiz zaman ayrılabilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; ama Washington, Amerikan halkını küçümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse bilemez?”
Görünen o ki “Teksas Açılımı” Başkan Obama’yı zorluyor. Teksas’ta bugün düne nazaran daha çok “Birlikten ayrılalım” sloganları işitiliyor.
Vali Perry’in açıklamalarını özellikle “çay partileri”nde dile getiriyor olması oldukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik bir anlamı var:
ABD’de; 1773 yılında İngiltere’nin çay üzerine ağır vergiler koymasını protesto etmek için, İngiltere’den gelen üç gemi çayın, Amerikan vatanseverleri tarafından Boston Limanı’nda yok edilmesi, sömürgesi İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak biliniyor. Valinin “çay partileri”nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden, son derece dikkat çekici bulunuyor.
Uzatmayalım... Türkiye’deki “Kürt sorunu” kadar olmasa da, ABD’nin de bir “Teksas sorunu” var.
Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok talepkâr olan ABD, bakalım kendi toprağındaki Teksas Açılımı’nı nasıl yapacak?
Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor ki Teksas’taki ayrılıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin içişlerine karışılmaması bir diplomasi geyiğidir, pardon geleneğidir! “Teksas Açılımı” konusunu fazla didiklemeyelim...
Ama keşke Başbakan Erdoğan ABD’ye gitmişken, McLaren’in cezaevi koşullarına da bir baksaydı; Öcalan mı rahat, McLaren mi rahat, karşılaştırma olanağı bulurdu…
Soner YALÇIN, Hürriyet, 27 Eylül 2009