Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.9.21

Liberal cehaletin U dönüşü

Ya bir yerlerden işaret geldi ya da 20 yıl sonra, gecikmeli de olsa, biraz olsun gerçekleri gördüler. Özeleştiri vermeden, “yetmez ama evet” dediklerini saklayarak, akil adamlar heyetinde olduklarını gizleyerek, iktidara verdikleri sınırsız desteği unutturmaya çalışarak, Atatürk’ü övüyorlar son günlerde. Cumhuriyet Devrimi’nin önemine, meşruiyetine, kazanımlarına, toplumdan aldığı büyük desteğe ilişkin yazılar yazıyorlar, demeçler veriyorlar.  

Şüphesiz yaşadıkları değişimde, Türkiye’de yaşanan son 20 yılın yanında, Afganistan’da yaşananların da etkisi var.  

Kimlerden mi bahsediyoruz? Elbette ikinci cumhuriyetçilerden, liberallerden, liberal solculardan, etnik ayrılıkçılara güzelleme yazıları yazanlardan, PKK terör örgütü liderinden aferin alanlardan, FETÖ terör örgütünü sivil toplum kuruluşu olarak alkışlayanlardan, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlükleri siyasal İslamcıların getireceğini sananlardan, FETÖ’nün Abant toplantılarının müdavimlerinden...  

LİBERAL UTANMAZLIĞIN BOYUTLARI  

Geniş bir cephe oluşturuyorlar. Medyascope ve T24 sitelerinde görüyoruz sıklıkla. Birikim dergisi burada. Merdan Yanardağ’ın “Liberal İhanet” kitabında adını andıkları burada. Radikal ve Taraf gazetesi kadroları burada. Hikmet Çiçek’in “FETÖ’nün Solcuları” adlı eserinde ismini sıraladıkları burada. Türkle, Atatürk’le, Cumhuriyet Devrimi’yle, ulus devletle, yurttaş kimliğiyle sorunlu olanlar burada. Etnikçiliği sosyalizm, mezhepçiliği komünizm, sivil toplumculuğu Marksizm sananlar burada. Avrupa Birliği’nden demokrasi, ABD emperyalizmden özgürlük bekleyenler burada...  

Bu kadroda olup da son dönemde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi’ne ilişkin olumlu açıklamalar yapanlar arasında, geçmişte gazetemizde yöneticilik, yazarlık yapmış isimler de var. Aydınlanma bilgesi ustamız İlhan Selçuk; bu tipler için, “günahlarımız” derdi. Cahildirler. Sinsidirler. Çokturlar. Medyada, akademide, siyasette, meslek örgütlerinde, sendikalarda örgütlüdürler.  

Özeleştiri nedir bilmezler. Yanıldıklarını kabul etmezler. Çünkü cesaret ve erdem sahibi değildirler. Her devrin adamı olmayı yeğlerler. Turgut Özal’dan Erdal İnönü’ye, Cem Boyner’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, geniş bir yelpazede, güç kimdeyse onun yanına çöreklenmişlerdir. Bir yandan AKP, bir yandan CHP, bir yandan HDP, bir yandan ÖDP’de olmayı başarmışlardır. Ustamız Özdemir İnce’nin tabiriyle, bunlar, “ana rahmine haklı düşenlerdir”.  

Peki, yaşadıkları bu değişimin başka bir nedeni olabilir mi? İktidarın oylarındaki erimeyi mi gördüler? AKP sonrası döneme mi hazırlanıyorlar? “Kullanışlı aptal” olmanın artık para etmediğini, iktidar nimetlerinin kapandığını mı anladılar? Toplumdaki Atatürk sevgisini, Cumhuriyete bağlılığı, yönlendirmeye, dönüştürmeye mi çalışıyorlar? Muhalefet cephesinde daha fazla yer edinmeye, etnikçi kotasından, mezhepçi kompartımanından, liberal kontenjanından yararlanıp koltuk kapmaya mı çalışıyorlar?  

Evet, bu şıklardan biri, birkaçı veya hepsi olabilir. Bu tiplere karşı uyanık olmak gerekir.

 Barış Doster, Cumhuriyet, 4 Eylül 2021

14.6.20

Hortlayan sömürgecilik tarihinin hayaleti

Yıllar önce bir Hindistan yolculuğunda Nick Robins’in Doğu Hindistan Kumpanyası’nı (DHK) anlattığı Dünyayı Değiştiren Şirket adlı kitabını okumuştum.

Yazar, baş karargâhı vaktiyle bugünkü Londra Borsası’nın olduğu Leadenhall Sokağı’nda bulunan DHK’den geriye hiçbir iz kalmadığına dikkat çekiyor, tarih ve kültür mirasına önem atfeden bir kentte bunun acayipliğine işaret ediyordu.

DHK’nin tarihi Londra’dan neden silinmiş olabilir” sorusunun peşine düşen Robins, Hindistan’ın Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından fethinin temellerini atan bu şirketin “serbest ticaret” adına, nasıl yağma, yolsuzluk ve bir sömürü düzeni kurduğunu hikâye ediyor, Adam Smith, John Stuart Mill, David Hume, Edmund Burke gibi önemli düşünce insanlarının bu düzenle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyordu.

DHK, özetle sadece bir şirketin değil, bir düzenin adıydı ve tarihin tüm çakıl taşlarını özenle muhafaza eden bir ülkede, kuşbakışı panoramadan ayıklanıp bir şekilde yok edilmişti.


Heykel savaşları cephesi

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sömürgecilik düzeniyle örtüşen DHK’nin evet bugün izi kalmamış, ama sömürgeciliği inşa eden bireylerin heykellerinden tasarruf edilmemiş.

Edward Colston, Henry Dundas, Robert Clive, Robert Milligan, James Penny...

Bunların hepsi köle ticaretiyle nam salmış, adlarını şimdiye dek duymadığımız isimler.

İngiltere’nin dört bucağına heykelleri konulmuş, isimleri sokaklara verilmiş.

Köle tüccarı James Penny, Beatles’ları çıkaran Liverpool kentinde örneğin ünlü müzik grubunun -aynı isimdeki bir sokağın adından- Penny Lane şarkısına ilham olmuş.

Düne kadar Beatles’la özdeşleşen Penny Lane Sokağı’nın üstünde ne ki bundan böyle “Irkçı Lane” yazıyor...

Edinburgh kentindeki Robert Clive’ın heykeli de yok artık, yıkıldı.

Peki o kim? Doğu Hindistan Kumpanyası’nın lider bir yöneticisi.

Hemşerisi Clive gibi gene Kumpanyanın öncü isimlerinden olan Henry Dundas’ın Edinburg’a hâkim heykeli de “yıkılası heykeller” listesinde sayılıyor.

Ya Edward Colston kim? O da imparatorluğun Atlantik tarafında köle trafiğini yöneten bir tacir, 18. yüzyılda Amerika’ya 84 bin köle taşıyarak servetine servet katmış. Kazandığı paralarla kenti Bristol’u hastaneler, okullar, bakımevleri ile donatmış. Bristollular da bu hayırsever(!) yurttaşın heykelini inşa etmişler.

Colston’un heykeli de yok şimdi. Geçen hafta vaktiyle Bristol Limanı’ndan köle ticareti yaptığı Atlantik Okyanusu’nun sularına terk edildi...

Bugüne değin sade İngiliz kamuoyunun tanıdığı bu isimlerin yanında Churchill ve Cecil Rhodes gibi tarihe yön veren şahısların heykelleri de keza sallanıyor.

Londra’nın Parlamento Meydanı’ndaki Churchill heykeli öyle ki polis çemberiyle korunuyor.

Zambiya ve Zimbabwe’yi oluşturan eski Rodezya’nın mutlak hâkimi Cecil Rhodes’ın Oxford Üniversitesi’ndeki heykeli de bizzat, “alın şunu buradan!” baskısı altında.

Bunlar bir yazıya sığdırılabilecek isimlerden bazıları sadece...


Tarihin Floyd’la sınavı

Floyd’un ABD’de bir beyaz polis tarafından bir asfalt kenarında böcek gibi ezilerek öldürülmesinin ardından patlak veren ırkçılık karşıtı gösteriler, sırf ABD ile sınırlı kalmadı. Başta Britanya olmak üzere ırkçı geçmiş ve ırkçılıkla bağlantılı tüm ülkelere yayıldı.

Floyd’la özdeşleşen “Siyahların Yaşamı Önemlidir / Black Lives Matter” hareketi kabaran bir öfkeyle İngiltere’de bu şekilde 78 anıtı kara listeye aldı.

Bu öfkeden Beatles şarkılarına konu olan sokak isimlerinden tutun da Londra’da Churchill’le aynı meydanı paylaşan sömürgecilik karşıtı hareketlerin simgesi Gandhi heykeli dahi, (Güney Afrika döneminde siyahlara karşı “ırkçılık yapmış olduğu” gerekçesiyle) nasiplendi.

Heykellerin Talibanvari yöntemlerle alaşağı edilmesi benim hoşuma giden bir şey değil. Gandhi örneğinde de görüldüğü üzere, bu tahribatın nerede duracağı, nereye uzanacağı bilinmez.

Ama sömürgecilik geçmişiyle pervasız şekilde yüzleşmeyen ülkelerde de bu egzersizin şüphesiz eğitici bir yanı var.

18. yüzyıl köle tüccarı heykellerinin hâlâ örneğin Londra’nın ortasında işi ne?

Başkalarına tek parmak havada “tarihinizle yüzleşmelisiniz!” dersi verenler, görüyoruz ki kendi “bellek ödevlerini” yapmamış.

Ama hayat işte bazen çok garip.

Yirmi dolarlık sahte bir banknot gerekçesiyle öldürülen gariban bir siyah Amerikalı, Churchill’inden Gandhi’sine ve Boston’da kaidesi üzerinde kellesi uçurulan Kristof Kolomb’una kadar... Batı’nın sömürgecilik tarihini bugün imtihana çekiyor.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Haziran 2020

5.4.20

Küreselleşmenin enkazı

“Bu pandemi tipik bir tarih kazası” diyor Berlusconi yıllarının liberal ekonomi bakanı Giulio Tremonti ve sözlerine I. Dünya Savaşı’na yol açan   “Saraybosna gibi tıpkı” diyerek devam ediyor:
“Saraybosna (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu velihatı Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesiyle) kıvılcımı çaktığında, kimse bunun eski Avrupa’nın sonunu getiren bir Dünya Savaşı yaratacağını beklememişti. Ne ki öyle oldu. Saraybosna ile (20. yüzyıl başındaki gelişme ve iyimserlik dönemi) belle-epoque/altın çağ kapandı. Şimdi Covid-19 da günümüzün bir nevi Saraybosna’sı. Saraybosna da olduğu gibi tıpkı bu salgın da altın bir çağı, küreselleşmenin altın çağını bitirdi. Pazar ekonomisine kutsallık atfeden 20. yüzyılın son ideolojisi ‘piyasacılığa’ son verdi. Pandemi elbette bilim tarafından alt edilecek. Ama yaşanan trajedi küreselleşmenin sınırları ve zaaflarını göz önüne koydu. Sokağa çıkma yasağı bitip, dışarı çıktığımızda kendimizi büyük bir enkaz önünde bulacağız.”
Bu sözlerin liberal ekonominin İtalya’daki en büyük gururlarından birisi tarafından telaffuz ediliyor olması, çok şaşırtıcı ve çarpıcı.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci Berlusconi düzeninin bir numaralı ismi dahi bunları bugün söylüyorsa, varın gerisini siz hesap edin...

Doktorlar şokta
Bir buçuk aydır Tremonti’nin “yeni Saraybosna” olarak nitelendirdiği salgının pençesinde inim inim inleyen İtalya’da gerçekte nasıl bir enkazla karşı karşıya olduğumuzu anlamak için, sokağa çıkma yasağının sona ermesini beklememize gerek yok.
Sağlık sektöründeki enkaz her gün, her saat gözümüzün önünde: Covid-19 hastaları için hastanelerde yeterli yatak sayısı yok, yeterli yoğun bakım ünitesi, yeterli hemşire, yeterli doktor, yeterli ventilatör/solunum cihazı yok...
Bunları geçtik. Korona kurbanı hastalara bakan doktorları koruyacak en basit donanım araçları -koruyucu tulum, gözlük, maske- yok. Niye?
Maske üretimi çünkü küreselleşme nedeniyle Çin, Hindistan gibi ülkelere bırakılmış. Bu ülkeler kendi salgın tedbirleri veya bürokrasi gibi nedenlerle maske ihracatını askıya alınca, sağlık çalışanları maskesiz kalıyor.
Bu sebeple en ön saftaki doktorlar sapır sapır dökülüyor.
Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde koronaya kurban verilen doktor sayısı 77’yi bulmuş idi. “Yazıyı yazdığım saatlerde” diyorum çünkü yarın bu rakkamın  artacağını biliyorum...
Sadece İtalya değil, Almanya dışındaki tüm gelişmiş Batılı ülkeler, süper güç ABD başta olmak üzere İngiltere, İspanya ve Fransa da korona krizinde bugün aynı “enkaz”la yüz yüze.
New York Times’da “Doktorlar Vasiyetlerini Yazıyor” başlıklı okuduğum inanılmaz bir makalede (28-29 Mart) kelle koltukta görev yapan Amerikalı doktorların yaşadığı şok anlatılıyor:
“ABD’li doktorların günün birinde araç gereç temini için sosyal medyadan medet umacağını, yalvar yakar olacağını kim düşünebilirdi?” diyor yazı ve ekliyor:
“Birinci Dünyanın tıp ortamında belli malzemelerin var olduğu düşünülür. Bu, musluğu açtığınızda suyun akmasını beklemek kadar doğaldır. Yokluklarla karşılaşmak doktorlar için şimdi çok büyük bir şok.”

Her yer İtalya oldu
Yalnız doktorların değil hepimizin yaşadığı duygu, pandeminin başından beri bu.
Korkudan çok devamlı bir dümur hali içindeyiz.
Akşam TV’de haberleri izlediğimizde, Batı’daki tüm kriz merkezlerinin her geçen gün İtalya’laştığını görüyoruz.
Ülkelerin salgınlarla baş etme direncini ölçen “Dünya Sağlık Güvenliği Endeksi/Global Health Security Index”e bakıldığında sözüm ona yüz üzerinden 83.5 puanla 195 ülke içinden 1. sırada olan ABD ve onu 77.9 puanlamayla hemen 2. sırada izleyen İngiltere-şok... şok... şok- dünyanın gözleri önünde dökülüyor. 
Aynı listede 68.2 puanla 11. sırada bulunan Fransa ve 65.9 puanla 15. sırada olan (salgının Avrupa’daki yeni merkez üssü!) İspanya da, 31. sıradaki İtalya’dan artık farksız; hatta daha beter halde.
Covid-19 tüm bu sıralamaları anlamsızlaştırmış ve son otuz yılda, tasarruf, özelleştirme... şu bu nedenlerle hastanelerindeki yatak sayısını yarıya indiren İtalya ile eşitlemiş durumda.
Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 05 Nisan 2020

Kadınların adam sayılması

 
Değerli okurlar, yazının italik olarak yazılmış bölümü zuladan çıktı. Araştırdım: Yayımlanmamış... Herhangi bir yazımın içinde de yer almıyor. Eksik yazı, eksik bir cümleyle sona eriyor: “Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir...” diye sona eriyor. Yazıyı kaldığı yerden sürdüreceğim:

***

Türk kadınını adam sınıfına sokan ve tam vatandaş olmasına olanak sağlayan iki önemli günü vardır: 3 Nisan ve 5 Aralık. 
3 Nisan 1930 tarihli “Belediyeler Kanunu” ile kadınlara yerel seçimlere katılma hakkı verilmişti. 
5 Aralık 1934 tarihinde ise anayasanın 10 ve 11. maddelerinde yapılan düzenlemeyle 22 yaşını bitiren her Türk kadınına seçme ve 30 yaşını bitiren her kadına milletvekili seçilme hakkı verildi. Türk Kadınlar Birliği 7 Aralık 1934’te düzenlediği büyük bir mitingle bu büyük devrimi kutladı.
“Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” veren yasa 8 devrim yasası içinde yer almasa da bu bütünlüğün, atılımın ayrılmaz bir parçasıdır.

***
 
Değerli okurlar, çoğu özgürlüğüne kavuşmamış, sömürge durumunda olan Müslüman ülkeleri bir yana bırakalım, 5 Aralık 1934 tarihinde dünyanın birçok uygar ülkesinde kadınlara henüz seçme ve seçilme hakkı verilmemişti.
1934’ten önce kadınlarına seçme ve seçilme hakkı veren ülkeler: Yeni Zelanda, Avustralya, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Sovyetler Birliği, Avusturya, ABD, Birleşik Krallık.
Kadınların Türkiye’den sonra seçme ve seçilme hakkına kavuştuğu ülkeler: Fransa (1944), Japonya (1945), İtalya (1946), Çin (1947), İsviçre (1971).
Bildiğim kadarıyla, Cumhuriyet devrimlerine karşı çıkanlar, kadınlara verilen bu hakka “İstemezük!” diye karşı çıkmadılar. Gene de TBMM tutanaklarına bakmak gerek!
Ancak, Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı için mücadele vermediğine, bu hakkın kendisine tepsi üzerinde sunulduğuna ve bu nedenle de haklarına sahip çıkmadığına dair bir safsata vardır. Cumhuriyet, kadınlara seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında vermemiş olsaydı ve uygun toplumsal koşulların oluşması beklenseydi, kadınlar daha çok uzun süre bu hakka kavuşamazlardı.
Kadınlarımız, seçme ve seçilme hakkına sahip olmasına karşın, devrim yasaları hedef ve amaçlarına ulaşmadan gerçekten özgürleşemezdi. Özgürleşemedi! Özgürleşemiyor!

***
 
Düşünsenize, Cumhuriyetin gözünde kadının köleleşmesinin simgesi olan türban, 2010 yılında kadının özgürleşmesinin ve rüştünü kanıtlamasının simgesi olarak yutturulmaktadır. 2011 yılında başı türbanlı kadınlar milletvekili seçimlerinde aday gösterilirse, sadece kadın oldukları için değil fakat türban taktıkları için aday gösterilecekler.
5 Aralık (1934) kadınların en büyük özgürleşme günü! Geçmişle ve tarihle yüzleşme ve hesaplaşma sadece geçmişi kötüleme olmamak gerekir. Şapka devriminde İskilipli Hoca benzeri, her devrim hareketine karşı kendilerine bir kahraman yaratan mürteci tayfası 5 Aralık (1934) için ne yapacak? Bir başka merak konusu: Türbanı kendilerine özgürlük simgesi yapanlar, 5 Aralık 1934 tarihinde nenelerinin, annelerinin, teyze ve halalarının kazandığı bu büyük özgürlük hakkını tıpkı onlar gibi Beyazıt Alanı’nda kutlayacaklar mı? Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir...

***
 
Cümleyi tamamlıyorum:
Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir toplantıyla, bir gösteri yürüyüşüyle kutlayacak? 

***
 
Cumhuriyet de aralarında olmak üzere, gazetelerde, kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı veren yasayı (1930) anan bir habere ve yazıya rastlamadım. Koronavirüs insanların aklını başından almış. Cumhuriyeti “Cumhuriyet” yapan yasaları böylesine telaşlı günlerde mürteci iktidara inat mutlaka hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Virüs geçer ama irtica kalır!
Kadınlarımızı adam yerine koyan yasalar Türbanlı kadın” / “Başı açık kadın” ayrımı yapmıyor. Bu yasalar bütün Türk kadınlarını özgürleştirdi. Artık kadınların kullanacağı, içine sığınacağı yasalar var. Belki, “Vardı” dense daha doğru olur. Kullanılmayan hak, hak olmaktan çıkar!
Bu yasaları çıkaran çağının çağdaşı devrimciler çok iyimserlerdi: Aydınlanmanın ürünü olan bu yasalara düşman olabilecek, Cumhuriyet karşıtı bir siyasal partinin ülkemizde iktidara gelebileceğini düşünmemişlerdi. Ama geldi! 
Özdemir İnce, Cumhuriyet, 05 Nisan 2020

2.2.20

Böyle buyurmuş Kılıçdaroğlu!

Kılıçdaroğlu, “CHP İktidara Yürüyor” (24.1.2020) başlıklı yazı ile tasvir ettiğimiz ziyafet masasında, “Bugün Türkiye’de bizce sağ-sol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar-demokrasiye karşı olanlar, otoriterlikten yana olanlar var. Temel ayrım bu” demiş. Hz. Ali’nin kılıcı gibi kestirip atmış: “Türkiye’de sağ-sol siyaseti yoktur.” Böylesine veciz ve aciz cümleyi ancak Başyüce söyleyebilir. Kafası kızarsa bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de yayımlayabilir. Anladığıma göre Kılıçdaroğlu bazı kavramları karıştırıyor: Demokrasi zaten sağ-sol mücadelesini solun kazanmasıyla gerçekleşir. Sağı / solu belli olmayan siyaset ancak geri kalmış tek adam rejimlerinde olur.

***

Demokrasiyi sağcı ne yapsın? Sağ çaresiz kalınca demokrasiye katlanır. Demokrasi solun oksijenidir, sol da demokrasinin oksijenidir. İsterseniz, kabadayı ağzıyla “harbi ve yekten” söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına oturmak gafletinde bulunduğu yaratıklarla ortak demokrasi mücadelesine girmek bir yana onların gittiği helaya bile girilmez.

***

Kemal Kılıçdaroğlu elbette sol gelenekten gelmiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin mücadelesini de bilmiyordur ve belki de gerçek, eski TİP’e kafa ve gönül yakınlığı da duymuyordur. Olabilir! Olabilir de vahşi kapitalistlerin en büyük hatası Marx ve marksizmi bilmemelerinden kaynaklanır. TİP’in tarihi tam anlamıyla siyasal arkeolojik kazı yapılması gerekli ve zorunlu bir “sit” alanı sayılmalı ve öyle bilinmeli. “Kimden, nasıl oy koparabilirim” amentüsü ile siyaset yapılamaz!
Bir hatırlatma yapmak için Cumhuriyet gazetesinin en eski yazarlarından Işık Kansu’nun Yurt Kemiricileri (*) adlı kitabından bir alıntı yapacağım. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de ilk kez TBMM’ye temsilci sokabilen sosyalist parti olan TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, 29 Ekim 1964’teki Cumhuriyet Bayramı bildirisi, bu açıdan tarihsel bir belgedir:


“Türkiye Cumhuriyeti, bir Milli Kurtuluş Savaşı sonunda kurulmuş ilk Cumhuriyettir. Bundan dolayı sömürgecilik ve sömürme sistemleri üzerine kurulmuş öteki Cumhuriyetlere benzemez. Bunların insanlık hazinesine mal olmuş değerlerini benimsemekle beraber, bizim Cumhuriyetimizin, Milli Kurtuluş Savaşı’ndan doğmuş olmanın verdiği özellikleri vardır. Bizim Cumhuriyetimiz, emperyalizme karşı, her türlü sömürücülüğe karşı, devrimci, dünya barışından yana, kıskançlıkla bağımsız, halkçı bir idare şeklidir. Böyle olmak gerekir.
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin 1920 Kasımı’nda yayımladığı ‘Halkçılık Beyannamesi’ ve ölümsüz Başkumandan Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki birçok söylevleri, yeni devletin özelliklerini, halkçı karakterini ve daha önce kurulmuş devletlerden hiçbirine benzemediğini kesinlikle belirtmiştir. Savaştan sonra kurulacak Cumhuriyetimizin ne çeşit bir Cumhuriyet olacağını göstermiştir.
Fakat Cumhuriyetimizin halkçı karakterini gerçekleştirmesi için sosyal yapıda köklü dönüşümlerin yapılması zorunludur. Bu dönüşümleri emekçi halkımız, yurt işlerinde söz ve karar sahibi olarak gerçekleştirecektir.
Cumhuriyetimizin 41. yıldönümünü kutlarken, Kurtuluş Savaşı Türkiyesi’nin amaçlarına ve değerlerine dönmek, bunları günümüzün şartları içinde yeniden canlandırmak, hepimize şevk ve heyecan veren bir ülkü haline gelmelidir. Cumhuriyet Bayramımız emekçi halkımıza mutlu olsun, kutlu olsun.” (1964, Sosyal Adalet dergisi, Sayı: 8)

1948 doğumlu Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Adalet dergisini yaşı icabı okuyamamıştır. Ancak Sosyal Adalet ve Yön gibi dergileri okumadan “Halkçı Karakterli Cumhuriyet”i kuran bir siyasal fırkada (partide) siyaset yapılamaz. Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına birlikte oturduğu o “rate” zevatın neredeyse tamamı TİP’in içinde yer almış ve ona “meclis dışı muhalefet” safsatasıyla ihanet etmiştir.

***

Yozlaşmışlarına bakıp karar verilmesin: Her Cumhuriyet ilke olarak soldadır. Çünkü halkın kendi kendini yönetim tarzıdır. Dolayısıya da Cumhuriyetin cumhuriyet olması için demokratik olmak ve de solda (halkın içinde ve yanında) olmak zorundadır. Kısacası, CHP’nin 1923 yılında kurduğu Cumhuriyet bir sol rejimdir. Durum böyle iken siz kalkıp sağsız-solsuz bir Cumhuriyetten söz edeceksiniz. Bu, CHP’yi ıskartaya çıkarmak anlamına gelir.
(*) Telgrafhane Yayınları, Kasım 2018, s. 53.
 Özdemir İnce, Cumhuriyet, 02 Şubat 2020 Pazar

15.4.19

Çocuklar boşanın, boşanın çocuklar

Bir insanı seversin ve dünya bunun farkındadır. Çığlık atmak istersin yine de fısıldarsın, herkes duyar. Dirseğin dirseğine değdiğinde uzaklara giden trenler kalkar. Göz göze geldiğinde ambulanslar siren çalar.
Bir insanı sevmek, gayrıyı sevmektir. Damların saçağını, apartman boşluklarını, ıssız sokaklarını sevmektir.
Hiçbir aşk yoktur ki şehir tanığı olmasın. Şehri öldürürken, aşklarımızı ve çocuklarımızı da mı öldürüyoruz?
Cumartesi akşamı Sabah’ın sahibi Kalyonlar ile Hürriyet’in patronu Demirörenler dünür oldu. Fotoğraflardan kolanın su gibi aktığının görüldüğü gece, daha 24 yaşındaki Yelda Demirören, Kalyoncular’ın gelini oldu. İşin aslı “evet” derken bile şehre karşı suç işlendi. Sultan Abdülaziz’in ve Mimar Balyan’ın mirası olan Çırağan Sarayı’na, bütün İstanbul’un göreceği şekilde, nargile kafeleri aratmayacak bir çirkin bina günler içinde eklendi.
Mimarlarla konuştum. Birinci grup eski eser olan yapının siluetini kapatacak böyle bir inşa mümkün değildi. Bunun için İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Tabiat Komisyonu’ndan yıllar sürebilecek izin prosedürü gerekiyordu. Konu, nikâh ağlarıyla örülen sermaye olunca, hukuk düzeni yine ayaklar altına alındı.
Kaçak bina hakkında suç duyurusunda bulunması gerekenler ya da dozerlerle yıkacaklar, düğün davetlisi, nikâhın kıyıcısı ya da şahidiydi. Öyle ya mazbatası verilse “Kabul ediyor musun” diye soracak kişi Ekrem İmamoğlu olacaktı. Oylar “sayılamayınca” nikâhı uzatmalı başkan kıydı. Böylece medya patronları her gün aleyhinde kara propaganda yaptıkları İmamoğlu’na “evet” demekten kurtuldu. 

Sermayeler nikâhla bağlanıyor
Sahi nasıl oluyor? Fırsat olsa da sermaye evliliklerinin kitabını yazsak.
Taksim’e gidin. Elinize Ülker’in gofretini alıp meydanda durun. Sırtınızın baktığı AKM inşaatını eski FETÖ destekçisi Tamince yapıyor. İkisinin çocukları geçen hafta evlendi. Üzerinden geçtiğiniz Taksim’i betonlaştıran yayalaştırma projesinde Kalyon İnşaat var. Az ileride ise Demirören’in dev AVM’sini görüyorsunuz. Onların çocukları da artık evli.
Sabah’ın oğlunun Hürriyet’in kızına tesadüfen “Bir kahve içelim mi” deme ihtimali nedir? Okul sıralarında mı tanıştılar, arkadaş çevrelerinde mi buluştular; bilmiyoruz. Herkesin söylediği, patron babaların ve iktidar sahiplerinin bu evliliği “çok uygun” bulduğu. Bildiğimiz; çocuklar değil, holdingler evleniyor. İki sermayeyi nikâh bir araya getiriyor.
Öyle ki, cumartesi günkü nikâhtan sonra Türkiye’nin bir zamanlar “merkez medya” dediği gazete ve televizyonların neredeyse tamamı tek bir ailenin oldu.
Sadece medya mı?
Pelikan hikâyesinde Kalyonlar’ın İstanbul bağımlılığını anlatmıştım. Ya Demirörenler? Keşke mesele yalnız Çırağan’dan ibaret olsaydı. 

Demirören’in İstanbul işleri
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin arşivlerine girince CNN Türk’ün ya da Hürriyet’in parti bülteni gibi çıkmasının sırrı anlaşılıyor.
2004’te 19 bin metrekare inşaat izni verilen Demirören AVM, 7 yılda 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaştı. Teftiş Kurulu raporuna göre hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktı. Yetmedi, tarihi Beyoğlu’nun göbeğinde 30 metre yeraltına inen inşaat, yanı başındaki 16. yüzyıldan kalma Ağa Camii’ni tahrip etti, camii ibadete kapatıldı. İnşaatın yakınında birçok tarihi bina hasar gördü. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız, yetmedi yangın yönetmeliklerine aykırı şekilde açıldı. Binanın yasalara aykırı şekilde yapıldığını anlatan rapor, Belediye’nin arşivinde duruyor. “Yangın çıkarsa sorumluluk kimin olacak” çığlığı da tutanaklarda. Ancak bütün tespitlere, suç duyurularına, soruşturmalara rağmen binaya dokunmaya kimsenin gücü yetmedi. Tıpkı düğündeki gibi… Yıkması beklenen Kadir Topbaş’ın muhallebicisi AVM’de dükkân bile açmıştı. Sanki Milliyet ve Vatan gazetelerini alarak yandaşlaştıran Demirören’e bir el, hediye olarak “devam et” demişti.
Bitmedi…
Aralarında Hürriyet ve Kanal D’nin de olduğu medyayı tam bir yıl önce satın alan Demirören’e bir hediye daha verildi. İstanbul’un ciğeri Belgrad Ormanları’nın dibindeki golf sahasına 306 tane villa yapmasına geçen eylül ayında onay çıktı. Demirören’in medya parası, yine İstanbul’un yıkımından çıkarılmıştı.
Demirören’in İstanbul işleri, holdingin inşaat şirketinin konut projelerine kadar uzanıyor. Levent’te çocuk parkı olarak görünen bölgedeki tek yeşil alana bile inşaat yapmak için türlü girişimde bulundular. 

Betonlar ve damatlar düzeni
Günlerdir tartıştığımız İstanbul seçimlerinde İmamoğlu’nun “gün gelir isimlerini bile anmam” dediği Demirörenler bir anda “tehdit ediliyoruz” diye ayağa kalktı ya. Aslında tehdit altında olan; nişan yüzüklerini de nikâh şahitliğini de Cumhurbaşkanı’nın yaptığı, sonunda hep İstanbul’un kaybettiği düzen. Kaybetmemek için medyalarıyla, holdingleriyle, pelikanlarıyla İstanbul’a tırnaklarını geçiriyorlar.
Daha kötüsü, şehirlerimizden sonra çocuklarının aşklarını da “betonlar ve damatlar düzeni”ne feda etmeleri. İktidar üzerinden zenginleşmelerini, İstanbul’a karşı düğün günü bile işledikleri suçlarla sürdürüyorlar.
Dostça bir temenni: Çocuklar boşanın, boşanın çocuklar…
Gerçek aşkınız, babanızın sermayesinde değil, şehrin kaldırımlarında ayakkabılarını eskitmiş hülyalı insanların yüreğindedir.

Cumhuriyet, Barış Terkoğlu, 15 Nisan 2019

‘Adamlar’ nasıl gitti?

Sonra bir de baktık ki “Adam” aslında sadece adammış. Bir oligarşi, bir siyasi hareketin seçkinleri onu orada tuttuğu için oradaymış, ama kendini gerçekten oradaki “Adam”, ulusun ruhu, Tanrı’nın lütfu sanıyormuş. Halk sokaklara döküldü, polis şiddeti karşısında direndi ve haftalarca “demokrasi, barış istiyoruz”, “ayrımcılığa son” dedi, “yeter artık git” dedi. Oligarşi, siyasi hareketin seçkinleri, devletin direksiyonunda kalabilmek için adamı, askerin eliyle şarampole atıverdiler.
Ancak halk, Cezayir’de oligarşinin parçası generallerin (Al Watan), Sudan’da, siyasal İslamın askeri kanadının (Soudan Tribune) darbeleriyle çürümüş rejimleri kurtarma operasyonunu kabul etmiyor. Halk hâlâ sokaklarda, iradesinin çalınmasına “hayır” diyor… Süreç devam ediyor.
Bundan sonra ne olacak? Halk hareketinin tarihte açtığı sayfadaki yeni olasılıkları kim nasıl değerlendirecek? Hareket halindeki tarih içinde tatmin edici cevaplar bulmak zor. Cevapları, bizzat halkın sokaklardaki hareketinin, karşısındaki güçlerle çatışması verecek.
Buna karşılık, “On yıllarca ülkelerini kendi mülkleriymiş gibi yöneten, zenginliklerine el koyan, el koyduklarının bir kısmını adamlarına dağıtan, ekonomiyi, siyaseti, halkın kaderini belirleyen, her şeyi bilen, her şeye kadir, her şeye burnunu sokan, ‘Adamlar’ nasıl gitti” sorusuna cevap vermek daha kolay. 

Adamlar nasıl gitti?
Bu soruya, Cezayir ve Sudan’a şu klasik formülün merceğinden bakarak cevap vermeye çalışabiliriz: “Yönetenler artık eskisi gibi yönetemiyorlar. Yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar”. 
Yönetenler eskisi gibi yönetemiyorlardı”. Cezayir’de ve Sudan’da devletin başında, güç biriktirme (yükselme) sürecini, popülaritesinin zirvesini çoktan geride bırakmış “Adamlar” vardı. Derin bir ekonomik kriz toplumsal dokuyu seyreltiyor, sınıflar arası dengeleri sarsıyordu.
Yalnızca yönetenlerin kendi aralarında paylaştıkları pasta küçülmüyor, halkın rızasını satın almalarına olanak veren kaynaklar da hızla eriyordu. Bu durum adeta “bir mumu iki ucundan birden yakmaya” benziyordu. Uluslararası sermayenin, devleti yöneten hırsızların, yerli kapitalistlerin çıkarları arasında bir denge kurmak olanaksızlaşmıştı. Oligarşi (Cezayir), İslamcı hareket (Sudan) içinde “Ya her şeyi kaybedersek” sorusu yankılanıyor, çatlaklar hızla derinleşiyordu. “Adam”ın yönetimine, ekonomi politikalarına karşı farklı seçenek arayışları başlamıştı.
“Yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyordu”. Her iki ülkede de yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, ülkenin nüfusu içindeki oranı sürekli yükselen genç nüfusun, özellikle bunların eğitimli ve işsiz, ya da tatmin edici işler bulamayan kesiminin huzursuzluğu, öfkesi giderek kabarıyordu. Güvenli bir gelecek, kendilerini rahatça ifade edebilecekleri, özgür, demokratik, kültürel yaşam istiyorlardı. “Adamın” ve rejimin özel yaşamlarına burnunu sokmasından bıkmışlardı. Sudan’da özellikle kadınlar her fırsatta kendilerini hedef alan İslamcı rejime öfkeliydi. Devrimin simgesinin bir kadın olması boşuna değildi.
Her iki ülkede de bir öfke dalgası birikiyor, patlama noktasına doğru yükseliyordu. Cezayir’de, oligarşi Buteflika’yı beşinci kez devlet başkanı yapmaya kalkınca, Sudan’da temel malların fiyatları aniden artırılınca, yönetilenlerin öfkesi patlayarak sokaklar döküldü.
Evet, artık “Adam” beceremiyordu, ekonomik kriz vardı, “Adamı” iktidarda tutan ilişkiler zayıflıyordu. Ancak bir çıkarlar zinciri içinde birbirlerine kilitlenmiş olanların bir değişiklik yapmaya ne acelesi, ne cesareti ne de gücü vardı. Hep birlikte tarihin aynı sayfasına takılıp kalmışlardı.
Halk bu sayfayı çevirdi, tarihte dün olmayan, hatta olması bile hayal edilemeyen olasılıklarla dolu yeni bir sayfa açtı. Evet, “Adamları” kendi adamları vurdu, şimdi belki de türlü jeopolitik hesaplar da devreye giriyor. Ancak ne olursa olsun, sayfayı halkın sokaklardaki gücü, direnci çevirdi. Bu güç, direnç olmasaydı “Adamlar” hâlâ yerlerinde oturuyorlar, çalmaya ve insanlara yaşamı zehir etmeye devam ediyorlardı.

Cumhuriyet, Ergin Yıldızoğlu, 15 Nisan 2019

5.11.18

Ümmetçilik bölücülüktür

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, dünya görüşü, dini, mezhebi ve etnik kimliği ne olursa olsun, bu ülkeye vatandaşlık bilinciyle bağlı olan herkesi Türk olarak nitelemişti. Başka bir deyişle, dünya görüşü, dini, mezhebi, etnik kimliği ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese Türk denmesini öngörmüştü. 

Dolayısıyla, bir kişinin dindar, ateist, agnostik, deist, Müslüman, Sünni, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Türkmen, Kürt, Laz, Boşnak, Arnavut, Çerkez, Arap, Rum, Ermeni olmasından bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türktür. Buradaki Türk kavramı etnik bir kimliğe değil, vatandaşlık unsuruna işaret eder. 

Nasıl ki Almanya vatandaşı olanlara Alman, Fransa vatandaşı olanlara Fransız, İtalya vatandaşı olanlara İtalyan, İspanya vatandaşı olanlara İspanyol, Yunanistan vatandaşı olanlara Yunan, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olanlara Amerikalı deniyorsa, Türkiye adı verilen ülkenin vatandaşı olanlara da Türk denmektedir. 

Almanya vatandaşı olanlara Almanyalı, Fransa vatandaşı olanlara Fransalı, İtalya vatandaşı olanlara İtalyalı, İspanya vatandaşı olanlara İspanyalı, Yunanistan vatandaşı olanlara Yunanistanlı, ABD vatandaşı olanlara ABD’li demek ne kadar garipse, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkiyeli demek de o kadar gariptir. Bu konuda bir komplekse girip, Türk sözcüğünden rahatsızlık duymak saçmadır. 

Atatürk’ün ortaya koyduğu Türk kavramının Türkçülük ile bir ilgisi yoktur. Atatürk, Cumhuriyetin kuruluşundan önce Enver Paşa’nın izlediği Türkçü ve Turancı çizgiden uzak durmuştur. Atatürk, kurucusu olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkelerini ortaya koyarken de, milliyetçilik ilkesini tek ilke olarak ortaya koymadığı gibi, milliyetçiliği milletçilik olarak, yani ulusçuluk olarak, yani ümmetçi anlayışın anti-tezi olarak ortaya koymuştur. Başka bir deyişle, birleştirici unsurun İslam ümmetine ait olmak olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı olmak olduğunu vurgulamıştır. Çünkü İslam ümmetine ait olan kişi Suudi Arabistan’ın, Malezya’nın, Endonezya’nın, Irak’ın, Mısır’ın, Tunus’un, Fas’ın, İran’ın vatandaşı da olabilir. 

Atatürk’ün milliyetçilik ilkesinin tek başına hiçbir anlamı yoktur. Atatürk’ün CHP’nin temel ilkeleri olarak ortaya koyduğu Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve Devrimcilik, birbirini tamamlayan ilkelerdir. Cumhuriyetçilik monarşinin, Halkçılık oligarşinin, Devletçilik serbest piyasacılığın, Laiklik teokrasinin, Milliyetçilik ümmetçiliğin, Devrimcilik statükoculuğun anti-tezi olarak ortaya konmuş ilkelerdir. 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türk kavramı, devletin adında yoktu. Osmanlı döneminde devletin adı Devlet-i Âliyye, yani Büyük Devlet veya Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye, yani Büyük Osmanlı Devleti idi. Osmanlı adı, Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osmanoğlu ailesinin adıydı. Başka bir deyişle devletin adı, bir ailenin adıyla özdeşleşmişti. Günümüzde bir devletin büyüklük veya küçüklük gibi sıfatlarla ve/veya bir ailenin adıyla ilişkilendirilmesi kadar saçma ve komik bir şey olamaz. 

CHP, DP, AP, MHP, ANAP, DSP, AKP gibi, Türkiye’deki birçok siyasi partinin içinde bunları kavramayan, Türk kavramıyla etnik bir kimliği anlayarak ırkçı ve ayrımcı bir siyaset üreten kişiler olmuştur. Ancak Atatürk’ün ortaya koyduğu siyaset anlayışında böyle bir yaklaşım hiçbir zaman olmamıştır. 


Anayasanın ikinci maddesindeki demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkesini fiilen ortadan kaldıran AKP’nin, okullarda okutulan andı, gelişmiş ülkelerde böyle bir andın var olmadığı gerekçesiyle kaldırması ve bunu yaparken de “Türküm” ifadesinin anlamını çarpıtması, halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. 


“Milli Görüş” kamuflajı altında “Ümmetçi Görüş”ü halka dayatan bir zihniyetten gelenlerden, başka bir şey de beklenmezdi. Bu anlayış, vatandaşları ve vatanı, dünya görüşü, din, mezhep ve etnik kimlik üzerinden bölmek dışında hiçbir işe yaramaz.

 Örsan K. Öymen, Cumhuriyet, 05 Kasım 2018

31.10.18

Biten ve güçlenen Cumhuriyet


Cumhuriyet mi kaldı, neyi kutlayacağız?” tartışması bu 29 Ekim’de de öne çıktı. Oysa biteni de süreni de anlamak için Cumhuriyet Devrimi’ni iki temel zemin üstünde, siyasal ve toplumsal ayaklarına bakarak okumalıyız. Karamsarlıkla mücadele için bu zorunlu.
Cumhuriyet, köklü siyasal ve toplumsal dönüşümlerin toplam adıydı.Cumhuriyet Devrimi’nin siyasal programını Atatürk Meclis’te “Yeni Türkiye devleti, bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmiş dönemde ise bir kişinin devleti idi, kişilerin devleti idi” sözleriyle ilan etmişti. Artık şahıslar, aileler ya da ayrıcalık sahipleri değil, halk egemen kılınacaktı. Egemenliğin kaynağı da bu dünya olacaktı. Ve bütün bunlar bir Kurtuluş Savaşı verilirken gerçekleşti. Bağımsızlığımızı kazanış hedefiyle Cumhuriyet inşası etle tırnak oldu.
İşte bugün bitirilen, Cumhuriyet Devrimi’nin bu siyasal karakteri. Rejim yeniden dinle meşru kılınmaya çalışılan bir şahıs devletine dönüştü; halkın egemenliğini kullanmasını sağlayan, başta Meclis olmak üzere tüm kurumlar etkisizleştirildi, devlet yeniden bir Saray Rejimi etrafında örgütlendi. Siyasal Cumhuriyet bitti. Acı gerçek bu.
Devrimin diğer zemini ise toplumsal ayaktı. Yani toplumsal Cumhuriyet. Kişinin kendi kaderini eline almasını sağlayacak, en kötü hallerde bile yaşadığı şartları dönüştürme iradesini kişiye hissettirecek bir aydınlanma, çağdaşlaşma dönüşümüydü toplumsal devrim olarak Cumhuriyet. İşte halk içinde etkileri süren Cumhuriyet kazanımı budur ve gelecek için önemi büyüktür. Kutlanmalı.
Açalım: Bir yanı, günden güne Atatürk’ü daha fazla sahiplenme, Atatürk’e koşmadır. AKP iktidara geldiğinde yıllık ziyaretçi sayısı 2 milyon civarında olan Anıtkabir’e, sadece 2017’de 6 milyon 800 bin yurttaş koştu. Atatürk’ün adını okuldan, stadyumdan, salondan silme siyasetinin karşısında bir protesto ve Ata’ya vefa hareketi özel günlerde, tıpkı bu 29 Ekim’de olduğu gibi, toplumsal bir hareket halinde yatağından taşarak sele dönüşmekte. Tesadüf değil. Toplumlar, büyük çözümsüzlük dönemlerinde, kendi tarihlerindeki büyük sıkışmaları aşan liderleri yeniden keşfetmeye, değerlerini yeniden anlamaya ve günün şartlarına göre yeniden yorumlamaya yönelir. Bu oluyor.
Tüm bunlar, “kindar nesil” yaratmak için Cumhuriyetin toplumsal devrimlerini silme hedefini en çok da eğitim aracılığıyla, çocuklar ve gençler üzerinde uygulamaya çalışanların döneminde yaşanmakta. Dahası var: Bilgi Üniversitesi’nin 2018 başında yayımladığı kutuplaşma araştırmasına göre, tüm yaş gruplarında “Biz” dendiğinde “Atatürkçüler” ifadesi aklına gelenlerin oranı yüzde 50.2. Bu oran yine aynı üniversiteden akademisyenlerin yürüttüğü bir başka araştırmaya göre 18- 29 yaş arası gençlerde yüzde 52’dir. Yani AKP döneminde yetişmiş kuşaklarda Atatürkçüyüm diyenler, AKP öncesi kuşaklara göre daha fazla. Demek ki etki ters tepiyor; gençlik Atatürk’e yöneliyor, halk içinde Cumhuriyete gençlik aşısı geliyor. Kutlanmalıdır.
Bugün toplumsal cumhuriyetçiliğin bir ayağı Atatürk’e artan yöneliş ise, diğer ayağı da farklı kesimlerden yurttaşların Cumhuriyete yükledikleri anlam ve beklentilerin çeşitlenmesidir. Bugün Cumhuriyet, Saray Rejimi karşısında kimisi için bağımsız yargı ve adalet; yurtlarda yanarak can veren çocuklarımız için “kimsesizlerin kimsesi”; torpilin, eş, dost, akraba, damat düzeninin içine giremeyip atanamayanların atanma umudu; kimisi için inançların güvence altına alındığı, sömürülmediği bir laiklik; kimisi için milli bağımsızlığımızın tesisi; kimisi için de Kürt sorununun çözümü demektir. Bu, toplumdaki cumhuriyetçiliğe yaslanarak siyasal Cumhuriyeti yenilenmiş şekilde inşa etmenin de programıdır. Devletten dışlanan Cumhuriyet, halk içinde yeniden mayalanmakta.
Bu niye önemli? Çünkü Cumhuriyete varan kurtuluş süreci önce halk içinde örgütlenmiş, halka dayanmıştı. Ve bunu okuryazarlığın en düşük olduğu, iletişim olanaklarının bugünle kıyaslanamaz ölçüde sınırlı bulunduğu ve saltanat fikri karşısında Cumhuriyetçi olmanın bir vicdani sır olarak taşınmak zorunda görüldüğü dönemde yaptı Atatürk. Bugün şartlar daha olumlu. Cumhuriyetçilik 100 yıl öncesine göre çok daha geniş bir toplumsal tabana oturdu. Bu, Cumhuriyet Devrimi’nin toplumsal ayağının sonucudur ve yaşayan budur. Yani hava tam kararmadı. Bu birikime yaslanarak neler yapılabilir, yazmayı sürdüreceğim bu konuda.
 Deniz Yıldırım, Cumhuriyet, 31 Ekim 2018

5.10.18

Ben de o kitapları okuyabilecek miyim hocam?

Ebu Ali bin el Katib’in yaşadığı dönemin en zengin kütüphanesine sahip olduğunu söylerler. Çalışmak için gelenlere, özellikle öğrencilere hem kalacak yer hem yemek verir, kâğıt, mürekkep gibi gereksinimlerini de karşılardı. Kişisel kütüphanesini başkalarına açmaktan çekinmeyen iyi bir adamdı bu. İlerleyen yaşında bile kitaplığını ne devlete ne de bir egemene bağışlamadı. Öyle bir kayıt yok bildiğimiz.
Kütüphanesi zengin olanlardan biri de hadis konusunda önde gelen otoritelerden olduğu söylenen İbni Şehabı Zühri idi. Kütüphanesindeki kitapları etrafına dizerek düşünürdü bir çalışmaya başlamadan önce. Karısı “nazarımda bu kitaplar, üç ortaktan daha çok kızgınlığımı çekiyor” dermiş. Onun da kütüphanesinin ne olduğuna dair bir bilgi yok. Bir hükümdara bağışlasaydı bilirdik. Sultan Bayezid devrinin tanınmış şahsiyetlerinden Müeyyedzade Abdurrahman Efendi de öldüğünde geride yedi bin ciltlik bir kütüphane bıraktı. Kime bıraktığını bilmiyoruz ama padişaha, vezire, kadıya bıraksaydı, yazardı birileri.
Örnekler, Doğu ya da İslam dünyasından. Yaltaklanmanın, egemene yanaşmanın yaygın bir tutum olduğu bir coğrafyadan yani. Padişahlara, halifelere şairlerce mersiyeler yazılıp nemalanmanın bol olduğu Doğu’da kütüphanesini halifeye, padişaha bağışlama tutumu pek yaygın değilmiş belli ki. Varsa da ben bilmiyorum.
Egemenler kütüphane severler mi? Sevenler, tutku haline getirenler var elbette. Asur Kralı Asurbanipal, Ninova’da (MÖ 626 dolayları derler) muazzam bir kütüphane yaptırmıştı. Hayatının en önemli eserinin bu olduğu söylenir. Ünlü British Library’nin temeli, İngiltere Kralı II. George’un 64 bin kitap barındıran kütüphanesini bağışlamasıyla atıldı biliyorsunuz. Yunanlar arasında kütüphaneyi ilk kuran da Atinalı zorba hükümdar Peisistratos’tu, malum.
Sonucunu hâlâ merakla beklediğim bir araştırma var. Korkunç İvan’ın kütüphanesini neden saklamış olduğuna hâlâ akıl sır erdiremem. Nigel Wrench adlı bir araştırmacı gazeteci bu saklanmış kütüphaneyi bulmaya çalışıyor yıllardır. Araştırma yaptığı yer de Moskova’nın kanalizasyonları. Kütüphanenin buralarda saklanmış olabileceği düşünülüyor. Paha biçilmez kitaplarla, Bizans tomarlarıyla dolu olduğu sanılan kütüphaneyi bulabilmek için Moskova Valiliği de kesenin ağzını açmış durumda. Eğer kütüphane ortaya çıkarsa müthiş bir keşif olacak bu. Beklemedeyim.
Güç sahipleri arasında onuncu yüzyılda yaşamış İranlı Vezir Abdul Kasım İsmail’in kitap tutkusunun örneği var mıdır bilmiyorum. 117 bin kitaptan oluşan koleksiyonundan ayrılmamak için yolculuk sırasında kitaplarını alfabetik dizine göre yürümeye alıştırılmış dört yüz deveye taşıttırırdı. Tutkuya bakar mısınız?
Diktatör, zorba, baskıcı falan bunlar ama belli ki hiçbiri “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” dememişler. Bunu biz Recep Tayyip Erdoğan’dan duymuştuk. Umarım İlber Hoca iyi bir ayıklama yapmıştır da, ola ki “bombadan daha tesirli” kitapların da bulunduğu kütüphanesini bağışlamamıştır Saray’a. Aman ha!
Kütüphane sahibi olmak itibarlı bir iş. En azından eskiden öyleydi. Mısır’ı yöneten firavunlar 34 sülaleden oluşuyordu, bilirsiniz. Altıncı sülale devrinde bir hükümet kâtibinin öldüğünde mezar taşına, iftihar ettiği en önemli şeyin, bir kütüphane kurucusu olduğunun yazılmasını vasiyet ettiği de söylenir örneğin. Firavun mezarlarında yapılan kazılardan elde edilen bilgiler arasında, kütüphaneden sorumlu bir de hükümet üyesine rastlanılmıştır ki, bu Mısırlılarda kütüphaneciliğin ne kadar ciddiye alındığını gösterir. Diodoros adlı bir Yunan tarihçisi, Osmondyad adlı bir Mısır hükümdarının mezarında bir kütüphane olduğundan söz ediyor, meraklısı lütfen Balcızade Tahir Harimi’nin yazdıklarına baksın.
Bir devlet büyüğünün sarayına değil, dikkat buyrun, devlete kütüphane bağışlayanlar da var tabii. 12. yüzyılın büyük İtalyan şairi Petrarca kütüphanesini Venedik Cumhuriyeti’ne bağışlamıştı. Daha iyi korunacağını düşünerek. Gayet anlaşılabilir bir tutum. Lübnanlı tarihçi, aynı zamanda büyük kitapsever Vikont Philippe de Tarrazi kendi koleksiyonunu “Beyrut Büyük Kütüphanesi’nin esası olması” koşuluyla devlete bağışladı. Alberto Manguel’den okumuşsunuzdur. İlber Hoca da mutlaka biliyordur bunu.
Herkes İlber Hocamız gibi kitabını saraylara bağışlıyor değil. Harun Reşid zamanında yaşamış olan, Sari el-Gavani lakabıyla tanınan şair Müslim bin el Valid, şaraba tövbe ettiğini anlattığı şiirlerinin de bulunduğu çok sayıda kitabını ırmağa attı. İstemediği kitapları ayırıp o güzelim kütüphanesini bir medreseye falan bağışlasaydı keşke. Böyleleri de var.
Kitapların maceraları da insanlarınkine benzer. Yunanlı bilgin Dioskorides’in De Materia Medica adlı kitabının bir nüshasının günümüze kadar gelmesi tam bir maceradır. İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in hazinesi arasına konmuş, sonra 100 duka altın karşılığında dönemin Habsburg elçisi Baron Ogier Ghiselin de Busbecq ile hekim Musa bin Hammun tarafından Alman İmparatoru II. Maximilian adına satın alınmış. Günümüzde Viyana Ulusal Kütüphanesi’nde korunuyor. İçindeki bitki çizimlerinin bin yıldır aşılamadığı belirtilir.
Özel kütüphaneler değerlidir herhalde. İlber Hoca’dan, Sophron’un kitaplarını çok sevdiği için ölüm döşeğindeyken bile onları yastığının altında saklayan Platon gibi davranmasını beklemiyordum ama hâlâ genç biri olarak (ömrü uzun olsun) kitaplığından nasıl vazgeçtiğini anlayamıyorum yine de.
Kitabı severim, herhalde anlaşılmıştır. İlber Ortaylı gibi birinin kütüphanesini merak etmem de anlaşılabilir sanıyorum. Hoca, bir üniversiteye, iyi bir halk kütüphanesine bağışlamış olsaydı kitaplarını okuma şansım olurdu benim de.
Soruyorum doğal olarak; İlber Hocam, Saray’a gidip kitaplarınıza dokunup, sayfalarını açıp okuma şansım olabilecek mi benim?

Mustafa K. Erdemol, Cumhuriyet, 05 Ekim 2018 Cuma

31.5.18

Ya ‘hürriyet’ ya ‘istibdat’

Beş yıl önce 28 Mayıs’ta bir “şey” başladı; yaklaşık bir ay sürdü. Bir aylık dönemde resmi sayılarla yaklaşık 11 milyon insan, AKP’de temsil edilen siyasal İslamın “İstibdat” rejimine karşı İstanbul’da, ülke çapında sokakları, meydanları doldurdu.
 
Olay ve üç saptama,üç tutum
Bu “şey”e ilişkin üç saptama yapmıştım: Birincisi, “şeyi” felsefi anlamda “Olay” olarak tanımlamak, hakikatine sahiplenmek gerekir. İkincisi “Olay” kalıcı olmayan bir andır, tarihsel olarak biriciktir. Bir daha tekrarlanmaz ama katılan-izleyen birçok bireyde kalıcı izler bırakır. Üçüncüsü, “Olay”dan sonra, olaya ilişkin, toplumda üç tutum şekillenir.
Birincisi, “Olay”ın hakikatini benimser, onu evrenselleştirmek için mücadele eder. İkincisi, tepki duyar, bireylerde bıraktığı izlerisilmek için mücadeleeder. Üçüncüsü, bir şey olmamış gibi devam etmek ister.
Beş yıl sonra, geriye doğru bakınca, ikinci tutumun egemen olduğunu görüyoruz. Olay’ın hakikatine sahip çıkan, evrenselleştirmeye, toplumsal dinamik yaratmaya kararlı bir özne ortaya çıkmadı. Sol hareketin önemli bir kısmı “Gezi”de yaşanan şeyi neo-liberalizme karşı güçlü ama sıradan bir başkaldırma olarak gördü; böylece Cumhuriyet tarihinin en önemli anlarından birini yaşamış ama anlamını kaçırmış oldu.
 
Olay’ın hakikati
Olay, ülkede, “şeylerin andaki durumunu değiştirmeyi arzulayan”, bu yönde aralarındaki bölünmüşlükleri bir kenara koymaya hazır güçlü bir toplumsal dinamik olduğunu ortaya koydu. Bu “1968”deki durumu anımsatır biçimde, kapitalizme yönelik kültürel (özgürlüğe, ekolojiye, cinsel sorunlara, ırkçılığa ilişkin) ve toplumsal (baskıya ve sömürüye ilişkin) eleştirileri birleştirebilen bir dinamikti. “Gezi”, Kahire, Madrid, Wisconsin, New York, Londra gibi çeşitli kentlerde patlak veren “meydan işgal” olaylarıyla aynı “zamanı” paylaşıyordu, evrensel bir boyuta sahipti. Sosyalistler tüm bu özellikleri değerlendirecek, “Olay”ın hakikatine, insanına uygun örgütlenme, çalışma tarzı biçimleri geliştirmeyi, bir yeni başlangıç yapmayı başaramadılar.
AKP’de temsil edilen siyasal İslamın entelijansiyası (egemen sınıfı), Gezi “Olayı”nın hakikatini hemen gördü, ancak bastıramadı. Siyasal İslamın temsilcileri, yaklaşık bir ay boyunca ülkenin ve dünyanın gözleri önünde edilgen ve etkisiz kaldılar, teşhir oldular. çok korktular, bir “kolektif travma” yaşadılar.
Bu travmanın bir etkisi, siyasal İslam kendi içinde ayrışmaya, diğer etkisi de toplumsal muhalefet üzerindeki baskıları büyük bir hızla arttırmaya başlaması oldu. Bu egemen sınıf, “Pasif devrimini” ilerletmek için toplumdan aldığı rızanın sınırlarına gelip dayanmıştı. Siyasal İslamın hegemonyası artık gerilemeye başlıyordu. Bu sınıf, “rıza” alma kapasitesi geriledikçe, devleti yeniden şekillendirmekte, iktidarını konsolide etmekte daha fazla baskı ve şiddete başvurmak zorunda kalacaktı. Haziran seçimleri ve anayasa oylaması, siyasal İslamın artık toplumun yüzde 50’sinden fazlasının oyunu alamayacağını, saflarına katamayacağını kanıtladı. “Gezi Olayı”nın en büyük mirası buydu ve bu “hakikat” siyasal İslamın entelijansiyasının ruhunun derinliklerine kazınmıştı.
Bu travmanın etkileriyle, siyasal İslamın egemen sınıfı kendi içinde ayrışır, “pasif devrim çocuklarını yemeye başlarken”, iki şey oldu: Siyasal İslamın entelijansiyasının realite ile bağları tamamen koptu, “şizofren-paranoyak” bir akıl şekillendi: Artık “Gezici” umacısının yanında, her taşın altından çıkan bir “kokteyl terör”, daha sonra da FETÖ, tüm ipleri elinde tutan “üst akıl” diye bir şey vardı; şimdi, tüm dünyaya karşı kutsal davaları ile yalnızdılar. İkincisi, bu ayrışma sürecinin sarsıntıları, iktidarın daha fazla merkezileşmesine, tek adam rejimine sığınmasına yol açtı.
Siyasal İslamın AKP’de temsil edilen iktidarı, “Darbe” şeyinden sonra da Meclis’i ve yasaları bir kenara koyarak “OHAL” ile yönetmeye başladı; artık başka türlü yönetemeyeceği için...
Seçimlere giderken seçenekler de ya “Gezi”nin temsil ettiği “Hürriyet” ya da AKP rejiminin temsil ettiği “İstibdat” olarak şekillendi... Adeta başa dönmüş gibiyiz! 
 Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2018

22.3.18

Sarkozy: Batı’nın karanlık yüzü

Tarihi 2010’ların başına saralım... 2007 yılında Elysee’ye çıkan Sarkozy hâlâ orada ve Cumhurbaşkanı...
2012 Başkanlık seçiminde kendisi için partisinde rakip gördüğü, eski Başbakan Dominique de Villepin’i -DDV- siyasi yaşamdan silmek istiyor.
Villepin’i, “Gör bak; seni kasap kancasında sallandıracağım!” tehdidiyle, siyaseten manipüle ettiği bir (Clearstream) davada, sanık sandalyasına oturtuyor.
O dönemde adı “5 numara, 10 yıldız başkan adayları” arasında geçen Villepin ne ki, “delil yetersizliği”nden beraat ediyor. Ve o da bu defa Sarkozy’den öç almaya ant içiyor.
Sarkozy’nin şimdi Libya bağlantısı nedeniyle gözaltına alındığı süreçte, Fransız sağı içindeki işte bu “göze göz dişe diş” kavga ve intikam yarışının etkisi var.
Skandalı, Sarkozy’nin Elysee’den altı yıl önce ayrılmasıyla eşzamanlı olarak “Mediapart” adlı bir internet gazetesi ortaya çıkarıyor.
Mediapart, “Le Monde”un eski genel yayın yönetmenlerinden Edwy Plenel’in yönettiği bir haber sitesi.
Plenel, zamanında içişleri bakanlığı da yapan ve bu nedenle hassas bilgilere erişebilen Sarkozy’nin yeminli düşmanı Villepin’in yakın arkadaşı.
Başkan gangster olunca
Altı yıl önce Mediapart’ın, Sarkozy’nin Kaddafi ile parasal bağlantısını ortaya ilk döken yazılarıyla patlak veren “Libya skandalı”, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı’nın mahkûm olmasıyla sonuçlanırsa, roller değişecek: “Keser döner, sap döner; gün gelir hesap döner” hesabı... DDV’yi kasap kancasında Sarkozy sallandıracağına, Sarko’yu o kancada -Mediapart eliyle!- DDV sallandırmış olacak.
Film gibi...
Film bununla bitmiyor.
“Sarkozy-Libya bağlantıları”, Fransa yakın tarihinin en ağır skandalı.
Olay çünkü her demokraside karşılaşılabilecek sıradan bir yolsuzluk öyküsünden ibaret değil.
İçinde Fransız sağındaki intikam hesaplaşmaları denli, Shakespeare öykülerinde anlatılan kertede ilkesiz ve çıplak güç sarhoşlukları, oluk oluk akan petrodolar ve Avro’lar, bu “petro-Avro”larla kazanılan seçimler; Ortadoğu’ya “teşekkür mahiyetinde” geri dönen bombalar, haritadan yok edilip silinen ülkeler, kişisel emellere alet edilen savaşlar, linç edilen diktatörler var.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde iddia edildiği üzere Sarkozy’nin Kaddafi’den 50 milyon Avro “gizli finansman aldığı” ispatlanırsa; bu, yalnız bir “rüşvet skandalı” olarak sadece eski Fransa Cumhurbaşkanı’nın adını lekelemekle kalmayacak, bu utanç verici lekeden “insan hakları ülkesi” olmakla nam salan Fransa da payını alacak.
En aşağılık skandal
Niye?
Çünkü Sarkozy bu parayla sırf rakibi Segolene Royale’i yenip, cumhurbaşkanlığına sahip çıkmakla kalmadı; 2011’de BM kararını beklemeden en önde, tek başına Arap baharı sırasında “Libya’yı bombalamak” kararı aldı.
Bu karar ardından Kaddafi, tam açıklığa kavuşmayan şartlarda feci bir lince uğradı.
Bunlar, şimdi, Sarkozy’nin... Libya liderinden söğüşlediği 50 milyon Avro bilinmesin/ keşfedilmesin diye.. bir gangster gibi, Kaddafi’yi ortadan kaldırmak operasyonu amacıyla aldığı bir karar şeklinde görülüyor.
Dünya “Sarkozy’nin rüşvet skandalı” ile, “Libya’yı bombalamak girişimi” arasında bu doğrudan bağlantıyı kuruyor.
“50 milyonluk rüşvet”in ispatlanması halinde, bu salt Sarkozy’nin itibarını yerle bir etmekle kalmayacak, aynı zamanda kişisel ihtirasların elinde araçsallaştırılan Fransa’nın “devlet başkanlığı kurumunu” da ağır biçimde zedeleyecek.
Sarkozy-Libya skandalı bu sebeple “V. Cumhuriyetin en kötü ve en aşağılık skandalı” olarak anılıyor.
Macron’un Fransa’nın etkisini, dünyadaki “soft power” ve prestijini artırmak için yoğun mesai verdiği dönemde tam, Fransa Cumhurbaşkanlığı’na bu darbenin inmesi, bir ironi.
Skandal, demokrasinin beşiği sayılan ülkelerden birinde Batı demokrasilerindeki irtifa kaybını da sergilerken; kişiye bağlı her türlü riske açık “başkanlık sistemi”nin gebe olduğu tüm tehditleri de ortaya seriyor.
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 22 Mart 2018

14.3.18

Hakiki katılımcı demokrasi: Küba

Ülkenin yönetimine dair kararların ilelebet ‘yüce bir iradeye’ teslim edilmesini izleyip, üzerine soğuk su içmekte olduğumuz şu hazin günlerde, Küba’ya imrenerek bakıyoruz. Okul çocuklarının gözetmenlik yaptığı sandıklar eşliğinde demokrasi şenliği yapan Küba, haliyle insanın umutlarını tazeliyor, içini açıyor.
***

Fidel Castro liderliğindeki 1959 devrimiyle oluşan sistemi ‘diktatörlük’ diye pazarlayan ‘medeni dünyaya’ bakmayın siz. Liberal demokrasinin geleneksel şablonuyla bile, isteseler görüntü olarak İsviçre’nin ‘doğrudan demokrasisi’ ile paralellik kurabilirler. İstemezler. O yüzden seçim sistemine dair bilgi kırıntısı bile görmedikleri haberleri işe yaramaz.
Bu kez de Küba’daki seçimleri, devrimin liderlerinden 87 yaşındaki Raul Castro’nun aday olmayacağından hareketle, ‘Castro’ soyadının ‘silinmesi’ üzerine kuruluyor. Nafile bir çaba! Bu esnada Kübalılar geçen sonbaharda başlayan seçimleriyle nanik yapıyor. 

***

11 milyon nüfuslu Küba’da, 26 Kasım’da 168 yerel meclisin üyeleri belirlendi. Adayların yüzde 50’yi aşamadığı yerlerde aralıkta ikinci tur vardı. Bu seçim 2.5 yılda bir yapılıyor. Bu kez üyelerin yüzde 65’i daha önce görev almamış isimler, yüzde 35’i kadınlardan oluşurken, katılım yüzde 78’i buldu.
11 Mart’ta sıra beş yılda bir düzenlenen 1265 üyenin belirlendiği bölgesel ve 605 üyenin belirlendiği Ulusal Parlamento seçimlerine geldi. Adaylar belirlendi. Bu kez resmi verilere göre yaş ortalaması 49, yüzde 86’sı üniversite mezunu, yüzde 53’ü kadın. Oy vermek gönüllüyken katılım yüzde 80’lerde. Bu da 8 milyon yurttaşın oy vermesi demek. 

***

Küba ‘katılımcı demokrasi’ ile yönetiliyor. Halkın İktidarı (Poder Popular) yerel meclis, bölgesel konsey ve Ulusal Parlamento üzerinde yükseliyor. 16 yaşında herkes yerel ve bölgesel meclisler için oy kullanabilir ve aday olabilir. Ulusal parlamento için 18 yaş sınırı var.
Yerel meclis adayları yeteneklerine göre, komşuları ve çevreleri tarafından açık, şeffaf süreçte seçilir. Seçim gizli oyla olur. Biraz tuhaf ama sandık başlarında okul çocukları durur. Küba Komünist Partisi (PCC) aday öneremez, destekleyemez. Aslında seçimlere katılmaz. Son ulusal meclisin üyelerinin 45’i PCC üyesi değildi.
PCC İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kahraman Jose Marti’nin kurduğu devrimci gelenek üzerinde yükselir. 1965’te tüm partileri aynı çatıda buluşturmuş PCC ‘ideolojik önderliktir’. Üyelik, aday gösterilmek ve bir yıllık deneme sonrası olur, onur addedilir. 

***

Küba’da adım adım ilerlersiniz. Her an geri çağrılabilirsiniz. Seçilmek yetmez, hesap vermek gerekir. Siyasette paranın hükmü geçmez. Siyaset meslek değil, yarı zamanlı kamu hizmetidir. Tam zamanlı görev alanlar, ayrıldıkları işten ne alıyorlarsa o ücreti alırlar.
Yerel ve ulusal meclislerde kararlar milyonlarca insanın on binlerce tartışma toplantısı eşliğinde alınır. Kamu sağlığından çöplerin toplanmasına, bütçeye her şey tartışılır, öneriler alınır, yasalar değiştirilir. Ulusal parlamentoda sendikalar, kadın, öğrenci ve küçük çiftçi birlikleri temsil edilir. Kadınların son ulusal parlamentodaki oranı yüzde 48.9 idi. ABD’de oran yüzde 19.4’tür. 

***

Ulusal meclis, Devlet Konseyi’nin bir başkan, altı yardımcı ve bir sekreter dahil 31 üyesini belirler. Yani başbakan ve kabinesini. Dış politika, ekonomik ve sosyal planlama, bütçeyi hazırlamak ve parlamento onayına sunmakla mükelleftirler.
Şimdi parlamento nisanda yeni başkanı seçecek. Küba aslında yarı başkanlıktır. Başkanların bakan, büyükelçi atama yetkileri yoktur. Bu kararları seçilmiş temsilciler verir. Başkan aynı anda Devlet Konseyi’nin başı da olabilir. Ama o zaman ayrı ayrı seçilmesi gerekir. 

***

Onca ambargoya ve sabotaja rağmen ayakta kalan Küba sosyalizmi, mükemmel değildir. Ama okuma yazmanın yüzde 99.8 olduğu, tıbbın en ileri ülkesi, UNICEF’in çocuk hakları şampiyonu olan bu ülkenin ‘özgürlük yoksunu distopya’ diye sunumu ibretliktir. Hele de kendi sosyo ekonomik modelleriyle ‘temsili demokrasiyi’ işletemeyenler açısından. Sandık demokrasisi görünümlüleri hiç saymıyoruz. Aklımız o ‘yüce iradelerin’ yönetimine nasıl ersin!
Ceyda Karan, Cumhuriyet, 14 Mart 2018 Çarşamba

8.3.18

Kadının yeri cehennemin dibi

Kadını aradığınızda onu bu toplumun güvenli olarak belirlediği dar bir alanda elinizle koymuş gibi bulursunuz.
Kadın buralarda öyle fazla uzağa gidemez, geniş bir hayat hayal edemez...
Yukarı çıkamaz, derine inemez.
İpi kısadır.
Ya mutfakta soğanların ve patateslerin hemen yanındadır ve patlıcan kızartmakta, fasulye ayıklamakta, turşu kurmaktadır;
Ya da tencerelerin, tavaların, tabakların, bardakların, yıkanmış, yıkanmamış bulaşıkların arasında bir ileri bir geri sallanmaktadır.
Zaman zaman pencereden dışarı bakmaktadır ve çatalların ve bıçakların sivrisi hep kalbine kalbine saplanmaktadır.
Olmadı, çamaşır makinesinin dibinde, kirli yığınının altında, ütü masası kadar dar bir alanda iki büklüm yatmaktadır.
Karnında bir sancı, kasıklarında bir akrep, onu kadınlığından sokmaktadır.
Evden ancak bakkala, manava kadar uzaklaşır; bazen berbere gider, bazen ağdaya, bazen komşuya, bazen sinemaya.
Gider... gider... gider...
Ve nihayetinde hep onun için belirlenen o güvensiz yere, kapalı kapıların çekili perdelerin arkasında, ona öğretildiği gibi güven içinde yaşamaya döner.
Tertemiz evlerde kirli düşlerle, kimseyi üzmeden ve namusuna leke değdirmeden, kadınlığın tedirginliğinde sadece izin verilen ölçülerde var olmaya devam eder.
İlk kanamasında bir tokatla kendine getirilir, son kanamasında sosyal hayatın kimsesizler mezarlığına gömülür.
Onaylanmayan aşkları tadamayacağına, gemileri yakamayacağına, farklı davranamayacağına, tabulara kafa tutamayacağına ikna edildiğinden;
Fikirleri dolaptaki kıyafetlerin ölçülü kısalığına, yakaların temkinli açıklığına kilitlidir.
Hedeflerine erkeğin izin verdiği uzaklıkta durur.
En çok topuklu ayakkabıları kadar yükselebilir yerden.
En çok, ailesinin haysiyetine zeval getirmeyecek kadar genişler fikren.
Sadece kendi içinde delirirse iner derine.
Kutsal aile ile kutsal toplumun hedefindedir ve yapma denileni yaptığı anda hayatı artık tehlikededir.
Bir erkeğin bir kadını öldürmesi, aile mahkemeleri kurulup kadınların intihara sürüklenmesi, evden kaçan kızların illa kötü yola düşmesi o yüzden bu coğrafyada kimseyi şaşırtmaz.
Yoldan çıkan kadının başına her türlü felaket gelir.
Yasaları korkunç bir eril yargıya göre düzenleyen ve kadınlığı bir varoluş hatası olarak gören kültürlerin tehdidindeki varlığı lanetlidir.
Onu ne doğurganlığı kurtarabilir bu lanetten ne de kadim kültürlerde taşıdığı değerler.
Kadının yeri neresidir diye tartışırken bile, o yer erkeğe göre belirlenir.
Kadını cennetle cehennem arasındaki bir Araf’ta, bir lekeleyip bir melekleştiren şizofren kültür onun erkeğin altında mı, yanında mı yoksa üstünde mi olduğunu tartışadursun...
Medeni bir erkek milyonların gözü önünde “Kadın kendi istikbalini bir adamın vicdanına, aşkına, samimiyetine, günün sonunda bir gün aklının karışmasına yanılgılarına bırakmamalı” diyerek “medeni” bir kadını kadın erkek eşitliğine ikna etmeye çalışıyorsa...
Ve o “medeni” kadın, erkeğin bu endişeli uğraşına “Ama..” diye başlayan ve erkeğin kadına üstünlüğünü savunan cümlelerle cevap vermekte ısrar ediyorsa...
Bu topraklarda kadının yeri bellidir.
O yer daha uzun süre cehennemin dibidir.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 07 Mart 2018

5.1.18

Guadealupe Konferansı ve İran

İran’da İslam Cumhuriyeti’ndeki huzursuzluğu ‘demokrasi devrimine çevirme’ hevesleri gayet anlaşılır. Lakin bu noktada emperyalizmin rolü ihmale gelmez. ‘Emperyalizm artık değişti, zaten nedir ayol, bir grup anlaşamayan adam’ analizlerini bırakıp en başta tarihe bakmalı. O da bize ABD’nin şu veya bu biçimde müdahil olduğu bir kriz varsa, ‘sakınmak gerektiğini’ gösteriyor. Bizatihi İran’ın kendi tarihi ibretlik derslerle yüklü.

                                                  ***                                        
                                                       
Hayır, salt İran’da petrol kaynaklarını millileştirip, gelenekçi Şii toplumunda ilerlemeci sosyal ve ekonomik reformlara soyunmuş seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bahsetmiyorum. Asıl sol muhalefeti kırıp Şii ulemayı güçlendiren bu hamleden sonra ABD’nin bizzat ‘İslamcı İran’ın yolunu açması var.Bu açıdan pek çok gizli münasebet yansıdı. ABD'de 2016 ortalarında gizliliği kaldırılan ve BBC Farsça servisi ile Batı medyasının yer verdiği diplomatik belgeler ve anılıp geçilen Guadealupe Konferansı ise resmi tamamlayıcı unsurlarıyla dikkat çekici.
ŞAH’IN KURTARILAMAYACAĞINA İKNA OLUNDU…4-7 Ocak 1979’da Karayipler’de Fransa’ya bağlı Guadeloupe Adası’nda Başbakan Valery Giscard d’Estaing’in evsahipliğinde ABD Başkanı Jimmy Carder, Batı Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt, Britanya Başbakanı James Callaghan’ın buluşması ‘Guadeloupe Konferansı’ diye anılır. Dünya işlerinin konuşulduğu konferansın asli gündemi İran’daki siyasi çalkantıydı. Dört lider İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin artık kurtarılamayacağına hükmetmiş, bunun İran’da iç savaş ile Sovyet nüfuzunun artmasına yol açacağını öngörmüştü.Konferansta Şah’ın aslında devrilmesine karar verildi ve ‘İslamcı İran’ için düğmeye basıldı. Zira Batı’nın yaşamsal çıkarları mevzu bahisti. Ve zaten Carter yönetimi ve CIA ‘çalışmaktaydı’.
RESMİ ANLATILARİran resmi anlatısında ‘devrim’, Humeyni’nin cesurca ABD’ye meydan okuması ve ‘Büyük Şeytan’ın şahı çaresizce iktidarda tutma girişimi olarak sunulur. ABD anlatımında ‘solcu’ Carter yönetiminin şahın arkasında durması ve yaşanan hezimetin aslında istihbarat zaaflarından kaynaklandığına vurgu yapılır. İki taraf da aksi anlatıları şiddetle reddeder.2016’da gizliliği kaldırılan ABD diplomatik yazışmaları bize, bile isteye yapılanları önemli nüanslarla sunuyor. Nedir bunlar? İran’ın siyasi kaos yaşanan, kamu hizmetlerinin altüst olduğu, işçi grevlerinin petrol akışını sekteye uğrattığı, ordunun solcu muhalefetle kapıştığı günlerde, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin liderliğini yaptığı Şii ulema aslında Carter yönetimi Humeyni ile doğrudan diyaloğa geçmiştir; ABD, İran ordusunun üst düzeyini gemlemiştir; nihaetinde ‘İslamcı İran’ın bizzat yolunu açmıştır. Bu süreçte Humeyni oyununu ustalıkla oynamıştır, ABD’yle şaşılacak biçimde gayet ‘saygılı’ bir tonla iletişim kurmuştur.
HUMEYNİ’NİN İLK MESAJI 1963’TEHumeyni’nin aslında Washington’a ilk temasının tarihi de eski. Kasım 1963’te Pehlevi’nin ABD baskısıyla toprak reformu programı ve kadınlara oy hakkı içeren ‘Beyaz Devrimi’ne karşı sert çıkış yapıp evhapsine konulduğunda, Humeyni Tahran Üniversitesi’nden Hac Mirza Kamarei aracılığıyla dönemin Kennedy yönetimine yollar. Bu aynı zamanda Sovyet lideri Brejnev’in İran ziyareti öncesine denk gelir. ABD’de İran’ın Moskova ile dost olması kaygısı belirmişken, Humeyni’nin mesajı inceliklidir. Ayetullah, ‘İran’daki ABD varlığının Sovyetler ve Britanya nüfuzuna karşı gerekli olduğunu’ belirtmiştir. Bu elçilik belgesinin tam metni hala gizli statüsünde. Tabii Kennedy’nin bunu görüp görmediği bilinmiyor. İki hafta sonra Texas’ta suikastla öldürüldü.Humeyni de bir sene sonra 15 sene sürecek sürgünlüğüne İran’da ABD askeri personelinin yargıdan muaf tutulmasına zehir zemberek çıkışarak başladı. Ama bu Paris’te monarşiden kurtulmayı hedefleyen bir hareketin lideriyken, ABD’ye yeniden ihtiyaç duyulmasını engellemedi.
HUMEYNİ İLE İRAN ORDUSUNU UZLAŞTIRMA HEDEFİHumeyni 15 sene sonra ülkesine dönme planları yaparken, şahın başbakanı Şapur Bahtiyar’ın orduyu kullanarak buna geçit vermeyeceğinden ürkmektedir. 1953’te olduğu gibi şahın bir darbeyle geri getirilmesinden çekinmektedir. Carter yönetimi ise yeni bir iç savaşın ABD çıkarlarını zedelemesinden kaygılanırken, Humeyni’nin yükselişini daha az rahatsız edici bulmaya başlar. Carter daha önce reddettiği Humeyni ile İran ordusunu uzlaştırma anlaşmasına yönelir. Beyaz saray Humeyni’nin geri dönüp Kum’a çekilmesi, iki numarası Ayetullah Muhammed Beheşti’nin ise ipleri ele alacağı seçeneği benimsemiştir. İran ordusunun Beheşti ile buluşması için seferber olunur.
HUMEYNİ’NİN MESAJIHumeyni koşulları iyi okuyup oyununu kurmuştur zaten. İlk mesajını 5 Ocak 1979’da Fransa’da kendisini ziyaret eden bir Amerikalı’yla Washington’a zaten yollamıştır. Humeyni, “Petrol konusunda bir korku olmamalı. Petrolü ABD’ye satmayacağımız doğru değil” demiştir. Washington’daki istişarelerin ardından da 14 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Cyrus Vance Paris ve Tahran’daki elçiliklerine “Humeyni’nin ekibiyle doğrudan Amerikan kanalı tesis edilmesinin arzulanır olduğuna karar verdik” mesajını geçer. Vance Fransız hükümetini de Beheşti ile İran ordu ve istihbaratını buluşturma gerekliliğini iletir.15 Ocak’ta ABD’nin Fransa elçiliğindeki siyasi temsilci Warren Zimmermann Paris dışındaki Neauphle-le-Chateau’da Humeyni’nin ekibinin başı olan ve Houston’da ikamet etmiş İbrahim Yezdi ile gizlice görüşür. Yezdi’nin ilettiği 15 Ocak mesajında Humeyni, Beyaz Saray’a ‘37 senelik stratejik müttefik olarak paniğe kapılmamasını ve dostları olacağını’ belirtir. İran İslami Cumhuriyeti’nden insanlığın ‘barıçı fayda sağlayacağını’ da. Yezdi de ‘hoşgörülü bir demokrasi kuracaklarını’ dile getirir. 
Bir gün sonra 16 Ocak’ta şah nihayet ülke dışına ‘tatile’ çıkartılmıştır. Arkasında popüler olmayan bir başbakan ve ABD silah ve tavsiyelerine mahkum 400 binlik bir ordu bırakarak…
HUMEYNİ’NİN DERDİ ORDU
Açılan kanalla yürütülen müzakerelerde Humeyni’nin asıl derdi kendisinden hazzetmeyen İran ordusunun üst kademesidir. ABD, ikinci buluşmada Humeyni’ye ani dönüşünün bir felakete yol açabileceği, İran ordusunun anayasayı korumak için harekete geçebileceğini iletir. Bu arada Tahran’da Beheşti ile şahın ordusu ve istihbaratı için gizli görüşmeler Humeyni’nin onayını gerektirmektedir. Zimmerman ile Yezdi’nin 18 Ocak’taki üçüncü buluşmasında bu onay alınır. ABD yönetimi de kafasında ne tür bir anayasa olduğunu kestirmenin hiç de zor olmayacağı Humeyni’nin temsilcisine “Anayasanın değiştirilemez olduğunu söylemiyoruz. Fakat inanıyoruz ki nizami prosedürlerle değişim gerçekleşebilir. Eğer ordunun ‘bütünlüğü’ korunabilirse, İran’ı geleceğinde hangi siyasi biçim alınırsa alınsın desteklenir” mesajını verir. Yani Washington monarşinin ve şahın ordusunun ilgası fikrine açıktır, aşamlı ve kontrollu bir sürece rıza verilmiştir.Böylelikle Humeyni için şah ve ordusu bitecek, ordunun bütünlüğü güya korunacak ve komünistlerin ülkeyi alması önlenecektir.Kayıtlarda bir de 18 Ocak 1979 tarihli İbrahim Yezdi’nin şu notu var: “Amerikalı Yahudilere İran’daki Yahudilerin geleceğinden korkmamalarına söyleyebilirsiniz.”
HUMEYNİ’NİN İNCE MESAJLARICarter’ın derdi İran halkı değildir elbette. ABD yatırımlarının garantiye alınması, petrol akışının devamı, askeri ve siyasi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ortaklıktır. Humeyni, Yezdi aracılığıyla yine mesajını iletir: ‘Sovyet belirleyiciliğinden azade bir İran, ABD’ye dost olmasa bile tarafsız, devrim ihraç etmeyecek ve Batı’ya petrol akışını kesmeyecek.Humeyni, “Petrolümüzü en iyi fiyatı verene satacağız” der. “Petrol İslam Cumhuriyeti altında Güney Afrika ve İsrail dışında her yere akacak” diye ekler. “Ülkeyi kalkındırmak için diğerlerinin, özellikle Amerikalıların yardımına ihtiyaç duyarız” diye yazar. “Tank değil traktör ihtiyacı duyacaklarını” belirtirken, Sovyetler’i dışlar. “Rus hükümeti ateist ve din karşıtı. Ruslarla derin bir anlayış tesisinde çok zorlanacağımız açık” vurgusu yapar ve ekler: “Siz Hıristiyansınız ve Allah’a inanırsınız, onlar inanmaz. Ruslardan ziyade size yakınlık bizim için daha kolay.” Ayrıca “Başkalarının işlerine karışmama” sözü verir. “Körfez’in polisi olarak davranılmayacak, devrim ihracıyla uğraşılmayacaktır”. “Suudi, Kuveyt yahut Irak halkına yabancıları ülkelerinden atmalarını istemeyeceğiz” diye yazar.
WASHINGTON’A İLK AĞIZDAN MESAJ24 Ocak’ta gizli İslam Devrimci Konseyi’nin kilit üyeleri, -binlerce siyahi muhalifin sallandırılmasında başrolü oynayan ünlü ulema Ayetullah Musavi Erdebili dahil- ABD elçisi William Sullivan ile görüşürler.27 Ocak’ta Humeyni Washington’a ulaşan ilk ağızdan mesajında “İran askeri liderleri sizi dinler fakat İran halkı benim talimatlarımı izler” demektedir. Dönüşü için ‘yumuşak yol bulunması, anayasal hükümetin istifaya zorlanması ve ordunun tavizinin sağlanmasını’ istemektedir. Ordunun bu tavsiyelere uymaması halinde İran’daki Amerikan vatandaşlarını hedef alacağı ikazına rağmen ‘barışçı çözüm’ içeren olumlu notunu ihmal etmez.Washington bu doğrudan temastan memnundur. İki gün sonra verdiği yanıtta ‘Humeyni’ye kendi hükümetini kurması ve krizin İranlı yetkililerle diyalogla çözmesi’ salık vermekle yetinilir. İş bitmiştir. Tahran’daki elçiliğe görüş için yollanan yanıt Fransa’daki Humeyni’nin eline geçmez. Zaten fark etmez. 1 Şubat’ta Ayetullah geri dönüş yolundadır.
EVDEKİ HESAPLAR ÇARŞIYA UYMAYINCA…ABD’nin evdeki hesapları çarşıya uymaz tabii. 15 Şubat’da dört üst düzey general bir okulun çatısında infaz edilir. Ordunun bütünlüğü dağılmış, kaynar kazan İran’da orta ve alt düzey İslamcılarla hareket etmiştir. İran’daki sol ve muhalif hareket temizlemeye koyulunur. Kasım 1979’daki spontane elçilik baskınında 52 diplomatın 444 günlük rehineliği ile işler rayından çıkar. Humeyni, İslam Devrimi’nin birinci yıldönümünde ‘Amerikan emperyalizmiyle savaşacakları ve devrimin tüm dünyaya ihraç edileceğini’ ilan ederken, “İslam Devrimi budur’ diyecektir.
Sonrası malum.
Hasılı, yazışmalar ‘İslamcı İran’ın taşlı yolunu ABD yönetiminin temizlediğine işaret ediyor. Çünkü ABD İran’da siyasal İslamcıların iktidar olmasını umursamadı. Zira ‘yeter ki Amerikancı olsunlar’ diye düşünülüyorlardı. Umursadıklarının da hala değişmemiş olduğunu bölgede yakın zamanda yaşananlardan biliyoruz. Ama işte bizde de ‘sosyal özgürlük’, ‘kadın devrimi’ denildiğinde akan sular duruyor. Acıklı olan da bu.
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 05 Ocak 2018 Cuma