basın özgürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basın özgürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.7.13

Adaleti ararken

Bütün bunlar aynı gün oldu: *
- Sopalı sivillerce dövülen, polis korkusuyla, protesto gösterisine katıldığını gizleyerek merdivenden düştüğünü söyleyen ve “Efervesan tablet” verilerek gönderildikten sonra girdiği komada, 43 gün süren yaşam mücadelesine yenilen Ali İsmail Korkmaz toprağa verildi.  Henüz 19’undaydı.
(Babası, “güvenli bir kent” diye üniversite sınavlarında, Eskişehir’i kazanınca ne kadar sevindiklerini söyledi.)
- Palalı saldırgan Sabri Çelebi’nin soruşturması için savcılık, gizlilik kararı istedi.
 (Hukuk sistemimize göre gizlilik kararı istisnai durumlarda, soruşturma amacının tehlikeye düşme ihtimali karşısında uygulanıyor.)
- Zihinsel engelli 14 yaşındaki kıza tecavüz ederken suçüstü yakalanan Ovacık AK Parti İlçe eski Başkanı Rıza Çolak beraat etti.
- Gezi Parkı müdahalesinde biber gazı kapsülüyle başından vurulan, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yoğun bakımda tutulan 16 yaşındaki Mustafa Ali Tombul’un, 15 gün daha uyutulmasına karar verildi.
(“Oğlum eylemci değildi” diyen babası, polislerin yoğun bakım odasına girmeye çalıştığını söyledi.)
- Taksim Dayanışması’ndaki 12 kişi tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi.
(Taksim Dayanışması olmasaydı, bugüne kadar Gezi Parkı’nda ağaç mı kalırdı sorusu cevapsız. )
- Dört Sivil Toplum Kuruluşu (Mazlumder, Başkent Kadın Platformu Derneği, İlkder, Yeryüzü Anneleri Platformu) ortak bir açıklama yaptı. Taksim Gezi Parkı protestolarına katıldıkları için gözaltına alınan ve tutuklanan kadınların, gözaltına alındıkları süreçlerde kolluk güçleri tarafından sözel ve fiziksel cinsel tacize maruz kaldıkları iddialarını gündeme taşıyan STK’lar, “sessizlik ve inkâr politikasından vazgeçilmesini” talep etti.

BAŞSAĞLIĞINI ESİRGEMEK 
Kadınların, çıplak aranmasından, emniyette sözlü tacize uğramasından bahsediyoruz. Teorik olarak güvenilmesi gereken bir kurumda, bugün bu çağda, kadınların başlarına gelen bu korkunç olaylara, olmamış muamelesi yapılmasından.
Belki yaşama tutunur, hisseder belki diye, koma günleri boyunca, oğlunun kırmızı montunu üzerinden çıkarmayan annenin,  ömrünün baharındaki evladını toprağa vermenin tarife gelmez kederini izliyoruz.
Kuru bir başsağlığı, -yalan da olsa-ailelerin kederini paylaşmayı yansıtacak birkaç kelimeyi dahi esirgeyen o katılık, defansla sarmalanmış o tuhaf soğukkanlılık hali eşliğinde…
Ve açıktan değilse bile, polis şiddetiyle yaşamını yitiren gencecik insanların “müstehak” olduğunu ihsas ettiren, o akılalmaz gaddarlık.
“Ne vakit merhamet duygusunu bu kadar yitirdik?”, “Yaşam hakkı ihlalinin dini, mezhebi, ideolojisi, yaşı başı olur mu?” diye soracakken, “devletin ali menfaatlerini”, insana üstün tutan o çok tanıdık zihniyeti hatırlayıp boğazımız düğümleniyor.
Korku bir insanlık hali. Ama hiçbir korku; çıkarlarını kaybetme korkusu kadar sefil değil.
O yüzden “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün gereğine ihtiyacımız var. Adalete ve merhamete yani.
Akşam, Çiğdem Toker, 12 Temmuz 2013

* Bu yazı üzerine Çiğdem Toker'in Akşam gazetesindeki işine son verildi.

28.12.12

Birileri kalemimizi kıracağını düşünebilir AMA


''Biz gazeteciler, kendimizi iktidarlara, cemaatlere beğendirmek zorunda değiliz. 

Böyle bir sorumluluğumuz ve zorunluluğumuz yok. 

Kimseden izin alarak yazmayız. 

Biz kimseden izin alarak düşünmeyiz. Özgürce düşünür ve özgürce yazarız. 

Birileri Yalçın'ı ve diğer yürekli, onurlu gazetecileri cezaevine atarak, kalemini eğeceğini, kalemini kıracağını düşünebilir. 

Ama biz öyle olmayacağız. 

Çünkü biz cezaevinde yatmayı, zindanda kalmayı Namık Kemal'den öğrendik. 

Biz bu vatana hasret içinde sürgünde yaşamayı Nazım Hikmet'ten öğrendik. 

Biz Aziz Nesin'den, Sabahattin Ali'den, Rıfat Ilgaz'dan inadına gazete çıkartmayı öğrendik. 

Biz Abdi İpekçi'lerden, Uğur Mumcu'lardan, Bahriye Üçok'lardan, Hrant Dink'lerden, Ahmet Taner Kışlalı'lardan, Hablemitoğlu'dan ölmeyi öğrendik. 

Ama bize yenilgiyi öğretemeyeceksiniz. 

Biz yenilgiyi öğretemiyeceksiniz ve inadına yazacağız.''


Soner Yalçın, 27 aralik 2012

19.9.08

'Devlet Gazetecisi'

ELLİLİ yıllarda, TCDD'nin yeniden yapılanması ve kárlı bir işletme haline dönüşmesi için çalışmalar yapılmış. Bu amaçla demiryolu işletmelerini incelemek üzere bir heyet Amerika'ya yollanmış.
Heyetin dönüşte hazırladığı raporda şu tespit yer almış. "ABD'de, devlet demiryolları özel sektöre aittir." Devletçilik, bizim kanımıza girmiştir. Çünkü devlet, toplumun geçim davasını halletmekte ne kadar beceriksizse, kişilerin parasal sorunlarını bir çırpıda gidermekte o kadar etkindir.
Çok başarılı bir dergici olan Sedat Simavi, "Türkiye'de gazeteler devlete satılır; ben halka satılan bir gazete yapacağım" diyerek Hürriyet'i tasarlamıştır. Aradan 60 yıl geçti. Değişen fazla bir şey yok. Gazeteler, özellikle son zamanlarda, devlete yani hükümete satılsın, yani gazeteciler geçimlerini hükümet yandaşı olarak sağlasın diye yeniden tertiplendi. Bu gelişmeleri de dikkate alarak uzun süredir "imal-i fikir" eylediğim bir projemi okurların takdirine sunuyorum. Türkiye'de nasıl "devlet sanatçısı" diye bir páye varsa "Devlet Gazetecisi" diye bir páye de ihdas edilmelidir. Marifet, iltifata tabi olduğuna göre, gazetecilerin marifetini inkişaf ettirmek için bu teşvik çok gereklidir. Üstelik bu, demokrasinin bir gereğidir; di mi?

Genel Hükümler:

1. Her yıl, aşağıda açıklanan kıstaslara göre, son üç yıl içinde toplamda en yüksek puanı alan üç kişiye "Devlet Gazetecisi" unvanı verilir.
2. "Devlet Gazetecisi" seçilenlere, beratıyla birlikte bir nişan ve günün şartlarına göre bir ödül verilir. Ödül, bu yıl için 250 bin liradır.
3. Devlet Gazetecisi seçim işlerini Kültür Bakanlığı yürütür.

Kıstaslar ve puanları:

1. Cumhurbaşkanı, başbakan veya bakanlarla yurt içi gezilere çıkmak. (Gezileri izlemek bu tanıma girmez.) Her gezi 5 puan.
2. Cumhurbaşkanı veya başbakan ile birlikte dış geziye çıkıp, uçakta söyleşi yapmak. Her gezi 10 puan.
3. Cumhurbaşkanının veya başbakanın özel uçağında dış geziye çıkıp, havada çok samimi sohbet etmek. Her gezi 20 puan.
4. Yemek davetinde, devlet büyüklerinin tam yanına veya tam karşısına oturmak. Beher oturuş 5 puan.
5. Başbakanın "sizi hep okuyoruz" iltifatına mazhar olmak. 5 puan.
6. Başbakana akıl vermek ve teşekkür almak. 10 puan.
7. Başbakanla özel mülakat yapmak. Her söyleşi 20 puan.
8. Başbakanla TV sohbeti yapmak. Her program 50 puan.
9. Başbakan bana dedi ki diye yazıya girmek. 10 puan.
10. Ben, başbakana dedim ki diye yazıya girmek. 20 puan.
11. Avrupa Birliği komiserleriyle enseye tokat olmak. 20 puan.
12. AB komiserlerinin Türkiye raporlarına malzeme vermek. 30 puan.
13. Başbakan tarafından yanağı okşanmak. 25 puan
14. Başbakanın yanağını okşamak. 100 puan.

Son Söz: Halk içinde muteber bir meslek yok, gazetecilik gibi; olmaya devlet cihanda "Devlet Gazeteciliği" gibi.
Ege Cansen, Hürriyet, 6 Eylül 2008

* * *

Bunun mizah olarak algılanmaması için:





19 Eylül 2008
Yine basına yüklendi

Basın meslek örgütleri olağanüstü toplanıyor
'Gücü yetiyorsa Almanya'ya ambargo uygulasın'
Başbakan Tayyip Erdoğan, Almanya’da 3 kişinin ceza almasıyla sonuçlanan Deniz Feneri e.V davasını yazan gazetelere yönelik "almayın" kampanyası başlattı.


Erdoğan, partisinin Ankara İl Başkanlığı’nın dün akşam Bilkent Oteli’nde verdiği iftar yemeğinde, bağış paralarından Başbakanlığa da iletildiği iddialarına tepki göstererek, "Milyarlarca lira Türkiye’ye, Başbakanlığa geliyor, banka yoluyla mı geliyor, çuvalla mı geliyor? En ufak bir ispatı yok, sonra geri vitese takıyor, orada bir yanlışlık oldu diyor" dedi.

Almayın kampanyası başlattı
Başbakan Erdoğan, şunları söyledi: "Bu ülkede medya güvenilirliğini yitirmiştir, kendini bitirmiştir. Partimin mensupları olarak yalan yanlış haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı yapın, bu gazeteleri evlerinize sokmayın, bu kadar açık konuşuyorum. Siz mi bize karşı yalan yanlış bu tür kampanyalar yapıyorsunuz, biz de en doğal hakkımızı kullanıyoruz, biz de size karşı bu kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlarsanız o dilden konuşacağız. Biz ülkede bu hizmetleri canla başla sürdürürken bir de sizinle mi uğraşacağız ya, bizim işimiz gücümüz var."
AKP teşkilatına güvendiğini de vurgulayan Erdoğan, "Yazılı ve görsel medya ne yazarsa yazsın, yeter ki şu örgütlenmiş teşkilatım gece gündüz şu ana kadar verdiği mücadeleyle çalışsın, bizi kimse tutamaz. Bu yüzde 47, 50’nin üzerine rahatlıkla çıkar. Çünkü biz barış elçileri olarak dolaşacağız" diye konuştu.

CHP ve MHP’ye: Sen de dağıt
Seçim zaferlerinin yoksullara yapılan yardımlara bağlanmasına da tepki gösteren Erdoğan, CHP ve MHP’ye, "Sen de dağıt, yok mu sizin içinizde hayır sahipleri, dağıtın, niye dağıtmıyorsunuz?" diye seslendi. Erdoğan, "’Her seçmene bir Cumhuriyet altını dağıtıyorlar kardeşim’ diyorlar. 16 milyon 500 bin altın dağıttık, kardeşim bunlar hesap da bilmiyor" dedi.

Dolar milyarderi eleştirisi
Erdoğan, dün AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile röpartajında muhalefetin kendisine yönelik "dolar milyarderi" eleştirilerini dile getiren NTV’nin Ankara Temsilcisi Murat Akgün’ü de isim vermeden hedef aldı. Erdoğan, "Bir modaratör beni dolar milyarderi ifadesiyle suçluyor. Yazıklar olsun, ya sen hesap bilmiyorsun, ya da sen hiç kitap okumadın, dolar milyarderi, ayıptır yahu, insan utanır, sıkılır" dedi.

Araştırılıyor
Başbakan Erdoğan MYK’da Deniz Feneri davasını kendisi ve partisiyle ilişkilendirilmesine sert tepkisi için, "İftiraya uğradım, öfkemde haklıyım" açıklaması yaptı. Deniz Baykal yönelik "Yanlış yapıyor. Bize iftira ediyor" diyen Erdoğan Deniz Feneri ile ilgili, "Nereye uzanırsa uzansın, nereye giderse gitsin, sonuna kadar soruşturulup, varsa sorumluluları bulunup adalete teslim edilecek" dedi.


Hürriyet, 19 Eylül 2008

14.9.08

Bu defa çok öfkelendim

SABAH kalktığımda, mis gibi bir kahve kokusu bütün eve yayılmıştı.Tansu filtre kahveyi hazırlamış, beni bekliyordu.
Aklıma Paris’te bir otelde gece bekçisi olarak çalıştığım günler geldi.
Sabah saat 5’te kahveyi ben yapardım.
O saatlerde oda servisinden ben sorumlu olduğum için, odalara kahveyi de ben götürürdüm.
Müziğimi koydum, bahçeye bakan koltuğa oturup gazeteleri okumaya başladım.
Her şey gayet güzel gidiyordu.
Ta ki, Radikal’in arka sayfasındaki yazıyı okuyuncaya kadar.

* * *

Radikal’in arka sayfası, haftada bir iki kez, bana ağır hakarete tahsis edilmiştir.
Her gün ortalama 10-15 hakaret yazısına muhatap olan bir kişi için, bir fazla bir eksik ne fark eder ki...
Buna bir de onun iki katı kadar internet sitesi, irili ufaklı televizyon, radyo kanalını eklerseniz, bir fazla hakaretin, marjinal faydası da zararı da olmaz.
Artık bunlara alıştım.
Allah bana dayanma gücü vermiş.
İsteyen, "Derisi kalınlaştı" diyebilir.
Ben "Tevekkül" demeyi tercih ediyorum.
O yüzden Radikal’in arka sayfası bile beni sinirlendiremiyor.
Bu defa sinirlendim.
Hem de çok sinirlendim.
Sinirlenmek de ne, kudurdum.
Dişlerim birbirine kenetlendi.
Çünkü yazının bir bölümü vardı ki, gururumu incitti.
Yazar, NTV’de yaptığım konuşmayı eleştirirken, kendini tutamayıp konunun dışına çıkmış ve dişlerime takmıştı.
Dişlerimin bakıma ihtiyacı olduğunu yazıyordu.
Bunu da epeyce ağır bir alay üslubu ile anlatıyordu.
Böyle bir şey kime dokunmaz?..
Her türlü hakarete şerbetliydim de buna asla değil.
Çıldırdım...
Böyle öfkeli anlarımda hep aynı şeyi yaparım.
Küçük bir meditasyona dalar, dünyayla ilişkimi keser, gerekirse duvarları yumruklar, tekmeler, öfkemi soğuturum.
Yine öyle yaptım.
Biraz sakinleşince, kendi kendimle konuşmaya başladım.
"Her gün bunca küfür, hakaret yiyorsun. Bu defa niye böyle öfkelendin?"
Kalkıp banyoya gittim.
Bütün ışıkları yaktım, banyoyu televizyon stüdyosu kadar aydınlattım.
Sonra aynanın karşısına geçip yüzümü seyrettim.
O an, niye bu kadar öfkelendiğimi anladım.

* * *

Radikal’in arka sayfası doğru söylüyordu.
Alt orta dişim geriye doğru çekilmiş, hafif bir boşluk bırakmıştı.
Biraz da kahvenin etkisiyle, dışarıdan bakıldığında orada hafif kararmış bir boşluk duruyordu.
Öfkemin nedeni buydu.
Allah kahretsin, yazdığı şey doğruydu.
Bu kadar estetiğe düşkün bir insan için affedilmez bir şeydi.
Aynanın karşısında bir süre öyle hareketsiz durdum.
Anladım ki, gerçek acıtıyor. Fena halde acıtıyor.
Orada öyle dururken, sadece kendimin değil, Başbakan’ın öfkesini de anladım.
Onun sıkıntısı da aynıydı.
Deniz Feneri’ndeki gerçekler fena acıtıyordu.
Dişim bana ne kadar yakınsa, Deniz Feneri’nin gerçeği de ona diş kadar yakın.
O yüzden çok fena acıtıyordu.
Her doğru eleştiri gibi, insana damardan giriyor, bıçak yarası gibi insanın ruhunda kanlı bir iz bırakıyordu.
Hele hele işin içine "Bizim çocuklar" da karışınca öfke, keskin hardal gibi insanın burnundan çıkıyordu.
O zaman da çıldırmış vaziyette, önünüze gelene dalıyordunuz.

* * *

Oysa böyle anlarda yapılması gereken şey basit.
Kalkıp ilk aynanın karşısına geçmek ve ışıkları yakmak.
Sonra da dikkatle kendini seyretmek.
Neremde yamuk var, dişler bozuk mu, çürük diş nerede?
Paniklemeye gerek yok. Allah’tan tedavisi var.
Yarından itibaren ikimizin de yapması gereken şey belli.
Ben dişçiye.
Başbakan da Deniz Feneri iddianamesine.
Işıkları açıp bakacak.
Orada çürük diş var mı yok mu?
Ben Radikal’in arka sayfasına kızmayacağım.
O da bize...
İkimize de kanal tedavisi lazım.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 13 Eylül 2008

10.9.08

Sıra bizde…

İŞTE benim size altı senedir ezile büzüle, kahırlar içinde anlatmaya çalıştığım “Başbakan” buydu.
Ama siz anlamamazlıktan geldiniz.
“Sıra size gelecek” yazısını yazdığım günü hatırlıyorum; önce başlığa “Sıra bize gelecek” yazmıştım. Masamın etrafında hızla üç kez sağdan sola, üç kez soldan sağa dolandıktan sonra, vaziyeti düşünüp yeniden eski başlığa dönmüştüm:
“Sıra size gelecek…”
Oysa dün televizyona baktım:
Sıra bizde…

***

Altı senedir anlatamadım; bu Başbakan asla “demokrat” değildir…
Siyasete “Minareler süngümüz…” diye adım atan insanı, sanki bir demokrasi manifestosu sunmuş gibi karşıladınız.

(………)

Bu Başbakan “çağdaş” da değildir.
Batılılığı-çağdaşlığı reddeden anlayışın simgesi haline getirdikleri türbanı-tesettürü yanında taşıyan ve kadrolarını türbanlı hanımlar ordusundan kuran insanı “çağdaş” sandınız.

(………)

Bu Başbakan “hukuk” da tanımaz…
Seçimlerde aldığı yüzde 46 oyu hukukun üstünde gören ve halk desteğinin mahkeme kararlarının üzerinde olduğunu açıkça söyleyen insanı “hukuki” saydınız.

(………)

Bu Başbakan “Türkiye’yi AB’ye sokacak adam” da olamaz…
Çünkü AB; demokrasi, hukuk, laiklik, çağdaş yaşam biçimi demektir. Bunlardan bir tekine sahip olmayan insandan, Türkiye’yi “AB’ye sokmasını” beklediniz.

(………)

Bu Başbakan “AK” da değil…
Ormana yapılan villadan gıda dağıtım şirketine… İki kamu bankasından verilen 350’şerden 700 milyon dolarla damada alınan medya şirketinden gemiciğe… Burs paralarından kral hediyelerine… Çevresindekilerin yolsuzluklarını görmemesinden kendisini koruyan dokunulmazlığı (millete söz verdiği halde) kaldırmamasına kadar…

***

Üstelik bu Başbakan artık gerçek kimliğini gizlemiyor; haksız-hukuksuz, demokrasiye tahammülsüz, çağdışı ve saldırgan…
Ve sıra bize geldi.
Sıra size de gelecek.
Bekir COŞKUN, Hürriyet, 09 Eylül

20.8.07

(AHLAKSIZLIKTA) SINIR TANIMAYAN GAZETECİLER

Sınır tanımayan gazetecilerin yıllık bütçesi 4 milyon doların üzerindedir. Benzer bir bütçe ile basın özgürlüğü ve basın çalışanları için ne büyük işler yapılabileceğini hayal edebiliyoruz. Örneğin, Telecinco kameramanı Jose Couso ve Irak’ta düzinelerce gazeteciyi öldüren ABD askerlerinin yargılanması için bir kampanya düzenlenebilir. Ne yazık ki Couso ailesi STG’yi açıkça Jose’nin katillerini aklamakla suçladı; hem de bunu inanılması güç ama, Jose’nin öldürüldüğü operasyonu yöneten askerin bir arkadaşından alınan bilgilere dayandırarak oluşturdukları bir haberle, etik dışına taşarak, yapmıştı STG. Veya yasadışı Guantanamo kampında üç yıldır suçsuz bir şekilde tutulan El-Cezire çalışanı Sudanlı gazeteci Sami al Hajj’ın özgürlüğü için bir kampanya da düzenleyebilirlerdi, ama bu konu hakkında Sınır Tanımayan Gazeteciler ağızlarını açıp yarım kelime bile söylemediler. Tabii ki STG bu bütçeyi kullanarak çok kolay bir şekilde, 1982’den beri ABD de ölüm koridorunda bekletilen Afroamerikan gazeteci Mumia Abu Jamal’ın hayatı için de bir kampanya düzenleyebilirlerdi fakat bunu da yapmadılar. Ve bir kampanya da Şili’de tutuklu bulunan gazeteci Pedro Cayuqueo için yapılabilirdi, bunu da yapmayı istemediler ve son olarak, 1999’da NATO bombalarıyla öldürülen Yugoslavya televizyonu çalışanı 16 gazeteci anısına bir şeyler yapabilirlerdi ama STG bu olaydan yıllık raporlarında bile söz etmediler.
STG dünya genelinde medya organlarının birkaç milyonerin elinde toplanmasına karşı kampanyalar yapacak mı? Sınır tanımayan gazeteciler örgütü gazetecilerin kötü sözleşmeleri ve çalışma şartları karşısında bir şeyler geliştirecek mi? Veya bilgi iletişiminin %90’ının sadece altı ABD ve Avrupa menşeli ajansın elinde bulunmasına karşı bir şeyler yapacak mı?
Hayır, saf olmayalım.
Bu Sınır Tanımayan Satılmışlar kendilerini başka bir şeye adamışlar: Küba’da sözde gazetecilik yapan ve aslında adada ABD çıkarlarının hizmetinde olan, Küba’daki ofisini Kuzey Amerikanın Havana’daki diplomatik delegasyonu gibi kullanan, Bush tarafından parası ödenen ve Küba’da turizmi yok etmeyi amaçlayan kampanyalara imza atan ve bunu yaparken Che'nin aşağılanmış ve şeytana benzetilmiş imajlarını (figürlerini) kullanan, ve Venezüella’nın anayasal başkan Hugo Chavez’e karşı girişilen darbelerin organizatörü olan medyatik büyük şirketlerin paravanı olan sözde gazetecileri finanse etmek gibi.
Peki STG’yi kim finanse ediyor?
STG, Fransa devleti ve Avrupa Birliği dışında, ABD’nin saldırgan politikasını ABD çıkarlarına ters herhangi bir politika karşısında savunmayı amaç edinen Demokrasi için Ulusal Girişim (Fundación Nacional para la Democracia) adı altındaki klasik bir CIA paravanından büyük fonlar alıyor.
Aynı zamanda Serge Dassault gibi Fransız silah fabrikatörleri ve kayıp füze satıcısı Jean-Guy Lagardère tarafından da finanse ediliyor. STG aynı zamanda, Vivendi Universal gibi dünyanın büyük medya tekellerinin ve Francés François Pinault gibi büyük editörler tarafından da finanse ediliyor.
Peki STG’nin Bush ve bazı AB ülkeleri haricinde fikir babaları kimlerdir?
Bir yanda Latin Amerika’nın büyük iletişim medyası patronları tarafından kurulan ve bölgedeki, Küba, Venezüella ve Bolivya gibi bütün halk hareketlenmelerinin düşmanı olan la Sociedad İnteramericana de Prensa (SİP) basın topluluğu var. Diğer tarafta, Küba kökenli CIA ajanı Frank Calzón tarafından yönlendirilen "Freedom House” (özgürlük evi) çağrısı, Vietnam savaşından eski deniz yüzbaşısı ve Telepizza kanalının eski sahibi Leopoldo Fernández Pujals gibi Miami’deki Küba mafyasının desteklenen üyeleri ve Küba devriminin imaj ve prestijine karşı herhangi bir inisiyatife yapılan Yankee hükümetinin ekonomik yardımlarının yöneticisi Nancy Crespo gibiler var.
Kanadalı gazeteci Jean-Guy Allard, ABD’li gazeteci Diana Barahona veya Fransız gazeteci Salim Lamrani’nin araştırmaları çarpıcı birer örnektir: "STG, ekonomik ve politik açıdan, dünyada basın özgürlüğünün en büyük baskılayıcıları olan büyük iletişim tekellerine ve başta ABD olmak üzere batılı devletlere bağlı bir örgütlenmedir." Bu sivil toplum örgütünün, basın özgürlüğünün en çok nerelerde sindirildiğine dair teşhisleriyle Beyaz Saray çalışanlarının bu konudaki tespitlerinin aynı noktada buluşması bir tesadüf değil.


Sınır Tanımayan Gazeteciler, yani "utanması olmayan gazeteciler", basın özgürlüğünü savunmuyorlar; tersine şirket özgürlüğünü savunuyorlar, yani bugün -sermayenin durdurulamaz küreselleşmesi sayesinde- medyatik, ekonomik ve politik güç merkezlerini kontrol eden küresel kapitalizmin özgürlüğünü savunuyorlar.
Özetle söylemek gerekirse, sermaye de kendi Sivil Toplum Örgütlerini kuruyor ve (ahlaksızlıkta) sınır tanımayan gazeteciler bu örgütlerden birisi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG); güya basın ve ifade özgürlüğünü korumayı kendine amaç edinmiş, Fransa merkezli bir Sivil Toplum Örgütü. Basın özgürlüğü; bu kavram, küresel iletişim tekelleri patronlarının prizmasından bakılınca anlaşılabiliyor sadece.
ŞİMDİ AKP MİLLETVEKİLİ ADAYI, "SOLCU", "BİLİM ADAMI" ZAFER ÜSKÜL DE BİR ZAMANLAR "SEÇİLMİŞLERİ İZLEME" SİVİL-TOPLUMCULUĞUNA GİRİŞTİRTTİRİLMİŞTİ! (VP)
Yazar José Manzaneda*
18 06 2007
*Cubainformación.tv
[İspanyolca orijinalinden Ercan Bayraz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]