Batı medeniyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı medeniyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.7.18

Temelinde hırsızlık olan bir uygarlık!

Basınımızın değerli isimlerinden Bekir Coşkun, Ottowa'da, festival meydanına yuva yapan bir göçmen kuşun yuvasının bozulmaması için bütün ülkenin nasıl seferber olduğunu anlattıktan sonra, sözü cesedi bulunan küçük Eylül ve halen kayıp olan dört yaşındaki Leyla'ya getirdi ve kıyaslama yaparak, yazısını "Böyle bir şeydir işte uygarlık. Uğruna çırpındığımız ama halkımıza anlatamadığımız şey..." diye bitirdi.

***

Yazının yayınlandığı gün Anadolu Ajansı bir haber geçti. Habere göre Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Kayılar köyünde bulunan Hacıkızı Türbesi'ndeki sanduka üzerine yuva yapan bülbüle köylüler sahip çıktı. Hacıkızı Türbesi'ne açık bırakılan pencereden giren bülbül, içeride bulunan sanduka üzerine yuva yaparak yumurtladı. Bir süre sonra yumurtadan çıkan yavrular, köylülerin ilgi odağı oldu. Köylüler, yavruların zarar görmemesi için türbeyi ziyarete kapattı. 
Başka bir haberde ise Bursa'daki "leylek festivali"ne yer verildi ve "Karacabey ilçesinde düzenlenen '14. Uluslararası Leylek Festivali'ne katılanlar, gözlem kulesi ve göle açıldıkları kayıklardan, evlerin çatıları ile elektrik direklerine yuva yapan leylekleri izledi." bilgisi verildi.

***

Elbette, bir toplumun uygarlık derecesi, hayvanlara davranışlarıyla ölçülebilir. Son zamanlarda kedilere köpeklere yönelik vahşet haberleriyle de sarsılıyoruz. Fakat bunlara rağmen güzel gelişmeler de yok değil. Eskiden sokak kedileri, insanlara yanaşamaz, hele hele çocukları gördükleri anda kaçarlardı. Şimdi sokak kedilerine bakan insanlarımız çoğaldı. Artık kediler insan görünce kaçmıyor. Daha geçen akşam sokakta yürürken bir kedicik, ayakkabı bağlarımla oynamak istedi...
Diğer taraftan, "kuş donuna girmek" gibi İslam öncesi kültür değerlerimiz vardır. Eski camilerimizin tamamında kuş evleri inşa edilmiştir. Beyazıt meydanında kuşlara yem atmak geleneği hâlâ devam ediyor. Yani böyle bir uygarlık anlayışından geliyoruz. "Medeniyet" Arapça olsa da "uygarlık" kelimesi daha eskidir ve Türkçedir. Uygurlardan gelir. Fakat bugün kapitalist sistemin bütün değerlerimizi birer birer yok ettiği de gerçektir.
Ayrıca Kanada da tıpkı ABD gibi yerlilerin yok edilmesiyle kurulmuş, temelinde katliam olan bir devlettir. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye'de yapılan katliamlara askerleriyle destek veren ülkelerden biridir Kanada! Yine dünyanın dört bir tarafında siyanürle altın arayıp, doğayı zehirlemektedir.
 Kısacası uygarlık ölçüsü sadece bir kuş için seferber olmak değildir.

***

Kuşuna böceğine sahip çıkan bir toplum olmak bir yana insana saygıyı unutan bir düzene geçtiğimiz de kesin. Bunun sebebi ideolojik saplantılardır. Bugün kendi ideolojilerini İslâm zanneden, kendilerinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan, ehliyeti, liyakati tanımayan, adaleti ayaklarının altına alan bir siyasi düzen içinde yaşıyorsak sebebi ideolojik körlüktür. Liderini peygamberleştiren, siyasi duruşlarını iman haline getiren, katılmayanları da "düşman" gibi gören ve ona göre davranan insanlardan uygar davranış bekleyemezsiniz.
Kaçırılan çocuklara sahip çıkarlar, bir kuşa veya kediye, köpeğe de ilgi gösterebilirler. Fakat kendi siyasi tercihlerine karşı çıkan insanlara her türlü hakareti ederler, ellerinden gelse onlara yaşama hakkı da tanımazlar.
 Diğer taraftan, halktan alınan vergileri, dışarıdan alınan borçları, özelleştirmeden elde elden gelirleri ise nereye harcadıkları belli değildir. Bazıları "bunca köprü, geçit, tünel yapıldı ya" diye itiraz edebilir. Yollar hariç bunların tamamının parası, "yap işlet devret" modelinden dolayı halktan alınıyor!
İhalelerin yüzde 10-40 arası komisyonla verildiğini de herkes biliyor. Bu komisyonların toplamı kaç milyar dolar eder bir tahmin edin!
Dolayısıyla temeli hırsızlık olan bir düzen içinde yaşıyoruz. Hırsızlık üzerine de uygarlık kurulmaz!
Arslan BULUT, Yeni Çağ2 Temmuz 2018

22.3.18

Sarkozy: Batı’nın karanlık yüzü

Tarihi 2010’ların başına saralım... 2007 yılında Elysee’ye çıkan Sarkozy hâlâ orada ve Cumhurbaşkanı...
2012 Başkanlık seçiminde kendisi için partisinde rakip gördüğü, eski Başbakan Dominique de Villepin’i -DDV- siyasi yaşamdan silmek istiyor.
Villepin’i, “Gör bak; seni kasap kancasında sallandıracağım!” tehdidiyle, siyaseten manipüle ettiği bir (Clearstream) davada, sanık sandalyasına oturtuyor.
O dönemde adı “5 numara, 10 yıldız başkan adayları” arasında geçen Villepin ne ki, “delil yetersizliği”nden beraat ediyor. Ve o da bu defa Sarkozy’den öç almaya ant içiyor.
Sarkozy’nin şimdi Libya bağlantısı nedeniyle gözaltına alındığı süreçte, Fransız sağı içindeki işte bu “göze göz dişe diş” kavga ve intikam yarışının etkisi var.
Skandalı, Sarkozy’nin Elysee’den altı yıl önce ayrılmasıyla eşzamanlı olarak “Mediapart” adlı bir internet gazetesi ortaya çıkarıyor.
Mediapart, “Le Monde”un eski genel yayın yönetmenlerinden Edwy Plenel’in yönettiği bir haber sitesi.
Plenel, zamanında içişleri bakanlığı da yapan ve bu nedenle hassas bilgilere erişebilen Sarkozy’nin yeminli düşmanı Villepin’in yakın arkadaşı.
Başkan gangster olunca
Altı yıl önce Mediapart’ın, Sarkozy’nin Kaddafi ile parasal bağlantısını ortaya ilk döken yazılarıyla patlak veren “Libya skandalı”, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı’nın mahkûm olmasıyla sonuçlanırsa, roller değişecek: “Keser döner, sap döner; gün gelir hesap döner” hesabı... DDV’yi kasap kancasında Sarkozy sallandıracağına, Sarko’yu o kancada -Mediapart eliyle!- DDV sallandırmış olacak.
Film gibi...
Film bununla bitmiyor.
“Sarkozy-Libya bağlantıları”, Fransa yakın tarihinin en ağır skandalı.
Olay çünkü her demokraside karşılaşılabilecek sıradan bir yolsuzluk öyküsünden ibaret değil.
İçinde Fransız sağındaki intikam hesaplaşmaları denli, Shakespeare öykülerinde anlatılan kertede ilkesiz ve çıplak güç sarhoşlukları, oluk oluk akan petrodolar ve Avro’lar, bu “petro-Avro”larla kazanılan seçimler; Ortadoğu’ya “teşekkür mahiyetinde” geri dönen bombalar, haritadan yok edilip silinen ülkeler, kişisel emellere alet edilen savaşlar, linç edilen diktatörler var.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde iddia edildiği üzere Sarkozy’nin Kaddafi’den 50 milyon Avro “gizli finansman aldığı” ispatlanırsa; bu, yalnız bir “rüşvet skandalı” olarak sadece eski Fransa Cumhurbaşkanı’nın adını lekelemekle kalmayacak, bu utanç verici lekeden “insan hakları ülkesi” olmakla nam salan Fransa da payını alacak.
En aşağılık skandal
Niye?
Çünkü Sarkozy bu parayla sırf rakibi Segolene Royale’i yenip, cumhurbaşkanlığına sahip çıkmakla kalmadı; 2011’de BM kararını beklemeden en önde, tek başına Arap baharı sırasında “Libya’yı bombalamak” kararı aldı.
Bu karar ardından Kaddafi, tam açıklığa kavuşmayan şartlarda feci bir lince uğradı.
Bunlar, şimdi, Sarkozy’nin... Libya liderinden söğüşlediği 50 milyon Avro bilinmesin/ keşfedilmesin diye.. bir gangster gibi, Kaddafi’yi ortadan kaldırmak operasyonu amacıyla aldığı bir karar şeklinde görülüyor.
Dünya “Sarkozy’nin rüşvet skandalı” ile, “Libya’yı bombalamak girişimi” arasında bu doğrudan bağlantıyı kuruyor.
“50 milyonluk rüşvet”in ispatlanması halinde, bu salt Sarkozy’nin itibarını yerle bir etmekle kalmayacak, aynı zamanda kişisel ihtirasların elinde araçsallaştırılan Fransa’nın “devlet başkanlığı kurumunu” da ağır biçimde zedeleyecek.
Sarkozy-Libya skandalı bu sebeple “V. Cumhuriyetin en kötü ve en aşağılık skandalı” olarak anılıyor.
Macron’un Fransa’nın etkisini, dünyadaki “soft power” ve prestijini artırmak için yoğun mesai verdiği dönemde tam, Fransa Cumhurbaşkanlığı’na bu darbenin inmesi, bir ironi.
Skandal, demokrasinin beşiği sayılan ülkelerden birinde Batı demokrasilerindeki irtifa kaybını da sergilerken; kişiye bağlı her türlü riske açık “başkanlık sistemi”nin gebe olduğu tüm tehditleri de ortaya seriyor.
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 22 Mart 2018

7.1.16

Mitoloji: Yunan mı, Anadolu mu?

Halikarnas Balıkçısı namıyla maruf Cevat Şakir’in “Anadolu Tanrıları” adlı kitabını okumuş olanlar, ünlü tarih tezini bilir:
Yunan Mitolojisi denen kültür mirası aslında Yunanistan’ın değil Anadolu’nundur. 

***
Türkiye’nin dünya çapında yetiştirdiği ünlü arkeologlardan Prof. Fahri Işık’ın son çalışmaları, bu tezin doğruluğunu arkeoloji biliminin yadsınamaz gerçekleriyle de kanıtladı.
Bu değerli arkadaşım, çalışmalarını tüm dünyaya duyurduğu “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” adlı müthiş bir de kitap yayımladı...
Aşağıda, bu konudaki mektubunu özetledim. 

***
Türkiye’de de okunsun, bilinsin ve tartışılsın diye büyük emekle ve ulusal arkeolojide bir ilk olarak Almanca aslından dilimize çevirdiğim 20 özgün makaleyi içeren “Uygarlık Anadolu’da Doğdu” kitabım tükendi.
Ancak “suskunluk” sürüyor.
Belli ki 200 yıldan bu yana Alman eskiçağ bilimcilerin öncülüğünde perçinlenen akademik Ortodoksluğa (Mitoloji kültürünün Yunan olduğuna ilişkin bağnazlığa. E.K.) karşı işlediğim “suç”un! bedeli olarak “susarak öldürme”yi de iyi öğrenmişiz Batı’dan.
Uygarlığın kök saldığı Batı Anadolu’nun İon toprağında biçimlenen kültürel ve sanatsal değerler “Hellen yaratısı” olabilir mi?
Olympos’un Tanrıçaları, Anadolu Ana Tanrıça’sından olma “Anadolu Bacıları” değil midir?
Zeus’un Anadolu Baba Tanrısı’ndan uyarlanan, Hellenlerin en çok saygı gösterdiği Dionysos’un, Lydia ve Apollon’un, Lykia’da doğan “insan tanrılar” olmadıkları mı düşünülür?
İon halkları neden Roma Çağı tapınaklarında bile tüm tanrıçaların Artemis Ephesia örnekliğinde soyut biçimli kült heykellerine tapınır ve tiranlar neden Anadolu geleneğinde tanrılaşır?
Yontu sanatında göç sonrası ilk örnekler neden Hitit etkisindedir; ve neden yapılar her alanda Tunç Çağı ya da Erken Demir Çağı Anadolu geleneğinde biçimlenmiş ve de “Hellen” tapınağı bile ilk İonia’da yaratılmıştır? Ve neden Atina Klasik Çağ’a İonia’dan aldığı biçimlerle girmiştir?
Özlücesi, bu nasıl bir “Hellen yaratıcılığı”dır ki yaratan ve veren hep Anadolu-İon halkı, alan Hellas-Dor halkı olmuştur?
Karakuyu dikmetaşı hem kabartma resmin Hitit geleneğindeki biçim ve biçemi ve hem de hiyeroglifin içeriğiyle, Metropolis’te bulunan Luvice mühürle birlikte, “göç” zamanı ve sonrası İonia’sında Hitit-Luvi geleneğinin devamını tanıtlıyorsa, o toprakta kültür ve sanatın “Hellenliği”nden söz etmek de mümkün olamaz.
Mitoslarda İonia’ya adını veren “Atinalılar” Anadolu’ya gelmeden yaklaşık 300 yıl önce bir Mısır yazıtında Anadolu’nun yerli halklarından Luviler ve Mitanniler arasında “Büyük İonia” varsa eğer, bu ancak, İon halkının da yerli Anadoluluğu anlamına gelebilir.
“Rum”ların ataları, “Anadolu halkıdır” onlar.

***
Fahri Işık’ın, Yunan Mitolojisi denilen kültürün, özbeöz Anadolu kökenli olduğunu, arkeolojik bulgulara dayanarak açıklayan çalışmalarını vurgulayan mektubunun bu özetini “Yeni Yıl Armağanı” bir bilgi olarak okurlarıma sunuyorum.
Emre Kongar, Cumhuriyet, 07 Ocak 2016

29.11.15

14 Afrika ülkesinin Fransa'ya 'koloni vergisi' ödemeye devam ettiklerini biliyor muydunuz

SiliconAfrica adlı sitede Mawuna Remarque KOUTONIN imzası ile yayınlanan makale şaşırtıcı gerçeği ortaya koyuyor.


Sekou Toure/Gine, 1958 yılında bağımsızlığını ilan edip Fransız kolonilerinden biri olmaya devam etmeyeceklerini açıkladıklarında Paris'te oturan elit beyefendiler bu duruma çok sinirlenirler. Hissettikleri kızgınlığın neticesinde Gine'de bulunan Fransız yönetimi ülke içerisinde bulunan her şeyi, bütünüyle yakıp yıkarak Fransız kolonisi olarak kalmanın avantajlarını göstermek istediler.
Üç bin Fransız ülkeyi aniden terk etti. Yanlarına alabildikleri mülklerini götürürken geride bırakmak zorunda kaldıkları her şeyi yaktılar: okullar, kreşler, idare binaları parçalanmıştı; otomobiller, kitaplar, ilaçlar, araştırma labrotuvarlarının ekipmanları, traktörler ya bilerek parçalanmış ya da çeşitli şekillerde sabotaja uğramış; atlar, inekler ve her türlü çiftlik hayvanı öldürülmüş, ambarlarda bulunan yiyecekler ise yakılmış ya da zehirlenmişti.

FRANSA MÜDAHALE ETTİ VE DEVLET BAŞKANI ÖLDÜRÜLDÜ
Ortaya çıkan tablo bir zamanlar "Fakir ama özgür olmayı zengin köle olmaya tercih ederim" sloganını tekrar eden Afrika'nın elitlerinin derin bir sessizliğe bürünmelerine sebep oldu. Batı Afrika'da ufak bir ülke olan Togo Cumhuriyeti'nin ilk başkanı olan Slyvanus Olympio Fransa ile orta bir yol bulmayı başardı.

Olympio, ülkesinin daha fazla Fransız kolonilerinden biri olarak kalmasını istemiyordu ve De Gaule paktını imzalamadı. Bununla birlikte ülkesinin Fransa'ya 'koloni vergisi' ödemesini de kabul etmişti. Bunu yapmasının tek sebebi, Fransızların ülkeyi terk ederken her şeyi yakıp yıkmalarını engellemekti. Vergi 1963 yılında ülke bütçesinin %30'una yakını bir miktarı ödemeyi gerektiriyordu. 

Yeni bağımsız Togo'nun finansal durumu ise tam manasıyla sallantıda idi. Olympio bu dengesizliği aşmak için ulusal para birimine geçmeye karar verdi. Togo'nun kendi parasını basması fikrinden hoşlanmayan Fransa ülkeye askerlerini geri gönderdi ve ülkenin ilk seçilmiş başkanı Olympio öldürüldü. Başkanı vurduğu söylenen, eski Fransız Yabancılar Lejyonu ordusundan çavuş Etienne Gnassingbe, bu başarısı nedeni ile yerel Fransız elçiliği tarafından 612$ parayla ödüllendirildi.

Olympio'nun rüyası bağımsız, kendisine yeten ve kendisine güvenen bir ülke inşa etmekti fakat, Fransızlar bu fikirden hoşlanmamışlardı.

30 Haziran 1962, Mali Cumhuriyeti'nin ilk başkanı, Modiba Keita sosyalist ekonomi hakkında bilgi edindikçe Fransızların ülkeleri üzerindeki yükünü daha iyi anlamaya başladı ve koloni ortak para biriminden çıkarak kendi parasını basmak istediğinde başına benzer şeyler geldi. Bu seferki Fransız Yabancılar Lejyonu'nden üsteğmen Moussa Traore, başkan Keita'yı öldürdüğünde tarih 29 Kasım 1968'i gösteriyordu.
Fransa, Afrika'nın halk  tarafından seçilmiş başkanlarını öldürürken yabancılar lejyonunu kullanmayı tercih ediyordu.

1966'da Orta Afrika Cumhuriyeti başkanı, Jean-Bedel Bokassa, yeniden 1966'dan Yukarı Volta (şimdilerde Burkina Faso) Cumhuriyeti'nin başkanı Maurice Yameogo, 1972'de Benin Cumhuriyeti başkanı Hubert Maga'nın koruması öldürüldü.
Son 50 yıldır 26 Afrika ülkesinde toplam 67 tane darbe oldu, bu ülkelerin 16 tanesi eski Fransız kolonilerinden, darbelerin %61'i bu ülkelerde gerçekleşti. 

2014 yılında 14 Afrika ülkesi Fransa'ya koloni vergisi ödemeye devam etmektedir ve ulusal rezervlerinin %85'ini Fransız Merkez Bankasına ödeyerek, Fransız Maliye Bakalığı'nın kontrolüne bırakırlar. Yaklaşık olarak 500 milyar dolar civarı olan bu paranın yattığı hesap üzerinde ödemeyi yapan ülkelerin hiç bir tasarrufları bulunmamaktadır. Her sene bu paranın %15'ini paraya ihtiyaçları olursa geri alabilirler. Daha fazlasına ihtiyaç duyacak olurlarsa Fransız bankalarından borç alabilirler.
Fransa'ya 1961 yılından itibaren koloni vergisi ödemekte olan Afrika ülkeleri; Benin, Burkina Faso, Guinea-Bissau, Ivory Coast, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Cameroon, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo-Brazzaville, Ekvatoryal Gine ve Gabon.
Jacques Chirac'ın söylediği gibi; "Afrika olmadan Fransa, hızla bir üçüncü dünya ülkesi haline gelecektir."
Ve...
François Mitterand, "Afrika olmadan, Fransa'nın 21.yy'a gelindiğinde bir tarihi olmayacaktır."

Odatv için çeviren: Şıvan Okçuoğlu

15.4.15

Papa’razzi

George Clooney’nin eşi, Ermenistan’ın avukatı oldu.
Kim Kardashian belgesel çekmek için Ermenistan’a geldi.
Papa “soykırım” dedi.

*

Hadise “papa-razzi”ye döndü.

*

Ve aslına bakarsınız, kelimenin tam manasıyla cuk oturdu!

*
Sene 1958.
Roma.
Amerikalı milyarder Peter Howard, kontes sevgilisinin doğumgünü için Rugantino gece kulübünü kapatmıştı. New Orleans Jazz Band çalıyordu. Konuklar arasında, prensler, baronlar, Hollywood efsanesi Tyrone Power, Elsa Martinelli, Anita Ekberg, usta yönetmen Federico Fellini filan vardı. İran havyarı yerlere saçılıyor, Fransız şampanyası su gibi akıyordu. Mısır kralı Faruk da davetliydi. Evsahibi milyarder, krala sürpriz yapmak istedi. Rugantino’nun sahibi Romolo’yu yanına çağırdı, Faruk oryantale bayılır, gidin dansöz getirin, en iyisini bulun dedi. Saatler geceyarısı ikiyi gösterirken, “La Turca” getirildi.

*

Asıl ismi, Hermin Arslanoğlu’ydu. İstanbullu bir Ermeni kızıydı. Henüz 15 yaşındayken sahneye çıkmış, Zennube, Özcan Tekgül, Aysel Tanju, Necla Ateş gibi şöhretli oryantaller arasına girmişti. Paris, Kahire, Beyrut turnelerine götürülürdü. Türkiye’den taşınmış, dünya jet sosyetesinin eğlence merkezi haline gelen Roma’ya yerleşmişti. “Ayşe Nana” ismini kullanıyordu. “La Turca” diye tanınıyordu.

*

Apar topar getirildiği için yanında kostümü yoktu. Ama, hiç sorun değildi. Partinin alkol seviyesi iyice yükselmişti. Olduğun gibi dans et dediler. Beyaz tenli, uzun siyah saçlı, ince belli kadın, ayakkabılarını fırlattı, yalınayak ortaya çıktı, eteklerini sıyırdı, vücudundan seksapel fışkırıyordu, emredici bi ifadeyle, yere halı serin dedi. Tüm konuklar, masaların ortasındaki avuçiçi kadar yuvarlak pistin etrafında toplanmıştı. Roma imparatorluk hanedanından Prens Hercolani, ceketini çıkardı, halı serer gibi, piste attı. Peşinden, diğer centilmenler… Nana’nın ayaklarının altında, ceketten halı oluşmuştu.

*

Ritmik hareketlerle kıvrılmaya başladı. Yırtıcı bakışlarıyla etrafını süzüyor, büyülenmiş bakışlarla seyrediliyordu. İşte her şey o anda oldu… Evsahibi Amerikalı, üzerindekileri çıkar diye bağırdı. La Turca ağır ağır dansederken elbiselerini çıkardı, iççamaşırlarıyla kaldı. Ok yaydan çıkmıştı. Amerikalı bu sefer, sutyeni de çıkar diye bağırdı. Rugantino coşku çığlıklarıyla inlerken, Ayşe Nana kopçayı açıverdi.

*

Herkes kendinden öylesine geçmişti ki, gazeteci Tazio’nun şakır şakır deklanşöre bastığını kimse farketmemişti. Aslında, bu tür prestijli kulüplerin kapısında goril’ler beklerdi, içeri gazeteci alınmazdı. Ama, tecrübeli magazin muhabiri Tazio Secchiaroli her nasılsa içeri sızmış, kimseye çaktırmadan tam yedi kare’yi ölümsüzleştirmişti.

*

Girdiği gibi, süzülerek çıktı dışarı, atladı motosikletine, doooğru L’Espresso dergisine… Yazıişleri müdürleri, fotoğrafları görünce tırnaklarını yemeye başladı. Şahaneydi ama, nasıl yayınlayacaklardı? O dönemde, çıplak kadın fotoğrafı basmak, nükleer füzenin düğmesine basmak gibi bi şeydi. Vatikan ayağa kalkardı. Düşündüler taşındılar, göğüs uçlarını beyaz boyayla kapatarak yayınladılar.

*

Yer yerinden oynadı… Tiraj rekoru kırılmıştı ama, İtalya ayağa kalkmıştı. Nana’nın çıplak fotoğraflarını gören Katolik yobazlar akın akın kiliselere koştu, “kirlenen gözleri için” günah çıkarttı. Papalık makamı kaşlarını çatarak resmi açıklama yayınladı, “bu skandalın asla kabul edilemez” olduğunu ilan etti. Ayşe Nana hedef haline gelmişti, linç ediliyordu. Roma polisi tarafından “izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak”tan gözaltına alındı. Sınırdışı edilmesi isteniyordu. Amerikalı milyarder Peter Howard tarafından kefaleti ödendi, serbest bırakıldı. Ama hayatı mahvolmuştu… Sokağa bile çıkamıyor, her görüldüğü yerde yuhalanıyordu.

*

O gecenin bütün faturası ona kesilmiş, aforoz edilmişti. Kariyerinin zirvesindeyken, iş bulamaz hale geldi. “İtalyan halkından özür dilerim, Katolik kültürüne saygım sonsuz, hatta Katolik olmayı düşünüyorum” bile dedi ama, nafile… Affedilmedi. Sadece 38 koltuklu daracık bi salonda erotik danslar sergileyerek hayatını sürdürmeye çalıştı. Ve geçen sene, 78 yaşındayken, küskün şekilde vefat etti.

*

Gel gör ki… Bu talihsiz güzel kadın, o gecenin konukları arasında yeralan Federico Fellini’ye ilham kaynağı olmuştu.

*

Beş defa Oscar ödülü kazanan, usta yönetmen Fellini… O geceden yola çıkarak, La Dolce Vita, Tatlı Hayat’ı çekti.

*

Film büyük infial yarattı. Fellini de Ayşe Nana gibi saldırıya uğradı, Vatikan’ın baskılarına maruz kaldı, sansürlenmeye çalışıldı, hakkında davalar açıldı… Umursamadı. İki sene sonra, 1960’da vizyona soktu.

*

Başrollerinde Anita Ekberg’le Marcello Mastroianni oynuyordu. Ayşe Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştı. Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı. Gazetecinin filmdeki ismi “Paparazzo”ydu.

*

La Dolce Vita’daki Paparazzo ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu: Paparazzi!

*

Evet…
Fellini’ye ilham veren, Ayşe Nana’ydı. Ayşe Nana’nın çıplak fotoğrafını çeken gazeteci ise, paparazzilik mesleğinin miladıydı.

*

Demem o ki…
Türkiyeli Ermeni kızının Papa tarafından lanetlenmesi, paparazzilik mesleğinin doğmasına yol açmıştı. Şimdi aynı Vatikan “papa-razzi”liğe merak sarmış, bize “hoşgörü ve insanlık” dersi vermeye çalışıyor.

*

Keşke Fellini yaşasaydı da, başrollerinde Papa’yla Kim Kardashian’ın oynadığı bir film daha çekseydi… İsmini de “soykıvırım” koysaydı!

Yılmaz Özdil, Sözcü, 15 Nisan 2015

23.6.13

Online haklarınızı kim koruyor?

Prism skandalından bahsedeceğiz biraz. Haklarınız için Amerikalılardan açık açık neden hesap sorulmuyor ona bakacağız.
Kim koruyacak hakkınızı? Eğer başka bir ülkenin online kişisel bilgilerinize erişimi olduğu anlaşılırsa, bunun peşine düşmek kimin görevi? Öncelikle hükümetin değil mi? Peki İngilizlerin Bakan Mehmet Şimşek’i kendi ülkelerindeki bir toplantıda dinlediği ortaya çıkınca hemen “doğruysa skandal” açıklaması yapan Türk hükümetinin, Amerikalıların ‘Prism’ dediği bir programla Facebook, Twitter ne kadar sosyal ağ, Google, Microsoft, ne kadar e-posta servis sağlayıcı varsa, hepsinin server’ları üzerinden sizi izleyebildikleri ortaya çıkınca neden sesi çıkmıyor? Bakan’ın çok çok önemli hakları için kıyameti koparırlarken sizin mahremiyetiniz demek pek umurlarında değil. Öyle mi? Peki bu normal mi? 70 küsur milyonun her türlü güvenliğinden sorumlu hükümet eğer bunu da yapmayacaksa, başka ne yapacak bana söyler misiniz?
Hikâye, eskiden CIA’de çalışırken edindiği yüksek düzeyli güvenlik sertifikasıyla daha fazla maaşa CIA taşeronu danışmanlık şirketi Booz Allen Hamilton’a geçen Edward Snowden’ın (30) ifşaatıyla patladı. Washington Post’a yolladığı 41 sayfalık bir sunumun Post’un yayımlamaya cesaret edebildiği sadece dört sayfasında, Amerikalıların Prism’le dünyada herkesin dijital sırlarına ulaşabildiği ortaya çıktı.

BIG DATA
Ben de skandal ortaya çıkınca Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndaki brifinglerde sormaya başladım. “Size şimdiye kadar bu konuda kaygılarını ileten ve bilgi isteyen bir yabancı hükümet oldu mu?” diye. Sözcü de sürekli “Duymadım” dedi. Baktım olacak gibi değil. Vazgeçtim. Bu sefer “Bu programın kapasitesinden başka hükümetleri de yararlandırdınız mı?” diye sormaya başladım. Öyle ya... Bir hükümetin bu konuda Amerika’dan hesap sormaması için ancak işin içinde olması lazım. Onu sorunca da sözcü, “Bu konuyu tartışmam” diye cevap vermeye başladı.
Sorun şu: İki ayrı olay var. Guardian gazetesinin ortaya çıkardığı birincisinde, Amerikan hükümeti, kendi vatandaşlarınınki dahil Amerikan telefon operatörleri üzerinden yapılan arama dökümlerini arşivliyor. İçerik yok. Sadece kim kiminle konuşmuş. Bununla ‘Big data’ denilen bir üst veri oluşturuyor. İhtiyaç olunca da... Mesela bir terör saldırısı riski halinde veriyi açıp bakıyor. Amerikalılar tabii köpürdü. Hükümet mahkeme kararı olmadan mahremiyetimizi nasıl ihlal eder, diye. Yönetim de dedi ki, “Her şey yasal bize güvenin.”
Sonra ikinci olarak, Post bu Prism işini yazdı. Amerikalılar yine ayaklandı. Ama yönetim, “Dökümler Amerikalılara ilişkindi ama Prism daha çok yabancılara yönelik, merak etmeyin” deyip iç politika kısmından sıyrıldı. Çünkü kamuoyu ve basın da, büyük oranda “E iyi o zaman” dedi. Prism için “Yabancıların hakkı yok mu, yabancı hükümetler bu işin peşine düşmüyor mu?” diye etrafta yerli yersiz soru soran sadece  birkaç yabancı gazeteci kaldı.
Gördünüz değil mi?...  “Alman Hükümeti, Obama Yönetimi’ne Prism işi yüzünden yüklenmiş” haberleri çıkınca, Obama çarşamba günü Berlin’deki Brandenburg Kapısı’nda 200 bin kişiye nasıl izahat verdi. “Mevcut programlarımız, hukukun üstünlüğüyle bağlıdır. Ve güvenliğimize yönelik tehditlere odaklı, sıradan insanların iletişimlerine değil” diye başlayıp Prism demeden uzun uzun nasıl günah çıkardı. İşte anlamadığım… Obama neden sadece Alman hükümetiyle çalışmalarına vurgu yaptı da Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer ülkelere benzer türden bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmedi? 

HESAP SORMA
Ya da acaba ben soruları yanlış mı soruyorum? Aslında şöyle düşünsem daha mı doğru olur: “Elinizde böyle bir kapasite varken ve dünyada erişemeyeceğiniz dijital bilgi kalmamışken, kim sizden kendi vatandaşlarının hakkını aramak için hesap sorabilir ki!”
Mesela Türkiye’yi ele alın. Son beş yıllık siyasi tarihi, dijital skandallarla sarsılmış bir ülkesiniz. Gazetecilerinize virüslü mesajlar yollandığı iddiaları var. Muhalefet lideriniz internete yüklenen bir kasetle gitmiş. Bir ara neredeyse her gün sanal âleme ses kasetleri düşmüş, seçim aday listeleri altüst olmuş, bunlar yüzünden insanlar hapse atılmış. Ve karşınızdaki ülke, elindeki teknolojiyle bunların hepsinin iç yüzüne vâkıf. Siz bunları ya hiç ortaya çıkarmaya bile çalışmamışsınız ya da uğraşmışsınız ama bulamamışsınız ya da bulmuşsunuz ama açıklamıyorsunuz. Her durumda, karşınızdakinin size karşı üstünlüğünü hayal edebiliyor musunuz! İki ülke lideri olarak oturduğunuzda bu şartlarda adil bir müzakere yürütebilmenize en ufak bir ihtimal var mı? Geçtim herhangi bir dış politika konusunda baskı kabiliyetini, “Benim vatandaşlarımı izledin mi?” demeye bile cesaretiniz olabilir mi?
Bagaj, diyorlar buna…
Batı demokrasileri, yıpranmadan, bagajları çoğalmadan, temsil ettikleri kitlelerin haklarını güçlü bir şekilde koruyabilmeleri için liderleri bir süre sonra neden görevlerini bırakmaya zorluyor, şimdi anlıyor musunuz?
Hürriyet, Tolga TANIŞ, 23 Haziran 2013

28.2.13

Azerilere Ermeni saldırısı

"Bugün Hocalı katliamının yıldönümü" diyen iki Azeri genç, Fransa'da darp edildi.

Fransa’daki Ermeniler’in, Fransız Ulusal Meclisi’nde Sumget olayları ve Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili yaptıkları toplantıda soru soran ve “Bugün Hocalı katliamının yıldönümü” diyen iki Azeri’yi dövdüğü belirtildi.
Irkçı Ermeni partisi Federation Revolutionnaire Armenienne Dasnaksutyun üyesi oldukları öne sürülen 40 kadar Ermeni, konuşmayı dinlemeye gelen ve 26 Şubat’ın Hocalı katliamının yıldönümü olduğunu söyleyen Paris’teki Azerbaycan Evi’nin yöneticisi 29 yaşındaki Mirvari Fataliyeva ve Paris’te öğrenci olan 25 yaşındaki Vüsal Hüseynov’a saldırdı. Azeri haber ajansı APA, Vüsal Hüseyinov’un darp edildiği sırada kadın gösterici Mirvari Fataliyeva’nın kaçarak diğer salonda toplantı yapanlardan yardım istediğini; bu sayede ölümden döndüklerini yazdı.
Ajans Ermeniler’in yaptığı toplantıya sözde Yukarı Karabağ devleti Fransa temsilcisi Hovhannes Kevorkian, Ermenistan’ın Paris Büyükelçisi Viken Tchitetchian, sözde Yukarı Karabağ devleti eski dışişleri bakanı Georgi Petrossyan, Fransa Val de Marne bölgesi milletvekili Rene Rouquet, Fransa Loire bölgesi milletvekili François Rochebloine, Irkçı Ermeni partisi Dasnaksutyun’un batı Avrupa temsilcisi Mourad Papazian ve 40 kadar aktivist ve Daşnak sempatizanın katıldığını yazdı.
Olaya Fransız milletvekillerinin seyirci kaldıklarını belirten Mirvari Fatalyeva, adli tıptan rapor alıp olayı Fransız mahkemelerine taşıyacaklarını belirtti. DHA muhabirinin telefon ile ulaştığı Azerbaycan’ın Paris Büyükelçisi Elçin Amirbayov, olayı duyar duymaz meclise gittiğini, güvenlik görevlilerinin Fataliyeva ve Hüseynov’u linçten kurtardıklarını gördüğünü, dövülen gençlere ilk sağlık müdahalesinin mecliste yapılığını, ardından kendisinin iki genci en yakındaki hastaneye götürdüğünü söyledi.
Büyükelçisi Amirbayov, Vüsal Hüseynov’un iç organlarının zarar gördüğünü, kaburga kemiğinin kırıldığının, Mirvari Fataliyeva’nın ise yüzünde darp sonucu ezilmeler olduğunun tespit edildiğini söyledi.

Sözcü, Şubat 27, 2013

Oscar dediğin baştan sona siyaset

ÇOK belli ki, Oscar'ları dağıtan "Academy" ya da tam adıyla "The Academy of Motion Picture Arts and Sciences", tam anlamıyla ABD milliyetçiliğinin, Neo-Con'ların ve Yahudi lobisinin kontrolü altında. Oscar ödülleri tam olarak ABD'nin siyasi amaçları ve kültürü doğrultusunda dağıtılıp yönlendiriliyor. Bunun böyle olduğu zaten çoktandır belliydi ama Kathryn Bigelow'un o beş para etmez filmine sadece ve sadece Irak'ta geçtiği ve ABD askeri tarzını yansıttığı için Oscar verildiği gün bu durum netleşmişti. Şimdi de tam İran meselesi ısıtılırken, İran rejiminin karanlığı üzerine yapılmış bir filme, hem de Başkan'ın eşi eliyle Oscar verilmesi, üzerine tüy dikti. 
Argo elbette kötü bir film değil, ama rakipleriyle kıyaslandığı zaman Oscar'ı alması mümkün değil. Üstelik de böyle bir film olabilir mi?
İran rejimini zerre savunacak halim yok, fakat bir tane bile "iyi İranlı" olmayan bir İran olabilir mi? Bir ülke halkı tamamıyla böylesine kara ve karanlık gösterilebilir mi? Bir halk, bir kültür sadece ve sadece rejimi baskıcı diye "aşağılık bir halk" olarak gösterilebilir mi? Ve bu haksızlığa Oscar verilebilir mi?
Verilebildiğini gördük. Oscar'ın da ne b.k olduğunu bir kez daha anladık.
Fatih Altaylı, Habertürk, 27 Şubat 2013

 * * *


Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!
Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor! Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar!
Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.
Filme gelirsek... Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.
 MEHMET ALİ GÜLLER, / Beyaz Saray CIA’ya OSCAR verdi, Aydınlık,   27 Şubat 2013 


* * *



Beyaz Saray’ın Oscar’ları


Bu yılın Oscar’larında, kurgu ve gerçek hiç olmadığı denli iç içeydi.
Oscar töreninde “en iyi film ödülünü” açıklamak misyonunu üstlenen Michelle Obama kırmızı halı starlarına nispet yapan bir havadaydı.
“Beyaz Saray”dan Oscar’ların dağıtıldığı tiyatro ile canlı bağlantı kuran “first lady”, süper iddialı Hollywood yıldızlarıyla şıklık yarışına girmişti.
Moda dünyasında moda olan kâhkülleri, askılı dekolte, gümüş rengi elbisesi ile “Mrs. Obama”yı, Oscar camiası kadınlarından ayırt etmek mümkün değildi.
Sesi kısıp salt görüntülere baktığınızda pekâlâ Halle Berry-vari hoş bir siyah derili Hollywood yıldızı ile yüz yüze olduğunuzu düşünebilirdiniz.
Söylenenlere kulak kabartıldığında ise damardan yapılan bir “Beyaz Saray” propagandası devreye giriyordu.
“Bu yıl Oscar’a aday gösterilen filmler bizi güldürdü, ağlattı, birbirimize daha yaklaştırdı” diyordu ABD başkanının eşi: “Bu filmler, çok çalışıp kendimize inandığımızda, her türlü zorlukların üstesinden geleceğimizi gösterdi!”
Örneğin hangi zorlukların?
Hukuk dışı işkenceyle CIA’nın avladığı Usame bin Ladin’in öldürülüşü ya da gene CIA marifetiyle İran yobazlarının elinden kaçırılan ABD’li yurttaşların kurtuluşunun…
Hollywood’la Beyaz Saray arasındaki tüm ölçüler böylece ortadan kalktı. Birlikte bunu gördük önceki gece.
Gerçi Holyywood’a öteden beri hep Amerikan emperyalizminin aracı gözüyle bakanlar çok olmuştu ama kurgu ile gerçek hiçbir zaman bu denli içli dışlı olmamış, bu oranda kör kör parmağım gözüne açık ve net hemhal olmamıştı.

Embedded sinemanın zaferi
“En iyi ses kurgusu” ödülünü alan filmlerden biri olan “Zero Dark Thirty” -misal- tümüyle “embedded” yöntemlerle, Usama bin Ladin’in takibi hakkında CIA’nın verdiği her türlü destek ve bilgiyle üretilmişti.
“En iyi film” ödülünü kazanan “Argo” tam bir “CIA güzellemesi” olarak çalışılmıştı.
Resmi tarih ve Hollywood’un kurgu dünyası arasında bundan böyle hiçbir boşluk kalmamıştı.
Amerikan emperyalizminin, Avrupa solu tarafından ağır biçimde eleştirildiği Soğuk Savaş yıllarının Vietnam filmlerini düşündüm Oscar’ları izlerken.
Bu yeni “embedded” prodüksiyonlar yanında, “Müfreze/Platoon” tarzı Soğuk Savaş yıllarının yapımları aklımdan geçti. “Müfreze” vaktiyle örneğin “en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi kurgu, en iyi ses” olmak üzere az buz değil 4 Oscar almış bir filmdi ama “savaş, şiddet karşıtı” duruşuyla, resmi tarihe de mesafe koyabilmişti.
Oysa bugün bu mesafe sıfırlanmış durumda.

Uygarlık çatışmasına alkış
Paradigma değişikliği burada.
Bu paradigma değişikliğini mesele edecek sol bir kültür de yok artık. Orada burada bazı çatlak sesler çıksa da ana akım medya ile Batılı ortalama izleyicinin tutumu, Hollywood’un “embedded” değişimine ayak uydurmak, hatta alkış tutmak şeklinde.
“Alkış tutmak” ifadesini yalnız mecazi anlamda kullanmıyorum…
“Argo”yu, geçen güz aylarında, henüz daha film Türkiye’ye gelmeden önce İtalya’da görmüştüm.
Roma’da “yalnız yabancı dildeki” gösterimlerin izlenebildiği, salt entelektüel çevrelerin devam ettiği bir sinemada yakaladığım filmin sonunda, seyirciler salonu alkıştan yıktılar.
Kalburüstü bir İtalyan sinemasında, “Kurtlar Vadisi” izleyicisi tepkisi görmek beni şaşırttı.
Argo’nun öyküsünü muhtemelen biliyorsunuz.
79’da Humeyni yılları Tahranı kaynarken ABD Büyükelçiliği İslamcılarca rehin alınıyor. Konsolosluktan 6 görevli, ilk kargaşada hemen yakındaki Kanada Büyükelçiliği’ne sığınıyor ve burada 79 gün saklanıyor ama ABD’li diplomatların ikametleri uzadıkça, varlıklarının açığa çıkma ihtimali artıyor. Rehineleri buradan çıkarıp gizlice ABD’ye götürmek şart oluyor. CIA görevlisi Tony Mendez (Ben Affleck) bu amaçla yaratıcı bir plan yapıyor. Humeyni tsunamisi ortasındaki İran’a bir “yıldız savaşları” filmi çekmek için gelen Hollywood yapımcısı kimliğine bürünüp Kanada Büyükelçiliği’ndeki diplomatları filmin “kast” kisvesiyle dışarı çıkartıyor ve arkadan Mehrabad Havaalanı’ndan özgürlüklerine uçuruyor.

Bu Humeyni Tahranı nere, İtalya nere değil mi?
Ne var ki Roma’nın kalburüstü sinemaseverleri dahi, tipik bir “uygarlık çatışması” şablonuyla izledikleri öykünün sonunda artık “uygar Batılıların vahşi İslamcıların elinden kurtarılmasını” alkışlamak ihtiyacı duyuyor.
Beyaz Saray propagandası başka deyişle sadece ABD’yi değil, dünyayı ele geçirmiş durumda.
Bu Oscar’lar son kertede, işte bu olgunun taçlandırılması.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 26 Şubat 2013