'demokrasi' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
'demokrasi' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.16

Rusya okuması

2016’da Rusya ile yatıp kalkar olduk. Ankara’daki siyasal İslamcı heyetin sancılı U dönüşü sonucu Rusya ile gelen ‘normalleşme adımlarıyla’ uzun bir yaz geçirdik. 2016’yı Halep’ten cihatçıları söküp atan Rusya-Türkiye-İran mutabakatı ve trajik Rus Büyükelçisi suikastıyla kapatırken, Rusya hepimizin dilinde. O sağcısıyla, solcusuyla pek bilmediğimiz, pek anlamadığımız Rusya...
Doğrusu Rusya uzmanı meslektaşlarım varken konuşmayı zul sayarım. Tek yaptığım 1990’lardan beri Rusya’yı daha ziyade dış politika odaklı izlemek. Ve ABD ve Avrupa’nın başını çektiği Batı dünyası, siyasi nüfuz/ekonomik çıkarlar için dünyanın diğer coğrafyalarına bizzat kendi değerlerini ayaklar altına alacak bir riyakarlıkla yüklenirken, Moskova’daki siyasi aklı anlamaya çalışmaktan ibaret.

*** 

Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yaşanan sallantılı dönemden çıkışa damgasını vuran isim. Kavramlaştırma mütehassısı Batılıların ‘Putin’i dert edinmeleri normal. Genç bir dış haberci olarak, Ocak 2000’de başa geçtiğinde, herkesin ‘Yeltsin’in kuklası’ saptaması yaptığı dönemde, ‘Bu Putin bildiğiniz Rasputin değil’ diyerek Siloviki’nin ipleri eline almasını yazmıştım. Ben de o gün bugündür kendisini ‘dert edinir’ izlerim. Batılılar 2000’lerde ‘otoriterlik’ ve ‘milliyetçilik’ altbaşlıkları üzerinde ‘Putinizm’ kavramlaştırması türettiler. Rus siyasi geleneğinin otoriter eğilimleri vakıa iken, 20 yüzyıl tarihi ‘halkların kardeşliği’ ile geçmiş bir diyarda ‘milliyetçilik’ etiketinin uymadığı muhakkak. Bu sebepten Putin’in en son geçen hafta vatandaşlarına seslenirken, “Çokuluslu toplumumuzun istikrarını hedef alan yabancı düşmanlığı&milliyetçilik propagandasını durdurmalıyız” söylemini de anlamamışlardır. Başka şeyleri de anlamadıkları –mevzu buysa tabii- gibi. Misal, Rusya realpolitiğini... Velhasıl 2000-2004 ve 2004-2008’deki iki dönem başkanlığın ardından 2008-2012’deki başbakanlığa geçen Putin Dimitri Medvedev’le ‘tandeme’ başvurduğunda, Batılılar ‘umudumuz liberal Medvedev’ derken, gülüp geçtiğimi anımsıyorum.

*** 

Olan baştan belliydi aslında. Koca bir ülkede kapitalist ve neoliberal dünyaya bir anda açılmanın çöküşünü gören Siloviki’nin işe el koyması. Putin, salt kendi çevresini zengin eden oligarşik yapıya savaş açarken, vergi düzenlemeleri, toprak reformu eşliğinde liberal ekonomik reformlara da imza attı. Yoksulluk yarı yarıya azaldı. ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı yangının sonucu olarak petrol fiyatları yardımcı oldu.

*** 

Batı’nın Yugoslavya’yı parçalamasıyla Balkanlar’dan sürülmüş Ruslar imparatorluk ve Sovyet mirasını harmanladıkları dış politikayı ise kısa sürede dengelediler. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya uzanan ilişkiler tesis ettiler. Üzerlerine gelinmedikçe hamle yapmadılar. Gorbaçov’a vaadlerini tutmayan Batı’nın NATO üzerinden mütemadiyen genişleme/çevreleme hamleleri, Doğu Avrupa’ya bitmeyen füzel kalkanı planları Rusya’da sadece ‘savunma refleksi’ üretti. 2004 Ukrayna, 2006 Gürcistan krizleri, 2014’te ABD/AB’nin neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesi yaptırması aynı refleksi pekiştirdi. 2004 Turuncu Devrim’i Batı açısından yerel dinamiklerle geri tepen kısmi kısmi başarı yaratmışken, Rusya, Kafkasya’nın ‘küçük emperyalisti’ Gürcistan’ın 1990’ların başından beri donmuş kriz alanları Güney Osetya/Abhazya’ya Bush yönetiminin teşvikiyle abanmasını cezasız bırakmadı. Tiflis’in bileği birkaç günde büküldü, ama Tiflis’i işgal eden de olmadı. Rusya yola getirip çekildi.
Ukrayna’da ise 2014’te bu kez ABD/AB neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesine girişince aynı ‘savunma refleksi’ yine zuhur etti. Doğu Ukrayna’daki geniş Rus nüfus Moskova’ya hareket alanı sağladı. Kiev’de Batı yanlısı yeni oligarklar ile neonazi ittifakı tesis edilirken, Batı projesi ülkenin doğusuna yansıyamadı. Üstelik Karadeniz’deki kritik Sivastopol üssüne evsahipliği yapan Hruşçev’in Ukrayna Sovyet’ine vakti zamanında armağanı olmuş Kırım da gayet meşru bir referandumla Rusya Federasyonu’na bağlandı. Ortada Batı’nın kendi çıkarları uğruna eğip büküverdiği uluslararası hukuka göre de bir mesele olmaması icab eder.

*** 

Ne ilginçtir ki, ‘emperyalizm’ atıfları yapılan Rusya, Libya’da geri çekildi. Lakin Suriye’de aynı hataya düşmediler. Zira siyasal İslam maşasıyla rejim değişikliği teması Moskova için ‘başka bir şeydi’. Rusya’nın geniş Müslüman topluluğunun Körfez ideolojisiyle radikalleştirilmesi deneyimi yaşanmıştı, bu kez de geçit verilmesi imkansızdı. Önlem Ortadoğu sahasında alındı. Lakin bu derdin İslam’la olduğu manasına gelmez. Ruslar açısından asıl dert siyasal İslam’ı en radikal hali kendilerine dokunmadıkça başkalarının topraklarında maşa olarak kullanmaktan kaçınmayan Batı’dır.
En nihayetinde Suriye’de 20. Yy modernleşmesinin ürürü Şam yönetiminin yardımına Rusya’nın kararlı biçimde koşması artı hanesine yazmıştır. Öyle ki Rusya, Ortadoğu'da Batı'nın siyasal İslam maşasıyla ülkeleri parçalama girişimine karşı modernleşme unsurlarının ‘garantörü’ kılmayı başardı kendisini.

*** 

Rus diplomasisi bütün bu süreçlerde Batı ile işbirliğine, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere hep vurgu yaptı. Karşılığını da görmedi. Rusya bugün Obama yönetiminin başarısız ‘pivot Asya’ politikasının karşısında da Çin ile birlikte Avrasya entegrasyonuna soyunuyor. Ve Kissinger’ın son dönemde telkin ettiği ‘böl-yönet’ taktiğinin işe yarayacağı doğrusu çok şüpheli.

***

Rusya Federasyonu elbette cennet değil. Sosyalist bir sistemi de yok. Lakin Rusya Federasyonu’nu yanlış da anlamamak, taşları yerine oturtmak gerekir. Burası milyonlarca Müslüman dahil farklı etnik/dini aidiyetlere sahip insanın ‘üst kimlik’ şemsiyesi altında dünyanın pek çok yerine nazaran gayet güzel bir arada yaşabildiği kozmopolit bir diyar. Batı’dan öğreneceği bir ‘kozmopolitlik’ de yok.
Moskova için dış politikada ise uluslararası hukuk çerçevesinde bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü asli belirleyici. İttifakları çıkar odaklı. Tek belirleyen olma hevesi de, dünyada ‘ayrıcalıklı konumum olmalı’ kibri de bulunmuyor. Lakin siyasal İslam’daki radikalleşme potansiyalinin de gayet idrakındalar. Salt Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı heyete dair kuşkuları bunun tezahürüdür.

*** 

Kanımca Batılıların biçare ‘Putinizm’ diye andıkları mefhumun ise altı boş, zira ideolojik altyapısı olmayan bir model olamaz. Ruslar gömdükleri sosyalizm ideali üzerine düşünmeli. Ama kendi ‘ideallerini’ kendi elleriyle gömmelerinin bedellerini aşırı sağ patlamasıyla ödeyen Avrupalıların düşünecek çok mefhumları var. Bu mevzuda Rusya’nın özel bir rolü filan da yok. Bugün AB’ye neoliberal kurtarma paketleri dayatan Merkel, 18 senelik iktidarını tamamlayacak şekilde dördüncü dönem başbakanlığa hazırlanırken; 300 küsur senedir soyisimleri zincirleriyle namlı başkanlar tarihine sahip ABD’nin ulusal güvenlik aparatını corporate medyanın tamamladığı sistem krizin eşiğindeyken... Ortadoğu’ya dair olanca yalan dolan haber ve analizleri artık ABD seçimlerini Rusya’nın karıştırdığı miti eklenir olacak şekilde gülünç konumlara düşürken... İronik tabii ki, ‘tarihin sonunu’ çok erken ilan etmişlerdi.

*** 

Yazımı yazarken aklıma Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasındaki ‘demokratlıkla’ ilgili sözleri düştü. Anımsatma niyetine aktarayım:
“Ben katıksız bir demokrat mıyım? (gülüşmeler) Elbette öyleyim. Kesinlikle. Sorun şu dünyada yalnız olmam. Sadece Amerika’da neler olduğuna bir bakın, korkunç -işkence, evsiz insanlar, Guantanamo, yargılanmadan yahut soruşturulmadan gözaltına alınan insanlar. Ve Avrupa’ya bakın –göstericilere sert müdahaleler, plastik kurşunlar ve gözyaşartıcı gazlar başkentlerde kullanılıyor- göstericiler sokaklarda öldürülüyor. Benimse Gandhi öldüğünden bu yana konuşacak kimsem yok.”
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 26 Aralık 2016 Pazartesi

11.11.16

The sneering response to Trump’s victory reveals exactly why he won

If you want to know why Trump won, just look at the response to his winning. The lofty contempt for ‘low information’ Americans. The barely concealed disgust for the rednecks and cretins of ‘flyover’ America who are apparently racist and misogynistic and homophobic. The haughty sneering at the vulgar, moneyed American political system and how it has allowed a wealthy candidate to poison the little people’s mushy, malleable minds. The suggestion that American women, more than 40 per cent of whom are thought to have voted for Trump, suffer from internalised misogyny: that is, they don’t know their own minds, the poor dears. The hysterical, borderline apocalyptic claims that the world is now infernally screwed because ‘our candidate’, the good, pure person, didn’t get in.
This response to Trump’s victory reveals why Trump was victorious. Because those who do politics these days — the political establishment, the media, the academy, the celeb set — are so contemptuous of ordinary people, so hateful of the herd, so convinced that the mass of society cannot be trusted to make political decisions, and now those ordinary people have given their response to such top-down sneering and prejudice.
Oh, the irony of observers denouncing Middle America as a seething hotbed of hatred even as they hatefully libel it a dumb and ugly mob. Having turned America’s ‘left behind’ into the butt of every clever East Coast joke, and the target of every handwringing newspaper article about America’s dark heart and its strange, Bible-toting inhabitants, the political and cultural establishment can’t now be surprised that so many of those people have turned around and said… well, it begins with F and ends with U.
The respectable set’s allergy to Trump is fundamentally an allergy to the idea of democracy itself. To them, Trump’s rise confirms the folly of asking the ignorant, the everyday, the non-subscribers to the New York Times, to decide on important political matters. They’re explicit about this now. In the run-up to election day, big-name commentators wondered out loud if democracy is all it’s cracked up to be. Trump’s ascendancy showed we need better checks and balances on ‘the passions of the mob’, said Andrew Sullivan. We should ‘cool and restrain [these] temporary populist passions’, he said, and refuse to allow ‘feeling, emotion’ to override ‘reasoned deliberation’. The little folks only feel and wail, you see, and it’s down to the grown-ups in the system to think coolly on their behalf.
Elsewhere, a writer for the New York Times asked Americans to consider installing a monarchy, which could rise above the ‘toxic partisanship’ of party politics — that is, above open, swirling, demos-stuffed political debate. In a new book called ‘Against Democracy’ — says it all — Georgetown philosopher Jason Brennan argues for an epistocracy, an ‘aristocracy of the wise’, who might decide political matters for those of us who are ‘low information’ (ie. stupid). This echoes the anti-democratic turn of liberals in the 2000s, when it was argued that daft, Bush-backing Americans increasingly made decisions, ‘not with their linear, logical left brain, but with their lizard, more emotional right brain’, in Arianna Huffington’s words. Such vile contempt for the political, democratic capacities of the ordinary person has been in great evidence following Trump’s win — across Twitter and in apocalypse-tinged instant responses — and it is likely to intensify. Anti-Trump will morph more explicitly into anti-democracy.
If this all sounds familiar, that’s because it’s the same kind of pleb-fearing horror that greeted the Brexit result four months ago. ‘Why elections are bad for democracy’, a headline in the Guardian said. The people are deluded and it is the task of those with ‘reason and expertise’ to ‘un-delude’ them, said a writer for Foreign Policy. ‘What if democracy doesn’t work? What if it never has and never will?’, wondered a pained George Monbiot. Boom. That’s it. The secret and not-so-secret cry of the elites and the experts and the observers over both Brexit and Trump is precisely that: ‘What if democracy doesn’t work?’ It’s not so much Trump they fear as the system that allowed him to get to the White House: that pesky, ridiculous system where we must ask ordinary people — shudder — what they think should happen in the nation.
The anti-Brexit anti-democrats claimed they were merely opposed to using rough, simplistic referendums to decide on huge matters. That kind of democracy is too direct, they said. Yet now they’re raging over the election of Trump via a far more complicated, tempered democratic system. That’s because — and I know this is strong, but I’m sure it’s correct — it is democracy itself that they hate. Not referendums, not Ukip’s blather, not only direct democracy, but democracy as an idea. Against democracy — so many of them are now. It is the engagement of the throng in political life that they fear. It is the people — ordinary, working, non-PhD-holding people — whom they dread and disdain. It is what got Trump to the White House — the right of all adults, even the dumb ones, to decide about politics — that gives them sleepless nights
This nasty, reactionary turn against democracy by so many of the well-educated both explains the victory of Trump, which neatly doubles up as a slap in the face of the establishment, and confirms why democracy is more important today than it has ever been. Because it really would be folly, madness in fact, to let an elite that so little understands ordinary people, and in fact loathes them, to run society unilaterally. Now that would be dangerous, more dangerous than Trump.
 , The Spectator, 9 Kasım 2016

17.7.16

Rezillik…


Cuma akşamını cumartesi sabahına bağlayan gece, Türkiye’deki görsel medyanın çoğunluk yandaşından azınlık muhalifine; ekranda boy gösteren hemen tüm temsilcilerinden iğrendim, sözümona gazetecilerin haberlerinden ve yorumlarından tiksindim.
Hepsi, istisnasız hepsi; bu ülkede çoktandır biten bir anayasallık, delik deşik edilmiş bir hukuk, olmayan bir meşruiyet ve gölgesi bile kalmayan demokrasiyi savunmak adına ayağıyla darbe yapmaya kalkışanları tekmelerken… Eliyle asıl darbeyi yapmış, rejimi çökertmiş ve devleti bitirmiş olanlara dayanıyor, onların sırtını sıvazlıyordu!
Oysa ifade, ancak fikir bağımsız ise özgürdür.
Basında fikir ve ifade özgürlüğünden, ancak ilkeler üzerinde ve hiçbir güç ya da etki odağına yamanmadan, tüm taraflardan bağımsız var olunuyorsa söz edilebilir.
Tarafsız habercilik tam da böyle bir bağımsızlığı gerektirir. Taraflı habercilikte ise elbette ne fikir özgürdür ne de ifade. Dolayısıyla taraflı gazeteci, aslında gazeteci değil reklamcıdır!
Diyeceksiniz ki tarafsızlık muğlak, ütopik ya da izafi bir kavramdır. Doğru.
Ama tıpkı demokrasi gibi, mümkün olduğunca yaklaşılması gereken bir idealdir, tarafsız habercilik.
Türkiye’de böyle bir ideal taşıyan, tarafsız olmaya gayret eden haberci yok denecek kadar az artık.
***
Köşe yazarlığı, elbette habercilik değil, hatta bence gazetecilik bile değil, yorumculuk. Adı üstünde, yorumun da tarafsız olma yükümlülüğü yok. Ama sözde, özde ve yazıda dürüstlük gereği her zaman var!
Yanlışlarım ve doğrularımla varlığımı otuz bir yıldır sürdürdüğüm medyada, 1985’ten 2005’e muhabirlik yaptım. 1996’dan 2010’a hem haberci, hem köşe yazarı. Artık sadece köşe yazarıyım. Habercilikte tarafsız olmaya çalıştım. Taraflı olduğum köşe yazarlığında ise hiçbir iktidara yamanmadığım gibi, muhalefete bile muhalif bir çizgi sürdürdüm.
Bu tutum bana çok kaybettirdi, ama paha biçilemez bir değer kazandırdı: Beynimle yüreğim arasında hiç parazit yok ve yukarda betimlediğim çakma gazeteciliği var gücümle eleştirmek, kınamak hakkını görüyorum kendimde.
O gece, 2013’te Gezi Parkı’nda toplanan masum ve silahsız gençleri darbe yapıyorlar diye gazlayan, döven, öldüren darbecilerin iktidarlarını savunsunlar diye sokağa döktüğü IŞİD zihniyetini “demokrasiyi savunan halk” diye sunan çakma gazeteciliği şiddetle kınıyorum.
Bu ülkede demokrasi ne kadar yoksa, onların da aklı, vicdanı, meslek ahlakı o kadar yok!
***
Fethullah Gülen cemaatinin tehlikeli yapılanmasını yalnız Türkiye’de değil, yabancı basında da kamuoyuna 1996’dan beri kapsamlı araştırmalarla açıklamaya çalışan gazetecilerden biri olarak; ordudan ABD’ci Fethullahçılar ayıklanacak diye bu ülkede hukuk devletini, demokrasiyi, laik cumhuriyeti bitiren AKP iktidarına arka çıkan ulusalcılara bir çift sözüm var:
Tekbir sesleriyle parası olmadığı için zorunlu askerlik yapan zavallı erleri linç eden, kafasını kesen ümmetle mi bu ülkeye ulusal bağımsızlık kazandıracaksınız? Ne kadar korkunç bir yanılgı!
Hiçbirimizin istemediği askeri bir darbeye karşı çıkmak için iktidarın yanında yer alıp demokrasi havariliğine soyunan sözde demokrat medyacılara gelince, onlara da şöyle seslenmek isterim:
Demokrasi, demokrasiyi bitirenlerin yanında yeşermez ve gerçek demokratların faşizme karşı faşizmi savunması abestir!
Hem dürüstlük, hem de cesaret, yanlış tarafta olanlara topyekün kafa tutmayı, yapayalnız kalmak pahasına gerçek demokrasi fikrini savunmayı gerektirir.
Ama sizlerde, ne o dürüstlük var ne de cesaret. Zaten demokrat da değilsiniz, her zaman kim güçlüyse ona yamandınız!
***
Olaylar sırasında başta odatv.com, abcgazetesi. com gibi internet gazetelerinin dışında hiçbir televizyon kanalından doğru haber alamadık. Hepsi kirli bilgiyle perdeli, hepsi iktidar tarafından yönetilen algı operasyonunun bir parçasıydı.
Yaşanılan darbe girişimi de bir üst akıl tarafından birkaç bin askerin kandırılıp feda edilmesi üzerine kurulmuş; iktidarı devirmek amacına ulaşamasın diye özellikle beceriksiz hazırlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum.
Cicero, her türlü komplodaki üst aklı bulmak için “Cui bono” diye bir soru armağan etmiştir, evrensel hukuka: “Kime yarar?” Bizim ellerde bırakın evrensel, yerel hukuk bile kalmadı. Ama soru, gerçeği bulmak için hâlâ anahtar: Kimin işine yarar, bu darbe girişimi?
En geçerli yanıtı, yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Deniz Baykal Twitter üzerinden verdi:
“Açılış: Darbe. Giriş: Kalkışma. Gelişme: AKP tiyatrosu. Sonuç: Başkanlık.”
Oyun bitti, dağılabiliriz.

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2016

25.3.14

Din işleri ile ahlak işleri ayrılmış!

İLKOKUL yıllarında yurttaşlık bilgisi dersinde bize şöyle öğretilmişti: Laiklik, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır!
Aradan yıllar geçti, laikliğin böylesine sığ bir tanımlamaya sığamayacak kadar kapsamlı bir kavram olduğunu öğrendim, ama bu ilk tarif hep aklımda kaldı.
17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’ndan bu yana tanık olduğumuz olayları, ortalığa saçılan ses kayıtları, AKP’lilerin cemaatçiler, cemaatçilerin AKP’liler için söylediklerini alt alta koyuyorum.
Ve ortaya, ilk öğrendiğim laiklik tanımına benzer bir “siyasal İslam” tanımı çıkıyor:
“Günümüz Türkiyesi’nde siyasal İslam, din işleriyle, ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”Tanık olduğumuz, duyduğumuz, dinlemek zorunda kaldığımız her şey bana bunu hatırlatıyor!
Başta Başbakan olmak üzere AKP’lilerin cemaat için söylediklerini dinliyorum:
Dış güçlerin maşası olmuşlar, insanları gizlice dinlemekle kalmamışlar, en özel durumlarını bile kayıt altına almışlar.Öğretim yılının ortasında, kış günü sırf AKP’yi sevdikleri için binlerce öğrenciyi sokağa atmakta tereddüt etmemişler.
Bir Müslüman’ın asla yapmaması gerekenleri yapmışlar, insanlara beddua etmişler.
Devlet içinde bir paralel devlet yaratmışlar. Memleketin ordusuna kumpas kurmuşlar. Sahte deliller üretip insanların yıllarca hapislerde sürünmesine neden olmuşlar.Gazetecilere, gazete sahiplerine vs. şantaj yaparak kendilerinden yana yayın yapmalarını sağlamışlar.
Bu şantajdan nasibini alanlar arasında AKP milletvekilleri bile varmış, ki o şantajdan korktukları için Başbakan’ın yanında durup yüksek sesle cemaati eleştirmeye bile çekinir olmuşlar.
Kurban keseceğiz diye toplanan paralar, malikânelerde harcanmış.Böyle uzayıp gidiyor! Daha fazlasını Başbakan’ın her gün yaptığı miting konuşmalarında bulabilirsiniz.
Diğer yandan ortalığa saçılan dinleme kayıtlarına, fezlekelere vs. bakıyorum, AKP ve hükümet cephesi de feci durumda.Başbakan adeta bir ihale komisyonu gibi çalışmış. İstediğine ihale vermiş, istemediğine vermemiş. İhale alanlar, kazandıkları paranın belli bir bölümünü bazı vakıflara bağışlamak zorunda kalmışlar.
Bakanların çocukları, “danışmanlık” kisvesi altında işadamlarının rüşvet trafiği içinde yer almışlar.Topladıkları paraları saklamak için ayakkabı kutularından, boyum büyüklüğündeki çelik kasalardan yararlanmışlar. Paraları evlerde sığdıracak yer kalmamış.
“Sıfırlayın”
talimatıyla harekete geçtiklerinde bile paraları dağıta dağıta bitirememişler. Artan parayla evler alınmış.
Pahalı hediyeler, saatler, villalar havada uçuşmuş.Ballı ihaleler verdikleri işadamlarına havuzlar kurdurulmuş, yeni bir medya düzeni yaratmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlar.
Başbakan “kupon arazilerin” satışının kendisinden habersiz yapılmamasını emretmiş.
Memleketin akçeli bütün işlerinde son karar verici Başbakan olmuş, maden ruhsatlarından, kimin gaz ticareti yapacağına kadar o karar vermiş.
Bakanlar rüşvetle TC vatandaşlığı dağıtmış. Bakanlara gümüş tepsiler içinde, elbise torbalarında yüz binlerce dolar rüşvet dağıtılmış.Ayetler, Google’dan bulunup “sallanmış”, Bakara makara esprilerine kahkahalarla gülünmüş vs.
Bu taraftaki liste de böylece uzayıp gidiyor. Daha fazlasını her gün internette yayınlanan ses kayıtlarında bulabilirsiniz.
Ortaya çıkan tablo tefessüh etmiş bir kitlenin varlığından başka bir şey değil.
Eski deyimle “ahlak sukut etmiş”. Etik çok kurcalarsan patlayacak bir tabanca tetiğine dönüşmüş!
Ve tartışmanın her iki tarafı da iki cümlesinden birinde dini referanslar veriyor, dindarlıktan dem vuruyor, rüşvet konuşmaları bile “selamünaleyküm” ile başlıyor, “Allah’a emanet ol” ile bitiyor.
Onun için diyorum ki Türkiye’de “siyasal İslam”, din işleri ile ahlak işlerinin birbirinden ayrıldığı bir kavrama dönüşmüş.Allah ıslah etsin!

Birinizden birini tutmak zorunda değiliz
SÖYLEDİKLERİNE bakarsanız, iki taraf da, yani hem hükümet, hem de Gülen cemaati, “bir demokrasi mücadelesi” veriyor.
Hükümet tarafı diyor ki: Bunlar paralel devlet kurdu, devlet içinde devlet oldu, milli iradeyi çalmaya kalkıştı.Seçilmiş iktidara karşı darbe hevesi içindeydiler, ellerindeki polis ve yargı gücünü kullanarak hükümeti iş göremez hale getirmek istediler.
Onun için hükümetin, cemaate karşı mücadelesinde yanında yer almıyorsanız demokrat sayılmazsınız, demokrasi mücadelesine zarar verirsiniz.Cemaat tarafı diyor ki: Ortada tefessüh etmiş bir iktidar var. Yolsuzluğa batmışlar. Bunu örtbas edebilmek için cemaate saldırıyorlar. Polisleri, savcıları, yargıçları sürüyorlar. Yargıyı ele geçirmek için Anayasa’yı bile çiğnediler. İnançlı insanları fişlediler, bu fişlemeler ile bir cadı avı başlayacak. Söz söyleme, muhalefet etme özgürlüğünü takmıyorlar. Mesele cemaat–hükümet kavgası değil, bir demokrasi mücadelesidir!Öyle bir tablo çiziliyor ki, iki taraftan birinin yanında olmazsan, demokrasiye inanmayan, darbeci, yolsuzluklara hoşgörüyle bakan bir insansın!
Tabii birinden yana olursan, diğerine göre de antidemokrat, paralel devletçi, fişlemeleri savunan, kocakulaktan yana olursun!
Hayır beyler, mesele bu kadar basit değil. Sizden yana olursak “beyaz”, diğerinden yana olursak “siyah” olmuyoruz!
Hem yolsuzlukların üzerine gidilmesini, hem de devlet içinde devlet olmanın engellenmesini isteyebiliriz.Hem yargının bağımsız olmasını, hem de bağımsız yargının gerçekten “adil” olmasını, üretilmiş deliller ile insanların hapislerde süründürülmemesi gerektiğini savunabiliriz.
Bir yandan internette, Twitter’da, Facebook’ta, YouTube’da yasaklamalara karşı çıkabiliriz, diğer yandan insanların özel hayatlarının, özel görüşmelerinin gizlice dinlenmesine itiraz edebiliriz.Unutmayın ki bu ülkede sizler kardeş kardeş bütün bunları yaparken de biz demokrasiyi, söz söyleme hürriyetini, gösteri yapma hakkını, özel hayatın gizliliğini, yargının tarafsız bağımsızlığını savunuyorduk.
Birinizden birinin yanında saf tutmak zorunda değiliz.
 Mehmet Yılmaz, Hürriyet, 25 Mart 2014

26.6.13

Yargıçlar Sendikası, basın açıklaması


Yargıçlar Sendikası, bir basın açıklaması yayınlayarak Başbakan'a göndermelerde bulundu.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Tarihteki gerici bir ayaklanmanın simgesi olan Taksim Topçu Kışlası’nın yeniden inşaası ve AVM yapımı için, anıtsal yeşil alan olan Taksim Gezi Parkı’nın yeniden düzenlenmesi projesinin gerçekleşmesi yolunda şahsınızın gösterdiği ısrar ve çabalar; İstanbul’da, Ülkenin ve Dünya’nın değişik yerlerinde düzenlenen örneği görülmedik toplantı ve gösterilerle protesto edilmektedir.

Her sınıftan, yaştan, meslekten, kökenden, düşünceden, inançtan insanın ortak irade ve paylaşım duygusu içinde katıldığı bu gösteriler; anlaşılmaz bir hırsla, ölçüsüz şiddet uygulanarak dağıtılmak istenmekte, polis kuvvetlerinin geri çekildiği yerlerde ise daha vahim sonuçlar yaşanması önlenmektedir.

Bu gösterilerde aşırılık gösterip kamu, kurum ve kişilere ait mallara zarar verenlerin eylemleri ise elbette ki kesinlikle onaylanamaz.

Bu toplantı ve gösterilere, toplumun barışçıl ve bugüne kadar tepkisiz kalmış kesimlerinin de yoğun ilgi ve duyarlılık göstermesi, başta siz olmak üzere hepimizi düşündürmelidir.

Tepki ve protestoların bu yoğunluk ve yaygınlıkta yaşanmasının nedenleri, hepimizce sorgulanmalıdır.

Tarihi bir sorumluluğun gereği olarak, biz gördüklerimizi, düşündüklerimizi söyleyelim:

-“İdeolojik, marjinal olmak” gibi sığ söylemlerle, kendinizden farklı düşünenleri ötekileştirip susturmaya çalıştınız.

-“Dinin emrettiğine neden karşı çıkıyorsunuz” türü ifadelerle, herkesin sizinle aynı inanç ve algılara sahip olması mecburiymiş gibi yaklaşım göstererek, başkalarının hukuk ve sosyal yaşam kurallarını kendi inanç referanslarınıza dayandırmayı alışkanlık hâline getirdiniz.

-Kendinizden görmediklerinizin iş, kariyer, özgür ve güvenli yaşam alanlarını gittikçe daralttınız. Parti referansı olmadan taşeron işçisi olmayı bile imkânsız hâle getirdiniz.

-Maksatlı, tek yanlı ağır vergi cezalarıyla; özgürlükçü, çok sesli basını, sesini çıkaramaz, demokratik işlevini yerine getiremez hâle getirdiniz.

-Batık gazeteleri devlet kurumları eliyle yandaşlara devredip iktidarınızın “hık deyicileri” yaptınız.

-Birkaç kadeh veya ne kadar içiyorsa içsin, içki içenleri “ayyaş-alkolik” diye aşağıladınız.

-Alkollü araç kullanmayı kabahatten cürme terfi ettirip hapisle cezalandırma niyetine girdiniz.

-Sigara içerek iyi bir şey yapmayan, ama asıl kendisine zarar verenlere, “gidin zehir odalarında için” diyerek kafes canlısı muamelesi yaptınız.

-Kentsel dönüşüm, imar planı değişimi gibi adlar altında birilerine tatlı rantlar sağlayan, beton yığını sitelerle, plazalarla, AVM’lerle her yeri doldurup fakirlik-zenginlik çelişkisini insanların gözüne gözüne soktunuz.

-5-10 yıl öncesinde hiçbiri yokken şimdi milyon TL’lerini nereye harcayacaklarını şaşırmış, iktidarcı dinsel kimliklerini kartvizit yapan, sonradan görmelerle etrafı doldurdunuz.

-“Başörtülüler dışlanıyor, ötekileştiriliyor” yakınmalarınızı, başı açıkları dışlayarak, ötekileştirerek giderdiniz.

-Devlet okullarında okuyan çoğunluğun çocuklarını, yetersiz kadro, donanım koşullarına, geçim zorluğu çeken öğretmenlerin bıkkınlığına terk ederken, nitelikli eğitim-öğretimi yüksek gelir sahiplerinin ayrıcalığına dönüştürdünüz.

-Artık iktidarınızın, bakanlıklarınızın, belediyelerinizin arzu ve taleplerine aykırı pek az yargı kararı çıkmasına rağmen, Taksim Gezi Parkı’yla ilgili “yürütmeyi durdurma” kararında olduğu gibi aleyhe çıkan tek tük mahkeme kararını bile sindiremeyip “maksatlı” buldunuzu beyan ettiniz; “sonunda yine de bizim dediğimiz olacak” diyerek yargıyı, hukuk devletini hiçe saydınız.

-Adalet Bakanınızın Müsteşarı eliyle oluşturulan yeni HSYK kararlarıyla, yargıyı tepeden tırnağa yeniden dizayn ettiniz; Yargıtay üyeliklerinde, özel görevli mahkemelerde nerdeyse size aykırı gelecek tek bir yargıca, savcıya yer vermediniz.

-Darbe planlarına katıldıkları iddiaları çerçevesinde adları öne sürülenlerden yargılanmadık, tutuklanmadık, en üstten en alt rütbeye kadar asker, bürokrat, akademisyen, gazeteci, sivil bırakmadınız. Kalabalık iddianame sayfalarına rağmen birçoğunun hangi terörist fiilleri işledikleri konusunda kamuoyuna somut bilgi aktarımında bulunmadınız.

-Genelkurmay Başkanı’nın, hükümet aleyhine internet sitelerini yayına sokarak “terörist şiddet yöntemleriyle hükümeti yıkmaya teşebbüs suçundan” özel görevli mahkemede yargılanmakta olmasını sorgulamazken, MİT Müsteşarınız için çok çabuk çözüm ürettiniz.

-Kesin delillere dayalı mahkeme kararıyla, “33 askerin şehit edilmesinin baş sorumlusu olduğu” sabit olan bölücü bir terörist şefinin, başka suçların failleri olan şahısların dahil olduğu kimi gizli tanıkların beyanlarıyla, üst düzey görevler yapmış insanların ağır suçlarla çok kolay suçlanmasına zemin hazırlayan düzenlemeler yaptınız.

-Tarihin en karanlık ve umutsuz günlerinde dahi Vatanın ve Ulusun umudu ve kurtarıcısı olmuş Türk ordusunun binlerce onurlu subayını, bu dava-tutuklama kaosu süreci içinde büyük bir moral, güven yıkımına uğratırken, ayaklar altına alınmış onurlarından başka bir şey düşünemez hâle getirdiniz.

-Halkın hiçbir onayını almadan, şehit yakınlarının ve gazilerin yaralarını yeterince sarmadan, yasal alt yapı oluşturmadan, kendi ordumuzun tutsak komutanlarına göstermediğiniz müsamaha ve anlayışla, bölücü terör örgütüyle müzakereler yaptınız.

-Bu Ülkenin her zaman asli unsuru olmuş milyonlarca Alevinin; “herkesin Sunni kurallara göre inancını yaşaması mecburiymiş” gibi “sapkınlık” olarak aşağılanmasına, hakarete uğramasına onay veren sözler sarf ettiniz.

-Bu aşağılama pervasızlığı üzerine; Alevi akıncıları ve yeniçerileri fetihten fetihe koşturup İmparatorluk topraklarını 2,5 kat büyütürken, diğer yandan 40 bin Alevi Türkmeni katleden bir padişahın adını “en uygunu bu” diyerek 3. Boğaz Köprüsüne vermeye niyetlendiniz.

-“Yasama, yürütme, yargı erklerinin, kendi içlerinde ve birbirlerine karşı ayrı görev ve sorumlulukları olmasını” ifade eden, “Devlette kuvvetler ayrılığı” ilkesini, “herşeye ilk önce ve en son kral karar verir” mantığına dayalı “kuvvetler birliği” ilkesine dönüştürmek isteyerek, “başkanlık despotizmi” tehlikesiyle toplumu son derece kaygılandırdınız.

-TV dizilerinin senaryolarını, oyuncu kıyafetlerini eleştirip baskılayıp değiştirecek, “kaç çocuk sahibi olmaları gerektiğini” söyleyecek kadar her konuya müdahil olarak, insanlarda özgürlüklerinin gırtlağına çöküldüğü duygusu yaratmaya başladınız.

- Kurucu önder Atatürk’ü getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş, laik kimlik ve ilkelerini pek benimseyemediniz; Sık sık çıkmaya başlayan mazeretleriniz nedeniyle katılamadığınız Milli bayramları, bayram gibi kutlamamıza da izin vermediniz.

-Kendi savaşımız olmayan Suriye’de çıkan iç savaşta, Meclis kararı bile olmadan “fiili savaş tarafı” oldunuz.

-İleride belki de onbinlerce, yüzbinlerce çocuğumuzun canına mâl olacak, on yıllarca sürecek bir savaşa girmemize heveskâr olarak, geleceğe dair kaygılarımızı artırdınız.

-İktidarınız yenilendikçe, halkınıza daha yüksekten ve uzaktan bakmaya başladınız.

-“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” hadisini unuttunuz, eski Yunan tanrıları gibi davranmaya başladınız.

-Ve daha sıralayabileceğimiz pekçok gönül ve umut kırıcı şeyler yaptınız.

Ama siz maalesef bunların tek birini dahi görmediniz, kabul etmediniz.

Sanki, bizler sizin kullarınızmış gibi düşünmeye ve davranmaya başladınız.

Bu halkın düşünce ve iradesi, bir süre önce hararetle alkışladığınız başka ülkelerin meydanlarında toplanan halkların düşünce ve iradelerinden, çok daha demokratiktir, çok daha meşrudur ve çok daha az marjinaldir.

Siz bu halkın barış, özgürlük, güven içinde yaşama ve geleceğe umutla bakma duygularında travmalar ve korkular yarattınız; Onun için bardağı taşıran damlalardan birinin, Gezi Parkı’nda kesilen ağaçlar olmasına da çok şaşırmamak gerekir.

Saygılarımızla..
YARGIÇLAR SENDİKASI

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

23.6.13

Online haklarınızı kim koruyor?

Prism skandalından bahsedeceğiz biraz. Haklarınız için Amerikalılardan açık açık neden hesap sorulmuyor ona bakacağız.
Kim koruyacak hakkınızı? Eğer başka bir ülkenin online kişisel bilgilerinize erişimi olduğu anlaşılırsa, bunun peşine düşmek kimin görevi? Öncelikle hükümetin değil mi? Peki İngilizlerin Bakan Mehmet Şimşek’i kendi ülkelerindeki bir toplantıda dinlediği ortaya çıkınca hemen “doğruysa skandal” açıklaması yapan Türk hükümetinin, Amerikalıların ‘Prism’ dediği bir programla Facebook, Twitter ne kadar sosyal ağ, Google, Microsoft, ne kadar e-posta servis sağlayıcı varsa, hepsinin server’ları üzerinden sizi izleyebildikleri ortaya çıkınca neden sesi çıkmıyor? Bakan’ın çok çok önemli hakları için kıyameti koparırlarken sizin mahremiyetiniz demek pek umurlarında değil. Öyle mi? Peki bu normal mi? 70 küsur milyonun her türlü güvenliğinden sorumlu hükümet eğer bunu da yapmayacaksa, başka ne yapacak bana söyler misiniz?
Hikâye, eskiden CIA’de çalışırken edindiği yüksek düzeyli güvenlik sertifikasıyla daha fazla maaşa CIA taşeronu danışmanlık şirketi Booz Allen Hamilton’a geçen Edward Snowden’ın (30) ifşaatıyla patladı. Washington Post’a yolladığı 41 sayfalık bir sunumun Post’un yayımlamaya cesaret edebildiği sadece dört sayfasında, Amerikalıların Prism’le dünyada herkesin dijital sırlarına ulaşabildiği ortaya çıktı.

BIG DATA
Ben de skandal ortaya çıkınca Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndaki brifinglerde sormaya başladım. “Size şimdiye kadar bu konuda kaygılarını ileten ve bilgi isteyen bir yabancı hükümet oldu mu?” diye. Sözcü de sürekli “Duymadım” dedi. Baktım olacak gibi değil. Vazgeçtim. Bu sefer “Bu programın kapasitesinden başka hükümetleri de yararlandırdınız mı?” diye sormaya başladım. Öyle ya... Bir hükümetin bu konuda Amerika’dan hesap sormaması için ancak işin içinde olması lazım. Onu sorunca da sözcü, “Bu konuyu tartışmam” diye cevap vermeye başladı.
Sorun şu: İki ayrı olay var. Guardian gazetesinin ortaya çıkardığı birincisinde, Amerikan hükümeti, kendi vatandaşlarınınki dahil Amerikan telefon operatörleri üzerinden yapılan arama dökümlerini arşivliyor. İçerik yok. Sadece kim kiminle konuşmuş. Bununla ‘Big data’ denilen bir üst veri oluşturuyor. İhtiyaç olunca da... Mesela bir terör saldırısı riski halinde veriyi açıp bakıyor. Amerikalılar tabii köpürdü. Hükümet mahkeme kararı olmadan mahremiyetimizi nasıl ihlal eder, diye. Yönetim de dedi ki, “Her şey yasal bize güvenin.”
Sonra ikinci olarak, Post bu Prism işini yazdı. Amerikalılar yine ayaklandı. Ama yönetim, “Dökümler Amerikalılara ilişkindi ama Prism daha çok yabancılara yönelik, merak etmeyin” deyip iç politika kısmından sıyrıldı. Çünkü kamuoyu ve basın da, büyük oranda “E iyi o zaman” dedi. Prism için “Yabancıların hakkı yok mu, yabancı hükümetler bu işin peşine düşmüyor mu?” diye etrafta yerli yersiz soru soran sadece  birkaç yabancı gazeteci kaldı.
Gördünüz değil mi?...  “Alman Hükümeti, Obama Yönetimi’ne Prism işi yüzünden yüklenmiş” haberleri çıkınca, Obama çarşamba günü Berlin’deki Brandenburg Kapısı’nda 200 bin kişiye nasıl izahat verdi. “Mevcut programlarımız, hukukun üstünlüğüyle bağlıdır. Ve güvenliğimize yönelik tehditlere odaklı, sıradan insanların iletişimlerine değil” diye başlayıp Prism demeden uzun uzun nasıl günah çıkardı. İşte anlamadığım… Obama neden sadece Alman hükümetiyle çalışmalarına vurgu yaptı da Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer ülkelere benzer türden bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmedi? 

HESAP SORMA
Ya da acaba ben soruları yanlış mı soruyorum? Aslında şöyle düşünsem daha mı doğru olur: “Elinizde böyle bir kapasite varken ve dünyada erişemeyeceğiniz dijital bilgi kalmamışken, kim sizden kendi vatandaşlarının hakkını aramak için hesap sorabilir ki!”
Mesela Türkiye’yi ele alın. Son beş yıllık siyasi tarihi, dijital skandallarla sarsılmış bir ülkesiniz. Gazetecilerinize virüslü mesajlar yollandığı iddiaları var. Muhalefet lideriniz internete yüklenen bir kasetle gitmiş. Bir ara neredeyse her gün sanal âleme ses kasetleri düşmüş, seçim aday listeleri altüst olmuş, bunlar yüzünden insanlar hapse atılmış. Ve karşınızdaki ülke, elindeki teknolojiyle bunların hepsinin iç yüzüne vâkıf. Siz bunları ya hiç ortaya çıkarmaya bile çalışmamışsınız ya da uğraşmışsınız ama bulamamışsınız ya da bulmuşsunuz ama açıklamıyorsunuz. Her durumda, karşınızdakinin size karşı üstünlüğünü hayal edebiliyor musunuz! İki ülke lideri olarak oturduğunuzda bu şartlarda adil bir müzakere yürütebilmenize en ufak bir ihtimal var mı? Geçtim herhangi bir dış politika konusunda baskı kabiliyetini, “Benim vatandaşlarımı izledin mi?” demeye bile cesaretiniz olabilir mi?
Bagaj, diyorlar buna…
Batı demokrasileri, yıpranmadan, bagajları çoğalmadan, temsil ettikleri kitlelerin haklarını güçlü bir şekilde koruyabilmeleri için liderleri bir süre sonra neden görevlerini bırakmaya zorluyor, şimdi anlıyor musunuz?
Hürriyet, Tolga TANIŞ, 23 Haziran 2013

28.5.13

Yeter artık, kesin kadınlara düşmanlık etmeyi!

“YAZIYORUZ, çiziyoruz. Hiçbir şey değişmiyor, her şey daha da kötüye gidiyor!” 

İçimden geçen cümle bu.
Oysa ben, iflah olmaz bir iyimserim.
“Pes etmeyeceğiz, mücadeleye devam edeceğiz!” filan derim.
Ama bazen kendimi umutsuz ve karamsar hissediyorum.
Şimdi olduğu gibi.
Mail kutumu açtığımda, Ceren T.’den gelmiş bu mail’i buldum.
Birlikte okuyalım...

BU KAÇINCI OLAY? BU KAÇINCI FİŞLEME?
Sağlık Bakanlığı’nın insanları fişlediğini ilk kez sizde okumuştum. Benim başıma gelmez zannediyordum ama ben de fişlendim.
1 yıllık evliyim. 1.5 ay önce hamilelik şüphesiyle, Ankara Kazan Hamdi Eriş Devlet Hastanesi’ne gebelik testi için kan vermeye gittim.
Hamile değilmişim, sonuç negatif.
İşte her şey, bundan sonra başlıyor...
Dün eşimi Sağlık Bakanlığı’ından aramışlar.
Aralarında geçen konuşma şu:
- Eşiniz Ceren T. ile ilgili rahatsız ediyoruz. Eşiniz 1.5 ay önce devlet hastanelerimizden birinde gebelik testi yaptırmış. Bilginiz var mı? (Bu soru, olayın ne amaçlı olduğunu anlatıyor zaten...)- Evet, eşim gebelik testi yaptırdı, biliyorum. Ama bu sizi neden ilgilendiriyor?- Gebelik gibi bir durumu var mı? (Benim bilgilerime hatta ve hatta eşimin telefon bilgilerine bile ulaşan bir hafiye Bakanlık, nasıl olmuş da sonucuma bakamamış?)- Hayır, eşim hamile değil. - Eğer gebelik gibi bir durumu varsa, kayıt yaptırılmamış. Bilginiz olsun, şu an suç işlemiş oluyorsunuz! (Bu ısrarın sebebini anlayamadık...)

BU KONUŞMA YÜZÜNDEN CESEDİM TOPLANABİLİRDİ
Şimdi soruyorum Ayşe Hanım... 
1-Farz edin, hamileyim ve ben bu çocuğu istemiyorum. Kocam psikopat. Ondan kurtulamıyorum. Bir de çocukla, iyice bağ kurmak istemiyorum. Sizi temin ederim, onunla yaptıkları bu görüşme yüzünden, Ankara’nın bir köşesinde şu an cesedim toplanıyor olabilirdi. Suçlusu kim olacaktı?
2- Farz edin, kocamdan ayrı yaşıyorum. Boşanamıyorum ve hayatımda birisi var. Ondan hamilelik şüphem var. Kocamla yapılan bu konuşma yüzünden cesedim başka bir sokaktan toplanacaktı!
3- Hastaneye giden benim. Hamilelik riski taşıyan benim. Sorumluluğunu bilip kaydettirecek olan da benim. Neden acaba ben değil de kocam aranıyor? Nasıl iğrenç bir maksat var bunun altında?
4- Kocamın bilgilerine ulaşan bir birim, acaba bizim beraber ya da ayrı yaşadığımızı da kesinleştirmiş mi? Bakıp, sorup soruşturmuşlar mı? Allah aşkına bu nasıl bir sistem? Kadınlara uygulanan şiddet deyip sadece kocaları, sadece toplumu mu suçluyorlar? Devletin hiç mi suçu yok? Bu nasıl bir devlet? Kadını koruması gerekmiyor mu? Sizce bu devlet bizi gerçekten koruyor mu?
Fişleyerek mi koruyor!
Hem hastaneyi, hem Sağlık Bakanlığı’nı arayacağım ve hakkımı arayacağım. Lütfen siz de bana yardımcı olun. (Ceren T.)

MÜNFERİT OLAYLAR DEYİP İŞİN İÇİNDEN ÇIKACAKLAR
Ceren T., elimden geleni yaparım.
Ama “Münferit olaylar!” deyip işin içinden çıkacaklardır.
Ya da bir süre konuşulacak, her kafadan bir ses çıkacak, ama sonra psssssssssssss.
Elde var sıfır, değişen bir şey yok!
Onlarca olay oldu, onlarca defa isyan ettik, çığlıklar attık.
Ama yine oluyor, yine oluyor...
Kadınları fişlenmeye devam ediyorlar.
Karamsarlığımın sebebi de bu, yazıyoruz, çiziyoruz, değişen hiçbir şey olmuyor. Her şey, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor.
Ve onlar bildiklerini okuyor.
Ama yine de destek vermeye hazırım, olan biteni paylaşın, ben de okurlarla paylaşacağım, elimden gelen bu...
Bu filmi daha önce gördük.
Anlaşılan o ki, artık hep görmeye devam edeceğiz! 
Hürriyet, Ayşe Arman, 28 Mayıs 2013

9.5.13

Yayında Başörtüsünü Çıkardı

Habertürk, 8 Mayıs 2013

3.4.13

İşte Akil İnsanlar Heyeti

İşte Akil İnsanlar Heyeti

Akil İnsanların tam listesi ve çalışma yapacakları bölgeler açıklandı.

BAŞBAKANLIK tarafından açıklanan Akil İnsanlar Listesi 9’ar kişilik 7 bölgesel gruptan oluştu. Çözüm sürecine katkı verecek olan akil insanlar heyeti toplam 63 kişiden oluşuyor. Rifat Hisarcıklıoğlu, Can Paker, Tarhan Erdem, Yılmaz Ensaroğlu, Ahmet Taşgetiren, Deniz Ülke Arıboğan, Yusuf Şevki Hakyemez bölge grubu başkanları olarak yer aldı.
Çözüm sürecine ilişkin birikimi bulunan ve toplumun çeşitli kesimlerinin itibarını kazanmış olan yazar, sanatçı, akademisyen ve STK temsilcilerinden müteşekkil akil insanlar heyetinin dokuzar kişilik gruplar halinde 7 bölgede faaliyet göstermesi planlanıyor. Bölgelere göre oluşturulan her grubun birer başkan, başkan vekili ve sekreteri olacak. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Akil İnsanlar Heyeti ile yarın saat 18.00’de Dolmabahçe Başbakanlık Ofisi’nde bir araya gelecek.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün grup toplantısında yaptığı konuşmada, akil insanlar heyetinin isimlerini kısa bir süre zarfında kamuoyuna duyuracaklarını açıklayarak, "Hem biz bu heyetteki akil insanların görüş ve önerilerini dinleyecek, onlarla istişarelerde bulunacağız, hem de onlar bölgelerimizde bir kısım etkinlikler gerçekleştirerek halkımızla, kanaat önderleriyle buluşacaklar" demişti.
İSİMLERİ LİSTEDE AMA HEYETTE YER ALMAYACAKLAR
Akil İnsanlar Heyeti bölgelere göre şöyle oluştu:
İŞTE AKİL İNSANLAR HEYETİ
AKİL İSİMLER HEYETİ NASIL ÇALIŞACAK?
1 aylık bir çalışma süresi içinde Türkiye'nin tüm bölgelerinde çözüm sürecini tanıtıcı, halkı bilgilendirmek ve aydınlatmayı amaçlayan bir çalışma yapacaklar. Türkiye'nin 7 bölgesinde çalışma grupları teşkil edildi. Bunlara bir başkan, bir başkan vekili ve sözcü tayin edildi. 7 bölge için oluşturulan heyetler gittikleri illerde konferanslar düzenleyecek, bire bir görüşmeler yapacak.
AKDENİZ BÖLGESİ
1. BAŞKAN: RİFAT HİSARCIKLIOĞLU
2. BAŞKAN VEKİLİ: LALE MANSUR
3. SEKRETER: TARIK ÇELENK
4. KADİR İNANIR
5. NİHAL BENGİSU KARACA
6. ŞÜKRÜ KARATEPE
7. MUHSİN KIZILKAYA
8. ÖZTÜRK TÜRKDOĞAN (İHD)
9. HÜSEYİN YAYMAN DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: CAN PAKER
2. BAŞKAN VEKİLİ: SİBEL ERASLAN
3. SEKRETER: AYHAN OGAN
4. MAHMUT ARSLAN (HAK-İŞ)
5. ABDURRAHMAN DİLİPAK

İLK AÇIKLAMA HÜLYA KOÇYİĞİT'TEN
Hülya Koçyiğit, yarın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Akil İnsanlar Heyeti'ni davetine icabet edeceğini söyledi. Türkiye'de uzun yıllardır bir çok can alan terörün bitmesi için ciddi bir kararlılık bulunduğunu vurgulayan Koçyiğit, “Başbakanımız bir davet yaptı. Bu davete yarın katılacağım. Elbette ki ben de fikirlerimi söyleme imkanı bulursam söylemeye çalışacağım. Türkiye'de toplum olarak her şeyden önce huzur, güven, demokrasi, adalet, eşitlik ve taleplerimiz var. Hepimizin olduğu gibi, her vatandaşın olduğu gibi... Demokrasiyi hayatımızda ne kadar etkili şekilde gerçekleştirebilirsek, o kadar huzurlu ve bir arada yaşamaya gönüllü oluruz” diye konuştu.
6. İZZETTİN DOĞAN (CEM VAKFI BAŞKANI)
7. ABDURRAHMAN KURT (AK PARTİ DİYARBAKIR ESKİ MİLLETVEKİLİ)
8. ZÜBEYDE TEKER (Tutuklu Hükümlü Aileleri Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD- FED) Başkanı)
9. MEHMET UÇUM (ANAYASA PLATFORMU SÖZCÜSÜ) EGE BÖLGESİ
1. BAŞKAN: TARHAN ERDEM
2. BAŞKAN VEKİLİ: AVNİ ÖZGÜREL
3. SEKRETER: ARZUHAN DOĞAN YALÇINDAĞ
4. VEDAT AHSEN COŞAR (TBB)
5. EROL EKİCİ (DİSK)
6. HİLAL KAPLAN (YENİ ŞAFAK GAZETESİ YAZARI)
7. FUAT KEYMAN (AKADEMİSYEN - YAZAR)
8. FEHMİ KORU
9. BASKIN ORAN
AKİL İNSANLAR LİSTESİNE TEPKİLER
GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: YILMAZ ENSAROĞLU
2. BAŞKAN VEKİLİ: KEZBAN HATEMİ
3. SEKRETER: MEHMET EMİN EKMEN
4. MURAT BELGE
5. FAZIL HÜSNÜ ERDEM
6. YILMAZ ERDOĞAN
7. ETYEN MAHÇUPYAN
8. LAMİ ÖZGEN (KESK)
9. AHMET FARUK ÜNSAL (MAZLUM DER)
TEKLİFİ REDDETTİ, SÜRECİ DIŞARIDAN DESTEKLEYECEK
İÇ ANADOLU BÖLGESİ
1. BAŞKAN: AHMET TAŞGETİREN
2. BAŞKAN VEKİLİ: BERİL DEDEOĞLU
3. SEKRETER: CEMAL UŞŞAK
4. VAHAP COŞKUN
5. DOĞU ERGİL
6. EROL GÖKA
7. MUSTAFA KUMLU (TÜRK-İŞ)
8. FADİME ÖZKAN
9. CELALETTİN CAN
MARMARA BÖLGESİ
1. BAŞKAN: DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN
2. BAŞKAN VEKİLİ: MİTHAT SANCAR
3. SEKRETER: LEVENT KORKUT
4. MUSTAFA ARMAĞAN
5. ALİ BAYRAMOĞLU
6. AHMET GÜNDOĞDU (MEMUR-SEN)
7. HAYRETTİN KARAMAN
8. HÜLYA KOÇYİĞİT
9. YÜCEL SAYMAN
KARADENİZ BÖLGESİ
1. BAŞKAN: YUSUF ŞEVKİ HAKYEMEZ
2. BAŞKAN VEKİLİ: VEDAT BİLGİN
3. SEKRETER: FATMA BENLİ
4. ŞEMSİ BAYRAKTAR (TZOB)
5. KÜRŞAT BUMİN
6. ORAL ÇALIŞLAR
7. ORHAN GENCEBAY
8. YILDIRAY OĞUR
9. BENDEVİ PALANDÖKEN (TESK)
Hürriyet, 3 Nisan 2013

25.1.13

Sayın Diktatörüm afiyet olsun


Platon ününü hiç kaybetmemiş Devlet kitabında ‘tiran’ı şöyle açıklar, ‘uykuda ahlak irade çekildiğinde benliğiniz artık herkesle seks yapar ve önüne koyulan her şeyi yemeye başlayıp canavarlaşır’.

Ve hepimiz biliyoruz ki II. Dünya Savaşı’nın bütün suçu sadece Naziler’in değil Naziler’in ele geçirdiği KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI’nın üstüne yıkılmıştır ve doğrudur.. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı bilim adamları ne yapalım da bir daha böyle bir diktatörlüğün kurulmasına izin vermeyelim, sorusuna cevap olarak, KİTLE İLETİŞİM araçlarının tümünü ‘iktidar’a vermemeliyiz diyerek yola çıkmışlar ve bugün elinize aldığınız ders diye okuduğunuz demokratik katılımcı iletişim teorilerini hem inşa etmişler hem en temel yasalar haline getirmişlerdir..

Ama galiba bu topraklarda bunu zırnık beceremedik.. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI artık tek bir güç’ün elinde..  İstediği HİSSİYATI toplumun her kesimine anında yayıyor, anında, algı kanaat oluşturuyor, anında diktatörün kişisel histerisini geniş kitlelere bulaştırıyor, daha iki gün önce başbakanımız Avrupa’nın son yetmiş yıllık tarihinde hiç görülmemiş şu savaş çığlığını attı: ‘Suriye’ye gireriz’ ve medyada çıt yok..

Ve yazarlar tutuklanıyor, askerler tutuklandı ve şimdi avukatları seri halinde yaka paça sürükleyerek tekme tokat tutukluyorsunuz..

Kardeşlerim, hayatta en zor olan şey, oluşturulmuş bu histeriye karşı çıkabilmektir.

Şayet geniş kitleler de diktatörü gibi çılgınlığa sürüklenmişse bu gidişe dur demek bu felaketin önünü almak imkansızdır..

Gençliğimizde pek itibar ettiğimiz Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sını bir daha hatırlayın, romancımız bir ilaç icat etmişti, ÇOK SORU SORULMASINI engelleyip YAYGIN BİR İYİLİK HALİ yaratmak için..

Bu ilacı Türkiye’de kimler icat etti..

Yazarlar, askerler ve sonunda avukatlara kadar gelen bu tutuklamaları hala ileri demokrasi ya da YAYGIN BİR İYİLİK HALİ olarak algılanmasını sağlayan kimlerdir?

Yetsin artık, herkes geriye dönüp, şu son beş yılda kimler neleri yazdı, kimleri pişpişledi bir daha baksın..

Hergün medyada beşyüzün üstünde köşe yazarı ve bu yazarlar her Allah’ın günü onbinin üstünde özgürlük, demokrasi kelimesi geçiriyor, yetsin artık, akla kara belli olsun..

Amerikan işgalini DEKORE etmekten vakitleri yok sanırım..

Amerikan işgalini PARAZİT yayıncılıklarıyla ört bas etmekten işleri başından aşkın sanırım..

Kardeşlerim, bu ‘histeri hissiyatı’ bulaşıcıdır ve görünen o ki DURACAĞI BİR YER YOKTUR…
Ve geldiğimiz yere bakın şimdi içerde binlerce insan ve dışarıda gittikçe büyüyen bir HİSTERİ’yle korunmasız başbaşayız..

Unutmayın, modern toplumda gazetecilik ve yazarlığın en büyük günahkarlığı iktidarla uyum içinde olmaktır.

Nihat Genç
Odatv.com, 25.01.2013

21.11.12

Alman gazeteciden Erdoğan'a çağrı: Soner Yalçın'ı bırak beni al


Alman Compact dergisinden Jürgen Elsässer Soner Yalçın’ın serbest bırakılması için Başbakan Erdoğan’a seslendi. (...)

İşte "ERDOĞAN: Soner Yalçın’ı serbest bırak!“ başlıklı o yazı:

"Soner Yalcın Erdoğan’ın Hapishane’sinde çünkü o gladyo terör ağı hakkında gerçeği biliyor.
Bugün, 16 Kasım'da hakim karşısında, neredeyse iki yıldır hapiste. Cezaya layık hiç bir suçu olmadan… Sadece çok şey biliyor ve bu konuda bildiklerini yazdı diye.
Hey, siz NATO Avrupa’sının korkak/ahlaksız basın elemanları, siz Sacharow Ödülünü Rus Pussy ..cıklarına vermek istiyorsunuz, değil mi? Eğer kendinizi daha fazla rezil etmek istemiyorsanız, 5 dakika Soner Yalçın ile ilgilenin. Gerçekten bu ödülü hak eden bir meslektaşınız var orada. Erdoğan’ı onu serbest bırakmaya hazırlayın. Derhal!

46 yaşındaki Yalçın 14 Şubat 201’de tutuklandı. İddia: Ergenekon İttifak’ında yönetici üyelik. Bu başlık altında şu an Türkiye'de çok dava var. Özellikle askeri yöneticilere yakıştırma şu, darbeyle İslamcı AKP'nin mevcut hükümetini ortadan kaldırmak.

Ordunun tüm liderleri bu şekilde tırpanlandı ve yerlerine yenileri getirildi.
Bu gelişmeyi batı, basında sempatik karşıladı, çünkü geçmiş zamanlarda Türk Ordusu gücü kendisinde görmüştü, son örneği 1980 darbesi.

Ayrıca gizli askeri çevrelere atfedilen çok sayıda cinayet ve suikast vardı. Türkiye'de bu olaylardan dolayı "derin devlet" konuşuldu. Bunun apaçık soğuk savaş zamanında kurulan NATO Gladyosu ile alakalı olduğu ve birçok ülkede stratejik gerilim yarattığı bilinmekte. İtalya’daki Kızıl Tugaylar’ın cinayetleri (Aldo Moro) ve neo-faşistler (Bologna 1980) ve Almanya’da ki sağcı Ekim (Oktoberfest) bombalanması (1980), "3 Nesil RAF" cinayetleri NATO Gladyosu hesabına havale edilir.

Erdoğan'ın Yargısı “Ergenekon Davaları” ile Gladyo ağı’na karşı savaş mı açtı?
Kim buna inanıyorsa, Soner Yalçın’a karşı açılan dava ile bunun böyle olmadığını anlamış olması gerekir. Çünkü Soner Yalçın Türkiye’de Gladyo’ya karşı en tanınmış savaşçıydı. O Abdullah Çatlı’nın biyografisini yazdı -,o Çatlı ki Papa'nın suikastçısı Mehmet Ali Ağca’ya direktif veren ve onu yalancı KGB efsanesi yapan, işte 1996’da trafik kazasında sahte evraklarla Ankara Emniyet Müdürü ile o zamanın İçişleri Bakanının arabasında bulunan Çatlı. Soner Yalçın, 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in bıraktığı belgeleri inceledi, belgelerde kendi bölümüne ait öldürme emirleri vardı. Bu öldürme emirleri şimdi Türk yargısı tarafından Ergenekonla ilişkilendiriliyor.

Allah aşkına Soner Yalçın’ın Ergenekon ağı ile ne alakası var, kendisi gizli operasyonları ortaya çıkarmışken. Bu aynen Almanya’da aşırıcı sağcı NSU cinayetlerine karışmış devlet organlarını ortaya çıkaran gazetecileri tutuklayıp, bu gazetecilerin NSU üyesi olduğunu iddia etmek gibi bir şey.
Bundan daha sapıkça bir şey olamaz.

Yalçın Türk gazetecileri içerisinde "istihbarat uzmanı”. Gazetelere yazı yazdı, Televizyonlara program yaptı, CNN Türk’te dahi program yaptı, Hürriyet gazetesinde köşe yazarı olarak yazdı. Gladyo ve Türkiye'deki kirli yeraltı savaşı üzerine kitapları altı haneli baskılara ulaştı. Tutuklanıncaya kadar Odatv denen kendi haber portalını işletti.
İddianamede arkadaşlarının (kendisinin değil) Bilgisayarlarında bulunan belgeler esas alınmaktadır. O dışarıdan bir virüs yoluyla bu belgelerin Bilgisayarlara yüklendiğini söylüyor ve dört farklı uzman kurum, Bilgisayarları inceledikten sonra bunu doğruluyorlar. Bilgisayarlarına virüsle yerleştirilen sahte belgeler nedeniyle tutuklanıp ve iki seneye yakın bir süre içeride yatan diğer 3 Odatv gazetecileri şimdi dışarıdalar.
Peki, Bilgisayarında bir şey bulunmayan Soner Yalçın neden hala içeride?

Hücreden 134 sayfalık iddianame hakkında yazdığı açık mektupta: “Haber " kelimesi 361 kere, “Kitap/Yazmak” 280 kere, “sütun” 53 kere, “Röportaj” 26 kere ve “Makale” 5 kere iddianamede öne çıkıyor. İddianamede Silah, Bomba, Cinayet veya Protesto asla yok. Sorgulamam esnasında hâkimler devamlı “Neden bu haber hakkında yazdınız?” veya “Neden bu röportajı yayımladınız” gibi sorular sordular.
Demek ki onun sucu şunlar: Soru sormak, gerçeği aramak için, gerçekler hakkında yazmak. “Diğer bir deyimle, benim suçum benim mesleğim" diyor Yalçın.
Dünya’da tutuklu 170 gazetecinin, gerçekten de 102 tanesi Türkiye'de demir parmaklıklar arkasında bulunmakta.

21 aydır 24 saat ışığı açık, günde 17 saat suyu kapalı bir hücrede.
Neden?

Erdoğan hükümetini eleştirdi için mi içeride. O herkesten daha iyi biliyor ki, Ergenekon temizliği Türk Ordusunu illaki daha demokrat değil, ancak söz dinleyen/yumuşak başlı yapmıştır.
Şimdi Suriye sınırında tank zincirleri sakırdıyor. Havada savaş kokusu var. Böyle bir durumda Soner Yalçın gibi bir eleştirmen ve Amerika’ya sıcak bakmayan tutuklu Generaller tehlikeli olabilirler
Ama Dünya’da Barış’ı, Demokrasi’yi, İnsan Hakları’nı ve Basın Özgürlüğü seven İnsanlar olarak, Soner Yalçın’ın ÖZGÜRLÜGÜ için verdiğimiz mücadele, onun patlayıcı potansiyeli ile daha da tetiklenecek.
Şayet yardımı olacaksa: Ben onunla değişmeye hazırım.
Erdoğan, Soner Yalçın’ı serbest bırak! Beni içeri al. Onun suçu benim de suçum. "

Odatv.com, 21.11.2012

16.11.12

AKP'nin son tezgahı


Sevgili okuyucularım, anayasa yeniden değişecek ve daha “Demokratik (!)” olacak ya… Bunun için Meclis’te bir komisyon kurdular. Özellikle üç partinin, AKP, CHP ve MHP’nin temsil edildiği bu komisyona her parti önerilerini getiriyor.

Sonuçta elbette AKP’nin dediği olacak ve karşımıza yeni bir AKP anayasası
çıkacak. Şimdi konu milletvekili yeminini yeniden yazmaya gelmiş. Önce anayasada yer alan bugünkü yemin metnini okuyalım:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına (devrimlerine) bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan (bağlılıktan)
ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
* * *
Bu iktidar partisinin Atatürk düşmanlığı ve “Türk” sözcüğüne olan alerjisi öyle bir boyuta geldi ki, yeni anayasada yer alacak yemin metninden bile bu kavramları ayıklamaya
kalkışıyorlar.
Bölücü ve Kürtçü BDP bu konuda elbette AKP’nin yanında yer alacaktır da, CHP ve MHP’nin ne yapacağını merakla bekleyeceğiz!
AKP’nin önerdiği yemin metni aynen şöyle:
“İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma, devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma MUKADDESATIM ve şerefim üzerine yemin ederim.”
* * *
Şimdi, anayasa üzerinde tezgahlanmak istenen AKP oyununun milletvekili yemini ile ilgili bölümünü biraz irdeleyelim:
- “Devletin varlığı” çıkarılıyor.
- “Vatanın ve milletin BÖLÜNMEZ bütünlüğü” çıkarılıyor, “Ülkenin bütünlüğü” getiriliyor. “Bölünmezlik” yok!
- “Laik Cumhuriyet, Atatürk ilke ve inkılapları” çıkarılıyor.
- “Büyük Türk milleti” ifadesi de çıkarılıyor. Böylece bunların hiç hoşlanmadığı “Türk” sözcüğü kendi beyinciklerinde iptal edilmiş oluyor.
- Bugünkü yemin metninin sonunda yer alan “Namusum ve şerefim üzerine andiçerim” ifadesinde “Namus” kaldırılıyor, onun yerini dinsel bir sözcük olan “Mukaddesat” alıyor.
(Mukaddesat: Mübarek, kutsal şeyler. Kur’an gibi kutsal kitaplar.)
Yani bu AKP önerileri kabul edildiği takdirde, milletvekilleri dini bir yemin etmiş olacaklar.
* * *
AKP’nin yeni anayasa oyunundan küçük bir örnek verdim. Bu örnek sadece yemin metninden. Ötesini siz düşünün.
Atatürk ve laik Cumhuriyet düşmanlığını hayata bu anayasa ile geçirmeye teşebbüs edecekler.
Şeriat yemininde, ülkenin bölünmezliğinde, BDP’nin de evet demesiyle aynı utanç verici
durumlara tanık olacağız.
CHP uyuma, MHP uyuma, Türk milleti uyuma!
Sahtekarlığın böylesi!..

Emin ÇÖLAŞAN- SÖZCÜ 16.11.2012

12.11.12

Taksim projesindeki siyasi kurnazlık

Taksim Meydanı Cumhuriyet Türkiye’sinin tek ve gerçek toplumsal merkezidir. Toplumsal siyasetin nabzı Taksim’de atar. “Varım” diyenin haftada en az bir kez uğradığı insan kavşağıdır.
“Dünyada ülkesi için tarihi ve manevi anlamı, siyasi önemi bu kadar büyük olan başka meydanlar var mıdır?” diye sorsanız, “Zorlasanız 10 tane ancak çıkar” derim.
Bu da yeni muktedirin Taksim için duyduğu büyük ihtirası açıklıyor zaten.
İktidarını pekiştirdi ve şimdi siyasi gücünün çoğulculuğu, katılımcılığı, kapsayıcılığı dışlayan kaba mantığı doğrultusunda kendi kudret sembollerini kalıcı biçimde Taksim’e yerleştirecek.
Taksim dönüştürülecek. Çünkü gücünü Taksim’e nakşetmemiş bir “yeni Türkiye”nin bekasından şüphe edilir.
Kaba siyasi güç, tarih boyunca bu şehri hep böyle kurdu ve dönüştürdü. Bu anakronizmin kırılması demokratik kamu kültürünün nihayet içselleştirilmesiyle mümkündür. Ancak bunun için daha bekleyeceğiz.
Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi o alanın gerçek sahibi olan şehir halkına danışılmadan, tartışılmadan 2014’e yetiştirilmek üzere paldır küldür uygulamaya konulmuştur. Bu proje bittiğinde halkın yaşamını kolaylaştıracak bir hususiyet taşısa iyiydi. O da yoktur. Trafik sorununu bariz biçimde hafifletmeyeceği gibi halkın alana ulaşımını da kolaylaştırmayacaktır. Ne de Taksim Meydanı’na şehir estetiği açısından bariz bir değer katacaktır. Kısacası gereksizdir.
Dolayısıyla iki yıl süreceği söylenen inşaat boyunca içinden çıkılmaz hale gelecek olan trafik yüzünden kent halkının çekmek zorunda bırakılacağı muazzam meşakkatin sonunda bu projenin insanlara vaat ettiği bir selamet yoktur. Olsa idi halk bunda teselli bulur ve proje bitene kadar zorluğa katlanması nispeten kolay olurdu.
Faydası önce iktidara olacak bir proje bu. İzlediğimiz olay, 2014’te tasarlanan rejim değişikliğiyle paralel değerlendirilmelidir. Projenin sağlayacağı kaynak transferi ve istihdam tali konulardır.
Bu yazının başlığındaki “siyasi kurnazlık” ise 2014’e kadar seçmenin çekeceği sıkıntıların neden olacağı muhtemel oy kaybının telafisi bağlamında karşımıza çıkıyor.
Sözü proje kapsamındaki şu “Taksim Kışlası”nın yeniden inşasına getiriyorum...
Taksim’deki 1940’ta yıkılan “Topçu Kışlası”, Kemalist Cumhuriyet tarihçisinin “gerici askeri ayaklanma” olarak kayda geçirdiği “31 Mart Vakası”nın “Şeriat isteriz” nidalarıyla başladığı ve sonra Hareket Ordusu tarafından bastırıldığı iki kışladan biridir.
Şimdi bu sözde Taksim Kışlası, Sayın Başbakan’ın “mücadele ettiğimiz 150 yıllık köhne zihniyet” dediği “Tanzimat, Jön Türkler, İttihat ve Terakki, CHP” tarih çizgisine, ezcümle Batılılaşma hareketine karşı Taksim cephesinde kazanılmış siyasi zaferin sembolü olarak da sunulacaktır AKP tabanına...
Taksim Kışlası bir muhafazakarlık anıtı olarak algılanmalı ki neden olduğu meşakkat nispetinde somut fayda getirmeyen bu projenin AKP seçmeninde yaratacağı homurdanmanın ve belki de oy kaybının önüne geçilsin, saflar sıklaştırılsın.
Önümüzdeki günlerde Taksim Kışlası etrafında bir kutuplaşmanın yaratıldığına tanık olabiliriz.
Projenin eleştirilmesi AKP kurmayını ziyadesiyle memnun edecektir. Boş yoktur. Kurnazlık budur
Kadri Gürsel, Milliyet, 12 Aralık 2012

26.10.12

İşte; Ankara Valiliği’nin dövdüreceği bazı anarşistlerin listesi!



Ankara Valiliğinin, bazı derneklerin ve sendikaların 29 Ekim’de Birinci Meclis önünde toplanıp, Cumhuriyet Yürüyüşü yapmasını yasaklaması, uymayanları, polise dövdürmekle tehdit etmesi yurdun her tarafından tepkilere neden oldu.
Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu kendisine gelen mesajları köşesine taşıyarak bu tepkinin aslında katılımı nasıl artıracağını yazdı.
Eğer devletin bu inatlaşması sürerse; 29 Ekim’de hiç kimsenin istemeyeceği tatsız manzaralara tanık olabileceğimizi hatırlatan Mutlu şöyle devam etti:
"Nereden mi biliyorum?
Yurdun dört bir yanından gelen mesajlardan!
Binlerce okur, eline Türk bayrağı alıp Ankara’ya koşacağını yazıyor...
Bazıları yazmakla kalmıyor, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu anlatmak için yemin bile ediyor!
***

91 yaşındaki Nezahat Teyze, tam 25 yıl aradan sonra pazar gecesi İstanbul’dan Ankara’ya gidiyor... “Polis gözümüze biber gazı sıkarsa yanımdakilere dağıtırım” diye iki kilo limon almış marketten! Vasiyet mektubunu da sütyeninin içine koyacakmış!
***
Veli Yolcu, “Eşim, ben ve biri 1 diğeri 9 yaşındaki iki oğlumla oradayız” diyor mesajında...
***
İzmirli okur ablam Gülseren’i yazılarımdan hatırlarsınız: Kendisini hâlâ 35’lik sanıyor ama 70’ini geçti. Yüksek tansiyonu var... Telefon edip, “Sen gelme” dedim, dediğime diyeceğime pişman oldum!

“Gideceğim. Bu belki de benim son bayramım... Cumhuriyet Bayramımı istediğim yerde istediğim şekilde kutlamama kimse engel olamaz” diye bir başladı ki bağırmaya; telefonu zor kapattım!
***
Seyfi, doğuştan yürüme engelli okurum, Bursa’da yaşıyor. “Tekerlekli sandalyemi süsledim, gidiyorum Mustafa Abi” diye mesaj atmış. Yanında bir de gülücük işareti...
***
Kıymet Hanım var bir de; nerede yaşadığını, kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Sadece adının önünde “Doç. Dr.” yazıyor... Ankara için özel kıyafet almış kendisine: Beyaz pantolon, kırmızı tişört...
Tişörtün üstüne de “Biz sana vali olamazsın demedik, mani olamazsın dedik” sözlerini yazdırmış.
***
Eskişehirli Efe, 13 yaşında... Bayram harçlığı almamış evdekilerden; “Beni Ankara’ya götürün” diye tutturmuş. Benden, annesini ikna etmem için yardım istiyor!
***
Daha bine yakın kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı... Hepsi o gün Birinci Meclis’te olacaklarını yazıyor. Bu insanlar bölücü değil, din tüccarı değil, anarşist hiç değil...
Zaten öyle olanlarla derdi yok devletin!
Hepsi Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine sahip çıkma derdinde...
Bu ülkeyi din devletine dönüştürmeyi ya da bölmeyi düşünenlere, “Biz buradayız, haddinizi bilin” demek için orada olmak istiyorlar.
Ve yaman çelişkiye bakın ki...
Cumhuriyet devletini temsil eden Vali Alâaddin Yüksel, bu insanları başının üstünde ağırlayacağına; polise dövdürmekle, gözlerine biber gazı püskürtmekle tehdit ediyor...
***
Vali Bey:
Bu insanların birinin bile burnu kanarsa, bunun hesabını veremezsiz.

Mustafa Mutlu
Vatan- 26.10.2012

14.4.12

Bu hastane katil

CHP’li vekiller Silivri’deki tutukluların ortaçağ koşullarında sağlık hizmeti aldığını belirtti

‘Bu hastane katil’

CHP’li vekiller, Silivri’deki cezaevinde tutuklulara sadece pansuman yapacak donanım olduğunu, Silivri Devlet Hastanesi’nin ise mahkûmlar tarafından ‘katil hastane’ olarak adlandırıldığını belirterek üç tutuklunun ölümle yüz yüze olduğu uyarısı yaptı.

CHP’de ağırlıklı olarak doktor milletvekillerinden oluşan 6 kişilik heyet, incelemelerde bulunduğu Silivri Cezaevi ve Silivri Devlet Hastanesi’yle ilgili çarpıcı saptamalarda bulundu. Heyette yer alan Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, tam teşekküllü hastanede tedavilerine izin verilmeyen Ergenekon sanıklarından Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, emekli Orgeneral Ergin Saygun ve emekli Albay Mehmet Yoleri’nin “her an ölebileceği” uyarısında bulundu.

CHP’den Rıza Türmen, Nurettin Demir, Metin Ülkü Baydar, Aytun Çıray, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi de olan Malik Ecder Özdemir ve Aytuğ Atıcı’dan oluşan milletvekili heyeti, önceki gün Silivri Cezaevi’ndeki sağlık koşullarıyla ilgili inceleme yaptı. Tutuklu yargılanan emekli Albay Atilla Uğur, gazeteci Müyesser Yıldız, emekli generaller Çetin Doğan, Ergin Saygun, emekli Albay Mehmet Yoleri, CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay ve Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ile görüşen heyet, tutukluların adeta “ölüme yatırıldığı” saptamasında bulundu. Atıcı, saptamalarını şöyle anlattı:

Her an ölebilirler: Görüştüğümüz 7 tutukludan 3’ü her an ölebilir. Fatih Hilmioğlu, Ergin Saygun ve Mehmet Yoleri’nin kesinlikle cezaevi koşullarında bulundurulmaması gerekiyor. Raporlarını inceledik, kullandıkları ilaçlar var. Ellerinde onlarca profesörün, heyetlerin raporları var. Hastalıkları şüpheye yer vermeyecek şekilde test edilmiş. Aldıkları ilaçlar ve hastalıkları her an bir kanamadan ya da kalp rahatsızlığından ölebileceklerini gösteriyor. Silivri hastanesine gitmek istemiyorlar, orası katil hastane olarak biliniyor.

Acil müdahale yok: Silivri’de toplam 9 cezaevi var, her birinin bir reviri var, pratisyen hekimi koymuşlar, mesai saatleri içinde var. Bazı cezaevlerinde yarım gün, bazılarında 4 yarım gün hekim var, onun dışında yok. Acil bir şey olursa 112’yi çağırıyorlar. Revirde sadece pansuman ve muayene yapılabilir. Onun dışında kalp krizi geçirdi diyelim ki şoklama vb hiçbirinde yok.

Toplama kampı gibi: Silivri hastanesine gittik, ama adı hastane, kâğıt üzerinde. Tabelasında semt polikliniği yazıyor. Adı hastane, ama yatak yok, laboratuvar yok, anestezi yok. 14 tane uzman koyduk diyorlar, akşama kadar çalışıyorlar akşam gidiyorlar. Hastanenin üst katları standart hastane görünümünde, ama mahkûm koğuşu ortaçağdan daha kötü, insanlığınızdan utanırsınız. 9 metrekarelik odaya 4 tane yatak koymuşlar. Her taraf kan revan, pislik içinde. Bu ağır hastalar buraya gelmeyi reddediyorlar, “kâğıt imzalatıyorlar kendi rızamla gitmek istemiyorum” diye. İnsanlar sağlık sorunlarıyla gündeme gelmek istemiyorlar. Arka arkaya ölüm haberleri gelecek. Bu normal ölüm değil cinayettir. Orası tam bir toplama kampı gibi.

Müyesser’den veto: Müyesser Yıldız, devletin hiçbir şeyini kabul etmiyor, çok ısrar ettik, ‘Bu bedenler sadece size değil, ailenize, ülkenize, insanlığa ait, bunları ölüme yatıramazsınız’ dedik. Sadece düşüneceğini söyledi.

Cumhuriyetle hesaplaşma: Görüştüğümüz her isim, “Burada bir yargılama değil cumhuriyetle, TSK ile hesaplaşma yapıldığını” söyledi. Balbay, normal bir mahkemede yılda 5-6 dava görülebildiğini belirterek şu anda yapılan duruşma sayısı hesaplandığında Silivri yargılamalarının 50 yıl sürebileceğine dikkat çekti.

Muhalif gazete, 13.04.2012

Çan Kimin İçin Çalıyor?..

Dün gün boyu çanlar çaldı...

Evlerde aramalar yapıldı, zanlılar götürüldü...

Televizyonlarda alt yazılar “baskınları” haber verdiler... Dikkatli konuşmaları tembih edilmiş spikerler, ağızlarını yamultarak “konuklara” hukukun işlemekte olduğunu anlattırdılar... Koca çeneli çıkıp televizyonlarda anlattı:

“Çan çan çan...”

*

Bilirsiniz “beşinci çan”ın hikâyesini:

Krallığın hüküm sürdüğü çağda şehrin merkezindeki kulede büyük bir çan vardı...

Bir vatandaş öldüğünde çan bir kez çalardı... Bir asilzade öldüğünde iki, kralın adamlarından birisi öldüğünde üç, kral öldüğünde dört defa...

Bir gün kralın mahkemesindeki yargıçlar insanların vicdanını sızlatacak kararı vererek, bir masumu mahkûm ettiler...

O gün çan beş kez çaldı...

Herkes koştu çan kulesinin altına...

Sordular çancıya:

“Kraldan daha büyük ölen kim?..”

Kuledeki yanıtladı:

“Adalet öldü...”

*

Dün yine bütün gün çanlar çaldı...

*

28 Şubat” diyorlar bu kez...

28 Şubat muhtırasından 15 yıl, iktidar olduktan 10 yıl sonra mı geldi aklınıza?..

Peki 28 Şubat kararlarının altında, o gün devlet bakanı olan Abdullah Gül’ün imzası var, bugün Cumhurbaşkanınız...

Çağırıp sorun mesela:

“Niye imzaladın?..”

Hukuksuzluksa, hukuksuzluğu imzalayan da sorgulanmaz mı?..

“Korktuk” derse...

Korktuktan 15 sene sonra mı irkilir insan?..

*

Adalet ise...

Salınan Hizbullahçılardan, zamanaşımına uğrayan Madımak’ta insanları yakanlara kadar... Kayıp trilyonlardan, evrakta sahteciliklere kadar... Otuzdan fazla AKP’li belediyedeki yolsuzluk iddialarından, daha önceki gün kapatılan Deniz Feneri dosyasına kadar...

Say say bitmez...

İktidara dokunan tüm yolsuzluk, vurgun, soygun iddialarının örtülmesi... Ama gerici yapılanmaya ve irticaya tepki gösteren ne kadar cumhuriyetçi varsa toplanıp hapishanelere doldurulmaları rastlantı mıdır?..

Böyle midir adalet?..

*

Türkiye geçmişi ile yüzleşiyor” diyor koca çene...

Bugünü ile niçin yüzleşemiyor?..

Çenelerine vurdu:

Çan çan çan çan çan...


Bekir Co
şkun,
Cumhuriyet, 13.04.2012