sıkmabaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sıkmabaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6.10.14
10.12.08
Başörtüsü takacağım...
Hadise, Viyana’da, Sınır Tanımayan Kadınlar (Women Without Borders) toplantısında cereyan etti. Toplantı, ‘köktenci şiddete’ karşı tüm dünya kadınları için düzenlenmişti. Türkiye’den ben davetliydim. Kolombiya’dan Endonezya’ya, Guatemala’dan Filistin’e, ABD’den Somali’ye, Irak’a kadar bütün ülkelerden birer kadın mevcuttu.
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.
Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.
Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”
İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.
Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.
Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”
İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Ece Temelkuran, Milliyet, 5 Aralık Cuma 2008
Okuyan
anne
saat
21:37
Labels:
Batı ve Doğu,
çarpık batılılık,
çifte standart,
Ece Temelkuran,
ılımlı İslam,
sıkmabaş
24.11.08
Çarşafa Dolanış
DEYİM, aslında yatak çarşafıyla ilgili ama, demek ki kara çarşaf için de kullanılabilirmiş. Bir parti genel başkanı, iki hanımın çarşaflarına birer rozet taktı, yer yerinden oynadı; yetmiş beş milyonluk koskoca bir toplum, sanki başka derdi yokmuş gibi, ortasından çat diye çatlayıp çarşafa dolandı, içinden çıkamıyor... Şimdi hep bu konuşulmakta, her gazetede, ekranda, kahvede bu var.
Kimilerince, yapılan doğrudur. Başbakan, biraz kinayeli de olsa, “Ülkede iyi şeyler oluyor” dedi; Adalet Bakanı, yorum soran gazetecilere “Günaydın!” diye seslendi. Dolanışın lideri de “Ezber bozuyoruz, kadınlar yakında zincirlerini kıracaklar” havasında. Tesettür cephesinde, zafer kıvancı.
Kimilerinde tam bir matem hüznü. “Bir kale daha düştü”nün üzüntüsü. “Her şeye razıydık ama, bize bunu yapmayacaktı” deniyor. Genel Başkan’ın Genel Sekreteri’ne göre, ısıtılan sudaki kurbağa misali, bu gidişle yavaş yavaş haşlanarak ölecek olan devrimci cumhuriyettir. Galiba sıkmabaş gibi çarşafı da irtica simgesi sayan partili hanımlar başta olmak üzere, taban aynı üzüntüyü paylaşıyor. Eskiden köylerde şalvar yırtıp entari giydirenler artık yok ama, yine de kara çarşaf yırtarak öfke gideren kadın üyeler çıkabilir içlerinden.
Bir de bu konunun “orta yol”cuları var medyada. Basının eski kalemleri, “Seçim taktiği olarak öbür cephenin Alevilere destek atağına bununla karşılık verilebilir; yeter ki seçim sonrasında bir genel tutuma dönüşmesin” demekteler.
Fakat şu ilginç: Ne parti içinde ne de dışında, kimse “Sırası mı böyle tartışmanın, ülkenin derdi bu mu? Üretimsizliğe, işsizliğe, özelleştirme talanına, yolsuzluğa, IMF’ye yeniden teslim oluşa, Kıbrıs’ın altımızdan çekilme girişimine, denizde Kaş karşısındaki Meis’e kadar sokulan Yunan’ın pervasız isteklerine ve dünyanın soykırım çullanışına öncelik vermek varken, bu ne biçim hafifliktir ki hep birlikte çarşafa dolanıp durmaktayız” diye sormuyor.
Gerçi “Bu da cumhuriyetin laiklik temelini yıkmanın bir parçasıdır; arkası çorap söküğü gibi gelince o tam karanlıkta hiçbir sorun çözülmez” dense de, bu noktaya sürüklenişte ekonomi, hukuk ve dış politika alanlarındaki büyük yanlışların, Türkiye’nin Türkiye dışından yönetilişinin hiç mi payı yoktur? Kara çarşafla oyalanmak yerine, ülkenin uyanık insanlarını aynı cephede yan yana getirip karanlığa karşı tek aday ve tek listeyle atağa geçmek için kafa yormak daha doğru olmaz mı?
Kimilerince, yapılan doğrudur. Başbakan, biraz kinayeli de olsa, “Ülkede iyi şeyler oluyor” dedi; Adalet Bakanı, yorum soran gazetecilere “Günaydın!” diye seslendi. Dolanışın lideri de “Ezber bozuyoruz, kadınlar yakında zincirlerini kıracaklar” havasında. Tesettür cephesinde, zafer kıvancı.
Kimilerinde tam bir matem hüznü. “Bir kale daha düştü”nün üzüntüsü. “Her şeye razıydık ama, bize bunu yapmayacaktı” deniyor. Genel Başkan’ın Genel Sekreteri’ne göre, ısıtılan sudaki kurbağa misali, bu gidişle yavaş yavaş haşlanarak ölecek olan devrimci cumhuriyettir. Galiba sıkmabaş gibi çarşafı da irtica simgesi sayan partili hanımlar başta olmak üzere, taban aynı üzüntüyü paylaşıyor. Eskiden köylerde şalvar yırtıp entari giydirenler artık yok ama, yine de kara çarşaf yırtarak öfke gideren kadın üyeler çıkabilir içlerinden.
Bir de bu konunun “orta yol”cuları var medyada. Basının eski kalemleri, “Seçim taktiği olarak öbür cephenin Alevilere destek atağına bununla karşılık verilebilir; yeter ki seçim sonrasında bir genel tutuma dönüşmesin” demekteler.
Fakat şu ilginç: Ne parti içinde ne de dışında, kimse “Sırası mı böyle tartışmanın, ülkenin derdi bu mu? Üretimsizliğe, işsizliğe, özelleştirme talanına, yolsuzluğa, IMF’ye yeniden teslim oluşa, Kıbrıs’ın altımızdan çekilme girişimine, denizde Kaş karşısındaki Meis’e kadar sokulan Yunan’ın pervasız isteklerine ve dünyanın soykırım çullanışına öncelik vermek varken, bu ne biçim hafifliktir ki hep birlikte çarşafa dolanıp durmaktayız” diye sormuyor.
Gerçi “Bu da cumhuriyetin laiklik temelini yıkmanın bir parçasıdır; arkası çorap söküğü gibi gelince o tam karanlıkta hiçbir sorun çözülmez” dense de, bu noktaya sürüklenişte ekonomi, hukuk ve dış politika alanlarındaki büyük yanlışların, Türkiye’nin Türkiye dışından yönetilişinin hiç mi payı yoktur? Kara çarşafla oyalanmak yerine, ülkenin uyanık insanlarını aynı cephede yan yana getirip karanlığa karşı tek aday ve tek listeyle atağa geçmek için kafa yormak daha doğru olmaz mı?
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 23 Kasım 2008
Okuyan
anne
saat
12:01
Labels:
çifte standart,
güncel,
Mümtaz Soysal,
sıkmabaş,
Türkiye
22.11.08
Çarşafsızlar...
Bakıyorum okur maillerine...
Vay anam vay!
Sert esiyor rüzgár...
Ama narin başak değiliz; eğilelim.
Kırılmaya razıyız.
*
Çarşaflılar değildir tehlike...
*
İktidar belediyesinden ihaleyi kapacaksın, kıçının kılları ağarmış, ihaleden tokatladığın paralarla Reina'ya gideceksin, İstanbul rüyasına kapılıp oraya gelmiş evladın yaşındaki varoş kızlarına üç-beş kuruş iliştirip, bacaklarını sıkıştıracaksın, Reina'dan çıkıp, iktidara yalakalık olsun diye iftar vereceksin, sonra da "CHP takiye yapıyor" diyeceksin... Hadi len!
*
Damadın şirketine verilen devlet kredisiyle satın alınan gazetede komiklik yapacaksın, eşini Amerikalardan getirip Anadolu halkının kurtarıcısı olarak milletvekili seçtireceksin, evinde parti verip viski içireceksin, panna cotta yedireceksin... "Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyen Başbakan'a panna cotta'yı afiyetle yedirirsin ama, türbanlıya bu komik durumu daha ne kadar yedirirsin?
*
"Ben imam hatip mezunuyum" diye medyaya dalan, parayı bulduktan sonra, kandilde şarap kadehi tokuşturanlardan alacak Atatürkçülük dersimiz yok bizim!
*
29 Ekim'lerde 9 Eylül'lerde, gırtlağını yırtarcasına "çıııktık aaaçıık alınlaaa" diye bağıranların, AKP'li belediyelerin halkla ilişkilerini yürüttüğünü de biliyoruz; CHP rüzgárı eserken kahraman Atatürk belgeseli yapanların, AKP rüzgárı eserken Atatürk'e giydirdiğini de görüyoruz.
*
Çarşaflılar değildir tehlike...
*
Bakın, kahrından beyin kanaması geçirdi, felç oldu, GATA'da yatıyor Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı... Kaç kişi gitti ziyaretine? "Onlar kapı kapı dolaşıyor" diye ağlıyorsun, reiki yaparak mı iktidara geleceğini sanıyorsun? Çık Etiler'deki, Bağdat Caddesi'ndeki kavanozundan da, bak biraz etrafına, Sarıgazi'den Sultanbeyli'den haberin var mı senin? Misak-ı Milli dediğin, tenis kortundan mı ibarettir?
*
Ve, son olarak...
"CHP'ye oy veriyordum ama, türbanlılara rozet taktılar, artık CHP'ye oy vermeyeceğim" diyene, önerim şu: "AKP'ye ver."
Vay anam vay!
Sert esiyor rüzgár...
Ama narin başak değiliz; eğilelim.
Kırılmaya razıyız.
*
Çarşaflılar değildir tehlike...
*
İktidar belediyesinden ihaleyi kapacaksın, kıçının kılları ağarmış, ihaleden tokatladığın paralarla Reina'ya gideceksin, İstanbul rüyasına kapılıp oraya gelmiş evladın yaşındaki varoş kızlarına üç-beş kuruş iliştirip, bacaklarını sıkıştıracaksın, Reina'dan çıkıp, iktidara yalakalık olsun diye iftar vereceksin, sonra da "CHP takiye yapıyor" diyeceksin... Hadi len!
*
Damadın şirketine verilen devlet kredisiyle satın alınan gazetede komiklik yapacaksın, eşini Amerikalardan getirip Anadolu halkının kurtarıcısı olarak milletvekili seçtireceksin, evinde parti verip viski içireceksin, panna cotta yedireceksin... "Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyen Başbakan'a panna cotta'yı afiyetle yedirirsin ama, türbanlıya bu komik durumu daha ne kadar yedirirsin?
*
"Ben imam hatip mezunuyum" diye medyaya dalan, parayı bulduktan sonra, kandilde şarap kadehi tokuşturanlardan alacak Atatürkçülük dersimiz yok bizim!
*
29 Ekim'lerde 9 Eylül'lerde, gırtlağını yırtarcasına "çıııktık aaaçıık alınlaaa" diye bağıranların, AKP'li belediyelerin halkla ilişkilerini yürüttüğünü de biliyoruz; CHP rüzgárı eserken kahraman Atatürk belgeseli yapanların, AKP rüzgárı eserken Atatürk'e giydirdiğini de görüyoruz.
*
Çarşaflılar değildir tehlike...
*
Bakın, kahrından beyin kanaması geçirdi, felç oldu, GATA'da yatıyor Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı... Kaç kişi gitti ziyaretine? "Onlar kapı kapı dolaşıyor" diye ağlıyorsun, reiki yaparak mı iktidara geleceğini sanıyorsun? Çık Etiler'deki, Bağdat Caddesi'ndeki kavanozundan da, bak biraz etrafına, Sarıgazi'den Sultanbeyli'den haberin var mı senin? Misak-ı Milli dediğin, tenis kortundan mı ibarettir?
*
Ve, son olarak...
"CHP'ye oy veriyordum ama, türbanlılara rozet taktılar, artık CHP'ye oy vermeyeceğim" diyene, önerim şu: "AKP'ye ver."
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 21 Kasım 2008
Okuyan
anne
saat
20:21
Labels:
çifte standart,
güncel,
sıkmabaş,
Türkiye,
Yılmaz Özdil
Kaydol:
Yorumlar (Atom)