tam bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tam bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.1.09

NATO’nun dönüşü…

Tuncay Güney’in 2001 yılında polise verdiği ifadenin sesli ve görüntülü yayınının yarattığı deprem…
Ya da…
Ankara Demetevler’de bir parkta poşet içinde iki el bombası bulunması…
Çankaya’da dün gece bulunan bir poşetten ise 200 adet G-3 mermisi çıkması gibi olaylar…
İtalya ya da diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, 1952’de NATO’nun “Sovyet İşgaline” karşı örgütlediği Ergenekon yapısı tamamen çözülünceye kadar, galiba bundan böyle umuru adiye’den olaylar olacak…
Orada bu “paralel orduları”, Sovyet’lerin çöküşünün hemen ertesinde demokratik ülkelerin kendi iradeleri çözmüştü…
Biz de ise ülkenin bağrına saplanmış bu ölüm makinesi sökülmediği gibi hedef de şaşırdı…
Demokrasiyi, halk iradesini, batı ittifakını ve hatta NATO’yu hedef alan hale geldi…
Üstelik…
NATO o günden bugüne değişmiş olmasına rağmen…

* * *

NATO kurulduğunda Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş’ın en keskin kılıcıydı…
Sovyet’lerin çökmesi ardından nitelik değiştirdi…
NATO 1949 yılında kurulmuştu… Soğuk Savaş’ın “İleri Karakolu” konumundaki Türkiye ise 1952 yılında, Yunanistan, İspanya ve Batı Almanya’dan çok önce üye oldu…
Nitelik değişimin en şaşırtıcı virajı ise 1998 yılında, NATO ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı… Örgüt, “demokrasiyi korumayı” da temel hedefi haline getirdi… Kendi halkına eziyet eden Miloseviç’in ülkenin “hükümdarlık” hakkına pabuç bırakılmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır…

* * *

Ankara’daki “askeri cumhuriyet” ise demokrasiden, demokratikleşmeden haz etmiyordu…
Soğuk Savaş tamtamları ve anti-komünizm şartlanması, bir de tek parti zihniyetiyle sarmalanınca yeniliğe, dönüşüme, değişime karşı delinmesi zor bir zırh oluşturmuştu…
AB süreci bunu iyice zorlamaya başlayınca, demokrasi korkusu batı karşıtı yeni ittifaklar aramayı bile gündeme getirdi…
Batı’yı boşlayarak NATO’dan ayrılmak, bölgedeki diktatörlüklerle, hatta din devletleriyle yeni ittifaklara gitmek üst düzey askerler tarafından dillendirilir oldu…
“Batılı modernleşme” ile övünen askerlerin kimileri, demokrasi korkusuyla tam zıt bir yöne hamle etmeye hazırdı…

* * *

“Kemalizm’den Humeyni’ye” savrulmanın en şaşırtıcı örneği hiç tartışmasız Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri ve son Ergenekon şüphelisi Tuncer Kılınç’dı…
Çünkü…
Tuncer Kılınç, “NATO’da en uzun görev yapan Türk Paşası”…
Ama MGK Genel Sekreterliği görevinin hemen başlarında, “Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak kuralım” diyen de o oldu…
Orada da kalmadı…
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ile İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak 29 Mayıs 2007 tarihinde katıldıkları “Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak” konulu konferansta, NATO’nun işlevinin sorgulanmaya başlandığını belirten Kılınç:
Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır.
Türkiye’nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO’dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir.
Bu şekilde güçlü bir silahlı kuvvete sahip Türkiye, her iki taraf içinde aranılan bir güç olacağı gibi, diğer güç odaklarıyla da daha yakın işbirlikleri kurabilme esnekliğine kavuşacaktır” diyor…
Ve ekliyordu:
Bu durumda Türkiye başta Rusya olmak üzere diğer güç merkezleri için de cazibe oluştur”…

* * *

Ergenekon Terör Örgütü sadece içeride bir darbe girişimi değil…
Türkiye’yi “Batı’daki demokrasi ittifakından” koparma girişimi…
AB’den tutun da, kimlik değiştiren NATO’ya karşı beliren ani alerji bundan…
Şimdi, anlaşılan, içerde ve dışarıda, hedef alınan irade harekete geçti…
Halk iradesi, demokrasi ve batı medeniyeti koalisyonu Ergenekon’u ortaklaşa teşrih masasına yatırmak istiyor…
Özetle NATO askeriye üzerinden tekrar geri dönüyor denilebilir…

* * *

Hükümet eğer bu hayırlı süreci kazasız belasız yürütüp köklü bir değişime taşımak istiyor ise, an sektirmeden var gücüyle AB sürecine bastırmalı…
Çünkü “dünyalaşma” sürecini aksatmak demek, Ergenekon’a yeniden can verme anlamına gelmekte…
Mehmet Altan, Star, 15 Ocak 2009

31.8.08

Ordunun Bayramı

CUMHURİYETİN bayramları, mevsimler gibi art arda gelir, ama hepsi birden bir bütün oluşturur. 23 Nisan çocukların, 19 Mayıs gençlerin, 30 Ağustos askerlerindir; 29 Ekim, onları toparlar, cumhurun bayramı yapar. Şimdi bugünün takvimine uygun böyle düzgün bir sıralamanın olması, cumhuriyetin kuruluşu sanki bir yıllık bir süreçmiş izlenimini yaratır. Oysa, olaylar tek yıllık bir kronolojiye sığmaz; Milli Mücadele tam dört yıllık çetin bir dönemdir.30 Ağustos 1922’nin o süreç içinde özel bir yeri var.
Yunan Dumlupınar’da darmadağın edilmeseydi, Samsun’a çıkış sonuca eriştirilmemiş bir tasavvurun başlangıcı olarak kalır, Meclis’in açılışı ölüm-kalım savaşı içinde tarihe geçecek bir demokrasi denemesinden ibaret olarak anımsanırdı. Büyük Zafer, haklı ve doğru düşüncenin, böyle olduğu için de mutlaka galip gelmesi gereken bir inancın gerçekten galip geldiği, haksızlığın ve yanlışın düzeltildiği olayın adıdır.
Aslında, 30 Ağustos bu niteliğiyle bir büyük askerlik ve komutanlık başarısının ötesinde, hukuk ve felsefe açısından da önem taşır. Şunu gösterdiği için: Haktan ve doğrudan yana olmak, tek başına yetmiyor; hakkın ve doğrunun gerisinde kuvvetin de olması gerekiyor. 30 Ağustos, hak ve doğru adına son darbeyi vuran o kuvvetin müthiş bir sabır, planlı bir hazırlık ve ulusal çapta bir özverinin ürünü olduğunu gösterir. Hamurunda Karadeniz’deki tehlikeleri göğüsleyerek Rus mühimmatını Kuzey Anadolu kıyılarına getiren Alemdar, Gazal, Rüsumat römorkörleri mürettebatının, kağnılarıyla cephe gerisine taşıyan cefakâr köy kadınlarının, geceler boyu yürüyerek mevzi değiştiren yorgun askerin, ileri hatlarda neferleriyle birlikte vuruşan zabitlerin emeği var.
İkide bir Ankara’ya gelip demokrasi üzerine ahkâm kesen ve “İstanbul matbuatı”na demeçler veren salak yabancılara anımsatmak gerekir ki, bu devlet böyle kurulmuş bir cumhuriyettir. Milletleşen bir ordunun ya da ordulaşan bir milletin özverileriyle olağanüstü biçimde kurulduğu için, askerle cumhuriyet arasındaki kutsal bağı kavramaya onların olağan bilgisi ve sezgisi yetmez. Yedi düvelin donatımıyla azgın Yunan askerini Anadolu’ya saldırtmakla kendi açılarından işledikleri büyük hatanın hâlâ farkında değildirler. Bu hata, o tarihlere gelinceye kadar ulus kavramıyla tanışmayan ve onun bilincine tam varamayan bir halkı uluslaştırmak olmuştur.
Böyle bir açıdan bakınca, kurtuluş sonrasının cumhuriyeti ile ulus kavramının yaşıt bir ilişki içinde olduğunu bilmek ve kurtuluş mücadelesini noktalayan 30 Ağustos’a da bu gözle bakmak gerekir.
Dolayısıyla, ordunun bayram gününde cumhuriyetin göbek bağındaki bu özelliği içte ve dıştaki cumhuriyet düşmanlarına bir kez daha anımsatmak, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ulusal ödev sayılmalıdır.

Mümtaz Soysal , Cumhuriyet, 30 Ağustos 2008

19.7.08

Sıkmabaş konusunda sorusu olanlara...

"Türban Amerikan işgalinin kolaylaştırıcısıdır"

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler (Ankara Üniversitesi)

Öncelikle, türban tartışmalarını bir talihsizlik olarak değerlendirdiğimi söylemeliyim. Türbana ilişkin tavırlar iki gerekçe çerçevesinde toplanıyor. Bir tarafa göre türban, bireysel bir hak ve özgürlük sorunudur, dolayısıyla bu hak ve özgürlük, kullanmak isteyen kişilere tanınmalıdır. Benim de savunduğum diğer görüş ise, türbanın bir siyasal ilke sorunu olduğu yönündedir. Bu anlamda Türkiye'de türban, Afganistan'daki burkanın temsil ettiğinden farklı bir şey temsil etmemektedir ve nasıl burka Afganistan'da ABD işgalinin kolaylaştırıcısı ve simgesi ise, türban da aynı gücün Türkiye'ye yönelik işgalinin yolunu açan, onu kolaylaştıran bir simgedir.
Türban sorunu siyasal bir ilke sorunu olduğu için, çözümü de diyalog ve uzlaşmada bulunamaz. İnsanlar çok konuda uzlaşabilir, her konuda diyalog kurabilirler ancak insanlar ilkelerde uzlaşamazlar, çünkü ilkelerin kendisi uzlaşmazdır. Eğer türban Amerikan emperyalizminin Türkiye'yi işgal etmesini sağlayan araçlardan biri ise, bunun pazarlığı, uzlaşması, veya diyalogu kurulamaz; ancak bu güce karşı mücadele edilebilir. Laik devlet ve laik yaşama dair bir sorun olarak ortaya çıkan türban, aynı zamanda Türkiye'nin sömürgeleştiriliyor olması meselesinin de bir parçasıdır. Dolayısıyla laiklik tartışmasının gözle görünen boyutunu oluşturan türban sorunu, aynı zamanda Türkiye'nin tam bağımsız olmaması sorununun da bir parçasını oluşturmaktadır.
Türban üzerinden yürümekte olan, karşı devrimdir. Türbanın simgelediği sömürgeleşen Türkiye ve din temelleri üzerinde oluşturulan bir devlet ve toplumdur. Ben bütün bunlara ilkesel düzeyde karşı olduğum için de Üniversite Konseyleri Derneği'nin imza kampanyasına katılmayı uygun buldum.

* * *

"AKP ile MHP'den özgürlük değil gericilik gelir"
Doç. Dr. İlhan İkeda (Bilgi Üniversitesi)

AKP ile MHP'nin yürütmekte olduğu kampanyanın özgürlük adına olduğuna inanmıyorum. Bu adamlar, özgürlük adı altında, inanç özgürlüğü kavramına sığınarak kendi görüşlerini topluma dayatmak, toplumu iyice gericileştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Üniversitelerde pek çok kişi bu gelişmelere karşı, ki zaten akademinin konumu da bu olmalı. Üniversitenin de, toplumun da gericileştirilmesine karşı durmak, karşı bir basınç oluşturmak gerekiyor. Ben bu imza kampanyasının, üniversitelerde ne kadar çok kişinin gelişmelere karşı olduğunu göstermesi açısından önemli bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

* * *

"Türbanı peçe izleyecek"
Doç. Dr. Cem Sinan Deliduman (İstanbul Teknik Üniversitesi)

Öncelikle bu sürecin bizi götüreceği noktayı vurgulamak gerekiyor. Ben bir öğretim üyesi olarak, bugün "türban krizi" olarak yaşanmakta olanın, yarın "peçe krizi" olarak yaşanacağını düşünüyorum. Örneğin Pakistan şu an peçe krizini yaşıyor. Kız öğrencilerin, şimdi dahi erkek hocalarına soru sormadıklarını, kendi aralarında konuşmayı tercih ettiklerini gözlemliyorum. Bu gelişmelerin, üniversite içerisinde karşılıklı diyalogun önünü keseceğine eminim. Bunlar bir varsayım değil, zaten şu anda yaşanmakta olan bir şey. Aynı durum, zamanla diğer eğitim kurumlarına da yayılacak, bugün "türban girsin, özgürlük girsin" diyen kişiler yarın "herkes türban taksın, bu dinimizin bir şartı" diyecekler, sonraki gün aynı biçimde peçeyi dayatacaklar. Dogmaya inandıkları için, ne kadar "özgürlük" deseler de, ben bu insanlarla özgürce türbanı tartışamıyorum. Üniversite özgürlük ortamı ise, her şey özgürce tartışılmalıdır. Ancak gün gelecek, hiçbir şey özgürce tartışılamaz hale gelecek.

* * *

"Türban paralı eğitimi örtüyor"
Yrd. Doç. Dr. Murat Çepni (Kocaeli Üniversitesi)
Türbanın başka gerçekleri örtmek için kullanıldığını düşünüyorum. Üniversitelerde bugün en önemli sorunlardan biri eğitimin paralı hale getirilmiş olması. Pek çok öğrencinin öğretim hakkı daha üniversite aşamasına gelmeden ellerinden alınmış oluyor. Paraları olmadığı için. Üniversiteye bir şekilde girmeyi başaran emekçi çocukları barınma sorunu ile karşılaşıyor ve cemaatlerin kucağına düşüyor. Yine paraları olmadığı için. Bu tablo ortadayken türbanın öncelikli gündem olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Bir özgürlük sorunu olarak niteleyenler gerçek, öncelikli gündemleri örtüyor.

* * *

"Din özgür olsun, köşeyi dönmek özgür olsun"
Prof. Dr. Mine Anğ Küçüker (İstanbul Üniversitesi)

Öncelikle, üniversitelerin insanların inancını serbestçe "yaşayabilecekleri" bir yer olmadığını düşünüyorum. Üniversitede inanç dahil her şeyi tartışabilirsiniz, ancak inancın yaşanması için dışarıda olması gerekiyor. İkincisi, "özgürlük" deniyor ve benim buna itirazım var, zira ben başını örten insanların özgür olduklarını düşünmüyorum, dolayısıyla özgür olmayan insanların özgürlüğünü savunmanın o insanlara karşı da olumsuz bir tavır olduğunu düşünüyorum. İnsanın en önemli değer olduğu, tek değer olduğu akademide, özgürsüzlüğün özgürlüğü savunulamaz.
Liberaller kadar iyimser olmadığımı söylemeliyim. Bence süreç çok tehlikeli bir noktaya; "din özgür olsun, köşeyi dönmek özgür olsun, başka hiçbir şey özgür olmasın" düşüncesinin dayatılacağı noktaya doğru gidiyor. Ve maalesef aydınlarımız dediğimiz kişiler de bu sürece destek veriyorlar. Ortalama eğitim süresinin dört yıl olduğu, eğitim sisteminin baştan sona bir felaket halde olduğu ülkemizde, bu yaşananların nelere yol açacağını, açmaya başladığını görüyoruz. Üstelik AKP, bu sürecin başlangıcı değildir. AKP elli yılı aşkın süredir yürütülen politikaların bir sonucudur. Bu meseleye bireysel insan hakları penceresinden bakıldığında, türban çok masum görünüyor. Ancak, türbana özgürlüğü savunan herkesin, bir zahmet, bütün bir siyasal örgütlenmeyi, bütün bir ekonomik örgütlenmeyi, tarikat ilişkilerini, cemaatleştirilen toplumu da görmesi gerekiyor. Madımak otelinde aydınların yakıldığı bir memlekette, her ramazanda oruç tutmadığı için dövülen, öldürülen insanların olduğu bir memlekette, tarikatların siyaset ve ekonomide bu denli etkin olduğu bir ülkede türbanı bir kişisel hak ve özgürlük meselesi olarak görmek siyaseten cehalettir, cehalet değilse de kötü niyettir.
Günlük Siyasi Gazete Sol, 6 Şubat 2008

8.5.08

Putin'den Devlet Adamlığı Dersi!

Rusya'da "Demir Yumruk" diye anılan Devlet Başkanı Vladimir Putin, görevi Dimitri Medvedev'e devretmeden 1 gün önce tarihi bir karara imza attı. Rus lider, attığı bu imzayla ülkesindeki stratejik alanlara yabancı yatırımcıların girmesini yasakladı.


Bundan sonra telekomünikasyon, enerji ve stratejik sayılan doğal gaz kaynaklarında yabancıların hak sahibi olması yasaklandı. Rusya dünyanın en büyük doğal gaz rezervlerine sahip... ABD, İngiliz, Alman ve Fransız firmaların gözü bu rezervlerdeydi.
Putin, böylece ülkesinin kaynaklarını, madenlerini, verimli sektörlerini yabancıya açan, en kârlı kuruluşlarını bile birer birer yok pahasına satan, yabancılar gelsin diye adeta yollarına kırmızı halı seren sözde devlet adamlarına unutulmaz bir ders verdi.
Putin, görevini bugün devredeceği Medvedev'e çok güveniyor.
Putin "devlet adamı nasıl olur" gösterdi
Türkiye, yabancı yatırımcılara tüm stratejik alanları açarken, Vladimir Putin ülkesini korumak için yabancı işgalinin önünü kesti
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin görevi devretmeden 1 gün önce tarihi bir imza attı. Rus liderin attığı bu imzayla bundan sonra Rusya'daki stratejik alanlara yabancı yatırımcıların girmesi yasaklanıyor. Putin, enreji ve Stratejik sayılan doğalgaz kaynaklarında yabancıların araştırma yapması yasaklandı. Rusya dünyanın en büyük doğalgaz rezervlerini ve geçiş yollarını elinde tutuyor. ABD, İngiliz, Alman ve Fransız firmaların gözü bu rezervlerdeydi.

Haberleşmeye ulusal koruma
Putin böylece bunların önünü kesti. Vladimir Putin, telekomünikasyon yani ulusal telefon ve her türlü haberleşme üzerinde yabancıların hak sahibi olmasına da yasak getirdi. Bundan sonra yabancılar, ülkede telekominikasyon yatırımları yapamayacak. Rusya Devlet Başkanı, bir başka stratejik önemi olan havacılık, uzay ve savunma alanlarında da yabancıların önünü kesti. Yeni yasa, Nisan ayında Rus Parlamentosu tarafından onaylanmıştı. Federasyon Konseyi'nden de onay alan yasa son olarak Putin'in önüne geldi. O da görevden ayrılmadan bir gün once yabancı yatırımcılar için şok anlamına gelecek son imzayı attı. Bu anlaşmayla, Rusya'nın yabancı işgalinin önü kapatılmış oldu.

Türkiye ise peşkeş çekiyor
Türkiye ise, "AB'ye gireceğiz" söylemleriyle stratejik sayılan tüm alanları yabancılara açıyor. Özelleştirme adı altında yapılan tüm bu girişimlerin peşkeşten başka bir şey olmadığı belirtiliyor. Bunların sonucunda Türkiye'deki önemli kurumlar birer birer yabancıların kontrolüne giriyor. Bir yandan telekomünikasyon özelleştirme adı altında satılırken, ülkede doğalgaz, petrol ve maden aramaları yabancılara açıldı. Üstelik bu yabancılara madenleri işletme hakkı da veriliyor. Bu arada, yapılan yasa değişiklikleriyle yabancıların Türkiye'de mülk edinmesinin yolu da açılıyor. Türkiye'de bunlar olurken, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin, bu son hamlesiyle ülkesini işgalcilerin eline geçmesinin önünü almış oldu. Putin bugün, Devlet Başkanlığını Dimitri Medvedv'e devredecek.
Vladimir Putin bugün Devlet Başkanlığı görevini düzenlenecek bir törenle Dimitri Medvedev'e devredecek.
Yeniçağ, 07 Mayıs 2008

28.1.08

Son Çıkış

Boğaziçi'nin iki yanındaki otoyollardan köprülere doğru araba sürenler bilir: Köprüye yaklaşınca sağda bir uyarı levhası görülür; yöredeki bir semtin adıyla birlikte “Köprüden önce son çıkış” diyen bir levhadır bu.O semte gitmek istediğiniz halde dalıp çıkışı atladınız mı, akan trafikle birlikte kısa sürede kendinizi yüzlerce metrelik bir köprünün üzerinde ve öbür ucunda bulursunuz. Artık, geri dönüp istediğiniz yere gidebilmek uğruna uzak kavşaklardan dönmek için hayli vakit harcamak zorundasınızdır.
Türkiye’nin bugünkü durumunda da böyle. Cumhuriyetçi devrimin yolu üzerine konan engellere doğru sürüklenirken bu son çıkış fırsatı kaçırılırsa gerici iktidar sizi önüne katar ve uzaklara sürer. Kısa zamanda hiç beğenmeyeceğiniz sahillere sürüklenmiş, içinden çıkılmaz kuyulara atılmış bulabilirsiniz kendinizi. Büyük olasılıkla, bataklığından kurtulmak için uzun yıllar didinmek, bin bir eziyete katlanıp ağır bedeller ödemek zorunda kalacağınız durumlardır bunlar.
Uyanık durma, karşı çıkma, direnme zamanıdır. Çünkü ülke korkunç bir akıbete doğru itiliyor. Karşıdevrimciler azmış, pervasızca ve kıra döke korkunç bir işe girişmişlerdir: Örtünme konusunu bahane edip Cumhuriyeti yıkacak dinamitleri aynı Cumhuriyetin mevzuatına sokmak için kollarını sıvamışlardır.
Bunun, üniversite yerleşkelerinde kalmayıp aşama aşama kamu yaşamının her alanını kapkara bir kapanışa götüreceğini ve görüntüdeki karanlığın yavaş yavaş zihinlere, bilim ve hukuk alanına bulaşacağını bile bile.
Ş aşırtıcı olan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri böyle bir yıkım fırsatı beklemiş bir irtica canavarının sözde din özgürlüğü ve yükseköğrenim hakkı adına yeniden baş kaldırmış olması değildir. Şaşırtıcı olan, yine aynı Cumhuriyeti kuranların büyük çabalarla bağımsızlaştırmış, okutmuş, yetiştirmiş milyonlarca insanın bu çullanışı, sanki bir başka devletin yıkılış filmini seyreder gibi, sessiz, tepkisiz seyrediyor olmasıdır.
Oysa Cumhuriyet dönemlerinde doğup büyümüş birkaç kuşağın birden ayağa kalkma ve “Yıktırmayız” diye haykırma günüdür.
Herkesin.
Yalnız geçmişin onurlu yıllarını görmüş yaşlıların değil, gelecekleri karartılmak istenen gençlerin de.
Yalnız üniversitelilerin değil, devletten herhalde böyle bir edilginlik için maaş almayan devlet görevlilerinin de.
Yalnız memurların değil, emekleri ve çabalarıyla Cumhuriyeti üretken kılan işçilerin ve işverenlerin de.
Yalnız sivillerin değil, Cumhuriyet için ölmeye ant içmiş askerlerin de.
Çünkü Cumhuriyet kendisinin hançerlenişini sessiz seyretsinler diye yetiştirmedi bu kuşakları. Onlara verdiği bilimin aydınlığı, tekniğin becerisi, silahın caydırıcılığı, kısacası bütün bu donanım hep o korunsun diye verildi.
Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL, Cumhuriyet, 27 Ocak 2008

18.7.07

Elhamdülillah Demokratım...Elhamdülillah Demokratım...

Amerika'nın neo-con'ları gibi bizim de neo-demo'larımız oluştu.
Neo-Con deyimi "neo-conservative-yeni muhafazakâr" teriminin simgesidir.
Bizim neo-demo'larımız da "yeni demokrat" terimini anlatıyor.
Küreselleşmenin yeni kavramları, yeni hedefleri, yeni tanımları var.
"Liboş" , sonradan olma liberalleri anlatıyordu.
"Libo-demoş" da sonradan olma liberal demokratlar için uygun olmalı.
Bu soldan sağa viraj alanlardan birisi bir TV programında AKP'nin nasıl demokrat olduğunu anlatıyordu. Gülerek izledim.
Demek ki AKP demokrat bir partiymiş de haberimiz yokmuş, öğreniyoruz.

Şimdi böyle "neo-demo" olmak için, öncelikle küreselleşeceksin.
Küreselleşince de hem kendi eksenin çevresinde döneceksin hem de güneş çevresinde döneceksin. Böyle dönüp dururken de Amerika'yı keşfedeceksin.
Hem de öyle keşfedeceksin ki, Amerika "at" deyince atacaksın, "tut" deyince tutacaksın, "yat" deyince yatacaksın, "elma" derse çıkacaksın, "armut" derse çıkmayacaksın.

Demokrat olduğunu kanıtlamak için de "yeminli özelci" olacaksın, elinde avucunda neyin varsa satacaksın. "Sermayenin dini, dili, rengi mengi yoktur, kim çoğunu verirse satarım" diye memleketi satacaksın. Çünkü sen demokratsın, sonra neme lazım darbeci falan olursun.

Demokratsan eğer, sakın ha ulusalcı olmayacaksın.
Ulus demek, ülke demek geride kalmış olmaktır, ezberdir, sonra biraz daha sürdürürsen militarist olmaktır, darbecilik falandır. Sakın ha, ulusalcı olmayacaksın.
Hem ulusalcı olmayacaksın hem de laik olmayacaksın. Sonra sana dinsiz falan derler, aman ha. Dinsizlik maazallah, cüzzamlı olmak gibidir, dımdızlak ortada kalırsın, koruyan falan da olmaz, kim vurduya gidersin.

Liberal olacaksın bir, Avrupacı olacaksın iki, Amerikancı olacaksın üç. Daha baştan Müslümansın zaten onu birden önce sayıyorum. Sonra özelci olacaksın, devleti küçülteceksin, küçülteceksin, öyle ki görünmez olacak. Şimdilik şeriatçı olmayacaksın. Zaten sonradan demokrat olanların şeriatçı olmaları gerekmez, asıl şeriatçılar kadrolu olarak görev başındalar ama henüz "şimdi" işaretini almadılar.
Onlar "zamanı var" diyorlarsa dikkat etmen gerekiyor. "Sabırlı olmak lazım" dediklerinde bir şey anlatıyor. "Sırası gelince..." dedikleri zamanı bekliyorlar.

Demokratsan eğer, Kürtçülük konusunda "insan hakları" ile "demokrasi" den söz edip PKK'den hiç söz açmaman gerekir. Eğer PKK için "silahlı Kürt muhalefeti" diyemiyorsan bir şey söylememen daha iyi olur. Kürt milliyetçiliği sözü açılırsa senin Türk milliyetçiliğini eleştirmen uygun kaçar.

Ermeni soykırımını da uygun yerlerde başını burkup kabul eder görünmen Avrupalılık işareti sayılır.

Yok, bütün bunların küreselleşmiş dünyanın egemen güçlerinin ustalıklı taktiklerinin çıkar ortaklığını kabullenmiş maskaralıklar olduğunu anlıyorsan yerin bizim yanımızdır.
Biz, ulusalcıyız, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik yolunda, çağdaşlık yolunda, kendimiz olma yolunda, insandan ve emekten yana mücadelesinin kararlı erleriyiz.
Büyük Atatürk'ün gösterdiği yolun, ulusun kanıyla ve teriyle çizilmiş yolun akılcı insanlarıyız.
Aklın ve bilimin rehberliğinden başka hiçbir rehbere, mürşide, bilinmeyen güce gerek duymayan aydınlanmanın ışığında kendi yolunu bulan Cumhuriyetçileriz.
Hiçbir engelden korkmadan, hiçbir güçlükten yılmadan ne yapacağını her koşulda bilen insanlar olarak AKP iktidarına sandıkta son vermek için oyumuzu kullanacağız.

Akılcı bir hesapla AKP'yi durdurmanın yolunu ben, kişi olarak DSP ile güçlenmiş CHP'ye oy vermekte gördüğüm için oyumu bu doğrultuda kullanacağım.
Demokrasinin bu olmadığını, demokrat olmanın ölçütlerinin bunlar olmadığını, ülkemin koşullarının (okur-yazarlık-eğitim, kültür-feodal yapı vb.) demokrasiye yeterli desteği sağlamadığını bilerek gene de ülkemin geleceğine sandıkta sahip çıkmaya çalışacağım.
Ama sahip olduğum Atatürk bilinci bana "hiçbir koşulda , hiçbir durumda , hiçbir nedenle ülkemin tehlikeye düşmesine asla izin vermemem gerektiğini" şart koşuyor ve ben bu
şartı varoluşumun temel nedeni sayıyorum.

Umarım ve dilerim ki, 22 Temmuz seçimleri ülkemin yararına olur...
Erdal ATABEK,ANKARA, 16 Temmuz 2007 Pazartesi

19.5.07

19 Mayıs

Dikkatinizi çekiyor mu?
Gazete köşelerindeki ve ekranlardaki "bindirilmiş kıtalar" bugünlerde hep aynı cümleleri kullanıyor...
Vay efendim neymiş, laikler şöyle yapıyormuş, laikler böyle yapıyormuş.
Hep bir ağızdan...
"Fotokopi" gibi.
"Koro" gibi.
Şimdi sen, haşemayı bikiniyi falan bırak kardeşim, hikâye anlatma, cevap ver...
Neden sattınız memleketi?
Taşını toprağını kastediyorum, neden sattınız? Bu onurlu milletin dişinden tırnağından arttırıp, yaptığı fabrikaları neden sattınız elaleme? Limanları neden sattınız?
Ne telefon kaldı, ne banka.
Diyordunuz ki, " devletin paraya ihtiyacı var, ondan sattılar, biz de ondan alkışladık..."
O zaman neden, 200 milyar dolar olan borcumuz, bunca satışa rağmen, ikiye katlandı, 400 milyar dolara çıktı?
Nerede bu para?
Kimdir bu Ofer?
Hadi, Başbakan'ın arkadaşıdır, kefil olur... Siz niye kefilsiniz El Kadı'ya?
Madem ekonomi rayında...
O halde neden, dünyanın en yüksek faizini biz ödüyoruz? Neden dünyanın en pahalı benzinini biz kullanıyoruz?
Kıbrıs'ta neden "yes be annem" diye bağırdınız? Neden KKTC aleyhine oy kullanılması için "press" yaptınız? Denktaş'ı sevmiyorsunuz, anladık... Papadopulos'u neden bu kadar seviyorsunuz?
Şehitler "kelle" mi?
Yurtseverler "kafatasçı" mı?
Barzani babanızın oğlu mu?
Kafamıza çuval geçirdi adam, çuval...
İnsanda biraz haysiyet olur.
Neden hâlâ Amerikan elçiliğine gidip, baş başa kaynatıp, talimatları alıp, sonra da köşenizde, "Irak'a girmemiz çok yanlış olur" diye yazıyorsunuz?
Sana soruyorum, iri kıyım, gözlüklü...
Bu senin fikrin mi, elçinin fikri mi?
Neden kıydınız çiftçiye?
Pancarcı, pamukçu, tütüncü, fındıkçı, portakalcı kan ağlıyor. Tarlaları gitti, bahçeleri gitti, traktörleri gitti, hapse giriyorlar hacizden... Ne geçiyor elinize? Ziraat Bankası satılırsa, sizin payınıza ne düşecek?
Okurdan utanmıyorsun, anandan babandan utan bari... 300 lira, 400 lira maaşla hayatta kalmaya çalışıyor emekli...
Oğlu işsiz, kızı işsiz, kendi işsiz babalar var bu ülkede... Yok mu? Ha bi defa da bunları yaz, eline mi yapışır?
İşçi? Memur? Ya esnaf?
Daha dün çöplükten marul toplarken otomobil altında kaldı 6 tane evladımız...
Senin o fonlarından para aldığın Belçika'nın çocukları böyle mi yiyor Brüksel lahanasını?
Patronunu soyuyorsun, köşende bedavadan özel hastane reklamı yapıyorsun alenen... Sana göre hava hoş. En son ne zaman gittin SSK hastanesine? Kalemini sattın, vicdanını da mı sattın? Görmüyor musun, doğduğu için rehin kalan bebeleri?
"Fakir fukaraya yardım yapıyoruz" ayaklarıyla insanımızı dolandırıyorlar...
Alman polisi arıyor, bizde baş köşede.
Mehmetçik Vakfı'na küfür etmeyi biliyorsun da... Dinimizi sömüren vakıflara neden ses çıkarmıyorsun?
Filistin'i seviyorsan, İsrail neden kolunda? Iraklı'ya üzülüyorsan, İngiliz neden dostun? Salak mısın? Yoksa bizi mi salak zannediyorsun?
Başbakan'ın uçağında, bakanların uçağında kaç ülkeye gittin, gezmeye? Kaç para indirdin cebine harcırah olarak?
O maaşla nasıl oturuyorsun o villada?
Uzatmayayım...
Hatırlatmak için güzel bir gün...
Keser döner, sap döner.
"Laik-antilaik kavgası varmış gibi" göstererek, işin içinden sıyrılamazsın.
Hedef saptıramazsın...
Bu sorulara cevap vereceksin en önce.
Yılmaz Özdil, Sabah, 19 Mayıs 2007

17.5.07

Yabancı Laiklikten Ne Anlar?


THE ECONOMIST, İngiltere'nin ünlü haftalık dergilerinden biridir.
Genel çizgisi özde on dokuzuncu yüzyıl liberalizmine yatkın olmakla birlikte, dünyanın her yanındaki haber alma kaynaklarının bolluğuyla ve İngiliz çıkarının hangi yönde olduğuna ilişkin verdiği ipuçlarıyla tanınır.
Bu haftanın kapak konusu, bizdeki mitingler. Dolayısıyla, demokrasi ve laiklik sorunu. Giriş yazısının altbaşlığında "Türkler demokrasi ile laiklik arasında bir tercih yapacaklarsa, bilmelidirler ki demokrasi daha önemlidir" sözü. Sonra da, utanmadan, "O halde, AKP'yi tekrar seçmelidirler" tavsiyesi.
Sözünü ettiği tercihin demokrasiyle Müslümanlığı bağdaştırmak gibi bir sorunu olmayan ülkelerde belki anlamı olabilir ama, Türkiye'nin temel sorunlarından birini böyle bir ikileme bağlamak kadar büyük saçmalık olamaz.
"The Economist" gibi sözde kaliteli bir dergiye hiç yakışmamış.
Daha doğrusu, kimin kime hizmet ettiğini göstermesi açısından çok yakışmış. Türkiye koşullarında bu iki ilkenin bütünlüğünü sezememiş olsa da.
Laiklik ile cumhuriyetçi ilkeler arasındaki bağlantıları en etkili biçimde ortaya koymuş hukukçulardan biri olan Profesör Bülent Nuri Esen , şu yılların Türkiye'sinde yaşasaydı herhalde kahrolur ve laiklik konusunda yazdıklarını çok daha ateşli sözcüklerle yazardı. Ama yine de, karşıdevrimci kıpırdanışların 27 Mayıs'la sona erdirilişinden ve 1961 Anayasası'nın yürürlüğe girişinden yedi yıl sonra bile, "Türk Anayasa Hukuku" adlı küçük kitabında laikliğin genel anlamını anlatmanın ardından şöyle yazmayı gerekli görmüştü:

"Lakin,Türkiye bakımından laiklik ayrıca apayrı özellikler gösterir. Laiklik, Milli Devletin dayandığı ana prensiplerden biridir. Devletin temel nitelikleri içinde kalması zaruridir. Laiklik, memleketimizde bir zaruri ihtiyaç olarak çıkmıştır. Türkiye için devletin güvenlik şartlarından biridir."

"...Laiklik yoksa, devlet dinin hâkimiyeti altındadır ve binaenaleyh bağımsız değildir. Halbuki kayıtsız ve şartsız bağımsız olması gereken devletin herhangi bir din cemaatinin inanışlarına ve duygularına tâbi olması düşünülemez. Bu neticeyi ancak laiklik sağlayabilir."

"...Devlet idaresinin temel ilkesi egemenliğin millette oluşudur. Bu egemenliği kullanırken dine dayanmaya kalkışacak olan bir siyasi iktidar zayıf ve yetersiz bir iktidar haline düşer. Laikliğin anayasa ilkesi olarak zaruriliği Türkiye için bilhassa çok partili siyasi rejimle birlikte kendini göstermiştir. Demokrasi düzeninin koruması, devletin hür vatandaşlar iradesine göre yönetilmesi ancak laiklik ilkesinin anayasa düzeninde temel taşlardan biri olması ile mümkündür."

Elin İngiliz'i, ne denli iyi yetişmiş olursa olsun, Türk tarihini iyi bilmeden ve Profesör Esen'i okumadan bütün bunları ne bilsin? Onu ilgilendiren, kendi çıkarının en iyi kimlerce kollanacağını bilmektir.

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007

Halkımız Emperyalizme Karşı

Kentlerimizin en büyük alanlarında birbirini izleyen görkemli halk coşkusu, bana yıllar önce New York'ta, çağrılıp konuşmacı olarak katıldığım, Irak'ta savaşa karşı iki toplantıyı anımsattı.
ABD askerinin Türkiye toprağından geçmesine izin vermeyeceğimizi söylediğimde alkışlanmıştım. Ancak, gelenlerin sayısı çok düşüktü. Ünlü "Times" Alanı'nda 250 kişi vardı; bizdeki son art arda toplantılara ise yüz binler, milyonlar katıldı. Halkın yalnız laiklik bekçiliğini sergilediği değil, yurtseverlik değerlerini öne çıkardığı, Cumhuriyetin tüm ilkelerine sahip çıktığı, vatanın bölünmezliğini vurguladığı, demokratik denetim hakkını kullandığı, kendi gücünü gösterdiği ve tüm ilgilileri göreve çağırdığı dillere destan uyarılardı. "Demokrasinin öncüsüyüm" diyen Amerika'da böyle alan toplantıları yapılamıyor, "en eski demokrasi" olan Britanya'da da, 1789 Devrimi'ni başarmış Fransa'da da, Hitler'in 1930'lu yıllarından sonra coşkulu kalabalıklar görmemiş Almanya'da da.
Dünyada laik, ulusalcı, halkçı, Cumhuriyetin tüm kazanımlarından yana, sınırların bekçisi, faşizme ve emperyalizme karşı en büyük alan toplantıları Türkiye'de oldu ve oluyor. Tehlike o denli büyüktü ki, dış ve iç sömürüye bağlı yerli iletişim organları bu ulu gösterileri önce görmezden geldiler.
Kafalara dank edince, sonra bir oyun daha sergilediler. Dış basınla birlikte, eşi başka yerlerde artık görülmeyen heybet dolu bu toplantıları sanki yalnız laik bir tepki ya da Türk kadınının öne çıkışı gibi sundular. Kuşkusuz, laik düşüncenin kemikleşmiş bir tepkisiydi, kadınlar da yerlerini gereği gibi aldılar ama, halk her yeni alan buluşmasında ulusalcılıktan yana ve emperyalizme karşı çizgiye daha yakınlaştı.
Türbana tepkiyle çakan kıvılcım, kısa sürede Cumhuriyete sahip çıkmaya, tam bağımsızlık isteğine, toprak bütünlüğünü vurgulamaya ve yabancı sermaye tekellerini eleştiriye dönüştü. Her şeyin başı olan laiklik bu kez ulusalcı yükselişin engin kapılarını açtı. Halkın gösterisi türban olayıyla başlamış olsa da orada yazılan, gösterilen ve hep bir ağızdan söylenenler satılmışlığa, bölücülüğe ve onun ardındaki emperyalizme karşıydı. Kendini tek parçaymış gibi gösteren milyonların kaygısı, ülke bütünlüğünün tehlikede oluşudur.
Sevr metnini yazdırıp saray damadına imzalatanların doksan yıl önce düşledikleri gibi, emperyalizmin bugün başını çeken ABD de Türkiye'yi bölme ve tasarladığı kukla devletlere dilediğini yaptırma girişimleri içindedir. Eşi sıkmabaşlı birinin Çankaya'ya girip girmemesi Beyaz Saray için önemli değildir. Washington kendi güdümünde büyük Kürt devleti, büyücek Ermenistan, doğal kaynaklar üstünde egemenlik, uluslararası tekelci sermaye yararına özelleştirmeler, halkların ucuz emek ve tüketim kaynağı rolüne indirgenmesini, Amerikan askeri üsleri için güvence, bu ayrıcalıkların denetimi uğruna çevre denizlerinde zırhlılarını dilediğince dolaştırma özgürlüğü ve başkentlerin başına kendi adaylarının gelip oturmasını istiyor. Geniş alanları yere iğne düşmezcesine dolduran, caddeleri tıkayan, deniz kıyılarına dayanan milyonluk kalabalıklar tehlikelerin farkında olduğu için, tepkisini geniş ama gerçekçi sınıra taşımıştır.
Kimi siyasetçi, eşi başı açık olan herhangi birini Çankaya'ya sokma onayını verip muhalefetini noktalayadursun, kimi ortanın sözde solundakiler (sağ partiler birleşirken) birleşmede zorluk çeksin, alanlarda birkaç çift söz söyleyen birikisi soluğu hemen ardından adaylığa koşmada alsın, halkın istedikleri onların dar kalıplarını çoktan aşmıştır. Halk için sorun yalnız türban, tek başına laiklik, birkaç hanımın milletvekili rahatlığına kavuşması değildir. Türk halkı Cumhuriyet ilkelerinin eksiksiz egemenliğini, tam bağımsızlık, hakça gelir dağılımı, topraklarımıza ve doğal kaynaklarımıza sahip çıkılmasını, temelde sınırların korunmasını ve bunun için ilk adım olarak da Kuzey Irak'a herhalde müdahalemizi istiyor. Hem bu tehlikelerin, hem bu geniş halk isteklerinin farkında olanlar buyursun siyaset yapsın, seçilip Meclis'e girsin. Yoksa, ülkemiz yanlış yorumlar ve eksik çağrılarla daha yıllarca oyalanmaya itilir. Ulusun alanlarda yaydığı ileti, siyasetçileri de ciddi ve gerçekçi olmaya çağırıyor. Tüm sorunların ardındaki "gerçek kötü" ye, doğru tanıyı koyalım. Adı şudur: "Emperyalizm." Şimdi onun başını çeken de: "ABD emperyalizmi!"
Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV, 17 Mayıs 2007 Perşembe

13.5.07

Sarkozy Neyi Değiştirir?

Fransa'da Sarkozy 'nin kazanması, soğuk savaş sonrası Avrupa'sında doğal bir sonuçtur.
1990 sonrasında Avrupa'da ne gibi özellikler gözlendi? Kimlik değişimine baktığımız zaman şunları gördük;

1-) Daha tutucu bir Avrupa'yla karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın özellikleri vurgulanmaya başladı. Avrupa, dışarıda "misyonerlik faaliyetleri" ni artırdı.

2-) Ekonomik olarak dışarıya daha fazla açılırken "kendisini, daha fazla korumaya aldı" ; dışa karşı bu anlamda kapandı. AB iç bütünleşmenin yanında "dışarıya karşı duvar ördü" . Açılmayı, "tek boyutlu" hale getirdi.

3-) Avrupa, ABD ile "yakınlaşmayı artırdı" . Doğu Avrupa'da AB üyesi olanlar aynı zamanda NATO'ya katıldılar. ABD-AB örtüşmesi genişledi.

Batı kapitalizmi (ve emperyalizmi) ABD-AB çatısı altında oluşturuluyor.

4-) Avrupa (AB), daha saldırgan ve "daha kapitalist" bir tavır almaya başladı. ABD-İngiltere stratejik ortaklığı bu konuda etkili oldu.

AB, Afganistan ve Irak işgallerinde ABD-İngiltere ikilisine destek verdi. Balkanlar'da, "sömürgeci bir kimlikle" hareket etmeye başladı.
ABD ile birlikte "yeni küresel kapitalizm de" patronluğa soyundu. Bu bağlamda ABD'ye sıcak bakan Sarkozy'nin yönetime gelmesi, soğuk savaş sonrası sürecin doğal bir sonucudur. Z. Brzezinski'nin savunduğu "ABD, küresel egemenliğini ancak AB ile birlikte sağlar" görüşüne Sarkozy seçilerek en büyük desteği vermiş oldu.

ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtgeni

Batı'nın (ve AB'nin) yaramaz çocuğu Fransa, Sarkozy ile "Batı kapitalizminin uygun ve uyumlu" bir ortağı durumuna gelecek. Batı kapitalizminin (ve emperyalizmin) dört ayağı da tamamlanmış olacak.
Sarkozy'nin Fransa'sı ile "dışa daha kapalı, ama daha saldırgan bir Avrupa Birliği" bekleyebiliriz. Amerika'daki "yeni muhafazakâr koalisyonu" gibi Avrupa'da da kapitalist bütünleşme güç kazandı.

Türkiye mi dediniz?

Herkes Türkiye'ye etkilerini sorguluyor. Sanki Türkiye-AB ilişkileri yolundaymış da Sarkozy'nin bozmasından korkuluyormuş havası yayılıyor. Korkulan şey başka; Sarkozy'nin açık açık karşı çıkmasının, "yürütülen sessiz ve sivil darbeyi bozmasından" korkuluyor.
İçimizdeki oligarşi Avrupa'da Tony Blair gibilerini istiyor. "Türkiye-AB ilişkileri iyi gidiyor; görüşmeler sürüyor" demeleri gerek.

- Bu arada Türkiye, "AB ile özel ve tek yanlı bağlar aracılığı ile" Batı'nın parçalanmış bir arka bahçesi durumuna yavaş yavaş getirilecek.

"Şeriatçı veya Batıcı oligarşi" , Batı adına Türkiye'de işini yürütecek.

İşte Sarkozy gibi boşboğazlar pat diye gerçekleri söylerlerse bizdeki AB'ci oligarşinin maskesi düşecek, bütün korkuları bu. Merak etmesinler; Merkel'e söylendiği gibi Sarkozy'nin de kulağına fısıldanacaktır. Önce, bizim büyük patronlar Paris'e bir nezaket ziyareti düzenlerler.
Yanlarına 3-5 ünlü "Frankoman" monte edenler, "Yapacağını yap ama sessiz yap" diye kulağına fısıldarlar.
Bizim "hariciler" üstesinden gelemezse Tony Blair Paris'e uçar ve gereken mesajı verir.
Aynen Merkel'e yaptıkları gibi. Alman ve Danimarka dışişleri bakanları 2002 Kopenhag doruğunda ne demişlerdi: "Türkiye'yi önce uyutacağız, sonra da unuturuz."
Sarkozy bu kadar da dangalak olamaz, o da havaya sokulur; önce uyutma, sonra unutma politikasına...
Yalnız Avrupa'nın içimizdeki işbirlikçilerinin unuttukları bir şey var ki, artık halk uyandı; milyonlar, "Güç bende, gereken her şeyi yaparım, beni artık kandıramayacaksınız" dedi.
Bu nedenle, Sarkozy'yi terbiye edeceklerini düşünenler fazla heveslenmesinler; halk artık gerçekleri görmeye başladı; "Artık ben varım, güç bende" diyor ....

İzmir Mitingi'nde buluşmak üzere...
Erol Manisalı, 11 Mayıs 2007 Cuma

Bunlar, 'Bizim Çocuklar' Değil...

ABD ve İngiltere son aylarda TSK'nin "siyasete müdahale etmesine" çok kızmışlar.
Oysa 12 Eylül 1980 darbesi hem Washington hem de Londra tarafından alkışlarla karşılanmıştı. Çünkü yapanlar, "onların çocuklarıydı".
Bugün muhtıra verenler ise Washington ve Londra'nın hiç hoşlanmadığı şeyleri söylüyorlar:

- Çekiç Güç büyük hataydı; (ABD ve İngiltere Türkiye'yi kandırdı).

- Irak'ın kuzeyinde Talabani , Barzani ve PKK'nin esas arkasındakini görelim (yani ABD, İngiltere ve İsrail'i; esas düşman onlar).

- Türkiye'nin AB ile görüşmelerindeki çerçeve belgesi Türkiye'yi bölmeye yönelik maddeler içeriyor (AB bizi bölmek istiyor).


Evet bugün bunları söyleyenler dünkülerden çok farklı.. "Onların çocukları değil" ...
Olaylara Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından bakıyorlar; ABD, İngiltere ve İsrail'in maskesini düşüren şeyler söylüyorlar.
Bunlar Cumhuriyetin, Atatürkçü düşüncenin ve Lozan'ın yanında: Öyleyse bunlar çok tehlikeli!..
Üstelik halk-ordu dayanışması hızla yükseliyor. "Ne şeriat ne darbe" sloganı yayılmalı ki asker baskı altında kalsın: Bizim sivil darbe anlaşılmasın... Böyle düşündükleri için, "Ordu siyasete müdahale etmesin" diye bar bar bağırıyorlar.
Siyasete kim müdahale etsin?
TSK onların maskelerini düşürmesin; Washington, Londra ve Brüksel "emirlerindeki oligarşi ile" siyaseti yönetsinler; sivil ve sessiz darbeyi sürdürsünler. Ordunun maskelerini düşürmesi, oligarşinin elini kolunu bağlıyor.

- Oligarşinin medyası ile halk alay etmeye başlıyor; milyonlar, "Satılık medya" diye haykırıyor.

- İşbirlikçi köktendincilerin ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor.

- "Öndeki kuklaları" açığa çıkınca ABD ve İngiltere Türkiye'yi yönlendiremez hale geliyor.

- Daha da kötüsü "TSK'nin anayasayı, Cumhuriyetin değerlerini ve Lozan'ı savunan kesin duruşu" halk-ordu bütünleşmesini getiriyor.

Onlar için en büyük tehlike bu; yürütmekte oldukları sessiz darbeye karşı"H alk, askerin uyarılarıyla başkaldırıyor"; Cumhuriyetin ve Lozan'ın kazanımlarının arkasında sımsıkı duruyor.
Askere yalnız Batı kızmıyor; işbirlikçi köktendinciler ve işbirlikçi sermaye çevreleri de kızgın.
Özel sektörü çok iyi tanıyan Öztin Akgüç" ün yazdığı gibi, "Özel sektörün bir bölümü yabancıların güdümüne girdi ve onların sözcülüğünü yapmaya başladı." (*)
İstedikleri ne?
Halk-ordu bütünleşmesini yıkmak için her şeyi yapıyorlar;

- Biçimsellik esas alınsın, protokol Atatürkçülüğü yerleşsin.. aynen 12 Eylül'de olduğu gibi.

- Ilımlı İslamın yolu açık tutulsun.

- AKP'nin yaptığı gibi "en liberal, en özelleştirmeci ve açık politikalarla" ekonomi onların emrine sunulsun.

Oysa halkın ordu ile bütünleşmesi, hele TSK'nin ABD ve AB konusunda kimi yaşamsal gerçekleri açıklaması, onların maskesini düşürüyor.
Halk, oligarşinin yürüttüğü sessiz darbeyi görmeye başladı.

- Kahrolsun Amerikan emperyalizmi.

- Satılık medya istemiyoruz.

- Cumhuriyetin değerlerini kimse bozamaz.

Milyonlar bu söylemlerle yumruğunu havaya kaldırdı. Emperyalizm bundan korkuyor; halktan ve Türk Ordusu'ndan korkuyor.
Meclis'in tartışmadığını, hükümetin söylemediğini, "ordu tartışmaya açıyor, halka sunuyor" . Örtülü faşizm deliniyor. Bu nedenle, "halk ve orduyu susturmak istiyorlar" .

Hayır susmayacağız, susturamayacaklar...
Erol Manisalı, 7 Mayıs 2007

6.5.07

19 Mayıs'a Doğru...

İzmir’in işgali ve Sultanahmet Mitingi

Sultanahmet MitingiTarih kolay yapılmıyor. her şeyin bir bedeli oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda alınan yenilgi ile Osmanlı İmparatorluğu tamamen paylaşılma noktasına gelmiş durumdadır. Batılı emperyalist devletler çizdikleri haritalara göre Türkiye’yi paylaşmak üzere harekete geçmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, yıllar sonra Nutuk’ta bu durumu şöyle anlatmıştır:

“İtilaf devletleri antlaşma hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer fırsat ile itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana Vilayeti Fransızlar; Urfa, Antep, Maraş İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı asker ve memurları ve özel adamları faaliyette. İtilaf Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e gönderiliyor.”

Yunanlılarla işbirliği içinde olan İngiliz ve Fransız filoları komutanları, 14 Mayıs 1919 Çarşamba günü, İzmir’de Vali Konağı’na giderek Vali İzzet Bey’e işgali bildirir. Rum metrepoliti, saat 16.00’da, Venizelos’un “İzmir’in Yunanistan’a katıldığına” dair mesajını okur. İngiliz Amiral Calthorpe, saat 22.00’de İzmir Valisi’ne ikinci kez, 15 Mayıs sabahı Yunan askerinin karaya çıkacağını bildirir.

Vali Konağı’nın önünde öfke ile toplanmış olan İzmir’in gençleri, Vali Konağı’ndan çıkan İngiliz temsilci Morgan ve Smith’e şöyle bağırır:

“Ölmedik, biz büyük bir milletiz. Uykuda gibi görünüyorsak da uğraş içinde bulunuyoruz. Ülkemizin peşkeş çekilmesini kabul edemeyiz. Bir takım karışıklıklar olacaktır. Biz ölebiliriz, ama başkaları da beraber ölecektir.”

İzmir’deki bazı yetkililer, “Başımıza geçin direnelim” diyen İzmirli gençleri susturmaya çalışır. İşgalcilere karşı direnmeyi savunan gençler, bunun üzerine, bir okulda toplanır. Direniş Cemiyeti kuran gençlerden Köprülü Kazım, “Savaşa yarar herkes silahlarıyla dağa çıksın savaşalım.” çağrısında bulunur. Bir direniş cemiyeti kuran gençler, toplantıda silahlanarak iç bölgelere çekilme kararı alır.

İngilizler Uzunada’yı, Fransızlar Foça’yı, İtalyanlar Karaburun Akşehir Selçuk’u, Yunanlılar Yenikale’yi 14 Mayıs 1919 günü işgal eder.

İzmir Müdafaai Hukuk Cemiyeti, yayınladığı bildiride, İzmir halkını milli birliğe ve işgale karşı silahlı direnmeye çağırır. İzmir minarelerinden sela verilir. Kadınlı erkekli İzmir halkından kırkbin kişi, Maşatlık denilen mezarlığa gider. Gece sabaha kadar ateşler yakılarak limandaki İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerine direnileceğine dair gösteriler yapılır.

Batılı emperyalist İngiliz, Fransız, ABD ve İtalyan gemilerinin koruyuculuğunda Yunan ordusuna mensup 12 bin asker, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü sabahı, İzmir’i işgale girişir. Yunan çıkarma birliklerinin içinde, her biri 200 kişiden oluşmak üzere İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan birlikleri de vardı. Rumlar, Yunan askerlerini bayraklarla karşılar. Papaz Hrisostomos, etrafta koşarak, “Türkleri öldürün” diye bağırmaya başlar.

Vali İzzet Bey ve memurlar, Kordon boyunda “Zito Venizelos!” diye bağırmaya mecbur edilir. Emperyalistlerin işgali kolay olmayacaktı. İzmir’i işgale kalkan Yunan ordusuna ilk direniş kurşununu Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi’nin başyazarı Hasan Tahsin Recep, diğer adıyla Osman Nevres, Kemeraltı geçidinin başında sıkacaktır.

“Böyle kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz. Olamaz ki… Sonun da ölüm var… Kan var… Bunu anlamalılar” diyen gazeteci Hasan Tahsin Recep, işgale girişen Yunan ordusunun üzerine tabancasını doğrultarak sıkmaya başlar. İşgalci Yunanlılardan birkaçını yere serdikten sonra cebinden bir bomba çıkararak yaklaşan askerlere savuran Hasan Tahsin Recep, tabancasındaki son kurşununa kadar savaşır ve şehit düşer. İşgalci Yunan askerleri, yerde hareketsiz yatan adama ilk başta korkudan yaklaşamaz ve bir süre daha ateş eder. Öldüğüne iyice emin olduktan sonra Hasan Tahsin Recep’in yanına yaklaşan işgalci Yunan askerleri, hınçlarını alamayarak cansız bedenini defalarca süngüler ve tekmelerler. İki gün içinde öldürülenlerin sayısı iki bindir. İşgalciler, yakalayabildikleri subay, er, memur ve halkı, denizde kurdukları ve sonra bir denizaltı tarafından torpillenen yüzer hapishaneye gönderir. Yunan torpidoları da denizden ateşe başlar ve büyük sayıda halk katledilir. Devlet kasaları, halk, subaylar ve esnaf, işgalci Yunan askerleri tarafından yağmalanır. Yunan ordusundan destek alan Rumlar da, fırsattan istifade ederek ellerine geçen Türkü öldürmeğe ve soygunculuğa başlar. Türklere yönelik büyük bir soykırım başlatılmıştır Yunanlılar tarafından.

İzmir’in işgali, katliamlar ve yağması, tüm ülkede tepkiye yolaçar. Başta, Denizli, Ilgın, Karaman, Alaşehir, Niğde, Ezine, Antalya, Erzurum, Yalvaç, Aydın, Konya, Burdur, Muğla, Balıkesir, Keçiborlu gibi yörelerde gösteriler, yürüyüşler yapılmaya başlanır, direniş komiteleri kurulur. Erzurum’da yapılan mitingde konuşan Cevat Dursunoğlu, “Tek çare silahlanıp saldırgana karşı koymaktır. Bunun dışında kurtuluş yolu yoktur” der.

Bu dönemde, İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgali altında bulunan İstanbul’da da gazeteteler sansür edildiği için İzmir’in işgali halka duyurulamaz. İstanbul halkı İzmir’in işgal haberini 17 Mayıs 1919 Cumartesi günü, öğrenebilir. Üniversite öğrencileri, protesto amacıyla derslere girmezler.

18 Mayıs 1919 Pazar günü, İstanbul Üniversitesi (Dar-ül Fünun)’nde yaklaşık dört bin öğrenci ve öğretim üyesi, biraraya gelir. Saat 11.15’te Tıp Fakültesi Meclisi Müderrisi Reisi Akil Muhtar Bey toplantının başladığını, söyler.

Doktor Besim Ömer Paşa, özetle şunları söyler: “Felaket o kadar derindir ki, mütehassis olmayan ne bir Osmanlı, ne bir müslüman vardır. Ve Darülfünun bu milletin ruhu, dimağıdır. Hissiyatımızın ulviyeti, şiddeti, zamanında makul teşebbüser lazımdır.”

Fakültelerin öğretim üyeleri, toplantıda, her fakülte namına bir öğretim görevlisinin söz söylemesini ve oluşturulacak bir heyetle gerekli tepkinin gösterilmesini kararlaştırır. Toplantıda bazı öğretim üyeleri ve öğrenciler, düşüncelerini dile getirir. Hukuk Fakültesi Meclisi Müderisleri adına Muhittin Adil Bey, şunları söyler: “Şerefli tarihimiz, yedi asırlık uzun bir zaman içinde çok şevketli, çok felaketli zaman geçirdik. Fakat bugünkü kadar elim, hazin hiçbir lahza yaşamadık. Felaket zamanları, insanları tesanüde, vahdete sevkeder ve bizim itidal ve basiretimiz, azmimiz mukadderatımızı tesbit edecektir. Bu zamanda bütün teşkilatı milliyeden istifade etmek lazımdır. Bu teşkilatın başında Darülfünun’u görüyoruz. Memleketin dimağı, mütefekkiri Darülfünun’dur. Darülfünun’u olan bir memleket ki bağımsızdır ve bağımsız olmayan bir memlekette Darülfünun yoktur.” Tıp Fakültesi adına konuşan Akil Muhtar Bey, şunları söyler: “Benim en vehim gördüğüm nokta, bütün ümidi istikbalimizi bağladığımız ilkelerin karanlık içinde kalmasıdır.” Yusuf Rıza Bey de, “Kanımızı son damlasına kadar akıtacağız, canımızı feda edeceğiz, gibi sözler çok söylendi. Şimdi iş görmekten başka çare yoktur. Bizim maddi kuvvetimiz yoksa, manevi kuvvetimiz vardır.”

Fen Fakültesi adına konuşan Gıyaseddin adlı genç, “Asıl mücadele bundan sonra başlıyor” der. Tıp Fakültesi’nden Sırrı adlı öğrenci şunları haykırır, “Eğer hakkımızı teslim etmezlerse buradan bağırıyorum ki, dünya barış yüzü görmeyecektir.” Hukuk Fakültesi temsilcisi öğrenci, “Bütün varlığımızla isyan ediyoruz. Gereken maddi ve manevi teşkilatı yaptır” der.

Bu toplantıda bütün gençler adına söz alan Servet Bey, gençliğin önerilerini şöyle bildirmiştir: “Türk gençliği:

1- İşgali protesto etmek,

2- Vazifesinin kutsiyetini bilerek amil olacak bir kuvvet, bir talebe heyeti teşkil etmek,

3- Müderris ve muallimleri bu işte önde görmek,

4- Milletin vicdanı için hakiki seferberlik ilan ederek hudutta, içeri girmişse orada mücadele etmek,

5- Mektepleri tatil etmek.”

Gençliğin önerileri böylece toplantıda okunduktan sonra Tıp Fakültesi’nin bir teklifi bildirilir. Teklif şöyledir: “Kan dökerek kahramanlıkla ölmeği tercih ediyoruz. Gösteri düzenlenmesini istiyoruz. Umum Darülfünunlulara, alemi insaniyete hitap edilmesini istiyoruz.” Toplantıya katılan bayanlar, yaptıkları konuşmada şu açıklamayı yapar: “Biz de sizin kadar, belki daha ziyade acılıyız. Girişimlerinize en kavi bir imanla iştirak ediyor ve şu hakikati işitmenizi istiyoruz: Kim demiş bir kadın küçük şeydir. Bir kadın belki en büyük şeydir.”

Toplantıya katılanlar, gösteriler yaparak işgale karşı durulacağının bütün dünyaya duyurulmasına karar verilir. Gösterileri, Darülfünunlu öğrenciler düzenleyecektir. Türk Ocağı ve bütün öğrenci kuruluşları, 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü, Fatih Belediye binası önünde 80 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapar. İstanbul’da dükkanlar, beş gün süre ile kepenklerini kapar. Gösteride yapılan konuşmalarda, Profesör Hüseyin Ragıp, “Hiçbir milletin bize efendi olmasına tahammül edemeyiz” der. Halide Edip, “Gece en karanlık ve ebedi göründüğü zaman gün ışığı en yakındır. Her gecenin bir sabahı vardır”, der. Profesör Selahattin Bey ise şunları söyler, “Bu asır milliyet asrıdır. Milliyet uyanıyor.”

İşgalci İngiliz kuvvetleri, gösteri alanının üzerinden uçaklar uçurarak halkı korkutmak ister. Gösteriye katılanlar, Padişah’a bir dilekçe götürülmesini kararlaştırır. Padişah’a götürülecek bu dilekçe için Halide Edip ve iki öğrenci görevlendirilir. Padişah’a sunulan dilekçe özetle şöyledir: “Bizi kutsal beşiğimizden, aziz yurdumuzdan yoksun bırakmak isteyenlere, biz, son defa olarak göstermek istiyoruz ki, kalplerimiz çarptıkça burada, Türk elinde yaşayacağız, biz varız ve burada kalacağız.”

Aynı gün, ABD Cumhurbaşkanı’na da şu telgraf çekilir: “Evet, Reis cenapları Türk ölecektir, fakat hiç bir zaman alçakça değil, şeref ve namuslarıyla ölecektir.” Gençlik örgütleri tarafından işgale karşı düzenlenen gösteriler, 20 Mayıs 1919 Salı günü, Üsküdar Doğancılar’da, 22 Mayıs 1919 Perşembe günü, Kadıköy’de yapılır. Doğancılar’da yapılan gösteride Şair Talat Bey, Ferruh Niyazi Bey, Sabahat Hanım, Muzaffer Bey, Necdet Hamdi Bey, Naciye ve Zeliha Hanımlar konuşma yapar. Konuşmalarda, “Yaşamak için ölmeye yemin ettik, yalnız İstanbul değil, köylüler de ayakta. Köylüler çarıklarını ıslatıyor, kepekli undan yol hazırlığı yapılıyor” denilir. Kadıköy’de yapılan gösteride Münevver Saime, Halide Edip, Hayriye Melek Hanımlarla Fahrettin Hayri Bey konuşma yapar.

İstanbul’da bu dönem işgallere karşı ve Türklere yönelik soykırımı kınamak amacıyla yapılan en büyük gösteri 23 Mayıs 1919 Çarşamba günü, Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenir. Gösteriye kadın, erkek en az 200 bin kişi katılır. Gösteride Şair Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Süleyman Sırrı, Dr. Fahrettin Hayri, konuşma yapar. Yapılan konuşmalarda, “Yaşasın İslam milleti! Bayrağımıza, dedelerimizin namusuna ihanet etmeyeceğiz!” denir. “İzmir Türk Kalacak” rozetleri dağıtılır. Kemal Tahir, “Esir Şehrin İnsanları” adlı kitabında, gösteriye katılan kadınlar hakkında şunları yazmıştır, “Kadınların kara başörtüleri, kara sancaklar gibi başlar üzerinde dalgalanıyordu.”

Gösterinin sonunda tertip heyetinin bildirisi okunur. Bildiri özetle şöyledir:

“1-Bugün şurada bir vakitler yüzbin türlü ulusal gösteriye sahne olan meydanda toplanan biz İstanbul’un Türk-müslüman halkı, mukaddes vatanımızın haksız olarak işgal olunan bölümlerinin boşaltılmasına kadar yüce saltanatın etrafında demir bir çember gibi hayatımızı fedeya hazırız.

2-Bizler, asırlardan beri tatbik edilen siyasete, göz boyama siyasetine artık katiyen itimat etmiyoruz. Siyasi geleceğimizde kara bulutların çekilmekte olduğunu göstermek isteyen iki yüzlü, şeytanca haberlere, ufuktaki fırtına fiilen bertaraf edilmedikçe, katiyen inanmıyoruz. Coşkumuzu kasten yatıştırmak isteyenleri bütün ruhumuzla kınıyoruz.

3-Memlekette siyasi ihtirasın sustuğunu artık kalplerimizde vatan endişesinden başka hiçbir endişenin yer bulmamasını samimi ruhumuzla istiyor ve küçük büyük hepimiz buna söz veriyoruz.

4-Zatı Şevketmeab hazreti bilafetpenahi huzuru humayunlarında içtima edecek şurayı fevkaladenin vatan ve millet için en hayırlı kararlar ittiha eylemesine dualar ediyoruz.

5-Kararlarımızı takip eden yabancı gözlemcilere ancak basın aracılığıyla haberdar etmek azmindeyiz.

6-İşte vatandaşlar, şimdilik önerilerimiz bundan ibarettir. Bunlar hepimizin kabulüne sunulur.”

Damat Ferit Hükümeti, 25 Mayıs 1919’da bütün gösterileri yasaklar. Halk, dua etmek amacıyla 30 Mayıs 1919 Cuma günü, Sultanahmet Camii’nde toplanır. İzmir şehitleri için mevlüt okutulur. Halkın katıldığı tören, gösteriye dönüşür. Öğretim üyesi İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Milaslı İsmail Hakkı, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Şüküfe Nihal konuşma yapar. Yapılan konuşmalarda, “İstiklâl isteriz. Belaların sebebi saldırılar karşısında isyan edilmemesidir” denir. Gösteride dağıtılan bildiride özetle şunlar söylenir: “İzmir facialarını öğren. Anadolu senin kararını bekliyor. Haksızlara karşı feryat et. Alemin vicdanına hitap eden heyecanlarınla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanın imdadına koş. Bu gösteride kurtarıcı kararlarını ver ve kurtuluşun için çalışmaya yemin et.”

İstanbul’da düzenlenen gösterilere tepki duyan işgalci güçler, 28 Mayıs 1919 günü, 67 Türk devlet adamını Malta’ya sürgün eder. Mustafa Kemal’de, Anadolu’yu işgalci emperyalist güçlere karşı örgütlemek amacıyla 16 Mayıs 1919 günü, İstanbul’dan ayrılıyordu. 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun’a varan Mustafa Kemal, şu açıklamayı yapar:

“Ortada Türk’ün barındığı bir Anayurdu kalmıştı onu da parçalamak istiyorlardı. Osmanlı Devleti, Padişah, Halife bunlar manasız sözlerdi. Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bir Türk Devleti kurmak; Ya İstiklâl Ya Ölüm!”

Türkiye’nin her tarafından işgalci emperyalist güçlere karşı Kuvayı Milli Dernekleri, direniş örgütleri kurulur. Bunlar daha sonra ulusal düzeyde birleştirilir. 23 Temmuz 1919’da Erzurum ve 4 Eylül 1919’da açılan Sivas Kongreleri’nde, bağımsızlık savaşı için önemli kararlar alınır. Sivas Kongresi’ne Askeri Tıp Okulu’nun öğrencisi Hikmet Boran, asker sivil bütün tıp öğrencileri adına İsmail Fazıl Cebesoy ve İsmail Hami Danişment de katılmıştır. 19 yaşındakı tıp talebesi Hikmet Boran, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Delegeleri bulunduğum Tıbbıyeliler beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederim. Mustafa Kemal’i, vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz” der.

Mustafa Kemal, şu karşılığı verir: “Evlat, müsterih ol. Gençlikle övünüyorum. Gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm! Gençler, vatanın bütün istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

Kurtuluş ve bağımsızlık savaşı her türlü zorluk ve imkansızlıklara rağmen gerçekleştirilir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu, 29 Ekim 1923’te ilan edilir. Gençlik, 1918-1922 yıllarında Türkiye’nin bağımsızlık savaşında ön saflarda yeralmış, üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.

Turhan Feyzioğlu

Laikliğin Güvencesi Erdoğan ise...

EĞER televizyonda kulaklarımızla duymasaydık, "Acaba?" diye içimize bir kuşku düşerdi, aslında düşmemesi gerekirdi ya!
Ne diyordu Sayın Tayyip Erdoğan?
"Ne diyorlar? Türkiye laiktir, laik kalacak, diyorlar. Eeee, biz de aksini söylemiyoruz ki!"
Söylüyorsunuz Sayın Erdoğan söylüyorsunuz, ya da söylüyordunuz...
21 Ağustos 2001 günü gazetelerde bir konuşmanız yayımlandı:
"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye. Yahu bu millet istedikten sonra, laiklik tabii elden gidecek... Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına? Bu ne menem şey!"

* * *

SAYIN Erdoğan bunları söyleyen siz değil miydiniz?
Şimdi kalkıp Tandoğan ve Çağlayan'da "Türkiye laiktir, laik kalacak!" diye haykıranlara "Eee biz de aksini söylemiyoruz ki, Türkiye laiktir, laik kalacak, diyoruz!" diyorsunuz...
Belki de diyeceksiniz ki "O zaman öyle diyordum, şimdi böyle demiyorum, değiştim."
İşte burada anlaşamıyoruz, biz sizin değiştiğinize inanmıyoruz, inanmaya da mecbur değiliz.
Bir mahkemenin "türbanla ilgili kararı"nı duyunca "Ulemaya sormak lazım!" diyen siz, laikliğin güvencesi olabilir misiniz?

* * *

BAZEN bir konuyu, bu köşenin içinde tam olarak anlatmak mümkün olmuyor.
Geçenlerde "Bu kadınlar kimlerin torunu?" diye yazdığımız yazıyı tam olarak anlamayanlar çıktı.
Evet, biz o yazıda Mayıs 1919'da Halide Edip Adıvar'ın "Sultanahmet Mitingi"ne katılanları anlatan yazının bir bölümünü yayımlamış ve "O gün bağımsızlık için, bugün laik cumhuriyet için" demiştik.
Anlamayanlar olmuş...
Sultanahmet mitingini, bu mitingin niçin yapıldığını bilmeyenler, Halide Edip Adıvar'ın konuşmasını hatırlamayanlar var.
Bu da eğitim perişanlığımızın aynası...
Çocuklara Ankara Savaşı'nda Timur'un ordusunda kaç fil olduğunu öğretiriz de yakın tarihimizin en önemli olaylarını görmeyiz, göstermeyiz.

* * *

SULTANAHMET Mitingi, Birinci Cihan Savaşı'ndan sonra emperyalist devletlerin İzmir'i işgal ettirmeleri üzerine yapılmıştır. Türk Ocağı'nın düzenlediği mitinge binlerce İstanbullu katılmış, Halide Edip Adıvar o coşkulu konuşmayı yapmıştır.
* * *
HALİDE Edip Adıvar o gün kürsüde şöyle haykırmıştı:
"Kardeşler, evlatlar, size dünyanın verdiği hükmü dinleyiniz, Avrupalı İtilaf devletlerinin tecavüz siyaseti bazen hıyanetle ve daima haksız olarak Türkiye'ye çevrilmiştir. Eğer ayda ve yıldızlarda da Türkle Müslüman bulunduğunu söyleseler oralara da istila orduları gönderirlerdi. Nihayet hilali parçalamak için ellerine bir fırsat geçmiştir. Bu kararlarına karşı bizi tutacak hiçbir Batılı kudret yoktur. Bu meselede bu insani olmayan karara katılmayanlar da aynı derecede belki daha da mesuldürler. Onların hepsi, insan haklarını ve millet haklarını müdafaa için bir mahkeme kurmuşlar, fakat orada yenilenlerin parçalanması hükmünü vermişlerdir. Türklere günahkâr diyen bu kimselerin kendileri o kadar günahkârdırlar ki okyanusun suları onları temizleyemez.
(....)
Bütün milletlerin haklarını kazanacağı gün çok uzak değildir. O gün geldiği zaman, bayraklarınızı alınız, bu maksat için canlarını veren kardeşlerimizi ziyaret ediniz. Şimdi yemin edin ve beraber tekrarlayın:
Yüreğimizdeki mukaddes heyecan milletlerin hakları ilan edilinceye kadar devam edecektir."

* * *

İŞTE, Tandoğan ve Çağlayan mitinglerindeki kadınlar bu yemini eden kadınların torunlarıydı...
O gün bağımsızlık, bugün laik cumhuriyet için yemin ettiler.
Hasan Pulur, Milliyet, 5 Mayıs 2007