Yetmez Ama Evet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yetmez Ama Evet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.11.16

Mantığın çivisi, hukukun cılkı

Bu ülkede niyeti en baştan belli bir politikacı...
İpliği ta en baştan pazara çıkmış bir cemaatin açık desteğiyle en yüksek mevkiye kadar tırmanıp iktidarı ele geçirdi.
Bu süreçte kâh arkasında kâh yanında duran cemaate istediği her türlü imtiyazı verdi;
Bunu da bir meziyetmiş gibi kürsülerden ilan etti.
Sonra o cemaatle alenen çıkar çatışmasına girdi.
Bu çatışmanın bedelini çatır çatır ülkeye ödetti.
Ülkeyi belaya kendisi sürüklememiş gibi şakşakçılarına hayali kahramanlık destanları yazdırdı.
Bu arada anayasayı, hukuku takmamakla böbürlendi.
Geldiği mevkinin tarafsızlık ilkesini rahatça hiçe saydı.
Tek adamlığa yükselebilmek için ülkeyi resmen cayır cayır yaktı. 

***
Halkı, kadınların özgürleşmesinin ancak kapanmalarıyla olabileceğine inandıranların peşinden giden kifayetsiz bir sağduyu...
Darbelerden alınan yaraların ancak laikliğin tepetaklak edilmesiyle sarılabileceğine ikna olan yaralı bir irade...
Askeri vesayeti kaldırmanın, alnında “İslami vesayet” yazanlara kalmasından işkillenmeyen eksik bir akıl...
Hepsi bir olup Atatürk ve İnönü’den iki ayyaş diye bahseden bir liderin önünü aça aça ülkeyi bugüne getirdiler.
Yıllarca Türkiye İran mı olur, Afganistan mı olur...
Sokaktaki kıyafetimize karışılır mı, karışılmaz mı...
Cumhuriyet inançlıları hor gördü mü, görmedi mi diye tartışanlar;
Cevabı artık bulmuş olmalılar.
Türkiye İran ya da Afganistan olmadı;
Ama yıllardır Gülen haberleri yapıp cemaatle uğraşan hatta bu yüzden başı beladan kurtulmayan Cumhuriyet gazetesi iktidarın ithamıyla bir anda FETÖ işbirlikçisi oldu.
Bölücü terör destekçisi oldu.
Kerameti kendinden menkul meşum darbeye çanak tutar oldu.
Gazetecilik külliyen suç oldu.
Suçlar ve cezalar...
Suçlular ve suçlayanlar birbirine karışır oldu.
FETÖ işbirlikçisi olmakla suçlanan Cumhuriyet’i suçlayan savcının FETÖ sanığı olmasını haber yapan gazeteci haber yapmaktan suçlu oldu! 

***
Bugüne kadar olan bitenlerin sorumluluğunu Cumhuriyet rejimine, Atatürk devrimlerine, sol politikaların yetersizliğine yükleyenler;
Bugün olanların sorumluluğunu neye yükleyeceklerini şaşırmış durumdalar.
Olan biteni anlamak için artık akıl yürütmenin hiç faydası yok.
Olan biten, zerre kadar mantık da içermiyor.
Sadece iyice palazlandılar ve sonra da bodoslama daldılar.
Rejimi yıkmanın hoyratlığına kapıldılar.
O yüzden artık gazeteciliği külliyen suç ilan etmekteler.
Ve farkında değiller;
Bunu yaparken kendi suçluluklarını şuursuzca kayda geçirmekteler.
O yüzden olan bitende, hiç aramayın, mantık falan bulamazsınız.
Ama gerçek suçu ve suçluyu şıp diye yakalarsınız.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 04 Kasım 2016 Cuma

26.6.16

Avrupa Patladı, Yerli Vakvakların Başı Sağolsun

Cuma sabahı itibarı ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Taksim istikametine gidiyorum. Af buyurun daha kargaların pisliklerini didiklemediği bir vakitte uyanıp radyo programı yapmaya gelmiş olan siyaset ve “ekönömi” yorumcuları kaygıdan pelte olmuş ses tonlarıyla ah vah ediyorlar.

“Hayırdır yahu yoksa başkan babamıza bir şey mi oldu” diyerek heyecanla kulak kabarttım, yok mevzu o değilmiş, İngiltere’deki referandumda AB’den ayrılmak isteyenler galip gelmiş, dertleri oymuş.
Arkadaş, zannedersin ki yuvaları yıkılmış, anaları babaları ölmüş! CNN’nin NTV’nin çakma kanaat önderleri dokunsan ağlayacak haldeler. Hele Egebıoy’la beraber şu bakara/makara işlerine bakan bir tanesi var ki hem üzgün hem kızgın, feryat ediyor “alçaklar, Dünya’nın en büyük barış ve demokrasi projesini yıktılar” diye… Evet dostum, barış demokrasi ve kardeşlik, hatta çokseslilik, çeşitlilik falan… neredeyse beni bile ağlatacaksın!
Başka bir kanalda ise Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine bakan trilyon tane uzmandan biri konuşuyor. Bu uzman hanımefendi, TV’lere radyolara çıkartılan her uzman gibi kendinden son derece emin, belli ki hadiselere başka açılardan bakmayı pek bilmiyor, kullandığı kavramların evrensel kavramlar olduğunu düşünüyor. “Milliyetçiliğin yükselişi çok korkutucu” diyor ve devam ediyor “İngiliz seçmenin AB’ye egemenlik gibi bir kavram üzerinden hayır demesi anlaşılır gibi değil..”  AB öyle bir birlik ve demokrasi projesiymiş ki ülkeler para birimlerini, bayraklarını bile değiştirmişler, nasıl olurmuş da şimdi egemenlik gibi modası geçmiş kavramlara dönerlermiş… Breh breh breh!  Laflara bak, egemenlik ne yav? Kimin ne işine yaramış egemenlik! Hele ki İngilizlerin, dört yüz yıl dünyayı kendi bayrağıyla sömürmüş adamın egemenlikle ne işi olur yahu, değil mi ama!
Radyolarda sohbetler, “ouuww Paund şu kadar değer kaybetti”, “oh may gad, Londra borsası kaç puan düşecek acaba…” gibi çığlıklar ve feveranlar arasında devam ediyor. Belli ki bu yorumcu takımının borsada şurada burada hayli yüklü parası var, dertlerinden kurdeşen dökecekler!
Ben duyduklarıma inanmaya çalışırken muhteşem uzmanlar ve yorumcular konuyu daha da beter bir yere bağladılar : İngiltere’nin birlikten ayrılması Türkiye’nin girişini kolaylaştırırmış. Taksim dolmuşu sanki mübarek, bir kişi indiğine göre biri binebilir! Tabi böyle demiyorlar, “İngiltere dolmuşta ayağa kalktığına göre, biz de ayakta binebiliriz” demeye getiriyorlar. Gerçekten muhteşem, çekirge düzeyinde bir akıl, kertenkele düzeyinde feraset!

Avrupa nedir bilmesek….
Avrupa Birliği’nin kurulduğu günden beri karıştırdığı haltları bilmesek gerçekten de bu aklı evvellerin sözlerine inanacağız! Beyefendinin “barış ve demokrasi projesi” dediği şey, aslında sermayenin son yüzyıldaki en büyük yağma hamlelerinden biridir. Özgürlük paranın özgürlüğü, demokrasi zenginlerin çıkarları ile çizilen bir çerçevenin içinde o sınırlara ilişmeden katılımcılık oynama hakkıdır. Barış? Barışın ne demek olduğunu görmek istiyorsanız Libya ve Irak’ı bombalayan Avrupa uçaklarına, Suriye’deki yamyamlarla beraber savaşan lejyonerlere bakmanız yeterli olacaktır.
Avrupa Birliği, emperyalist-kapitalist bir birliktir. “Emperyalist soğuk saldırganlık” yılları boyunca Sovyetler’e karşı NATO’nun yanında ekonomik saldırı aparatı olarak kullanılmış, Sovyetler’in ve Doğu Bloku’nun çözülmesi ile tarihin gördüğü en büyük yağma operasyonunun başat aktörü olmuştur. Modern tarihin en büyük uluslararası hukuk skandalı sayabileceğiiz Doğu Alman devletininin gasp edilmesi, el kadar Baltık devletlerinin akla ziyan çıkışlarla bağımsız devletler haline getirilmesi, Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaşla bölünmesi, yeni türeyen Rus burjuvazisi ile girilen çirkin ilişkiler ve daha niceleri AB’nin kabarık suç dosyasının bazı fasıllarıdır.
Avrupa Birliği, ne kendi içindeki çalışanlara, yoksullara ne de Dünya’nın geri kalanına mutluluk getirdi. Büyük ortakların gölgesinde ezilen küçükler, yıllar içinde pek çok hakkını kaybeden işçi sınıfı, giderek esnekleşen, tüm inisiyatifin patronlara geçtiği bir işgücü piyasası, işsizleşen gençler, lime lime dökülen eğitim ve sağlık sistemleri… 

Brüksel bürokratlarının ve Avrupa solcusunun işlevi
Öte yandan Brüksel’de oturup kalın maaşlar alan bir yığın bürokrat sabah akşam Avrupa Ruhu’nun meyvelerinden bahsediyordu. Brüksel bürokratlarının yağlı maaşlarının tek temel sebebi vardı: birliğin cilasını bozmadan halkın bu meyvenin koçan kısmıyla idare etmesini sağlamak. Halka verilen bu koçan, sözde serbest dolaşım hakkı, Erasmus gibi programlar, entel takımının ağzına bir parmak bal gibi çalınan kültür, sanat vb fonlarıydı. Bir yandan kamu kaynakları “elverişli yatırım iklimi” kisvesi ile büyük şirketlere peşkeş çekilirken, diğer yandan bu enstürmanlarla halkın Avrupa Rüyası yaşaması sağlanıyordu. Sermayenin bu en büyük tarihsel birliğine halkın gönüllü destek vermesinin yolu böyle bulunmuştu. Bir tür iş bölümü yapıldı, Avrupa’nın sağcıları malı götürmekle iştigal ederken, solculara ise bu tür hokkabazlıklarla vatandaşı uyutma vazifesi verildi.
Doğrusunu isterseniz Avrupa’nın solcuları bu görevi layıkıyla yerine getirdiler. Bir siyasi proje olarak AB’nin ideolojik tarafını iyice tahkim ettiler. Sadece birliğin içinde değil, bizim gibi çevre ükelerde de çok geniş bir havariler ordusu yetiştirmeyi başardılar. Temel işlevleri Avrupa Birliği’nin faziletlerini anlatıp, her zeminde AB’cilik yapmak olan bu besleme takımına proje fonları yoluyla muazzam büyüklükte kaynaklar aktarıldı. Bataklığın kurbağaları gibi sürekli olarak aynı sesi çıkararak viyaklayan bir vakvaklar takımı, her hadiseye aynı argümanlarla koşarak yetiştiler: demokrasi, özgürlük, çok seslilik, çok kültürlülük, barış… İçi boşaltılmış bu kavramlar gerçekte tek bir işe hizmet ediyordu : Avrupa’nın serbest piyasacı ideolojisi karşısında halkın/emekçilerin tüm savunma olanaklarını yok etmek. 

Bizim yerli vakvaklar, ABcilik ve Cumhuriyet düşmanlığı
Türkiye için de böyle oldu. Bilgi Üniversitesi ve Boğaziçi merkezde olmak üzere neredeyse tüm akademi dünyası, Birikim Dergisi çevresinden hareketle siyaset ve kültür alanı, Radikal 2 gazetesi, CNNTürk ve NTV üzerinden tüm medya işte bu vakvakların yerli versiyonları tarafından işgal edilip serbest piyasacılığın hizmetine sunuldu. Avrupa’cı vakvakların tamamının yakın zamana kadar AKP’cilik yapmış olması bir tesadüf olabilir mi?
Bütün referansı Avrupa olan bu ekibin içinde az çok dincisi, solcusu, liberali, Kürtçüsü her türü bulunur ancak bunlar küçük nüanslar gibidir, hepsinin ortak özelliği kayıtsız şartsız Avrupacı olması, her işe referans olarak Avrupa’yı göstermesi ve tabi bir de en önemlisi… evet bildiniz, Cumhuriyet düşmanlığıdır. Sebepleri buraya sığmaz, apayrı bir yazının konusudur, Türkiye’de Avrupa Birlikçilik bir tür Cumhuriyet düşmanlığı olarak palazlanmıştır. AKP ile çok derin bağları olması da bu sebeptendir. Zamanın ruhu budur, çağın gerekleri böyledir, Türkçesi “sermaye ve Batı öyle istemiştir”.
Heyhat, sonunda el birliği ile yıktıkları Cumhuriyetten geriye AKP faşizmi kalınca gözlerini Avrupa’lı patronlarına doğru belertip canhıraş viyaklamaktan başka çareleri kalmadı. Avrupa’daki abiler ablalarsa  çoktan kendi dertlerine düşmüşler, hiç oralı olmadılar. Merkel’e mektup yazanlar, Avrupa Parlemento’sunun kapısını aşındıranlar, Alman gazetelerine makaleler döşenenler… Mesaj hep aynı: “aman Avrupa bu Tayyip çok sertleşti gel bizi kurtar!” Merkel yanıt yazdı mı bilmem ama yazmışsa kesin şöyle demiştir : “yavrum sertse size sert, bize karşı bir yamuğunu görmedik!” Evet gerçekten de öyle, AKP rejimi en başından beri ve bugün de AB için özel bir sorun teşkil etmiyor ve bu vakvakların öttürdüğü Avrupa borusu aslında bizatihi AKP için çalıyor. Küçük yol kazalarının, dönemsel fikir ayrılıklarının ne ehemmiyeti olabilir ki?
Bizim Avrupacı vakvak takımı da tam bu fikre geliyordu ki batı cephesinden çok daha acı bir haber geldi. Bütün ömürlerini vakfettikleri o çok renkli, çok rahat AB elbisesinin dikişleri İngiltere dolaylarından patlayıverdi. Çok üzgünler, çok kaygılılar, hatta çok kızgınlar… Tüm varlıklarını bu fikirde bulmuş, adeta Avrupa’nın sustalı oyuncağı haline gelmişler, işleri de fikirleri de aslında bu uşaklık halinden ibaret. Hangi süslü sözcüklerle parlatırlarsa parlatsınlar, hangi insani değerin ardına gizlenmeye çalışırsa çalışsınlar beyhude, göbekten Batı’ya bağlı sermayedarların, Batı’dan icazetli siyasetçilerin ve bizatihi Batı’nın gönüllü aparatıdırlar. Ah yazık, dokuz kat cila çektikleri Avrupa Birliği, İngiliz halkının bir tokadıyla façayı çizdirirverdi…
Şimdi oturmuş, sanki kendilerine soran varmış gibi “İngiltere referandumu yeniden yapılabilir mi” diye konuşuyorlar. Bu arsızlıkları sizi şaşırtmasın, demokrasi dedikleri aslında “bizim istediğimiz olana kadar oylamaya devam edelim” sistemidir. Belli ki İngiltere’yi Avrupa’nın sonradan türeme oyuncak devletleriyle karıştırıyorlar.
Gel gelelim, kolay kolay tükenmezler, akademide, devlette, medyada, iş dünyasında af buyurun ayrık otu gibi bitmişler, semirmişler, yanlarını yörelerini kendileriyle aynı tarikattan, aynı derecede ipotekli kafalarla iyice tahkim etmişler. Ancak emin olun, artık kolayına bellerini de doğrultamazlar. Tüm Türkiye solunu paralize eden, entelektüel iklimimizin ırzına geçen, her tür kirli ilişkiyle bugünkü faşizmin taşlarını döşeyen Avrupacılık fikri artık ölmüştür. Evet, tek kelime ile ÖL-MÜŞ-TÜR. Şimdiden sonra yapacakları en iyi iş Bilgi Üniversitesi’ne ya da Birikim Dergisi’nin önüne bir taziye çadırı kurmak olacaktır.(*)
(*) Taziye çadırı fikrinin sahibi, sevgili kardeşim Yavuz Karamahmutoğlu’na teşekkür ederim.
 http://deligaffar.com, 25 Haziran 2016

13.1.14

‘Yetmez Ama Evet’çiler İçin Ağıt…

Sizleri herhangi bir zaman bağışlayabileceğimi hiç sanmıyorum.
Tıpkı bir zamanlar, bir gün gelip de birilerini kullandıkları oydan dolayı suçlayabileceğimi de hiç sanmadığım gibi.
Ama bir gün geldi, sizlerin “yetmez, ama evet” oylarınız, sonuçları bakımından yalnızca birer oy olmaktan çıkıp, “ve hatta hıyanet”in tehlike çanlarına dönüştü.Üstelik büyük çoğunluğunuz bakımından bu oylar, yalnızca bir defaya özgü “kazalar” olmakla kalmayıp, bu ülkenin aydınlarının bir bölümü için epey eskiden bu yana artık teamüle dönüşmüş bir tavrın, başka deyişle hep idareimaslahattan yana bir tavrın yeni göstergeleriydi. Çünkü sizler, yani o bilinen anayasa oylamasında “yetmez ama evet”leri pusulalara basanlar, en önemli ülke sorunları söz konusu olduğunda bile her zaman açık seçik ve kararlı bir tutumdan yana değil, fakat hep suya sabuna fazla dokunmamaktan yana oldunuz. Üstelik böyle bir tutumu örneğin “tarafsızlık” ya da “aydın tavrı” diye adlandırmaktan da hiçbir zaman çekinmediniz.Şimdiye kadar nerelerde olmadınız ki?
Kısaca söylemek gerekirse, göze çarpabileceğiniz, hemen görülebileceğiniz, sütunlara ve ekranlara yansıyabileceğiniz her yerde, ama her yerde vardınız. Kendinizi hep “aydınlar” diye nitelendirdiniz, fakat kimi zaman bazı yerlerde olmamanın da çok güçlü bir aydın tavrı ve militan bir eylem niteliğini kazanabileceği gerçeği hiçbir zaman geçerli olmadı.
Ülke, iktidar tarafından hızla bir din devletine dönüştürülürken bu durumdan içtenlikle kaygı duyanların: “Bu kadarı artık biraz fazla olmuyor mu?” şeklindeki sorularına, “Ama neden? Ben akşamları pekâlâ rakımı içebiliyorum!” yanıtını vererek, nasıl bir gaflet uçurumunun kenarında olduğunuzu kendiniz sergilediniz.
Kapkara güçler, Mustafa Kemal’in cumhuriyetinin mezarını kazarken ve o cumhuriyetin tüm kazanımlarını yıkarken, sizler ortaya “İkinci Cumhuriyetçiler” kimliğiyle(!) çıktınız ve cumhuriyetinizin ilk “icraatı” olarak “Artık Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm de eleştirilebilir ve eleştirilmelidir!” saptamasında bulundunuz. Bunun hemen ardından da gündeme “Mustafa Kemal’in bir diktatör olup olmadığı” sorusunu getirdiniz. Bunları yaparken, İstiklal Savaşı’nın en kritik günlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki hasımlarının gayretiyle Başkomutanlık süresi uzatılmayan Mustafa Kemal’in, emrindeki ordularla o Meclis’i susturacak yerde cepheden ayrılıp Ankara’ya geldiğini ve Meclis’ten resmi uzatma talebinde bulunduğunu unutup, böyle bir insanın nasıl diktatör olabileceğini düşünmediniz. Tıpkı Birinci Cumhuriyet’in neden yıkılmış olabileceğini de düşünmediğiniz gibi. Ama bütün bunları zaten isteseniz de düşünemezdiniz, çünkü düşünme yetileriniz hep akşamları içkilerinizi rahat yudumlayabilmekle ve muktedirin kapısında “akil adamcılık” oynamakla sınırlı kaldı.
Sonunda “Kemalizmin vesayetinden(!)” kurtarmakla övündüğünüz ülkeniz, şimdilerde tarihte eşi görülmemiş yolsuzluk fırtınalarının esareti altına girdi. Bilincinden tümüyle yoksun olduğunuz o tarih, inanın ki sizleri asla bağışlamayacak!  
Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 13 Ocak 2014

14.11.13

Anıtkabir’de 1 milyon insan


İçimden gelen, yazının başlığını “Anıtkabir’de 1 milyonu aşkın çapulcu-gavat” koymaktı; sonra Başbakan’ın ve valisinin bu ülkenin yurttaşları için utanıp sıkılmadan kullandıkları bu hakaretleri başlığa taşımaya utandım, biraz da yanlış anlaşılmaktan korktum.
Bu yıl, 29 Ekim geçmiş yıllardan farklı kutlandı, 10 Kasım’da Atatürk farklı anıldı. Atatürkçü laiklerin Cumhuriyet elden gidiyor tepkilerini göğüslemek için, iktidarın şatafatlı olmasına özen gösterdiği ruhsuz resmî törenlerin dışında, Cumhuriyet bayramı uzun süredir ilk kez halkın kitlesel ve içten katılımıyla yarı bayram yarı protesto havasında geçti. 10 Kasım’da Atatürk’ü anma törenleri de okulların, devlet kurumlarının duvarlarını aşıp caddelere, meydanlara taşarak halka mal oldu.
Başbakan’ın ve çevresinin canını sıksa da görmezden gelinemeyecek bu tabloyu siyasal-ideolojik yandaşlık, cepheleşme ve düşmanlaşma psikolojilerinden sıyrılmaya çalışarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki o zaman, birbirimizi anlamakta yol alabilir, hasımlaşma yerine hısımlaşmaya doğru gidebiliriz.

Darbeci vesayetçi geleneğin gölgelediği muhalefet
AKP şeriat getirecek, İran’a döneceğiz kuşkuları taşıyanlara karşı, Türkiye’de güçlü bir laik damarın, seküler bir temelin varlığını unutmamamız gerektiğini savundum hep. Kendine özgü bir yapısı olan Osmanlı’nın çok dinli, çok dilli, çok milletli, Batı ile yüzlerce yıl ilişkili yapısından kaynaklanan Batılılaşma ve sekülerleşme sürecini görmezden gelmek, bu damarın toplumsal yapıya sadece Cumhuriyet ile eklemlendiğini sanmak kendi gücünü küçümsemek, laik kesimi azımsamak anlamına gelir. (Başbakan Erdoğan’ın yüzde 50’lik millî irade karşısında bir avuç azınlık elit propagandası bu algıyı pekiştirmeye yönelik değil mi zaten?) Batıya dönük, laik, seküler kesimin kendi gücüne güvenmeyerek orduya yaslanma, bürokratik oligarşik vesayetten medet umma, darbeciliğe meyletme refleksinin başlıca nedeni de bu. İktidarlarının, yaşam tarzının, düşünce dünyasının, değerlerinin ve evreninin İslamî muhafazakârlığın tehdidi altında olduğu algısına kapılan Atatürkçü laikler sivil yollardan, (örneğin demokratik seçimlerle) iktidarlarını koruyamayacaklarını ya da iktidara gelemeyeceklerini fark ettiklerinde askerî darbeleri, vesayetçi müdahaleleri can simidi olarak gördüler. Bu can simidine sarıldıkça da kitlelerden büsbütün koptular. Böylece Müslüman muhafazakâr halkın gözünde Cumhuriyetçi (dar anlamda Atatürkçü), laik, seküler tasavvur; kendilerini elindeki devlet ve ordu gücüyle ezen, mağdur eden, özgürlüklerini kısıtlayan diktatoryal bir heyülaya dönüştü.
Bu algının yanlış olduğunu iddia etmek mümkün değil. Kendilerini Cumhuriyet’in ve ülkenin gerçek sahibi gören Atatürkçü laik elitler için halk gerekirse zorla, dayatmayla güdülmesi, eğitilmesi, “muasır medeniyet seviyesi”ne yükseltilmesi gereken gerici bir kitleydi. Onlar öğretmendi, başöğretmendi, doğruların tekeline, yaşam modelinin doğrusuna sahiptiler; halk, özellikle de dindar kesimler ise gerici, kötü, zaman zaman da serkeş öğrencilerdi.
AKP’nin iktidara gelip kitle desteğini adım adım pekiştirme sürecinde; siyasal, sınıfsal, ideolojik iktidarı kaybetmenin korkusu ve acısıyla laik Kemalistlerin darbeci, vesayetçi refleksleri kabardı. 2000’lerin ilk on yılı boyunca birbirini izleyen, kimisi yargıda olan (Ergenekon, Balyoz davaları) kimisi yargıya bile taşınmayan darbe teşebbüsleri bu kesimin son ­-ve başarısız- çırpınışlarıydı. Devlet partisi CHP’nin yetmediği yerde eski solun ulusalcı kesimlerini de yedeğine alan Atatürk rozetli, laik-Kemalist yaftalı odaklar, temsilcisini AKP’de bulan İslamcı muhafazakâr akımın çoğunluğa dayalı iktidarına karşı “zinde güçler”i göreve çağırmaktan kolay kolay vazgeçmediler. Taa ki son bir yıla kadar.

Laik seküler damarın sivilleşmesine doğru
Meydanlardaki “Mustafa Kemal’in askerleri”ne, ortamdan umutsuzca yararlanmaya çalışan darbe hayalcilerine rağmen; Gezi olayları ve sonrası bu laik-seküler “cephe”nin kendi içinde ayrışmaya ve sivilleşmeye başlamasının milâdıdır. Ordudan, darbeden, müdahaleden umutların kesildiği, darbelerin ve müdahalelelerin çıkar yol olmadığının kavranmaya başlandığı, artık kimsenin seçilmiş iktidarlara karşı darbeleri açıktan savunamadığı bir dönemde, ülkenin dört bir yanında patlayan iktidara karşı protesto eylemleri demokratik mücadele alanına yeni çıkan gençlerden aldığı taze kanla Batıcı laik kesimlerin sivilleşmelerinin adımı oldu. Bu kitlesel protestolar, gücünü ve coşkusunu darbeci gelenekten değil büyük ölçüde yeni toplumsal hareketlerin düşünce ve pratiklerinden, özgürlük arayışından, haklı demokratik taleplerden alıyordu. Ulusalcı vesayetçilikten görece arınmış, sivilleşmiş bir laik seküler kesimin mümkün ve de var olduğu, hem bizzat kendileri tarafından hem de AKP iktidarı tarafından bu süreçte görülmeye başlandı. Tayyip Erdoğan’ın ve akıldânelerinin kimyasını bozan da aslında bu oldu. AKP’nin Cumhuriyet ideolojisine ve pratiğine yönelttiği; halkın bir bölümünün inanç özgürlüğünü kısıtlama, yaşam biçimlerine müdahale, tek tipleştirme, azınlık diktatörlüğü ithamları (ki bence de haklıdır) sivil, özgürlükçü, demokrat bir güç karşısında geçersiz kalabilirdi. Başlıca silah haline getirdiği mağduriyet söylemi ve duygusu darbeci-vesayetçi kesimlere karşı kazandığı etik ve vicdanî haklılığı ağır ağır yitirebilirdi.
İçinde yaşadığımız günlerin fevkalade karışık ve karmaşık toplumsal-siyasal ortamında, son iki yıl özellikle de Gezi sonrasında  Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan, darbeci askerlere taş çıkartan sorumsuz cepheleştirme stratejisi, bir Başbakan olarak değil imam (kimilerine göre Halife) olarak verdiği fetvalar gerilimi kopma noktasına getirdi. Özünde İslamî muhafazakâr zihniyetle çağdaş, laik zihniyetin derin ayrım çizgisi olan kadın-erkek meselesine, ahlakî değerler anlayışına kaba tehdit ve müdahaleye yeltenmek bardağı taşıran damla oldu.  10 Kasım’da Anıtkabir’e akan milyondan fazla insan, sessiz bir “orada dur” intarıydı.
10 Kasım’da Anıtkabir’de bindirilmiş kıtalar değil, AKP’ye karşı darbecilerce örgütlenmiş bir muhalefet değil, kimi Başbakan borazanlarının yansıtmaya çalıştıkları gibi ulusalcıların, vesayetçilerin tezgâhına, provokasyonuna gelmiş bilinçsiz kitleler veya din îman düşmanları değil; yaşam biçimlerine, kendi seküler değerlerine sahip çıkacaklarını göstermek isteyen halk vardı. Bu sahip çıkışı, o değerlerin taşıyıcısı saydıkları Atatürk’ü anarak gösteriyorlardı.
Darbe hazırlıklarının yapıldığı önceki yıllarda, üniversitelerden rektörlerce, kimi ögrenci derneklerince, darbe ortamı hazırlamakla görevli odaklarca örgütlenmiş Ata’ya şikâyet yürüyüşlerini, Anıtkabir ziyaretlerini görmüştük. Katılanların büyük çoğunluğunu gerçekten tenzih ederek söylüyorum, düzenleyicilerin amacının seçilmiş iktidara karşı bir müdahale ortamı yaratmak olduğu Bayrak mitinglerini izlemiştik. Ancak, son günlerde çeşitli yerlerde, farklı görünümlerde ortaya çıkan protestolar, tepkiler, eylemler; yüzde 50 çoğunluk üzerine kurulmaya çalışılan tahakküme Türkiye’nin öteki yarısının izin vermeye niyetli olmadığının sivil uyarısıdır ve bu daha başlangıçtır dersem abartmış olur muyum bilmiyorum.

Anıtkabir’deki yüzbinleri doğru okumak
Ne abartalım, ne kutsayalım, ne de şeytanlaştıralım. Tıpkı Gezi gibi 10 Kasım’da Anıtkabir’e çıkan ya da büyük kentlerin meydanlarını dolduran yüzbinler; gerek iktidar partisi, gerek muhalefet, gerekse bizzat kendileri tarafından doğru okunmazsa çözüm de, özgürlük ve demokrasi mücadelesi de, toplumun normalleşmesi de olanaksızlaşır.
Darbeci vesayetçi zihniyetin geriletilmesiyle laik seküler kesimler bir yandan sivilleşirken bir yandan da AKP gibi sadece kendilerine demokrat olmaktan, elitist zihniyetten, ulusalcı asimilasyoncu tortulardan, Müslüman muhafazakâr kitleleri ötekileştirmekten, kalıplaştırılmış Atatürkçü muhafazakârlıktan kurtuldukça düşmanlıklar törpülenecek, bu kesim de iktidara alternatif olabilecektir. İktidar güçleri özellikle de Başbakan ise, Gezi ve 10 Kasım mesajını alabilirlerse, hızla geriye düşmekten, kendi çevrelerinde bile hızlanan güven ve saygınlık yitiminden, toplumu ortasından yarma bölücülüğünden kurtulabileceklerdir.
Başbakan’ın “meşru hayat” yaşayan yüzde 50’si varsa, -affınıza sığınarak söyleyeyim-, kısacık ufku ve fakir kültür dağarcığıyla “gayrı meşru” diye nitelediği laik seküler hayatlara ve değerlere sahip milyonlarca “çapulcu ve gavat (!)” var. Üstelik, Tayyip Bey’in yüzde 50’sinin büyük çoğunluğunun da bu düzeyin üstünde oldukları, gidişattan kaygılanmaya başladıkları da ortada.
Oya Baydar, T24, 13.11.2013

29.11.12

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eleştirdi


Izmir’in Foça İlçesi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubesi’nin düzenlediği ‘Hukuk- Demokrasi- Anayasa’ konulu panelde konuşan İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, AKP iktidarına ağır eleştirilerde bulundu. Kocasakal, hiç kimsenin karşı olmadığı ‘demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik’ gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildiğini ileri sürdü.

Foça Belediyesi Reha Midilli Kültür Merkezi’ndeki paneli bazı belediye meclisi üyeleri, ADD şubelerinin yöneticileri ve çok sayıda Foçalı izledi. AKP iktidarına yüklenen İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, yalan yanlışlarla kahramanların hain, hainlerin kahramanlaştırıldığını vurguladı. Siyasi iktidarın kurgulanmış, emperyalizmin taşeronluğunu yaptığını ileri süren Kocasakal, ihale kanununda değişiklikler yaparak Cumhuriyet’in bütün zenginliklerini yandaşlarına peşkeş çektiğini arkasından kendi devletini kurduğunu belirterek şunları söyledi:

“Sözde bir halk oylamasıyla zaten kuşatılmış olan yargıyı tamamen ele geçirdiler, tutsak ettiler. Halka yalan söyleyerek bunları yaptılar. Burada da nazileri örnek aldılar. Bu süreçte kabahati kusuru olmayan tek kesim halktır. Kusurlu olanlarsa başta genetiği değiştirilmiş aydınlardır. İkinci müsebbibi genetiği değiştirilmiş solculardır. 163′üncü Madde’nin kaldırılmasından başlayıp “Yetmez ama evetçiliğe’ uzananlardır. Bu kadar hukuksuzluk olurken bu ülkedeki 103 tane hukuk fakültesi dekanı ne yapıyor? Şöyle bir cübbelerini giyip “Beyler kendinize gelin, ne yapıyorsunuz siz?’ deseler olay biter. Hiç kimsenin karşı olmadığı demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildi. Türkiye’de partiyle devlet iç içe geçti. Bunun tarihteki en büyük örneği Nazizmdir. Tarih hepsini yargılayacak. Milli irade diye bir yalan var. Bunu tarihte en çok kullanan iki kiş vardır. Biri Hitler diğeri Mussolini’dir. Hazırlanmak istenen yeni anayasa Atatürk’ü tasfiye anayasası olacaktır. Bir bölünme anayasası, emperyalizmin anayasası olacak. Ülkenin bütün değerleri yozlaştırılıyor, çürütülüyor. Ülke paramparça ediliyor. Türkiye bu anlamda işgal altındadır.”

(...)

Seyfi GÜL, www.sozcu.com.tr, 29.11.2012

12.1.11

O HEYKEL YIKILIRSA SİZLERİN DE PAYI OLACAK

Başbakan Erdoğan, Kars’taki henüz tamamlanmamış olan “insanlık anıtı” heykeli için "Kars'ta yapılan ucube heykeller kaldırılmalıdır" demişti.
Kars’taki heykelin yaratıcısı Mehmet Aksoy, Odatv için bir yazı kaleme almış ve Başbakan’a seslenmişti. (İlgili yazı için tıklayınız…)
Şimdi bakınız AKP’li Kars Belediyesi’nin internet sitesinde (http://www.kars.bel.tr) manşetten nasıl bir haber yayınlandı:

“Heykel Kaldırılacak

Kars Belediyesi eski Başkanı Naif Alibeyoğlu'nun yaptırdığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kenti ziyaretinde 'ucube' diyerek eleştirdiği 'insanlık anıtı' heykelinin kaldırılacağı bildirildi.
Sarıkamış'taki Şehitleri Anma programı ve bir dizi açılış için dün Kars'a gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan halka hitabında, "Kars'ta yapılan ucube heykeller kaldırılmalıdır" demişti. Kars Kalesi'nin karşısındaki Üçler Mahallesi'nde yer alan askeri sığınak üzerine 2007'de eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'nca yaptırılan insanlık anıtıyla ilgili olarak Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, bir açıklama yaptı. Bozkuş açıklamasında, "Geçmiş dönemde Üçler Mahallesi'nde tarihi bir eserin üzerinde yaptırılan insanlık anıtıyla ilgili olarak Erzurum ve Diyarbakır Rolöve ve Anıtlar Kurulları'ndan yıkım kararı çıktı. Ama bu kararlar henüz bize bildirilmedi. Kararlar bize ulaştığı anda Başbakan Erdoğan'ın bahsettiği, 50 metre uzağında Ermeni mezarlarının bulunduğu o anıt yıkılacak" diye konuştu.”
Yani neymiş, Başbakan “yıkılmalıdır” diye talimat verir, belediye başkanı “yıkacağını” beyan eder. Bunu da resmi internet sitesinde, “bak, ben gerekeni yapıyorum” der gibi yayınlar.
İşte sanata bakış açısı, işte özgürlük, işte ileri demokrasi!
Peki, kim bunun sorumluları?
AKP’nin bu kadar hoyrat davranmasında kimlerin payı var?
Sadece referandum sonrası yaşananlardan bazılarını hatırlayalım: Alkollü içkilere yapılan zamlar, restoranlara yapılan polis baskınları, yargıda yapılan atamalar, öğrencilere uygulanan şiddet vs. ve şimdi de bir sanat eserini yıkma girişimi…
Özellikle 12 Eylül referandumu sürecinde, “demokrasi gelecek”, “özgürlükler genişleyecek”, “sivil irade güçlenecek” söylemleriyle AKP’ye destek veren “Yetmez Ama Evet” kadrosu tüm bu yaşananlar karşısında masum mu?
Sürecin bir “sivil darbe” olduğunu söyleyenlere, tüm bu “Yetmez Ama Evet” kadrosu nasıl karşı çıkmıştı, hatırlayın…
Odatv, şimdi onların isimlerini bir daha hatırlatıyor.
İşte “Yetmez Ama Evet” diyen, bunun için ilk imzayı atan sanatçı, akademisyen ve yazarların listesi:

A. Kayhan Bozdoğan, A. Kemal Aydın, A. Melih Atafırat, A. Ömer Oral, A. Selim Kahraman, Abdulhafıs Elden, Abdurrahman Direk, Abdurrahman Saruhan, Abdülhamit Kırmızı, Adalet Ağaoğlu, Adem Uzun, Adem Üşdi, Adnan Ekinci, Adnan Tonguç, Ahmet İnsel, Ahmet Kaplan, Ahmet Kekeç, Ahmet Şenoğlu, Ahmet Uğurlu, Ahmet Usta, Akın Çelik, Ali Bedir, Ali Çetin, Ali Türk, Ali Yağız Yemişçi, Alper Aydın, Alperen Akdinç, Altıok Gürol, Arife Köse,Arin Manca, Artür Kıymaz, Arzu Seçilir, Atike Solak, Avi Haligua, Aydın Engin, Ayhan Aktar, Ayhan Ogan, Ayla Başaran, Ayşe Demirbilek, Ayşe Hür,Ayşe Nur Çamlı, Ayşegül Erkaymaz, Aziz Kaya, Bahadır Çelebi, Bahadır Sümbüllü, Baskın Oran, Bekir Berat Özipek, Belgin Oral, Belkıs Kübra, Berkan Timuçin, Berrak Karahoda, Betül Tanbay, Betül Varlıklı, Beytullah Aksoy, Beyza Çitçi, Burak Yılmaz, Bülent Erenay, Bülent Somay, Bünyamin Ayar,Büşra İskenderoğlu, Büşra Kurtulan, Büşra Terzi, Cafer Solgun, Celal Yıldırım, Cemal Yaşar, Cemhan Gülşen, Cemil Ertem, Cemil Pınarbaşı, Cengiz Aktar, Cengiz Algan, Ceren Kenar, Çağatay Anadol, Çağrı Şenaras, Demiray Oral, Deniz Sezgün, Didem Nur Güngören, Dilan Pehlivan, Dilşad Bayram, Doğan Bıyıkoğlu, Doğan Tarkan, E. İlyas Demirel, E. Selma Karakurt, Ekin Gün, Elifnur Ergan, Emin Şen, Emine Algan, Enes Çağlayan, Ercan Özatak, Ercüment Kaya, Eren Keskin, Erkan Şen, Erol Karakoç, Esmagül Duran, Eylem Yılmaz, Fahrettin Altun, Faruk Çalışkan, Faruk Karakurt, Fatih Armağan, Fatma Şişli, Fatma Taştan, Fehim Işık, Ferda Keskin, Ferhat Aslan, Ferhat Kentel, Ferhat Örek, Feyza Ay, Fırat Kaya, Figen Lamper, Filiz Yılmaz, Fuat Keyman, Furkan Arısoy, Galip Aydın, Garo Paylan, Gökalp Öztürk, Gökhan Özbek, Gökhan Özgün, Görkem Yeltan, Gürbüz Demir,Gürbüz Özaltınlı, H. Harun Kilimci, H. Kübra Gürler, Hakan Ataklı, Hakan Gürel, Hale Akay, Hale Bolak Boratav, Hale Soygazi, Halef Dağdel, Halil Berktay, Halil Doğan, Halime Emre, Haluk Karaağaç, Hande Nur Güneş, Harun Kaban, Hasan Can, Hatice Uçum, Hayati Şentürk, Haydar Hazar, Hayko Bağdat, Hilal Kaplan, Hülya Yalçınkaya, Hüseyin Durak, Hüseyin Hatemi, İ. Halil Türer, İbrahim Can, İbrahim Kantarcı, İclal Turan, İlhan Aktaş, İlke Büyükduman, İlkem Kayıcan, İlker Saz, İlknur Daşdemir, İpek Çalışlar, İrem Nur Aksu, İrem Özal, İrfan Güler, İsa Öztaş, İslam Soydaş, İsmail Aycan,İsmail Mumcuoğlu, İsmail Özaltun, İsmail Sabaz, Jale Çetin, Kadir Akbaş, Kadri Salaz, Kamil Yeşil, Kazım Karaaslan, Kemal Gökhan Gürses, Kerem Kabadayı, Kezban Hatemi, Kutlu Boğa, Kutluğ Ataman, Lale Mansur, Leman Yurtsever, Leyla İpekçi, M. A. Baran Aslan, M. Akif Gül, M. Akif Karaman,M. Ali Devecioğlu, M. Alperen Taşyürek, M. Asım Kahyaoğlu, M. Burak Bal, M. Emir Dündar, M. Furkan Kılıç, M. İdris Gözalan, M. Medeni Baykal, M. Sadık Karakuş, M. Sait Okumuş, M. Selçuk Banaz, Maaz İbrahimoğlu, Mahmut Mutman, Markar Esayan, Mebuse Tekay, Mehmet Altan, Mehmet Demir, Mehmet Erden, Mehmet Fuat Beyazıt, Mehmet Gençoğlu, Mehmet Uçum, Mehmet Ünlüdere, Melih Altınok, Meltem Oral, Memet Kılıç, Merve Şen, Meryem Lüleci, Mesut Ermumcu, Mesut Varlık, Mesut Yeğen, Mete Ayten, Metin Algan, Mine Özdemir, Mithat Sancar, Muammer Akdaş,Muammer Çokyürür, Muhammed Dursun, Murat Akkan, Murat Özbank, Murat Paker, Musa Çetin, Mustafa Ağcakulu, Mustafa Alkan, Mustafa Arısoy,Mustafa Erkeçli, Mustafa Kılıç, Mustafa Sorgun, Mustafa Şentop, Mutay Paker, Mücahit Sav, Mücteba Kılıç, N. Hilal Konya, Nagehan Alçı, Nazmi Şaşmaztin, Nejat Kazan, Neslihan Demir, Neslihan Yılmaz, Nevzat Tarhan, Nihal Bengisu Karaca, Nil Mutluer, Nil Özcanşen, Numan Yılmaz, Nuran Yüce, Nurbanu Ateş, Nurbanu Ülker, Nurcan Çalışkan, Oğuz Uğur Olca, Oğuzhan Cingil, Oğuzhan Zekioğlu, Onur Meral, Oral Çalışlar, Orhan Göztepe, Orhan Kemal Cengiz, Orhan Miroğlu, Osman Can, Oya Baydar, Ozan Güzel, Ömer Albayrak, Ömer Çiftçi, Ömer Enis Şen, Ömer Laçiner,Ömer Madra, Özden Dönmez, Özgür Öğret, Özgür Uçkan, Özkan Erdem, Perihan Mağden, Perizad Demirez, Rasim Ozan Kütahyalı, Reha Ruhavioğlu,Reyhan Çelik, Rojin, Roni Margulies, Rumeysa Temiz, Sadullah Uzun, Saliha Özgenç, Sedat Direk, Sedat Özaras, Seher Mazlum, Selçuk Baydilli,Selçuk Türkyılmaz, Selim Deringil, Selime Büyükgöze, Selma Kılıç, Sema Bayraktar, Serap Yazıcı, Serdar Yalçın, Serhat Yiğiter, Serpil Kılıç, Sevan Nişanyan, Seydi Fırat, Sezai Temelli, Sıtkı Doğan, Sibel Ataydır, Sinan Canlı, Sinan Demirez, Sinan Dirlik, Sinan Ege Algan, Songül Şentürk, Steve Wiles, Süleyman İbar, Sümeyye Yaşar, Şahin Alpay, Şehbal Şenyurt, Şengül Tozlu, Şenol Karakaş, Şeref Aslan, Tahir Karasu, Tarık Beyhan, Tatyos Bebek, Temel İskit, Tolga Darcan, Tolga Tüzün, Tomris Giritlioğlu, Tuğba Görgülü, Tuğba Yavuz, Turgay Oğur, Ufuk Dayan, Uğur Kocager, Ümit Cizre, Vedat Yıldırım, Volkan Akyıldırım, Y. Emre Özçelik, Yalçın Ergündoğan, Yasemin Göksu, Yasemin İnceoğlu, Yasin Açıkgöz, Yasir Ak, Yasir Çiçek, Yavuz Kaynar, Yavuz Yiğit, Yeliz Sönmez, Yesim Atamer, Yıldıray Oğur, Yıldız Önen, Yıldız Ramazanoğlu, Yiğit Aksakoğlu, Yiğit Karabağ,Yunus Koparıcı, Yusuf Ekinci, Yusuf Kılınç, Z. Ceyda Karakurt, Zafer Akcan, Zafer Şen, Zeynep Tanbay
10.01.2011 14:32
Odatv.com

20.9.10

'Evet'e ilk uygulama!

Antik termal kenti Allianoi’nin üzerine kum dökülmeye başlandı.. Referandumla mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi kaldırıldığı için artık idare ne derse o olacak. Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan da ‘evet’in bu ilk uygulamasına dikkat çekti.

'Evet'e ilk uygulama!
Allianoi Antik Kenti'nin üzerinin kumla kapatılması çalışmalarını protesto etmek isteyen bir grup Doğa Derneği üyesi, kendilerini antik kentin içinde vince zincirledi.

Doğa Derneği Başkanı ile beraberindeki 6 kişi, erken saatlerde çalışma alınına girerek, antik kentin üzerinin kumla kapatılması çalışmalarını protesto amacıyla kendilerini vince zincirledi.

Grup ellerinde "Allianoi'de hukuk dışı kültür katliamına hayır" yazılı pankartlar taşıdı.

Jandarmanın geniş güvenlik önlemi aldığı eylemde, gruba eylemin yasal olmadığı ve sonlandırılması gerektiği belirtildi ancak Dernek Başkanı Eken, "Burada tarih katliamı var. Eylemimiz sürecek" karşılığını verdi.

Öte yandan bölgede çadır kurup bekleyen Allianoi Girişim Grubu Dönem sözcüsü İffet Diler ile 30 arkeolog ve mühendisin, çadırları toplayarak Paşa köyüne yerleştikleri öğrenildi.

Antik kentte bekleyiş sürüyor.

'Horasan harcı değil, beton'

Bu arada, Allianoi Bilimsel Kazı Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. Ahmet Yaraş, kalıntıların Horasan harcı ile değil, beton ile kaplandığını ileri sürdü.

Horasan harcı adı ile anılan karışımın kireç, kum ve kiremit parçalarından oluştuğunu dile getiren Yrd.Doç.Dr. Yaraş, "Burada duvarların üzerine konulan harç kesinlikle korumayacaktır. Bu harcın hiçbir bilimsel tarafı yoktur. Horasan harcı diyorlar ancak tuğla tozu ile yapılmış bir beton. Bu vahim bir uygulama, en büyük üzüntümüz burada etik dışı bir uygulamanın yapılması. Burada kullanılan malzeme tamamen kiremit parçaları ve beton. Bunu ispatlamak amacıyla örnek aldık ve suç duyurusunda bulunacağız. Bu işlemin yapılması sırasında burada bilim heyetinden insanların bulunması gerekiyordu, ancak işlem tamamen işçiler tarafından yapılıyor" diye konuştu.

Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü İffet Diler ise işçilerin gece gündüz dinlemeden çalıştıklarını dile getirerek, "Buraya ziyaretçi akını var. Hem burayı hızla kuma gömüyorlar hem de ziyaretçi akınına uğruyor. Sıvanın içine kum dolduruyorlar bu İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun kararına aykırı, dolayısıyla yasadışı" dedi.

Diler ayrıca, "Öncelikle bu uygulamayı yapan insanları bilim etiğine davet ediyoruz Hukukla ilgilenenleri hukuk kurallarına uymaya davet ediyoruz. Horasan harcı yerine beton kullanılması konusunda yarın Bergama Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunacağız. Israrla burayı yok etmeye çalışanları kültür ve tarım politikalarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz. Eğer bu politikaların olmadığına inanıyorlarsa oluşturmaları için bilimadamlarından, sivil toplum örgütlerinden destek almasını istiyoruz" şeklinde konuştu.

EVET'E İLK UYGULAMA
Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan da bugünkü yazısında bu konuya değindi.

İşte Tezkan'ın yazısı;

Referandum sonuçlarının ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışırken..

Şöyle olacak böyle olacak diye tartışılırken..
Her kafadan ayrı ses çıkarken..
Antik termal kenti Allianoi’nin üzerine kum dökülmeye başlandı.. Çevre Bakanı destekliyor, çevreciler , tarihçiler, arkeologlar karşı çıkıyordu..
Mesele mahkemelikti..
Mahkeme muhkeme beklenmeden üzeri kumla örtüldü, yakında sulara gömülecek..

Deniliyor ki; referandumla mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi kaldırıldı..
Artık idare ne derse o olacak!..

*

O zaman..
Allaianoi için ‘evet’in ilk uygulaması diyelim mi?

Vatan gazetesi 20.09.2010

10.9.10

ADALET AĞAOĞLU SANATÇI NE DEMEK BİLİR Mİ

“Sonuna kadar sabreden, kurtulur.” (L.N.Tolstoy)

Sanatçı ideallerinin savaşçısıdır. Buna uymak zorundadır. Sanatını kardeşi, annesi, babası, karısı veya çocukları gibi sevmek zorundadır.
İnsanı sevmek zorundadır. Zorbalığı değil.
Siyasi akışın çalkantısında, kutup yıldızı görevini görmelidir. “Sonbahar Yıldızları” altında Hitler yanaşmalığına yüz vermemelidir.
Sanatçı, büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi de kardeş” olmayı bilmelidir.
Korkan sanatçı kaybeder.
Korkan sanatçı zarlar atılmadan “mars” olmuş tavla oyuncusudur.
“Şah!” denmeden Şahını devirendir.
Her zaman aykırı olmalıdır sanatçı. Bayrağı en önde taşımalı, korkuyu hissetmemeli ve bir yumruk gibi olmalıdır. Parmaklar tek tek avlanır yoksa.
Hitler Almanyası’nın propoganda uzmanı Goebbels’in “bertaraf” ettiği sanatçılar bugün artık “faşist” olarak bile anılmıyorlarsa, biraz da bundandır işte.

Carl Orff’u dünya çapında ünlendiren kantatı “Carmina Burana”, kendini aklamıştır da bestecisini asla.
Neydi Carl Orff’un yaptığı?
Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununda kullanılan, Yahudi kökenli Felix Mendelssohn’un bestesi Nazilerce yasaklanınca, yeni müzik yazmayı kabul etmişti.
Bu yüzden de Carl Orff’a Naziler, 1930 yılında başına oturduğu Munich Bach Topluluğu’nun şefliğinden almadılar.
Müzik direktörlüğü görevini de verdiler üstelik.
Öyle ki Orff, 1943 yılında, “Die Weisse Rose” adlı direniş örgütünün kurucularından yurtsever arkadaşı Kurt Huber’in bağışlanması için, Huber’in karısının ricasını bile reddetmişti.
Gerekçesi de, Huber ile olan yakınlığının ortaya çıkmasıyla her şeyini yitireceğinden korkmasıydı.
Ve tarihe öyle geçti.
Carmina Burana ise sessiz sedasız, bestecisini bile dinleyenlerin kafasından silerek...
Aynı dönemde Hitler’i destekleyip de sonradan, “biz sanatımızla uğraşıyorduk, siyaset ile pek ilgilenemedik,” diye savunma yapan sinema yönetmeni Leni Rifenstahl, sinema oyuncusu Johannes Heesters gibi isimler bir daha hiç anılmadı.
Bunların farkında mı dersiniz Adalet Ağaoğlu?
Kimse yazarın “edebiyatını” eleştirmiyor. Adalet Ağaoğlu, aldığı çeşitli ödüllerle, romanlarıyla bir dönem insanların “edebiyat” tahtında yerini almıştı. Hakkında çıkan övgü yazıları bir cilt kitap tutar.
Halk kendini yönetenlerden değil, kendisini yönetenlerin “yanlışını” ortaya çıkaranlardan hesap sorar, onları dinler, onlarla yürür...
Sanatçı da “iktidar” ortağı olduğu andan itibaren, kalemini de teslim etmiş demektir.
Artık yazacakları “resmi gazete”de yayınlanmaya bile aday değildir.
Adalet Ağaoğlu’na yöneltilen eleştiri budur işte.
Faşist 12 Eylül darbesinden hemen sonra yayınladığı “Mavi Karanlık” adlı romanının başına küçücük bir not iliştiren Vedat Türkali de “siyasi yaklaşımı” nedeniyle eleştiriliyor.
Ne yazmıştı Mavi Karanlık’ın ilk baskısında Vedat Türkali?
“402 sayfa olarak yazdığım bu roman, günün koşulları nedeniyle kısaltılarak yayımlanmıştır. İleride yeni baskılarında bu eksiklikler giderilecektir.”
Daha sonraki baskılarında ne roman değişmişti, ne sayfa adedi. Değişen tek şey, notun kaldırılması olmuştu.
Diyeceğim o ki, esen rüzgâra yapraklarını kaptıran yaşlı söğüt gibi olmamalıdır sanatçı. Kendi beynini kullanmalıdır, kendisine verilen beyni değil.
Oku sen yönlendirirsin, yay değil.
Başka deyişle, kağıt seni dinlemez, ama kalem senindir.
Tuval de seni dinlemez, fırça senindir.
Kalemin kırılırsa kanınla yaz, kâğıt itiraz etmeyecektir.
Sistem sana saldıracaktır elbet, üstelik kalleşçesine ve en beklemediğin anda. Böyle anda ilk başkaldıransın.
İlk sen haykıracaksın, “dur bakalım ben varım,” diye.
“Haklıymışsın, özür dilerim,” demeyeceksin.
O zaman sanatçısındır işte.
Değilse, sözlükler elbette reddetmeyecektir “yazarlığını, müzisyenliğini, ressamlığını”.
Gerçek bir sanatçı için “iktidar” yoktur.
İktidarın öncesi ve sonrası da yoktur.
Gelecek olan iktidardaki “ikramlar” da yoktur...
Gelen iktidar, sıradaki düşmanıdır sanatçının. Ona karşı daima yüzü dönük ve tetiktedir.
Nereye vuracağını bilen insandır sanatçı. Vurması gerektiğini de bilir. Vurdukça da kendini daha iyi hisseder. Yıkıldığı, yıldığı anlarda ayağa kalkmasını ve kaldırmasını bilen kişidir sanatçı.
Kendisini yok etmeye, sindirmeye, kişiliksizleştirmeye karşı yerini bir an bile terk etmeyen kişidir sanatçı.
Pişman olmayandır. Kaya gibi direnen, sertleşendir.
Çek defteri taşımayan kişidir.
Aklını kiraya vermeyen, başkasından da kiralık akıl almayandır.
Zordur vesselam sanatçı olmak...
Öyle iki ağlamaklı müzikle, birkaç fırça darbesiyle, tangırtıyla, çamuru yoğurmakla, memuriyetten bağırmakla, taverna müziği bestelemekle, Şanlıurfa belgeseli çekmekle, bir milyon gişe yapmakla, tırtık roman yazmakla, 657’ye bağlı sahne almakla...
Ölmeye yatmakla,
Velhasıl, Nobel almakla...
Sanatçı olunmuyor...
Rembetiko gibi bir film yapabiliyor musun?
Ya da 1953 Temuz’undaki Küba’nın resmini?
Bana onu söyle...
08.09.2010 16:04, Mümtaz İdil, Odatv.com