yalancı Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalancı Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.6.16

Uganda'da Emin Paşa skandalı



Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrika’yı fetih gezilerine bir yenisini ekledi.
Bu kez Uganda’ya giden Erdoğan, üniversite diploması olmadığı iddialarını örtbas etmek istercesine bir kez daha üniversitede cübbe giyip bir ‘fahri doktor’ diploması daha aldı…
Böylece aldığı çeşitli fahri üniversite doktorası diplomalarının sayısı 44’e çıktı…
Ama gerçeği hala ortada yok… Yani durum 44’e 0…
Yandaş medyada, Erdoğan’ın Uganda’da diploma alırken fotoğrafları ve yaptığı konuşma geniş bir şekilde yayınlandı…

EMİN PAŞA’NIN İZİNDE UGANDA’DA
Erdoğan konuşmasının bir bölümünde şunları söyledi:
"O dönemde bugünkü Uganda topraklarında Mehmet Emin adında aynı zamanda seyyah olan bir Osmanlı Paşası görev yapıyordu. Asıl mesleği doktorluk olan Emin Paşa aynı zamanda tabiat alimi olarak yüzlerce hayvan ve bitki türünü keşfetmiş ve bilim dünyasına kıymetli katkılar sunmuştur. Emin Paşa, bu topraklarda 1892 yılında Kongo’da esir ticareti yapan bir aşiret tarafından şehit edilmiştir. Esir ticaretine karşı yürüttüğü mücadele Emin Paşa'yı böyle bir akıbete maruz bırakmıştır. Bu vesileyle Türkiye-Uganda kardeşliğinde önemli rolü olan, bize böyle temiz bir miras bırakan Emin Paşa'yı rahmetle, hürmetle yad ediyorum. 124 yıl sonra Emin Paşa'nın izinden giderek istiklal ve istikbal mücadelesini desteklediğimiz Uganda ile ilişkilerimizi geliştirmek için buradayız."
İyi güzel de kim bu Emin Paşa?...
Türkiye Erdoğan sayesinde Kutül Amare ve Halil Paşa ile tanışmıştı…
Belli ki şimdi de Uganda’da Erdoğan’a göre ‘şehit düşen’ Emin Paşa ile tanışma vakti geldi…
Öyleyse anlatalım Erdoğan’ın Emin Paşa’sını Türkiye kamuoyuna ve Odatv’nin meraklı okurlarına…
Emin Paşa Almanya’da (Güney Polonya civarı Silezya’da) doğan bir Alman yahudisi…
Asıl adı İzak Eduard Schnitzer. (1840-1892)
Almanya’da fizik eğitimi görüyor ve pratik doktorluk yapmaya başlıyor. Ancak Almanya’da o yıllarda ırkçılık nedeniyle Yahudi olduğu için kendisine iş verilmemesi nedeniyle Osmanlı ülkesine geçiyor. 1870’de Arnavutluk Valisi İsmail Hakkı Paşa’nın hizmetine girip doktorluk yapıyor…
1873’te İsmail Hakkı Paşa ölünce, Almanya’ya memleketine dönüyor.. Paşa’nın dul eşi ve çocuklarını da yanına alarak onları kendi ailesi olarak tanıtıyor…
1875’te bu Alman Yahudisini birdenbire Kahire’de buluyoruz…
Oradan daha Güney’e, Hartum’a geçiyor, Mehmed Emin adını alıyor ve görünüşte doktorluk yapıyor…
Doktor Mehmet Emin (Bu yıllarda henüz Paşa değil) Afrika’da Batı sömürgecilerinin ajanı topladığı çeşitli hayvan, bitki ve objeleri Avrupa müzelerine satıyor…
Bu arada fildişi ticareti yapmaya da başlıyor… Bu iş o yıllarda iyi para getiriyor…
Mehmer Emin bu yıllarda Sudan’ın İngiliz Askeri Valisi Charles Georges Gordon tarafından, farkediliyor ve Güney Sudan’a, keşif yapmaya yollanıyor…

ERDOĞAN’IN UNUTTUĞU GORDON PAŞA!
Peki kim bu Sudan Askeri Valisi İngiliz Charles Georg Gordon?...
Charles Gordon Kırım Savaşı’nda görev yapmış maceracı bir İngiliz subayı…
Daha sonra Çin’de Batılı sömürgecilerin hizmetine giriyor..
Gordon, Batılı sömürgecilere karşı 1860’ların başında patlak veren Taiping Çin milli isyanı bastırmada aktif görev alıyor…
Gordon 1873’te o sırada İngilizlerin kuklası durumundaki Mısır Hidivi’nin hizmetine giriyor…
Mısır’daki İngiliz yönetimi tarafından Sudan askeri valisi tayin ediliyor ve…
‘Gordon Paşa’ adını alıyor… Paşa lakabı o tarihte İngiliz denetiminde olan Mısır Hidivine bağlı olduğu için kullanılıyor… Daha sonra Emin Paşa da, Gordon Paşa’ya bağlı olarak Ekvator Valisi olduğu için Emin Paşa ünvanının alacaktır…
O yıllarda Mısır, şeklen bağlı olduğu Osmanlı’nın elinden çoktan çıkmıştır… Geriye kala kala bugün Erdoğan’ı bile aldatan ‘Paşa’ ünvanı kalmıştır…

BATI SÖMÜRGECİLERİNE KARŞI İSLAM BAYRAĞI: MEHDİ HAREKETİ
İşte tam bu yıllarda Sudan’da Batı sömürgeciliği ve İngilizlere karşı ünlü İslamcı Mehdi Hareketi patlıyor….
Mehdi Hareketi’nin lideri Muhammed Ahmed bin Abdullah (1844-1885)
Batı hemen bu İslamcı hareketin liderine ‘Mad Mehdi’ (Çılgın Mehdi) lakabını takıp aşağılıyor…
Ama Muhammed Ahmed Sudan’da güçlü Samaniye Cemaati’nin lideri olarak, Vahabilerden de destek alarak, Kara Afrika halkının sömürgecilere nefreti ile hızla yükseliyor…
Muhammed Ahmed ‘cihat’ ilan ediyor ve o sırada İngiliz işbirlikçisi Mısırlı yöneticiler bölgede ‘Türk’ olarak adlandırıldığı için onlara karşı savaş açıyor…
Sudan’da Muhammed Ahmed taraftarlarına ‘Ensar’ deniyor… (Ensar Vakfı’nın ve övenlerin kulakları çınlasın!...)
1885’te Mehdi hareketi Hartum’da Gordon Paşa’yı kuşatıyor… 28 Ocak 1885’teki Hartum Savaşı’nda kenti ele geçiren Mehdi kuvvetleri Gordon Paşa’yı Saray merdivenlerinde öldürüyor, başını kesip meydana asıyor…
Mehdiye Hareketi lideri Sudan’da Şeriat ilan ediyor…
Ancak Mehdi lideri Muhammed Ahmed 6 ay sonra tifüsten ölüyor…
Gordon Paşa’nın ölümünden sonra Mehdi Hareketi, daha Güney’e Ekvator’a inen ve artık Emin Paşa diye anılan Emin Paşa’nın peşine düşüp onu kuşatıyor…
Gordon Paşa’nın kuşatmada ölümü üzerine İngiltere kamuoyunda bu kez Emin Paşa’yı radikal İslamcı Mehdi hareketinin elinden kurtarmak için ‘Emin Paşa’yı Kurtarma Operasyonu’ başlatılıyor…
Bunun için para ve gönüllüler toplanıyor… Sonunda İngiliz sömürgecileri bin kişiyi aşkın bir gönüllü birlik ile Emin Paşa’yı Mehdilerden kurtarmaya Ekvator’a gidiyor…
Operasyonun başında Afrika’daki ünlü İngiliz sömürgecisi Henry Morton Stanley var…
Maxim Tüfek firması bu operasyona sponsor oluyor ve geziye katılanlara Maxim tüfekleri dağıtarak reklamını yapıyor…Operasyonun nasıl bir sömürgeci misyon olduğu böylece daha iyi anlaşılyor…
Operasyonun bir hedefi de Emin Paşa’nın elinde olan ancak Avrupa’ya ulaştıramadığı tonlarca fildişini Batı’ya getirip satmak…
Operasyon 1886’da İngiltere’den başlıyor…

II.ABDÜLHAMİT’İN EMİN PAŞA’DAN HABERİ BİLE YOK!
O yıllarda Osmanlı Padişahı olan II. Abdülhamit’in Emin Paşa ile hiçbir ilgisi ve irtibatı yok…
İngiliz Sömürgeci Operasyonu bin bir zorluk içinde yerlilerle savaşa savaşa Kara Afrika içlerine ilerliyor…İngiliz basını haberleri vahşi ve yam yam Afrikalılara karşı uygarlık hareketi olarak duyuruyor ve kampanya yapıyor…Bu arada operasyona katılan asker-sivil gönüllülerin yarısı ölüyor…
Gezi Stanley’i İngiltere’de Afrika Fatihi olarak meşhur ediyor…
1888’de Stanley Kara Afrika’da İslamcı Mehdi hareketinin kuşatması altındaki Emin Paşa’ya ulaşıyor…1890’da Stanley ve Emin Paşa kuşatmayı yarıp Afrika kıyısına ulaşıyorlar Emin Paşa aynı yıl Doğu Afrika Alman Sömürge Cemiyeti’nin hizmetine giriyor…
1892 Ekimi’nde Emin Paşa Kongo’da, Mehdi hareketine bağlı iki İslam militanı tarafından öldürülüyor…İngiliz basını olayı ‘esir tüccarları Emin Paşa’yı öldürdü’ diyerek Emin Paşa’yı aklamaya çalışıyorlar… İngiliz ve Batı basını o sırada Stanley’in Afrika fethini ve operasyonlarını, Afrikayı’ ilkellikten, yamyamlıktan ve esir ticaretinden kurtarma perdesi altında ‘liberal’ görüşlerle yapıyorlar… Oysa asıl sömürgeciliği ve esir ticaretini Batı ve İngiltere kendisi yapıyor…
Ayrıca o yıllara kadar Uganda’da bilinmeyen Çe-Çe sineği ve Uyku hastalığı’nın Uganda’ya Stanley-Emin Paşa operasyonları sırasında geldiği öne sürülüyor…
Yani Erdoğan’ın Emin Paşa’sı, İngiliz/Alman ajanı yalnız Uganda ve Afrika’yı sömürmekle kalmıyor, ülke halkına bir de hastalık bulaştırıyor…
Erdoğan’ın Emin Paşa’sı Afrika’da İngiliz sömürgecilerinin, yağmacılarının Paşa’sı…
Emin Paşa Avrupa sömürgecilerinin önde gideni…
Osmanlı ile ilgisi yok, her sakallıyı ve ‘Paşa’ adı taşıyanı bağrına basan Erdoğan, Uganda’da yaş tahtaya basmış…
Sömürgeci hain Emin Paşa’yı Osmanlı sanıp bağrına basmış…
Bu kadar cehalet Türk devleti ce Cumhuriyeti adına insanı üzüyor…
Danışmanları belli ki Erdoğan’ın cehaletinden yararlanıp, her türlü yanlış bilgiy, palavayı, ‘nasıl olsa anlamaz’ diye ona yediriyorlar…
Emin Paşa Erdoğan’a danışmanlarının attığı bu kazığın son örneği…
Erdoğan dikkat etsin…
Sözlü kültürün kuşaktan kuşağa yaygın olduğu Afrika’da birileri ‘Bu Erdoğan, bize Çe-Çe sineği bulaştıran, fildişimizi yağmalayan Emin Paşa’nın torunuymuş’ derse….
Yarın Erdoğan’ı Afrika’ya da sokmazlar...
 Kerem Çalışkan, OdaTV, 2.06.2016

17.11.15

Paris'te daha büyük bir katliam olmuştu hafızamızı silmeyin

Independent gazetesinin kıdemli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Paris saldırısını gerçekleştirenlerin büyük kısmının Cezayir kökenli olmasına dikkat çekerek, saldırıları Fransa'nın Cezayir'deki sömürgeci geçmişi ve Suudi Arabistan kaynaklı Vahabi anlayışı olmadan açıklamanın imkansız olduğunu söyledi.
BBC Türkçe'nin aktardığı habere göre, "Batı ne zaman saldırıya uğrayıp, masumlarımız öldürülse genelde hafızamızı siliyoruz" diyen Robert Fisk şöyle devam etti: "Gazeteciler 129 kişinin öldüğü Paris saldırılarını anlattıklarında bize Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra görülen en büyük katliam dediler. Ancak 1961'de Fransa'nın Cezayir'deki acımasız sömürge savaşını protesto için yasadışı bir gösteri düzenleyen 200 Cezayirliden bahsetmediler. Çoğu Fransız polisi tarafından öldürülmüş, Palais de Sports'da işkence edilmiş cesetleri de Seine Nehri'ne atılmıştı. Fransızlar sadece 40 kişiyi öldürdüklerini söylediler. Görevdeki polis müdürü İkinci Dünya Savaşı'nda Petain'in işbirliçi Vichy hükümetinde çalışırken binden fazla Yahudi’yi ölüme gönderen Maurice Papondu. 50 yıl önceki bir sömürge savaşı toplu katliamı meşru kılamaz ancak Fransa'nın neden şimdi hedef alındığına dair bütün açıklamalar eksik kalır."(Yazının tamamı için bkz *)

CORBYN: CAN HER YERDE CANDIR
Paris saldırılarıyla ilgili bir yorum da İngiltere'de ana muhalefetteki İşçi Partisi'nin lideri Jeremy Corbyn'dan geldi.
Paris saldırılarının dehşet verici olduğunu ancak medyanın başka yerlerde yaşanan katliamlara da yer vermesi gerektiğini söyleyen Corbyn, Ankara ve Beyrut saldırılarını da hatırlatarak "Can her yerde candır" dedi.
Sputnik'in aktardığı habere göre, İngiliz ITV televizyonuna konuşan Corbyn, Suriye'ye askeri bir müdahalenin 'daha çok ihtilaf, daha çok kargaşa, daha çok kayıp' getireceğini belirtti.
"Bir savaş her zaman mutlaka barışla sonuçlanmıyor. Çoğu zaman daha çok ihtilaf, daha çok kargaşa ve daha çok kayıp doğuruyor" ifadesini kullanan Corbyn, şunları söyledi:

'IŞİD'İN SİLAHLANMASINDA SUUDİ ARABİSTAN'IN ROLÜ'
"IŞİD'i silahlandıran kim? Kim bu örgüte güvenli bölge sağlıyor? Bunu anlamak için bölgeye herkesin sattığı silahlarla, bunda Suudi Arabistan'ın rolüyle ilgili sorular sormak lazım. Bence burada büyük sorular var ve hepimiz dikkatli olmalıyız."

Suriye'de siyasi çözüm aranması gerektiğini vurgulayan Corbyn, bu konuda Viyana'da yapılan uluslararası görüşmelerde bazı ilerlemeler kaydedildiğine dair işaretler bulunduğunu söyledi.

'ANKARA SALDIRISINA YER VERMEYEN MEDYA…'
Batılı medya kuruluşlarının Ankara'daki ve Beyrut'taki bombalı saldırılara yeterince yer vermezken, Paris'teki saldırılara çok geniş yer verdiğini ifade eden Corbyn, "Bence medyamız Avrupa içinde yaşananları olduğu kadar Avrupa dışında olanları da yazmalı. Can her yerde candır" dedi.
Odatv, 17 Kasım 2016 




* * *

*The French-Algerian identity of one of the attackers demonstrates how France’s savage 1956-62 war in Algeria continues to infect today’s atrocities.



It wasn’t just one of the attackers who vanished after the Paris massacre. Three nations whose history, action – and inaction – help to explain the slaughter by Isis have largely escaped attention in the near-hysterical response to the crimes against humanity in Paris: Algeria, Saudi Arabia and Syria.
The French-Algerian identity of one of the attackers demonstrates how France’s savage 1956-62 war in Algeria continues to infect today’s atrocities. The absolute refusal to contemplate Saudi Arabia’s role as a purveyor of the most extreme Wahabi-Sunni form of Islam, in which Isis believes, shows how our leaders still decline to recognise the links between the kingdom and the organisation which struck Paris. And our total unwillingness to accept that the only regular military force in constant combat with Isis is the Syrian army – which fights for the regime that France also wants to destroy – means we cannot liaise with the ruthless soldiers who are in action against Isis even more ferociously than the Kurds.
Whenever the West is attacked and our innocents are killed, we usually wipe the memory bank. Thus, when reporters told us that the 129 dead in Paris represented the worst atrocity in France since the Second World War, they failed to mention the 1961 Paris massacre of up to 200 Algerians participating in an illegal march against France’s savage colonial war in Algeria. Most were murdered by the French police, many were tortured in the Palais des Sports and their bodies thrown into the Seine. The French only admit 40 dead. The police officer in charge was Maurice Papon, who worked for Petain’s collaborationist Vichy police in the Second World War, deporting more than a thousand Jews to their deaths.
Omar Ismail Mostafai, one of the suicide killers in Paris, was of Algerian origin – and so, too, may be other named suspects. Said and Cherif Kouachi, the brothers who murdered the Charlie Hebdo journalists, were also of Algerian parentage. They came from the five million-plus Algerian community in France, for many of whom the Algerian war never ended, and who live today in the slums of Saint-Denis and other Algerian banlieues of Paris. Yet the origin of the 13 November killers – and the history of the nation from which their parents came – has been largely deleted from the narrative of Friday’s horrific events. A Syrian passport with a Greek stamp is more exciting, for obvious reasons.
A colonial war 50 years ago is no justification for mass murder, but it provides a context without which any explanation of why France is now a target makes little sense. So, too, the Saudi Sunni-Wahabi faith, which is a foundation of the “Islamic Caliphate” and its cult-like killers. Mohammed ibn Abdel al-Wahab was the purist cleric and philosopher whose ruthless desire to expunge the Shia and other infidels from the Middle East led to 18th-century massacres in which the original al-Saud dynasty was deeply involved. 

The present-day Saudi kingdom, which regularly beheads supposed criminals after unfair trials, is building a Riyadh museum dedicated to al-Wahab’s teachings, and the old prelate’s rage against idolaters and immorality has found expression in Isis’s accusation against Paris as a centre of “prostitution”. Much Isis funding has come from Saudis – although, once again, this fact has been wiped from the terrible story of the Friday massacre.
And then comes Syria, whose regime’s destruction has long been a French government demand. Yet Assad’s army, outmanned and still outgunned – though recapturing some territory with the help of Russian air strikes – is the only trained military force fighting Isis. For years, both the Americans, the British and the French have said that the Syrians do not fight Isis. But this is palpably false; Syrian troops were driven out of Palmyra in May after trying to prevent Isis suicide convoys smashing their way into the city – convoys that could have been struck by US or French aircraft. Around 60,000 Syrian troops have now been killed in Syria, many by Isis and the Nusrah Islamists – but our desire to destroy the Assad regime takes precedence over our need to crush Isis. 
The French now boast that they have struck Isis’s Syrian “capital” of Raqqa 20 times – a revenge attack, if ever there was one. For if this was a serious military assault to liquidate the Isis machine in Syria, why didn’t the French do it two weeks ago? Or two months ago? Once more, alas, the West – and especially France – responds to Isis with emotion rather than reason, without any historical context, without recognising the grim role that our “moderate”, head-chopping Saudi “brothers” play in this horror story. And we think we are going to destroy Isis...
Robert  Fisk, The Independen, 16 Kasım 2015

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

21.6.13

Erdoğan tarihe nasıl geçecek?

Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir”
diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş. Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı. Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif  oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış” görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…” satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedesine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak, “Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
Hürriyet, Cengiz Çandar, 21 Haziran 2013

18.3.10

Kristof Kolomb keşfe giderken cebinde Amerika'nın haritası vardı

Başlık insanı hayrete düşüren bir iddia, bunun farkındayım.
Ama bu bir tarihi gerçek.
Kolomb'un adamları bu haritayı Papa'nın kütüphanesinde görüp almışlardı.
Aynı şekilde Magellan da keşfe çıkarken daha sonra adıyla anılacak boğazı görmeye giderken, o boğazın ve gidilecek bölgenin haritası cebindeydi.
1515 yılında Magellan keşif seyahatine başlamadan dört yıl önce, Johannes Schöner dört yıl sonra Magellan tarafından keşfedildiği sanılacak bölgenin haritasının basımını yapmıştı. Yani Magellan'ın adamları keşfe çıkmadan önce haritayı piyasadan satın almış olabilirlerdi.
Anlayacağınız Kristof Kolomb ve Magellan'ın seyahatleri aslında birer keşif seyahati değildi. Onlar bir anlamda cepte gidilecek yerin haritasıyla birlikte seyahate çıkan turistlerin gezisi gibi bir şeydi.
Peki ama tarihe tüm bakışımızı değiştirecek bu bilgiler nereden çıktı ortaya.
Elimde dünyada çok tartışılan ve yüzlerce tarihçiyi uğraştıran bir çalışma var. Yazarı Gavin Menzies '1434 The Year a Magnificent Chinese Fleet Sailed to Italy and Ignited The Renaissance' (Muhteşem Bir Çin Donanmasının İtalya'ya Gidip Rönesansı Başlattığı Yıl).
İçimdeki entelektüel ateşi yakan bu muhteşem başlığı ben hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde Vanity Fair dergisinde keşfettim. Derginin kitaplar hakkında kısa bilgilerin verildiği sayfada bir meşhura o sıralar neleri okuduğu sorulunca o da bu kitabın ismini vermiş. Yeni kitap avcılığımı hiç durdurmadığımdan hemen bu kitabın peşine düştüm. Buldum ve okudum. Okudukça, öğrendikçe hayretlere düştüm.
Ve bu kitabın tarihin yeniden yazılması anlamına geldiğini, bizim bugün çoğunlukla Batı merkezli olarak anlatılan tarihin doğru olmadığını ayrıca Rönesans'ın Antik Yunan'ın ve Roma'nın yeniden canlandırılması olarak anlatıldığı resmi tarihin bir hikayeden ibaret olduğunu ve o dönemde Avrupa'daki her önemli bilginin ve yeniliğin aslında Çinliler tarafından verildiğini gördüm.
Tarihçinin elindeki belgeler sadece haritalardan ibaret değil, ayrıca Leonardo da Vinci'nin çizdiği birçok buluşun resimlerinin de Çinliler tarafından İtalya'ya daha önce verilmiş olduğunu belgeleyen resimler var. Bunlar ve diğerleri bahsettiğim kitapta yer alıyor. İnsanın dünyaya bakışını değiştirebilecek bu yeni bilgiyi öğrendiğimde uzun zamandır kafamı meşgul eden bir muammayı da sonunda çözmüş oldum.
Yıllar içinde Çin kültürü ile ilgili bilgim arttıkça bu kadar derin bir entelektüel birikimi olan ve kültürü ile hayat ve sanat anlayışı bu kadar rafine olan bir ulusun nasıl olup da Rönesans'ı kendi ülkesinde yapmadığını düşünüyordum.
Üstelik kitabın, yazıldığı tarihte Çin dünyanın en güçlü ülkelerinden bir tanesiydi, teknolojik açıdan en ileri olanıydı. Avrupa ise Roma İmparatorluğu'nun batmasının yarattığı derin travmayı hala atlatamamıştı. Bu yüzden Rönesans'ın neden Çin'de değil de İtalya'da başladığının bir açıklaması muhakkak olmalıydı. Aradığım cevabı bu kitap verdi işte.
Çin imparatoru 29 Haziran 1930 tarihinde yayınladığı bir emir veya ferman ile uyruklarına bir görev vermiş.
Buna göre barbarlar olarak adlandırılan Avrupa'daki halkların eline o gün Çin'in elinde bulunan bütün bilgilerin aktarılması istenmiş.
Bunun nedeni ise basit: Çin imparatoru bu kadar fazla bilgiyi görünce Avrupa ülkelerinin Çin'in üstünlüğünü kendiliklerinden kabul edeceklerini ve ellerinde doğru haritalar da bulunursa doğru yoldan gelip Çin imparatoruna bağlılıklarını bildirip, hediyelerini getirebileceklerini düşünmüş. Yani imparator Avrupa'yı Çin'in bilgi üstünlüğü ile ezmeyi planlıyormuş.
Böylece uzun süren bir hazırlık dönemi başlamış, Çinliler insanlığa yararı olabilecek tüm bilgileri ve buluşları toparlamaya başlamşlar. Ve sonunda toparlama işi bitince de büyük bir filo oluşturulmuş ve bu gemiler İtalya'ya doğru harekete geçmişler. Venedik ve Floransa o dönemde çok önemli. İkisi de büyük ticaret merkezleri. Çinlilerin muhteşem filosu gelince bu İtalya'da büyük heyecan yaratmış ve Papa da onları karşılamaya gitmiş.
Ve Çinliler ellerindeki bilgileri içeren çizgileri, haritaları ve formülleri İtalyanlara aktarmaya başlamışlar.
Bilgiyi en iyi saklayacak insanları tercih ediyorlarmış. Böylece birçok çizginin ve haritanın daha sonra Papa'nın kütüphanesinde çıkmasının nedeni de şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Bu yeni bilgileri iyi kullanan İtalya'nın bilginleri hepsi birden harekete geçince de sonunda dünyanın kaderini değiştiren Rönesans doğmuş.
Elimdeki kitapta Rönesans döneminde keşfedildiği sanılan birçok yeniliğin daha önce Çinliler tarafından çizimiş eskizleri ile karşılaştırmalar var.
Yani diyeceğim o ki Gavin Menzies'in çalışması öyle popülerlik uğruna yazılmış bir kitap değil, içinde ciddi tarihçi çalışmasının ürünleri var. Bu çalışma yıllar boyu sürmüş ve uluslararası işbirliği ile götürülmüş.
Meraklandıysanız ki; meraklanmadıysanız doğrusu hayret ederim. Bu konunun işlendiği internet sitesine bir göz atın. www.1421.tv, yazarın bundan önceki kitabının adıdır.
Anlatılanlara tamamen ikna olmasanız bile bunun müthiş bir entelektüel macera olacağına emin olun.

Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2010