demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.2.20

Böyle buyurmuş Kılıçdaroğlu!

Kılıçdaroğlu, “CHP İktidara Yürüyor” (24.1.2020) başlıklı yazı ile tasvir ettiğimiz ziyafet masasında, “Bugün Türkiye’de bizce sağ-sol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar-demokrasiye karşı olanlar, otoriterlikten yana olanlar var. Temel ayrım bu” demiş. Hz. Ali’nin kılıcı gibi kestirip atmış: “Türkiye’de sağ-sol siyaseti yoktur.” Böylesine veciz ve aciz cümleyi ancak Başyüce söyleyebilir. Kafası kızarsa bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de yayımlayabilir. Anladığıma göre Kılıçdaroğlu bazı kavramları karıştırıyor: Demokrasi zaten sağ-sol mücadelesini solun kazanmasıyla gerçekleşir. Sağı / solu belli olmayan siyaset ancak geri kalmış tek adam rejimlerinde olur.

***

Demokrasiyi sağcı ne yapsın? Sağ çaresiz kalınca demokrasiye katlanır. Demokrasi solun oksijenidir, sol da demokrasinin oksijenidir. İsterseniz, kabadayı ağzıyla “harbi ve yekten” söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına oturmak gafletinde bulunduğu yaratıklarla ortak demokrasi mücadelesine girmek bir yana onların gittiği helaya bile girilmez.

***

Kemal Kılıçdaroğlu elbette sol gelenekten gelmiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin mücadelesini de bilmiyordur ve belki de gerçek, eski TİP’e kafa ve gönül yakınlığı da duymuyordur. Olabilir! Olabilir de vahşi kapitalistlerin en büyük hatası Marx ve marksizmi bilmemelerinden kaynaklanır. TİP’in tarihi tam anlamıyla siyasal arkeolojik kazı yapılması gerekli ve zorunlu bir “sit” alanı sayılmalı ve öyle bilinmeli. “Kimden, nasıl oy koparabilirim” amentüsü ile siyaset yapılamaz!
Bir hatırlatma yapmak için Cumhuriyet gazetesinin en eski yazarlarından Işık Kansu’nun Yurt Kemiricileri (*) adlı kitabından bir alıntı yapacağım. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de ilk kez TBMM’ye temsilci sokabilen sosyalist parti olan TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, 29 Ekim 1964’teki Cumhuriyet Bayramı bildirisi, bu açıdan tarihsel bir belgedir:


“Türkiye Cumhuriyeti, bir Milli Kurtuluş Savaşı sonunda kurulmuş ilk Cumhuriyettir. Bundan dolayı sömürgecilik ve sömürme sistemleri üzerine kurulmuş öteki Cumhuriyetlere benzemez. Bunların insanlık hazinesine mal olmuş değerlerini benimsemekle beraber, bizim Cumhuriyetimizin, Milli Kurtuluş Savaşı’ndan doğmuş olmanın verdiği özellikleri vardır. Bizim Cumhuriyetimiz, emperyalizme karşı, her türlü sömürücülüğe karşı, devrimci, dünya barışından yana, kıskançlıkla bağımsız, halkçı bir idare şeklidir. Böyle olmak gerekir.
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin 1920 Kasımı’nda yayımladığı ‘Halkçılık Beyannamesi’ ve ölümsüz Başkumandan Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki birçok söylevleri, yeni devletin özelliklerini, halkçı karakterini ve daha önce kurulmuş devletlerden hiçbirine benzemediğini kesinlikle belirtmiştir. Savaştan sonra kurulacak Cumhuriyetimizin ne çeşit bir Cumhuriyet olacağını göstermiştir.
Fakat Cumhuriyetimizin halkçı karakterini gerçekleştirmesi için sosyal yapıda köklü dönüşümlerin yapılması zorunludur. Bu dönüşümleri emekçi halkımız, yurt işlerinde söz ve karar sahibi olarak gerçekleştirecektir.
Cumhuriyetimizin 41. yıldönümünü kutlarken, Kurtuluş Savaşı Türkiyesi’nin amaçlarına ve değerlerine dönmek, bunları günümüzün şartları içinde yeniden canlandırmak, hepimize şevk ve heyecan veren bir ülkü haline gelmelidir. Cumhuriyet Bayramımız emekçi halkımıza mutlu olsun, kutlu olsun.” (1964, Sosyal Adalet dergisi, Sayı: 8)

1948 doğumlu Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Adalet dergisini yaşı icabı okuyamamıştır. Ancak Sosyal Adalet ve Yön gibi dergileri okumadan “Halkçı Karakterli Cumhuriyet”i kuran bir siyasal fırkada (partide) siyaset yapılamaz. Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına birlikte oturduğu o “rate” zevatın neredeyse tamamı TİP’in içinde yer almış ve ona “meclis dışı muhalefet” safsatasıyla ihanet etmiştir.

***

Yozlaşmışlarına bakıp karar verilmesin: Her Cumhuriyet ilke olarak soldadır. Çünkü halkın kendi kendini yönetim tarzıdır. Dolayısıya da Cumhuriyetin cumhuriyet olması için demokratik olmak ve de solda (halkın içinde ve yanında) olmak zorundadır. Kısacası, CHP’nin 1923 yılında kurduğu Cumhuriyet bir sol rejimdir. Durum böyle iken siz kalkıp sağsız-solsuz bir Cumhuriyetten söz edeceksiniz. Bu, CHP’yi ıskartaya çıkarmak anlamına gelir.
(*) Telgrafhane Yayınları, Kasım 2018, s. 53.
 Özdemir İnce, Cumhuriyet, 02 Şubat 2020 Pazar

3.4.13

Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak

Merhaba Mine Hanım,
20 Mart 2013 tarihli ‘Ne Şeriatın Şekeri, Ne Suudi’nin Parası!’ başlıklı yazınızı; ‘Ne diyelim? Suudi Arabistan’ı övüp şeriata özenen her kula, adaletini tatmak da nasip olur, inşallah!’ diye bitirmişsiniz.
Hâşâ! Kimseye, özellikle kadın ve emekçi kardeşlerime asla Suudi Arabistan gerçeğini yaşamak nasip olmasın.
2002-2006 yılları arasında kadın öğretmen olarak Riyad Uluslararası Türk Okulu’nda çalıştım. Orada yaşamayan, orada yaşananları asla hayal edemez. Tek başına bir kadın olduğunuz için, 200 metre ilerideki bakkala ya da markete gidemezsiniz.
Şeriat mahkemelerinde, tecavüz ve cinsel tacize uğrayan kadın, hem iffetini koruyamamış, hem de koruyamadığını açıklamış olmakla suçlanır. Yabancı kadınlar, her an kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

***

Suudi Arabistan’da kaldığım sürece bir kez olsun tek başıma sokağa çıkamadım. Duvarlar arasına kıstırılmışlığın şiddetini, travmasını; balkonsuz binalarda buzlu camlı, demir parmaklıklı pencerenin ardında mahpus Suudi kadınının nasıl bir cehennemde yaşatıldığını gördüm, o cehennemi ben de yaşadım.
Suudi şeriat, ulema fetvalarıyla yorumlanır, 10 bin polisle uygulanır. Mutavva denilen dini ahlak polisi, kadınları hayatın her alanında gölge gibi izleyip şeriata uygun davranıp davranmadıklarını denetlemektedir.
Kadın, abeye denilen dış giysiyle tepeden tırnağa örtünmek ve peçe takmak zorundadır. Görevi, evde kalıp çocuklarına bakmak ve kocasını efendi bilip, kulluk kölelik etmektir. İtaatkâr, minnettar, fedakâr, suskun, kaderine boyun eğen kadın, iyi kadındır.
Sadece ticaret odaları seçimlerinin serbest olduğu bu ülkede, Suudi kadını oy kullanamaz. Kral tarafından atanan Şûra (danışma meclisi) erkeklerden oluşur. Mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğerdir. Çoğu zaman tecavüz olaylarında bile kadınların tanıklığı geçerli olmaz.

***
 
Suudi Arabistan, cinsiyet ayrımcılığını, kadını aşağılamayı kurumsallaştırıp, içselleştirmiştir. Kadınların siyasal hakları inkâr edilir. Erkeklerin vesayeti ve velayeti altındadır. Kadının yetersiz ve aklının kısa olduğu yolundaki görüş şeriat hükmüne dayandırılır.
Şehirlerarası ve milletlerarası yolculuklara tek başına çıkması yasak olan kadınların otellerde tek başına kalmaları da ahlaka aykırıdır. Baba, ağabey, kocanın yazılı onayı olmadan yurtdışına çıkamaz. Bir erkeğin izni olmadan tedavi için hastaneye bile gidemez. Sokakta trafik kazası geçirmiş ya da hastalanmış bir kadına eşi, oğlu ve babası dışında hiçbir erkek yardım edemez. Birinci dereceden akraba olmayan karşı cinsler bir araya gelirse zina yapmış olurlar. Dil, ayak, göz, kulak, el zinası gibi...
Ezan makamsız okunur Suudi Arabistan’da, kadın hocanın sesine âşık olmasın diye!
Fotoğraf çektirmek yasak olduğu için kadınlara kimlik verilmemiştir 2007’ye kadar.
Çokeşlilik yasal, haftalık, aylık muta nikâh, yani geçici evlilik yaygındır. Bu da fuhuşun yasallaştırılmış şeklidir. Ama kürtaj yasaktır.

***

Kız ve erkek çocuklar ayrıştırıldığı için, gençler arasında aynı cinse özenti yaygındır. Sokaklarda kız erkek el ele dolaşamaz, ama el ele dolaşan erkekler görebilirsiniz.
Kız öğrenciler eğitimlerinin hiçbir aşamasında erkeklerle aynı sınıfta okuyamazlar.
Kadının siyasete atılması, Suudi ulemasına göre şeytan işidir.
Suudiler, İslamın içinden ortaya çıkmış tüm mezhepleri reddederler. Kendi mezheplerinden olmayan Müslümanları kâfir görürler. Sanata ve felsefeye düşmandırlar. Yapılar, kişiliksiz görkemiyle krallığın gücünü simgeler.
Suudi Arabistan’da geçirdiğim süreç, benden çok şey götürdü, ancak düşünmemi de sağladı. Kadın sorunları üzerinde daha çok düşündüm, kafa yordum. Laikliğin geçerli olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etmenin mümkün olamayacağını öğrendim.
Şeriatla yönetilen İslam ülkelerinde, kadın yaşamının işkenceye eşit olmadığını bana kimse söyleyemez!
Zekiye Yüksel*
Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 3 Nisan 2013

3.2.11

1 milyon, 4.5 milyon

“BİR Millet uyanıyor” testi yapıyoruz.
Yapacağımız iş basit.
Dün Kahire'nin “Tahrir” meydanındaki kalabalığı gösteren fotoğrafları alacağız.
Yanına 2007 yılında İstanbul, Ankara veya İzmir'de yapılan “Cumhuriyet” mitinglerinden herhangi birinin fotoğrafını koyacağız.
Kahire'dekinin adı ne?
“1 milyon insan yürüyüşü.”
Bizdekinin adı neydi?
“Cumhuriyet mitingi.”
Sizce hangisi daha kalabalıktı.
Hiç şüphesiz, İstanbul'daki, Ankara'daki, İzmir'deki...
Yani, dün Kahire'de yapılan “1 milyon insan yürüyüşüne” katılan insan sayısı 1 milyonsa; İstanbul'daki 1.5 milyondu.

* * *

- Şimdi, fotoğrafların yanına “Mısır” ve “Türkiye” yazıp, matematiğe vuruyoruz.
Türkiye'deki “Milyon insan yürüyüşleri” eşittir: Dört çarpı “Mısır'daki milyon insan yürüyüşü” eder.
Öyleyse bu iki fotoğraf arasındaki fark nedir?
88 yıllık bir Cumhuriyet ve 60 yıllık bir çok partili hayat.
Fark, bir demokrasi kültürüdür.
Bir; çok partili hayat farkıdır.
Dün söyledim, bugün de tekrarlıyorum.
Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin kıymetini bilelim. Hepimiz bilelim. AK Partilimiz de, CHP'li, MHP'li, BDP'li veya öteki de... Hepimiz.

* * *

- İki fotoğrafa bakmaya devam ediyoruz.
Ne diyor Kahire'deki “1 milyon insan”:
“Mübarek gitsin...”
Başbakanımız ne diyor Mübarek'e:
“Bizler faniyiz. Onun için halkın haykırışına kulak ver.”
Halkın haykırışı dediğimiz şey “Bir milyon insanın ayak sesi.”
Mısır'da “Bir milyon insanın” haykırışının mesajı buysa, Türkiye'de bir buçuk milyon çarpı üçün mesajı ne oluyordu?
“Ergenekon davası...”
Oldu mu şimdi?

* * *

- Bütün dünya, Mısır'da yürüyen 1 milyon kişinin mesajını destekliyor.
Ben de destekliyorum. Eminim, siz de destekliyorsunuz.
Çünkü o mesaj, 30 yıllık bir diktatöre yollanıyor.
Ama Türkiye'de 4.5 milyon insan yürüdüğü zaman kimse, iktidarın devrilmesini beklemiyor.
Beklemiyor çünkü herkes biliyor ve kabul ediyor ki; iktidarın devrilme yeri “sandık”tır...
Demokratik ülkelerde 4.5 milyon insan yürüyüşü sadece bir “hak”tır. Ama sandığın işlemediği, muhalif sesin ve basının susturulduğu ülkelerde “1 milyon insan yürüyüşü” ihkak-ı hakka dönüşür.
İki fotoğraf arasındaki fark işte budur.
Yani “demokratla”, “diktatör” arasındaki fark.

* * *

- Ey Türk siyasetçisi; ey muktedir;
Ey muktediri destekleyen aydın;
Ey hepimiz;
88 yıl önce kurduğumuz Cumhuriyet'in, 60 yıldır hep birlikte sürdürdüğümüz çok partili hayatın kıymetini iyi bilelim.
Bu rejimi, bu hukuk devletini; bu yargıyı, sırf kendimizi koruyacağız, sırf muhalefeti ortadan kaldıracağız diye orasından burasından iğdiş etmeyelim.
Yargıyla oynamayalım. Muhalif sesi susturmaya, sindirmeye, bastırmaya çalışmayalım.
Diktatörlük hevesine kapılmayalım.

* * *

- Bu devirde kimse padişah değil;
Bu devirde diktatörü, adaletsizi, vicdansızı, kendi tayin ettiği adamlar da kurtaramıyor.
İki fotoğrafa bakın ve bir “siyasi ikbal falı” açın.
Her diktatör bir gün bunu mutlaka tadacak.

Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 02 Şubat 2011

4.12.08

Kanunsuz Polis

CELALETTİN Cerrah yani İstanbul Emniyet Müdürü, belli ki mizah duygusu hayli yüksek biri. Aksi eğer söz konusu olsaydı, şu "polis" kılığına girip bir gazinoda çalışan kadını saçından sürükleye sürükleye arabaya tıkan, sonra da ırzına geçip sokağa atan hayvanlara "Kimliğinizi gösterin" demeyenleri suçlamazdı.
Belki mizah duygusu yüksek değildir de yaklaşık 6 yıldır görev yaptığı İstanbul'da -hatta Türkiye'de- değil, Mars'ta yahut Satürn'de yaşarken bir günlüğüne İstanbul'a gelmiştir.
Önce belirtelim:
Polislerin bir temel yasası var. Adı "Polis Vazife ve Selahiyet (yetki) Yasası." Bunun 4/A numaralı maddesi, "Polis, görevini yerine getirirken, kendisinin polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra, kişilere kimliğini sorabilir" diyor.
Celalettin Cerrah hepimizin enayi olduğuna kendisini iyice inandırmış olmalı ki, artık tüm Türkiye'nin bildiği o olaydaki zorbalara "Bir dakika! Sayın Haydut bey kardeşim. Lütfen polis kimliğinizi bize gösterir misiniz?" denmesi gerektiğini savunuyor.
Kendisi o sert ifadeli çehresine rağmen, kim olduğunu bilmeyen polislerin bulunduğu bir ortamda herhangi bir polis memuruna, "Önce kimliğini göster, sonra benim üzerimi ara!" demeye kalksa başına ne geleceğini dahi bugüne kadar öğrenemediyse, İstanbul'da geçen 6 senesinin boşa gitmediğini nasıl savunacak?
Bizim polisin asıl marifetinin yasaları hiçe saymak olduğunu bilmeyen mi var?
Bu dediğimiz gerçek herkes tarafından benimsenmiş olmalı ki, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün resmi web sitesini açar da sözünü ettiğimiz Polis Vazife ve Selahiyeti Yasası'nı ararsanız, öyle bir şey bulamazsınız.
Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri belli ki "yok" saydıkları yasayı oraya koyarak bir de yer israfına sebep olmak istememişler.
Bu kafayla yönetilen bir güvenlik gücünün yasalara -öncelikle hukuka- uymasını beklemek beyhude değil midir?
Nitekim Celalettin Cerrah'ın başından geçmesini temenni ettiğimiz bir olay bir iddiaya göre 1 Aralık 2008 günü İstanbul'un Bahçelievler semtinde üstelik üç polis memurunun başından geçmiş. Üç memur bir tartışma nedeniyle görev yapmaya gittikleri restorandaki tartışmaya karışan sivil bir kişiye "Kimliğinizi gösterin" dediler diye görevden uzaklaştırılmışlar. Çünkü kimlik sordukları zat Celalettin Cerrah'ın yardımcısı bir Emniyet Müdürü imiş.
Zihniyet bu... Oysa yasa "polis isen, önce kimliğini göster" diyor, ama polisin üstelik Emniyet Müdürü sıfatını taşıyanı bile, kimlik sorulunca kendisini hakarete uğramış hissediyor.
Neyse ki olayla ilgili görülen polisler "görevden uzaklaştırılma" ile kurtarmışlar.
Restoranda kimlik soran kişi eğer "sivil" yani Emniyetle ilgisi bulunmayan biri olsaydı hemen "Görev başında polise mukavemet etti" denerek düzenlenen bir tutanakla kendisini önce nezarette sonra mahkemede bulurdu.
Uzatmayalım. Celalettin Cerrah samimi ise "Görevini yaparken önce kendi kimliğini açıklamadığı için şimdiye kadar kaç polis cezalandırılmış" isimleriyle açıklasın da öğrenelim.
Oktay Ekşi, Hürriyet, 04 Aralık 2008

26.10.08

Diyarbakır Mahkemesi Blogger’ı yasaklayınca...

Gece TV programından eve döndüğümde Reşat (Çalışlar) karşıladı. Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. “Odama gel sana bir şey göstereceğim” dedi. Bilgisayarı açıktı ve ekranda şunlar yazıyordu:
“Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.”
Reşat’a bunun ne anlama geldiğini sordum. Anlattığı özetle şu: Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bellibaşlı üç blog sağlayıcısı bulunuyor. Belli servis sağlayıcı siteler üzerinden girilen ve herkesin kendisine bir site oluşturma olanağı bulduğu blog sistemi, internetteki yazışma, haberleşme, bilgi alışverişi, tartışma, fotoğraf, şiir, video yayımlama gibi birçok temel konuyu kapsıyor.
Merkezi Türkiye’de olan blogcu.com’un 390 bin civarında üyesi bulunuyor. Reşat’ın blogu’nun yer aldığı ‘blogspot.com’ ise google tarafından kurulmuş olan bir blog ağı. Onun Türkiye’deki üyelerinin sayısı tam bilinmemekle birlikte yüz binlerin bu blog ağı içinde yer aldığı söylenebilir. Üçüncü blog ağı ise ‘wordpress.com’. Başka bazı yerli ve yabancı blog sağlayıcı siteler de bulunuyor.
Sonuç olarak blog’lar milyonlarca insanın özellikle de gençlerin internetteki bilgilenme, haberleşme ve günlük tutma gibi ihtiyaçlarını karşılayan bir ağı ifade ediyor. Örneğin bu blog’lar içinde en çok ilgi çekenlerden birisi, ‘portakal ağacı’ adlı bir yemek tarifi blog’uydu.
Reşat’a Diyarbakır Mahkemesi’nin neden böyle bir karar almış olabileceğini sordum şunları söyledi: Herhalde bunlar blog’un tek bir merkez tarafından yönetilen bir gazete olduğunu sanıyorlar. O nedenle bir blog sayfasında kendilerince sakıncalı bir ifade görünce o sayfayla aynı servis sağlayıcıyla ilişkisi olan bütün blog’ları kapatıyorlar.
Bu yasak üzerine gençler internet sitelerinde şaşkınlık içinde tartışmaya başladılar. Yasağı eleştirdiler. Bu tepkilerin bir kısmını sizlerle paylaşıyorum.
“Engellemenin son kurbanı. Ama olmuyor, olmuyor ne yapsanız olmuyor. Bu gençlik yine bi yolunu bulup girecek bu siteye, tek bir çözüm var Taksim’de sallandırmak. Şöyle iyilerinden, olmuşlarından 3-5 tanesini sallandıracaksın, ibreti alem olsun diye orda bırakacaksın. İşte o zaman girmezler böyle sitelere...
Gece gece sinirlerimi zıplatan saçma uygulama. Akşam üzeri aklımda yazacağım yazıların hevesiyle eve geliyorum. Bakıyorum ki birileri başkalarını cezalandırmak adına beni cezalandırmış. İnternet musluk sanki birilerinin isteğine göre açılıp kapanıyor.
İlk tepkim bu durumu protesto eden bir yazıyı blog’umda yayınlamak olacak. Blogger.com’a girmeden de gmail üzerinden yazılarımızı siteye gönderme gibi bir opsiyonumuz var çok şükür... İlla ki bir şekilde insanlara düşüncelerimi aktaracağım.
Konunun saçmalığı, özgürlük karşıtı oluşu ve tüm diğer argümanlar bir yana, ‘Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı’ ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamaması da garipliğin diğer bir boyutu olsa gerek. Ortada gerçekten böyle bir karar olduğundan bile emin olamıyoruz gerekçesi belirtilmemiş olduğu için.
Blogger’in hayatımdaki yerini yüzüme vurmuş olan engellemedir. Artık rahatlıkla kavrayabiliyorum ki ben interneti sırf blogum için kullanıyormuşum. Yaklaşık yarım gündür hayatımda yok ve ben zaten internetsiz kalmış gibiyim. Blogların yaygınlaşmasıyla birlikte internetin ‘sıradan’aktif kullanıcıları olarak kendimizi anlatma imkanı bulmuştuk. Türkiye’nin ve dünyanın uzak uçlarından insanları tanıyabiliyorduk, yine bu sayede pek çok da arkadaşımız olmuştu. Buydu demek ki birilerine batan. Belki de düşündüklerimizi rahatça ifade edebilmemizdi...
Bence bu yasakları genişletmekte fayda var.
-az önce köprüde kaza vardı, otoyolların tümünü kapatsanıza
-bol kepçe lokantasında biri zehirlenmiş restoranları kapatsanıza
-akp’li bir bakan yolsuzluk yapmış akp’yi kapatsanıza
-milli takım yenilmiş, ülkede futbolu yasaklasanıza
-hızlı tren kaza yapmış demir yollarını kapatsanıza
Bu nasıl bir akıldan çıkma, ne büyük bir saçmalığın ürünüdür. Bu keyfe kederlik, bu yasakçılık nasıl bir korkunun ürünüdür. Allah’ınız sizi bildiği gibi yapsın.
Geçen yıl wordpress’e erişim engellenmişti. Bugün itibariyle, benim de kullandığım dünyanın en büyük blog servisi blogger’a erişim de mahkeme kararıyla engellendi. Engellemenin süresini bile bilmiyoruz.
Bu engellemelerin internet’i kullanmayı bilenler için hiçbir anlamı olmadığını, bu nedenle Türkiye’yi dünyada gülünç duruma düşürdüğünü, bizi ise utanç içinde bıraktığını söyleyerek kararı protesto ediyorum. Türk hukuk sistemi önce ‘bilişim’i bilip sonra hukukunu oluşturmalıdır.”
“Rüyalar da sansürlenebilir yakında, hayaller de...”
Anayasa Mahkemesi 20’den fazla parti kapatan bir ülkede, Diyarbakır Mahkemesi de blog’u yasaklar olur biter...

Oral Çalışlar, Radikal, 26 Ekim 2008

19.5.07

19 Mayıs

Dikkatinizi çekiyor mu?
Gazete köşelerindeki ve ekranlardaki "bindirilmiş kıtalar" bugünlerde hep aynı cümleleri kullanıyor...
Vay efendim neymiş, laikler şöyle yapıyormuş, laikler böyle yapıyormuş.
Hep bir ağızdan...
"Fotokopi" gibi.
"Koro" gibi.
Şimdi sen, haşemayı bikiniyi falan bırak kardeşim, hikâye anlatma, cevap ver...
Neden sattınız memleketi?
Taşını toprağını kastediyorum, neden sattınız? Bu onurlu milletin dişinden tırnağından arttırıp, yaptığı fabrikaları neden sattınız elaleme? Limanları neden sattınız?
Ne telefon kaldı, ne banka.
Diyordunuz ki, " devletin paraya ihtiyacı var, ondan sattılar, biz de ondan alkışladık..."
O zaman neden, 200 milyar dolar olan borcumuz, bunca satışa rağmen, ikiye katlandı, 400 milyar dolara çıktı?
Nerede bu para?
Kimdir bu Ofer?
Hadi, Başbakan'ın arkadaşıdır, kefil olur... Siz niye kefilsiniz El Kadı'ya?
Madem ekonomi rayında...
O halde neden, dünyanın en yüksek faizini biz ödüyoruz? Neden dünyanın en pahalı benzinini biz kullanıyoruz?
Kıbrıs'ta neden "yes be annem" diye bağırdınız? Neden KKTC aleyhine oy kullanılması için "press" yaptınız? Denktaş'ı sevmiyorsunuz, anladık... Papadopulos'u neden bu kadar seviyorsunuz?
Şehitler "kelle" mi?
Yurtseverler "kafatasçı" mı?
Barzani babanızın oğlu mu?
Kafamıza çuval geçirdi adam, çuval...
İnsanda biraz haysiyet olur.
Neden hâlâ Amerikan elçiliğine gidip, baş başa kaynatıp, talimatları alıp, sonra da köşenizde, "Irak'a girmemiz çok yanlış olur" diye yazıyorsunuz?
Sana soruyorum, iri kıyım, gözlüklü...
Bu senin fikrin mi, elçinin fikri mi?
Neden kıydınız çiftçiye?
Pancarcı, pamukçu, tütüncü, fındıkçı, portakalcı kan ağlıyor. Tarlaları gitti, bahçeleri gitti, traktörleri gitti, hapse giriyorlar hacizden... Ne geçiyor elinize? Ziraat Bankası satılırsa, sizin payınıza ne düşecek?
Okurdan utanmıyorsun, anandan babandan utan bari... 300 lira, 400 lira maaşla hayatta kalmaya çalışıyor emekli...
Oğlu işsiz, kızı işsiz, kendi işsiz babalar var bu ülkede... Yok mu? Ha bi defa da bunları yaz, eline mi yapışır?
İşçi? Memur? Ya esnaf?
Daha dün çöplükten marul toplarken otomobil altında kaldı 6 tane evladımız...
Senin o fonlarından para aldığın Belçika'nın çocukları böyle mi yiyor Brüksel lahanasını?
Patronunu soyuyorsun, köşende bedavadan özel hastane reklamı yapıyorsun alenen... Sana göre hava hoş. En son ne zaman gittin SSK hastanesine? Kalemini sattın, vicdanını da mı sattın? Görmüyor musun, doğduğu için rehin kalan bebeleri?
"Fakir fukaraya yardım yapıyoruz" ayaklarıyla insanımızı dolandırıyorlar...
Alman polisi arıyor, bizde baş köşede.
Mehmetçik Vakfı'na küfür etmeyi biliyorsun da... Dinimizi sömüren vakıflara neden ses çıkarmıyorsun?
Filistin'i seviyorsan, İsrail neden kolunda? Iraklı'ya üzülüyorsan, İngiliz neden dostun? Salak mısın? Yoksa bizi mi salak zannediyorsun?
Başbakan'ın uçağında, bakanların uçağında kaç ülkeye gittin, gezmeye? Kaç para indirdin cebine harcırah olarak?
O maaşla nasıl oturuyorsun o villada?
Uzatmayayım...
Hatırlatmak için güzel bir gün...
Keser döner, sap döner.
"Laik-antilaik kavgası varmış gibi" göstererek, işin içinden sıyrılamazsın.
Hedef saptıramazsın...
Bu sorulara cevap vereceksin en önce.
Yılmaz Özdil, Sabah, 19 Mayıs 2007

17.5.07

Yabancı Laiklikten Ne Anlar?


THE ECONOMIST, İngiltere'nin ünlü haftalık dergilerinden biridir.
Genel çizgisi özde on dokuzuncu yüzyıl liberalizmine yatkın olmakla birlikte, dünyanın her yanındaki haber alma kaynaklarının bolluğuyla ve İngiliz çıkarının hangi yönde olduğuna ilişkin verdiği ipuçlarıyla tanınır.
Bu haftanın kapak konusu, bizdeki mitingler. Dolayısıyla, demokrasi ve laiklik sorunu. Giriş yazısının altbaşlığında "Türkler demokrasi ile laiklik arasında bir tercih yapacaklarsa, bilmelidirler ki demokrasi daha önemlidir" sözü. Sonra da, utanmadan, "O halde, AKP'yi tekrar seçmelidirler" tavsiyesi.
Sözünü ettiği tercihin demokrasiyle Müslümanlığı bağdaştırmak gibi bir sorunu olmayan ülkelerde belki anlamı olabilir ama, Türkiye'nin temel sorunlarından birini böyle bir ikileme bağlamak kadar büyük saçmalık olamaz.
"The Economist" gibi sözde kaliteli bir dergiye hiç yakışmamış.
Daha doğrusu, kimin kime hizmet ettiğini göstermesi açısından çok yakışmış. Türkiye koşullarında bu iki ilkenin bütünlüğünü sezememiş olsa da.
Laiklik ile cumhuriyetçi ilkeler arasındaki bağlantıları en etkili biçimde ortaya koymuş hukukçulardan biri olan Profesör Bülent Nuri Esen , şu yılların Türkiye'sinde yaşasaydı herhalde kahrolur ve laiklik konusunda yazdıklarını çok daha ateşli sözcüklerle yazardı. Ama yine de, karşıdevrimci kıpırdanışların 27 Mayıs'la sona erdirilişinden ve 1961 Anayasası'nın yürürlüğe girişinden yedi yıl sonra bile, "Türk Anayasa Hukuku" adlı küçük kitabında laikliğin genel anlamını anlatmanın ardından şöyle yazmayı gerekli görmüştü:

"Lakin,Türkiye bakımından laiklik ayrıca apayrı özellikler gösterir. Laiklik, Milli Devletin dayandığı ana prensiplerden biridir. Devletin temel nitelikleri içinde kalması zaruridir. Laiklik, memleketimizde bir zaruri ihtiyaç olarak çıkmıştır. Türkiye için devletin güvenlik şartlarından biridir."

"...Laiklik yoksa, devlet dinin hâkimiyeti altındadır ve binaenaleyh bağımsız değildir. Halbuki kayıtsız ve şartsız bağımsız olması gereken devletin herhangi bir din cemaatinin inanışlarına ve duygularına tâbi olması düşünülemez. Bu neticeyi ancak laiklik sağlayabilir."

"...Devlet idaresinin temel ilkesi egemenliğin millette oluşudur. Bu egemenliği kullanırken dine dayanmaya kalkışacak olan bir siyasi iktidar zayıf ve yetersiz bir iktidar haline düşer. Laikliğin anayasa ilkesi olarak zaruriliği Türkiye için bilhassa çok partili siyasi rejimle birlikte kendini göstermiştir. Demokrasi düzeninin koruması, devletin hür vatandaşlar iradesine göre yönetilmesi ancak laiklik ilkesinin anayasa düzeninde temel taşlardan biri olması ile mümkündür."

Elin İngiliz'i, ne denli iyi yetişmiş olursa olsun, Türk tarihini iyi bilmeden ve Profesör Esen'i okumadan bütün bunları ne bilsin? Onu ilgilendiren, kendi çıkarının en iyi kimlerce kollanacağını bilmektir.

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007

Halkımız Emperyalizme Karşı

Kentlerimizin en büyük alanlarında birbirini izleyen görkemli halk coşkusu, bana yıllar önce New York'ta, çağrılıp konuşmacı olarak katıldığım, Irak'ta savaşa karşı iki toplantıyı anımsattı.
ABD askerinin Türkiye toprağından geçmesine izin vermeyeceğimizi söylediğimde alkışlanmıştım. Ancak, gelenlerin sayısı çok düşüktü. Ünlü "Times" Alanı'nda 250 kişi vardı; bizdeki son art arda toplantılara ise yüz binler, milyonlar katıldı. Halkın yalnız laiklik bekçiliğini sergilediği değil, yurtseverlik değerlerini öne çıkardığı, Cumhuriyetin tüm ilkelerine sahip çıktığı, vatanın bölünmezliğini vurguladığı, demokratik denetim hakkını kullandığı, kendi gücünü gösterdiği ve tüm ilgilileri göreve çağırdığı dillere destan uyarılardı. "Demokrasinin öncüsüyüm" diyen Amerika'da böyle alan toplantıları yapılamıyor, "en eski demokrasi" olan Britanya'da da, 1789 Devrimi'ni başarmış Fransa'da da, Hitler'in 1930'lu yıllarından sonra coşkulu kalabalıklar görmemiş Almanya'da da.
Dünyada laik, ulusalcı, halkçı, Cumhuriyetin tüm kazanımlarından yana, sınırların bekçisi, faşizme ve emperyalizme karşı en büyük alan toplantıları Türkiye'de oldu ve oluyor. Tehlike o denli büyüktü ki, dış ve iç sömürüye bağlı yerli iletişim organları bu ulu gösterileri önce görmezden geldiler.
Kafalara dank edince, sonra bir oyun daha sergilediler. Dış basınla birlikte, eşi başka yerlerde artık görülmeyen heybet dolu bu toplantıları sanki yalnız laik bir tepki ya da Türk kadınının öne çıkışı gibi sundular. Kuşkusuz, laik düşüncenin kemikleşmiş bir tepkisiydi, kadınlar da yerlerini gereği gibi aldılar ama, halk her yeni alan buluşmasında ulusalcılıktan yana ve emperyalizme karşı çizgiye daha yakınlaştı.
Türbana tepkiyle çakan kıvılcım, kısa sürede Cumhuriyete sahip çıkmaya, tam bağımsızlık isteğine, toprak bütünlüğünü vurgulamaya ve yabancı sermaye tekellerini eleştiriye dönüştü. Her şeyin başı olan laiklik bu kez ulusalcı yükselişin engin kapılarını açtı. Halkın gösterisi türban olayıyla başlamış olsa da orada yazılan, gösterilen ve hep bir ağızdan söylenenler satılmışlığa, bölücülüğe ve onun ardındaki emperyalizme karşıydı. Kendini tek parçaymış gibi gösteren milyonların kaygısı, ülke bütünlüğünün tehlikede oluşudur.
Sevr metnini yazdırıp saray damadına imzalatanların doksan yıl önce düşledikleri gibi, emperyalizmin bugün başını çeken ABD de Türkiye'yi bölme ve tasarladığı kukla devletlere dilediğini yaptırma girişimleri içindedir. Eşi sıkmabaşlı birinin Çankaya'ya girip girmemesi Beyaz Saray için önemli değildir. Washington kendi güdümünde büyük Kürt devleti, büyücek Ermenistan, doğal kaynaklar üstünde egemenlik, uluslararası tekelci sermaye yararına özelleştirmeler, halkların ucuz emek ve tüketim kaynağı rolüne indirgenmesini, Amerikan askeri üsleri için güvence, bu ayrıcalıkların denetimi uğruna çevre denizlerinde zırhlılarını dilediğince dolaştırma özgürlüğü ve başkentlerin başına kendi adaylarının gelip oturmasını istiyor. Geniş alanları yere iğne düşmezcesine dolduran, caddeleri tıkayan, deniz kıyılarına dayanan milyonluk kalabalıklar tehlikelerin farkında olduğu için, tepkisini geniş ama gerçekçi sınıra taşımıştır.
Kimi siyasetçi, eşi başı açık olan herhangi birini Çankaya'ya sokma onayını verip muhalefetini noktalayadursun, kimi ortanın sözde solundakiler (sağ partiler birleşirken) birleşmede zorluk çeksin, alanlarda birkaç çift söz söyleyen birikisi soluğu hemen ardından adaylığa koşmada alsın, halkın istedikleri onların dar kalıplarını çoktan aşmıştır. Halk için sorun yalnız türban, tek başına laiklik, birkaç hanımın milletvekili rahatlığına kavuşması değildir. Türk halkı Cumhuriyet ilkelerinin eksiksiz egemenliğini, tam bağımsızlık, hakça gelir dağılımı, topraklarımıza ve doğal kaynaklarımıza sahip çıkılmasını, temelde sınırların korunmasını ve bunun için ilk adım olarak da Kuzey Irak'a herhalde müdahalemizi istiyor. Hem bu tehlikelerin, hem bu geniş halk isteklerinin farkında olanlar buyursun siyaset yapsın, seçilip Meclis'e girsin. Yoksa, ülkemiz yanlış yorumlar ve eksik çağrılarla daha yıllarca oyalanmaya itilir. Ulusun alanlarda yaydığı ileti, siyasetçileri de ciddi ve gerçekçi olmaya çağırıyor. Tüm sorunların ardındaki "gerçek kötü" ye, doğru tanıyı koyalım. Adı şudur: "Emperyalizm." Şimdi onun başını çeken de: "ABD emperyalizmi!"
Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV, 17 Mayıs 2007 Perşembe

1.5.07

İşbirlikçiler ve Ulusalcılar Karşı Karşıya

Türkiye'de cepheler netleşmeye başladı. Herkes duracağı yeri iyi düşünmeli.

1) Şeriatçı bir düzen kurmak isteyenler, ümmetçiler; dini kurallar ve inanç üzerine oturtulmuş bir bütünlük, dayanışma ve düzen istiyorlar. "İktisadi, sosyal, siyasi ve hukuki yapı dini kuralları esas almalıdır" tezini savunuyorlar. Savunmaktan çok öteye bu hedefe ulaşmak için her şeyi "mubah" sayıyorlar.

Bunlar özünde, "Batı'ya yani Hıristiyan dünyasına; kısaca ABD ve AB'ye karşıdırlar" . Çünkü o dünyanın yapıştırıcı ve bütünleştirici en önemli harçlarından birisi Hıristiyanlıktır. Ne ABD, ne de Avrupa laiktir. Her ikisi de Hıristiyanlığı kültürünün, iktisadının ve savunmasının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Eski Yunan ve Roma kültürü üzerine oturtulmuş Hıristiyanlık, "Batı dünyasının (ve kapitalizminin) en önemli yapıştırıcı ve birleştirici dokusunu oluşturur".

Özünde, "Batı karşıtı ve antiemperyalist olan" şeriatçılar bölünmüşlerdir. Türkiye'deki bölünme şöyledir:

- Bir kısım şeriat düzeni savunucuları hâlâ Batı ve emperyalizm karşıtıdırlar. Bunu açık bir biçimde ifade ediyorlar.

- Diğerleri ise, "geçici olarak Batı (ve emperyalizm) ile işbirliğine girmişlerdir". Bu işbirliği stratejik değil, taktik bir işbirliği olarak düşünülmektedir.

Gerekçesi şudur;

a) Batı (ve emperyalizm) ile bazı ortak hedeflerde birleşmişlerdir. Örneğin Cumhuriyetin değerleri, Atatürkçülük, TSK'nin "her alanda devre dışı bırakılması" gibi hedefler hem Batı hem de bu şeriatçılar tarafından desteklenmektedir,

b) Türkiye'de şeriat düzeninin kurulabilmesinin, "ancak ABD ve AB ile işbirliği yapılarak" sağlanabileceğine inanmışlardır.

Şimdilik ve geçici olarak bir ortak yol bulunmuştur; "ılımlı İslam" söylemi her iki tarafın da işine geliyor;

- İşbirlikçi şeriatçılar bunu, "ılımlısından başlayarak esaslısına geçmek olarak görüyorlar". Bu onlar için bir atlama tahtasıdır.

- ABD ve AB ise, " İslamcılarla işbirliği sayesinde Lozan'ın ve Cumhuriyet'in çökertilebileceğini" hesaplıyorlar. "Varsın şeriatçılar bizi kullandıklarını sansınlar; bu arada esas biz onları kullanıp Türkiye'yi parçalarız" diye değerlendirmeler yapıyorlar.

Zamanla bir parçası, "Suudileşmiş ve devşirilmiş bir Türkiye (Anadolu), bugünkünden daha yararlıdır" hesabı içindeler. 4-5 parçaya ayrıldıktan sonra varsın bir parçası da "devşirilmiş şer'i bir düzen içinde olsun, ne çıkar; başına bir tarikatçıyı oturtup kullanırız" diyorlar.

"Kimi büyük sermaye çevresi" , Batı'nın bu hesabının içindeler. Bu nedenle şeriatçılarla işbirliği içindeler. "Sonunda ipler nasıl olsa Batı'nın elinde olacak" düşüncesini, Washington, Londra, Paris, Berlin ve Tel Aviv ile paylaşıyorlar.

2) Karşılarındaki cephe Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar. TSK dışında yarı örgütlü durumdalar. İşte bu nedenle TSK'yi hedef almışlardır. TSK yalnız şeriatçıların değil ABD ve AB'nin hedefi durumuna geldi.

Bu karşılaşmanın küçük ve sınırlı baraj atışları Şemdinli'de, K. Irak'ta ve Kıbrıs'ta yaşandı.

Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar antiemperyalist cephededirler. İçindekilerin bir kısmı bunun farkında. Ancak bir bölümü hâlâ farkında değil.

Cumhuriyeti, demokrasiyi ve laik düzeni savunabilmek için en başta, "Ben emperyalizme karşıyım; ben ABD ve AB'nin Türkiye ve bölge politikasının tamamen karşısında mücadele edeceğim" diyebilmek ve bunu uygulamak gerekir.

- "Ben Cumhuriyetin, demokrasinin ve laikliğin savunucusuyum" diyebilmek için en başta ulusalcı ve antiemperyalist bir duruş sergilemek gerekir.

- Siyasal partiler, işçi sendikaları, işbirlikçi olmayan iş çevreleri, barolar, üniversiteler, demokrasinin ve laikliğin yanında olduğunu söyleyen sivil toplum örgütleri en başta "ulusalcı ve antiemperyalist kimlikte" öne çıkmak zorundadırlar.

Eğer bunu yapmıyorlarsa ya meselenin farkında değiller ya da halkı aldatıyorlar. Çünkü bugün Türkiye ve bölgemiz ABD ve AB'nin tehdidi altındadır.

Kürdistan, Ermenistan, Patrikhane, ılımlı İslam uygulamaları, savaşları, kararları, haritaları yalan mı? Irak'ta 700 bin sivilin katledilişi bir hayal mi? Bir paranoya mı? Yoksa, emperyalizmin hizmetindekilerin karartması ile saptırılmak istenen gerçekler mi?

Bu yıl seçim yılı, taraflar belli; emperyalizmin işbirlikçilerinin cephesine karşı ulusalcılar ve Cumhuriyetçiler gerçek demokrasinin savunucularıdırlar. Sağ sol ayrımı yapmadan ulusalcı ve antiemperyalist olduğumuzu haykırmak ve yumruğumuzu havaya kaldırmak zorundayız.

Çünkü biz, çoğunluğumuz, halkımız (yüzde 90) böyle, böyle düşünüyor...
Erol Manisalı, 9 Nisan 2007

Dünyanın en büyük ailesi...

1923 de bizim.
1453 de.
Şehit kanı da bizim.
Alın teri de.
Mehter de bizim.
Nazım da.
Süleymaniye de bizim.
Ayasofya da.
Türkü de bizim.
Arya da.
Edirne de bizim.
Ardahan da.
Meydan da bizim.
Çankaya da.
Bana göre, mesajı budur...
Tandoğan'ın da.
Çağlayan'ın da.
İstersen bundan sonraki mitingi Haymana Ovası'nda yap...
Yine sığmaz. Yine taşar.

* * *

Deniyor ki bazen, "habire eleştiriyorsun, hiç mi iyi bir şey yok bu ülkede?"
Var işte.
Edirneli eczacının, Trabzonlu öğretmen arkadaşı var artık...
Tandoğan'da tanıştılar.
İzmirli avukatın, Urfalı muhasebeci arkadaşı var...
Çağlayan'da tanıştılar.
Antalyalı turizmci, Samsunlu doktoru tatile bekliyor bu yaz...
Ankara'da sözleştiler.
Mersinli mandalinci, bir kasa gönderecek döner dönmez, Bursalı öğrenciye... Kaldığı yurdun adresini aldı İstanbul'da.
Ya da şöyle bak...
İnsan, o güne kadar hiç tanımadığı birine, "anacığım, şöyle otur, dinlen biraz", "kardeş, al biraz su iç" , "yenge, simit alıp geleceğim, kızıma göz kulak olur musun" der mi?
Der...
Dünyanın en büyük ailesidir çünkü bu... Milyonlarca akraba.
Komünist suçlamasıyla 12 Eylül'den sonra vebalı muamelesi gören şarkıcı, söylüyorsa...
Ülkücü olduğu için 12 Eylül'den sonra işkence gören eski bakan, eşlik ediyorsa...
7'sindeki bebe oradaysa...
77'sindeki dede oradaysa...
Sen daha ne mesaj arıyorsun?

* * *


AB'yi de tebrik ederim, bu arada...
Böleyim derken, birleştirdiler.
Kenetlediler hatta.
Ben AB'nin yerinde olsam, gazete köşelerinde çöreklenen ikinci cumhuriyetçileri, mahkemeye veririm... O kadar para döktüler fonlardan, gene de beceremedi yeteneksiz herifler.
Yılmaz Özdil, Sabah, 1 Mayıs 2007

30.4.07

Mitinge katılanların rengârenk sosyolojisi

Dün öğle vakti hızlı adımlarla gazeteye gidiyorum.
Bizim gazete Çağlayan mitingine gidiş yollarından birinin üzerinde ya, kaldırım ellerinde bayraklar taşıyan kırmızı-beyaz giysili insanlarla dolu.
Baktım, karşımdan altı yedi kişilik kadınlı erkekli bir grup geliyor. Kucaklarında ve pusetlerinde dünya sevimlisi bebekler de var. Kimisi beyaz uzun kollu tişört üzerine kırmızı atlet giymiş. Yüzlerinde gerginlik yok; tersine, hepsinde bayram havası...
Birbirimize yaklaştığımız sırada selamlaştık. Tam karşımdaki genç adam elini dirseğinden büküp yukarı kaldırdı.
Benden bir şey yapmamı bekledi ama o sırada çok yakınlaştığımız için ne yapmak istediğini tam çıkartamadım. Ben “selam!” derken onun “high five!” dediğini işittim.
Birbirimizi sıyırıp geçtikten sonra fark ettim ki, genç adam belli ki “you man, give me a high five!” demek istemişti.

High five!
İlk olarak 1970’lerde Amerikan basketbolunda yaygınlaşan, sonra 1980’lerde “high five” adıyla Oxford Dictionary gibi tutucu sözlüklerde bile kendine yer bulan ellerin karşılıklı olarak kaldırılıp şaklatıldığı karşılıklı kutlama, selamlaşma davranışı...
Son yıllarda (küresel popüler kültür fırtınası sonucu) bizde de pek tutuldu bu davranış. Sevinince birbirimize “çak çak” diye bağırıyor ve avuçlarımızı çarpıştırıyoruz.
Ben gazete kapısından içeri girerken grubun en arkasındaki genç “sizi de mitinge bekliyoruz” diye bağırdı.
Yazı işleri odasına girdim. Televizyonlar açıktı ve Tandoğan mitinginden farklı olarak bu kez neredeyse bütün kanallar Çağlayan Meydanı’yla canlı bağlantılar kuruyorlardı.
Kulak verdim. Mitingdekiler “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganlarıyla yeri göğü inletiyorlardı.
Biraz önceki “high five”cı genç adam geldi aklıma.
Gülümsedim.
Hayat böyleydi işte! Bütün ezberlere inat, rengârenkti.
Tam da bu yüzden sokağın siyasetini anlamak için siyasal elitlerin çatışmacı kalıplarından çok farklı bir bakış gerekiyor.

Türk modernleşmesi ve miting
Malum, bu köşede başından beri (uluslararası travmatik olaylar ve istisnalar hariç) siyasal gündeme pek değinmedim.
Nasılsa bunu yapan, o işin “uzmanı” olan çoktu!
Daha çok insanın akşamları başını yastığa koyduğu zamanlarda aklından geçen, ruhunu sarıp sarmalayan şeylere temas ettim.
Kederlerimizden, sevinçlerimizden; şehirden, köyden, börtü böcekten, aşktan meşkten yola çıktım. İnancımızdan, inanma arzumuzdan, ölümden ve yaşamdan ve daha birçok derin konudan söz açtım.
Makro iktidar değil hepimizi gündelik hayatımızda boğup sıkıştıran mikro iktidarlar daha çok ilgilendirdi beni.
Saçlarını rüzgârda özgürce dalgalanmaya bırakamayanların başlarının açık olması veya başkalarının inancına saygı göstermeyenlerin kendi inançlarına titizlenmeleri umurumda olmadı!
Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğim.
Ama entelektüel formasyonum ve tecrübelerim siyaset yorumcularını bir konuda uyarmaya ve tartışmaya çağırmaya zorluyor beni.
Vakti geldi de geçiyor çünkü!
Ne mi o konu? Açmaya çalışayım.
Tandoğan ve Çağlayan mitingleri ne anlatıyor bize?
Ülkenin siyasal geçmişi ve geleceği açısından ne gibi mesajlar taşıyor?
Bu konuda çok yazıldı, daha yazılacak.
Hepsi bir yana; bu mitingler ve arkalarındaki kitlesel destek, “Türk modernleşmesi”nin epeydir hafifsenen gücünün büyüklüğü ve başarısı açısından da değerlendirilmelidir.
Geçmişte radikal sol, Türk modernleşmesini sadece başarısızlıklarıyla değerlendirmişti. Son yıllarda aynı hatayı liberaller ve siyasal İslam yapıyor.
O yüzden de kavga bitmiyor; ülkenin önü bir türlü açılamıyor.
Doğru, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra “Kemalist devrim” bir yönüyle Ankara’nın tepelerine ve “kamudan geçinmeli kesimler”e özgü siyasal-bürokratik bir miras olarak şekillenmiştir. Ancak gerçek sadece bundan ibaret değil.
Türk modernleşme projesi başarılıdır. Bütün kusurlarına, bütün eksik-gediklerine ve demokratik olmaktan uzak yönlerine rağmen samimi ve kökleşmiş bir sosyal mirastır.
Mitingleri düzenleyenlerin dar vizyonlarına takılıp kalmaz, mitinglere katılanların “dünya”sına bakarsanız, bunu anlarsınız.
Haşmet Babaoğlu, Vatan, 30.04.2007

17.4.07

Darbeci değil devrimciyiz

Hoşgeldiniz!
Birbirimizi özlemiştik.
Bir Ankara’ya geldiniz! Yedi metrelik duvarlarla örülmüş malikaneleri korku sardı. Korku medyanın plazalarından çıkıp gazete sayfalarını sararttı. İşgal edilen tv ekranlarını kararttı.
Bir Ankara’ya geldiniz! Vaşington ile Brüksel sarsıldı! 1988 yılında Türkiye'ye şubeleriyle yerleşen imf ve dünya bankası bürolarının nefesleri kesildi.
Bir Ankara’ya geldiniz! Kurtla kuzu artık bir daha karışamayacak kadar açığa çıktı! Herkesin yeri belli oldu!
Bir geldiniz! Pir geldiniz! Hoşgeldiniz!


***

Buradayız. Büyük bir derneğin öncülüğüyle buradayız. Mustafa Kemal ATATÜRK’ü yaşatan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni selamlıyoruz.
Bu derneğin başkanını, Amerikalı Bush’un “bizim oğlan” diyemediği paşaları, askerinin kafasına çuval geçirtme ayıbıyla ezilmemiş subayları, şehitlerimizi, gazilerimizi, bağımsız Türkiye’nin güvencesi Kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz!
Buradayız! Üniversitelerimizin ışığıyla buradayız. Yabancı dilde iş görme kıskacına düşmüş, sözleşmeli asistanlık sistemiyle bağımsız bilim adamı yetiştirme gücüne darbe vurulmuş, dört bir taraftan gericiliğin ve emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılan üniversitelerimizle buradayız. Kurumlarını gericiliğe, Soros turuncusuna, emperyalizme teslim etmemek için direnen rektörlerimizi bağrımıza basıyoruz.
Buradayız! Yargı kurumlarımıza güvenimizle buradayız. Küresel çetelere karşı ülkemiz için, güçlüye karşı güçsüz için, hukuk devleti için direnen yargıçlarımızı bağrımıza basıyoruz. “Babalar gibi satılan” fabrikalarımızın satışına “dur” diyen; topraklarımızın yabancılara ve çoktan memleketin yabancısı olmuşlara satılmasına “dur” diyen mahkemelerimizi selamlıyoruz.
Memleketin savunması ABD’nin eline bırakılmışsa,
Memleketin bütçesi imf’ye teslim edilmişse,
Memleketin yönetimi Brüksel memurlarına terk edilmişse,
Türkiye sömürgeleştiriliyorsa,
Türkiye eyaletleştiriliyorsa,
Türkiye parçalanmak isteniyorsa,
Kemalist ordu konuşacak!
Üniversite konuşacak!
Yargı konuşacak!
İşçi, köylü, memur, esnaf….
Kadın-erkek, genç-yaşlı yollara düşecek, örgütlenecek.
Bağımsızlık bunu gerektirir!
Demokrasi bunu gerektirir!
Demokrasi, bağımsızlığın gerektirdikleridir.

***

Bir ateş denizine düştük.
Yanmaktan kurtulmak için bindirildiğimiz gemiler mumdan çıktı !
Özelleştirme gemisi mumdan çıktı. Hantal devletin yerini çevik hür teşebbüs alacaktı. İstihdam artacak; ülke zenginleşecek, fakirliği değil zenginliği bölüşecektik……. Oysa fabrikalarımız, telefon sistemlerimiz, petrol işletmelerimiz, madenlerimiz elimizden çıktı, tarlalarımız üretemez oldu. Sanayisizleştik. Taşeron olduk. İşsizlikten kırıldık.
Dünyaya açılma gemisi mumdan çıktı. Biz dünyaya açılmadık. Dünya bize açıldı! Meğer “dünya” dedikleri imf-dunya bankası, bir avuç şirket, bir avuç banka ve ikide bir ürken piyasa dedikleri şeymiş... “Dünya” dedikleri Vaşington ile Brüksel'den ibaretmiş… Biz bu dünyaya açıldıkça, bu çetenin eline düştük. … Şimdi bankalarımız yoktur! En büyük bankalarımızın başına yabancı genel müdürler oturuyor. Şimdi büyük mağazalarımız yoktur. Mağazalar yabancılarındır. Şimdi doğurgan tohumlarımız yoktur! Birkaç küresel şirketin sattığı, tohum adına yakışmayan kısır tohumlara mahkumuz…. Bütün bunları bırakın bir yana, şimdi sütümüz ve yoğurdumuz yoktur. Küresel çeteleri doyurabilmek için çocuklarımızın boğazından kesmek zorunda kaldık.
Dünyaya açılmanın böylesi, emperyalizmin ağına takılı kalmaktır. Bu, tek sözle sömürgeleşmektir.
Yerelleştirme gemisi mumdan çıktı. Herşeyi yerele devredelim; yönetimi halka yakınlaştıralım dendi. Bu yapıldıkça yönetim halktan uzaklaştı… Antalya'da, Çeşme-Alaçatı'da çeşmelerden akan suyun sahibi Fransız – İngiliz şirketleri oldu! Urfa'nın içme suyunu Ankara değil, ama Şanlıurfa da değil, Brüksel ihaleye çıkardı! Diyarbakır suyunun yönetimini Ankara değil, ama Diyarbakır da değil, Berlin üstlendi.. Ankara'daki iller bankası belediyelere uzak sayıldı; iller bankasını yok edecek bir yasa hazırlandı. Belediyeler merkezi Brüksel'deki bir bankanın insafına terkedildi.
Bu da yetmedi… Cumhuriyetin başından beri homurdanan mıntıkacılar, eyaletçiler, bölgeciler, çeyrek yüzyıldır ülkemizin eyaletleşmesi için ardı arkası kesilmeyen denemeler yaptılar. 12 Eylül'ün Amerikan mamülü “sekiz eyalet" tutmadı; yirmibeş yıl sonra AB’nin 12 eyalet modeli yürürlüğe girdi. Türkiye önce 12, bunlar da kendi altında 26 bölgeye ayrıldı. İlk adımlar İzmir veMersin'de atıldı. Danıştay bu, anayasaya aykırı diyor; ilgililer anayasa mahkemesine başvurdu… çıkar sahipleri çok ama çok kızgınlar!
Çok kızgınlar! Çünkü ajans kılığındaki eyalet planı, önceki planlar gibi yine bozulacak.
Çok kızgınlar! Çünkü biz bu ateşten çıkmak için mumdan gemilere doluşmaktan vazgeçtik.

***

Bu mitinge hazırlanırken, son mumdan gemiyi de tanıdık!
Şimdi, bugünlerde, bizim buluşmamızı kastederek, bizlere demokrasi dersi veriyorlar.
Dini inançları afyon gibi kullanıp halkı yoksullaştırırken kendileri servet içinde yüzen din tacirleri, Soros demokratlarıyla elele, tuhaf bir demokrasi tarif ediyorlar. Atlantiğin ötesinde yazılmış bir reçete okuyorlar. Bu reçetenin adı demokrasi projesidir. Demokrasi projesi Ukrayna'da Gürcistan'da turuncu renkle zuhur etmişti; Irak’ta top-tüfekle işgal oldu!
Türkiye’de Cumhuriyeti soykırım ayıbıyla lekelemeye uğraşanlar tarihte aradıklarını bulamayınca, katledilen aydınlarımızı kullanarak turuncu darbe provalarına soyundular. Turuncu demokrasi, ülkemizde, başına Amerikan sefirinin geçip yürüdüğü cenazelerimizde, yeni moda küçük-yuvarlak dövizlerin ardından sırıttı! Sırıtması yüzünde dondu kaldı!
Amerikan mamülü turuncu demokrasi, karşımıza çıkarılan son mumdan gemidir.
Din tacirleriyle Soros demokratlarına göre Bush demokrattır, Bolivarcı Chavez darbeci... Yabancı fonlardan beslenenler kendilerine demokrat diyorlar bize darbeci.... Biz darbeci değil, devrimciyiz. Bak burada turuncu yok, burası boydan boya al-bayrak...
“Siz farklısınız” dedikleri bizler birbirimize gelin-damat olmuşuz. Biz tarihimizle, inançlarımızla, geçmişimizle, düşlerimizle “biz”iz… bizim kaderimiz ortak… bizim derdimiz ortak.. Biz birbirine “öteki” değiliz. Bizim “ötekimiz” bellidir: bize öteki olan, komşularımızın üstüne bomba yağdıran, öteye beriye tehditler savuran gerici batıdır; bunun emellerine hizmet eden işbirlikçilerdir.
Bugün, burada, Tandoğan meydanında, son mumdan gemi de erimiştir.
Biz din tacirliğini ve Soros demokrasisini, demokrasiye ihanet sayıyoruz.
Biz bugün burada, cumhuriyet tarihimiz boyunca elimizden kayıp gidenlere üzülmeye son veriyoruz.
Biz bugün burada ulusal demokrasiyi, Türk demokrasisini inşa ediyoruz.

***

Çeyrek yüzyıllık karşıdevrim darbesi, son adımını atıyor. Çankaya, meşruiyeti olmayan güçlere gayrımeşru biçimde açılmaya çalışılıyor.
Çankayayı zorlayan güçler gayrımeşrudur.
Halkın dörtte birinden destek almış bir iktidar, seçim dönemini tamamlamış, halka hesapverme zamanı gelmiş bir parlamento, ülkeyi yedi yıl temsil edecek cumhurbaşkanını seçmeye kalkışıyor.
Meşruiyet eksikliğini, beş yıldır, ABD ve AB menşeli odaklara yaslanarak kapatan bir iktidar, cumhurbaşkanlığına aday göstermeye kalkışıyor.
Politikaları iflas etmiş, başarısız bir başbakan Çankaya'ya çıkmaya çalışıyor.
Halkına karşı sevgisi olmayandan cumhurbaşkanı olmaz.
Dış destekle ayakta duranlardan cumhurbaşkanı olmaz!
Gizli gündemi olanlardan cumhurbaşkanı olmaz.
Şeriat yanlılarından cumhurbaşkanı olmaz.
Ülkemizin cumhurbaşkanlığı üzerinde yürüyen mücadele, tam bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesinin zirve noktasıdır.
Her ne olursa olsun, Çankaya laiktir ve laik kalacaktır!

***

Şimdi yanınızdaki çocuğun, kucağınızdaki bebeğin yanağına kocaman bir öpücük yapıştırın!
Yanınızda sevdikleriniz var. Birbirinize dikkatlice bir bakın!
Bastığınız toprağa bir daha basın… aldığınız havayı içinize çekin!
İşte bunlar için buradayız ve hep burada olacağız!
Çünkü:

Dört nala gelip uzak asyadan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Tek tek her birinizi, tüm kalbimle selamlıyorum.

Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER'in Cumhuriyet Mitingi Konuşma Metni

14.4.07

14 Nisan 2007 Cumartesi, 16:27

"Finike'de yaşıyorum, sağlık sorunlarım nedeniyle gidemiyorum, yol masraflarını karşılayarak bir genç arkadaşımı gönderiyorum, Ergun",

"Mitingi yazanlar parmakla gösterilecek kadar az, mitinge katılacak olanlar hesap makinesiyle sayılamayacak kadar çok... Herkes görecek, Altan",

"Ne mutlu Ankara'da olabilene... Reşit",

"Hayır demeye gidiyoruz, Metin",

"Bafra'dan yola çıkıyoruz, Arda",

"Shangai'dayım, kalbim orada, Hamit",

"Gelemeyeceğim ama bayrağımı astım, Gülgün",

"Tandoğan'dayım, Bora",

"85 yaşındaki babamız ve küçük torun hariç, ailemizin tamamı Ankara'da olacak, sevgi ve dua ile, Kenter",

"Basının objektiflerine gerek kalmayacak, hafızalarda basılacak deklanşöre... İzmir'in bayrak dolu balkonlarını görmenizi isterdim, Senem",

"İki yaşındaki kızımı anneme bırakıp, gidiyoruz. Büyüyünce Cumhuriyet onurunu yaşayabilsin diye, Arzu",

" Antalya geliyor... Ben de eşimle birlikte otobüsle yola çıkıyorum, Sedat" ,

"Almanya'dayım. Yüksek lisans için geldim. Çaresizim. Size yurttaki odamda çekilmiş, bayraklı fotoğrafımı gönderiyorum. Ricam, bu fotoğrafı yazıcıdan çıkartıp, Ankara'ya giden birisine vermeniz... Bu sayede kendimi orada bulunmuş sayabilirim, Göksel",

"Ailece oradayız, Berrin",

"Ali Kemaller 1919'da da İstanbul'da yazıyordu, o zaman da Ankara'ya gelemiyorlardı, İhsan",

"Ailem Bodrum'dan geliyor, 11 saat, yola çıktılar bile, Burak",

"Eşimle birlikte, bayraklarımızı aldık, İstanbul'dan yola çıkıyoruz. Evimizi de bayraklarla donattık. İnşallah bu miting İstanbul'da da yapılır, Gülsüm",

"6 yaşındaki oğlumla orada olacağım, Filiz",

"Otobüsle gidiyoruz, birlikte yola çıktığımız insanların çoğunu tanımıyorum ama, Atatürk sevgisi hepimizi dost yapıyor. Sesimiz duyulsun istiyoruz, Özge",

"Öyle bir lider düşünün ki, bizi hâlâ Atatürk örgütleyebiliyor, Ceylan",

"Ben 52, eşim 47 yaşında, ilk defa bir mitinge katılıyoruz. Memleketin sahipsiz olmadığını göstermek istiyoruz, Atilla",

"Ben de, şeker hastası babamla gidiyorum. Bol bol fotoğraf çekeceğim. Hem internette yayınlayacağım, hem de mitingi yazmayan gazetecilere göndereceğim, Bedra",

"Eşimle birlikte oradayım. Bu kalp son atımına kadar Ata'nın emrinde, Haluk",

"İletişim öğrencisiyim, arkadaşlarımla birlikte trenle gidiyoruz. Meslek büyüklerimiz utansın, Barbaros",

"Zürih Üniversitesi'ndeyim, ben sınavda, yüreğim Tandoğan'da, Altan",

"Mitinge gelemeyen bayrak assın, İrem",

"Balıkesir'den 3 vagon, 10 otobüsle yola çıkıyoruz. Çılgın Türkler pankartı görürsen, o biziz, Metin",

"Akın var Ata'ya akın, Ankara'yı zaptedeceğiz, Kemal",

"Dedikleri gibi, anamı da alıp, Ankara'ya gidiyorum, Özlem",

"60 yaşındaki babam, emekli arkadaşlarıyla ekip kurdu, biletlerini aldılar, yola çıkıyorlar, Kevser",

"15 günlük bebeği olan anneyim, gidemiyorum. Eşim gidiyor. Kızımla birlikte babamızı gururla seyredeceğiz, Serpil",

"Milletin andıçını görecekler, Umut",

"Arabam 8 kişilik, o kadar arkadaş gidiyoruz İzmir'den, Önder",

"Tutuştular, Koray",

"Burasının Irak olmadığını göstermek için yürüyeceğiz. Kimsenin arkasından değil, omuz omuza yürüyeceğiz, Gökçen ",

"Hepimiz Mustafa Kemaliz, Necibe",

"Basının yazmadığı haberi, millet yazacak, Meltem ",

"Babam iş seyahatinden geceyarısı 3 gibi geliyor, 5'te ailece yola çıkıyoruz, Efe",

"Hayatımda almadığım kadar mesaj aldım, hayatımda atmadığım kadar mesaj attım. Meğer herkes bugünü bekliyormuş, Senem",

"Birliğimiz, dirliğimiz, çocuklarımız için gidiyoruz, Serdar",

"2 yaşındaki kızım, 9 yaşındaki oğlum, 82 yaşındaki babaannem, 80 yaşındaki anneannem, eşim, annem, babam, ben... Allah bu milleti seviyor, oradayız, İbrahim",

"60 yaşını geçen annem, 35 yıl sonra meydanlara iniyor, 68 kuşağı da orada olacak, Kerem."
Buraya bu kadarı sığdı.
Tandoğan'a sığmayacağı kesin.
Yılmaz Özdil, Heddam, 14 Nisan 2007

13.4.07

Cumhurbaşkanı

"Sayın Genelkurmay Başkanı,

Silahlı Kuvvetlerimizin Değerli Komutanları,

Harp Akademilerimizin Seçkin Üyeleri,

Değerli Konuklar,

Küresel ve askeri konuların tüm boyutlarıyla ele alınarak derinlemesine irdelendiği ve çözümlemeler yapıldığı Harp Akademilerinin çatısı altında, her yıl olduğu gibi bu yıl da ülkemizi yakından ilgilendiren konularda görüşlerimi sizlerle paylaşacak olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bu seçkin eğitim kurumumuzun bilimsel çalışma anlayışı içinde ulusal stratejimizin belirlenmesi konusunda yaptığı katkılar, övgüye değerdir.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinin, kalıcı bir barışın sağlanması yolunda dünyada yarattığı iyimserlik, 11 Eylül terör saldırılarından sonra yerini kaygan, belirsiz ve istikrarsız bir uluslararası ilişkiler ortamına bırakmıştır. Bunun sonucu stratejik düşüncelerde bir değişim süreci başlamış, tehdit ve buna bağlı olarak güvenlik kavramları temelden sarsılmıştır.

Bugün, dünyada büyük güçler arası konvansiyonel bir savaş olasılığı giderek azalırken, bölgesel, etnik ve dinsel kökenli savaşlar tehdit olma niteliğini korumakta ve küresel gerginliği artırmaktadır.

Terörizm, uluslararası alanda tüm ülkelerin siyasal, toplumsal, ekonomik ve moral yapıları üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, aynı zamanda ülkelerin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü de tehdit etmektedir. Terörizm, temel hak ve özgürlüklerin ve demokrasilerin yıkılmasını, istikrarın bozulmasını ve çoğulcu sivil toplumların etkisiz kılınmasını hedef almaktadır.

Öte yandan, uluslararası terörizm ve kitle yoketme silahlarının yayılması, dünyada kalıcı bir güvensizlik algılaması yaratan başlıca etkendir. Terör eylemlerinde kitle yoketme silâhlarının kullanılma risk ve olasılığının artmış bulunması, nükleer teröre karşı kimi küresel savaşım girişimlerinin başlatılmasına yol açmaktadır.

Bu durumda, silahlı kuvvetlerin bir yandan konvansiyonel savaş olanak ve yeteneklerini korurken, diğer yandan savaşı ve terörle savaşımı uzun süre birarada yürütebilecek yeteneklere de sahip olması gerekmektedir.

21. yüzyılın başında yeni bir dünya düzeninin oluşum aşamasında bulunduğu gözlenmektedir. Bu düzenin meşruiyete ve bunun temeli olan uluslararası hukuka dayanması asıldır. Tersi durumda, kültürler arasında derin uçurumlara ya da başat bir gücün egemenliğine yol açma riski bulunmaktadır.

Dünyada çeşitli bölgesel güç odaklarının ortaya çıkması sürecinin ülkemizce yakından izlenmesinin sürdürülmesi gereklidir. Geçen yüzyılda ivme kazanan küreselleşmenin olumlu sonuçlarının yanısıra, toplumlardaki dengeleri bozabilen, eşitsizlikleri arttıran ve tehdit kaynaklarını çoğaltabilen yönleri giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Yoksulluk, açlık ve salgın hastalıklar gibi küresel sorunların çözümü için yeterli dayanışma oluşturulamamıştır. Bu durum, "karşılıklı anlayış ve hoşgörü" eksikliğini artırmış, terörizm başta olmak üzere pek çok küresel sorunu da birlikte getirmiştir.

Küreselleşme sürecinde, düşüncesizce atılan kimi adımlar ve hoşgörüden yoksun yaklaşımlar, tarihsel önyargıları öne çıkararak uygarlıklararası çatışma kuramlarını gündeme getirmiştir. Kültürel kaynakları çok çeşitli olmakla birlikte, bireylerin özgürlük ve eşitliği ile barış ve hoşgörüyü temel alan uygarlık, tek ve evrenseldir.

Böyle bir ortamda, çevremizde ülkemizin kalkınma ve ilerleme çabalarını artırarak sürdürebilmesine elverişli koşulların yaratılması, istikrar ve güvenin sağlayacağı olanaklardan yararlanılması, ulusal çıkarlarımız yönünden başlıca hedefi oluşturmaktadır.

Değerli Konuklar,

Jeostratejik konumu yönünden dünyadaki uluslararası bunalım alanlarına yakın olan Türkiye, terörizm, kitle yoketme silahlarının yayılması ve bölgesel sorunlardan kaynaklanan çok yönlü ve artan, ağır iç ve dış tehdit ve risklerle karşı karşıyadır.

Ülkemizin bütünlüğüne ve ulusal birliğine yönelik bölücü terörist eylemler ve gerici etkinlikler, birincil tehdit konumunu korumaktadır.

Türkiye'ye yönelik her türlü tehdit ve risklerin, tüm ulusal güç ögeleriyle caydırılması ve gerektiğinde etkisiz duruma getirilmesi, güvenlik politikamızın temelini oluşturmaktadır. Ayrıca, Türkiye'nin çevresinde bir "Barış ve Güvenlik Kuşağı" oluşturulması, böylece ülkemize yönelik tehdit ve risklerin azaltılması hedef alınmaktadır. Bu çerçevede, kara suları, hava sahası, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı gibi konularda Türkiye'nin güvenliğini tehlikeye düşüren güncel uygulamalar, ulusal hak ve yararlarımızı gözetecek biçimde yakından izlenmektedir.

Türkiye, bulunduğu coğrafyadaki sorunların çözümüne yardımcı olmak amacıyla tüm birikimini ve gücünü kullanmalıdır. Bu yönde etkin girişimlerle bölgesine yönelik gündemi belirlemeli, siyasa ve çözümler üretmeli, bunları biçimlendirmelidir.

Değerli Konuklar,

Terörizm artık küresel bir boyut kazanmış, belirli ülkelerin ya da bölgelerin sorunu olmaktan çıkmış, uluslar ve sınırlar ötesi özelliği belirginleşmiştir.

Terörden en çok zarar gören ülkelerden biri olarak Türkiye, terörizmle uluslararası savaşımı ve bu konuda işbirliğini ve dayanışmayı desteklemektedir.

Türkiye, karşılaştığı bölücü terörü tümüyle yok edebilmek için yasalar çerçevesinde büyük bir kararlılıkla savaşımını sürdürmektedir. Ülkenin ve Ulus'un her türlü tehdit ve tehlikeye karşı korunup savunulması en büyük hakkımız ve sorumluluğumuzdur.

Türkiye, bir yandan Irak'ın kuzeyinden kaynaklanan terörist tehdidin etkisiz kılınması konusundaki kimi ortak çabalara katkılarını sürdürürken, uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru savunma hakkını saklı tutmaktadır.

Siyasallaşmaya çalışan bölücü terörle savaşımda ulusumuzun gösterdiği birlik ve beraberliği, tüm güvenlik güçlerimizin sergilediği özverili ve kahramanca çabayı beğeniyle karşılıyor, aziz şehitlerimize Tanrı'dan rahmet diliyor, gazilerimizi gönül borcuyla anıyorum.

Kuruluşundan bu yana Cumhuriyetimizi sinsi bir gölge gibi izlemiş olan gerici tehdit, bugün ulaşmış olduğu boyutlarla kaygıya neden olmaktadır. Türkiye'nin laik düzenini ve Cumhuriyet'in çağdaş kazanımlarını hedef alan etkinlikler ile dini politikaya yansıtma çabaları toplumsal gerginlikleri artırmaktadır.

Cumhuriyet'in demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliğinin, ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünün sonsuza kadar korunması ve kollanması Devlet'in hak ve görevidir.

Cumhuriyet'in temel değerlerine ve anayasal ilkelere inanmayanların, aydınlanmayı ve çağdaşlaşmayı içine sindiremeyenlerin, ülkenin geleceğine ilişkin kötü niyet taşıyanların laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ne ve kurumlarına yönelik saldırıları, ulusumuzu ve devletimizi yolundan geri döndüremeyecektir.

Değerli Konuklar,

Anayasamızın 117. maddesi gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin manevî varlığından ayrılmayan Başkomutanlığı temsil görevim yakında sona erecektir. Dünyanın en büyük ve en kahraman ordularından birinin başkomutanlığını temsil görevini, yaşantımın en mutlu ve onurlu anılarından biri olarak hep koruyacağım. Bu olanaktan yararlanarak, Silahlı Kuvvetlerimiz ile ilgili kimi görüş ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Savunma politikamızın dayandığı temel düşünce, Silahlı Kuvvetlerimizi, yurdumuza yönelik iç ve dış tehditleri caydıracak, yurdu güvenle savunacak, toprak bütünlüğümüzü ve ulusal çıkarlarımızı koruyacak çağdaş güç ve kudrette ve yüksek bir hazırlık durumu içinde bulundurmaktır. Silahlı Kuvvetlerimiz bu anlayışla, ülke tarihindeki en güçlü konuma erişmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yüksek bir caydırıcı güç olma niteliği, bölgemizde barışın en önemli etkenidir.

21. yüzyılda da Silahlı Kuvvetlerimizin çağdaş ve güçlü durumda tutulmaya devam edilmesi, Devletimizin ve rejimin geleceğinin en önemli güvencelerinden biri olacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Yüce Türk Ulusu'nun gönlünde, her zaman üst düzeyde yer almıştır. Bunda, elbette gücünü ve ruhunu ulustan almanın büyük payı vardır.

Türk Ordusu, başta her düzeydeki komutanları olmak üzere, geleneksel olarak çok iyi eğitilmiş, günümüzdeki teknolojik gelişmeleri yakından izleyen ve yetenekleri üst düzeyde personelden oluşmaktadır.

Silahlı Kuvvetlerimiz en önemli desteklerden birini kapsamlı, çağdaş ve ulusal nitelikteki savunma sanayii alt yapımızdan almaktadır. Bu nedenle, Türk savunma sanayiinin güçlendirilmesine yönelik çabaların aralıksız sürdürülmesi yaşamsal önem taşımaktadır.

Silahlı Kuvvetlerimizin yüreğini oluşturan Harp Akademilerinde subaylarımıza verilen eğitimin her yönden en üst düzeyde olduğuna inancımız sonsuzdur.

Kurmay subay, sorunları önceden sezen, karmaşık durumları hızla değerlendirerek, çözüme yönelik en uygun kararı verebilen, farklı durumlar karşısında seçenek üretebilen, bilim ve teknolojiyi görevin başarısı için kullanabilen, üstün ve önder nitelikli askerdir.

Girdiği her savaşta, en üst düzeyde önderlik ve kurmay yeteneği sergilemiş olan Büyük Atatürk'ün, savaşın en ateşli dönemindeki kimi kararların, hesap ve mantıkla açıklanması güç olsa da, üst düzeyde gözlem, sezgi ve değerlendirme yeteneği gerektirdiğine ilişkin sözlerini unutmayınız.

Değerli Konuklar,

Birçok kez üzerinde durduğumuz kimi konuları, Devletimizin ve ülkemizin geleceği yönünden çok önemsediğim için bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Sistemi eleştirmek ve değiştirilmesini istemekle mevcut kuralları uygulama zorunda olmak çok ayrı şeylerdir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, Anayasa'yla öngörülen Cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkilerinin, parlamenter demokrasinin gerekleriyle bağdaşmadığını söylemiştim. Bu düşüncemi bugün de koruyorum.

Ancak, Cumhurbaşkanı'nın, kurallar değişmedikçe Anayasa ile verilen görevleri yerine getirmesi, yetkileri kullanması zorunludur. Üstelik, laik Cumhuriyet rejimini, Anayasa'nın uygulanmasını gözetme bağlamında koruyup kollama görevi, bu zorunluluğu kimi zaman daha da artırmaktadır.

Anayasalar, devletlerin temelini oluşturan kurucu düşünceyi kurallaştırarak somutlaştıran, devlet rejimini belirleyip siyasal sistemi kuran toplumsal sözleşmelerdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temeli, ilkeler ve değerler bütünü olan Atatürkçülük ideolojisine dayanmaktadır. Anayasamızda, Devlet rejimini belirleyen temel ilkelere ve bu ilkeleri belirginleştirecek kurallara yer verildiği ve bu kuralların bağlayıcılığının sağlandığı görülmektedir.

Anayasa'nın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını düzenleyen 11. maddesinde, Anayasa kurallarının, yasama, yürütme ve yargı organlarını, yönetimi, özel ve tüzel kurum ve kuruluşları, seçilmiş ya da atanmış tüm görevlileri ve tüm yurttaşları, kısaca herkesi bağladığı açıkça belirtilmiştir.

Ayrıca, Anayasa'nın özel kurallarında, Yasama Organı'na, Cumhurbaşkanı'na ve Anayasa Mahkemesi'ne, uygulamada anayasal kurallara uyma, bu kurallara uyulmasını sağlama ve kurallara uyulup uyulmadığını denetleme görev ve yetkisi verilmiştir.

Anayasa'nın yine 11. maddesinde, yasaların Anayasa'ya aykırı olamayacağı belirtilerek, Yasama Organı, Anayasa'ya uygun yasa çıkarmakla yükümlü kılınmıştır.

Anayasa'nın 148. maddesinde, Anayasa Mahkemesi'ne, yasa, yasa gücünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün Anayasa'ya uygunluğunu denetleme görev ve yetkisi verilerek, Yasama işlemleri Anayasa'ya uygunluk denetimine bağlı kılınmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin bu görev ve yetkisi, aynı zamanda anayasal Devlet rejiminin korunması yükümlülüğünü de içermektedir.

Anayasal rejimin korunup sürdürülmesi yönünden görev ve yetki verilen bir başka organ Cumhurbaşkanlığı'dır. Anayasa'nın 104. maddesinde, Devlet'in Başı sıfatıyla Cumhurbaşkanı'na, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Ulusu'nun birliğini temsil etme, Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme görev ve yetkisi verilmiştir.

Cumhurbaşkanı'na ve Anayasa Mahkemesi'ne verilen görev ve yetkiler, siyasal iktidar gücünün, dengelenip frenlenerek "çoğunluk diktatörlüğüne" dönüşmesinin önlenmesi ve Anayasa'da somutlaşan Devlet rejiminin korunması yönünden çok önemlidir.

Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten ve Anayasa metnine dahil olan Başlangıç bölümünde, Türk Yurdu ve Türk Ulusu'nun sonsuza uzanan varlığı ve Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğü kabul edilmiştir. Yine Başlangıç bölümünde, hiçbir etkinliğin, ulusal çıkarlar, Türk varlığı, Devlet'i ve Ülkesi'yle bölünmezliği esası karşısında korunma göremeyeceği belirtilmiştir.

Anayasa koyucu bununla yetinmemiş, Anayasa'nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayandığını, niteliklerini, 3 ve 4. maddelerinde, Türkiye Devleti'nin Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütün olduğu ve bunun değiştirilemeyeceğini vurguladıktan sonra, 5. maddesinde, Devlet'e, Türk Ulusu'nun bağımsızlığını ve bütünlüğünü, Ülke'nin bölünmezliğini, Cumhuriyet'i ve demokrasiyi koruma görevini vermiştir.

Görüldüğü gibi Anayasamızda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş düşüncesi, tek Ulus ve ulusal devlet, tekil devlet, laik devlet, demokratik devlet, sosyal devlet, hukuk devleti ilkelerine dayandırılmış ve bu ilkeler kurallarla anayasal belirginliğe kavuşturulmuştur.

Anayasal kuralların bağlayıcılığı yanında, içtiği ant ve Anayasa'nın uygulanmasını gözetme görev ve yetkisi, Cumhurbaşkanı'nı, yukarıdaki ilkeleri özümseyerek uygulamak ve uygulatmakla yükümlü kılmaktadır. Başka bir anlatımla, uzlaşma ve uyum ancak anayasal rejim çerçevesinde olanaklıdır. Bunun dışında bir uzlaşma aramak anayasal kuralları savsaklamak anlamına gelecektir.

Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet'in ilkelerinden ve anayasal içeriklerinden yana taraftır, Anayasa'nın buyurucu kuralları karşısında taraf olmak zorundadır. Başka ve güncel bir deyişle, bu ilkeler ve onların anayasal içerikleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejiminin "kırmızı çizgileri"dir. Yürürlükteki anayasal kurallar uyarınca, başta aynı doğrultuda andiçen milletvekilleri olmak üzere tüm yurttaşlar da Devlet rejimini oluşturan anayasal kurallar çerçevesinde bu ilkelere uymak zorundadırlar.

Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı siyasal tarafsızlıktır. Anayasa'nın 101. maddesinin son fıkrasında, "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir" denilerek, Cumhurbaşkanı'nın siyasal yönden tarafsız olması gerektiği açık biçimde belirtilmiştir.

Bu özellik, Cumhurbaşkanı ile siyasal liderler arasındaki önemli bir farkı oluşturmaktadır. Asıl önemli fark ise, Anayasa'nın 104. maddesine göre, Cumhurbaşkanı'nın Devlet'in başı; 112. maddesine göre ise, Başbakan'ın, bir siyasal organ olan Bakanlar Kurulu'nun başkanı olmasıdır. Başbakan, yürütme görevinde, ancak ilişkin bulunduğu siyasal görüşü temsil edebilir. Oysa, Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Ulusu'nun temsilcisidir.

Temelinde Atatürk ilke ve devrimleri bulunan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ideolojisi, tüm yurttaşların taraf olması gereken bir Devlet ideolojisidir. Cumhurbaşkanı, anayasal devlet rejimine egemen olan değerleri savunurken toplumun çeşitli kesimleriyle birlik içinde olabilir. Cumhurbaşkanı'nın anayasal ilkelerden yana taraf olması, siyasal taraflılık biçiminde yorumlanamaz.

Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin temel ilkelerine karşı ortaya konulan eylem ve uygulamalara karşı çıkmak ve engel olmak, Cumhurbaşkanı'nın içtiği andın ve anayasal görevinin gereğidir. Bunun "siyasal muhalefet" görevi ile karıştırılması son derece yanlıştır.

Yukarıda vurgulanan anayasal zorunluluğa bağlı olarak, Anayasa'ya, hukukun evrensel ilkelerine ve kamu yararına uygun görülmeyen yasalar ya da kimi maddeleri, bir kez daha görüşülmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geri gönderilmiş; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce aynen kabul edilip de Anayasa'ya aykırılık içeren yasalar ya da kimi kuralları için Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılmıştır.

Yine, anayasal kuralların özüne, hukuk devleti niteliğine, onun gereği olan liyakat ve kariyer ilkelerine, hukuka, kamu yararına ve hizmetin gereklerine uygun olmayan kararname taslakları da imzalanmayarak geri gönderilmiştir.

16 Mayıs 2000 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki konuşmamda,

"Kimse hukukun üstünde değildir; hukukun üstünlüğü ilkesi herkesi bağlamalı, Anayasa'nın, yasaların ve hukukun gereği her zaman ve herkese karşı yerine getirilmelidir. En büyük felaketin, hukuka ve adalete duyulan güvenin yitirilmesi olduğu unutulmamalıdır."

demiştim. Tüm meslek yaşamımda olduğu gibi Cumhurbaşkanlığım döneminde de bu düşüncenin uygulayıcısı, izleyicisi ve gözeticisi olmaya çalıştım.

Değerli Konuklar,

"Türk Ulusu", birlik ve bütünlüğümüzün ve bunun yarattığı ulusal devletin temel kavramıdır. Yüce Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir" anlatımıyla Ulus'un adını açıkça vurgulamış, içeriğini belirlemiştir.

Atatürk Ulusçuluğu, bu anlatımda da görüldüğü gibi ırk, dil, din, mezhep temeline değil, birleştirici, bütünleştirici temele dayanır. Bunun doğal sonucu olarak Anayasa'da, "Türk Devleti"ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes "Türk" sayılmıştır. Bu, ülke bölünmezliğini sağlayan bir ulusal kimliktir.

Çok kültürlü toplumlarda "birlik" ulusal devletle sağlanmış ve "tek ulus" ilkesi bu birliği sağlayan ve pekiştiren en önemli öğe olmuştur. Toplumu oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi, farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur. Bu gerçeği göremeyen devletlerin tarihsel süreci çok kısa olmuştur.

Anayasa'daki egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur kuralı, "Türk Ulusu" kavramının çoğunluk-azınlık ya da din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını göstermektedir.

Bayrağımızın dalgalandığı bu topraklarda yaşamak hepimizi mutlu etmeli, bağımsızlığımızın sembolü İstiklal Marşı'nın okunması hepimizi coşkulandırmalı, duygulandırmalı, her kademede ayrım yapılmaksızın bu ülkeye hizmet etme, hepimize düşen görev ve sorumluluk olmalıdır.

Ülke ve Ulus birliğine zarar verecek, tekil ve ulusal devleti bozmaya kalkacak hiçbir eyleme izin verilmeyeceği asla akıllardan çıkarılmamalıdır.

Türkiye'yi çağdışı rejime sürüklemek isteyenlerin demokrasiden sözetmelerinin bir oyun olduğu görülmelidir. Huzur ve iç barış olmadan siyasal istikrarın, ekonomik kalkınma ve toplumsal gelişmenin hiçbir anlamının olmayacağı anlaşılmalıdır. Temeli Atatürkçü düşünceye dayalı çağdaş Cumhuriyet'te huzur da, denge de, istikrar da, ancak laiklik, bölünmezlik ve ulus devlet yapısı güvenceye alınıp sürdürülerek sağlanabilecektir.

Unutulmamalıdır ki, bu ülkeye ve rejimimize en büyük kötülük, aymazlıktan gelmektedir ve bundan kurtulmak rejimi korumanın koşuludur.

Anayasamıza göre, seçme ve seçilme hakkını da kapsayan temel haklar ve özgürlükler, bireyin topluma, ailesine ve diğer bireylere karşı ödev ve sorumluluklarını da içermektedir. Yurttaşların oy kullanmaları aynı zamanda topluma karşı ödevi ve sorumluluğudur.

Değerli Konuklar,

Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır. Laik Cumhuriyet'in temel değerleri ilk kez açıkça tartışma konusu yapılmaktadır. İç ve dış güçler, bu konuda aynı amaç doğrultusunda çıkar birliği içinde hareket etmektedir.

Dış güçler, Türkiye'nin İslam ülkelerine model olabilmesi için öncelikle siyasal rejiminin "laik Cumhuriyet"ten, "demokratik Cumhuriyet" adı altında, "Ilımlı İslam Cumhuriyeti"ne dönüştürülmesini öngörmektedirler. Ilımlı İslam, Devlet'in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal düzeninin din kurallarından belli ölçüde etkilenmesi anlamına gelmektedir. Bu niteliğiyle Ilımlı İslam modeli, İslam'ı kabul eden diğer ülkeler için bir ilerleme sayılsa da, Türkiye Cumhuriyeti yönünden büyük bir geriye gidiş, daha açık söylemiyle, "irticai" bir modeldir. Türkiye bölge için, ancak laik, demokratik hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir; bu yöndeki deneyimlerini paylaşmaya hazırdır.

Ülkelerin yönetim sistemlerinin değiştirilmesine direnen en önemli ögeler, ulus devletlerdir. Bu nedenle, ulus devletlerin parçalanıp yok edilmesi ya da bölünüp siyasal denetime alınması küresel sistemin başarısı için gerekli görülmektedir. Bunun için de, ulusal ülkü, ulusal bilinç ve ulusal dilin zayıflatılması, bu yolla ulusal benliğin yok edilmesine çalışılmaktadır. Kimi ülkelerin düşün önderlerinin son yıllarda Atatürk'e ve Atatürkçü düşünce sistemine yönelttikleri yoğun eleştirilerin anlamı ve amacı açıktır.

İşin dikkat çekici yanı, Türkiye Cumhuriyeti rejimini ılımlı İslam'a dönüştürmek için, dış ve kimi iç odakların çıkar birliği yapmaları ve bunu demokratikleştirme adı altında gerçekleştirmeye çalışmalarıdır.

Oysa bu odakların bilmesi gereken üç önemli gerçek vardır: Birincisi, ister "ılımlı", ister "köktenci" olsun, din devleti ile demokrasinin yan yana getirilmesi, tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır. İkincisi, ılımlı İslam'ın çok kısa sürede radikal İslam'a dönüşmesi kaçınılmazdır. Üçüncüsü de, Türkiye Devleti, rejim seçimini, Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte 84 yıl önce yapmıştır. Bu rejim, Atatürk ilke ve devrimleri ile Atatürk Ulusçuluğu'na bağlı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti temelinde biçimlenen aydınlanmacı ve çağdaş bir rejimdir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, siyasal yönden tekil devlet yapısını ve tam bağımsızlık ilkesini, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini, ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.

Türk Devrimi'nin genel amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır.

Küresel sistemin üzerinde durduğu bir başka alan ülkelerin doğal kaynakları ve üretim araçlarıdır. Sistem, özelleştirme uygulamaları ile bu kaynak ve araçları ele geçirmeye çabalamaktadır. Bunun ayırdında olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ülkeler, ulusal güvenlikle doğrudan ya da dolaylı ilgili stratejik şirketlerin yabancı sermayeye satışını önlemek için koruyucu önlemler almaktadır. Rusya ve Latin Amerika ülkeleri ise, stratejik şirketleri yeniden devletleştirmek için yoğun çaba içindedirler.

Türkiye'de de stratejik konu ve kuruluşların özelleştirilmesinden vazgeçilmelidir.

Türkiye'nin henüz tam olarak Küresel Sistem'in egemenliğine girmemiş olması, Sistem ülkelerini rahatsız etmektedir. Bunun nedeni, tüm çabalara karşın hala sağlam bir Atatürkçü yapının sürüyor olması ve Cumhuriyet'in anayasal kurumlarının ulusal çıkarlardan ödün vermeyen sağlam bir duruş sergilemeleridir.

Ulus devletin, Ulus birliği ve Ülke bütünlüğünün, tekil devlet ve laik Cumhuriyet'in koruyucusu ve güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri de, ilk kez iç ve dış odakların hedefi durumuna gelmiştir. Bu odaklar niyetlerini açıkça sergileyerek işi "hesap sorma" söylemine kadar vardırmışlardır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, anayasal rejimin korunması yönünden, tüm anayasal organ ve kurumlar gibi görevli ve taraftır. Ordu'yu yıpratarak etkisizleştirmek için, zamanlaması ayarlanmış bir oyun oynanmaktadır.

Oysa, özellikle bölgesel karışıklıkların yoğunlaştığı ve küresel güçlerin Ülkemiz üzerindeki planlarının açığa çıktığı günümüzde Ordumuzu yıpratmak, bu planlara destek olmak amacı taşımıyorsa, hiç düşünülmemesi gereken bir olgudur.

Değerli Konuklar,

Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin yaşadığı iç tehlikeleri ise uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Bunun için 1930'lu, 40'lı, 50'li, 60'lı yıllara dönmeye de gerek yoktur. Türkiye'de son 15-20 yıldır yaşanan toplumsal gelişmeler, toplumsal ve bireysel yaşamda sergilenen çağ dışı görüntüler, dinci fetvalar, saldırılar ve karışmalar, kamusal alanlarda türban kullanılmamasına ilişkin tüm yüksek yargı kararlarına karşı tutumlar, görevi din adamı yetiştirmek olan okulları bitirenler ile tarikat ve cemaat mensuplarının Devlet'in her kademesine yerleştirilmeye çalışılmaları, Türkiye'nin nereye götürülmek istendiğinin anlaşılması için yeterli olacaktır.

Demokrasiyi yanlış yorumlayıp değerlendirenlerin tutum ve davranışlarının en büyük zararının Cumhuriyet'e ve demokrasiye olacağı gözden uzak tutulmamalıdır.

Türkiye'nin siyasal rejimi, laiklik konusunda duyarlı dengeler üzerine oturtulmuştur. Laiklik, din ve inanç özgürlüğüne indirgenemez. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik ve toplumsal temelinde laiklik ilkesi vardır. Tüm ilke ve devrimler, başka bir deyişle Atatürkçü Cumhuriyet laiklik ilkesine dayanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laikliğin, aynı anlam ve düzeyde benimsenip uygulanması beklenemez.

Anayasamızın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren, maddelerin amacını ve yönünü belirten Başlangıç bölümünde, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı belirtilirken, açık ve kesin biçimde laikliğin tanımı da yapılmıştır.

Bu tanıma göre laiklik, dinin sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine uygun olarak Anayasa'nın 24. maddesinde,

- Devlet'in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı,

- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı,

belirtilmiştir.

Laiklik ilkesinin, Anayasa'nın 24. maddesindeki tanımı ve içeriğiyle, din kurallarının toplumsal yaşam dışında yalnızca bireysel yaşam alanını düzenlediğinin kabulü zorunludur.

Değerli Konuklar,

Anayasamızın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliği hukukun üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır. Hukuk devleti ilkesinin işlerliği yönünden ve hukukun üstünlüğünün gereği olarak, yasama ve yürütme işlemleri yargı denetimine bağlı tutulmuştur.

Güçler ayrılığını benimseyen parlamenter demokrasilerde, yargı, rejimden ve demokrasiden sapmayı önleyici bir denge düzeneği olarak öngörülmüştür. Bunun sonucunda yargı erki, yasamaya, özellikle gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye ve bu iki erkin birlikteliğinden oluşacak üstün güce karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır. Tam bağımsız olmayan yargının, denge öğesi görevini sağlıklı biçimde yerine getirmesi olanaksızdır.

Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için, mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli öğesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir.

Bu nedenle, Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı, 138. maddesinde de, yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları belirtilmiştir.

Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemeler yapılmıştır. 140. maddede, yargıçların, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerine göre görev yapacakları; 138. maddede de, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri, hiçbir organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.

Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.

Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda bir siyasal parti mensubu olan Bakan'ın ve onun buyruk ve yönergeleri ile hareket eden Müsteşar'ın yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.

Avrupa Komisyonu'nun 08.11.2006 günlü Türkiye 2006 İlerleme Raporu'nda, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun sekreteryasının, bütçesinin ve binasının olmaması, müfettişlerin üst kurul yerine Adalet Bakanlığı'na bağlı bulunması ve Adalet Bakanı ile Bakanlık Müsteşarı'nın Kurul'un oy hakkına sahip üyeleri olması eleştiri konusu yapılmıştır.

Yine, 06.03.2007 gününde yayımlanan Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı 2006 yılı İnsan Hakları Raporu'nun Türkiye'ye ilişkin bölümünde, her yıl olduğu gibi, "Adalet Bakanı'nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na üye olarak katılmasının Adil Yargılanma Hakkına aykırı olduğu" belirtilmiştir.

Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi, yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için, yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumun ivedi olarak düzeltilmesi gerekir.

Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.

Yasama ve yürütme organlarının da yargının siyasallaştırılmasından özenle kaçınmaları gerekir. Yargının siyasallaştırılması durumunda bundan zarar görecek olan başta yine Devlet organlarıdır. Bununla da kalmayacak, tüm Devlet kurumları, insani değerler ve bireyler de bu zarardan paylarını alacaklardır.

Değerli Konuklar,

Anayasa'da, demokratik devlet niteliği Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmış; demokrasiye en uygun yönetim biçimi olarak parlamenter hükümet sistemi kabul edilmiştir.

Yine Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız koşulsuz Ulus'undur ve Türk Ulusu egemenliğini, Anayasa'nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanmaktadır.

Ulusal egemenliğin kaynağı ulusal istençtir ve ulusal istenç, ancak özgür seçimlerle yaşama geçirilebilir. Bunun için Anayasa'da, tüm yurttaşlara seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı getirilmiştir. Seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı, demokrasinin yeterli değil, ancak gerekli koşuludur.

Devlet yönetiminin aksamaması da gözetilerek ulusal istencin parlamentoya en geniş biçimde yansıması, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin ve ulusal egemenliğin gereğidir. Bu nedenle, Anayasa'da, seçim yasalarının "temsilde adalet" ve "yönetimde istikrar" ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesi öngörülmüştür.

Bu iki ilkenin, seçme ve seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve Devlet yönetimini aksatmayacak biçimde dengelenmesi, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkesi çerçevesinde bağdaştırılarak seçim sistemine dengeli biçimde yansıtılması anayasal zorunluluktur.

Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil sistemini gerektirmektedir. Adalet, yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca istikrar ilkesini gözetmek, temsilde adalet olmayınca istikrarsızlık yaratacaktır.

Seçim sistemimiz incelendiğinde, iki ilke arasında olması gereken dengenin, yönetimde istikrar ilkesi lehine önemli ölçüde bozulduğu görülmektedir. 2002 yılındaki seçimlerde geçerli oyların yaklaşık üçte birini alarak Meclis'te yaklaşık üçte ikilik temsil oranına ulaşılması bunun açık kanıtıdır.

Ayrıca, toplam kayıtlı seçmen sayısına göre, seçmenlerin yüzde 59.14'ü, toplam oy kullanan sayısına göre ise, yüzde 48.37'si Meclis'te temsil edilmemiştir. Bu durum, iki ilke arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu göstermektedir. Bunun da nedeni Seçim Yasası'ndaki ülke geneli barajıdır.

Siyasal ve bunun getirisi olarak ekonomik istikrar uğruna temsilde adalet ilkesinin gözardı edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti rejiminin istikrarını bozacak düzeye ulaşabilecektir.

Seçim sisteminin, ulusal istencin adaletli olarak Meclis'e yansımasını sağlayacak biçimde ivedilikle düzeltilmesinde, başka bir deyişle ülke geneli barajının düşürülmesinde yarar bulunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, demokrasi, yalnızca çoğunluk yönetimini öngördüğü için değil, azınlıkta kalanların haklarının korunduğu, seslerinin duyurulduğu, görüşlerinin yönetime yansıtıldığı için üstün nitelikli bir yöntemdir.

Anayasa'nın 68. maddesinde, siyasal partilerin demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögeleri olduğu belirtildikten sonra 69. maddesinde, siyasal partilerin iç düzenlemeleri ve çalışmalarının demokratik ilkelere uygun olacağı vurgulanmıştır.

Böylece, Anayasa Koyucu, siyasal partisiz demokrasi olamayacağını kabul ederken, siyasal partilerin demokrasiyi gerçekleştirebilmeleri için öncelikle iç yapılanmalarının ve çalışmalarının demokrasinin gereklerine uygun olmasını zorunlu görmüştür.

Günümüzde, siyasal partilerin en önemli sorunu parti içi demokrasinin eksikliğidir. Partilerin her kademedeki görevlileri, lidere bağlılıkları esas alınarak göstermelik seçimlerle işbaşına gelmekte, seçimle oluşan organların yeterli güvencesi bulunmamakta, ülke sorunlarıyla ilgili düşüncelerini özgürce dile getirememektedirler.

Siyasal partilerin topluma öncülük edebilmesi ve çoğulcu demokrasiyi etkin kılabilmesi, parti içi hukuksal ve demokratik düzenin kurulması ve işlerlik kazanmasıyla olanaklıdır.

Türkiye'nin demokratikleşme sürecini başarıyla sürdürmesi ve çağdaş demokratik yapıya kavuşması için siyasal partiler ve seçim yasalarında günün koşullarına uygun değişikliklerin yapılması, Siyasal Partiler Yasası'nda parti içi demokrasiyi sağlayıp güvence altına alacak sistemin getirilmesi zorunlu duruma gelmiştir.

Değerli Konuklar,

Anayasa'nın 83. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri için yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı birlikte düzenlenmiştir.

Maddenin birinci fıkrasına göre, milletvekilleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleri ile Meclis'te ileri sürdükleri düşünceleri nedeniyle sorumlu tutulamazlar.

Parlamenter demokratik sistemi benimseyen her ülkede olduğu gibi, Anayasamızda da, çok yerinde olarak, kamu yararı amacıyla milletvekilleri için yasama sorumsuzluğu öngörülmüştür.

Yasama sorumsuzluğu, yasama organı üyelerine kişisel yarar ya da ayrıcalık tanımak için değil, ulusal istencin tam olarak gerçekleşebilmesi amacıyla öngörülen bir güvencedir.

Bu güvence ile, yasama organı üyelerinin, yasama işlevini hiçbir kuşku, baskı ya da ceza tehdidi altında kalmadan, özgür, bağımsız ve korkusuzca yerine getirmesi sağlanmaktadır.

Ne var ki, Anayasa'da bununla yetinilmemiş, maddenin ikinci fıkrasında, seçimden önce ya da sonra suç işlediği ileri sürülen milletvekilinin, Meclis kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı, yargılanamayacağı ve üyelik süresince verilen ceza hükmünün yerine getirilemeyeceği belirtilerek, milletvekilleri için, parlamenter işlevi dışındaki kişisel eylemleri nedeniyle yasama dokunulmazlığı da getirilmiştir.

Yasama dokunulmazlığı, yasama organı üyelerinin, yasama işlevi dışındaki etkinliklerinden kaynaklanan her türlü suç nedeniyle sorgulanmasını, tutuklanmasını ve yargılanmasını önlemek üzere öngörülen bir ayrıcalıktır.

Yasama işlevinin sağlıklı yürüyebilmesi için yasama sorumsuzluğu gereklidir ve yeterlidir. Milletvekillerinin yasama işlevi dışındaki eylemleri nedeniyle dokunulmazlık zırhına bürünmeleri, saydam toplum isterleriyle bağdaşmamakta, yolsuzlukla savaşım çabalarına olumsuz etki yapmaktadır.

Ayrıca, bu durum, ceza adaletinde eşitlik ilkesiyle çelişmekte, Yüce Meclis'in saygınlığına gölge düşürmekte ve yasama erkinin yüceliğiyle bağdaşmamaktadır.

Bu nedenlerle belirtmek isterim ki, yasama dokunulmazlığının kaldırılması, hukuk devleti ilkesi ile demokratik değerlerin gereğidir ve toplumsal beklentilere olumlu yanıt oluşturacaktır.

Sırası gelmişken, yasama dokunulmazlığı ile memur güvencesini birbirine karıştırmamak gerektiğini de vurgulamak isterim.

Anayasa'nın 129. maddesi ve 02.12.1999 günlü, 4483 sayılı Yasa'da, memurlar ve diğer kamu görevlilerine ilişkin soruşturma açılması izne bağlanmıştır; ancak, bu düzenlemelerin yasama dokunulmazlığı ile karşılaştırıldığında iki önemli farkı olduğu görülmektedir.

Öncelikle, memurlar ile diğer kamu görevlilerinin yargılanabilmeleri için izin alınması, kişisel suçlarda değil, yalnızca "görevleri nedeniyle işledikleri suçlar"da söz konusudur. İkincisi de, bu izin, mutlak sonuç doğuran bir izin olmayıp, idari yargı denetimine bağlıdır.

Değerli Konuklar,

Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayalı toplumlardır. Bu tür toplumlarda, devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında, düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer tutmaktadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğünün olağan yollarından biri basındır.

Basının, düşüncenin açıklanmasında oynadığı önemli rol gözönünde tutularak, çağdaş anayasalarda basın özgürlüğü, temel hak ve özgürlüklerin özel bir türü olarak düzenlenmiştir.

Anayasa'nın 26.maddesinde, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün haber almak ve vermek özgürlüğünü de kapsadığı; 28. maddesinde de, basının özgür olduğu, devletin basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri alacağı belirtilmiştir. Basın özgürlüğü, düşünceyi açıklama özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan özgürlüktür.

Demokratik toplumlarda basının işlevi, bu hak ve özgürlükler bağlamında kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda açıklamalar yapmak, haber ve bilgi vermek, eleştiri ve yorumlarla kamuoyu oluşturmak, toplumu aydınlatmaktır.

Bu önemli işlevi nedeniyle basın özgürlüğünün, kamu otoritelerine karşı olduğu kadar özel güçlere karşı da korunması gerekmektedir.

Medyanın belli kişi ya da gruplar elinde toplanması, gücünün o kişi ya da grupların çıkarı için kullanılmasına neden olabilecektir.

Bu durum, bir yandan ekonomik alanda haksızlık yaratacak, öte yandan haber alma özgürlüğünü kısıtlayabilecek ve medya gücünün çıkar amaçlı kullanılmasına hizmet edebilecektir.

Kamu hizmeti veren medyanın, kişi ya da grupların eline geçerek bireysel çıkarlara hizmet edecek ticari nitelik kazanması, medya-siyaset bağlantısının güçlenmesi, medyanın Devlet'le ticari ilişkiye girmenin aracı olarak kullanılması kamu yararı ve kamu düzenine zarar vermekle kalmayacak, aynı zamanda demokrasiyi de olumsuz etkileyecektir.

Devlet'le ticari ilişkiye giren medya sahibi sermaye gruplarının, medyayı kullanarak siyasal iktidarlar üzerinde baskı kurabilecekleri ya da tam tersine siyasal iktidarların sermaye grupları aracılığıyla medyayı kullanabilecekleri açık gerçeklerdir.

Sermayenin belli kişi ya da grupların elinde toplanması, çok sayıda medya organının belli kişi ya da gruplarca sahiplenilme olasılığı, medyada tekelleşmeye neden olabilecektir. Tekelleşerek sorumluluk bilincinden uzaklaşacak medya, her sorumsuz güç gibi toplumsal yaşamı ve ulusal güvenliği tehlikeye sokabilecektir.

Medyanın kamuoyunu etkileme gücü, dolayısıyla bu gücün olumsuz kullanılması olasılığının yüksekliği, yabancılaştırma olgusunun da çok iyi düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Yabancılaştırmanın uzun erimde ulusal benliğimize vereceği zarar çok iyi değerlendirilmelidir.

Toplumsal görevini yerine getirebilmesi için basın özgürlüğü ile donatılan medyanın da sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gereklidir. Anayasa ve yasalarda temel hak olarak düzenlenen basın özgürlüğü ile kişilik hakkının çatışması her zaman olanaklıdır. Bu konuda dengeyi sağlamak, Devlet'in olduğu kadar medyanın da görevidir.

Demokratik toplumlarda, hem basın özgürlüğü hem de kişilik hakkı, temel hak ve özgürlük olarak anayasalarda düzenlenip korunmuş olmakla birlikte, kişilik hakkının, basın özgürlüğünün sınırlarından birini oluşturduğunda duraksamaya yer yoktur.

Basın, bir olayı açıklarken, değerlendirme ya da eleştiri yaparken kişilik haklarına, özel yaşama, gizlilik alanına, mesleki ve ticari saygınlığa karışmamalı, kişinin maddi ve manevi zarara uğramasına neden olmamalıdır.

Basının saygınlığının ve güvenirliğinin artması, medya gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesine, bu gücün kişisel çıkarlardan ve ticari kaygılardan uzak tutulmasına, yansız, doğru, ilkeli, kişilik haklarına ve özel yaşama saygılı habercilik anlayışının benimsenmesine, her koşulda meslek etiğinin gözetilmesine bağlıdır.

Değerli Konuklar,

21. yüzyılın ilk aylarında devraldığım görevimin sonlarına yaklaşırken, uluslararası konulara ilişkin kimi gözlemlerimi de paylaşmak istiyorum.

Batı ile Doğu'nun kesiştiği coğrafyadaki konumumuz, tarihsel ve kültürel değerlerimiz, ülkemizin etkin ve çok boyutlu bir dış politika izlemesini olanaklı ve gerekli kılmaktadır. Yüzyıllara yayılan deneyimimizin yarattığı denge, Cumhuriyetimizin çağdaşlaşma yolunda getirdiği kazanımlar, evrensel değerlere ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir anlayışla örülmüş, ülkemize dünya üzerinde benzersiz bir konum kazandırmıştır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, uluslararası ilişkilerdeki gelişmeler ve bugünkü küresel ortam, Ulu Önder Atatürk'ün öngörülerinin ne kadar sağlam olduğunu göstermektedir. Onun "Yurtta Barış, Dünyada Barış" sözleriyle çizdiği yol, dışarıda istikrar, güvenlik ve gönenci hedef almayı, bu hedefe ulaşmak için gereken gücü de içerideki ulusal birlik ve beraberlikten sağlamayı öğütleyen bir ışık olmuştur. Bu ışık, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da yolumuzu aydınlatmayı sürdürecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun yüzüncü yılını kutlayacağı güne vardığında, dünyanın en güçlü, saygın ve her yönden önde gelen ülkeleri arasında olacaktır.

Değerli Konuklar,

Avrupa Birliği, çağımızın en başarılı siyasal ve ekonomik bütünleşme girişimlerinden biridir. Bu bütünleşme süreci Avrupa'ya barış, istikrar ve gönenç getirmiştir. Türkiye'nin katılımı bu süreci pekiştirecek, Avrupa'daki barış ve istikrarı daha geniş bir coğrafyaya taşıyacak, getireceği stratejik, ekonomik ve askeri katkılarla Birliğe küresel bir oyuncu niteliği kazandıracaktır.

Avrupa Birliği, Büyük Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık yönündeki en anlamlı duraklardan birini oluşturmaktadır. Birliğin Ekim 2005'te Türkiye ile katılım görüşmelerini başlatması, ortak değerlere bağlı her Avrupa ülkesine kapısının açık olduğunu göstermesi yönünden önemli bir aşama oluşturmuştur.

Bununla birlikte, son dönemde yaşanan gelişmeler, kimi üye ülkelerin iç politikadan kaynaklanan nedenlerle, Birliğin bu stratejik yönelimine bağlı kalmakta zorlandığını ortaya koymaktadır. Geçtiğimiz Aralık Doruğu'nda katılım sürecimize ilişkin alınan kararın, Birlik içindeki kimi kesimlerce Türkiye'ye karşı sergilenen önyargılı tutumun yansımasını oluşturduğunu düşünüyoruz. Çözüm yeri Avrupa Birliği olmayan yapay sorunlarla katılım sürecimizin tıkanmasının, aynı zamanda Birliğin kendi önünü keseceğini, geleceğe yönelik stratejik yararlarını gölgeleyeceğini anımsatmak isterim.

Türk Ulusu'nun hedefi, uygar ve çağdaş bir toplumsal yaşam sürdürmektir. Bu hedefe yönelik çabalarımız, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinden bağımsız olarak sürmektedir ve Türkiye, bu süreci ulusal yarar ve onurunu gözeterek, bunlardan ödün vermeden gerçekleştirmeye kararlıdır.

Türk Ulusu'nun Avrupa Birliği sürecine verdiği desteğin, Birliğin Türkiye'ye yönelik tutumuna bağlı bulunduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Değerli Konuklar,

Kıbrıs konusu, Türk Ulusu'nun her bireyi için bir "ulusal dava" niteliği taşımaktadır. Ada'da gerçeklerle uyumlu, hakça ve kalıcı bir çözüme ulaşılması, öteden beri Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başlıca hedefi olmuştur. Bu anlayışla sürdürdüğümüz politika, Kıbrıs'da gerçekte çözüm isteyen tarafın kim olduğunu ortaya koymuştur.

Kıbrıs'da 2004 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Planına ilişkin halkoylamalarıyla başlayan süreçteki gelişmeler, hem Türkiye, hem Kıbrıs Türk halkı için hayal kırıcı olmuştur. Çözümü reddeden taraf ödüllendirilmiş, çözüm isteyen ve kendisi için sıkıntılar yaratacak kurallar içermesine karşın, Plana halkoylamasında evet diyen taraf ise cezalandırılmıştır.

Kıbrıs'da her yönden eşit iki halk, iki demokratik düzen ve iki devlet vardır. Ada'da çözüme yönelik çabalar da bu gerçekleri gözönünde tutmak zorundadır. 2004 yılında halkoylamasına sunulan Plan artık geçersizdir. Gelecekte yapılması olası görüşmelerde de gündeme getirilmesi sozkonusu olamaz. Kıbrıs'da güvenlik ve istikrarı yerleşik Birleşmiş Milletler ölçütleri temelinde siyasal eşitlik ve iki kesimlilik ilkelerini karşılayan, yeni bir ortaklık kurulmasına dayalı çözüm sağlayabilir.

Rum Yönetimi, yapıcı olmaktan uzak tutumunu son dönemde tırmandırdığı gibi, sorumsuz ve kışkırtıcı biçimde 2003 yılından bu yana Doğu Akdeniz'deki ülkelerle deniz yetki alanlarını paylaşmaya çalışmaktadır.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rumların bu girişimlerini yakından izlemekte ve gerekli önlemleri almaktadır. Yarı kapalı bir deniz niteliğindeki Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin, Kıbrıs Adası'nın deniz alanlarında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yasal hak ve çıkarları bulunmaktadır. Bunlardan ödün verilmesi sözkonusu olmadığı gibi, bölgedeki haklarımızı kararlılıkla korumayı sürdüreceğimizi vurgulamak isterim.

Bu gelişmeler de göstermektedir ki, Rum tarafının hakça bir çözüme ve sorumluluk içinde davranmaya yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği'ne önemli görevler düşmektedir. Bunların başında, çözüm yönündeki istencini açık biçimde her zaman ortaya koyan Kıbrıs Türk tarafı üzerindeki yalıtılmışlığın, daha fazla gecikmeden kaldırılması gelmektedir.

Değerli Konuklar,

Dış politikamızın temel bir eksenini de Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkilerimiz oluşturmaktadır. Bu ilişkiler aynı zamanda Avrupa Birliği'ne üyelik sürecimizi tamamlayan önemli bir öge niteliği taşımaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'yle köklü bağlarımız çok geniş bir alanı kapsamakta, aramızdaki derin dostluk ve işbirliği, birçok konuda ortak anlayışı da beraberinde getirmektedir. Geçtiğimiz yıl iki ülke arasında kabul edilen "Ortak Stratejik Vizyon Belgesi", bu anlayış birliğini bir kez daha vurgulamış, daha örgün bir işbirliğinin önünü açmıştır.

Önümüzdeki dönem, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri'nin pek çok bölgesel ve küresel konuda daha yakın bir işbirliği içinde olmasını gerektirecektir. İlişkilerimizin dayandığı geniş payda üzerinde birbirimize sağlayacağımız katkılar, ortak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştıracak, aramızda varolan danışma ve eşgüdüm pekiştirilecektir. Bu bağlamda, kimi çevrelerin etkisi altında, onarımı olanaklı bulunmayan adımlardan kaçınılmasının önemini bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum.

NATO, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağlaşıklığın yapı taşlarından biridir. Değişen dünya koşullarına başarıyla uyum sağlayan Kuzey Atlantik Antlaşması, ülkemizin dış ve güvenlik politikasındaki kilit konumunu korumaktadır. Türkiye, Avrupa'nın güvenlik alanında attığı adımları da tutarlı ve bütüncül bir yaklaşımla desteklemekte, ancak bu alandaki gelişmelerin NATO'nun sağlayageldiği kazanımları aşındırmadan ilerletilmesine önem vermektedir.

Değerli Konuklar,

Yaşadığımız coğrafya geçmişte olduğu gibi günümüzde de sık sık çatışma ve bunalımlara sahne olmaktadır. Bölgemiz, tarafı ve nedeni olmadığımız birçok sorunla örülüdür. Bu sorunların aşılarak çevremizde bir uyum ve istikrar kuşağı oluşturulması başlıca hedefimizdir.

Bu hedef doğrultusunda, Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Karadeniz'den Orta Doğu'ya, başta komşularımız olmak üzere bölge ülkeleriyle gerçekçi, saydam ve barışçıl ilişkiler sürdürmek hep dileğimiz olmuştur. Bu yaklaşımımızı paylaşan her ülke ortağımızdır.

Orta Doğu'nun kemikleşmiş sorunlarını geride bırakarak hızlı adımlarla barış ve gönence ilerlemesi, bölgesel ve küresel istikrara kuşkusuz önemli katkılar sağlayacaktır. Bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması yönünde gösterdiğimiz çabaları yılmadan sürdürmemiz gerekmektedir. Ancak, ne yazık ki, bölge koşulları günümüzde bu hedefe ulaşmaktan bir hayli uzaktır.

Irak'taki gelişmeler kaygı vericidir. Yakın tarihsel ve kültürel bağlarımız bulunan Irak halkının güvenlik ve esenlik ortamına kavuşması için Türkiye elinden gelen yardımı sürdürecektir.

Irak'ın güvenlik ve istikrara kavuşabilmesi için en temel koşul, ülkenin toprak bütünlüğü ve siyasal birliğinin korunmasıdır. Bu koşul, bölgenin esenliği açısından da zorunludur. Tersine bir gelişmenin Irak'ı onlarca yıl geriye götürmesi, Orta Doğu ve yakın bölgenin çok uzun süreli istikrarsızlıklara sürüklenmesine yol açabilir. Kuşkusuz küresel yansımaları da olacak böyle bir ayrışmanın önüne geçilmesi yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Bu çerçevede kimi grupların Irak halkının ortak istencini gözardı ederek, kendi dar görüşlü gündemleri doğrultusunda kazanım peşinde koşmaları kabul edilemez. Bu önemli dönemeçte hiçbir kesimin dışlanmaması, ortak çıkarın birlik ve beraberlikte olduğunun anlaşılması, Irak'da huzurlu bir geleceğin güvencesi olacaktır.

Bu ortamda giderek tırmanan mezhep çatışmalarına da ayrı bir dikkat göstermek gerekmektedir. Etkisi Irak'ın sınırlarını aşıp, bölgesel bir çekişme ve gerginliğe yol açabilecek bu gelişmenin daha fazla kan dökülmeden önüne geçilmesi, her geçen gün daha da ivedilik kazanmaktadır. Burada bölgenin ileri gelen kimi ülkelerine kuşkusuz önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Irak'ın geleceğinde Kerkük konusu belirleyici bir nitelik taşıyacaktır. Irak'ın pek çok yönden küçük bir örneği olan kentin statüsünün uyum içinde, tüm kesimlerin istemleri gözetilerek belirlenmesi, Irak'da kalıcı istikrara yönelik sağlam bir adım oluşturacaktır.

Irak bağlamında Türkiye için bir başka kaygı kaynağını, bölücü terör örgütünün Irak'ın kuzeyindeki varlığı oluşturmaktadır.

Türkiye, kendi ulusal güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik böylesine önemli bir tehdide karşı uzun süre izleyici konumunda kalamaz. Bu nedenle, Iraklı ve Amerikalı yetkililerle yürüttüğümüz temasların hızla somut sonuçlar vermesini diliyoruz. Bu sorun bir an önce çözülmelidir.

Türkiye terörle savaşım konusunda küresel düzeyde üzerine düşenleri yerine getirmektedir. Bizimle aynı sözleşmelere imza atmış bulunan ülkelerin, özellikle Batılı bağlaşıklarımızın da bölücü terör örgütüyle savaşımda gerekli duyarlılığı ve işbirliğini göstermelerini bekliyoruz.

Orta Doğu'da kalıcı barış ve istikrara açılan kapının anahtarı Filistin sorununun çözümündedir. Bu bağlamda son dönemdeki gelişmeler umut verici sayılabilir. Filistin'de kurulan Ulusal Birlik Hükümeti ile iç barışın sağlanması, kamu düzeninin yeniden işlemesi ve Filistin halkının sıkıntılarının giderilmesi yönünden yeni bir pencere açılmıştır. Bunun gerektiği biçimde değerlendirilmesi durumunda barış sürecinin de önünün açılabileceğini düşünüyoruz.

Sorunlarla örülü Orta Doğu'nun yeni bir bunalımı kaldırma gücü yoktur. Özellikle bu yönden, İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri yakından ve kaygıyla izliyoruz.

Değerli Konuklar,

Türk-Yunan ilişkilerindeki olumlu gelişmeler, iki tarafın da geleceğe daha güvenle bakmasını sağlayacak, gelecek kuşaklara yeni olanaklar sunacaktır. Yunanistan'ın da bu bilinç ve istenci paylaşması, varolan sorunların çözümünü kolaylaştıracaktır. Komşumuzdan karşılıklı güven ve dostluğa inanmasını ve sorunların çözümüne katkıda bulunmasını bekliyoruz. Batı Trakya Türk azınlığının uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmış "azınlık hakları"nı tanıması da beklentilerimiz arasındadır.

Kafkaslar gelecekte de, başta enerji ve ulaşım yolları bağlamında olmak üzere, stratejik konumuyla uluslararası gündemin üst sıralarında yer almaya adaydır. Gerek bir bütün olarak bu bölgeyle, gerek bölgedeki ülkelerle ilişkilerimiz bundan sonra da önemini koruyacaktır.

Türkiye'nin çevresinde oluşturmayı başlıca hedef edindiği barış, işbirliği ve gönenç kuşağına Ermenistan'ın da katılması dileğimizdir. Ancak unutulmamalıdır ki, günümüzün dünyasında uygar bir ilişki düzeyi, en azından iyi komşuluk ilişkileri ve temel uluslararası hukuk ilkelerine bağlılıktan geçmektedir.

1915 olaylarını irdelemek üzere ortak bir komisyon kurulması yönündeki önerimiz açık ve özgüvenli yaklaşımımızın göstergesidir.

Değerli Konuklar,

Karadeniz'in bir barış ve işbirliği denizine dönüştürülmesi yolundaki çabalarımızı sürdürmeliyiz. Karadeniz önümüzdeki dönemde, değişen dünya koşullarına bağlı olarak daha çok ilgi toplayacak ve enerji yolları üzerindeki konumunu pekiştirecektir.

Yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaştığımız Rusya Federasyonu'yla ilişkilerimizin ve işbirliğimizin bugün ulaştığı düzey sevindiricidir. Bu yolda attığımız her adım, Avrasya ve Karadeniz bölgesinin barış, istikrar ve gönencine katkıda bulunacaktır.

Orta Avrupa'ya geçiş kapımızı oluşturan Balkanlar'ın istikrarı ülkemiz için önemini korumaktadır. Bu anlayışla, Balkanların içinden geçmekte olduğu değişim sürecinin yeni gerilimlere yol açmamasını sağlamak amacıyla bölgedeki barışı koruma görevlerine ve yeniden yapılandırma çabalarına katkılarımızı bundan sonra da sürdüreceğiz. Bölge ülkelerinin Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesi, kalıcı istikrar ve güvenliğin olduğu kadar demokratikleşme sürecinin de güvencesi olacaktır.

Değerli Konuklar,

Önümüzdeki 20 yıl içinde dünyadaki enerji gereksiniminin yaklaşık yüzde 50 oranında artması beklenmektedir. En büyük istem gelişmekte olan ülkelerden gelecektir. Sınırlı enerji kaynaklarına güvenli biçimde ulaşmak, bir yarışma konusu olacaktır.

Ülkemiz, dünya enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 70'inin bulunduğu bölgenin merkezinde yer almakta; bu stratejik coğrafyada kuzey-güney ve doğu-batı ekseninde güvenli bir geçiş noktası sunmaktadır. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının tam kapasiteye ulaşmasıyla dünyada her 16 varil petrolden biri Türkiye üzerinden dünya enerji pazarlarına ulaşacaktır. Yapımı süren doğalgaz boru hattı tasarılarıyla yalnızca Avrupa'nın değil, tüm dünyanın önemli bir enerji iletim damarı olma yolunda ilerlemeyi sürdüreceğiz.

Ülkemizin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, bilim, teknoloji ve saydamlık gibi çağdaş ve evrensel değerlere verdiği öncelik çağdaş uluslar arasındaki yerini pekiştirmektedir. Bu değerler, Türk dış politikasını biçimlendiren barış, istikrar ve gönenç arayışını, laiklik ilkesini ve uygar, hakça bir anlayışa dayalı ilişkiler hedefini yansıtmaktadır. Bu ilkeler, Türkiye'nin uluslararası alandaki üstünlüklerini de göstermektedir.

Ülkemiz, uluslararası barışı koruma görevlerinde de önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye'nin bugün katkıda bulunduğu dünyanın çeşitli bölgelerinden barışı koruma görevlerinin sayısı yirminin üzerindedir. Etkin katılım sağladığımız NATO görevlerindeki asker sayımız 1500'e yakındır. Askerlerimiz dünyanın dört bir köşesinde bayrağımızı dalgalandırırken, sergiledikleri üstün başarıyla göğsümüzü kabartmaktadır. Bu bölgelerde görev yapan askerlerimizi ve her düzeydeki komutanlarını yürekten kutluyorum.

Bu tür yardımlar ve görevler Türkiye'nin uluslararası alandaki ağırlığının somut göstergesini oluşturmaktadır. Başarıyla tamamlanan her bir görev, Türkiye'nin küresel barış ve istikrara verdiği önemi ve katkıyı kayda geçirmektedir.

Değerli Konuklar,

Dış politikamıza ve gündemimizdeki belli başlı konulara genel yaklaşımımıza ilişkin görüş ve gözlemlerimi bu kürsüden kapsamlı biçimde aktarmaya çalıştım. Küresel politika, ekonomi ve güvenlik yapısında belirgin ağırlığı bulunan, sorunlarla örülü bir coğrafyanın merkezinde yer alan Türkiye'nin dış politikasının gerçekçi, saydam ve içten olduğunu yeniden vurgulamak istiyorum.

Burada önemli olan, dış politika hedeflerimizin kişisel ya da belirli bir grubun anlayışına göre değil, ulusal yararlarımız ve Ulu Önder Atatürk'ün, güncelliğini hiç yitirmeyen ilkeleri doğrultusunda biçimlendirilmesidir.

Geçmişte olduğu gibi, ileride de gereksinim duyacağımız tek dayanak, Yüce Atatürk'ün ilkeleri olacaktır.

Değerli Konuklar,

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 84 yıllık dönemi, tarihinin en uzun barış dönemi olmuştur. Bu dönemde, büyük bir çağdaşlaşma ve kalkınma gerçekleştirilmiştir. Bu kazanım ve başarılar, içinde yaşadığımız zorluklara karşın ilerisi için ümit verici bir güvencedir.

Türkiye'nin çağdaşlaşma ve aydınlanma yolunda ilerlemesine yön veren temel ilkeler çerçevesinde, laik ve demokratik Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yıldönümünde bölgesel ve küresel düzeyde saygınlık ve gücünün her alanda daha da pekiştiğini görmek istiyoruz.

Ulusumuza, Cumhuriyetimize ve demokrasimize güvenerek, Büyük Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i, Anayasa'da öngörülen Devlet'in temel niteliklerini hep birlikte koruyarak, Atatürk ulusçuluğu ve devletin tekliği ilkesi çerçevesinde ulusal birlik ve bütünleşmeyi artırarak ve çok çalışarak istikrarlı, mutlu, büyük ve güçlü Türkiye'yi yaratmamız, gelecek kuşaklara karşı tarihsel sorumluluğumuzdur.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinize esenlikler diliyorum."
Necdet Sezer