Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.4.09

Mektup

Şimdi nereye gideceğiz? Oya abla, sana soruyorum. Evet bilhassa sana. Öğretim üyeleri Anıtkabir’e gidiyormuş. Sen, diyelim ki yaşayanlara gitmek istesen, kime gideceksin?
Kimlerle?
Oya abla, sana soruyorum. Bak Kürtlere baskın vermeye başladılar. Şimdi biz bunun için nereye gideceğiz? Kimlerle gideceğiz?
Nazlı Ilıcak ’ı gördün mü televizyonda? Diyor ki ‘Ben Fetullah Gülen’in okullarını çok beğeniyorum. Pırıl pırıl misyonerler yetiştiriyorlar. ’ Abla sen ne diyorsun bu işe?

Nasıl ayıklayacağız?
Kim yeterince sivil? Nasıl ayıklayacağız, o ‘yeterince sivil’ olanı? Kim karar verecek? TarafZaman gazetesinin görüşüne mi başvurulmalı? Peki ayıkladıklarımızı ne yapacağız?
Kalp krizi mi geçirsinler sabaha karşı emniyette? Yoksa karınları su dolmuşken, çifte kemoterapi görürken ‘lezbiyen, PKK’lı, darbeci’ gibi suçlamaları mı yanıtlasınlar?

Kaç kişiler?
Bırakalım kenara muhafazakârlık-sekülerlik tartışmalarını, bu hukuk meselesini nereye koyacağız Oya abla? Yarın, bak göreceksin çok yakında olacak bu, sadece vicdanını tırmalayan değil, seni daha yakından hırpalayacak isimler de girecek bu ‘harekâtın’ içine.
‘Yok canım artık, o kadar da değil’ diyeceğin isimler. O zaman nereye gideceksin? Kaç sivil arkadaş var seninle sokağa çıkıp hukuk için, hak için, adalet için bağıracak?
Bi’ söylesene hakikaten, kaç kişiler? Varlar mı? Güvenebilir misin? Ya sana da ‘yeterince sivil değil ’ deyip entelektüel imha bantına atarlarsa... O zaman ben nereye gideceğim, o da var.
Zaman gazetesinin dünkü birinci sayfasını gördün mü Oya abla? Yan yana haberler şöyleydi:
‘Darbeye teşebbüs eden akademisyenler tutuklandı ’
Hemen yanındaki haberi söylüyorum sana:
‘ÇYDD’nin listelerinde PKK’lılar çıktı ’.

O da olmazsa...
Hem darbeci hem PKK’lı, o da olmazsa lezbiyen, o da olmazsa... Sen söyle, ne olsunlar? Orduyu bizim kadar eleştirmiyor, bizim kadar anti-militer tavrı yok diye, tıpkı eskiden örgütlerin ‘fiili özeleştiri mekanizması’ ile yapıldığı gibi kestirip atacak mıyız insanları? Sen bilirsin, bi’ desene; eskiden de eksildikçe çoğalacaklarını zannederek, birbirlerini yok etmedi mi insanlar?
Diyelim ki işler kötüye gitti Oya abla.
Diyelim ki Ahmet Türk ’ü, Sırrı Sakık’ı, diyelim ki hatta Diyarbakır’da Sezgin Tanrıkulu ’nu, haydi diyelim ki Rojbin’i içeri aldılar Hakkâri ’de.
Belki tanıdığımız Kürt arkadaşlardan biri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla burs verdi çocuklara.

Kime, kimlerle gideceksin?
Bakmışsın ki bizim Rojbin, darbeci olarak televizyonda.
Kime gideceksin? Kimlerle gideceksin? Bir daha soruyorum bak: Kimlerle?
Oya abla, sana soruyorum bilhassa.
Diyelim ki fazla geldi yazdıklarım. Diyelim ki birilerinin canını sıktım. Diyelim ki, beni aldılar.
Abla gözünü seveyim, bi ’ söylesene, ne yapacaksın? gazetesi bilirkişi heyeti mi? Yoksa
Ece Temelkuran, Milliyet, 19 Nisan 2009

4.2.09

Ey Davos ruhu! Geldiysen...

Sanki, son derece üst düzey bir uluslararası ruh çağırma seansı başarısızlıkla sonuçlanmış, çağırılan ruhlar gelmemiş, gelenler de tat vermemiş gibi bir hava. Ne zaman ‘Davos Ruhu’ dense bu aralar, dünya kalantorlarının çağırılıp da gelmeyen ruhlara kafası bozulup ‘Daha da gelmem Davos’a’ diyerek uçaklara bindiğini hayal ediyorum.
Zira ‘Davos Ruhu öldü mü?’, ‘Eyvah! Yoksa nefes almıyor mu?’, ‘Bi’ dürt bakalım, belki ayılır’ telaşıyla sorulan sorular ve yapılan yorumlar, ‘Kapitalizmin ruhu öldü mü?’ sorusu sorulmasın diye bir laf değiştirme operasyonu gibi geliyor kulağıma.
Komiğime gidiyor. Çünkü ciddiye alabileceğim soru şudur, şunlardır aslında:
İnsanlığı ‘açgözlülüğe övgü’ adlı bir ideoloji karşısında bir yüzyıl boyunca secde ettirenlerin, etmeyenleri katledenlerin sonu mu? Sadece cümle eşyayı değil insan ruhunu ve hatta insanlığın rüyalarını da ‘mallaştıran’ kapitalizmin diyecek lafı kalmadı mı?
Yerkürenin bütün muhalefetini domuzsu bir iştahla sindiren o mutlak bağırsak düğümlendi mi?

Gidinin Valesa’sı!
Paris CDG havalanında VIP salonuna giden koridorda bir dergi duruyor. Adı Kaleideskop.
Polonya’nın tanıtım dergisi bir bakıma. Avrupa ülkelerinin orta ve üst orta sınıfına yönelik olarak hazırlanmış dergide Polonya’nın gezip görülecek yerleri sayılıyor ve niye kesinkes Polonya’ya gelmemiz gerektiği anlatılıyor.
Yazarlardan biri kim? Leh Valesa! Ya da şöyle söyleyeyim:
Gidinin halk lideri Valesa’sı!
Kendisi dergide ‘Nobel ödüllü Valesa ile karşılaşmak için kaçırılmayacak fırsat’ olarak sunulan Polonya gezisi için Valesa’nın kendisi de bir yazı yazmış. Yazının acıklı tarafı şu:
Valesa, lideri olduğu ve ülkesinde devrim yaratan Solidarity (Dayanışma) hareketini bir turistik enteresanlık olarak anlatıyor.
‘Hani o 80’ler ve 90’lar boyunca televizyonda izlediğiniz direnişçiler vardı ya, işte size onları yakından görme fırsatı. Hem deniz hem doğa hem eski usul devrimcilik!’ demeye getiriyor.

Dün yediğim hurmalar...
Tıpkı ikide birde en kuşe kâğıda dergilerin arka kapaklarında Louis Vuitton çantaların reklamı için Berlin Duvarı’nın önünde, taksinin içinde poz veren Mihail Gorbaçov gibi. Sloganı da şudur o reklamın:
“Bizi kendimizle yüzyüze getiren bir serüven: Louis Vuitton”
Mesajı aldınız tahminimce: Berlin Duvarı, Gorbaçov, Vuitton çantanın içinde kapitalizm kalelerinden en sıcak haberleri veren Financial Times gazetesi. Ve Gorbaçov’un yüzünde muhtemelen benim baktığım yerden öyle görünüyor- “Dün yediğim hurmalar...” tarzı bir ifade. Tıpkı Leh Walesa’nın turizm dergisindeki fotoğrafında olduğu gibi...

Bir adil nefes
Davos ruhu dedikleri buydu işte: Daha adil ve özgür bir dünya için yola çıkan hemen herkesi ya kendine ya şebeğe benzeten, bütün bunları yapamazsa muhakkak katleden kapitalizm adlı kepazeliğin beş çayı sohbetleri. Ya da dağ havasında bir yudum sıcak şarap...
İnsanlık, bir ruh arıyor. Hâlâ, evet. İnsanın direnme ihtiyacı var bana sorarsanız. Yeme, içme, nefes alma gibi bir ihtiyaç bu da. Genetiği böyle bu varlığın, varlığımızın. Bir ruh arıyoruz bu yüzden. Ben öyle olduğunu görüyorum, düşünüyorum. İnsanlıkla ilgili izlenimim bu.
İnsanlığın bu ruhu bulacağını sanıyorum. Açgözlülük deneyimini de kullanacak bu ‘son ruhunu’ bulmak için, devrimci, direnişçi deneyimini de. Önümüzdeki on yıl böyle bir deneyimler bütünleşmesi yaşanacak bir düzeyde. Ama başka bir düzeyde korkunç ölümler, katliamlar ve nüfusların toplu yer değiştirmelerini göreceğiz. Merak ediyorum bazen:
İnsanlık son cevabı bulduğunda, o mutlak cümleyi kendi kendine tekrar edecek kadar zamanı olacak mı? Bilimsel bir perspektiften de kesin bir netlikle gördüğümüz kıyametimiz gelmeden eşit, adil, özgür bir yerkürede alacak bir nefesimiz olacak mı?
Ey Davos ruhu! Geldiysen...
Ece Temelkuran, Milliyet, 4 Şubat 2009

13.12.08

Örnek Müslüman-2

‘Guantanamo üssünün askeri otoriteleri 'zihni mücadele alanı' kavramından sıkça bahsediyorlar ama görünüşe bakılırsa mahpusları geleceğe hazırlamaktansa onları oyalamak için uğraşıyorlar. Jeoloji sınıfları, 'gameboy'lar ve pastel boyalar onları oyalayabilir ama köktenci İslama alternatif oluşturmaz.'
'Zihni Mücadele Alanında Kaybetmek' başlıklı ve Christopher Boucek imzalı bu makale Herald Tribune'de birkaç gün önce yayımlandı. Batı basınında 'İslamcıları nasıl tedavi ederiz?' anafikirli, düşünce kuruluşları kaynaklı bu türden makalelere birkaç günde bir rastlayabilirsiniz.
Bu türden makaleler siz hiç farkında olmadan radikal İslami hareketleri bir tür virütik durum, eylemcileri de henüz tedavisi bulunamamış bir kanserin kurbanları olarak sunarlar. Bu makalelerin asli görevi her türlü şiddetin kaynağı olan eşitsizliği unutturmak, radikal İslami hareketin birinci kaynağı olan yoksulluk ile olan bağını yok saymaktır.

İslamı 'tedavi etmek'
Bu bilimsel görünümlü abrakadabra, çokuluslu şirketler 'özelleştirilmiş' savaş ve güvenlik endüstrisinden para kazanmaya devam ederken kendini İslami radikalizm olarak gösteren devasa eşitsizliği 'estetize' eder.
Bu yüzden de yukarıdaki makaledeki gibi 'eski zihni silip yerine yenisini koymak' ya da 'radikalleri tedavi etmek', 'radikalleri işleme tabi tutmak' gibi kavramlar kullanılır. Guantanamo ve benzerleri sanki sanatoryummuş ve içeridekiler radikal İslam belasından kurtulmak için kendi istekleriyle buralara gelmişler gibi...

Guantanamo ve ılımlı İslam
Guantanamo ve benzerleri işin kirli tarafı. Bir de o kadar kirli değilmiş gibi görünen tarafı var.
İslami öfkeye karşı 'zihni alanda mücadelenin' bir de think-tank'lerde, Batı'nın ve Ortadoğu'nun beş yıldızlı otellerindeki toplantılarda, gazete köşelerinde yürütülen kısmı var.
Her ne kadar göze şirin görünseler de Guantanamo nasıl Müslümanları iyi ve kötü diye ikiye ayırıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Guantanamo'daki işkenceciler yoksulluğun İslami bir yüzle ortaya çıkan öfkesini nasıl işkence ile yıldırmaya çalışıyorsa, bu taraftaki ılımlılar da o efendilerin daha çok kazanması için çeşitli yöntemlerle çalışıyor:
Bir yandan efendilerin dikte ettiği sistemle tam uyum sağlıyor bir yandan da gerektiği zaman radikallere örnek gösterilmek üzere hep tırnak ve mendil kontrolüne hazır bekliyor.

Kerbela ve IMF
Oysa onlar:
Seccadesi çocuk-köle-işçilerin terinden biriken artı-değer ile dokunan, kıblesi Guantanamo'da işkence tezgâhları kuran özel güvenlik şirketlerini icat eden Amerikan düşünce kuruluşlarıyla aynı olan, duasının başına aç çocukları değil helalinden finans şirketlerini koyan ve Hüseyin'in altı aylık Ali Asgar'i Kerbela'da bir yudum su için havaya kaldırdığı gibi Asya'da aç bebeklerini kaldıranlara karşı IMF'nin yanında saf tutanlar...
Ilımlı İslam böyle bir garabet olduğu sürece anlıyorum Londra'nın, Paris'in, Kahire'nin ve İslamabad'ın arka sokaklarında ılımlı olmayı hiç istemeyen, öfkesiyle tüm 'alışverişlerin' kalbinde patlatmak isteyen çocukları.

Eski örgüt üyeleri bulmak
Ve memleketimizde de mebzul miktarda pazarlamacısı ve inanmış misyoneri bulunan bu ılımlı İslam Guantanamo ve benzeri işkence merkezlerinin tükürdüğü öfkeli addamları 'rehabilite etmekle' görevlendiriliyor.
Onların görevi, öfkeli Müslümanları uyumlu olmaya çağıracak din adamları, eski örgüt üyeleri bulup ortaya çıkartmak.
Serbest pazar tezgâhının dağılmamasını isteyen bütün güçler onların sponsoru.
Görevleri, Müslüman- kapitalist iktidarları desteklemek ve kurban bayramlarında zenginlerin sofrasından düşen sakatatlara kanaat edecek uysal Müslümanlar üretmek...
Bunları bilen Müslümanlar var. Ama onlar örgütlenmeye kalktığında kimse onlara para vermiyor. Onlar örnek müslüman rolüne çıkan serbest piyasacı, ılık Müslümanlar kadar Müslüman sayılmıyor.
Ece Temelkuran, Milliyet, 12 Aralık 2008

10.12.08

Örnek Müslüman

‘Londra’daki ılımlı Müslümanlar, belediye imkânlarının köktenci Müslümanlar tarafından kullanılmasından şikayetçi oldular. Bu protestoların müslüman vatandaşlardan geliyor olması iyiye işaret...'
‘İnsanlık piyasalara feda olsun, kapitalizm sağolsun’ duasının mihrabı; ‘yerküre çok uluslu şirketlere seccade olsun; serbest piyasanın ezanları semayı doldursun’ ilahisinin baş terennümcüsü, The Economist dergisi yukardaki şekilde buyurmuş.
6-12 Aralık sayısında Avrupa ve Amerika’daki İslam üzerine üç parçalı bir çalışma yayınlayan dergi, yazılara Amerikan istihbarat örgütlerinin bir süredir tartışılan kehanetiyle bakıyor.
Yapılan projeksiyona göre Avrupa şehirlerindeki İslami yaygınlaşma herhangi bir ekonomik daralmayla birlikte 2025 yılına kadar ‘gergin ve stabil olmayan durumlara’ yol açabilir. Derginin alttan alta önerdiği çözüm, tabii ki ılımlı İslam.

Virütik Müslüman
Müslüman toplumdan bu şekilde, yani ‘kontrol altında tutulması gereken virütik bir durum’ olarak söz edildiğinde, bütün dinlere karşı son derece mesafeli olan benim bile saf tutup İslami direnişe destek veresim geliyor.
Din için değil, o dine inanan ezilmiş, aşağılanmış insanlar için. Allah’a değil, insanlara inandığım için. Hele ana-akım Batı medyasında ‘iyi Müslüman, ılımlı Müslümandır’ baretmenliğini gördüğümde, o okumuş yazmış Batılının içindeki beyaz takım elbiseli, yelpazelenip duran kolonyalisti ifade etmek istiyorum. O kadar çaresiz ve zavallılar ki...
Radikal İslami örgütler adalet, insanlık, erdem, eşitlik, dünyayı değiştirmek, zalim efendileri yok etmek gibi tutkulu hedeflerden bahsederken onlar, Avrupa şehirlerinin gettolarındaki kalbi olan olan ve kız çocuklarına son derece uyuz bir ‘Uyum sağla!’ nutku atmaktan öteye geçemiyor.
Ama ‘ılımlı İslam’ anahtar sözcüğü meseleye kalp değil ‘kafayı çalıştır’ nahiyesinden bakan cemaatlere çok şey vaat ediyor çünkü...

Alan, satan ve razı
Müslüman toplumuyla Batılı toplum arasındaki sorunlar, mümkün olduğunca kafa kafaya gelerek değil, meselelerin etrafından dolanarak hallediliyor. Okullarda “helal et” sorunu çıkınca mesela, ‘laik menü’ uygulanıyor ve öğlen yemeğinde sebze çıkıyor.
Avrupa’daki Müslümanlar, yüksek minareli camiler yapıp ‘ezanlar inlemeli Rotterdam’ın üzerinde’ dediğinde bir biçimde belediyelerle Müslüman topluluk arasında pazarlıklar başlıyor.
Pazarlıkları ılımlı olanlar yürütüyor ve onlar ‘Bulandırma denizi, uyandırma kerizi’ sistemiyle çalıştıkları için herşey tatlı tatlı hallediliyor. Bu tatlı pazarlıktan hem ılımlı Müslüman memnun kalıyor hem Avrupalı.
Ne Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi façası, ne ılımlı İslam’ın abdesti bozuluyor. ‘Minareyi yüksek yap, ama’ diyor Avrupalı ‘altına kızlı erkekli oturulan bir toplum merkezi kur’.

Minareden taviz vermek
Eğer politika bir ‘taviz sanatıysa’ olup bitenler dinden ziyade politika kokuyor. Batı, bu politik pazarlık masasını açık tutabilmek için ılımlı İslam kavramını destekliyor.
Fetullah Gülen’in yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri seçilmesinin nedeni de bu. Dünyanın efendileriyle hem ticaret, hem ziyaret yapan ve Hıristiyanlarla Avusturalya’da ortaklıklar kurabilen bu cemaat sadece Türkiye’de değil dünyada ılımlı İslam’ın promosyonunu yaparak Batı ile Doğu arasındaki pazarlık platformunu ve örnek Müslüman profilini oluşturuyor.
‘Vay nasıl yaparlar?’ demiyeceğim. ‘Velev ki başörtüsü ideolojik olsun...’ diyen Başbakan’a tüm samimiyetimle katılıyorum. Zira baş örtmemek de ideolojik bir tavırdır ve din ile politika yapmak da bir haktır. Herkesin, İslami bir hayat savunanların da bu yönde politika yapma hakkı vardır.
Ama yapmıyormuş gibi yaptıklarında tıpkı Batılının içindeki kolonyalisti ifade eder gibi o ‘dindar amca’nın içindeki iletmeci-politikacıyı da ortaya sermek lazım.
Ama yine de bu acayip oyunu Avrupa’daki Müslümanların dağıtacağını, bu alveri tezgahını özellikle Avrupalı Müslüman kadınların bozacağını öngörüyorum. Anlatacağım...
Ece Temelkuran, Milliyet, 10 Aralık Çarşamba 2008

Başörtüsü takacağım...

Hadise, Viyana’da, Sınır Tanımayan Kadınlar (Women Without Borders) toplantısında cereyan etti. Toplantı, ‘köktenci şiddete’ karşı tüm dünya kadınları için düzenlenmişti. Türkiye’den ben davetliydim. Kolombiya’dan Endonezya’ya, Guatemala’dan Filistin’e, ABD’den Somali’ye, Irak’a kadar bütün ülkelerden birer kadın mevcuttu.
Kadınların hepsi bulundukları ülkelerde bilinen, doğru dürüst örgütlerin liderleriydi. Kosova’dan gelen Ego ile Kolombiyalı Anna Teresa uzlaşma komisyonlarının başında mesela. Hindistan’dan gelen hanımefendi en önemli kadın emeği örgütlenmesinin başında.
Hayatımda gördüğüm en sinik babaanne Robi, İsrail ve Filistinli anne babaların kurduğu şiddet karşıtı örgütün kurucusu ve yöneticisi. Ama toplantının esas itibariyle üç yıldızı var. 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların pilotlarından birinin annesiyle 11 Eylül kurbanlarını temsil eden anne ilk ikisi ve Hadiya.


Ilımlı İslam ilaç olamaz
30’lu yaşlarındaki Hadiya, iki yıl öncesine kadar Hizbul Tahrir üyesi. Örgüte on yıllık üyeliği var. Haliyle Hadiya dünyanın her yerinden gelen bu kadınlara radikal İslami örgütlenmelerle ilgili bilgi verecek ve örgütten nasıl çıktığını anlatacak. Anlattı da. Konuşmasında artık ‘ılımlı (moderate) bir Müslüman’ olduğunu birkaç kez tekrar etti.
Toplantının bu kısmıyla ilgili, ılımlı İslam kavramının Avrupalı entelektüellerle ilişkisini, Avrupalı Müslümanların bu meselenin taşıyıcılığını nasıl yaptıklarını, bu kavramın Ortadoğu ve Avrupalı Müslümanlar için değişen anlamlarını daha sonra yeniden yazmayı umarak bu bölümü atlıyorum.
Fakat dünyayı değiştirmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı, yerine Allah’ın kusursuz adaletini koymayı hedefleyen radikal İslamcı hareketlere karşı Batı medeniyetinin diyebildiği tek şeyin ‘Batı toplumuna uyumlu, ılımlı Müslüman bir vatandaş ol, ödülünü zamanla alırsın’ cümlesi olması acıklı bir durum.
Ilımlı İslamın Avrupalıların ve Amerikalıların umut bağladığı ilaç olmayacağını sadece Hadiya’ya bakarak söyleyebilirim.
Bir tarafta tutkuyu, adaleti, erdemleri vaat eden radikal bir hareket varken insanlara ideolojisiz bir uyumluluk seçeneği sunmak, benim durduğum yerden bakınca bile manalı değil. Radikal İslam ‘mana’ ve ‘eylem’ seçeneği sunarken Batılı toplum mühendisleri hâlâ sadece ‘manasızlık içinde sonsuz tüketim’ ve ‘eylemsizlik içinde sonsuz hazdan’ başka bir şey öneremiyor. Hadiya’yı dinlerken bunları ve daha fazlasını düşündüm.

Kadınlar şiddete karşı
Toplantı üç gün sürdü. Üç gün boyunca kendi ülkelerinde örgütçü olan bu kadınlar dünyayı köktenci şiddet karşısında nasıl örgütleyebileceklerini konuştular. Ve fakat kadınlar arasında şöyle bir hadise cereyan etti.
Almanya’dan gelen yazar Necla Kelek, kız çocuklarının okula başörtüsüyle gönderilemeyeceğini söyleyince ılımlı İslam yanlısı başörtülü kadınlar ve bu görüşe karşı çıkan Müslüman olmayan kadınlar minik bir protesto düzenledi. Başörtülü kadınlara destek olmak için başörtüsü taktılar ve fotoğraf çektirdiler.
Bunu yapan kadınlar Batı’lıydı, başörtülü olanı da olmayanı da. Velhasıl salonda giderek başörtüsü takmayanların özgürlük düşmanı olduğuna dair bir hava oluştu. Takanların gözleri takmayanların üzerinde gezinmeye başlayınca kendimi şunu söylemek zorunda hissettim:
“Ülkemde örtülü olmadığım için taciz edildiğim, dışlandığım yerler var. Acaba başörtülü arkadaşlar benim ötekileştirmeme karşı beş dakikalığına başörtülerini çıkarırlar mı?”

İnancını üstün görmeyen
Beni ayıplayanların oluşturduğu sessizlik uzayınca eklemek zorunda kaldım:
‘’Madem inanç özgürlüğünden, hiçbir inancın ötekileştirilmemesi gerektiğinden söz ediyoruz, sizin inancınız niye benim inançlarımdan daha kutsal?’’
Bunu, en basitinden bir ‘ezber bozan’ soru olarak soruyorum:
Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte.
Ve o zaman, ancak o zaman bunun adı dayanışma olacak. Soruyorum, var mı kendi inancını benimkinden üstün görmeyen, benim inançlarımı hakir görmeyen bir başörtülü kadın?
Ece Temelkuran, Milliyet, 5 Aralık Cuma 2008

7.11.08

Obama Başkan

Bir Ev Zencisi: Obama

MALCOLM X’i bilir misiniz?

Amerika’nın en deli fişek zencisiydi Malcolm X...
Hitabeti bir öfke sanatı olarak değil, kurşun sıkma sanatı olarak kullanırdı...
"Amerikan rüyası" demez, "Amerikan kábusu" derdi...
"Beyaz adam"la asla uzlaşmaz, uzlaşan zencilere de öfke duyardı...
Harlem sokaklarındaki zenci çocukların adamıydı...
Georgia’da pamuk tarlalarında çalıştırılan yoksul zencilerin adamıydı...
New York’ta zencilerin yaptıkları ilk gururlu ve delikanlı eylemi o örgütlemişti...
Günlerden bir gün...
Liderinin karıya kıza sarkan aşağılık bir adam olduğunu fark etti...
"Yapsa da liderimizdir" falan diyerek alçalmadı...
Fırlatıp attı adamı, bütün ilişkisini kesti...
Sonra?
Mekke’ye gitti, "hacı" oldu...
Ve sene 1964...
Bir konferans sırasında 16 kurşunla can verdi...
Amerika’nın bütün zencilerinin kalbine gömüldü...
Öldüğünde meteliksizdi...


* * *

Malcolm X, beyazlarla uzlaşmaya giren zencilerden nefret ederdi...
Bir televizyon programında, kendisini "Çok sertsin... Çok öfkelisin..." diye eleştiren "uzlaşmacı zenci"ye şu unutulmaz cevabı vermişti:
"İki çeşit zenci vardır: Tarla zencisi, ev zencisi...
Ev zencisi, efendisinin gönüllü hizmetçisidir...
Efendisini o kadar benimser ki, efendisi hasta olsa ’Hasta mıyız patron?’ diye sorar...
Efendisinin evinde yangın çıksa, söndürmek için ilk ev zencisi koşar... Efendisinin artıklarını yer, eski elbiselerini giyer...
Tarla zencisi ise efendisine hizmette gönülsüzdür...
Efendisine karşı hep öfkelidir...
Kaytarmaya bayılır...
Bulduğu ilk fırsatta kaçar...
Ben tam bir tarla zencisiyim."


* * *

1964 yılında "tarla zencisi" Malcolm X’i 16 kurşunla delik deşik edip yere seren Amerika, 2008 yılında "ev zencisi" Obama’yı "başkan" yaptı...
Ne dersiniz?
Ne kadar sevinsek az mı?

En fanatik Obamacılar

CENGİZ ÇANDAR
Obama seçilince o kadar sevindi ki, "Çandaroğulları sülalesi"nden geldiğini bilmesek, "Galiba kökeninde Detroit’li bir zenci sülale var" diyeceğiz... Durum şudur: Bir zamanlar Ayetullah Humeyni ile Turgut Özal için yazdığı "şiir gibi", "destan gibi" yazıları şimdi Obama için yazıyor...

HASAN CELAL GÜZEL
28 Şubat’tan sonra "Türkiye’nin Martin Luther King"i olmak için epey çaba sarf eden, hatta bu uğurda Ayaş Cezaevi’nde hapis yatan Güzel, Obama’ya tam destek vererek Martin Luther’e selam sarkıtıyor...

İLTER TÜRKMEN
Geçen salı CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de şakayla karışık "en fanatik Obamacı" olduğunu kabul etti... O kadar fanatikti ki, "McCain’in hiç mi iyi tarafı yok?" sorusuna, yine şakayla karışık "Var, karısı çok güzel" yanıtını verdi... Kendisini diğer fanatik Obamacılardan ayıran özelliği ise şu: Fanatizmiyle dalga geçebiliyor...

MEHMET ALTAN
Obama’nın "değişim" sloganına kendisini o kadar kaptırmış ki, "Ne değişimi?" ya da "Obama gelse ne değişecek?" diye mızıkçılık yapanlara, "İkinci Cumhuriyet de neymiş?" diyenlere karşı kullandığı öfkeli üslubu kullanıyor...

YASEMİN ÇONGAR
Obama’nın seçilmesine o kadar sevinmiş ki, "Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan" tadında, yani "Başkan seçildi Obama / Sevinçten ağladı zenciler bu duruma / Zenci analar ağladı / Zenci bebeler ağladı" havasında bir makale attırmış...
Ahmet Hakan, Hürriyet, 7.11.2008


* * * * * * * *

Obama sadece Obama değildir!

Ne olursa olsun. İster Amerika’nın kendini dünyaya yeniden pazarlama taktiği olsun, ister yeterince siyah olmasın. Ağladın mı ağlamadın mı arkadaş! Filinta gibi siyah derili kardeşimiz kalbimizin tellerini tirim tirim titretmedi mi!
Bir an için ‘Ulan?! Yoksa?!’ diye şöyle en şokellasından bir umut gelip geçmedi mi içinden! Ben buna bakarım. Zira Obama, sadece Obama değildir!
Obama, kendisinin de mükemmelen ifade ettiği üzere, ‘Evet, yapabiliriz!’ duygusudur. Ve sırf bu yüzden Amerikan hegemonyasına karşı yazmadığını bırakmayan, ABD dış politikasına karşı eylemler örgütleyen bir kardeşiniz olarak diyorum ki Obama, Obama’dan fazlasıdır!

Zayıf takımın galibiyeti
O, Kuntakinte’nin zaferidir. O Kenya-spor’un dünyaya gol atmasıdır. Azgelişmiş ülkelerin içli çocukları olarak tuttuğumuz zayıf takımların galip gelmesidir. Kapıcı çocuklarının üniversiteyi bitirip doktor olmasıdır. Obama, zengin kızın fakir oğlanı sevmesidir. Söyleyeceğiniz o çok önemli laf boğazınıza tıkanıp gırtlağınızı acıttığında halden anlayan birinin çıkıp size yardım etmesidir. Obama, apartman çocuklarının topunun patlaması sonunda sokak çocuklarından patlak toplarıyla oynamak için istemesidir. Obama, Münir Özkul’un fabrikatöre ‘Ben Yaşar Usta...’ diye başlayan o repliği söylemesidir:
‘Eğer bu çocukların başına bir şey gelirse, çeker seni vururum, sonra arkama dönüp bakmam bile.’
Obama, siz işten atılırken istifa eden arkadaşlardır. Siz disipline verilirken sizinle birlikte kalkıp suçunuzu paylaşan dostlar. Obama, ‘Olmaz, mümkün değil’ dediğinizde ‘Kaybedecek neyimiz var? Batarsak beraber batarız diyen sevgilinizdir.
Ve bu yüzde işte bu siyah kardeşimiz önceki gece bütün dünyaya sözler verirken gözleriniz öyle dolu dolu izlemiş bulunuyorsunuz. O bol miktarda dişle dolu olan gülümsemesini dünya için iyi bir işaret olarak hissedip içinizden incecik bir tel gibi umudu geçirmiş bulunuyorsunuz.
Hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünseniz bile içinizden böyle bir şey geçmesi yeter. Obama’nın önemi ise şudur:

Küresel iç titreme...
İçinizden geçen bütün her şeyi Kenya’nın bir köyündeki bir kadın, Washington’daki bir adam, Paris’teki bir genç kadın ve Kuala Lumpur’daki bir genç adam da içinden geçirdi. Sizin nasıl gözünüz dolduysa onlar da aynı şekil. Bu, Obama’dır. Obama, sadece Obama değil yarattığı küresel iç titremesidir. Bu da dünyanın başına sık sık gelen bir şey değildir.
Hayatımda ilk kez bir Amerikalının yerinde olmak istedim. Muhtemelen Jessie Jackson gibi zırıl zırıl ağlar, Oprah Winfrey gibi bas bas bağırırdım. Ve en çok ülkeme yeniden inandığım için sevinçten çıldırırdım. Biri gelse. Bu ülkeye de biri gelse ve yeniden inandırsa bizi iyi insanlar olabileceğimize diyorum şimdi. Biri gelse ve biz de desek ki:
‘Evet, yapabiliriz!’
Obama işte dünyaya dalga dalga bu hissin yayılmasıdır. Herkesin kendi ülkesi için o birini atamaya başlamasıdır. Bu siyah kardeşimiz öyle ya da böyle dünyanın vicdanını gıdıklamıştır. Dünyanın bu tarafından ‘Thanks man!’ diyoruz kendisine. Sağ olasın Obama!
Ece Temelkuran, Milliyet, 7 Kasım 2008

14.9.08

Sigara ve mozaik

Susan Sarandon, esas kız. Orta yaşını geçmiş, evli bir kadın. Yıllar sonra öyle oluyor böyle oluyor, çocukluk aşkıyla karşılaşıyor. Bir sebepten bu ikisi bir araya gelememişler. Meğerse adam buna mektup yazmış da tam o sırada bizimkisi nikâha mı gidiyormuş öyle bir şey. Velhasıl bir biçimde ikili, arabada ilk kez yalnız kalıyor.
Kadın kafayı hafif yollu çatlatmış. Arabayı gazlıyor ve otobandan geçmekte olan trenin önünden geçiyor. Arabayı durduruyor ve bir sigara yakıyor. İlk kez konuşacaklar artık. O an geliyor ve biz Susan Sarandon'ın yüzünü, adama nasıl baktığını, gözlerinin ne dediğini filan, hiçbir şey göremiyoruz. Neden? Çünkü sigarayı öyle bol bulamaç mozaiklemişler ki, kadıncağızın yüzü sisler ardında.

Sigaraya el bezi
Sigara belasına kurban giden tek film bu değil tabii. Geçenlerde İspanya İç Savaşı'nı anlatan 'Ülke ve Özgürlük' filminde de olay savaşta geçtiği için doğal olarak sık sık sigara tellendiriliyordu. Filmin bir kısmını buzlu camın arkasından izledik velhasıl. Millet ölüyor, tartışmalar yaşanıyor, kaçışma koşturma derken bu hengâmenin arasında bir manyak sanki koşturup koşturup kahramanlarımızın ağzını siliyor el bezleriyle. Öyle fantastik bir vaziyet.

Hatırla ey tiryaki!
Sigarayı bırakmış biri olarak söyleyeyim, ben bu kadar sinirsek bir sigara karşıtlığına katlanamıyorum. Bu mıncık mıncık fikirlerin de sigarayı bırakmış, dönme radikalizminden mustarip kişilerce icat edildiğinden ciddi olarak şüpheleniyorum. Sigarayı bırakınca bazı insanlara bir acayiplik geliyor zira. Sanki vaktiyle gece yarısı sigara bittiğinde tabladaki izmaritleri karıştıran kendisi değil. Sanki son sigara kırılınca, yerdeki su birikintisine düşünce ağlamasına ramak kalan başkası. Neyse...
Sigara içenlerle içmeyenlerin karşılıklı olarak birbirlerine yaptıkları işkenceler muhtelif tabii. Hatırlıyorum da ilk bıraktığım sırada en yakın arkadaşlarım bile, farkında olamadan bir davaya ihanet etmişim gibi davranmışlardı bana.
Öyle oluyor, sizden çok onlara dert oluyor bu sigara meselesi. Hatta elim kazara sigaraya doğru gittiğinde Ayşe ve Ayşegül'ün birer atmaca gibi üzerime atlayışları vardır ki, unutamam bütün meyhane bize bakmış ve sanırım birçok insan elimde bir tabanca olduğunu ve tetiği çekmek üzere olduğumu sanmıştı.
Biri sigarayı bırakınca velhasıl bir grup insanın dengesi fena halde sarsılıyor. Bir kader birliğini bozmuş oluyorsunuz. Giderek illegal bir etkinlik haline gelen sigara içme eyleminde onları yarı yolda bırakmış oluyorsunuz. Kutluyorlar, 'Ay! Ne güzel. Keşke ben de...' filan diyorlar ama gözlerinde o küçük nefreti okuyorsunuz:
'O da beni yalnız bıraktı!'
Sigarayı bırakanların da içmekte olanlara yaptığı işkenceler sayısız elbette. Ama bence en korkuncu şu mozaikleme hikâyesi. Tiryakileri ekrandan ve hayattan silmeye çalışmadan önce hatırlayınız. Sigaranın o ilk nefesini hatırlayınız.

Ece Temelkuran, Milliyet, 13 Eylül 2008