17.7.20
6.5.18
6 Mayıs
Okuyan
anne
saat
15:19
Labels:
anma,
anti emperyalizm,
Deniz,
geçmişi unutmamak,
Türkiye tarihi
28.2.18
Cumhuriyet'in diktiği ağaçlar bir bir sökülüyor... İşte Türk şekeri
“Cumhuriyet kurulduğunda çayımıza atacak bir topak şekerimiz yoktu. Çayı üzümle içerdik. Cumhuriyet’in ilk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atılmasına rağmen Cumhuriyet’in ilk şekeri Alpullu’da üretildi. Montaj 11 ayda bitirildi ve 26.11.1926’da işletmeye açıldı, ilk Türk şekeri
üretildi.”
28.11.1926’de Ulus gazetesi yazar ve milletvekili Ahmet Ağaoğlu o günü şöyle anlatır:
“İşte 30 bin dönümlük geniş bir ovada muazzam bir anıt. Bacalarını semaya kadar yükseltmiş, bölgeye can vermiştir. Kayışlar sürünüyor, çarklar dolaşıyor, makineler inliyor, yüzlerce küp hareket ediyor. İşte Türk şekeri. Herkes oraya koşuyor, bir çimlemik alıyor ağzına koyuyor. Ah ne tatlı şeker, herkesin yüzünde bir sevinç, kalbinde heyecan. Bu Türk’ün, Trakya’nın şekeri.”
Hülya ve evham deyip geçmeyiniz. Hülyasız milletler cansız kapılardır. İstiklal Savaşı da, Ankara-Samsun şimendiferi de, şeker fabrikası da bir hülya idi.
Bütün bu hülyalar hakikat olmuştur. Gazi’nin dehası ve yüksek iradesi bize rehberken başarılamayacak bir iş kalmayacaktır.”
Eski köylü, yeni sanayi işçisi Emrullah Beydeli’yi (1913) dinleyelim:
“Fabrikaya girende 15’inde idim ama pelvandım ha nah bilekler büle büle. Gazi demiş kalkınacak memleket. Kuruldu ya fabrika mektepse mektep geldi, ziraatsa ziraatin hasını öğrendik. Benim babam ilk pancar dikenlerdendir. Macar ürgetti bize. Tarla işte büle büle sulanacak, büle büle dikilecek...
Fabrika Trakya düzünde yalnız iş değildir, ilimdir be yav ilim. Fabrikanın mektebi vardı. Paraysa girdi köylünün cebine. Miskin otururduk kahvede sekiz ay. Olduk burada işçi. Değil öyle ırgat, rençper, sanayi işçisi olduk be yav. A be elektrik gördük biz Alpullu’da... Hafta sonu gittim köye dedim babama ‘Görmüşüm cenneti koca ova kesmiştir ışığa’. Bir gün de anamı götürdüm. Gördü anam elektriği şaşırdı zavallı.”
500 DÖNÜM ARAZİSİ VAR
500 dönüm arazisi bulunan Türkiye’nin ilk şeker fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın, Emin Halebak’ın (Lüleburgaz) gerekirse fabrikayı alabileceğini duyurmasından sonra Hasan Akgün’ün (Büyükçekmece) çağrısı üzerine ve Trakya Belediyeler Birliği ve Tekirdağ Belediye Başkanı Kadir Albayrak’ın daveti üzerine, Trakya’daki tüm CHP’li belediye başkanları Tekirdağ’da bir araya geldi. Kadir Albayrak (Tekirdağ), Emin Halebak (Lüleburgaz), Fehmi Altayoğlu (Hayrabolu), Saim Kırcı (Alpullu) ve Enis İşbilen’den (Uzunköprü) oluşan bir komisyon kuruldu. Belediye başkanları, Alpullu’ya talip olacaklarını ortak bir deklarasyonla ilan ettiler. Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak’ın da katıldığı toplantıda Hasan Akgün (Büyükçekmece), Türkiye’nin ilk şeker üreten fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesinin hukuki yollarla engellenmesini, engellenemezse Trakya halkı adına fabrikayı Trakya Belediyeler Birliği’nin (TBB) üstlenmesi kararı aldığını duyurdu.
Başkan Akgün “Fabrikada pancar şekeri üretimine devam edilmesini istiyoruz, ayrıca fabrika kampusu içinde bulunan tarihi mekânların da açık hava müzesi biçiminde korunması kararlılığındayız” dedi.
Okuyan
anne
saat
11:31
Labels:
ağaçlar bir bir sökülüyor,
Atatürk,
Hürriyet,
Türkiye tarihi,
Yalçın Bayer
22.11.17
‘İyi bir tek adam’dan ‘kötü bir tek adam’a
Sonra gün gelir tüm suç ortakları gibi birbirlerine düşerler.
Eteklerinin altında paylaşamadıkları ganimetler...
Dillerinin altında asla itiraf edilmeyecek kirli ilişkiler.
Hangi iktidar hangi iktidarla neden ve ne zaman müttefiktir?
Zamanında neye karşı ve ne uğruna birleşilmiştir?
Bu arada onların güç birliği yüzünden karşılarındakilerin başına neler gelmiştir?
Yollar hangi çıkar için kesişmiştir, bu çıkar için neler feda edilmiştir?
Bu süreçte görmezden gelinen, gözden çıkarılan, başına iş açılan kimdir, nedir?
Sonra ne olmuştur da her şey değişmiştir?
Asıl suç nedir, asıl suçlu kimdir?
Niyetlerin vardığı noktada yargılanması gereken nedir?
Devletleri ayakta tutmak ve ekonomileri kollamaktan başka bir kaygısı olmayan resmi hukuk, bunlarla hiç ilgilenmez.
Bunlar, felsefenin meselesidir ve iktidarların felsefeyle işi olmaz.
İktidarlar hukukun sisteme hizmet eden ve tıkır tıkır işleyen matematiğini severler.
Bir artı birin iki etmesiyle ilgilenirler.
Matematiğin işaret ettiği sonsuzluğu ve o sonsuzluğun barındırdığı sınırsız olasılığı işlerine gelmediği için göz ardı ederler.
Hukuk meseleye girmesi gereken yerden, ortadan girer, fazla oyalanmadan çıkması gereken yerden, kestirmeden çıkar.
Bu pratiklik her zaman iktidarların işine yarar.
Halklar, insanlar, bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, hatta adalet bile hukukun ekseninde değildir.
Asker nedir, savaş nedir, sınır nedir, tehlike nedir, tehdit nedir?
Evrendeki yaşamsal kaynaklar nasıl paylaşılmalıdır?
Para ne işe yarar, para için neler yapılabilir, neler yapılamaz?
Bir kısım halkların refahı için bir kısım halkların felaketi şart mıdır?
Bu rezil döngü kader midir, olacak iş midir?
İnsanın değil sistemin ihtiyaçlarına, taleplerine ve gereklerine göre şekillenen hukuk bu soruları sormaz.
İktidarların kirli niyetleriyle ilgilenmez, aksine onları meşrulaştırır ve mevcut güçler dengesi üzerinden kendince o güçleri gözeten en mantıklı dili kullanarak mahkemeler kurar.
Şu anda mahkemenin hedefindeki bu ülkenin diplomasisi ve bürokrasisi haklı olarak panikte.
Silahlar çekilecek, dişler gösterilecek, tehditler havalarda uçuşacak, kozlar paylaşılacak, dengeler hep olduğu gibi bir bozulacak, bir kurulacak....
Bu süreçte suçlar, suçlular, ithamlar ve itirazlar, aslında bambaşka anlamlar taşıyacaklar.
Ama kimse bu anlamları konuşmayacak.
Delirmiş, gözü dönmüş, ağzı köpürmüş iktidarlar kendi paylarını başkalarına kaptırmamak için, adı hukuk olan ama haktan yana olmayan sistemlerin içinde yine kaçak dövüşecekler.
Bu arada yakılıp yıkılmış evler, dağılmış aileler, savaş hukukunun onayıyla işlenmiş cinayetler, üst üste yığılmış cesetler...
Silahlar ve silahlar ve silahlar.
Mezarlar ve mezarlar ve mezarlar.
Paralar ve paralar ve paralar.
Hayatın tam ortasında mültecilerin kan ve kemiklerinden müteşekkil adacıklar.
Ortadoğu’yu yakıp yıkan, savaşı doğal insanı da yok sayan, her türlü güç için kimsenin gözünün yaşına bakmadan kapışan, bunu da kendi hukukuna emanet sahte bir adalet çadırında yapan iktidarlar tepiştikçe...
Devletlerin vahşiliği büyüyecek ve o vahşetin zehrinde, insan küçülecek, küçülecek, küçülecek.
Uygarlık tarihinde iktidarlar ilk kez tepişmiyor, irili ufaklı güçler ilk kez kapışmıyor, insan insana bunu ilk kez yapmıyor.
Sadece bir zamanlar bağımsızlıktan güç alan “iyi bir tek adam”ın benzersiz dehası sayesinde bu ezeli sistemin içinde felaketin eşiğinden dönen şu coğrafyası lanetli ülke...
Yakın zamana kadar bağımlılıktan medet uman “kötü bir tek adam”ın sıradan hırsları yüzünden bu defa fena yalpalıyor.
Hikâye, dünya yıkılırken ülke kurtarandan, hazin bir şekilde, kendi yıkılırken ülkeyi de yakana doğru hızla evriliyor.
Okuyan
anne
saat
21:02
Labels:
ABD,
Cumhuriyet,
Hukuk dersi,
Mine Söğüt,
tek adam,
Türkiye tarihi,
yeni dünya düzeni
27.7.17
İşte Cumhuriyet davasında Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni
Sözlerime 3 yıl önce, 2014’te yayımlanan ‘Paralel Yürüdük Biz Bu
Yollarda’ isimli kitabımın önsözünden bir alıntıyla başlayacağım. AKP ve
Gülen Cemaati arasındaki mafyatik iktidar ortaklığının nasıl
dağıldığını anlatan bu inceleme-araştırma kitabımın önsözü şöyle
başlıyor:
“Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. ‘Yeni Türkiye’ denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu iki güç; AKP ve Cemaat ayrıştı.
Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hakim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmeye çalıştıkları devleti ele geçirmek isteyen güç odakları.
Uzun vadede söz sahibi tek güç olacaklarını düşündükleri devletin otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler.
Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının, ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretiydi.
Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.”
Tek failinin Gülen Cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından önceden bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var. Üzerinden bir yıl geçtiği ve çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen kuşkular azalmak yerine giderek arttı. İhtiyaç duyulan ‘Kontrollü Kaos’ için yol verildiği zannına kapılmamıza neden olan birçok emaresiyle karanlıkta kalması istenen 15 Temmuz Darbesi son 10 yıla yayılan sahte tarih yazımının da en önemli kilometre taşı oldu. İçinde sıklıkla geçen “demokratikleşme-sivilleşme” sözcükleriyle, yalanlarla kurgulanmış bu sahteliğin tek gerçeği ise darbecilerin katlettiği insanlar oldu.
Darbenin karanlıkta bırakılmak istenen yanlarına dair sorular sormamız, ‘Kontrollü Kaos’ dememiz boşa değil. Kalkışmanın hedefindeki kişi Recep Tayyip Erdoğan henüz ülke kan gölünün ortasındayken niyetini açık eden cümleyi ağzından kaçırmış, “Bu darbe bize Allah’ın bir lütfudur” demişti. Lütuf denilerek kastedilenin ne olduğunu hep birlikte gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Hakikati dile getirenlerin, suç düzenine itiraz edenlerin, gasp edilen haklarını talep edenlerin seslerinin kısılıp boğulmaya çalışıldığı ve giderek koyulaşan karanlık günlerden geçiyoruz. Kısaca özetlemekte fayda var.
Darbe engellenmesine engellendi ama ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile temel hak ve özgürlüklerin tümü askıya alındı.
Onbinlerce insan ‘Darbecilik-FETÖ’cülük’ suçlamasıyla gözaltına alındı, 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu.
Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) devletin ve toplumun Türk-İslamcı bir biçimde dizaynına hız verildi. ‘Bizden olanlar – olmayanlar’ ayrımının tek ölçüt kabul edildiği kuşkularını haklı çıkaran uygulamalarla kamudan tasfiyeler başlatıldı. 110 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Güvenlik, yargı, eğitim gibi devletin temel organları başta olmak üzere kamuda doğan boşluk liyakatin değil biat etmenin temel alınmasıyla AKP kadrolarınca dolduruldu.
Yıllarca öğrenci yetiştirmiş bilim insanları, öğretmenler bir anda ‘terörist’ olduklarına hükmedilerek işsiz bırakıldılar. Hakkı olanı geri almak için mücadelesini açlık greviyle sürdürenlere dahi yanıt hapishane oldu.
Fiili olarak ortadan kalkmış olan güçler ayrılığı prensibini resmi olarak da ortadan kaldıracak düzenlemelerin yolu OHAL koşullarında, sandık güvenliği olmadan yapılan şaibeli bir referandumla açıldı.
Türkiye’de her zaman sorunlu olan, istisnai örneklerle varlığını kanıtlamaya çalışan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kendilerini iktidarın menfaatlerine memur tayin eden hakim-savcılar eliyle tamamen ortadan kalktı. Tutuklama terörüyle gasp edilen kişi özgürlüğünün ihlali, geçerli 6 milyon oy sahibinin iradesini temsil eden Meclis’in üçüncü büyük partisine de uzandı. HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri ve yine seçilerek göreve gelmiş birçok belediye başkanı esir edildi. Ve hatta bu tutuklamaların yolunu açan düzenlenmeyi “teröristleri koruyorlar” tezviratı yapılacak korkusuyla onaylayan ana muhalefet partisi CHP’nin bir vekiline kadar vardı tutuklamalar.
Bir çok sivil toplum örgütü kapatıldı. Hak savunucuları tutuklandı. Onlarca şirkete el konuldu.
Darbenin engellenip demokrasinin taçlandırıldığı söylenen ülkede yazılı, görsel, işitsel yayın yapan onlarca medya organı kapatıldı. Soruşturma, dava, tutuklama tehditleri ve ekonomik baskılara rağmen hâlâ direnmeye çalışan birkaç gazete ve bir avuç gazeteciyi saymazsak hakikati perdelemeden yayın yapan tek bir medya organı ve gazeteci kalmadı. 150’den fazla gazeteci de hapislere tıkılınca Türkiye yeniden ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ ünvanına kavuştu. Öyle ki; Türkiye tek başına, diğer bütün ülkelerin hapishanelerinde tutulan gazetecilerin toplamından daha fazla esire sahip konumunda.
Hapiste olmadığı halde tutuklu bulunan, yani sansür ve otosansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha da karamsar bir hal alıyor. Sansürün koyu gölgesi nedeniyle farklı sermaye gruplarının sahipliğinde yayın yapan çok sayıda medya organı bulunmasına rağmen tek sesli yayıncılık anlayışı tüm ülkeye hakim olmuş durumda.
Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.
Medyanın durumu böyle olunca, siyasal eleştiri mecrası olarak sadece sosyal medya araçları kalmış oldu. Eğer erişim engellenmemişse, eğer internet devlet sansürüyle kesilmemişse, eğer AKP’nin kadrolu internet trolleri ve muhbir vatandaşlarının ve savcılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yazmamışsanız eleştiri hakkınızı kullanmanın önünde bir engel yok. Ancak, bu hakkınızı kullandığınızı için tutuklanmayacağınızın garantisi de yok.
Engellenmiş bir darbe kalkışması sonrasında memleketin içerisinde bulunduğu karamsar tablonun kısa özeti böyle. Aslında bu kadar laf kalabalığını tek bir cümleye sığdırmak da mümkün:
15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu.
Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor:
“Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini ele geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.”
Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?
Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ele geçirilmedi mi?
OHAL ve KHK’ler aracılığıyla devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışmıyorlar mı?
Devleti ve ülkenin kaynaklarını talan etme niyet ve kararlılığında, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmeye çalışmıyorlar mı?
İşte bu nedenlerle Gülen Cemaati’nin en büyük yenilgisi olan 15 Temmuz Kalkışması, aynı zamanda en büyük zaferidir.
Çünkü, Fethullah Gülen’in idealize ettiği devlet, toplum ve fert modeli 15 Temmuz kalkışması sonrasında hayata geçirilmiş oldu. İnşa süreci hızla devam eden ve demokrasinin yanında yer alan herkesin karşı çıkması gereken sistem kimin elinde olursa olsun, patenti Fethullah Gülen’dedir.
Tam da bu nedenle Fethullah Gülen ve cemaati ne istediyse, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vermiştir.
Şimdiyse, kanlı bir kalkışmanın ardındaki güçlerden birisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen Cemaati’nin, FETÖ diye anılan bir canavara dönüşmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar.
Suçlu olduklarını söylemeyelim, gerçekleri anlatmayalım istiyorlar.
Darbecilerce katledilenlerin kanlarını ucuz ve sığ bir siyasetin demagoji malzemesi yapıyorlar.
Çünkü gücü elinde tutanların tek bir amacı var: Totaliter iktidarlarını her ne olursa olsun sürdürmek.
Ve bunun için her türlü kötülüğü yapacak, herkesten vazgeçebilecek bir ruh halinde olacaklar. Uzun iktidar yolculukları, birlikte yola çıktıklarından birer birer vazgeçtiklerinin örnekleriyle dolu bir tarihi barındırıyor. İşlerinin bittiğini düşündüklerini, kullanım süresi dolanları, ihtiyaç kalmayanları geride bırakıp yollarına devam ettiler. Destekçilerinden, işbirlikçilerinden, suç ortaklarından ve hatta dava arkadaşlarından vazgeçtiler. Elbette kalanlara da, saflarına ekledikleri yeni kullanışlılara da sıra gelecek.
Medyanın neredeyse tamamını iktidarlarının borazanı haline getirenler, suçlarını ve kötü niyetlerini ortaya koymakta diretenleri ise hapsederek susturmaya çalışıyorlar.
Korkacağımızı, susacağımızı sanıyorlar. Bir kez daha yanıldıklarını göstermek için anlatmaya devam edelim…
45 yıllık geçmişi bulunan Gülen Cemaati’nin, ilk 30 yılda tamamladığı devlet içindeki yatay örgütlenmesinin dikey bir gelişim seyri izlemesi ise son 15 yılda tamamlandı. İktidarına gayrı resmi ortak olduğu AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla Gülen Cemaati’nin, adeta devleti kendisine paralel hale getirmek için önünde engel kalmadı.
Cemaat, polis ve yargı teşkilatları ile ordudaki operasyonel birimlerde hayli güç biriktirmişti. AKP iktidarıyla birlikte stratejik mevki ve makamlara yerleşmek de zor olmadı. Sonrasında ise, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif ve rakip olabilecek aktör, kişi ve kurumlar tasfiye edilerek, kendilerinin önceliklerini belirleyen bir nüfuz alanına kavuşmuş oldular.
Doğru ifadesiyle söylersek, Gülen Cemaati’nin devlet ve toplum için en tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, “Ne istedilerse veren” ve “yaptığı yardımlar için af dileyerek” suçunu da itiraf eden Recep Tayyip Erdoğan ve 15 yıldır tek başına iktidar olan AKP’dir. Dolayısıyla 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar.
Birkaç somut örnekle açıklayacağım ancak öncesinde bir anımsatmada bulunmakta yarar var.
Ergenekon ile başlayıp Balyoz, Askeri Casusluk ve başka birkaç soruşturma ile sürdürülen bir dizi kumpas davasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinden Gülen Cemaati mensubu olmayan çok sayıda subay tasfiye edildi. Tutuklanmaktan kurtulanların terfileri bile çeşitli haysiyet cellatlıklarıyla engellendi.
O dönemde başbakan olan Erdoğan, kendisini bu davaların savcısı olarak ilan etmişti.
AKP hükümeti de siyasal onay makamı olarak bir yandan hukuksuzluklara suç ortaklığı yaparken, öte yandan kumpasların faillerine yönelik eleştiri ve suçlamalara karşı da kendini siper etmişti.
Şimdiyse, o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar.
O dönemde cemaatin komplolarıyla hapsedilen, AKP-Cemaat ortaklığının medyadaki tetikçileri tarafından infaz edilmeye çalışılan çok sayıda kişi vardı. Bu kişilerden, aralarında gazetecilerin de olduğu bazılarının, AKP’nin suçlarının gizlenmesinin kolaylaştırıcısı/ortağı haline geldiğini, hatta bu dönemin haysiyet celladı olarak sahnede bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim.
Konumuza dönersek, Gülen Cemaati söz konusu kumpas davalarıyla TSK’deki terfi listesi ve sırasını menfaatleri ve amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi mensuplarının önünü açmış oldu.
TSK’de Cemaat mensubu olmayan subaylar elbette bu davalarla saf dışı bırakılanlardan ibaret değildi. Kalanların saf dışı edilmesi için Cemaat’in yardımına koşan yine AKP hükümeti oldu. Hem de aralarındaki savaş sürerken.
Bakalım neler olmuş…
2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirilmişti. Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Kumpas davalarıyla yaratılan korku iklimi ve TSK’nin yaşadığı itibar kaybı nedeniyle istifalar yaşandı.
Bu ilk yasal değişiklikten sonra gerçekleşen önemli bazı düzenlemeler ise ilginç bir şekilde AKP ve Cemaat arasındaki savaş başladıktan sonra yapılmıştı.
AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı bir meydan muharebesine çeviren ve aralarındaki ilişkiyi onarılamaz biçimde koparan 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk soruşturmalarıydı. Suriye iç savaşında rejim karşıtı olarak çarpışan bazı selefi cihatçı gruplara silah ve mühimmat yardımı yapıldığını kanıtlayan MİT TIR’ları operasyonları da bu süreçte gerçekleştirilmişti.
İşte ilişkilerin böylesine kopuk olduğu bir dönemde bazı AKP milletvekillerinin talep, öneri ve oylarıyla gerçekleşen yasal değişiklerle TBMM’de askerlikle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.
İlkin 11 Şubat 2014’te Meclis’in çoğunluk gücü olan AKP’nin benimsemesiyle yapılan düzenleme ile TSK’de terfiler 1 yıl öne çekildi. Böylece aralarında çok sayıda Cemaat mensubu olan 4 yıllık albaylar ve 3 yıllık generaller de terfi kapsamında Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) dâhil edilmiş oldu. Düzenlemeyle aynı zamanda, Cemaat mensubu olmayan ve YAŞ kararlarında terfi alamayan generaller de bu şekilde emekli edilerek TSK dışına çıkarılmış olacaktı.
İkinci değişiklik 2 ay sonra gerçekleşti. 12 Nisan 2014’te yürürlüğe giren TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği’yle ordudan ihraçları değerlendirmek üzere yeni Yüksek Disiplin Kurulları oluşturuldu. Bu kurulların çalışma esaslarını belirleyen Subay Sicil Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik, irticai faaliyetler nedeniyle TSK’den ihraçların önünü kesiyordu.
Bir diğer değişiklik 37 AKP’li vekil tarafından 30 Aralık 2015’te Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Bu kanun değişikliğiyle, albaylıktan generalliğe terfi için bekleme süresi 4 yıla indirilmiş oluyordu. Bu şekilde, Cemaat mensubu olan ancak terfi sırası gelmemiş albayların general olmasının da yolu açılmış oldu.
Son değişiklik 6722 sayılı TSK Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’du.
1988 ve daha önceki yıllarda Harp Okullarından mezun olmuş subaylar, Gülen Cemaati’nin örgütlüğünün en zayıf olduğu gruplardı.
Sözkonusu yasa değişikliği de, orduda hizmet süresini 28 yıla indiren düzenlemeler öngörüyordu.
Böylece Cemaat, kendisinden olmayan subayları en çok syıda bulunduğu üç devreyi birden topluca emekli ederek TSK dışına çıkarmış olacaktı.
15 Temmuz darbesi girişiminin en önemli aktörleri oldukları öne sürülen generaller Mehmet Dişli ve Mehmet Partigöç’ün hazırladığı bu tasarının, bir madde hariç tümünün, yasa kabul edilir edilmez yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. 2016 Ağustos Şurası’ndan sonra yürürlüğe girmesi öngörülen ise, Cemaat’in en az örgütlü olduğu 1988 ve önceki yıllardaki mezunları kapsayan üç devrenin birden toplu olarak emekli edilmesiyle ilgili maddeydi. 23 Haziran 2016 gecesi, tasarının Meclis’teki görüşmeleri sırasında AKP Grubu’nun verdiği bir önergeyle, o maddenin de kanun çıktığı anda yürürlüğe girmesi sağlandı.
AKP hükümetinin sınırsız desteğiyle yürütülen kumpas davaları ve yine hükümet eliyle yapılan yasal düzenlemelerle Gülen Cemaati’nin TSK içinde hedeflediği tasfiyeler büyük oranda gerçekleşmiş oldu. Bunların ne anlama geldiğini de 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo gösterdi.
CHP’nin hazırladığı, “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe” başlığını taşıyan, TBMM 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik muhalefet şerhini içeren raporundan yapacağım alıntı söylemeye çalıştığımı daha anlamlı kılacak.
Raporda yer alan bilgilere göre, kumpas davalarından sonraya rastgelen 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla terfi eden generallerin neredeyse tamamı FETÖ üyesi olmakla suçlanıyorlar. Biraz önce anlattığım AKP hükümetinin yaptığı yasal düzenleme ve değişikliklerden sonraki döneme rastgelen 2014 ve 2015 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan generalliğe terfi edenlerin de yüzde 80’ine aynı suçlama yöneltilmiş.
Bu arada 1985’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiasıyla toplamda 400 personelin TSK’den ihraç edildiğini, ancak 2003’ten darbe kalkışmasının yaşandığı tarihe kadar ise herhangi bir ihraç yaşanmadığını vurgulamakta yarar var.
Uygulanmayan 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarından da bahsettikten sonra Gülen Cemaati’nin darbe kalkışmasına girişecek kadar TSK içinde böylesine etkili bir güce ulaşmasında AKP hükümetinin azımsanmayacak katkılarını anlatmaya çalıştığım bu bölümü bitireceğim.
25 Ağustos 2004’deki MGK toplantısı yapıldığında AKP iktidardaki ikinci yılını doldurmak üzereydi. Bildiğiniz gibi MGK, en üst düzeyde asker ve sivil yöneticilerin bir araya gelerek, kurula adını veren milli güvenlik konularının görüşüldüğü, tavsiye niteliğinde kararların alındığı bir toplantıdır. Kararları da mutlaka gizli tutulur.
Ancak 2004 MGK kararları birkaç yıldır biliniyor.
Bugünkü Türkiye’nin inşası sürecine yaptığı katkılarla maruf Taraf gazetesinde 28 Kasım 2013’de manşetten yayımlandı.
AKP-Cemaat savaşının ilk dönemlerinde yayımlanan ve çatışmaların daha da şiddetleneceğinin işaret fişeği olan bu haberle birlikte öğrendik MGK toplantısının kararlarını.
15 Temmuz darbe girişiminden 12 yıl önce yapılan bu MGK toplantısının konusu, Gülen Cemaati’nin gelecekte yaratacağı tehlikeye işaret ediyormuş. Bu nedenle toplantıda, “Fethullah Gülen Grubunun Faaliyetlerine Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla, Cemaat’e karşı bir eylem planı hazırlanması tavsiye kararı olarak dönemin TSK yönetimi tarafından AKP hükümetine bildirilmişti.
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve 5 ayrı bakanın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve MGK’nin diğer asker üyeleri olan kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur tavsiye kararının altındaki imzaların sahipleriydi.
Önerinin sahibi olan TSK, karar uyarınca oluşturulacak eylem planı çerçevesinde Gülen Cemaati’nin yurt içi ve dışındaki faaliyetlerinin hassasiyetle takip edilerek, ileride yaratabileceği tehlikelere karşı radikal tedbirler alınmasını öneriyordu. Bu tavsiye kararlarında imzası bulunan komutanlardan üçünün kumpas davalarında tutuklandığını anımsatıp hükümetin neler yaptığını anlatarak devam edelim.
Haberin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra AKP’nin de seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine hükümetten peş peşe açıklamalar yapıldı. Açıklamaların ortak noktası; kararların tavsiye niteliğinde olduğu ve hükümetçe yok sayılarak hiçbir zaman uygulanmadığıydı. Dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan twitter hesabından, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafınan yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” açıklamasını yapmıştı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da “10 yılda MGK’de kabul edilen hiçbir şey hayata geçirilmediği gibi biz; dindarları, dini grupları mağdur edecek hiçbir şeyi hayata geçirmedik. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin işlevselliğini biz ortadan kaldırdık” demişti. Arınç’ın açıklamasında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne vurgu yapılması da önemli. Zira, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, devletin iç ve dış tehdit olarak belirlediği grupları tanımlar. Gülen Cemaati de 2010 yılına dek bu belgede, devlet güvenliğine yönelik iç tehdit grupları arasında sayılıyordu. Ancak, Arınç’ın da vurguladığı üzere Gülen Cemaati, bizzat AKP hükümeti tarafından tehdit listesinden çıkarıldı.
Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2004 MGK kararlarının uygulanmaması üzerine bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “İfade edilen çeşitli saiklere rağmen 2004 MGK kararının, siyasi ve hukuki yönlerden zamanın iktidarınca tedbirler yönünden değerlendirilmeyişi, Gülen Cemaati’nin sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve kurumlarını da işgal etme sürecine ivme kazandırmıştır.”
MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış olan Öneş’in devletin dinci bir örgüt tarafından işgal edilmesi sürecinin önemli sorumlularından biri olarak AKP hükümetini işaret ettiği açıklaması böyle. AKP hükümetinin konuyla ilgili yaptığı ve bir suç itirafı olan açıklamaları da ortada.
Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar.
Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.
Yıllardır bunu söylememize rağmen,Cumhuriyet Gazetesi’nden örgüt, bizlerden FETÖ’cü çıkarmak için beyhude bir çabaya girişen Türkiye yargısının “kandırıldık” açıklamasını yeterli görerek şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma açmadığını da belirtelim.
Darbe girişimi sonrasında, Gülen Cemaati’nin hatırı sayılır bir ağırlığı olan yargı teşkilatından birkaç bin hakim-savcı “FETÖ’cü oldukları” gerekçesiyle ihraç edildi. Birçoğu tutuklandı.
CHP’nin raporu, ihraç edilen yargı mensuplarının kadrolaşmalarına dair çarpıcı tespitler içeriyor. Raporda darbe sonrasında KHK’lerle ihraç edilen yargı mensupları arasında kıdemi en eski olanın 1980’de mesleğe girdiği belirtiliyor. 1980’den AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, farklı hükümetler tarafından toplamda 7 bin 672 hakim ve savcının ataması yapılmış. Bunlar arasından darbe kalkışması sonrasında ihraç edilenlerin sayısı bin 210 kişi. Oransal olarak ifade edersek, 23 yıllık bir süreç içinde göreve başlayan yargı mensupları arasında FETÖ bağlantısı olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin oranı yaklaşık yüzde 16.
Şimdi bir de AKP’nin iktidar olmasından sonraki dönemlere bakalım.
Raporda 2003-2010 yılları arası ilk AKP Dönemi olarak adlandırılmış. Bu dönemde ataması yapılan 3 bin 637 hakim-savcıdan ihraç edilenlerin sayısı bin 255 kişi. Oransal ifadeyle, toplam atamalar içinde ihraç edilenlerin payı yaklaşık yüzde 35 olan bu dönemin adalet bakanları ise Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve Sadullah Ergin.
Yargıdaki vesayete son verdiği demogojisi yapılan 2010 Anayasa Referandumu sonrası ile AKP’ye yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yapıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihleri arası ise raporda ikinci AKP Dönemi olarak incelenmiş. Bu dönemin adalet bakanları ise yine Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ. Bu iki bakanın döneminde ataması yapılan 2 bin 876 hakim/savcıdan bin 192 kişi ihraç listelerine girmiş. İhraçların toplam atamalar içindeki payı ise yaklaşık yüzde 42.
AKP’nin Cemaat’le ortaklığının sona ermesinden sonraki , 2014’den 15 Temmuz 2016 darbesine kadar geçen süre ise üçüncü AKP Dönemi başlığı ile ele alınmış. Adalet Bakanı ise yine Bekir Bozdağ. AKP – Cemaat savaşının şiddetlenmesi nedeniyle bu dönemdeki yargı atamalarında Cemaat payında belli bir düşüş göze çarpıyor. Atanan 2 bin 281 Hakim-savcıdan 582’si ihraç edilmiş. Yani yaklaşık yüzde 26’sı.
AKP’nin bu üç dönemine dair toplam sayıları kıyaslamalı olarak verirsek; 1980-2002 arasındaki 23 yılda yargıdaki Cemaat kadrolaşması yaklaşık yüzde 16’iken, AKP’nin kesintisiz olarak hükümet olduğu 2003-2016 arasındaki 14 yılda ise bu oran yüzde 35 olmuş. Bu 14 yılda ataması AKP tarafından yapılan 8 bin 794 hakim-savcıdan 3 bin 29’u ihraç edilmiş. Oransal ifadesiyle toplam atamalar içinde FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilen yargı mensubu yüzde 35 olmuş.
AKP hükümetinin kendisini suçtan muaf tutmak için sığ bir kurnazlık örneğiyle, FETÖ adına yürütülen soruşturmalarda milat olarak kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 sonrasındaki döneme ilişkin ihraç oranları bile 1980-2002 arasındaki dönem ortalamasının üzerindedir. Geçen haftaya kadar Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ’a ayrıca bir parantez açarak bu konuya nokta koyalım.
Bekir Bozdağ, AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarında Adalet Bakanı olarak görev yapan 4 isimden biri. 24 Mart 2011’de Meclis’te yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’den “Bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymet, bilge bir insandır. Herşeyi açıktır” diye bahseden Bozdağ, 9 Haziran 2012’de de “Muhterem Hoca Efendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum” mesajını kişisel twitter hesabından paylaşan kişidir. 15 Şubat 2012’de de CNNTURK televizyon kanalında katıldığı bir programda, “Yargıda cemaat örgütlenmesi var mı?” sorusunu “böyle bir şey mümkün olmaz” diyerek yanıtlayan da Bekir Bozdağ’dır. Cemaat ile aralarındaki savaşın başlangıç zamanlarında, 15 Ağustos 2013’te, “Cemaat’le AKP arasında bir fitne ateşi yakmayı başaramayacaklardır” şeklindeki twitter mesajının sahibi de Bekir Bozdağ’dır.
Yargıda Cemaat’in örgütlenmesi olduğuna yönelik iddialara “mümkün değil” yanıtını vermiş olan Bekir Bozdağ’ın 2013’ten günümüze kadar uzanan bir Adalet Bakanlığı serüveni var. Bu 4 yılda 15 Temmuz darbesine gelene kadar Bozdağ, toplam 3 bin 614 hakim-savcı ataması yapmış. Yani AKP’nin 14 yıllık iktidarında gerçekleştirilen toplam 8 bin 794 atamanın yüzde 41’ini Bakan Bozdağ 4 yılda yapmış. Yargıda Cemaat örgütlenmesini mümkün görmeyen Bozdağ’ın atamasını yaptığı hakim-savcılardan bin 228’i, yani yaklaşık yüzde 34’ü FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edilmiş. Bu sayı ve oranların bize söylediği şudur:
Bekir Bozdağ, yargının Cemaat’e teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir.
Ancak bizler FETÖ’cü suçlamasıyla hapsedilmişken, Bekir Bozdağ görevinin değiştirilesine karar verildiği geçen haftaya kadar Adalet Bakanı sıfatıyla Hakim-Savcılar Kurulu’nun başındaki kişi olarak, kendisi tarafından ataması yapılan yargı mensuplarının teşkilattan ihraçlarını yönetiyordu.
15 Temmuz darbesini saatler önce haber aldığı halde kanlı kalkışmayı engelle(ye)meyen Hakan Fidan’ın müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) durum ne imiş ona da bakalım.
Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na ifade veren isimlerden birisi de bir önceki MİT Müsteşarı olan Emre Taner’di.
İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi kast ederek şunları söyledi emekli Müsteşar Taner:
“Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2,3,5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”
Cemaat’in MİT’e sızmaları konusunda açık bir biçimde Hakan Fidan’ı suçlayan eski müsteşar Taner’in, MİT’in FETÖ bağlamında “en temiz kalmış örgüt” olduğu düşüncesi ne kadar doğruyu yansıtıyor bakalım.
Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeye dahi gitmeyen ya da gitmesine izin verilmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, talep üzerine, MİT’teki FETÖ bağlantılı personelle ilgili bir rapor gönderdi. Cemaat kumpasıyla, Ergenekoncu olduğumuz yalanıyla tutuklanıp birlikte hapsedildiğim “eski örgüt arkadaşım” gazeteci Müyesser Yıldız, Oda TV isimli haber portalında bu raporun içeriğini anlatmış.
MİT’in raporuna göre; 17 Aralık 2013’ten 15 Temmuz 2016’ya kadar olan 2,5 yıllık dönemde 181, darbe kalkışmasından sonraysa 377 personel hakkında işlem yapılmış. Yani, “devletin temiz kaldığı” iddia edilen kurumunda toplam 558 personelin FETÖ bağlantısı tespit edilmiş. Bunlardan 167’si kamu görevinden çıkarılmış. Sözleşme feshi ya da istifa gibi nedenlerle de 70’inin teşkilatla ilişiği kesilmiş. TSK/Emniyet personeli olan 272’sinin geçici görevlendirilmesi de sonlandırılmış. Toplamda 509 MİT personelinin teşkilatla ilişiği kesilmiş, kalan 49 personelle ilgili çeşitli işlemler sürerken, 5 kişinin de göreve iade edildiği belirtilmiş. Bahsedilen 558 personelden kaçının, Hakan Fidan’ın müsteşar olarak atandığı 2010’dan sonra MİT’te göreve başlayıp başlamadığına ilişkin bir bilgi yok. Ancak, eski müsteşar Emre Taner’in, Cemaat’in MİT’e yönelik sızmalarıyla ilgili halefi, müsteşar Hakan Fidan’ı suçladığını bir kez daha anımsatalım.
Hakan Fidan’a yönelik suçlama ya da kuşkularını dile getiren sadece eski müsteşar da değil. Başbakan Binali Yıldırım da kuşkularını dile getirenlerden biri.
Anlatalım…
İhbarcı Binbaşı O.K.’nin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada verdiği ifadesinde, 15 Temmuz 2016 günü saat 14:00’de MİT’e giderek darbe yapılacağını söylediğini artık hepimiz biliyoruz. Ancak MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yapılan ihbarın darbe kalkışması olmadığını ısrarla söylemeye devam ediyor. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar da, Müsteşar’ın karargaha gelerek, MİT’e bir hava operasyonu yapılarak kendisinin kaçırılmasına yönelik bir plandan bahsettiğini söyleyerek Hakan Fidan’ı doğrulayan bir ifade vermişti. Orgeneral Akar, her ne kadar “Daha büyük bir planın parçası olduğunu değerlendirdik” dese de, MİT’e ihbar yapılmasından yaklaşık 7 saat sonra tanklar sokağa indi. Savaş jetleri Meclis’i bombaladı. Her ne kadar başarısız kılınmış olsa da 250 kişi darbecilerce katledildi. Çünkü, savaş helikopterleriyle MİT’e askeri operasyon düzenlenip Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılmak istendiği planın, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlamamışlar.
Ya da bizi inandırmak istedikleri bu.
Şimdi biz bunları, kuşkularımızı söyleyip, yazdığımız için hapisteyiz. Ama böyle bir planı, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.
Darbe kalkışması başladıktan sonra birkaç saat süreyle, Hakan Fidan’a kimsenin ulaşamadığını biliyoruz. Üstelik, Müsteşar Fidan’ın ne Başbakan Binali Yıldırım’ı ne de kendisine “Sır Küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe ihtimaline karşı neden bilgilendirmediği de sırrını koruyor.
2 Ağustos 2016 gecesi, CNNTürk ve Kanal-D televizyon kanallarının ortak yayınına konuk olan Başbakan Binali Yıldırım, “MİT Müsteşarına bana neden haber vermediğini sordum. ‘Başbakanın, Cumhurbaşkanının haberi yok. Nasıl olur? dedim.’ Genelkurmay Başkanına söylemeniz doğal ama Başbakana da söylemeniz gerekirdi’ dedim. Cevap veremedi” demişti. Yani Başbakan da darbe kalkışmasında MİT’in sadece istihbarat zaafiyeti yaşamadığının altını çiziyordu.
Başbakan da Yıldırım, kalkışmadan 1 yıl sonra, kendisiyle yapılan söyleşide kuşkularımızı arttıran bir bilgiyi satır aralarına sıkıştırıyordu. Hürriyet gazetesinin “15 Temmuz Yıldönümü” ekinde Fikret Bila’nın Başbakan Yıldırım’la yapılmış bir söyleşisi yayımlandı. Söyleşide Yıldırım, Ankara ve İstanbul emniyetiyle yapmış olduğu görüşmeler sonunda 15 Temmuz’da bir darbe kalkışmasıyla karşı karşıya oldukları kanaatine ulaştığını anlatıyor. MİT Müsteşarı Fidan’la kalkışma başladıktan 2 saat sonra 22.30 – 23.00 arasında iletişim kurabildiğini belirten Yıldırım şöyle devam ediyor:
“Bilgiler bize intikal etmedi, ne bana ne de Cumhurbaşkanına. Müsteşar da (Hakan Fidan) o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Bir şey yok, normal. Biz çalışıyoruz’ dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey”
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan Yıldırım’a “Bir şey yok, Normal” dediği saatlerde neler olmuş ya da neler oluyormuş bir anımsayalım.
Saat 21:00: Darbeciler Genelkurmay Karargahını ele geçirerek komutanları esir almışlar. Kendilerine direnenlerle de çatışmaya başladıkları için silah sesleri duyulmaya başlamış.
Saat 22:00: Genelkurmay karargahında silah sesleri duyuldu ve helikopter dışarıda bulunanların üzerine ateş açtı.
Saat 22:05: Genelkurmay başkanının uçuş yasağı emrine rağmen, Ankara’da savaş jetleri ses duvarını aşarak uçuş yapmaya başlamışlar.
Saat 22:28: İstanbul’da tanklar, Boğaz Köprülerini kapatmış.
Saat 22:35: İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları darbeciler tarafından işgal edilmiş.
Tüm bu gelişmeler ilk önce sosyal medyadan, kısa süre sonra da ulusal yayın yapan televizyon kanalları tarafından duyurulmaya başlanmış. Başbakan Yıldırım’ın, Müsteşar Fidan’la konuştuğunu söylediği saatlerden kısa bir süre sonra da, 23:00’de MİT’in Ankara Yenimahalle’de bulunan genel merkezine savaş helikopterleriyle saldırı düzenlendiğini de belirtelim. Ama Hakan Fidan’ın, Başbakana söylediğine göre ise “bir şey yok, normal”
Başbakanın da dediği gibi “Oradaki iş farklı bir şey” gerçekten de. Ve o farklı şeyin ne olduğu sorusunun yanıtını aramaya devam edeceğiz. Çünkü, canlarını ortaya koyarak bir darbeyi engellemeye çalışanların yaslı aileleri başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var.
Gülen Cemaati’nin devlet içindeki kalelerinden biri de, kuşku yok ki polis teşkilatı. Cemaat mensubu polislerin Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Şike, Oda TV ve benzer bir çok kumpas soruşturma ve davalarındaki ortaya çıkan rolleri bu iddiamızın tek başına kanıtı.
15 Temmuz sonrasında 13 binden fazla polis FETÖ bağlantısı iddiasıyla meslekten atıldı. Büyük çoğunluğu tutuklandı. Ancak, Emniyet Teşkilatı’ndaki cemaat mensubu polis sayısının, bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu belirtmek gerek.
Cemaat’in Polis teşkilatındaki örgütlenmesi 1980’li yılların başına kadar uzanıyor. Dolayısıyla bundan sadece AKP iktidarı sorumlu değil. Ancak AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi ya da soruların sınavdan önce Cemaat’in dershanelerine sızdırılması olaylarına yönelik etkin soruşturma yapmamaları, eleştirileri kulak arkası etmeleri kendilerini tek başına sorumlu kılıyor.
Birkaç örnekle açıklayalım:
-26 Ağustos 2007’de yapılan ve Türkiye genelinde 71 binden fazla adayın katıldığı polislik sınavı sorularının önceden çalındığı ortaya çıktı. Konunun medyaya yansımasından sonra sınavda kopya çekildiği, Cemaat kast edilerek, soruların önceden belli gruplara verildiği iddiaları ortaya atıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sınav sorularının önceden bazı kişilerce bilinmesi veya sınava giren adaylara verilmesinin mümkün olmadığını iddia etti.
-Beşir Atalay’ın iddialı açıklaması 8 ay sonra çürüdü. 13 Eylül 2009’da yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı soruları, sınavdan birkaç gün önce Cemaat’e ait FEM Dershaneleri’ne sızdırılmış ve bazı öğrencilere yanıtlarıyla birlikte dağıtılmıştı. Konu medyaya yansıyınca 60 binden fazla adayın girdiği sınav iptal edildi.
-Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ara kademe amir açığını kapatmak için 5 Mart 2012’de yaptığı ve 50 binden fazla polisin katıldığı sınavda kopya çekildiği belirlendi. Kazanan adayların 68’inin akraba olduğu belirlenen sınavda Cemaat’in teşkilat içinde en güçlü olduğu personel, istihbarat ve kaçakçılık birimleri ile Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüklerinde çalışan 485 kişinin 85-90 aralığında puan aldıkları belirlendi. 2011’de yapılan aynı sınavda da kazanan adayların tümünün hatalı olduğu mahkeme kararıyla tescillenen 19 soruya doğru yanıt verdikleri ortaya çıktı.
1980’lerde polis okullarına girenler arasında örgütlerine eleman devşiren Cemaat, AKP iktidarı dönemindeyse önceden çaldıkları sınav sorularıyla kendi elemanlarını doğrudan Emniyet Teşkilatı’na sokuyordu. Sınavların yapıldığı dönemde şikayet konusu olan, medyada haberleştirilen bu olaylarla ilgili AKP hükümeti eleştirileri kulak arkası etmeyi tercih etti. Cemaat’in kendilerini hedaf aldığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından sonraysa bu sınavlarla ilgili adli ve idari soruşturmalar açıldı.
Darbe kalkışmasına girişip kendi halkına silah sıkan ordu ile yargı, Polis Teşkilatı ve MİT’teki durum ve AKP hükümetlerinin sorumluluğuna dair buzdağının görünen yüzünde var olanların özeti böyle.
Şurası kesin ki, Gülen Cemaati AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine doğru yol almaya devam etmiştir. Hatta AKP’ye dönük niyetlerini de açık eden 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturması ve 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına rağmen caydırıcı bir engelle karşılaşmak bir yana, sistem içindeki kazanımlarını koruyup, büyütmeye devam etmiştir. Büyüyen tehlikeyi görerek AKP’yi eleştiren ve uyaranlara hükümetin verdiği yanıtların toplamını tek bir alıntıyla özetlemek mümkün. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 20 Şubat 2012’de NTV kanalındaki mülakatında, Cemaatin devlet içindeki örgütlü gücüne yönelik eleştirilere şöyle yanıt vermişti: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış diyorlar. Bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir yana bırakalım.”
Anımsatmadan geçmek istemediğim bir anekdot daha var. 2011 yılı Gülen Cemaati’nin gücünün doruğunda olduğu zamanlardı. AKP iktidarı mensuplarının, medyanın büyük çoğunluğunun, şimdilerde en cevval FETÖ düşmanı olduğunu kanıtlama çabasıyla herkesi tutuklayan yargı mensuplarının ezici çoğunluğu, ne Fethullah Gülen’den ne de Cemaat’inden adıyla dahi bahsedemiyorlardı. Korkuyorlardı. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yaptıkları gibi o dönemde de devletin kudretli gücü Cemaat’e menfaatleri gereği biat ediyorlardı. O zaman da, Cemaat kumpasıyla tutuklananlar arasındaydım. Nedeni ise bugün olduğu gibi yine bir mesleki faaliyetti. Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü çetesinin, Ergenekon sürecindeki soruşturma ve davalardaki rolünü irdelemek niyetinde olan bir kitap çalışması yapıyordum. Herkesin Cemaat’ten korktuğu, biat ettiği, adını bile anamadığı o dönemde kitabımın adı “İmamın Ordusu” idi.
Recep Tayyip Erdoğan ise dönemin başbakanıydı. Ve “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” diyordu. Hapiste tutulan gazeteciler için, şimdi de sıkça yaptığı gibi o zaman da, “Gazeteci değil, Teröristler” diyordu. Elbette böyle bir beklentimiz yok ama Erdoğan kitaplarla, yazarlarıyla, gazetecilerle arasındaki ilişkiyi kriminal düzeyde tutmak yerine okuyup, dinleyip, anlamaya çalışsaydı, kuvvetle muhtemel bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık. Dahası Erdoğan okuyan birisi olsaydı, Salvador Allende’nin Şili’nin Faşist cuntacılarına söylediği; “Tarih bizden yana ve tarihi haklılar yazar” sözünden de haberdar olacaktı.
Evet, tarih bir kez daha bizden yana. Dolayısıyla ne Cumhuriyet Gazetesi’nden bir illegal örgüt ne de bizlerden terörist çıkaramayacaksınız.
Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;
Bu siyasi operasyonun kanuni kılıfını hazırlayan metnin başında “iddianame” yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasi operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.
Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.
Gelişmiş demokrasilerde yargı, hukukun evrensel normlarıyla hareket eder. Adaleti sağlamakla görevli denetleyici bir güçtür. Ancak Türkiye’de yargının kimi mensupları, bizatihi adaletin mezar kazıcıları olmuşlardır. Demokrasinin denetleyici bağlarından koparılmış bir sistem inşa etme peşindeki diktatörlük heveslilerinin iktidarda olduğu bir ülkede, siyasi ve entellektüel bir sefalet içinde kıvranan yargının bu hali elbette şaşırtıcı değil.
Hukuktan; hak, adalet, vicdan ve liyakati çıkardığınızda geriye kalan ne ise, Türkiye yargısı şu an odur. Yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak gayet iyi biliyoruz ki hak, adalet, hukuk, insanlık çağrıları size ulaşmıyor. Dolayısıyla, hiç bir talebim de olmayacak. Ancak, sizi bir zırh gibi kuşatan üzerlerinizdeki cüppelerin, insan hayatından ve özgürlüğünden yapılmış olduğunu söylemekle yetineceğim.
Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor. Sahibinin sesi olmuş medyası da bu organize kötülük örgütünün yalanlarını gerçekmiş gibi sunuyor. Suçlarını perdeleyip, kötülüğün yaygınlaşıp sıradanlaşması görevini yerine getiriyor. Yani örgüt propagandası yapıyor.
Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır.
Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.
Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.
Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.
Çünkü bu ülkede;
– Demokrasi düşmanlarına inat, kalıcı ve yaygın bir demokrasi için mücadele edenler var.
– Hukuku katledenlere inat, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edenler var.
– Menfaat düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmaya çalışanlar var.
– Çocukları katledenlere, pedofilleri koruyanlara inat çocukların düşlerini gerçek kılmak için çabalayanlar var.
– Ve hakikati boğmak isteyenlere inat gazetecilik yapmaya devam edenler var.
Gazetecilik faaliyetlerimin suç olarak gösterilmeye çalışıldığı bir operasyona karşı söyleyeceklerim bundan ibarettir. Ve hiçbir şekilde savunma değildir. Ki bunu gazeteciliğe ve mesleğimin etik değerlerine hakaret sayarım.
Çünkü gazetecilik suç değildir.
Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının “kötüsü – suçlusu” olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.
Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.
Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demenin çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.
Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.
Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.
Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.
Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.
Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!
Okuyan
anne
saat
22:57
Labels:
Ahmet Şık,
savunma,
Türkiye tarihi
12.7.17
Postal değil topuk sesleri
Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu...
Tespit 2)
CHP'nin Adalet Yürüyüşü'nü sonlandırdığı Maltepe mitingine katılanların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu.
Sanırım iktidar “topuk seslerini” duymuyor!
Türkiye'de “kadın devrimi” oluyor…
Ve sanıyorum AKP iktidarını kadınlar sonlandıracak.
Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu.
İşte Jön Türk hareketi…
İşte İttihat ve Terakki…
1895 yılındaki tüzüklerinin ilk cümlesi şuydu:
“Kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb…”
Şaşılacak değildi. Kadınlar harekete çoktan geçmişti. 1886'da “Şükûfezar” ve, 1895'te “Hanımlara Mahsus Gazete”yi çıkarıyorlardı.
1906 yılındaki Nizamnâme-i Esasîsi'nin 6. maddesi şuydu: “Bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcümle Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler.”
Bu maddeyi de dayatan yine kadının kendisiydi. Jön Türk hareketinin önemli isimlerinden Mustafa Fâzıl Paşa'nın kızı Nazlı Hanım, 10 yıl önce 1896'da 6/17 numarası verilerek üye olmuştu.
İkinci kadın üye Sorbonne Üniversitesi öğrencisi Selma Rıza idi. İlk kadın gazeteci sayabiliriz. Meşveret, Mizan Şûra-yı Ümmet ve Mechveret Supplément Français'de özellikle kadın hakları üzerine makaleler yazdı.
1907'te İttihatçılar “Kadın Şubesi” kurdu. Selanik'te gizlice “Kadın” dergisi çıkarıldı.
1872-1907 yılları arasında gerçekleşen 50 grevin 9'u kadınların çalıştığı işkollarında gerçekleşti.
İngilizce tercüme yapan Gülistan İsmet…
Gizli haberleşmeyi sağlayan Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı Emine Semiye...
İttihatçı 40 kadın, 1908 Temmuz (II. Meşrutiyet) Devrimi'ne koşar adım gidiyorlardı…
ZEVK ARACI DEĞİLİZ
Emine Semiye, Meşrutiyet'in ilanından sonra Hürriyet Meydanı'nda “Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet, Yaşasın Hürriyet” diye seslendiği coşkulu bir konuşma yaptı.
Osmanlı kadın hareketi dalga dalga büyüdü. 20 kadın dergisi çıkardılar. En bilineni; yazı kadrosunda Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs, Nimet Cemil, Nebile Akif, Yaşar Nezihe, Nezihe Muhittin gibi yazarların bulunduğu “Kadın Dünyası” idi.
Fatma Zerrin, “Türk erkeklerinin felsefesince, kadınlar dünyaya erkeklerin rahatını temin için gelmiştir. Kadınlar erkekler için yaşarlar, hürriyetleri yoktur. Erkeklerin esiridirler. Zevk aracı değiliz, insanız” diyordu.
Ulviye Mevlan öncülüğünde “Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti” (Osmanlı Kadın Haklarını Savunma Cemiyeti) kurdular. Eşitsizliğe, eğitimsizliğe, eve kapatılmaya karşı bayrak açtılar. Derneğin yılmaz çabaları sonucu İstanbul Telefon İdaresi'ne yedi kadın memur alındı. Bedra Hanım aynı zamanda iş müfettişi olarak tayin edildi.
28 kişilik kontenjanı bulunan Darülmuallimat/Kadın Öğretmen Okulu'na 300'ün üzerinde kız başvurdu. İlk “kızlar üniversitesi” olan İnas Darülfünunu açıldı.
Nigar Hanım başyazarlığında “Kadınlık Dergisi” dilde sadeleşme/Türkçe çalışması yaptı.
Kadınlar, Osmanlı kadınının hukukunu savunan “Teali-i Nisvan Cemiyeti”, “Asri Kadın Cemiyeti”, “Tefeyyüz Cemiyeti” gibi örgütler kurdu. Küçük kız çocuklarının evlendirilmesine karşı çıkıp yasa çıkarttı. Tek eşlilik kampanyası düzenlediler. Sahneye çıktılar.
Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlılık nedeniyle gelişemediği düşüncesinden yola çıkarak, “Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi” kurup, yerli üretimi destekleme ve yerli mallarını kullanma propagandası yaparak, ulusal ekonominin oluşturulmasını savundular.
KADIN DEVRİMİ
Birinci Dünya Savaşı'nda cephede olan erkeklerin işini yapmak için “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”ni kurdular. İlk haftada 11 bin kadın başvurdu.
Dernek aracılığıyla cephe gerisinde görev yapmak amacıyla “Kadın Amele Taburları” meydana getirildi.
Osmanlı işgale uğradığında binlerce erkeğin katıldığı mitinglerin konuşmacıları Yaşar Nezihe'den Halide Edip'e kadınlardı.
Erzurumlu Nene Hatun'dan aldığı bayrağı Kurtuluş Savaşı'nda yere düşürmeyen Erzurumlu Kara Fatma'nın mücadelesi unutulabilir mi? Ya, Halime Çavuş, Şerife Bacı, Onbaşı Nezahat, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Süreyya Hanım, Domaniçli Habibe, Nazife Kadın, Binbaşı Ayşe'nin adı tarihten silinebilir mi? İnönü Savaşı'nda madalya alan Ali kızı Alime, Hacı Osman kızı Fatma, Besim kızı Şükriye, Musa kızı Fatma, Veli Onbaşı kızı Ayşe, Molla İbrahim kızı Fatma, Ali kızı Ayşe, Molla Hasan kızı Fatma…
Cumhuriyet'i inşa eden, Cumhuriyet'i yücelten kadınlar nasıl unutulabilir: Afet İnanlar, Ferdane Bozdoğanlar, Gül Esinler, Safiye Aliler, Sabiha Rıfatlar, Satı Kadınlar, Remziye Hisarlar, Belkıs Şevketler, Semahat Geldiaylar, Zehra Kosovalar, Behice Boranlar, Semiha Berksoylar, Sevgi Soysallar, Tomris Uyarlar, Bahriye Üçoklar, Engin Arıklar, Gülten Akınlar, Türkan Saylanlar… Yazmakla bitmez Cumhuriyet'e kanat geren kadınlar...
Kimileri duymuyor…
Kimileri görmüyor…
Türkiye yeni bir kadın devrimine hazırlanıyor
Soner Yalçın, Odatv, 12.07.2017
Okuyan
anne
saat
16:42
Labels:
kadın hareketi,
kadın ve siyaset,
OdaTv,
Soner Yalçın,
Türkiye,
Türkiye tarihi
12.11.16
Düşün artık yakamızdan!
Nuray Mert, Cumhuriyet Bayramımızı kutladı, biliyorsunuz. Kemalistlere “Ne dediniz Allah aşkına? Derde deva olacak ne dediniz?” diyerek…
Salaklara faydalı olsun diye, Kemalistlerin ne dediğine ve ne yaptığına ilişkin birkaç örnek verelim:
Kemalist Muammer Aksoy, Türkiye’nin en özgürlükçü, en uygar anayasasını hazırlayanlardandı. O uygar 1961 Anayasası sayesinde, sosyalist partiler kurulabilmiş, Meclis’te temsil edilebilmişlerdi.
Kemalist Muammer Aksoy, ormanların talanından tutun, ulusal petrol davamıza değin çeşitli alanlarda “derde deva” birçok mücadele vermiş, 12 Mart darbesinde tutuklanarak cezaevine konulmuş, 12 Eylül darbesine karşı da savaşım vermişti.
Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kuran Kemalist Muammer Aksoy, sonra ne mi yaptı?
Cumhuriyet devrimleri uğruna öldü, arkasından kalleşçe sıkılan kurşunlarla öldürüldü.
Örnekleri çoğaltalım:
Kemalist Nadir Nadi, gazetesi ile özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği için 12 Mart faşizminde Cumhuriyet’ten uzaklaştırıldı. 12 Eylül’de “Atatürkçülük” adına hareket ettiklerini iddia edenlere “Siz Atatürkçü iseniz, ben değilim” diyerek ders verdi, gazetesi kapatıldı, kendisine soruşturma açıldı.
Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Uğur Mumcu, bugün iktidara gelen kadroları, ta 1987’de yazdığı “Rabıta” kitabında neredeyse tek tek sıraladı. Dincilerin ve solcuların düşünce özgürlüklerine set vuran hükümlerin ceza yasasından çıkarılması için savaşım verdi.
Kemalist Mumcu, özgürlük, eşitlik, uygarlık adına tüm dertlere deva olduğu için öldürüldü!
Kemalist İlhan Selçuk, haksızlıkları yerdiği, baskıları eleştirdiği, insanlığın acılarına deva aradığı için 12 Mart darbesinde de, 12 Eylül cuntasında da, AKP diktatörlüğünde de tutuklandı, soruşturuldu, işkence gördü!
Dahası var:
Faydalı salaklar, kadına getirilen bir yasağı “türban özgürlüğü” diye savunurken Kemalist Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, o “özgürlük” adına öldürülüyordu!
Faydalı salaklar ısrarla kandırılmaya devam ederken; 1923 devriminin teokratik bir karşıdevrimle yıkılmasına örgütü ile karşı duran, insanlara deva verdiği için “Uluslararası Gandhi Ödülü” alan Türkan Saylan, hastalıkla boğuştuğu günlerde soruşturmaya uğratılıyordu.
Faydalı salaklar, casusluk cemaatinin Abant toplantılarına katılıp zarf içinde ikişer- üçer bin dolarla (cemaatin eski beyinlerinden Nurettin Veren’in ifadesidir) şereflendirilirken(!) biz Kemalistler, gazetemiz Cumhuriyet’i ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle beş kuruş, üç parayla çıkarmaya çabalıyorduk.
Yaşamları boyunca boş konuşup gericiliğin, içte ve dıştaki sömürücülerin kullanışlı salaklığını yapmış olanların; Kemalistlerin uygarlık çabaları, yurtseverlikleri, hem hümanist, hem de toplumcu olan uğraşıları ve düşünceleri konusunda söyleyecekleri tek söz olamaz.
Kullanışlı salaklar, yetmez ama evetçiler, liboşlar, 1923 devrimi ve Atatürk düşmanları, sinsi ağlakçılar, dönek simsarlar, cemaat yardakçıları; düşün artık yakamızdan, düşün!
Okuyan
anne
saat
20:00
Labels:
Cumhuriyet,
Işık Kansu,
Türkiye tarihi,
Yetmez Ama Evetciler
10.11.16
Mantığın çivisi, hukukun cılkı
İpliği ta en baştan pazara çıkmış bir cemaatin açık desteğiyle en yüksek mevkiye kadar tırmanıp iktidarı ele geçirdi.
Bu süreçte kâh arkasında kâh yanında duran cemaate istediği her türlü imtiyazı verdi;
Bunu da bir meziyetmiş gibi kürsülerden ilan etti.
Sonra o cemaatle alenen çıkar çatışmasına girdi.
Bu çatışmanın bedelini çatır çatır ülkeye ödetti.
Ülkeyi belaya kendisi sürüklememiş gibi şakşakçılarına hayali kahramanlık destanları yazdırdı.
Bu arada anayasayı, hukuku takmamakla böbürlendi.
Geldiği mevkinin tarafsızlık ilkesini rahatça hiçe saydı.
Tek adamlığa yükselebilmek için ülkeyi resmen cayır cayır yaktı.
Darbelerden alınan yaraların ancak laikliğin tepetaklak edilmesiyle sarılabileceğine ikna olan yaralı bir irade...
Askeri vesayeti kaldırmanın, alnında “İslami vesayet” yazanlara kalmasından işkillenmeyen eksik bir akıl...
Hepsi bir olup Atatürk ve İnönü’den iki ayyaş diye bahseden bir liderin önünü aça aça ülkeyi bugüne getirdiler.
Yıllarca Türkiye İran mı olur, Afganistan mı olur...
Sokaktaki kıyafetimize karışılır mı, karışılmaz mı...
Cumhuriyet inançlıları hor gördü mü, görmedi mi diye tartışanlar;
Cevabı artık bulmuş olmalılar.
Türkiye İran ya da Afganistan olmadı;
Ama yıllardır Gülen haberleri yapıp cemaatle uğraşan hatta bu yüzden başı beladan kurtulmayan Cumhuriyet gazetesi iktidarın ithamıyla bir anda FETÖ işbirlikçisi oldu.
Bölücü terör destekçisi oldu.
Kerameti kendinden menkul meşum darbeye çanak tutar oldu.
Gazetecilik külliyen suç oldu.
Suçlar ve cezalar...
Suçlular ve suçlayanlar birbirine karışır oldu.
FETÖ işbirlikçisi olmakla suçlanan Cumhuriyet’i suçlayan savcının FETÖ sanığı olmasını haber yapan gazeteci haber yapmaktan suçlu oldu!
Bugün olanların sorumluluğunu neye yükleyeceklerini şaşırmış durumdalar.
Olan biteni anlamak için artık akıl yürütmenin hiç faydası yok.
Olan biten, zerre kadar mantık da içermiyor.
Sadece iyice palazlandılar ve sonra da bodoslama daldılar.
Rejimi yıkmanın hoyratlığına kapıldılar.
O yüzden artık gazeteciliği külliyen suç ilan etmekteler.
Ve farkında değiller;
Bunu yaparken kendi suçluluklarını şuursuzca kayda geçirmekteler.
O yüzden olan bitende, hiç aramayın, mantık falan bulamazsınız.
Ama gerçek suçu ve suçluyu şıp diye yakalarsınız.
Okuyan
anne
saat
15:27
Labels:
Cumhuriyet,
Mine Söğüt,
Türkiye tarihi,
Yetmez Ama Evet
17.9.16
Saray'a ‘gönüllü kulluk’ ve Tarık Akan!
Çeşitli toplum kesimlerinin sosyo-ekonomik konumları ile seçmen davranışları arasındaki derin çelişkinin nedenlerini anlamadan, ne siyaseti ne de toplumda yaşanan dönüşümü tam olarak çözemeyiz.
Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli oyuncularından, toplumun her kesimi tarafından sevilen ve bir kartpostal çocuğu olarak kalmaktansa, gerçek bir sinema sanatçısı ve aydın olmayı seçen Tarık Akan’ı kaybettik.
Tarık Akan Yeşilçam’ın son jön’üdür. Çok kolaylıkla başka tercihler kullanabilecekken halkın sanatçısı olmayı seçen, Türkiye’nin aydınlanma ve demokratikleşme mücadelesine katılan bir entelektüeldir. Akan, kitap yazan, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin Vakfı'nda yönetim kurulu üyeliği yapan, sendikal mücadelede yer alan, 12 Eylül faşizmine ve Ergenekon kumpasına karşı direnen gerçek bir sanatçıdır.
Tarık Akan’ın ölümünden sonra AKP’lilerin sosyal medyada paylaştıkları mesajlar toplumun bir bölümünün akıl sağlığını ve vicdanını nasıl yitirdiği gösteriyordu. ABC Gazetesi’nin ilgili haberinde göreceğiniz gibi, “Bir RTE düşmanı daha gitti, ateşi bol olsun” diye Twitter’da mesaj paylaşacak kadar insanlıktan çıkmış bu kesimin nasıl yaratıldığına bakmadan, aslında gerçek bir siyasal tartışma yapmak da olanaksızdır.
Konuyu biraz açalım; yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, halkın yüzde 72’si AKP iktidarının yolsuzluk yaptığına inanıyor. Yolsuzluk soruşturmasının tümüyle komplo olduğuna inananların oranı ise, yüzde 20’nin altında. Kalan yüzde 8 civarındaki kesimin de, nasıl oluyorsa, konu hakkında bir fikri yok. Türkiye’de yolsuzlukların yapıldığına inanan, hatta emin olanların oranı ise daha da yüksek; yüzde 91, iyi mi!
Peki bu durumda, AKP’ye oy veren yüzde 40-45 civarındaki seçmen kitlesinin önemli bir bölümü bu partiye, yolsuzluk yaptığını bile bile oy vermiş olmuyor mu? Evet, tam da böyle oluyor.
İnsanlar yolsuzluk yapan, “parasını çalan” bir ekibe daha başka gerekçelerle, örneğin dinsel referanslarla oy veriyor. Öyle ki, “çalıyor ama bizden” veya “başı secde görüyor” diye düşünüyor.
Sıkı durun; araştırmalara göre AKP’ye dindar diye oy veren seçmelerin yüzde 20’si, aynı zamanda bu partinin yolsuzluk yaptığına da inanıyor. Buna karşı “olsun” diyorlar, “Bu adamlar namaz kılıyor, dindar..”
Yani, bir dinleri var diye ahlaka ihtiyaçlarının olmadığını düşünüyorlar.
Dolayısıyla bu durum, basit bir, “hırsız ama benden” mantığı ile açıklanabilecek bir tutum değil. AKP’nin yolsuzluk yaptığını bilerek oy verenlerin büyük kısmı, bunun kutsal amaçlar için yapıldığına inanıyor. Sorun da burada zaten. Böylece kötülük ve ahlaksızlık toplumsallaşıyor. Bunun adı gönüllü kulluktur.
Bu tablonun nedeni, laikliğin ve laik rejimin bu ülkede adım adım ve sinsice yıkılmasıdır. Toplumun dinselleştirilmesidir. Cumhuriyete ihanet eden kurucu kadronun ülkeyi gericiliğe teslim etmesidir.
Bu nedenle toplumun bir kesimi diğerlerine karşı kinle yaklaşıyor. Bütün ortak zeminleri ve değerleri yıkıyor, düşmanlaştırıyor. Yeni bir cehalet dalgası toplumu kuşatıyor.
Toplumsal doku böyle bir bozulmaya uğrayınca, hepimizin kalbinde yer eden, anılarımızın en güzel parçalarından birini oluşturan ve siyasal tercihleri ne olursa olsun, bu ülkenin ortak değeri haline gelen Tarık Akan gibi büyük bir sanatçının ardından, hakaret ve küfür edebiliyorlar. Binlerce yılın içinden süzülerek gelen “ölenin arkasından kötü konuşulmaz” geleneğini bile, akıl almaz bir kinle kenara atıyorlar.
İnsan sevgisinden böyle uzak, yürekleri böyle kinle dolu, zihinleri Ortaçağ karanlığında kaybolmuş gerici bir siyasal hareket, 21. yüzyılda etnik ve dinsel mimarisi/matrisi çeşitlilik içeren modern ve büyük bir ülkeyi yönetemez. Toplumu birleştirip ortak değerler oluşturamaz.. Baskı, kin ve nefret üretir. Kadını köleleştirir, insanları kullaştırır. Halkın iradesini teslim alır. Dahası iyi, güzel, modern, aydınlık, eşitlikçi ve özgürlükçü ne varsa ona dünşanlık gösterir.
Bu nedenle onların bir Tarık Akan'ları yok.. Ve hiç olmayacak da.
Akit yazarı Abdurrahman Dilipak gibi şeriatçıların ve Fehim Işık gibi Abantçı-Amerikancıların saldırısı, ancak Tarık Akan'ın değerini yükseltir, onu yüceltir. (Bu arada soralaım; şeriatçı Abdurrahman Dilipak için 'demokratik' gerekçelerle mahkeme mahkeme olaşarak kendisini paralayan, dahası liberalizmi solculuk sanan Şanar Yurdatapan, ahmakça katkıda bunudğunu bu tablodan mutlu mu?)
Dolayısıyla, en az onlar kadar yüksek bir kararlılık ve netlikle mücadele etmeden, öncelikle “gönüllü kulluk” düzenini yıkmadan, bu ülkenin aydınlığa çıkması mümkün değildir. Yeniden aklın ve bilimin yol göstericiliği egemen olmalıdır. İşte bunun adı laikliktir. Laiklik, insan aklının ve vicdanının özgürleşmesidir.
Ne diyelim.. Bazen söz bitiyor! Teşekkürler Tarık Akan... Hayatımıza kattığın her şey için. Bu ülke yeniden kula kulluğun olmadığı aydınlık günlere çıkacaktır. Huzur içinde uyu.
Okuyan
anne
saat
20:58
Labels:
Abc Gazetesi,
Keskin Kalem,
Tarık Akan,
Türkiye tarihi
27.8.16
"Eski Türkiye" düşmanlığı
Liberallerimizin bazılarında bir şartlı refleks oluştu:
Türkiye’nin faşizme sürüklenmesinin İslamcı özellikleri ortaya çıkar
çıkmaz “laikçilerin ve eski Türkiye’nin suçları” söylemini yeniden
başlatıyorlar.
Nedenini tahmin ediyoruz. Siyasî İslam’la uzun süren
işbirlikleri olmuştur. Bu yakınlık Kemalistlere (“Cumhuriyetçilere”
diyelim) karşı ortak husumete dayanmaktaydı. Bu düşmanlığın demokrasiyle
bağdaşacağına; cemaatçilerin ve AKP’lilerin samimi demokratlar
olduğuna öylesine inanmışlardır ki, bu konudaki her hayal kırıklığı
İslamcıların eleştirisini değil, Cumhuriyetçilere saldırıyı tetikliyor.
Belki, “bastırılmış suçluluk duygusu” diyebiliriz.
15 Temmuz’da yeni bir şokla karşılaştılar. İslamcı
faşizmin, sık sık meşveret ettikleri cemaatçi kanadı darbeye kalkıştı.
Şartlı refleks yine tetiklendi. Önce darbecilerin içinde Kemalist
arandı; bulunamayınca, malûm teraneye dönüldü. Tipik bir örnekle
yetinelim: “Ergenekon davaları kumpaslarla örülmüş bir
süreç olarak yaşandı;… ama Türkiye’nin geleceği eski Türkiye savunuları
üzerine kurulamaz.” (Nuray Mert, Cumhuriyet 19 Ağustos).
Yazarın meramını, ruh halini “tercüme” edeyim:
“Güvendiğimiz insanlar hukuk veya ahlak-dışı davranmış olabilirler; ama
eski Türkiyeciler; sizler de masum değilsiniz!”
İslam ile demokrasi ilişkileri üzerindeki liberal tezlerden birini, anladığım kadarıyla özetlemeye çalışayım: Halkının
ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasi, İslam’ın siyasette
ağırlık taşımasını zorunlu kılar. Laiklik bu durumu engelliyorsa,
demokrasiden söz edilemez.
Bu tezin temel sorunu, Müslümanlık ile siyasî İslam’ı
karıştırmaktan geliyor. Müslümanlık, halk kültürünün bir öğesidir; bir
olgudur; kendine özgü bir programı yoktur. Müslümanlar bu nedenle daima
birden çok siyasetle (örneğin sosyalizmle de) barışık olmuşlardır.
Siyasî İslam ise farklıdır; devleti ve toplumu yeniden, dinî kurallara
(kutsal kitaba, hadislere ve doktrinlere) göre biçimlendirmeyi
hedefleyen bir programdır. Bu yüzden laiklik ile uzlaşamaz.
Liberaller, “eski Türkiye” yaftası altında cumhuriyetin
ilk on beş yılına saldırmayı yeğlerler. O dönemi tartışırız; ama
anlaşamayız. Tartışmayı daha yakın bir zamana, farklı bir “eski
Türkiye”ye taşıyalım. İslam’ın siyasette ağırlık taşımadığı, laikliğin
(ana hatlarıyla) geçerli olduğu 1960’lı-1970’li yılların demokrasi
bilançosu nasıldı?
***
Bu yirmi yılın, hem öncesi, hem de sonrasına göre
demokrasinin yeşerdiği bir zaman dilimi olduğunu ve siyasî, hukukî ve
toplumsal kazanımlarının savunulması gerektiğini düşünüyorum.
Sadece kazanımlar mı? Tamamen “pembe bir tablo” mümkün
olabilir mi? Kalıcı demokratik kazanımlar, ihsan edilmez; mücadeleyle,
ağır bedeller ödenerek elde edilir. 1960’lı-1970’li yıllarda da
demokratikleşme doğrultusundaki her hamle, toplumdaki, devletteki tüm
tutucu, gerici güçlerin tepki ve direnmeleri ile karşılaştı.
Demokratikleşme, bir boyutuyla, Türkiye’nin siyaset ve
düşünce alanlarının “yasaklanan akımlara” açılmasıyla ilgilidir.
1946-1960 yıllarına damgasını vurmuş olan iki “yasaklı” akım söz
konusuydu: Komünizm ve irtica… İrtica, resmi çevrelerce, “heykel kırma”
gibi sembolik eylemlerle ortaya çıkan; marjinal tarikatlarla sınırlı
bir aykırılık olarak yorumlanıyor; kovuşturmalar sınırlı tutuluyordu.
Buna karşılık önceki yıllardaki ağır baskıların “anti-komünizm”
saplantısına, önceliğine dayandığını; bunun sanat, bilim, yayın, siyaset
alanlarındaki ağır yansımalarını biliyoruz.
Bu nedenle demokratikleşme, büyük ölçüde, sol, sosyalist,
devrimci düşünce ve akımların ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin
genişletilmesi ile gerçekleşti.
Bu mücadelede ödenen bedeller, özetlenemeyecek kadar
ağırdır; uzundur. Sosyalist partilerden (TİP’ten) başlayıp, sola dönük
sendikalaşmaya (TÖS’e, DİSK’e) uzanan şiddet ve engellemelerin uzun
listesi; 1969 Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977 kıyımları; sosyalist, devrimci
dergileri, kitapları, yapıtları yayımlayan, çeviren, kaleme alan
arkadaşlarımızın tutuklulukları, hüküm yemeleri; 12 Mart darbesinin
şiddet ortamı içinde öldürülen, idam edilen gençler, öğrencilerimiz,
Mamak askeri cezaevinde yargılanan meslektaşlarımız; Kahramanmaraş ve
Çorum katliamları; devletin resmî ve emperyalizmle bağlantılı “derin”
katmanlarınca oluşturulan, desteklenen çetelerden kaynaklanan kanlı
çatışmaların bilançosu…
Ne var ki, bu baskı ve şiddet ortamı Türkiye’nin
demokratikleşme sürecini engellemedi. Yirmi yılın kazanımları da
özetlenemeyecek kadar uzundur. 1961 Anayasası’nın güvenceleri altında
hukuk devletinin temel kurallarının yerleşmesine değinmekle
yetinebiliriz. Anti-demokratik eğilimleri ağır basan sağcı hükümetler
uzun yıllar Türkiye’yi yönetti. 1971-73’ün sıkıyönetim dönemi hariç,
bağımsız yargı, yürütmenin keyfî, ayrımcı, yasakçı uygulamalarını
frenledi; zaman zaman engelledi. 12 Mart rejimi, bu nedenle de kalıcı
izler bırakmadı.
En önemli gelişmelerden biri, 1960 sonrasında Türkiye
halk sınıflarının hızla örgütlenmesi ve bu sürecin bölüşüm ilişkilerine
yansımasıdır. 1970’li yılların ortalarında Türkiye’de sendikalaşma
oranı, %50 eşiğini ve bazı Avrupa ülkelerini geçti. Hızlı büyüme
yıllarında ücretlerin payı istikrar kazandı; 1980 arifesinde hızla
tırmandı. Tarımda üretici birlikleri köylü çıkarlarını siyasete taşıdı;
tarımsal destekleme yaygınlaştı; çiftçinin eline geçen fiyatlar göreli
olarak yükseldi.
Bu gelişimler siyaset haritasına da yansıdı. Geleneksel
“yasaklı akımlar” meşru siyasete katıldı. Siyasî İslam, parlamenter
mücadeleye öncülük verdi. TİP, sosyalizmi TBMM’ye taşıdı. 12 Mart
darbesinden sonra Ecevit’in CHP’si, bir boyutuyla geleneksel
aydınlanmacı (Cumhuriyetçi) değerlerini koruyacak; bu kimliğin ilerici
bir yorumuyla demokrasi kültürünün ana öğelerini özümseyecek; halk
sınıflarının ekonomik, sosyal taleplerine de açılacaktı. 1973 ve 1977
seçimlerinde emekçi oyları, geleneksel sağ siyasetten koptu;
“Cumhuriyetçi sol”u temsil eden CHP’yi birinci parti yaptı.
Parlamento dışı sosyalist solun yükselmesini de vurgulamak
gerekir. 1960 sonrasında öğrenci hareketleri içinde filizlenmiş olan
devrimciler, 12 Mart rejiminin yıkımını farklı akımlar içinde
örgütlenerek hızla aştılar. Fabrikalarda, madenlerde, sendikalarda,
üretici örgütlerinde işçilerin, köylülerin mücadelelerinin içinde yer
almaya başladılar. Aşırı sağ ve derin devletle çatışarak kent
varoşlarını, Anadolu kasabalarını, mahalleleri, köyleri, sloganları ile
“tapuladılar”.
1970’li yıllar son bulurken, Türkiye siyasetinin ideolojik
yelpazesi geleneksel Avrupa şablonuna yaklaşmaktaydı: Küçük mülk
sahiplerinin gelecekten ürküntüleri üzerinde gelişen, geçmişe bakan, tutucu (Türkiye koşullarında İslamcı-milliyetçi) sağ; sermayenin çeşitli katmanlarını ve belli orta sınıf çevrelerini temsil eden orta-sağ, kentli “diplomalılar” takımını ve işçi-köylü sınıflarının bir bölümünü temsil eden Cumhuriyetçi sol ve emeğin diğer katmanlarıyla radikal aydınları kucaklayan sosyalist sol…
Daha da önemlisi, bu ayrışma içinde bir bütünüyle sol
akımlar yükselmekteydi. 1973-1979 arasında siyasi İslam’ı temsil eden
MSP’nin oyları %12’de %9’a düşmüştü. CHP ise seçmenlerin
(“Müslümanların”) %41 eşiğini aşan oylarıyla iktidara gelmişti. Ecevit,
uluslararası sermayenin programını Türkiye’ye taşıyan IMF reçetelerine
direnmekteydi. Sermayenin baskısıyla gerçekleşen hükümet değişikliği bu
programın hayata geçirilmesine imkân vermiyordu; zira sosyalist solun
etki alanı içindeki emekçi örgütleri sert bir direnme göstermekteydi.
Parlamento içindeki ve dışındaki sol siyaset, Türkiye’nin geleceğinde
söz sahibi olmaktaydı.
12 Eylül rejiminin sınıfsal-tarihsel işlevini bu çerçeve
içine yerleştirebiliriz. Darbenin iki stratejik hedefi vardı: Türkiye’yi
neoliberal dönüşüm aracılığıyla emperyalizmin hegemonyasına
kayıtsız-şartsız bağlamak ve Cumhuriyetçi/sosyalist solun Türkiye
siyasetindeki etkisine, ağırlığına kalıcı olarak son vermek…
İkinci hedef, önce sıkıyönetim, sonra da 1982 Anayasası ve
uzantıları ile gerçekleşti. Sıkıyönetim uygulamaları, sosyalist
muhalefeti tüm örgütleriyle, kadrolarıyla yok etti. Bu tasfiyenin halk
sınıfları saflarında yaratacağı boşluk nasıl doldurulacaktı? 12 Eylül
rejiminin İslamcı söylemlere yönelmesi tesadüf değildir. İslamcı
siyasetten gelen Turgut Özal’ın ABD tarafından ısrarla desteklenmesi de
tesadüf değildir.
1980’li yılların sonunda siyaset haritası yeniden çizilmeye
başlayacaktı. Bu yeni ortamda halk sınıfları sola mı, siyasî İslam’a mı
yöneleceklerdi? 12 Eylül ve Özal yıllarının emek karşıtı politikalarını
eleştiren Erdal İnönü’nün SHP’si, 1989 yerel seçimlerde birinci
parti olmuştu. Ne var ki, on yıl önce halk muhalefetini
parlamento-dışında temsil etmiş olan sosyalist sol yok edilmiş;
Cumhuriyetçi-parlamenter sol öksüz kalmıştı. SHP, sınıfsal muhalefet
yönelişini 1991’de terk etti; seçmen tabanının emekçi bileşenleri
erimeye başladı.
Halk muhalefetini temsil işlevi, böylece, siyasi İslam’ın
ana partisi ve cemaat-tarikat grupları tarafından devralındı. 1980
öncesi devrimcilerinin örgütlenme yöntemlerini uyguladılar. Cumhuriyetçi
direnme mevzileri adım adım aştılar. Türkiye halkı, AKP-Cemaat
koalisyonunu iktidara taşıdı.
***
Yarım yüzyıl öncesine uzanan bu panorama, bence,
Türkiye’de sol, siyasi İslam ve demokratikleşme arasındaki ilişkilere
ışık tutabilir.
Liberallerle tartışacaksak, demokratikleşme konusunda
farklılıklarımız olacaktır. Onlar, temsilî demokrasinin ödünsüz
savunucularıdır. Önemli bir bölümüne göre bu ilke, Müslüman bir ülkede
siyasî İslam’ın iktidarı anlamına gelecektir. Bu iktidar, çeşitli
etkenlerle engelleniyorsa, demokrasi eksik, arızalı olacaktır. Bu
muhakeme çizgisini, Müslümanlık / siyasî İslam ayrımı yapmadığı için
yukarıda eleştirdim.
Yakın geçmişte kaderleri birlikte seyretmiş olan
Cumhuriyetçi ve sosyalist solun demokrasi anlayışı, liberallerin ötesine
gider.
Cumhuriyetçi sol, öncelikle aydınlanmacıdır; bu nedenle
dinsel yobazlığa ve Ortaçağ kurumlarına karşıdır. Bu özellikleriyle
eleştireldir; akılcıdır; plüralisttir. Dolayısıyla özünde demokrattır.
Anti-demokratik savrulmalardan arınabileceğini göstermiştir.
Sosyalist sol ise, aydınlanmacı geleneğin son
uzantısıdır. Temsilî demokrasiyle kavgalı değildir; ama doğrudan
demokrasinin genişlemesinde ısrarlıdır. Bu nedenle, emekçi örgütlerinin,
şuraların, halk meclislerinin siyaset sürecine eklemlenmesini; (bir
anlamda “halk demokrasisi”ni) benimser. Nihaî olarak devletsiz/sınıfsız
bir toplumu hedeflediği için, ilkesel olarak sonuna kadar (sınırsız)
demokrattır.
Okuyan
anne
saat
23:24
Labels:
Korkut Boratav,
Türkiye tarihi
20.7.16
Cahile hitabe
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir.
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir.
Ondan kork sahiden.
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın.
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider.
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin.
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin.
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar.
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin.
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir.
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler.
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder;
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar.
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar.
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın.
Her şeyi sorgularsın.
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir.
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür.
“Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”.
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der.
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle.
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor.
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.”
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der.
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”.
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder.
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin.
“Bırak” der güneşi “içeri girsin”.
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır.
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır.
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı.
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine.
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda.
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı?
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı?
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı?
Okumuşun şerrinden kork!
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir.
Şiddet okumuşun panzehiridir.
Muhtaç olduğun kudret;
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.
Okuyan
anne
saat
23:51
Labels:
cahiliye,
Cumhuriyet,
Mine Söğüt,
Türkiye tarihi
17.7.16
Rezillik…
Hepsi, istisnasız hepsi; bu ülkede çoktandır biten bir anayasallık, delik deşik edilmiş bir hukuk, olmayan bir meşruiyet ve gölgesi bile kalmayan demokrasiyi savunmak adına ayağıyla darbe yapmaya kalkışanları tekmelerken… Eliyle asıl darbeyi yapmış, rejimi çökertmiş ve devleti bitirmiş olanlara dayanıyor, onların sırtını sıvazlıyordu!
Oysa ifade, ancak fikir bağımsız ise özgürdür.
Basında fikir ve ifade özgürlüğünden, ancak ilkeler üzerinde ve hiçbir güç ya da etki odağına yamanmadan, tüm taraflardan bağımsız var olunuyorsa söz edilebilir.
Tarafsız habercilik tam da böyle bir bağımsızlığı gerektirir. Taraflı habercilikte ise elbette ne fikir özgürdür ne de ifade. Dolayısıyla taraflı gazeteci, aslında gazeteci değil reklamcıdır!
Diyeceksiniz ki tarafsızlık muğlak, ütopik ya da izafi bir kavramdır. Doğru.
Ama tıpkı demokrasi gibi, mümkün olduğunca yaklaşılması gereken bir idealdir, tarafsız habercilik.
Türkiye’de böyle bir ideal taşıyan, tarafsız olmaya gayret eden haberci yok denecek kadar az artık.
Yanlışlarım ve doğrularımla varlığımı otuz bir yıldır sürdürdüğüm medyada, 1985’ten 2005’e muhabirlik yaptım. 1996’dan 2010’a hem haberci, hem köşe yazarı. Artık sadece köşe yazarıyım. Habercilikte tarafsız olmaya çalıştım. Taraflı olduğum köşe yazarlığında ise hiçbir iktidara yamanmadığım gibi, muhalefete bile muhalif bir çizgi sürdürdüm.
Bu tutum bana çok kaybettirdi, ama paha biçilemez bir değer kazandırdı: Beynimle yüreğim arasında hiç parazit yok ve yukarda betimlediğim çakma gazeteciliği var gücümle eleştirmek, kınamak hakkını görüyorum kendimde.
O gece, 2013’te Gezi Parkı’nda toplanan masum ve silahsız gençleri darbe yapıyorlar diye gazlayan, döven, öldüren darbecilerin iktidarlarını savunsunlar diye sokağa döktüğü IŞİD zihniyetini “demokrasiyi savunan halk” diye sunan çakma gazeteciliği şiddetle kınıyorum.
Bu ülkede demokrasi ne kadar yoksa, onların da aklı, vicdanı, meslek ahlakı o kadar yok!
Tekbir sesleriyle parası olmadığı için zorunlu askerlik yapan zavallı erleri linç eden, kafasını kesen ümmetle mi bu ülkeye ulusal bağımsızlık kazandıracaksınız? Ne kadar korkunç bir yanılgı!
Hiçbirimizin istemediği askeri bir darbeye karşı çıkmak için iktidarın yanında yer alıp demokrasi havariliğine soyunan sözde demokrat medyacılara gelince, onlara da şöyle seslenmek isterim:
Demokrasi, demokrasiyi bitirenlerin yanında yeşermez ve gerçek demokratların faşizme karşı faşizmi savunması abestir!
Hem dürüstlük, hem de cesaret, yanlış tarafta olanlara topyekün kafa tutmayı, yapayalnız kalmak pahasına gerçek demokrasi fikrini savunmayı gerektirir.
Ama sizlerde, ne o dürüstlük var ne de cesaret. Zaten demokrat da değilsiniz, her zaman kim güçlüyse ona yamandınız!
Yaşanılan darbe girişimi de bir üst akıl tarafından birkaç bin askerin kandırılıp feda edilmesi üzerine kurulmuş; iktidarı devirmek amacına ulaşamasın diye özellikle beceriksiz hazırlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum.
Cicero, her türlü komplodaki üst aklı bulmak için “Cui bono” diye bir soru armağan etmiştir, evrensel hukuka: “Kime yarar?” Bizim ellerde bırakın evrensel, yerel hukuk bile kalmadı. Ama soru, gerçeği bulmak için hâlâ anahtar: Kimin işine yarar, bu darbe girişimi?
En geçerli yanıtı, yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Deniz Baykal Twitter üzerinden verdi:
“Açılış: Darbe. Giriş: Kalkışma. Gelişme: AKP tiyatrosu. Sonuç: Başkanlık.”
Oyun bitti, dağılabiliriz.
Okuyan
anne
saat
12:21
Labels:
'demokrasi',
'demokratlarımız',
Akil Adamlar,
beyin ölümü gerçekleşenler,
Cumhuriyet,
darbe,
Mine G. Kırıkkanat,
Türkiye tarihi
