Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.6.20

Hortlayan sömürgecilik tarihinin hayaleti

Yıllar önce bir Hindistan yolculuğunda Nick Robins’in Doğu Hindistan Kumpanyası’nı (DHK) anlattığı Dünyayı Değiştiren Şirket adlı kitabını okumuştum.

Yazar, baş karargâhı vaktiyle bugünkü Londra Borsası’nın olduğu Leadenhall Sokağı’nda bulunan DHK’den geriye hiçbir iz kalmadığına dikkat çekiyor, tarih ve kültür mirasına önem atfeden bir kentte bunun acayipliğine işaret ediyordu.

DHK’nin tarihi Londra’dan neden silinmiş olabilir” sorusunun peşine düşen Robins, Hindistan’ın Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından fethinin temellerini atan bu şirketin “serbest ticaret” adına, nasıl yağma, yolsuzluk ve bir sömürü düzeni kurduğunu hikâye ediyor, Adam Smith, John Stuart Mill, David Hume, Edmund Burke gibi önemli düşünce insanlarının bu düzenle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyordu.

DHK, özetle sadece bir şirketin değil, bir düzenin adıydı ve tarihin tüm çakıl taşlarını özenle muhafaza eden bir ülkede, kuşbakışı panoramadan ayıklanıp bir şekilde yok edilmişti.


Heykel savaşları cephesi

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sömürgecilik düzeniyle örtüşen DHK’nin evet bugün izi kalmamış, ama sömürgeciliği inşa eden bireylerin heykellerinden tasarruf edilmemiş.

Edward Colston, Henry Dundas, Robert Clive, Robert Milligan, James Penny...

Bunların hepsi köle ticaretiyle nam salmış, adlarını şimdiye dek duymadığımız isimler.

İngiltere’nin dört bucağına heykelleri konulmuş, isimleri sokaklara verilmiş.

Köle tüccarı James Penny, Beatles’ları çıkaran Liverpool kentinde örneğin ünlü müzik grubunun -aynı isimdeki bir sokağın adından- Penny Lane şarkısına ilham olmuş.

Düne kadar Beatles’la özdeşleşen Penny Lane Sokağı’nın üstünde ne ki bundan böyle “Irkçı Lane” yazıyor...

Edinburgh kentindeki Robert Clive’ın heykeli de yok artık, yıkıldı.

Peki o kim? Doğu Hindistan Kumpanyası’nın lider bir yöneticisi.

Hemşerisi Clive gibi gene Kumpanyanın öncü isimlerinden olan Henry Dundas’ın Edinburg’a hâkim heykeli de “yıkılası heykeller” listesinde sayılıyor.

Ya Edward Colston kim? O da imparatorluğun Atlantik tarafında köle trafiğini yöneten bir tacir, 18. yüzyılda Amerika’ya 84 bin köle taşıyarak servetine servet katmış. Kazandığı paralarla kenti Bristol’u hastaneler, okullar, bakımevleri ile donatmış. Bristollular da bu hayırsever(!) yurttaşın heykelini inşa etmişler.

Colston’un heykeli de yok şimdi. Geçen hafta vaktiyle Bristol Limanı’ndan köle ticareti yaptığı Atlantik Okyanusu’nun sularına terk edildi...

Bugüne değin sade İngiliz kamuoyunun tanıdığı bu isimlerin yanında Churchill ve Cecil Rhodes gibi tarihe yön veren şahısların heykelleri de keza sallanıyor.

Londra’nın Parlamento Meydanı’ndaki Churchill heykeli öyle ki polis çemberiyle korunuyor.

Zambiya ve Zimbabwe’yi oluşturan eski Rodezya’nın mutlak hâkimi Cecil Rhodes’ın Oxford Üniversitesi’ndeki heykeli de bizzat, “alın şunu buradan!” baskısı altında.

Bunlar bir yazıya sığdırılabilecek isimlerden bazıları sadece...


Tarihin Floyd’la sınavı

Floyd’un ABD’de bir beyaz polis tarafından bir asfalt kenarında böcek gibi ezilerek öldürülmesinin ardından patlak veren ırkçılık karşıtı gösteriler, sırf ABD ile sınırlı kalmadı. Başta Britanya olmak üzere ırkçı geçmiş ve ırkçılıkla bağlantılı tüm ülkelere yayıldı.

Floyd’la özdeşleşen “Siyahların Yaşamı Önemlidir / Black Lives Matter” hareketi kabaran bir öfkeyle İngiltere’de bu şekilde 78 anıtı kara listeye aldı.

Bu öfkeden Beatles şarkılarına konu olan sokak isimlerinden tutun da Londra’da Churchill’le aynı meydanı paylaşan sömürgecilik karşıtı hareketlerin simgesi Gandhi heykeli dahi, (Güney Afrika döneminde siyahlara karşı “ırkçılık yapmış olduğu” gerekçesiyle) nasiplendi.

Heykellerin Talibanvari yöntemlerle alaşağı edilmesi benim hoşuma giden bir şey değil. Gandhi örneğinde de görüldüğü üzere, bu tahribatın nerede duracağı, nereye uzanacağı bilinmez.

Ama sömürgecilik geçmişiyle pervasız şekilde yüzleşmeyen ülkelerde de bu egzersizin şüphesiz eğitici bir yanı var.

18. yüzyıl köle tüccarı heykellerinin hâlâ örneğin Londra’nın ortasında işi ne?

Başkalarına tek parmak havada “tarihinizle yüzleşmelisiniz!” dersi verenler, görüyoruz ki kendi “bellek ödevlerini” yapmamış.

Ama hayat işte bazen çok garip.

Yirmi dolarlık sahte bir banknot gerekçesiyle öldürülen gariban bir siyah Amerikalı, Churchill’inden Gandhi’sine ve Boston’da kaidesi üzerinde kellesi uçurulan Kristof Kolomb’una kadar... Batı’nın sömürgecilik tarihini bugün imtihana çekiyor.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Haziran 2020

11.1.16

Deli deyip geçmeyin...

Arap Birliği’nin asi çocuğu, Afrika’nın krallar kralı Muammer Kaddafi’nin Batılı liderlerden daha uzak görüşlü ve aklıselim olabileceğini tahayyül edebilir miydiniz? Zor tabii. Ama geçen hafta Libya ile ilgili üç “ifşaat” bize “deli deyip geçme” sözünü anımsatmalı.
Kaddafi, liberal dünya için yenilir yutulur olmayan, nev-i şahsına münhasır bir liderdi. En çılgın beyanatları malum. Ama misal Türkiye’de “Dünya 5’ten büyüktür” diye sayıklayan yandaşlar, arkasından konuşurken, BM kürsüsünden Güvenlik Konseyi sisteminde ilk reform isteyenlerden olduğunu bilmez. Anti-Semitizmi gazlayanlar hoşgörülürken, onun “Yahudiler Arapların kuzenidir” demişliğinden bihaber olan da çoktur. Kaddafi, aşiretler dengesi üzerinde yükselen ülkesine 40 yıl demir yumrukla hükmettikten sonra Batı’yla barışmaya kalkışmanın bedelini 2011 Ekimi’nde linç edilerek ödedi. O gösterişli çadırını kurduğu başkentlerden yüzüne bakan olmadı. 

***
Libya’da 2011’de kameraman arkadaşım Akın Depecik ile çöllerde binlerce km yol katetmiştik. Ki “Arap Baharı”nın hiç olmadığını bize belletti. Bu yüzden son gelişmeleri tarihe not düşmeyi görev bilirim. Geçen hafta ne öğrendik?
1- Britanya’nın eski başbakanı Tony Blair’in Libya’nın çöküşü soruşturması için Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği Kaddafi’yle Şubat 2011’deki telefon kayıtları. Biz Bingazi yolunda silah ve para sevkıyatına bizzat tanıklık edip militanların pasaport resmimi örtünerek çektirmem gerektiği telkinlerini işitirken, bihabermişiz. Kaddafi özetle şöyle demiş: “Hikâye basit. Kuzey Afrika’da uyuyan El Kaide hücreleri. 9/11 öncesi Amerika gibi. Silahlar ele geçirip insanları korkuttular. Televizyonlardan söylentiler yayıyorlar. Onlarla savaşmıyoruz, ikna etsinler diye ailelerine başvurduk. Bu cihat hali. Bin Ladin benzeri. Akdeniz’i kontrol etmek istiyorlar. Sonra Avrupa’ya saldıracaklar. Bunu uluslararası topluma açıklamalısın. Gazeteciler gelsin.. Anlaşılan bu yeni bir sömürgecilik girişimi. İnsanları silahlandırıp savaşa hazırlamak zorunda kalacağım. Libyalılar ölecek, zararı Akdeniz, Avrupa ve tüm dünya görecek.
Blair, “barışçı değişim yolu” lafları ve “ülkeyi terk et” telkinlerinin ötesinde bir şey dememiş. Biz Es Sallum sınırından çıkarken Libya ordusu Bingazi’ye ilerliyordu. Sonra BM’nin tartışmalı 1973 sayılı “uçuşa yasak bölge” kararı çıkıp NATO bombardımanı başlayınca iş bitti. 

2- ABD Dışişleri’nin e-posta skandalında açıkladığı yeni kayıtlar 2011’de bakan olan Hillary Clinton’ın mevzuyu iyi bildiğini gösterdi. Yazışmalardan özel operasyonlar eğitmenlerinin Bingazi’de protestolardan önce Mısır sınırında olduğunu öğreniyoruz. Katar, Suud elbette başrolde! Clinton’ın danışmanı Sidney Blumenthal, NATO destekli militanların –ki El Kaideciler eksik değil- savaş suçu teşkil eden infazlarını da rapor etmiş; Kaddafi’nin askerlerine viagra verdiği yahut NATO’nun bombaladığı yerlere ceset yerleştirdiği iddialarının söylentiden ibaret olduğunu da. ABD’nin BM daimi temsilcisi Susan Rice, BM’de hakiki gibi kullanmıştı. Malumu da öğreniyoruz. Fransa lideri Nicolas Sarkozy’nin başrol oyunculuğunun sebebinin petrol ve ederi 7 milyar dolardan fazla olan altın/gümüş rezervleri üzerinden bölgeye egemen olma hırsını... 

3- Araştırmacı gazeteci Gareth Porter’ın son makalesi, ABD Genelkurmayı’nın Suriye’den de önce Libya’da rejim değişikliğinin devleti çökertip El Kaide’yi güçlendireceğini tespit ettiğini anlatıyor. AFRICOM’un başındaki General Carter Ham, Dışişleri’ne Kaddafi’nin de onay verdiği istifa edip çekilmesi ve Libya ordusunun cihatçıları durdurmasını içeren ateşkes önerisini sunmuş. Hillary veto etmiş. Şimdi başkanlığa hazırlanan kadın lider, Kaddafi linç edildiğinde gülerek “Geldik, gördük, o öldü” demişti. Sonrası malum, Katar’ın en aşırılıkçılara bile silah ve para akıttığı süreçte 2012 Eylülü’nde Bingazi’de ABD elçisi Chris Stevens El Kaideciler tarafından linç edildi... 

Detay çok, ama uzatmayalım. Batı’nın Ortadoğu politikaları çifte kıskaçla dönüyor: İslamofobi ve militan İslamcılık. “Libya fatihi” Sarkozy sığınmacı krizi yaşayan Avrupa için “Schengen bölgesi bitti” buyuruyor. Ortadoğu’da sekülerizmin altının oyulması yeni faciaları davet ediyor. Kıssadan hisse.. Kaddafi’nin ardından rejim değişikliği projelerine dair düşünecek çok şey var. Ve kimseye “deli” deyip geçmeyin..
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 11 Ocak 2016 Pazartesi

25.6.13

Penguen komplosu!

Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.
Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.
Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.
Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.*(aşağıda bu haberin ayrıntıları var...)
Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.
Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.
İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.
Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.
Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.
Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.
Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşallah, Erdoğan ve yakın çevresi, dün ile bugün arasındaki bu farkı görüp, gerekli dersi çıkarır…
Zaman, Abdülhamit Bilici, 23 Haziran 2013

* AB li siyasilerin mektubu 18 Mayıs 2007

  Harald Tribune neler yazmış 

Avrupa Parlamentosu üyeleri Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Cem Özdemir, Andrew Duff, akademisyen Timothy Garten Ash, eski Almanya dışişleri bakanı Joschka Fischer, eski Hollanda dışişleri bakanı Hans Vandenbrock, eski İspanya dışişleri bakanı Ana Palacio gibi isimlerin kaleme aldığı mektup, “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlığını taşıyor.

Mektupta, Türkiye’de demokrasi, laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ve silahlı kuvvetlerin rolü üzerine görüşler yer alıyor.
Türk ordusunun 27 Nisan’daki açıklamasının, Türkiye’nin sağladığı ilerlemeye ve AB ilişkilerine zarar verebilecek bir müdahale olarak nitelendirildiği mektupta imzası bulunanlar, “Bu müdahaleden büyük üzüntü duyuyoruz” ifadesini kullanıyor.
Mektupta, “2004 yılında Kopenhag kriterlerinin yerine getirildiğine ilişkin açıklamayla sonuçlanan bir dizi reformla beraber müzakerelere başlama kararı alındı. Söz konusu kriterlerden birisi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıdır. Diğeri ise temel bir ilke olarak askerler üzerinde sivillerin tam anlamıyla denetimini de içeren işleyen bir demokrasinin varlığıdır. Ordunun 27 Nisan’daki müdahalesi, Türkiye’nin bu kriterleri benimsediği konusunda şüpheye yol açıyor” denildi.

‘LAİKLİĞE YÖNELİK TEHDİT ABARTILDI’
Mektupta, Genelkurmay’ın açıklamasına gerekçe olarak gösterdiği “laikliğe yönelik tehdit” söyleminin de abartılı bulunduğu ifade edilerek, “Laikliğe yönelik tehdit abartılmıştır. Türkiye’de kadın haklarından eğitime kadar bir dizi önemli reform yapılmıştır ve bu reformlar laik değerler için yasal koruma sağlamaktadır. Daha yapılması gereken çok şey olmakla birlikte, Türkiye’de yasalar bugüne değin Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştır ve söz konusu değişiklikler mevcut hükümetin idaresi altında gerçekleştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Türk halkının tercihlerinin sivil toplum ve siyasi süreçlerle ortaya çıkacağına inanıldığı belirtilen mektupta, demokratik düzenlerde kitlesel gösterilere gidilmesi, siyasi kararların yargıya götürülmesi ve siyasi kampanyalarla tartışılmasının kabul edilebilir yollar olduğunun altı çiziliyor.
Avrupalı siyasilerin mektubunda, iktidarın bir tek partinin elinde toplanmasından duyulan endişenin anlaşılır olduğu, ancak bunun, ordu tarafından demokratik yönetimi sınırlandırmak için bahane olarak kullanılmaması gerektiği görüşü de vurgulanıyor. 


Avrupa’nın ünlü isimlerinin Türk halkına açık mektubunda AKP’ye destek, orduya tepki var
Avrupa’nın önemli siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi tarafından Türk halkına hitaben hazırlanan açık mektup bugün International Herald Tribune gazetesinde yayınlandı. İşte mektuptan satırbaşları:

Türk halkı Genelkurmay bildirisinden sonra Avrupa ve ABD politikacılarının tepkilerini çok dikkatli takip ediyor. Bu nedenle Türk toplumuna net bir mesaj vermek büyük önem taşıyor. Biz Türkiye’nin AB sürecini sekteye uğratacak bu müdahaleyi üzüntüyle karşılıyoruz. Bunu Copenhag kriterlerinin bir ihlali olarak görüyoruz. Türk ordusu bildiriyi “laikliği korumak” amacına dayandırıyor. Ancak laiklik tehdidi abartılıyor. Türkiye gerçekten laik değerleri yasal güvence altına almak için kadının eğitim hakkı gibi çok önemli reformları üstlenmiştir. Daha da üstleneceği pek çok reform bulunmaktadır. Türkiye yasaları Avrupa standartlarına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu reformların büyük bölümü mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Türkiye’deki siyasi sürece inanıyoruz. Ordunun demokratik hükümeti sınırlaması mazeret olarak görülemez. Son olarak Avrupalı hükümetlere de çağrı yapıyoruz: Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutun…

İmza koyan bazı isimler
* J. Fischer (Eski Alman Dış. Bk.)
* H. Broek (Eski Portekiz Dış. Bk.)
* T. Gouveia (Eski Hollanda Dışişleri Bakanı)
* Ana Palacia (Eski İspanya Dışişleri Bakanı)
* Andrew Duff (AP vekili)
* D. Cohn Bendit (AP vekili)
* Alain Minc (Le Monde Başkanı)
* J. Lagendijk (AP vekili)
* Timothy Ash (Oxford Üniv.)
* Josef Janning (Bertelsmann

 

 

6.2.13

Parisli 'Bayanlara' Pantolon Artık Serbest

Unglaublich, aber wahr: 214 Jahre lang war es in Paris Frauen untersagt, Hosen zu tragen. Ein Gesetz aus Revolutionszeiten verbot den Damen Jeans und Co. - außer sie hatten ein Pferd oder Fahrrad dabei. Nun hat die Ministerin für die Rechte der Frauen ein Machtwort gesprochen.
Paris - Frauen in Paris dürfen anziehen, was sie wollen. Klingt selbstverständlich, war es aber lange nicht - zumindest wenn es nach den Gesetzen geht. Denn bis vor wenigen Tagen galt eigentlich eine Verordnung, nach der es Frauen verboten war, Hosen zu tragen.
Nun ist der Paragraf, der jahrhundertelang in Kraft war, getilgt worden. Frauen können jetzt ganz legal in Jeans, Dreiviertelhose oder Hosenanzug über die Avenue des Champs-Élysées gehen.
Die Verordnung stammte aus dem Jahr 1799, aus Zeiten der französischen Revolution. Frauen der Stadt mussten sich seitdem laut Gesetz eine offizielle Ausnahmeerlaubnis der Stadtregierung besorgen, wenn sie sich "wie Männer anziehen" wollten - oder sie riskierten, in Gewahrsam genommen zu werden.


Das Gesetz hatte nicht etwa einen modischen Hintergrund, vielmehr sollte Frauen das Tragen eines der Symbole der Revolution verwehrt werden: Lange Hosen waren ein Zeichen der Arbeiterklasse, die sich so von der Kniebundhosen tragenden Oberklasse unterschied. Diese als "Sansculottes", "ohne Kniebundhosen", bekannt gewordenen Arbeiter waren das Rückgrat der französischen Revolution.
Das Gesetz wurde zweimal reformiert, 1892 und 1909. Die Änderungen blieben aber eher gering: Frauen war es nun gestattet, Hosen zu tragen - aber nur wenn sie "entweder den Lenker eines Fahrrades oder die Zügel eines Pferdes hielten". Ansonsten blieb es in Kraft.
Nun stellte die französische Ministerin für die Rechte der Frauen, Najat Vallaud-Belkacem, am Donnerstag klar, dass das Gesetz gegen "die Gleichstellung von Männern und Frauen verstößt, die schon in der Verfassung festgeschrieben ist". Daher sei das Gesetz "nur noch ein Museumsstück" ohne jegliche legale Auswirkungen. Und auch wenn das Gesetz nie wirklich Anwendung gefunden habe, so sei es doch wegen der symbolischen Bedeutung verwerflich.


© SPIEGEL ONLINE 2013

Kadınların pantolon giymesini yasaklayan kanunun halen yürürlükte olduğunun ortaya çıkmasıyla Paris'li kadınlar soğuk duş aldı.

Daily Telegraph'ın haberine göre, kadınların pantolon giymesini yasaklayan 1800 tarihli kararın, teknik olarak hala yürürlükte olduğu ortaya çıktı.
Buna göre Fransa, en azından teorik olarak kılık kıyafet serbestisi açısından Sudan'dan daha geride bulunuyor.
Paris emniyet müdürlüğünün o tarihteki yasağına göre, erkek gibi giyinmek isteyen Parisli kadınların "izin almak için Paris polis karakoluna başvurması" gerekiyordu.
Yasak 1892'de yapılan değişiklikle biraz gevşetildi ve kadınlara ata binmeleri halinde pantolon giyme izni verildi. Yasak 1909'da yeni bir madde eklenerek daha da "sulandırıldı" ve "bisiklet sürüyorlarsa veya bisikletin gidonlarını tutuyorlarsa" kadınların pantolon giyebilecekleri belirtildi.
Dünya çapında kadın hareketinin yükseldiği 1969'da Paris belediye meclisi, yasak kararını kaldırma yönünde Paris emniyeti nezdinde bir girişimde bulunduysa da başarılı olamadı.
Modası geçmiş yasak kararını kaldırmak için 2003'te son bir girişimde daha bulunuldu.
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin partisinden bir milletvekili toplumsal cinsiyet eşitliğinden sorumlu bakana başvurdu ancak bakandan olumsuz yanıt aldı.
Le Droit des Femmes (Kadın Hakları) adlı bir kitap yazan hukuk profesörü Evelyne Pisier, kitabında yasağa dikkat çekerek, halihazırda Parisli kadın polis memurların pantolon giymesinin zorunlu olduğuna, bu durumda hepsinin kararı ihlal ettiğine işaret etti.
 17.11.09 13:11
 

9.5.11

Nato units left 61 African migrants to die of hunger and thirst

Dozens of African migrants were left to die in the Mediterranean after a number of European and Nato military units apparently ignored their cries for help, the Guardian has learned.

A boat carrying 72 passengers, including several women, young children and political refugees, ran into trouble in late March after leaving Tripoli for the Italian island of Lampedusa. Despite alarms being raised with the Italian coastguard and the boat making contact with a military helicopter and a Nato warship, no rescue effort was attempted.

All but 11 of those on board died from thirst and hunger after their vessel was left to drift in open waters for 16 days. "Every morning we would wake up and find more bodies, which we would leave for 24 hours and then throw overboard," said Abu Kurke, one of only nine survivors. "By the final days, we didn't know ourselves … everyone was either praying, or dying."

International maritime law compels all vessels, including military units, to answer distress calls from nearby boats and to offer help where possible. Refugee rights campaigners have demanded an investigation into the deaths, while the UNHCR, the UN's refugee agency, has called for stricter co-operation among commercial and military vessels in the Mediterranean in an effort to save human lives.

"The Mediterranean cannot become the wild west," said spokeswoman Laura Boldrini. "Those who do not rescue people at sea cannot remain unpunished."

Her words were echoed by Father Moses Zerai, an Eritrean priest in Rome who runs the refugee rights organisation Habeshia, and who was one of the last people to be in communication with the migrant boat before the battery in its satellite phone ran out.

"There was an abdication of responsibility which led to the deaths of over 60 people, including children," he claimed. "That constitutes a crime, and that crime cannot go unpunished just because the victims were African migrants and not tourists on a cruise liner."

This year's political turmoil and military conflict in north Africa have fuelled a sharp rise in the number of people attempting to reach Europe by sea, with up to 30,000 migrants believed to have made the journey across the Mediterranean over the past four months. Large numbers have died en route; last month more than 800 migrants of different nationalities who left on boats from Libya never made it to European shores and are presumed dead.

Underlining the dangers, on Sunday more than 400 migrants were involved in a dramatic rescue when their boat hit rocks on Lampedusa.

The pope, meanwhile, in an address to more than 300,000 worshippers, called on Italians to welcome immigrants fleeing to their shores.

The Guardian's investigation into the case of the boat of 72 migrants which set sail from Tripoli on 25 March established that it carried 47 Ethiopians, seven Nigerians, seven Eritreans, six Ghanaians and five Sudanese migrants. Twenty were women and two were small children, one of whom was just one year old. The boat's Ghanaian captain was aiming for the Italian island of Lampedusa, 180 miles north-west of the Libyan capital, but after 18 hours at sea the small vessel began running into trouble and losing fuel.

Using witness testimony from survivors and other individuals who were in contact with the passengers during its doomed voyage, the Guardian has pieced together what happened next. The account paints a harrowing picture of a group of desperate migrants condemned to death by a combination of bad luck, bureaucracy and the apparent indifference of European military forces who had the opportunity to attempt a rescue.

The migrants used the boat's satellite phone to call Zerai in Rome, who in turn contacted the Italian coastguard. The boat's location was narrowed down to about 60 miles off Tripoli, and coastguard officials assured Zerai that the alarm had been raised and all relevant authorities had been alerted to the situation.

Soon a military helicopter marked with the word "army" appeared above the boat. The pilots, who were wearing military uniforms, lowered bottles of water and packets of biscuits and gestured to passengers that they should hold their position until a rescue boat came to help. The helicopter flew off, but no rescue boat arrived.

No country has yet admitted sending the helicopter that made contact with the migrants. A spokesman for the Italian coastguard said: "We advised Malta that the vessel was heading towards their search and rescue zone, and we issued an alert telling vessels to look out for the boat, obliging them to attempt a rescue." The Maltese authorities denied they had had any involvement with the boat.

After several hours of waiting, it became apparent to those on board that help was not on the way. The vessel had only 20 litres of fuel left, but the captain told passengers that Lampedusa was close enough for him to make it there unaided. It was a fatal mistake. By 27 March, the boat had lost its way, run out of fuel and was drifting with the currents.

"We'd finished the oil, we'd finished the food and water, we'd finished everything," said Kurke, a 24-year-old migrant who was fleeing ethnic conflict in his homeland, the Oromia region of Ethiopia. "We were drifting in the sea, and the weather was very dangerous." At some point on 29 or 30 March the boat was carried near to a Nato aircraft carrier – so close that it would have been impossible to be missed. According to survivors, two jets took off from the ship and flew low over the boat while the migrants stood on deck holding the two starving babies aloft. But from that point on, no help was forthcoming. Unable to manoeuvre any closer to the aircraft carrier, the migrants' boat drifted away. Shorn of supplies, fuel or means of contacting the outside world, they began succumbing one by one to thirst and starvation.

The Guardian has made extensive inquiries to ascertain the identity of the Nato aircraft carrier, and has concluded that it is likely to have been the French ship Charles de Gaulle, which was operating in the Mediterranean on those dates.

French naval authorities initially denied the carrier was in the region at that time. After being shown news reports which indicated this was untrue, a spokesperson declined to comment.

A spokesman for Nato, which is co-ordinating military action in Libya, said it had not logged any distress signals from the boat and had no records of the incident. "Nato units are fully aware of their responsibilities with regard to the international maritime law regarding safety of life at sea," said an official. "Nato ships will answer all distress calls at sea and always provide help when necessary. Saving lives is a priority for any Nato ships."

For most of the migrants, the failure of the Nato ship to mount any rescue attempt proved fatal. Over the next 10 days, almost everyone on board died. "We saved one bottle of water from the helicopter for the two babies, and kept feeding them even after their parents had passed," said Kurke, who survived by drinking his own urine and eating two tubes of toothpaste. "But after two days, the babies passed too, because they were so small."

On 10 April, the boat washed up on a beach near the Libyan town of Zlitan near Misrata. Of the 72 migrants who had embarked at Tripoli, only 11 were still alive, and one of those died almost immediately on reaching land. Another survivor died shortly afterwards in prison, after Gaddafi's forces arrested the migrants and detained them for four days.

Jack Shenker in Lampedusa
guardian.co.uk, Sunday 8 May 2011

3.2.11

1 milyon, 4.5 milyon

“BİR Millet uyanıyor” testi yapıyoruz.
Yapacağımız iş basit.
Dün Kahire'nin “Tahrir” meydanındaki kalabalığı gösteren fotoğrafları alacağız.
Yanına 2007 yılında İstanbul, Ankara veya İzmir'de yapılan “Cumhuriyet” mitinglerinden herhangi birinin fotoğrafını koyacağız.
Kahire'dekinin adı ne?
“1 milyon insan yürüyüşü.”
Bizdekinin adı neydi?
“Cumhuriyet mitingi.”
Sizce hangisi daha kalabalıktı.
Hiç şüphesiz, İstanbul'daki, Ankara'daki, İzmir'deki...
Yani, dün Kahire'de yapılan “1 milyon insan yürüyüşüne” katılan insan sayısı 1 milyonsa; İstanbul'daki 1.5 milyondu.

* * *

- Şimdi, fotoğrafların yanına “Mısır” ve “Türkiye” yazıp, matematiğe vuruyoruz.
Türkiye'deki “Milyon insan yürüyüşleri” eşittir: Dört çarpı “Mısır'daki milyon insan yürüyüşü” eder.
Öyleyse bu iki fotoğraf arasındaki fark nedir?
88 yıllık bir Cumhuriyet ve 60 yıllık bir çok partili hayat.
Fark, bir demokrasi kültürüdür.
Bir; çok partili hayat farkıdır.
Dün söyledim, bugün de tekrarlıyorum.
Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin kıymetini bilelim. Hepimiz bilelim. AK Partilimiz de, CHP'li, MHP'li, BDP'li veya öteki de... Hepimiz.

* * *

- İki fotoğrafa bakmaya devam ediyoruz.
Ne diyor Kahire'deki “1 milyon insan”:
“Mübarek gitsin...”
Başbakanımız ne diyor Mübarek'e:
“Bizler faniyiz. Onun için halkın haykırışına kulak ver.”
Halkın haykırışı dediğimiz şey “Bir milyon insanın ayak sesi.”
Mısır'da “Bir milyon insanın” haykırışının mesajı buysa, Türkiye'de bir buçuk milyon çarpı üçün mesajı ne oluyordu?
“Ergenekon davası...”
Oldu mu şimdi?

* * *

- Bütün dünya, Mısır'da yürüyen 1 milyon kişinin mesajını destekliyor.
Ben de destekliyorum. Eminim, siz de destekliyorsunuz.
Çünkü o mesaj, 30 yıllık bir diktatöre yollanıyor.
Ama Türkiye'de 4.5 milyon insan yürüdüğü zaman kimse, iktidarın devrilmesini beklemiyor.
Beklemiyor çünkü herkes biliyor ve kabul ediyor ki; iktidarın devrilme yeri “sandık”tır...
Demokratik ülkelerde 4.5 milyon insan yürüyüşü sadece bir “hak”tır. Ama sandığın işlemediği, muhalif sesin ve basının susturulduğu ülkelerde “1 milyon insan yürüyüşü” ihkak-ı hakka dönüşür.
İki fotoğraf arasındaki fark işte budur.
Yani “demokratla”, “diktatör” arasındaki fark.

* * *

- Ey Türk siyasetçisi; ey muktedir;
Ey muktediri destekleyen aydın;
Ey hepimiz;
88 yıl önce kurduğumuz Cumhuriyet'in, 60 yıldır hep birlikte sürdürdüğümüz çok partili hayatın kıymetini iyi bilelim.
Bu rejimi, bu hukuk devletini; bu yargıyı, sırf kendimizi koruyacağız, sırf muhalefeti ortadan kaldıracağız diye orasından burasından iğdiş etmeyelim.
Yargıyla oynamayalım. Muhalif sesi susturmaya, sindirmeye, bastırmaya çalışmayalım.
Diktatörlük hevesine kapılmayalım.

* * *

- Bu devirde kimse padişah değil;
Bu devirde diktatörü, adaletsizi, vicdansızı, kendi tayin ettiği adamlar da kurtaramıyor.
İki fotoğrafa bakın ve bir “siyasi ikbal falı” açın.
Her diktatör bir gün bunu mutlaka tadacak.

Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 02 Şubat 2011

29.3.10

Mardin Fetvası’na dair alaycı bir yazı

BUNDAN 7 asır evvel...
Mardin denilen vilayet, Moğollar denilen bir kavmin işgaline maruz kalmış...
Zavallı Mardin ahalisi, saldırı karşısında hemen devrin büyük alimi İbn-i Teymiyye Hazretleri’ne koşup, “Hoca efendi... Hoca efendi... Bize bir fetva ver... Teslim mi olalım yoksa Moğol kafirine kılıç mı üşürelim?”
İbn-i Teymiyye hemen fetvayı vermiş:
“Allah rızası için düşmanın üzerine kılıç vurula...”

* * *

Ve 7 asır sonra...
El Kaide denilen bir örgüt çıkıp ABD’yi tarumar edince...
Afganistan’da kendilerine Taliban denilen adamlar, tüfeklerini alıp dağa çıkınca...
Irak’ta bazı kendini bilmezler, ABD güçlerini “hoş geldin demokrasi” diye karşılamak yerine bomba patlatınca...
Müslüman beldelerde “cihat” adı altında anti-Batı rüzgarlar esmeye başlayınca...
“Sivri zekâlı” Batılıları almış mı bir telaş!
“Acaba bu Müslümanların yaramazlık yapmalarının sebebi ne ola ki?” diye başlamışlar araştırıp sorgulamaya...

* * *

“Yaramazlık sebebi” olarak bula bula 7 asır evvel İbn-i Teymiyye’nin verdiği “Allah rızası için düşmanın üzerine kılıç vurula...” şeklindeki fetvayı bulmuşlar.
Ve demişler ki:
“Bütün suç bu fetvadadır... Bu fetva olmasa El Kaide olmazdı... Bu fetva olmasa Irak halkı bize selam dururdu... Bu fetva olmasa dağlarına bahar gelirdi
Afganistan’ın...”
Ve hemen...
Mardin’de bir konferans düzenlemeye karar vermişler...
Müslüman alimleri bir araya getirmişler...
Ve 7 asır önce verilen o fetvanın, 7 asır sonra aynı yerde “geçersiz” ilan edilmesine karar kılmışlar.
Yorgan gidince kavga da biter hesabı...
Fetva ortadan kalkınca, yaramazlığın da ortadan kalkacağına iman etmişler.

* * *

Sayın seyirciler...
Bakmayın siz benim “alaycı” bir dil kullandığıma...
Birkaç gündür gazetelerde çıkan “Mardin Fetvası” konulu haberleri okuyunca, anlattıklarımın baştan sona doğru olduğunu görürsünüz.
Ve benim şu türden bir “İstanbul Fetvası” vermemi anlayışla karşılarsınız:
“Batı’nın sivri zekâlısı ile Doğu’nun sivri zekalısı arasında soğan zarı kadar bile fark yoktur.”
Ahmet Hakan, Hürriyet, 29 Mart 2010

20.3.10

Acının seyir defterinde utancın atlasında Afrika

Kongo'da Kinşasa sokaklarında anladım…
Kamerun'da farkına vardım…
O sefaletin içinde, küçük simsiyah bir çift göz gülünce kavradım…
Afrika yalnızca bir kıta değildir…
İnsanlık tarihinin suç atlasıdır Afrika…
Keşif yüzyılında hoyrat monarşinin ve acımasız emperyalizmin habis ve sinsi kuşatmasının yazıldığı yerdir Afrika …
Eline tanrı kitabı almış, şeytanca bir planın, masumiyeti işgal etmesidir Afrika…
Büyük koca gemilerle gelmişler, “para, mülkiyet, öfke ve servet” için…
O bir çift simsiyah göz anlattı.
Kongo nehrinin kenarında göz göze galince gülümseyip dans eden o güzel kız söyledi…
Keşifçilerin “mülkiyet ve fetih” hastalığı sarı hummadan beter etmiş Afrika'yı..

O anlattı…

Öyle başlamış hastalıklar…Afrika'da hastalık yokmuş aslında…
Onlarla gelmiş tüm salgınlar…Ve tabii en büyük salgın:
“Sömürgecilik….”

Ortasından batısına gezdim… Ve dört gün sokaklarında sordum:
- Nasıl izin vermişler sömürge olmaya…
Ve anladım ki; bilmiyorlar o zaman…
Nedir fetih? Anlamıyorlar. Diğerinin ağacını ele geçirmek nedir. Diğerinin toprağını almak. Ya da başkasının kuşunu çalmak…
Çünkü kimsenin değildi Afrika…
Çünkü ele geçirmiyorlardı ve onlar yani Afrikalılar yalnızca paylaşıyorlardı Afrika'yı…
Bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız bir ruh durumudur bu…

Bir sabah bir geminin güvertesinde boynunda halka, bileklerinde kelepçeyle uyanınca bir türlü anlayamamıştır ne olduğunu…

Sokaklarındaki gizli tarih anlattı bunları bana…
Bileklerinde kelepçeyle uyananların şaşkınlığı hala duruyor taşlarında…
Sokaklarında yürüdüm… Çarşılarında, yer tezgahlarında, kumaş dükkanlarında dolaştım. Dalları gökyüzüne bağlanan ağaçlarında hiç bilmediğim renk terkiplerinde kuşlar seyrettim.

ORMANLAR KRALI
Evet Afrika dediğin düpedüz acının atlasıdır. Gözyaşı tarihidir..
Kongo nehrinin kenarında anladım…
Ormanlar kralı filan da palavradır…
Sömürgeci hayalinin kıyısında Afrika'yı bir av sahası ilan ettikten sonra Tarzan'ı icat etmiştir…
Çünkü o sömürgeci, av sahasındaki hayvanlara, sokaklarındaki insanlardan daha çok değer vermiştir…
Hayvanın kürkü vardır…Filin dişi…
Ama Afrikalı insanın ne kürkü ne de dişi vardır…
Kölelik bitince, sömürgeciye göre değeri hiç kalmamıştır insanın…
Belgeselciler için milli parklarındaki hayvanlar, sokaklarındaki aç insanlardan, hüzünle kapanan simsiyah gözlerden çok daha değerlidir…
Para eden, çitanın, yavru ceylanı kovalamasıdır…
Suni vahşettir yani…

Şimdi bakıyorum da, her ülkenin devlet başkanının bahçesinde bir helikopter bekliyor…Kongo'da Saray'da yemek yerken gözüm bahçedeki devasa helikoptere takılmıştı…Dediler ki, ne olur ne olmaz, bir darbe halinde başkan ve ailesi kurtulabilsin diye…

Budur işte Afrika…

Dünyanın en zengin topraklarında dünyanın en fakir insanlarının acılı dekorudur.

Ve işte bu yüzden zengin artistlerin, bir dönem ortaçağ zenginlerinin “şempanze alır gibi” medya önünde evlatlık edinmesiyle temizlenemez Afrika'nın suç tarihi…

İyi yürekli Madonna, Halk kahramanı baba Brad Pitt midir yani?
Dört gün boyunca nasıl acımasız bir perdede seyrettim Afrika'yı…
Emperyalizmin toplama kampıdır Afrika… Günahlarının kıtasıdır…

Bugün Afrika açlıktan kırılırken, Müslüman petrol şeyhlerinin altın küvetlerde yıkanmasına izin veren o emperyalizmin günah hanesidir Afrika…
Irak'ta 1 milyon insanın ölümünü “demokrasi getiriyoruz diye” açıklayanların, “Afrika'daki barbarlara uygarlık getiriyoruz” demesi iki farklı tarihin iki aynı sonucudur.
Safarilerin, vahşi belgesellerin, “Çölde Çay” görüntülerinin ötesinde, bir yıkım tarihi ve insanlık suçu yazılıdır Afrika'nın alnında…
Bu yüzden her sokak arasında rastladığım o bir çift siyah göze bakarak en yüksek perdeden bağırdım:

Öylesine günah doludur ki tarihi;
Meleksiz dolaşılmaz Afrika'da…
Fatih Çekirge, Hürriyet, 19 Mart 2010