Yılmaz Özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yılmaz Özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.12.15

Domates portakal

Domates portakal

Rusya, Türkiye’den yaş sebze meyve almayı durdurdu. Asrın liderimiz “alsan ne olur, almasan ne olur” dedi.

*
Acaba öyle mi?

*
İskenderun demir çelik.
Ruslar yaptı.
Parasını domatesle ödedik.
Seydişehir alüminyum.
Ruslar yaptı.
Parasını portakalla ödedik.
Aliağa rafinerisi.
Ruslar yaptı.
Parasını salatalıkla ödedik.
Oymapınar barajı.
Ruslar yaptı.
Parasını mandalinayla ödedik.

*
Çünkü…

*
Mart 1967’de Türkiye’yle Rusya arasında anlaşma imzalandı, Haziran 1967’de Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Sovyetler Birliği tarafından, Türkiye’de bir demir çelik fabrikası, bir alüminyum fabrikası, bir hidroelektrik santrali, bir petrol rafinerisi, bir sülfirik asit fabrikası, bir lif levha fabrikası, bir cam fabrikası “anahtar teslimi” kurulacaktı. Parasını, teçhizatını, malzemesini Ruslar verecekti, Türk personeli Ruslar eğitecekti.

*
Hibe değildi.

*
Peki, geri ödeme nasıl yapılacaktı?
Sebze, meyve, narenciyeyle!

*
Anlaşmanın dokuzuncu maddesinde aynen şöyle yazıyordu: İş bu anlaşma çerçevesinde, Sovyet teşekküllerince sağlanacak kredi, teçhizat, malzeme, teknik hizmetler ve Türk personelin mesleki eğitim bedeli, narenciye, yaş sebze meyve, kuru üzüm, zeytin ve fındıkla ödenecektir. Geri ödeme bedeli olarak Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne ihraç edilecek malların fiyatları, dünya fiyatları esas alınarak tespit edilecektir.

*
İş bu anlaşma çerçevesinde… Türkiye’nin en büyük demir çelik işletmesi, İskenderun Demir Çelik’i yaptılar. Seydişehir Alüminyum’u yaptılar. Oymapınar Barajı’nı yaptılar. Aliağa petrol rafinerisini yaptılar. Bandırma sülfirik asit fabrikasını yaptılar. Artvin lif levha fabrikasını yaptılar. Çayırova cam fabrikasını yaptılar.

*
Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu hayati tesisler sayesinde, hem onbinlerce insanımız iş buldu, hem de Türkiye milyarlarca dolarlık ithalattan kurtuldu, dışarıya bağımlılığı azaltıldı.

*
Ve, bunların karşılığında bir lira bile ödemedik… Hepsinin parası, sebzeyle meyveyle narenciyeyle ödendi.

*
Türk tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank basma fabrikası, 1937’de Ruslar tarafından kuruldu. Başlangıçta personele işi öğretmek için 120 Rus mühendis çalıştı. Kredisi, makinaları, her şeyinin parası narenciyeyle ödendi.

*
Kayseri Sümerbank bez fabrikası, 1935’te Ruslar tarafından kuruldu. Projesi, Nazilli basma fabrikasının da mimarı olan Ivan Sergeyeviç Nikolayev tarafından çizildi, o dönem itibariyle sadece Sovyetler’in değil, dünyanın en önemli mimar-mühendislerinden biriydi. Açıldığı gün üç bin kişiye istihdam sağladı. A’dan z’ye her şeyinin parası yaş sebze meyveyle ödendi.

*
1961’de Arpaçay barajı, Ruslar tarafından yapıldı. 1979’da Orhaneli termik santrali, Ruslar tarafından yapıldı. Ödeme şekli aynıydı, domates, kabak, biber, portakal, greyfurttu.

*
Bu örnekler, Atatürk vizyonuydu. Seneler boyu sorunsuz devam eden anlaşmaların altında, İsmet İnönü’nün Celal Bayar’ın Bülent Ecevit’in Süleyman Demirel’in imzası vardı. Hem yurtta sulh cihanda sulh’la düşmanı dost yapmışlar, hem para harcamadan memleketi kalkındırmışlar, hem de Allah’ın bu topraklara bahşettiği tarım zenginliğini takas aracı olarak kullanıp, çiftçiyi ihya etmişlerdi.

*
Asrın liderimiz “alsa ne olur, almasa ne olur” filan diyor ama… Alt tarafı sebze meyve zannettiği işte budur!

*
Bakmasını bilirsen…
Domatesle fabrika, baraj, rafineri, hidroelektrik santrali yaparsın.
Görmesini bilmezsen…
Salça bile yapamazsın!
Yılmaz Özdil, Sözcü,  9 Aralık 2015

12.11.15

10 Kasım’ı anlamak için 11 Kasım’a bakmak lazım


11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

*

Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

*

15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.

*

Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

*

8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

*

9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

*

Demem o ki…

*

Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.

*

Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.

*

Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

*

Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı ama, şüphesiz en kıymetlisi… Anıtkabir ona emanet edildi. Anıtkabir inşaatında, kontrol şefi olarak 10 sene çalıştı. Mesleki başarısının yanısıra, sporcu kişiliğiyle tanınıyordu. Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım.

*
(Atatürk’e kefere diyen siyasal dinci bıyıklı herifleri, utanmadan, kadın kontenjanından CHP’nin tepesine monte eden guguk kuşları da iyi okusun…)
 

*

Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır.

*

Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi, budur.
Yılmaz Özdil, Sözcü, 11 Kasım 2015

15.4.15

Papa’razzi

George Clooney’nin eşi, Ermenistan’ın avukatı oldu.
Kim Kardashian belgesel çekmek için Ermenistan’a geldi.
Papa “soykırım” dedi.

*

Hadise “papa-razzi”ye döndü.

*

Ve aslına bakarsınız, kelimenin tam manasıyla cuk oturdu!

*
Sene 1958.
Roma.
Amerikalı milyarder Peter Howard, kontes sevgilisinin doğumgünü için Rugantino gece kulübünü kapatmıştı. New Orleans Jazz Band çalıyordu. Konuklar arasında, prensler, baronlar, Hollywood efsanesi Tyrone Power, Elsa Martinelli, Anita Ekberg, usta yönetmen Federico Fellini filan vardı. İran havyarı yerlere saçılıyor, Fransız şampanyası su gibi akıyordu. Mısır kralı Faruk da davetliydi. Evsahibi milyarder, krala sürpriz yapmak istedi. Rugantino’nun sahibi Romolo’yu yanına çağırdı, Faruk oryantale bayılır, gidin dansöz getirin, en iyisini bulun dedi. Saatler geceyarısı ikiyi gösterirken, “La Turca” getirildi.

*

Asıl ismi, Hermin Arslanoğlu’ydu. İstanbullu bir Ermeni kızıydı. Henüz 15 yaşındayken sahneye çıkmış, Zennube, Özcan Tekgül, Aysel Tanju, Necla Ateş gibi şöhretli oryantaller arasına girmişti. Paris, Kahire, Beyrut turnelerine götürülürdü. Türkiye’den taşınmış, dünya jet sosyetesinin eğlence merkezi haline gelen Roma’ya yerleşmişti. “Ayşe Nana” ismini kullanıyordu. “La Turca” diye tanınıyordu.

*

Apar topar getirildiği için yanında kostümü yoktu. Ama, hiç sorun değildi. Partinin alkol seviyesi iyice yükselmişti. Olduğun gibi dans et dediler. Beyaz tenli, uzun siyah saçlı, ince belli kadın, ayakkabılarını fırlattı, yalınayak ortaya çıktı, eteklerini sıyırdı, vücudundan seksapel fışkırıyordu, emredici bi ifadeyle, yere halı serin dedi. Tüm konuklar, masaların ortasındaki avuçiçi kadar yuvarlak pistin etrafında toplanmıştı. Roma imparatorluk hanedanından Prens Hercolani, ceketini çıkardı, halı serer gibi, piste attı. Peşinden, diğer centilmenler… Nana’nın ayaklarının altında, ceketten halı oluşmuştu.

*

Ritmik hareketlerle kıvrılmaya başladı. Yırtıcı bakışlarıyla etrafını süzüyor, büyülenmiş bakışlarla seyrediliyordu. İşte her şey o anda oldu… Evsahibi Amerikalı, üzerindekileri çıkar diye bağırdı. La Turca ağır ağır dansederken elbiselerini çıkardı, iççamaşırlarıyla kaldı. Ok yaydan çıkmıştı. Amerikalı bu sefer, sutyeni de çıkar diye bağırdı. Rugantino coşku çığlıklarıyla inlerken, Ayşe Nana kopçayı açıverdi.

*

Herkes kendinden öylesine geçmişti ki, gazeteci Tazio’nun şakır şakır deklanşöre bastığını kimse farketmemişti. Aslında, bu tür prestijli kulüplerin kapısında goril’ler beklerdi, içeri gazeteci alınmazdı. Ama, tecrübeli magazin muhabiri Tazio Secchiaroli her nasılsa içeri sızmış, kimseye çaktırmadan tam yedi kare’yi ölümsüzleştirmişti.

*

Girdiği gibi, süzülerek çıktı dışarı, atladı motosikletine, doooğru L’Espresso dergisine… Yazıişleri müdürleri, fotoğrafları görünce tırnaklarını yemeye başladı. Şahaneydi ama, nasıl yayınlayacaklardı? O dönemde, çıplak kadın fotoğrafı basmak, nükleer füzenin düğmesine basmak gibi bi şeydi. Vatikan ayağa kalkardı. Düşündüler taşındılar, göğüs uçlarını beyaz boyayla kapatarak yayınladılar.

*

Yer yerinden oynadı… Tiraj rekoru kırılmıştı ama, İtalya ayağa kalkmıştı. Nana’nın çıplak fotoğraflarını gören Katolik yobazlar akın akın kiliselere koştu, “kirlenen gözleri için” günah çıkarttı. Papalık makamı kaşlarını çatarak resmi açıklama yayınladı, “bu skandalın asla kabul edilemez” olduğunu ilan etti. Ayşe Nana hedef haline gelmişti, linç ediliyordu. Roma polisi tarafından “izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak”tan gözaltına alındı. Sınırdışı edilmesi isteniyordu. Amerikalı milyarder Peter Howard tarafından kefaleti ödendi, serbest bırakıldı. Ama hayatı mahvolmuştu… Sokağa bile çıkamıyor, her görüldüğü yerde yuhalanıyordu.

*

O gecenin bütün faturası ona kesilmiş, aforoz edilmişti. Kariyerinin zirvesindeyken, iş bulamaz hale geldi. “İtalyan halkından özür dilerim, Katolik kültürüne saygım sonsuz, hatta Katolik olmayı düşünüyorum” bile dedi ama, nafile… Affedilmedi. Sadece 38 koltuklu daracık bi salonda erotik danslar sergileyerek hayatını sürdürmeye çalıştı. Ve geçen sene, 78 yaşındayken, küskün şekilde vefat etti.

*

Gel gör ki… Bu talihsiz güzel kadın, o gecenin konukları arasında yeralan Federico Fellini’ye ilham kaynağı olmuştu.

*

Beş defa Oscar ödülü kazanan, usta yönetmen Fellini… O geceden yola çıkarak, La Dolce Vita, Tatlı Hayat’ı çekti.

*

Film büyük infial yarattı. Fellini de Ayşe Nana gibi saldırıya uğradı, Vatikan’ın baskılarına maruz kaldı, sansürlenmeye çalışıldı, hakkında davalar açıldı… Umursamadı. İki sene sonra, 1960’da vizyona soktu.

*

Başrollerinde Anita Ekberg’le Marcello Mastroianni oynuyordu. Ayşe Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştı. Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı. Gazetecinin filmdeki ismi “Paparazzo”ydu.

*

La Dolce Vita’daki Paparazzo ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu: Paparazzi!

*

Evet…
Fellini’ye ilham veren, Ayşe Nana’ydı. Ayşe Nana’nın çıplak fotoğrafını çeken gazeteci ise, paparazzilik mesleğinin miladıydı.

*

Demem o ki…
Türkiyeli Ermeni kızının Papa tarafından lanetlenmesi, paparazzilik mesleğinin doğmasına yol açmıştı. Şimdi aynı Vatikan “papa-razzi”liğe merak sarmış, bize “hoşgörü ve insanlık” dersi vermeye çalışıyor.

*

Keşke Fellini yaşasaydı da, başrollerinde Papa’yla Kim Kardashian’ın oynadığı bir film daha çekseydi… İsmini de “soykıvırım” koysaydı!

Yılmaz Özdil, Sözcü, 15 Nisan 2015

25.3.14

25 Mart

Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazayla ölmediğini, resmen öldürüldüğünü kanıtlayan suikast tapeleri çıkabilir.

Evdeki paralar sıfırla’nırken kaydedilmiş görüntüler yayınlanabilir.
Malezya’ya kaçırmak için uçağın kargosuna altın külçeleri yüklenirken çekilmiş fotoğraflar yayınlanabilir.
Apo’yla telefon konuşması...
Apo’yla buluşma olabilir.
Dolmabahçe’de baş başa neler yaşandı, nihayet açıklanabilir.
Uludere’de vur emrini kim verdi, kendi sesinden duyabiliriz.
Muta nikâhı servis edilebilir.
Bakan bey mesela, durup dururken çıktı ekrana, porno’dan bahsetti.
Evli kuma’dan bahsediliyor.
Gayrimeşru çocuktan bahsediliyor.

*

Hepsi ihtimal dahilinde.
Hepsi akla yatıyor.
Hiçbirine “imkânsız” denemiyor.
“Yapmaz öyle şey” denemiyor.
“O kadar da olmaz” denemiyor.
Hatta, tek tek değil, hepsini birden yapmış olması bile mümkün.

*

Terzi işi takım elbise gibi, hiç pot yapmadan omuzlarına oturuyor.

*

25 Mart, aslında budur.

*

En ağır suçların, en adi rezaletlerin bile, artık şaşırtıcı bulunmaması, toplum nazarında sürpriz olmamasıdır. “Eksiği yoktur, fazlası vardır, Allah bilir daha neler yapmıştır bunlar” duygusunun hâkim olmasıdır. Asrın memleketiyiz filan derken, memleketi ve milleti getirdikleri yerdir, 25 Mart.
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 25 Mart 2014

22.2.14

Ukrayna

Kaddafi, başbakanımıza ödül verdi, Kaddafi’yi linç ettiler. Hüsnü Mübarek, cumhurbaşkanımızla kucaklaştı, Hüsnü Mübarek’i kafese koydular.

Başbakanımız, Beşar Esad’la kardeş oldu, o günden beri Suriyeliler birbirini vuruyor. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen türküsünü söyleyip ağladılar, Yemen’de içsavaş çıktı. Başbakanımız İsrail başbakanıyla el sıkıştı, o gece Gazze’yi vurdular. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti. Gürcistan’la yakınlaştık, başbakanımız Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün Rusya Gürcistan’a girdi. Suudi Kralı cumhurbaşkanımızla başbakanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu, aylarca ABD’de hastanede yattı, zor düzelttiler. Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken meclis basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü. Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili... El Beşir’e Çankaya Köşkü’nde mantı yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü. Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı. Arnavutluk başbakanı, bizim başbakanın oğlu Bilal’in nikâh şahidi oldu, ertesi sabah sancılarla kıvrana kıvrana hastaneye zor yetiştirdiler, yatırıp safra kesesini aldılar. 2010’u Japonya yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı. Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, 50 sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar. Yunanistan başbakanı, kış olimpiyatımıza geldi, Yunanistan’da halk ayaklanması çıktı, hükümet istifa etti. Irak Cumhurbaşkanı Talabani, başbakanımızla görüştü, görüşüş o görüşüş, o günden beri Talabani’yi gören yok, bazı kaynaklara göre bitkisel hayatta, bazı kaynaklara göre öldü. Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti. İspanya başbakanıyla bizim başbakan medeniyetler ittifakı kurdu, adam siyaseti bıraktı. Silvio yargılanıyor. Portekiz başbakanı, cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu. Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı. Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı çakıldı, rahmetli oldu. Bizim başbakanın Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoş geldiniz pankartları asıldı, bizim başbakan gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü. Cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, bitkisel hayata girdi, cumhurbaşkanımız Hollanda’ya gitti, Hollanda hükümeti istifa etti, Hollanda Kraliçesi iadeiziyarete Ankara’ya geldi, prens öldü, Hollanda Kraliçesi tahtı bıraktı. Başbakanımızın ABD’ye gideceği açıklandı, başına gelecekleri tahmin eden Obama beyzbol sopasını çıkardı, gezi iptal oldu. Başbakanımız ısrar etti, ABD’ye illa gitti, henüz dönmeden kasırga çıktı, insanlar öldü, Oklahoma afet bölgesi ilan edildi. Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi şak diye öldü, cumhurbaşkanımızı korumakla görevli olan İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü. Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı, duyulması bile yetti, Filistin hükümeti istifa etti.

*

NATO genel sekreteri geldi, otelin banyosunda düştü, omzu çıktı. Rusya dışişleri bakanı geldi, otelde merdivenden yuvarlandı, sol eli bilekten kırıldı. Gürcistan cumhurbaşkanı geldi, gelmişken burda kamp yapan Gürcistanlı bisikletçileri ziyaret etti, bisikletten düştü, kolunu kırdı. Burkina Faso dışişleri bakanı geldi, bizim dışişleri bakanıyla ortak basın toplantısı yaparken, bizimki lafı uzattı, adam ağaç gibi devrildi, bayıldı, hastanede güç bela ayılttılar.

*

Mursi’ye gittiler, sırtını sıvazladılar, Mısır’da darbe oldu, Mübarek’i kafesten çıkardılar, Mursi’yi kafese koydular.

*

Başbakanımız, olimpiyat oylaması için Arjantin’e gitti, merhabalaştılar, Arjantin devlet başkanı beyin kanaması geçirdi. Olimpiyatı Tokyo kazandı, bizim başbakan Tokyo’yu tebrik ediyorum dedi, Tokyo valisi istifa etti.

*

Güney Afrika’yla vizeleri kaldırdık, olan Mandela’ya oldu. Angelina Jolie bizimkilerin elini sıktı, gitti memleketine göğüslerini aldırdı.

*

Cumhurbaşkanımız Almanya cumhurbaşkanını Kayseri’de ağırladı, bilahare, Almanya’ya iadeiziyarete gitti, neticede Almanya cumhurbaşkanı istifa etti. İspanya başbakanı Türkiye’ye geldi, bakalım İspanya hükümetinin başına ne gelecek diye merak ediyorduk, bu sefer iş Kral’a patladı, İspanya Kralı’nın kızıyla damadını yargılamaya başladılar. Cumhurbaşkanımız Letonya’ya gitti, akabinde, Letonya’da süpermarket binası çöktü, 54 kişi öldü, Letonya hükümeti istifa etti.

*

Fransa cumhurbaşkanı mis gibi oturuyordu Paris’te, durup dururken Ankara’ya gelmeye niyet etti, gelmeden üç gün önce sevgilisiyle yakalandı, first lady hastanelik oldu, ayrıldılar.

*

Cumhurbaşkanımız İtalya’ya gitti, İtalya hükümeti istifa etti. Cumhurbaşkanımız Roma’da kalmış, çok istemesine rağmen, hava muhalefeti nedeniyle Floransa’ya gidememişti. Sanırım İtalya’nın en şanslı şehri Floransa diye düşünmüş olmalılar ki, Floransa belediye başkanına hükümeti kurma görevi verdiler.

*

Başbakanımız, Ukrayna devlet başkanı Yanukoviç’i Ankara’da ağırladı, ikisi birlikte Esenboğa havalimanına gidip, ortaklaşa üretim yapmayı planladıkları Antonov tipi uçağı incelediler. Ukrayna’da içsavaş çıktı, ölü sayısı 100’e yaklaşıyor, Yanukoviç ya istifa edecek, ya kaçacak, ya da kıstırıp öldürecekler. Bizim Antonov’un durumu belirsiz yani.

*

Bu yazı dizisine ilk başladığımda, dört beş örnekten ibaretti. Bu hale geldi.
30 Mart’ta bi daha seçersek, ne hale geleceğini Birleşmiş Milletler düşünsün gari.
 Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet22 Şubat 2014

28.12.12

Best of 2012 (part one)

“Ya Allah, bismillah...”
 
*

“Bunlar Zerdüşt.”
“İblisin yolunda yürüyenler.”
“Silahlı efendileriniz ipinizi gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsiniz, tuvalete...”
“Vampirler.”
“Nekrofiller, ölüseviciler.”

*

Sivas katliamı zamanaşımına uğradı... “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun, yıllar yılı içerde olan vatandaş vardı.”

*

“Utanmadan kalkacaksın, Genelkurmay Başkanım için hükümete yalakalık yapıyor diyeceksin, şerefsizliktir.”
“ÖSYM’nin başındaki değerli bir bilimadamı, kalkıp da yalakalık yapıyor diyemezsin.”
“Öğrenmek hakkımızdır falan, kimin hakkı nedir, nereye kadardır, onun ölçüsünü Ümit Boyner belirlemeyecek, o işine baksın.”
“Belediyeden maaşını alacaksın, sonra yönetime verip veriştireceksin, böyle tiyatroculuk olmaz.”
“Ben Kasımpaşalı Tayyip olmaktan şeref duyarım, herhalde yüzde 50’den daha akıllı değilsin.”

*

“Yargıya gerekenleri söyledik, yargı da gereğini yapıyor.”
“Kuvvetler ayrılığı var ya, geliyor önümüze engel olarak dikiliyor.”

*

“Bahtsız bedevi.”
“Edep yahu.”

*

“Hedef 2023...”
“MHP 2023’ü sahipleniyor, mülkiyet iddiasında bulunuyor, patenti size aitse bedeli nedir söyleyin, ödeyelim.”
“Hedef 2071...”
“Benim twitter hesabım yok, hakara makara yaparlar.”

*

“Bak belge konuşuyor... Bu ne insafsızlık, Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış!”
“10’uncu Yıl Marşı’nda geçer, demir ağlarla ördük falan, neyi ördün, hiçbir şey örmüş değilsin.”
“19 Mayıs törenleri üzerinden hiç kimse bize mürebbiye gibi parmağını sallamasın.”
“Ulus’ta hangi zihniyet varsa, Sinan Erdem Salonu’nda da aynı zihniyet vardı, terörist holiganlar.”

*

“Dindar gençlik yetiştiriyoruz.”
“Dindar olmasınlar da... Tinerci mi olsunlar?”
“Bizden ateist nesil yetiştirmemizi mi bekliyorsun? O belki senin işin olabilir.”

“Dininin... Kininin davacısı bir gençlik.”
“İmam hatip okullarını niye kapattınız? Oralardan terörist yetişmediği için mi kapattınız?”

*

“Ortadoğu’da ne işiniz var diyorlar,  Kayserili Mimar Sinan’ın gittiği yere gitmek boynumuzun borcudur.”
“Biz, Hint Okyanusu’na donanma gönderen Osmanlı’nın torunuyuz, bunlar cüce, cüce...”
“Sultan Kılıçarslan, bana ne Kudüs’ten demediyse, biz de şimdi bize ne Gazze’den diyemeyiz.”
“Sultan Alparslan gibi beyaz kefenimizi giyerek yola çıktık.”
“Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz.”
“Kanuni’nin ömrünün 30 yılı at sırtında geçti, sarayda o dizilerdeki gibi geçmedi.”
“Bizans’ın hanımları Fatih Sultan Mehmet’i kapıda karşılarken, başımızda kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığını görmeyi tercih ederiz demişlerdir.”

*

“Büyük devletiz... Kükremiş sel oluruz, bendimizi çiğner aşarız, haddini bildiririz.”
“Dostluğumuz ne kadar değerliyse, gazabımız da o kadar kahredicidir.”
“Yakıcı azap olmaya devam edeceğiz.”
“Nato’dan Patriot talebimiz olmadı, iddialar tamamen asılsız, bu füzeyi alma noktasında karar verici biziz, benim bundan haberimin olması lazım, benim böyle bir
şeyden haberim yok, savunma sanayi icra konseyi var, icra konseyinin başkanı benim, herhalde sağır duymaz uydurur cinsinden bir haber.”

Bir hafta sonra...

“Türkiye’nin toprakları aynı zamanda Nato toprağıdır.”

Bir hafta sonra...

“Patriotlar, Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş’a yerleştirilecek.”

*

“Herkesin yaşam tarzına saygılıyız, karışmayız.”
“Kürtaj cinayettir.”
“Her kürtaj Uludere’dir.”
“Sezaryenle olursa, ikiden fazla olmaz, niye iki çocuktan fazla olmasın, ben bu ülkede her meselenin sorumlusuyum.”
“Bayanların küfrettiğini görünce nevrim dönüyor.”

*

“5 buçuk yaşındaki çocuk eğitim görebilir mi deniyor... Halbuki, her canlı, anne karnında eğitim almaya başlıyor, nasıl emebileceğini biliyor.”
“66 ay meselesinde gidip doktor raporu alanları, evlatlarına ihanetle vasıflandırıyorum, benim evladım geri zekâlıdır diyor.”

*

“Medyada akbabalar var.”
“Eskiden emirle köşe yazısı yazıyorlardı, bunları tasmalarından biz kurtardık.”
“Tünel açılışı yapıyoruz, gazetelere bakın, doğru dürüst göremezsiniz, bir teşekkürünüz yok mu? Koy onu bir yere, ver onu manşetten, koyamaz... Niye? Cibiliyetinin gereği budur.”
“Yazılı basın propagandaya alet olmamalı, yok saymalı, tek sütun dahi görmemek lazım.”
“Öyle kitaplar vardır ki... Bombadan tesirlidir.”

*

“O gazete mert değil, namert yayın yapıyor, Sayın Obama’ya karşı takınılan bir tavır var.”
“Eeyyy Obama, duy bunları duy!”

*

“Benim hocamın güzel bir ifadesi vardı, oğlum derdi, siyasette tekkeye derviş aramayacaksın... Hocamın dediği istikametteyiz.”
“Bu hocalara yazıklar olsun!”
“Öğrencilerine böyle akıl veren hocalar bize lazım değil.”
“Sizin yetiştirdiğiniz öğrenciler bunlarsa, bu ülke batmış...”
“O profesörler, doçentler veya şu bu... Mesleği bıraksınlar.”

*

“Biz de öğrencilik yaptık ama, böyle öğrencilik yapmadık.”
“Sevgili anacığım, anarşinin yoğun olduğu o günlerde, balkonlarda bizi beklerdi. O bizi beklerdi... Biz ise, geceleri duvarlara afişler asmaktan dönerdik!”

*

“Dak edene duk edilir...”
“Ofisimde böcek bulundu.”

*

“Bu bir veda değil, es’tir, bitmeyen şarkının notaları arasında moladır.”
“Durmak yoook... Yola devammm...”
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 28.12.2012

20.12.12

Uydu

Ya Allah bismillah...
Göktürk 2’yi gönderdik.

*

Kıllık yapmak istemem ama...
Göktürk 1 nerede birader?

*

İnsan daha 1’inciyi göndermeden 2’nciyi gönderir mi?

*

Ahaliye “2011’de uzaya göndericez” diye müjdelenen Göktürk 1’i... İtalyan-Fransız firmasına sipariş etmemiz, o İtalyan-Fransız firmasının en kritik parçayı, uydu kamerasını mecburen İsrail’den alacak olması, ancak, İsrail’in bu kamerayla dünyanın her yerini görürsün, İsrail topraklarını göremezsin şartı koyması... Ve, bu hazin öykü neticesinde Göktürk 1’in daha fırlatılmadan suya düşmesi nedeniyle olabilir mi acaba?

*

Fransa ve İsrail’le kapalı kapılar ardında sözleşme imzalayıp... Miting meydanlarında esip gürleme rolleri kestiğimiz için olabilir mi mesela?

*

Askeri açıdan çok daha kabiliyetli model olan Göktürk 1’in akıbetinden hiç bahsetmeden... “Yüzde yüz yerli” diye kakalanan Göktürk 2’nin kamerası Güney Kore’den mi satın alındı yoksa? Denge ve konum belirleme modülü İngiltere’den, tepki tekerleri ABD’den, manyetik tork çubukları Almanya’dan, itki sistemi İsrail’den getirilmiş... Titreşim testleri Fransa’da yaptırılmış olabilir mi?

*

Fırlatan zaten Çin.

*

Hadi diyelim, Göktürkler’i tarihten Çinlilerin sildiğini unuttuk... Yerli malı, alt tarafı burundan pervaneli pırpır uçağı bile henüz uçuramayan Türkiye, yüzde yüz yerli uydu’yu nasıl uçurduğunu hiç merak etmez mi?

*

Metrobüs, uçak, uydu fark etmez diyen arkadaşlar... Göktürk 2’den önce, Rusya’dan fırlattıkları uyduyu, uzay boşluğunda kaybetmiş ve bunu sizden gizlemiş olabilirler mi? Güneş panelleri yanlış monte edildiği için, pili bitmiş, 15 senelik ömrü 3 senede tükenmiş, sözleşmeyi yanlış imzaladıkları için üretici firmadan zırnık alamamış, meselenin üstünü örtüp, hiç seslerini çıkarmamış olabilirler mi?

*

Aynı badem arkadaşlar... Gözlem uydusunu kaybettikleri sene, bi tane de haberleşme uydusu kaybetmiş, yörünge hakkımızı başkalarına kaptırmamak için güya kimseye çaktırmamış, hadise ayyuka çıktıktan sonra, iftira atılıyor, uydu muydu kaybetmedik, ömrü vefa etmedi, hepsi bu demiş olabilirler mi?

*

Ve...

*

İş bulamadığı için polis olan “astronomi ve uzay bilimleri” mezunu polisimizin, şehit düştüğü hafta, uydu fırlatma töreni yapılırken...
O uyduları bir gün gerçekten “yüzde yüz yerli” yapacak olan ODTÜ’lü gençleri, o şehidin meslektaşlarına coplatmaktan, gazlatmaktan utanmaz mı bu ülke?
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 20.12.2012

28.11.12

Muhteşem dizi önerisi

Ayhan bey, fabrikatördür.
Benzetmek gibi olmasın ama, tüsiad üyeleri gibi kalantordur yani... Namazla niyazla alakası yoktur. Camiye anca bayramdaaaan bayrama gider. Oğlunu, ecnebi tahsili alsın diye avrupa’ya gönderir. Etrafındakiler uyarır, etme eyleme derler, gâvurlara verme çocuğu, kalsın burda, dinini öğrensin... Ayhan bey güler, geçer, inanç’tan değil, bilim’den yanadır. Gel zaman git zaman, oğlu avrupa’dan döner, ki, dinsiz olmuştur! Söylemişlerdi işte sana, bilim ha, al sana bilim... Ayhan bey perişan olur, pişmandır, ancak, henüz ebesinin örekesini tam olarak görmemiştir. Şak... Fabrikası işgal edilir. Ekmek verdiği işçiler, sosyal adalet vaadiyle kandırılmış, yakıp yıkmış, malını mülkünü gasp etmiş, ibadeti bile yasaklamıştır. İyi de, kimin başının altından çıkmıştır? Kimdir milletin zihnini bulandıran iblis? Maalesef, vicdan sahibi Ayhan bey’in salya sümük yalvarmasına acıyarak işe aldığı, farkında olmadan koynunda beslediği yılan’dır o... Namuslu insanları fıştıklayan ve Müslüman Türk olarak bildikleri işçi, meğer yahudi’dir. Kimliğini değiştirmiş, aralarına sızmış, kanlarına girmiştir. Öylesine soysuzdur, ahaliyi mukaddesattan öylesine saptırır, ki, Ayhan bey’i linç ederek öldürürler.

*

Tiyatro bu.
Adı, Mas Kom Yah.

*

Mason’un Mas’ı.
Komünist’in Kom’u.
Yahudi’nin Yah’ı.

*

Yöneten...
Recep Tayyip Erdoğan.

*

Birlikte sahneledikleri arkadaşlarının anlattığına göre... Milli Selamet Partisi gençlik kollarındayken, sahaflardan Kızıl Pençe diye bi kitap bulmuşlar, adını Mas Kom Yah’a çevirmişler, Başbakanımız hem başrolü, Ayhan bey’in oğlu’nu oynamış, hem de yönetmen’liğini üstlenmiş... Hatta, Mustafa Kemal’in “Cumhuriyet baloları” düzenlediği Ankara Palas’ta Erbakan’ın önünde oynamışlar, hoca bayılmış, alkışlamış.

*

Alkışlanmayacak gibi değil tabii.
Senaryo dediğin böyle olur.
Şekspir halt etmiş yani.

*

Sosyal içerikli.
Milli-manevi.
E hiç kadın da yok.
Daha ne?

*

Bana sorarsanız, Muhteşem Yüzyıl’ı derhal yayından kaldırıp, Mas Kom Yah’ı dizi olarak çeksinler... Siyenbisiye’yle lig tivi dahil, bütün kanallar her akşam onu versin, gündüzleri ha bire tekrar edilsin.
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 28.11.2012

8.2.12

Şu çılgın tinerciler

Muğla’da müşteri kılığındaki polise “esrar” pazarlayan imam, enselendi.

*

Aydın Nazilli İmam Hatip Lisesi’nin 15 ve 16 yaşındaki iki öğrencisi, öbür liselerin kapısında satmaya çalışırken, 150 gram toz “esrar”la suçüstü yakalandı.

*

İstanbul Eyüp İmam Hatip Lisesi öğrencilerine “esrar” satıldığı yolunda ihbar alan polis, 30 metre uzaklıktaki büfeyi bastı, 71 tabaka ele geçirdi.

*

Diyarbakırlı imam, Bodrum’daki barlarda “kokain” satarken yakalandı. Üzerinden 100 gram kokain ve 200 “sentetik hap” çıkan imam, mesleğimle alakası yok, senelik izindeyim dedi.

*

Mersin’den İstanbul’a getirilen 50 kilo “eroin”i teslim almaya hazırlanan imam, telekulak takibine takıldı, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda kelepçelendi.
*
Bolu Mengen’e bağlı Kuzgöl Köyü imamı, lojmanının bahçesinde “hint keneviri” yetiştirdiği için gözaltına alındı. İmam, çok yanlış anlaşıldı, ekmek yapımında kullanacaktım dedi.

*

Ankara Çubuk’ta İmam Hatip Yaptırma ve Yaşatma Derneği tarafından inşa edilip, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne devredilen okul binası, bürokratik engeller yüzünden bir türlü hizmete giremedi. Çubuk Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, yazık oluyor, imam yetiştirmesi gereken okul, sahipsizlikten “tinerci”lerin “balici”lerin mekanı haline geldi dedi.

*

Gebze’deki Cami Mahallesi, Cami Sokak, Eski Camii’nin imamı, yatsı
namazı sonrası ayakkabılığa bırakılmış poşet görüp, polise haber verdi.
Poşetten 4 kilo toz “esrar” çıktı.

*

Ki… Bursa’da 90 paket yeni nesil uyuşturucu “Bonzai” ve 700 adet “Ecstasy”yle yakalanan vatandaş,
çanta benim değil, öğle namazı için gittiğim camide buldum dedi.

*

Zonguldak’taki uyuşturucu operasyonunda, 7 kilo “esrar”, 250 adet “cinsel içerikli hap”, çok sayıda tarihi eser ve 6 ruhsatsız tabanca ele geçirildi; 14 kişilik şebekenin biri imam.

*

Ankara Hacıbayram Camii’nin türbesinde “Ecstasy” ve “LSD”
satan 12 kişi gözaltına alındı.

*

İstanbul narkotik şubesinin ekipleri, kimliği belirsiz kişilerin, Eyüp semtindeki Karyağdı Baba Türbesi’nin bahçesini “haşhaş” tarlasına çevirdiğini tespit etti.

*

Bilecik Bözüyük’teki Soğukpınar Camisi’nin 400 metrekarelik bahçesi de… Polise ifade veren imam ve Soğukpınar Cami Koruma ve Yaşatma Derneği yöneticileri, çiçek sanmıştık dedi.

*

İstanbul’da, 200 milyon adet “Captagon” üretmeye yetecek
miktarda “amfetamin”le yakalanan uyuşturucu baronunun… Ataşehir’de
TOKİ arazisine cami yaptırdığı ortaya çıktı.

*

“Altın vuruş camii” bi nevi.

*

Aman dikkat edin de…
Sakın olmasınlar tinerci.
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 8 Şubat 2012

5.1.12

Oyuncak tren

18 yaşındayım.
Yeni Asır.

İşe başladığım gün.
Gece çalışıyorum.
Sabaha karşı iki filan…
Kapıdan aradılar.
- Baba geldi.
Koştum telaşla, indim.
Hayırdır?
Hafif çakırkeyif.
Elinde bi kalem.
Bildiğin kurşunkalem.
Bak, dedi…
Kutsaldır bu.
Yazacaksan…
Adam gibi yaz.
Taşıyamayacaksan…
Yol yakınken bırak.

*
Hepsi bu.

*
Ömrünü gazete bobinleri arasında tükettiği halde, bir daha asla çalıştığım yerlere uğramadı… Sadece atıldığımda, istifa ettiğimde, yargılandığımda telefonla arardı, sakın ola derdi, hepi topu bi lokma ekmek, bi avuç toprak, geri durma.

*

Anadolu insanıydı çünkü.
Kriteri testi…
Çamurla boğuşmaktan korkma.
Yıkarsın elini gider.
Toprağından testi yapılmayana dikkat et.
İnsan mıdır… Hamurunu yokla.

*

Hiç “keşke” demedim…
Sayesinde, nasihatla.

*

Zor anımızda ailemizi yalnız bırakmayan, eşe dosta, okura yürekten teşekkür ederim. Ve, müsterih olun.
İnanırız biz… Doğarsın. Ölürsün.
Vardığı yerden eminiz. Üzüntü değildir.

*

“Pişmanlık”tır…
Şu an hissettiğim en yoğun duygu.

*

İşe güce koşuştururken, bir saniye daha onunla beraber olamadığım için, bir kadeh daha parlatamadığımız için… Ha bugün ha yarın derken, bir kez olsun daha sarılmayı ötelediğim için.

*

Hayat denilen…
Hiçbir yere giden oyuncak trenin, bizsiz de dönebileceğini unuttuğum için.

*

Değerli gençler.
Telafisi imkânsız çaresizliğin sahibidir bu satırların yazarı… Canını ver, o bir saniyeyi geri alamıyorsun. Baba rahmetliyse, ana vardır, akraba, komşu, arkadaş, illa ki yaslanabileceğin bi omuz vardır.
Kapat gazeteyi…
Hemen şimdi.
Git, o saniyeyi al kardeşim.
 Yılmaz Özdil, Hürriyet, 5 Ocak 2012

6.4.11

Danı'şık

Şık'ın deşifre eden kitabının basılmadan basıldığı ülkede, üniversite sınav kitabının şık'larına şifre basıldığı ortaya çıktı iyi mi... Yakı'şık aldı yani!

*


“Sayısal”da şifre var... “Sözel”in şifresini de ben yazayım bari.


*

a, layığını buldun
b, böyle başa böyle tarak
c, az bile az...
d, ne bekliyodun ki?
e, müstahak


*

Perşembenin gelişini çarşambadan gören, mücadelesini veren insanlarımızı tenzih ediyorum.


*

Gerisine gelince...

*

Memur sınavında dini-imanı dilinden düşürmeyen arkadaşların soruları arakladığı, kul hakkı yemeye utanmadıkları ortaya çıktı. Öğretmenlik sınavında sorular sızdırıldı, iki kere iki'yi denk getiremeyen lavukların 120'de 120 yaptığı ortaya çıktı. Geçen sene, üniversite sınav sorularının bazı dershanelere servis edildiği, üstüne, anadolu lisesi kayıtlarında taban puan dümeni çevrildiği iddia edildi; babaçko özel okullarda 30-40 bin liralık ücretleri kim tarafından ödendiği belli olmayan tiplerin türediği ortaya çıktı. Polis Akademisi sınavında soruların zimmete geçirildiği, tarikatçılara-cemaatçilere ezberletildiği, uzun lafın kısası, hırsızların polis olmaya çalıştığı ortaya çıktı. Kamu bankasında sınav açıp, müfettiş aldılar, 80 puanlar girecekti, 70'liklerin doldurulduğu ortaya çıktı. Bir başka kamu bankasında sınav açtılar, sınavı hazırlayan özel üniversitenin aynı soruları daha önce bir başka kamu sınavında sorduğu ortaya çıktı. Sağlık Bakanlığı'nda unvan sınavı yaptılar, 20 soru iptal edildi, 17 sorunun cevap şıkları değiştirildi, zaten 50 soru vardı birader, buna rağmen unvanı yükseltmek isteyenlerin beceremediği ortaya çıktı. Bir üniversitede yetenek sınavı yaptılar, kazananlar açıklandı, sonra o liste indirildi, başka liste asıldı, kazananlara kazanamadınız denildi, namuslu bir savcının “oha artık” deyip, sınavı iptal ettiği ortaya çıktı. Eğitim Kurumu Müdürlüğü sınavı yapıldı, soruların yandaş sendikanın çalıştayında belirlenen sorular olduğu ortaya çıktı. Diyanet İşleri'nde bile olmayacak duaya amin denildiği, müezzinlik vaizlik sınavında başarılı olan adayların, sanırım uygun tarikattan olmadıkları için başarısız ilan edildikleri ortaya çıktı.

*


Demokrasi de sınavdır...
MHP İzmir milletvekili aday adayı Musavvat Dervişoğlu, İl Başkanı'yken İzmir'de alenen oy çalındığını, CHP-MHP oylarının başka partiye kaydırıldığını sandık sandık belgeledi.

*

Çıtını çıkarmadın.
“Neme lazım” dedin.


*

“Susma, sıra sana gelecek” diyenlere, sırna'şık sırna'şık sırıtarak “her koyun kendi bacağından asılır şekerim” dedin. Sıra sana gelseydi, inan yürekten sevinirdim...
Sıra çocuğuna geldi.



*


Para, kaybedilir, gene kazanılır. Fabrikalar limanlar satılır, yarın öbür gün geri alınır. Sınır bile değişebilir, devran döner, düzeltilir. Çocuklarımızın katakulliyle değiştirilen hayat akışı nasıl telafi edilebilir?

*

“Korkma” diye başlayan ulusal marşa hiç kulak vermeyen korkak... Kendi poponu kurtarayım derken, kendi çocuğunla beraber, milyonlarca çocuğun geleceğini sattın, yılı'şık!
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 5 Nisan 2011

1.11.09

Frankeştayn

Kürt açılımı yapılmasını anlarım... Çünkü, karşı çıkanlar olduğu gibi, destekleyenler de var. Ermeni açılımı da böyle...
Sen itiraz edersin belki ama, şahane diyen de var.

*

Peki, “Milletim öyle istiyor, açılım yapıyorum” diyen arkadaşlardan biri, bana izah edebilir mi lütfen, “genetiği değiştirilmiş organizma açılımı”nı niye yapıyoruz?

*

Ortalık toz dumanken... Ahali, PKK’lıların memlekete gelişiyle meşgulken, dikkatler darbe marbe iddialarına yoğunlaşmışken, ana-babalar domuz gribi endişesine kafa yorarken... Kaşla göz arasında, TBMM’yi bypass ederek, şak diye yönetmelik çıkardılar... Ve, “genetiği değiştirilmiş organizma”ların ithalatını
serbest bıraktılar.

*

Hangi millet istiyor bunu?

*

Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da... Mesela, genetiği değiştirilmiş domates istiyorum diyen Kürt var mı Türkiye’de? Genetiği değiştirilmiş çikolata istiyorum diyen Laz? Çocuğuma genetiği değiştirilmiş patates cipsi yedirmek istiyorum diyen Türk var mı aramızda? Kim istiyor bu işi kardeşim? Kim?

*

Genetiği değiştirilmiş organizma, eğer angutsan, entel bi sıfat gibi geliyor kulağa, bilimsel gibi duruyor... Aslında “frankeştayn gıda” onların adı!

*

Çünkü, normal yollardan insan evladı doğurmak varken; birinin kulağını birinin kafasına, birinin burnunu öbürünün suratına
takmak gibi bi şey...

*

Kabaca anlatırsak, dayanıklı olsun diye balık genini domatese, bakteriyi patatese monte ediyorlar... Sonradan tonla para verip ilaçlama yapılacağına, haşere ilacını daha tohumundan mısır genine kakalıyorlar. Sinek yuttuğu için böcek ilacı içen süper zekâ vatandaşımız gibi yani... Sevgili halkımız, adında domuz var diye, domuz gribi aşısı caiz mi diye soruyor ama, belki domuz genini soya fasulyesinde yiyor, haberi yok...

*

Peki, niye yapıyorlar bunu? “Açlığı önlemek için” diyorlar... İnsanoğluna gıda yetişmiyormuş, böylece verimi arttırıyorlarmış...
Raf ömrünü uzatıyorlarmış.

*

İyi de birader...
Buğday mı yetişmiyor bu ülkede? Pancar mı eksik? Pirinç mi yok? Yanlışlıkla elinden düşürsen, fışkırmıyor mu topraktan? Şapşal politikalar yüzünden, fazla geldiği için, para etmediği için, mahsulümüzü yakarken, derelere dökerken, hangi açlık?

*

Allah’ın bu millete lüftu Anadolu’da, şu ürün yetişmiyor, o yüzden genetiği değiştirilmiş organizmaya ihtiyaç var, denebilir mi, utanmadan?

*

Üstelik, sadece sebze-meyve değil hadise... O sebze-meyvelerle yapılan, bin küsur üründe var bu genetiği değiştirilmiş organizma... Çikolatadan cipse, meşrubattan ketçapa... Şeker ayaklarıyla, baklavada bile kullanıyorlar... Bebek mamasında var!

*

Yersen ne oluyor? Avrupa’da resmen kanıtladılar; bağışıklık sistemini çökertiyor, kansere yol açıyor, kan yapısını bozuyor, sindirim sistemini harap ediyor, karaciğeri haşat ediyor, erken doğuma-kısırlığa sebep oluyor... Antibiyotik şırınga ettikleri için, farkında olmadan bağışıklık kazanıyorsun, hastalandığında antibiyotik alıyorsun, havagazı.

*

İsviçre sokmuyor, Yunanistan sokmuyor, o beğenmediğin Sarkozy “Bunları Fransa’ya sokanı oyarım” diye yasa çıkardı...
Burası dingonun ahırı mı?

*

Aman yemeyelim dersen, nasıl yemeyeceksin? Nasıl ayırt edeceksin? Koklasan aynı, ellesen aynı, tatsan aynı, laboratuvara götürüp analiz ettirecek değilsin... Nereden anlayabilirsin? Etiketinden... Etiketin üzerinde “Bu üründe genetiği değiştirilmiş organizma var” yazmalı ki, bakıp anlayabilesin, di mi? Şimdi sıkı durun...

*

Bunların memlekete girişine izin veren yönetmelik diyor ki, “Etiketlere genetiği değiştirilmiş organizma içermez yazılamaz!”

*

Efendim?
Yazılamaz!

*

“İsteyen yemesin, baksın etikete görsün” diyeceklerine... “Etikete baksın, görmesin” diyorlar! İlla yedirecek.

*

Tekrar soruyorum:
Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da, bu açılımı hangi millet istiyor? Türk mü, Kürt mü, Rum mu, Ermeni mi, Laz mı? Bunu bu millete niye yapıyorsunuz?
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 1 Kasım 2009

22.10.09

Son pişmanlığa da ceza indirimi var mı?

- Pişman mısınız?
- Yo-oo, değilim.
- Yaz kızım, etkin pişman, beraatine...


*


- Niye geldiniz?
- Sayın Öcalan söyledi.
- Yaz kızım, örgüt üyesi olmadığına...


*


Sen mesela, hacı emmi!
“Bunlar dinini bilen çocuklar, vatana millete hayırlı olur” diyordun sakalını sıvazlaya sıvazlaya... Nasıl gidiyor sence vatan millet işleri? Sen değil miydin köyün şehidi için fazladan iki rekat namaz kılan... N’olacak şimdi?


*


“Etkin pişmanım” deme bana... O, sana uygulanamıyor maalesef, seninki son pişmanlığa giriyor, kusura bakma.


*


Veya sen, Hatçe yenge.
İftar çadırında, senin paranla sana avanta çorba ısmarlayanlara bi hatim indirmediğin kalmıştı... “Allah devletimize zeval vermesin” diye dualar ediyordun... N’ooldu şimdi o devlet?


*


Ya sen, emekli Ahmet bey.
Kahvede başının etini yedin milletin, eczaneden nasıl bedavaya ilaç aldığını anlata anlata bitiremedin, 20 tane reyin olsa, 20’sini de vereceğini söylüyordun... Nasısın şimdi? Memleketi iki tane aspirine satmış gibi hissediyor musun kendini?


*


Ya da sen, laylaylom Arzu.
“Ay bakamıyorum şekerim, hep cenaze, hep ağlayan insanlar, o perişan çocuklar filan, vallahi yüreğim dayanmıyor, fena oluyorum, kapatıyorum televizyonu, seyretmiyorum artık haberleri” diyordun... Seyrediyor musun şimdi? Aç artık, aç... Ekranlar güzelleşti.


*


Sen, liboşik işadamı Tarık.
Bir taraftan “Ben cebime bakarım azizim” deyip, takunyalıların önünde el pençe divan duruyordun, bir taraftan, utanmadan, Mehmetçik Vakfı’na bağışta bulunuyordun... İster misin, Mehmetçik Vakfı’na yaptığın bağışlar yüzünden başın derde girsin şimdi?


*


Sen, üniversiteli Şebnem.
Sana ders veren hocayı sabahın köründe yatağından kaldırıp, pijamayla tutukladılar, kanser oldu adam kahrından, “neme lazım” dedin, zahmet edip kantindeki protestoya bile katılmaya tırstın, kenardan kenardan araziye uydun... Niye endişeliymişin gibi yapıyorsun ki şimdi?


*


Sen, memur Hüseyin.
Başındaki badem bıyıklı görecek diye, bizim yazıları bile gizli gizli okuyorsun internetten, gammazlanacaksın diye yusuf yusufsun... Zaten o nedenle katılmamıştın Cumhuriyet mitinglerine... Katılsana şimdi PKK mitingine... Sana söyleyeyim, terfi bile edersin belki.


*


(NOT: Bu yazıyı, “İki cihanda lekeli” albümünü heyecanla beklediğimiz Sezen Aksu’nun “Masum değiliz hiçbirimiz” şarkısı eşliğinde okursanız, daha şık olur.)
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 22 Ekim 2009

24.4.09

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'dın...

Bülent Arınç'ı severim.
Düz adamdır.
Fikirlerinin yüzde 1'ine bile katılmam ama, severim... Çünkü, "sizin fikirlerinize katılmıyorum diye üstüme geliyorlar" desem, bilirim ki, fikirlerimin yüzde 1'ine katılmasa bile, hakkımı savunur... Yüzde 100.

*

Abdüllatif Şener'i severim.
Muadilleri kırmızı plakalı koltuğa uhuyla yapışırken, kalkıp gitmesini bilen Erdal İnönü'yü sevdiğim gibi.

*

Severim Sırrı Sakık'ı...
Zıplamayın hemen!
Herkes mırıl mırıl karnından konuşurken, pat diye, "ahali açken, Fatih Terim'e bu kadar maaş verilir mi?" diye soran adamı, severim arkadaş... "Vatandaşı, bedava makarna için birbirini boğazlar hale getirdiniz" diyen Hasip Kaplan'ı severim; altına imza atarım.

*

Ve, Muhsin Yazıcıoğlu...
Başka dünyaların insanıydık.
Ama severdim rahmetliyi.

*

Öbür meseleler ayrı...
Neyse, odur bu insanlar.
Tartışırsın veya uzlaşırsın.
Uymadı, kapışırsın.

*

Kavga etmeye değerler en azından.

*

E bakıyoruz...
Sol şeritten sağ şeride geçip, AKP dolmuşunun cam kenarı koltuğunda kuzu gibi oturan Ertuğrul Günay, tam da "kardeş, senin bilet buraya kadar, in bakalım" söylentilerinin çıktığı gün, aslan kesilmiş... "Mehmet Akif Ersoy'a duyduğum derin saygı nedeniyle Muhsin Yazıcıoğlu'nun Tacettin Dergahı'na defnedilmesini kabul etmedim" filan demiş de... "Türkan Saylan'a ayıp edildi" falan demiş.

*

Hadi canım sen de...

*

Deniz Baykal'ın yaptığı her şey yanlış bile olsa, Ertuğrul Günay'ı sepetlemesi yeter... Severim ben Deniz Baykal'ı.
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 22 Nisan 2009

22.11.08

Çarşafsızlar...

Bakıyorum okur maillerine...
Vay anam vay!
Sert esiyor rüzgár...
Ama narin başak değiliz; eğilelim.
Kırılmaya razıyız.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

İktidar belediyesinden ihaleyi kapacaksın, kıçının kılları ağarmış, ihaleden tokatladığın paralarla Reina'ya gideceksin, İstanbul rüyasına kapılıp oraya gelmiş evladın yaşındaki varoş kızlarına üç-beş kuruş iliştirip, bacaklarını sıkıştıracaksın, Reina'dan çıkıp, iktidara yalakalık olsun diye iftar vereceksin, sonra da "CHP takiye yapıyor" diyeceksin... Hadi len!

*

Damadın şirketine verilen devlet kredisiyle satın alınan gazetede komiklik yapacaksın, eşini Amerikalardan getirip Anadolu halkının kurtarıcısı olarak milletvekili seçtireceksin, evinde parti verip viski içireceksin, panna cotta yedireceksin... "Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyen Başbakan'a panna cotta'yı afiyetle yedirirsin ama, türbanlıya bu komik durumu daha ne kadar yedirirsin?

*

"Ben imam hatip mezunuyum" diye medyaya dalan, parayı bulduktan sonra, kandilde şarap kadehi tokuşturanlardan alacak Atatürkçülük dersimiz yok bizim!

*

29 Ekim'lerde 9 Eylül'lerde, gırtlağını yırtarcasına "çıııktık aaaçıık alınlaaa" diye bağıranların, AKP'li belediyelerin halkla ilişkilerini yürüttüğünü de biliyoruz; CHP rüzgárı eserken kahraman Atatürk belgeseli yapanların, AKP rüzgárı eserken Atatürk'e giydirdiğini de görüyoruz.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

Bakın, kahrından beyin kanaması geçirdi, felç oldu, GATA'da yatıyor Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı... Kaç kişi gitti ziyaretine? "Onlar kapı kapı dolaşıyor" diye ağlıyorsun, reiki yaparak mı iktidara geleceğini sanıyorsun? Çık Etiler'deki, Bağdat Caddesi'ndeki kavanozundan da, bak biraz etrafına, Sarıgazi'den Sultanbeyli'den haberin var mı senin? Misak-ı Milli dediğin, tenis kortundan mı ibarettir?

*

Ve, son olarak...
"CHP'ye oy veriyordum ama, türbanlılara rozet taktılar, artık CHP'ye oy vermeyeceğim" diyene, önerim şu: "AKP'ye ver."

Yılmaz Özdil, Hürriyet, 21 Kasım 2008