Mümtaz Soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mümtaz Soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.11.08

Çarşafa Dolanış

DEYİM, aslında yatak çarşafıyla ilgili ama, demek ki kara çarşaf için de kullanılabilirmiş. Bir parti genel başkanı, iki hanımın çarşaflarına birer rozet taktı, yer yerinden oynadı; yetmiş beş milyonluk koskoca bir toplum, sanki başka derdi yokmuş gibi, ortasından çat diye çatlayıp çarşafa dolandı, içinden çıkamıyor... Şimdi hep bu konuşulmakta, her gazetede, ekranda, kahvede bu var.
Kimilerince, yapılan doğrudur. Başbakan, biraz kinayeli de olsa, “Ülkede iyi şeyler oluyor” dedi; Adalet Bakanı, yorum soran gazetecilere “Günaydın!” diye seslendi. Dolanışın lideri de “Ezber bozuyoruz, kadınlar yakında zincirlerini kıracaklar” havasında. Tesettür cephesinde, zafer kıvancı.
Kimilerinde tam bir matem hüznü. “Bir kale daha düştü”nün üzüntüsü. “Her şeye razıydık ama, bize bunu yapmayacaktı” deniyor. Genel Başkan’ın Genel Sekreteri’ne göre, ısıtılan sudaki kurbağa misali, bu gidişle yavaş yavaş haşlanarak ölecek olan devrimci cumhuriyettir. Galiba sıkmabaş gibi çarşafı da irtica simgesi sayan partili hanımlar başta olmak üzere, taban aynı üzüntüyü paylaşıyor. Eskiden köylerde şalvar yırtıp entari giydirenler artık yok ama, yine de kara çarşaf yırtarak öfke gideren kadın üyeler çıkabilir içlerinden.
Bir de bu konunun “orta yol”cuları var medyada. Basının eski kalemleri, “Seçim taktiği olarak öbür cephenin Alevilere destek atağına bununla karşılık verilebilir; yeter ki seçim sonrasında bir genel tutuma dönüşmesin” demekteler.
Fakat şu ilginç: Ne parti içinde ne de dışında, kimse “Sırası mı böyle tartışmanın, ülkenin derdi bu mu? Üretimsizliğe, işsizliğe, özelleştirme talanına, yolsuzluğa, IMF’ye yeniden teslim oluşa, Kıbrıs’ın altımızdan çekilme girişimine, denizde Kaş karşısındaki Meis’e kadar sokulan Yunan’ın pervasız isteklerine ve dünyanın soykırım çullanışına öncelik vermek varken, bu ne biçim hafifliktir ki hep birlikte çarşafa dolanıp durmaktayız” diye sormuyor.
Gerçi “Bu da cumhuriyetin laiklik temelini yıkmanın bir parçasıdır; arkası çorap söküğü gibi gelince o tam karanlıkta hiçbir sorun çözülmez” dense de, bu noktaya sürüklenişte ekonomi, hukuk ve dış politika alanlarındaki büyük yanlışların, Türkiye’nin Türkiye dışından yönetilişinin hiç mi payı yoktur? Kara çarşafla oyalanmak yerine, ülkenin uyanık insanlarını aynı cephede yan yana getirip karanlığa karşı tek aday ve tek listeyle atağa geçmek için kafa yormak daha doğru olmaz mı?
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 23 Kasım 2008

31.8.08

Ordunun Bayramı

CUMHURİYETİN bayramları, mevsimler gibi art arda gelir, ama hepsi birden bir bütün oluşturur. 23 Nisan çocukların, 19 Mayıs gençlerin, 30 Ağustos askerlerindir; 29 Ekim, onları toparlar, cumhurun bayramı yapar. Şimdi bugünün takvimine uygun böyle düzgün bir sıralamanın olması, cumhuriyetin kuruluşu sanki bir yıllık bir süreçmiş izlenimini yaratır. Oysa, olaylar tek yıllık bir kronolojiye sığmaz; Milli Mücadele tam dört yıllık çetin bir dönemdir.30 Ağustos 1922’nin o süreç içinde özel bir yeri var.
Yunan Dumlupınar’da darmadağın edilmeseydi, Samsun’a çıkış sonuca eriştirilmemiş bir tasavvurun başlangıcı olarak kalır, Meclis’in açılışı ölüm-kalım savaşı içinde tarihe geçecek bir demokrasi denemesinden ibaret olarak anımsanırdı. Büyük Zafer, haklı ve doğru düşüncenin, böyle olduğu için de mutlaka galip gelmesi gereken bir inancın gerçekten galip geldiği, haksızlığın ve yanlışın düzeltildiği olayın adıdır.
Aslında, 30 Ağustos bu niteliğiyle bir büyük askerlik ve komutanlık başarısının ötesinde, hukuk ve felsefe açısından da önem taşır. Şunu gösterdiği için: Haktan ve doğrudan yana olmak, tek başına yetmiyor; hakkın ve doğrunun gerisinde kuvvetin de olması gerekiyor. 30 Ağustos, hak ve doğru adına son darbeyi vuran o kuvvetin müthiş bir sabır, planlı bir hazırlık ve ulusal çapta bir özverinin ürünü olduğunu gösterir. Hamurunda Karadeniz’deki tehlikeleri göğüsleyerek Rus mühimmatını Kuzey Anadolu kıyılarına getiren Alemdar, Gazal, Rüsumat römorkörleri mürettebatının, kağnılarıyla cephe gerisine taşıyan cefakâr köy kadınlarının, geceler boyu yürüyerek mevzi değiştiren yorgun askerin, ileri hatlarda neferleriyle birlikte vuruşan zabitlerin emeği var.
İkide bir Ankara’ya gelip demokrasi üzerine ahkâm kesen ve “İstanbul matbuatı”na demeçler veren salak yabancılara anımsatmak gerekir ki, bu devlet böyle kurulmuş bir cumhuriyettir. Milletleşen bir ordunun ya da ordulaşan bir milletin özverileriyle olağanüstü biçimde kurulduğu için, askerle cumhuriyet arasındaki kutsal bağı kavramaya onların olağan bilgisi ve sezgisi yetmez. Yedi düvelin donatımıyla azgın Yunan askerini Anadolu’ya saldırtmakla kendi açılarından işledikleri büyük hatanın hâlâ farkında değildirler. Bu hata, o tarihlere gelinceye kadar ulus kavramıyla tanışmayan ve onun bilincine tam varamayan bir halkı uluslaştırmak olmuştur.
Böyle bir açıdan bakınca, kurtuluş sonrasının cumhuriyeti ile ulus kavramının yaşıt bir ilişki içinde olduğunu bilmek ve kurtuluş mücadelesini noktalayan 30 Ağustos’a da bu gözle bakmak gerekir.
Dolayısıyla, ordunun bayram gününde cumhuriyetin göbek bağındaki bu özelliği içte ve dıştaki cumhuriyet düşmanlarına bir kez daha anımsatmak, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ulusal ödev sayılmalıdır.

Mümtaz Soysal , Cumhuriyet, 30 Ağustos 2008