Akşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.7.13

Adaleti ararken

Bütün bunlar aynı gün oldu: *
- Sopalı sivillerce dövülen, polis korkusuyla, protesto gösterisine katıldığını gizleyerek merdivenden düştüğünü söyleyen ve “Efervesan tablet” verilerek gönderildikten sonra girdiği komada, 43 gün süren yaşam mücadelesine yenilen Ali İsmail Korkmaz toprağa verildi.  Henüz 19’undaydı.
(Babası, “güvenli bir kent” diye üniversite sınavlarında, Eskişehir’i kazanınca ne kadar sevindiklerini söyledi.)
- Palalı saldırgan Sabri Çelebi’nin soruşturması için savcılık, gizlilik kararı istedi.
 (Hukuk sistemimize göre gizlilik kararı istisnai durumlarda, soruşturma amacının tehlikeye düşme ihtimali karşısında uygulanıyor.)
- Zihinsel engelli 14 yaşındaki kıza tecavüz ederken suçüstü yakalanan Ovacık AK Parti İlçe eski Başkanı Rıza Çolak beraat etti.
- Gezi Parkı müdahalesinde biber gazı kapsülüyle başından vurulan, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yoğun bakımda tutulan 16 yaşındaki Mustafa Ali Tombul’un, 15 gün daha uyutulmasına karar verildi.
(“Oğlum eylemci değildi” diyen babası, polislerin yoğun bakım odasına girmeye çalıştığını söyledi.)
- Taksim Dayanışması’ndaki 12 kişi tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi.
(Taksim Dayanışması olmasaydı, bugüne kadar Gezi Parkı’nda ağaç mı kalırdı sorusu cevapsız. )
- Dört Sivil Toplum Kuruluşu (Mazlumder, Başkent Kadın Platformu Derneği, İlkder, Yeryüzü Anneleri Platformu) ortak bir açıklama yaptı. Taksim Gezi Parkı protestolarına katıldıkları için gözaltına alınan ve tutuklanan kadınların, gözaltına alındıkları süreçlerde kolluk güçleri tarafından sözel ve fiziksel cinsel tacize maruz kaldıkları iddialarını gündeme taşıyan STK’lar, “sessizlik ve inkâr politikasından vazgeçilmesini” talep etti.

BAŞSAĞLIĞINI ESİRGEMEK 
Kadınların, çıplak aranmasından, emniyette sözlü tacize uğramasından bahsediyoruz. Teorik olarak güvenilmesi gereken bir kurumda, bugün bu çağda, kadınların başlarına gelen bu korkunç olaylara, olmamış muamelesi yapılmasından.
Belki yaşama tutunur, hisseder belki diye, koma günleri boyunca, oğlunun kırmızı montunu üzerinden çıkarmayan annenin,  ömrünün baharındaki evladını toprağa vermenin tarife gelmez kederini izliyoruz.
Kuru bir başsağlığı, -yalan da olsa-ailelerin kederini paylaşmayı yansıtacak birkaç kelimeyi dahi esirgeyen o katılık, defansla sarmalanmış o tuhaf soğukkanlılık hali eşliğinde…
Ve açıktan değilse bile, polis şiddetiyle yaşamını yitiren gencecik insanların “müstehak” olduğunu ihsas ettiren, o akılalmaz gaddarlık.
“Ne vakit merhamet duygusunu bu kadar yitirdik?”, “Yaşam hakkı ihlalinin dini, mezhebi, ideolojisi, yaşı başı olur mu?” diye soracakken, “devletin ali menfaatlerini”, insana üstün tutan o çok tanıdık zihniyeti hatırlayıp boğazımız düğümleniyor.
Korku bir insanlık hali. Ama hiçbir korku; çıkarlarını kaybetme korkusu kadar sefil değil.
O yüzden “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün gereğine ihtiyacımız var. Adalete ve merhamete yani.
Akşam, Çiğdem Toker, 12 Temmuz 2013

* Bu yazı üzerine Çiğdem Toker'in Akşam gazetesindeki işine son verildi.

18.3.10

Kristof Kolomb keşfe giderken cebinde Amerika'nın haritası vardı

Başlık insanı hayrete düşüren bir iddia, bunun farkındayım.
Ama bu bir tarihi gerçek.
Kolomb'un adamları bu haritayı Papa'nın kütüphanesinde görüp almışlardı.
Aynı şekilde Magellan da keşfe çıkarken daha sonra adıyla anılacak boğazı görmeye giderken, o boğazın ve gidilecek bölgenin haritası cebindeydi.
1515 yılında Magellan keşif seyahatine başlamadan dört yıl önce, Johannes Schöner dört yıl sonra Magellan tarafından keşfedildiği sanılacak bölgenin haritasının basımını yapmıştı. Yani Magellan'ın adamları keşfe çıkmadan önce haritayı piyasadan satın almış olabilirlerdi.
Anlayacağınız Kristof Kolomb ve Magellan'ın seyahatleri aslında birer keşif seyahati değildi. Onlar bir anlamda cepte gidilecek yerin haritasıyla birlikte seyahate çıkan turistlerin gezisi gibi bir şeydi.
Peki ama tarihe tüm bakışımızı değiştirecek bu bilgiler nereden çıktı ortaya.
Elimde dünyada çok tartışılan ve yüzlerce tarihçiyi uğraştıran bir çalışma var. Yazarı Gavin Menzies '1434 The Year a Magnificent Chinese Fleet Sailed to Italy and Ignited The Renaissance' (Muhteşem Bir Çin Donanmasının İtalya'ya Gidip Rönesansı Başlattığı Yıl).
İçimdeki entelektüel ateşi yakan bu muhteşem başlığı ben hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde Vanity Fair dergisinde keşfettim. Derginin kitaplar hakkında kısa bilgilerin verildiği sayfada bir meşhura o sıralar neleri okuduğu sorulunca o da bu kitabın ismini vermiş. Yeni kitap avcılığımı hiç durdurmadığımdan hemen bu kitabın peşine düştüm. Buldum ve okudum. Okudukça, öğrendikçe hayretlere düştüm.
Ve bu kitabın tarihin yeniden yazılması anlamına geldiğini, bizim bugün çoğunlukla Batı merkezli olarak anlatılan tarihin doğru olmadığını ayrıca Rönesans'ın Antik Yunan'ın ve Roma'nın yeniden canlandırılması olarak anlatıldığı resmi tarihin bir hikayeden ibaret olduğunu ve o dönemde Avrupa'daki her önemli bilginin ve yeniliğin aslında Çinliler tarafından verildiğini gördüm.
Tarihçinin elindeki belgeler sadece haritalardan ibaret değil, ayrıca Leonardo da Vinci'nin çizdiği birçok buluşun resimlerinin de Çinliler tarafından İtalya'ya daha önce verilmiş olduğunu belgeleyen resimler var. Bunlar ve diğerleri bahsettiğim kitapta yer alıyor. İnsanın dünyaya bakışını değiştirebilecek bu yeni bilgiyi öğrendiğimde uzun zamandır kafamı meşgul eden bir muammayı da sonunda çözmüş oldum.
Yıllar içinde Çin kültürü ile ilgili bilgim arttıkça bu kadar derin bir entelektüel birikimi olan ve kültürü ile hayat ve sanat anlayışı bu kadar rafine olan bir ulusun nasıl olup da Rönesans'ı kendi ülkesinde yapmadığını düşünüyordum.
Üstelik kitabın, yazıldığı tarihte Çin dünyanın en güçlü ülkelerinden bir tanesiydi, teknolojik açıdan en ileri olanıydı. Avrupa ise Roma İmparatorluğu'nun batmasının yarattığı derin travmayı hala atlatamamıştı. Bu yüzden Rönesans'ın neden Çin'de değil de İtalya'da başladığının bir açıklaması muhakkak olmalıydı. Aradığım cevabı bu kitap verdi işte.
Çin imparatoru 29 Haziran 1930 tarihinde yayınladığı bir emir veya ferman ile uyruklarına bir görev vermiş.
Buna göre barbarlar olarak adlandırılan Avrupa'daki halkların eline o gün Çin'in elinde bulunan bütün bilgilerin aktarılması istenmiş.
Bunun nedeni ise basit: Çin imparatoru bu kadar fazla bilgiyi görünce Avrupa ülkelerinin Çin'in üstünlüğünü kendiliklerinden kabul edeceklerini ve ellerinde doğru haritalar da bulunursa doğru yoldan gelip Çin imparatoruna bağlılıklarını bildirip, hediyelerini getirebileceklerini düşünmüş. Yani imparator Avrupa'yı Çin'in bilgi üstünlüğü ile ezmeyi planlıyormuş.
Böylece uzun süren bir hazırlık dönemi başlamış, Çinliler insanlığa yararı olabilecek tüm bilgileri ve buluşları toparlamaya başlamşlar. Ve sonunda toparlama işi bitince de büyük bir filo oluşturulmuş ve bu gemiler İtalya'ya doğru harekete geçmişler. Venedik ve Floransa o dönemde çok önemli. İkisi de büyük ticaret merkezleri. Çinlilerin muhteşem filosu gelince bu İtalya'da büyük heyecan yaratmış ve Papa da onları karşılamaya gitmiş.
Ve Çinliler ellerindeki bilgileri içeren çizgileri, haritaları ve formülleri İtalyanlara aktarmaya başlamışlar.
Bilgiyi en iyi saklayacak insanları tercih ediyorlarmış. Böylece birçok çizginin ve haritanın daha sonra Papa'nın kütüphanesinde çıkmasının nedeni de şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Bu yeni bilgileri iyi kullanan İtalya'nın bilginleri hepsi birden harekete geçince de sonunda dünyanın kaderini değiştiren Rönesans doğmuş.
Elimdeki kitapta Rönesans döneminde keşfedildiği sanılan birçok yeniliğin daha önce Çinliler tarafından çizimiş eskizleri ile karşılaştırmalar var.
Yani diyeceğim o ki Gavin Menzies'in çalışması öyle popülerlik uğruna yazılmış bir kitap değil, içinde ciddi tarihçi çalışmasının ürünleri var. Bu çalışma yıllar boyu sürmüş ve uluslararası işbirliği ile götürülmüş.
Meraklandıysanız ki; meraklanmadıysanız doğrusu hayret ederim. Bu konunun işlendiği internet sitesine bir göz atın. www.1421.tv, yazarın bundan önceki kitabının adıdır.
Anlatılanlara tamamen ikna olmasanız bile bunun müthiş bir entelektüel macera olacağına emin olun.

Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2010

13.11.09

Çocuklu yaşam

Bu yazı ilk kez 27 Ekim 1996 Pazar günü Hürriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Yıllardır kayıptı. İlk kez veya yeniden okumak isteyenlerin sayısı da hayli fazlaydı. Onca zamandır bu yazıyı kesip saklamış olan ve bana yollamak nezaketini gösteren Yıldırmak Ailesi’ne teşekkür borçluyum.
Piyasada birçok ‘bebeğe hazırlık’ el kitabı var.
Bu kitaplarda aklı başında olduğu varsayılan bazı erkek ve kadınlara, ki onların evli oldukları da farzediliyor, nasıl iyi birer anne ve baba olabilecekleri anlatılıyor
Aklı başında olan insanların çocuk yapmasının mantıksızlığı nedense tartışılmıyor ama tabii bu tamamen başka bir yazı konusu.

ATIN O KİTAPLARI ATIN:
Hiçbirisi işe yaramaz çünkü gerçekçi değiller.
Bugün ise ben gerçek bir ‘Bebeğe hazırlık’ kılavuzu veriyorum.
Çocuk doğmadan önce bu dediklerimi uygulayarak antrenman yaparsanız çocuk geldikten sonra şoka girip tuhaflaşmazsınız.
İşte çocuklu yaşama hazırlanmanın en iyi adımları:
1- Süpermarkete gidin. Size mutluluk verecek hiçbir şey satın almadan doğrudan kasaya yönelin ve cebinizdeki bütün parayı kasiyere verin. Daha sonra ise yandaki eczaneye yönelin ve kredi kartınızı kullanarak bir insana olabilecek her hastalık için ilaçlar alın.
2- Akşam saat 17.00 ila 22.00 arası elinizde ortalama 4 kilo olan bir ağırlıkla dolanıp durun. Saat 22.00 civarında ağırlığı beşiğe koyun. Bu sefer de saat 24.00’e kadar endişelerle dolu olarak eve yürüyün. Arada bir saatinizi kontrol edip sabaha daha ne kadar kaldığını kontrol edin. Gece yarısından sonra asıl maraton başlayacak. Bunu düşünün ve daha da endişelenin. Gece yarısından sonra sabah 02.45’e kadar ağırlıkla dolaşın ve 15 dakikada bir ağırlığı yatağa bırakıp beş dakika sonra da tekrar kucağınıza alın. 02.45’te ağırlığı yatağa koyduktan sonra saati 03.00’e kurup uyuyun. Saat çalar çalmaz fırlayıp ağırlığı tekrar elinize alın. 15 dakikalık huzursuz uykunun keyfini yaşayın. Saat 03.00’ten sonra evde dolaşırken yüksek sesle şarkı söylerseniz ve kendi kendinizle konuşursanız daha iyi olur. 04.30 civarı saati 05.00’e kurarak yarım saat daha uyuyun. Böylece toplam uyku saatinizi 45 dakikaya yükseltmiş olursunuz. Uyanınca kahvaltıyı hazırlayın ve güleryüzlü olun. Bu gece egzersizlerini beş yıl boyunca aksatmadan tekrar etmeyi unutmayın.
3- Eve bir ahtapot getirin. Ve beş yıl boyunca her sabah onu giydirmeye çalışın. Ayrıca ahtapotu bir torbaya hiçbir kolu dışarıda kalmayacak şekilde sokmaya ve onu çuvalın içinde sakin tutmaya çalışın. (Bu prova sonunda sevimli miniğinizi her sabah minimum hasarla giydirmesini öğreneceksiniz.)
4- Bir kavun satın alın. Üstüne küçük bir delik açın. Sonra kavunu tavandan sarkıttığınız iple asın. Ve sallayın. Kavun sağdan sola durmadan sallanırken bir kaşık sıcak suyu kavunun üstüne açtığınız deliğe dökmeye çalışın. (Bunu başardığınızda da o mini minnacık sevimli mi sevimli yavrunuza en az hasarla yemek yedirmeyi de öğrenmiş olacaksınız.)
5- Ağzınızdan çıkan her cümleyi en azından beş kez tekrarlayarak konuşmaya önem verin. Bu tarz konuşmayı bir hayat tarzı olarak kabul edin.
6- Dışarıya çıkmak için hazırlanın. Evin tuvaletinin kilitli kapısı önünde en azından yarım saat bekleyin. Sonra aniden bıkıp evin kapısından çıkın. Sokakta beş dakika bekleyin. Sonra eve geri dönün, tekrar dışarıya çıkın. Yolda yürümeye başlayın. Çok ama çok yavaş yürüyün. Yürürken de yerde gördüğünüz her sigara izmaritini, cikleti, kirli kağıt mendili ve ölü karıncayı dikkatle uzun uzun seyredin. Aniden ‘Yeter artık çektiğim senden’ diye avazınız çıktığı kadar bağırın, eve geri dönün.(Bu provayı yaptığınızda da küçük sevimli ile yürüyüşe çıkmaya hazır hale geleceksiniz.)
7- Süpermarkete giderken yanınızda azgın bir keçi götürün. İçeriye girer girmez keçiyi serbest bırakın. Daha sonra da keçinin içeride kırdığı, tahrip ettiği her şeyin parasını sorgusuz sualsiz ödeyin. (Bu da çocukla alışveriş provasıdır.)
8- Evdeki koltuklara tereyağı sürün. Perdelere de reçel bulaştırın. Mutfakta pişirilmek için bekleyen balığı çalın ve misafir odasında bir yere saklayın. Balığın odada beş ay kimse tarafından bulunmadan kalmasını sağlayın. Evde yeni sulanmış çiçek saksısına elinizi daldırın ve aldığınız çamurla evin duvarlarına resimler çizin... (Şu anda ev de provalı artık çocuğun gelmesine...)
Tamam mı? Bu eski yazımı 8 Kasım 2009 tarihli ‘Çocuk yapmadan önce şunları prova edin-2’ başlıklı yazım ile birlikte okur ve tavsiyelerimi tutarsanız anne ve baba olarak yenilmez olursunuz.
Serdar Turgut, Akşam, 13 Kasım 2009

Çocuk yapmadan önce şunları prova edin-2

Aynı başlıklı yazının ilkini bundan çok uzun yıllar önce yazmıştım. O yazı hızla klasikler arasına yerleşti ve bugün hâlâ daha hatırlanır.
Okuyucular o yazıyı aradıklarını ve bulamadıklarını söylüyorlar. Ben de aradım, ben de bulamadım. Hürriyet’in arşivinde bulabilseydim istek olduğundan tekrar yayınlayacaktım.
Yazı kendi kendisini yok edemeyeceğine göre kesinlikle Ertuğrul Özkök’ün talimatı üzerine Fatih Çekirge attırmıştır Hürriyet’in arşivinden diye düşünüyorum.
Neyse ne; o yazıyı aramayı sürdürme yerine devamını yazayım bari dedim. Hem ilk yazıyı yazdığımda babalık konusunda hiç tecrübem yoktu. Şimdi ise kıdemli sayılırım, deneyimim fazla. Bu yüzden yeni tavsiyelerimi herkesle paylaşmamın zamanı geldi diye düşündüm.
İşte anne ve baba adaylarına bebek yapmadan önce mutlaka prova etmeleri gereken konular. Bunlarda sadece bebekler ile ilgili değil, büyümeye başlamış çocuklar ile ilgili deneyimler de vardır:
1- Çocuğunuzun hangi yaşında hangi değişimlerin beklenmesi gerektiği konusunda yazılmış kitaplardan mutlaka alacaksınız. Önceden bilin ki; o kitaplarda yazılı olanlardan çok daha farklı şeyler mutlaka olacaktır. Olması normal diye yazılan gelişmeler ise illa da gecikecektir veya size öyle gelecektir. Örneğin; ben yürümesi veya konuşması gecikti diye düşünmeyen hiçbir anne-baba tanımadım. Bu insanlara verilen cevap da standarttır: Bebeğe göre değişir bunlar. Bazıları geç yürür-konuşur. Bu kitapları çocuğunuz doğmadan önce dikkatle okuyun ve çıkabilecek her sorun hakkında önceden panik yapın, daha sonra rahat edersiniz.
2- Çocuğunuz büyümeye başlamadan önce bir köpek alın. Ama köpeğin tamamen sağır olmasına da özellikle dikkat edin. Sağır bir köpeğin siz ona ne kadar seslenirseniz seslenin dediğinizi yapması mümkün olmadığına göre bu prova, ileride çocuğunuza belki de günde milyon kez ‘Haydi çabuk’ diye seslenip cevap alamamanıza alışmanız için yardımcı olacaktır.
3- İleride çocuğunuzun odası olarak kulanılacak odaya kirli çamaşır torbasını rastgele dökün. Odanın her yeri kirli çamaşırlarla dolu olsun. Bu prova sizi hem ilerideki odanın doğal görüntüsüne alıştıracak hem de o odaya özgü kokuya da duyarsızlaşacaksınız.
4- Eviniz henüz sakinken, oturmuş belki de bir filmi son kez başından sonuna kadar kesintisiz seyrediyorken, haftada birkaç kez eşinizle birlikte hızlı biçimde evden çıkıp en yakın hastanenin acil servisine gitme tatbikatı yapın. Nasılsa çocuk doğduktan sonra bu en azından beş-altı kez olacağından önceden prova yapmanın da yararı büyük tabii ki...
5- Şimdi anlatacağım sadece bir prova değil, aynı zamanda pratik anlamı büyük olan bir konu. Doğum yaklaşınca seçtiğiniz çocuk doktorunuza gidin. Giderken de bankadaki hesabınızda bulunan tüm paranızı yanınızda götürün. Doktorun odasına girince yanınızdaki paraları masasına yayın ve ‘İçinden ne geliyorsa onu al, hepsi senin olacak nasıl olsa’ deyin. Böylece ileride doktora vereceğiniz paraların sizi üzmesine alışacaksınız.
6- İşe gitmiyor olsanız bile sabah vakti bulabileceğiniz en pahalı en şık kıyafeti giyin, kahvaltı masasına öyle oturun. Kahvaltı tam bitmek üzereyken reçel şişesini alın, gömleğinizin ve kravatınızın üstüne boca edin. En pahalı kıyafetinizin gözünüzün önünde tahrip olmasından dolayı neler hissettiğinizi kafanızda not edin. Sonra da kirli kıyafetleri değiştirip evden çıkmanızın ne kadar ilave vakit aldığını ne kadar geciktiğinizi bilmek için eşinize kronometre tutturun.
7- Çok gecikmeden ergenliğin anne ve babaların çocuklar tarafından büyütülmeye başladığı yıllar olduğu gerçeğine kendinizi alıştırın.
8- Çocuğumun konuşması gecikti diye hiç boşuna üzülmeyin. Bir gün nasıl olsa konuşacaktır. O zaman da konuştuğuna pişman olacaksınız, bunu unutmayın. Ergenlik döneminin avantajlı yönü de var. Ergenlik, çocukların anne ve babalarına hiç durmadan soru sormalarının durduğu dönemdir. Çünkü ergen çocuklar bu dünyada var olabilecek tüm soruların cevaplarını anne ve babalarından çok daha iyi bildiklerini düşündüklerinden bir ihtimal o dönemde biraz susabilirler.
9- Bu madde sadece baba adayları için. Bu provayı çocuk doğduktan sonra da yapabilirsiniz. Arada bir sadece kadınların birlikte olduğu ortamlara girin. Sizin katiyen ilgilenmediğiniz, üzerinde hiçbir zaman düşünmediğiniz ve katiyen de düşünmeyeceğiniz konular üzerine sohbetleri çok ilgiliymiş gibi suratlar yaparak dinleyin. Bunu hiç yapmasanız iyi olur ama arada bir sohbetlere aktif biçimde katılma denemelerinde bulunun. Kadınların sohbete katılma çabalarınızı bakışlarıyla aşağılamalarına alışın.
10- Çocuk olmadan önce hayatınızı tehdit etseler bile katiyen gitmeyeceğiniz, salonun bulunduğu sokağın yanından bile geçmeyeceğiniz film ve tiyatro oyunlarına gidin. Hepsinin sonuna kadar sabırla oturma ve seyrettiğinizden büyük zevk alıyormuş gibi davranma provası yapın. Hatta oyunun sonunda ayağa kalkarak alkışlayabilirsiniz de. Örneğin; ben bunu ‘Bız Bız Arı Bazi’ oyununun sonunda aynen yaptım. Çok da ilgiyle karşılandım.
11- Sıhhatinize çok dikkat edin. Unutmayın ki; çocuğunuzun büyürken size çektirdiklerinin öcünü almak ve aynen ona da çektirebilmek için yaşlanmak zorundasınız. İleriki yaşta çocuğunuz mutlaka size bakmak zorunda kalmalı. Adalet ancak böyle sağlanabilir bu dünyada. Hayatta kalmak en büyük provanız olmalı. 
Serdar Turgut, Akşam, 8 Kasım 2009

10.7.09

Çin'de neler oluyor?

Yıllar önce, henüz genç bir akademisyenken Çin'e merak sarmış ve bu alanda çalışmaya karar vermiştim. Uzak Doğu'nun büyüyen gücünün dünyanın merkezini Batı'dan Doğu'ya doğru kaydıracağını ve Atlantik yüzyılından, Pasifik yüzyılına geçtiğimizi düşünüyordum. Bunu keşfedince öğrencilerimi ve asistan arkadaşlarımı da yönlendirdim ve bir grup Çin çalışmaya başladık; daha doğrusu çalışmaya başlamayı istedik.
Fark ettiğimiz ilk konu Çin çalışmaları diye bir şeyin ülkemizde neredeyse hiç olmadığıydı. O güne kadar Çin ile ilgili ne doğru düzgün bir kitap, ne de makale yazılmıştı. Yalnızca ideolojik propaganda kitapları ve ekonomik ilişkiler üzerine bir iki değerlendirme vardı, o kadar. Çince öğrenmeye kalkışanlarsa yeni bir duvarla karşılaşmıştı. O yıl Çince derslerine talep olmadığı için kurslar açılmamıştı. Zaten o dili çat pat öğrenmek bile en azından 5 yıllık bir çaba gerektiriyordu. Tam da bize göre yani!
İngilizce'nin suyu mu çıkmıştı? Hep birlikte yeniden ABD ve Avrupa çalışmalarının faziletlerini keşfetmeye başladık. Kişilerin, bölgelerin, savaşların isimlerini bir türlü ezberleyemiyor, çalışılan konuyu bir türlü içselleştiremiyorduk. Ancak büyük gayretler sarf ederek başladığımız bu alanla ilgili 'pas geçtik' demeyi de kabullenmiyorduk. Sonuçta çalışmalarımızı 'Çin'in Gölgesinde Uzak Doğu Asya' başlıklı bir kitapta topladım ve konuyu kapattım.
Çalışma boyunca en önemli keşfim 'İlim Çin'de olsa gidip öğreniniz' sözünün iki anlamı olduğuydu. Birincisi 'İlim çok değerlidir, en uzak noktada bile olsa ona ulaşmaya çalışınız' tavsiyesi; ikincisi ise 'En uzak noktanın Çin olduğu' saptamasıydı. Çin yalnızca coğrafi açıdan değil, manen ve fikren de çok uzaktı. Bizzat kendimiz, ellerimizle keşfetmiştik.
Oysa dünya bir avuç içine sığacak kadar küçülmüştü. Çin uzaklarda bir yerlerde değil, sanki yanı başımızda büyüyordu. Ortadoğu'da, Afrika'daydı; hatta bizim semt pazarında, markette, mutfakta vardı. Biz Çin'e gidemediğimizden, o bize gelmişti.
Artık kaçış yoktu ve doğal olarak Türk siyasi ve ekonomik çevreleri de Çin ile ilgili bazı girişimlerde bulunmaya başladılar. En son Cumhurbaşkanımız Abdulah Gül'ün Çin ziyareti ve ardından Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan bölgesinde başlayan olaylar vesilesiyle bölgeye yönelik ilgimiz tavana vurdu. Aydınlatıcı olması bakımından;
1- Çin, yalnızca incik boncuk üreten, ucuz mal satıp dünya ticaretini şekillendiren bir ülke değil, büyük bir sanayi ve enerji devidir. Krizden sonra bile, tüm dünya çökerken, o hala büyüme eğilimlerine sahiptir. Dünyanın yalnızca en büyük satıcısı değil, en büyük alıcısıdır da. En fazla fakirin de, en büyük sayıda zenginin de yaşadığı yer burasıdır. Kısaca en büyük fabrika olduğu kadar, en büyük pazardır da.
2- Yumuşak karnı, bu büyük nüfusun etnik kompozisyonu ve ülkedeki Han soylu nüfusun diğerlerine despotik yaklaşımıdır. Türklerin yaşadığı Sincan bölgesi uzun yıllardır ciddi baskılara maruz bırakılmaktadır. İç karışıklık yalnızca iç dinamiklerle ortaya çıkmaz, dışarıdan destek olmazsa olmaz koşuludur. Gürcistan'da, İran'da, Çin'de gerçekleşen olaylardan sonra, hükümetlerin hep dış güçleri suçlaması dikkate değer bir noktadır. Kendi ülkemiz açısından da dikkatli olmakta fayda vardır.
3- Olayların zamanlaması, konunun Türkiye ile de ilgili olduğu intibaını vermektedir. Çin'in Türkiye ile iyi ilişkiler içerisinde olması ve bu ilişkinin ekonomiden, siyasi ittifaka doğru gelişebilme potansiyeli göstermesi, bazıları açısından tehlikelidir. Bunu engellemenin yolu, Çin ile Türkleri karşı karşıya getirmektir. Uygur Türklerine yönelik katliam sürerken ve bunun travmatik etkileri büyümekteyken, hiçbir Türk hükümetinin Çin'e yönelik olumlu adımlar atması mümkün değildir.
Kısaca Uygur Türkleri ile Çin hükümeti arasında gelişenler evimizle ilgilidir ve Çin hiç de sanıldığı kadar uzak değildir.
Deniz Ülke Arıboğan, Akşam, 10. Temmuz 2009

17.6.09

Çakal Carlos'tan selam var

Biz antin kuntin işlerle 'gündem' diye uğraşa duralım. Express dergisi, şahane bir gazetecilik örneği vererek müthiş bir görüşmenin kayıtlarını yayınladı.
'Çakal Carlos' lakabıyla anılan İlich Ramirez Sanchez, Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği'nin düzenlediği Ortadoğu Konferansı'na katılan Leyla Halid'i telefonla aradı.
Ünlü 'İlk Filistinli kadın terörist (ona terörist derken bu kelimenin anlamını boşaltmak nasıl hoş bir duygu anlatamam!)' Leyla Halit, bir konferans vesilesiyle memleketimize geldiğinde Çakal Carlos onu telefonla aradı ve dergi bu görüşmeyi kaydedip yayınladı. Alınıp okuna...
Bu arada dünyanın en ünlü teröristi 'Devrimci İslam' adında bir kitaba imza attı.
Hiç sırası değilken (neye göre?) ve aslında tam da zamanında o kitaptan bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

'11 Eylül bir başlangıçtır''
'11 Eylül'den çıkan ders, kendini yenilmez zanneden ve bir tür cezasız kalacağına emin olma kompleksi geliştirmiş bir sistemin yaralanabilirliğidir.''
'B52'leri kullananlar, coğrafyayı değiştirenler, dağları, ovaları bombardımanla yok edenler, insan hakları adına basınç bombası -hani Vietnam ve Irak'ta kullanılan ve beş yüz metrelik bir alandaki tüm oksijeni tüketerek her şeyi yakan bombalar- kullananlar 'terörist' değil kuşkusuz... Sivil yerleşim bölgelerini, Hartum'da olduğu gibi ilaç fabrikalarını, Belgrad'daki gibi elçilikleri hedef almak, pilotsuz uçaklarla düğün alaylarını, Afganistan kasaba veya yollarındaki yolcuları katletmek terörizm değil. Zırhlılar, F16'lar ya da helikopterlerle Cenin'i, Gazze şeridini, Beytüllahim'i taş taş üstünde kalmayana kadar bombalayanlar, seyreltilmiş uranyumlu mermileriyle atmosfere ölümcül tozlar yayanlar 'terörist' değil elbette. Onların eylemleri yasal, neden oldukları ölümler meşru, geride bıraktıkları cesetler de 'demokratik'...'' ??
'Amerika niçin kökensiz, imansız, kanunsuz, vatansız burjuvazinin işbirliğiyle yağmaladığı üçüncü dünya ülkelerinin zenginlikleriyle yetinemiyor? Delice McDonald's'laşan dünyanın bütün yan ürün ve pisliklerini, tüm iman ve ruhuyla reddeden halkları yönetme hakkını nereden buluyor?''
'ABD halklara zorla demokrasi verebileceğini neye dayanarak düşünüyor?''
'İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmek için bazen onları öldürmek faydalı hatta gerekli olabiliyor. Bu konuda kimse ABD'nin eline su dökemez...''
'Amerikalılar yüzlerce Usame öldürseler de kendi yaktıkları direniş ateşini söndürmeyi başaramazlar.''
'Sadece bu bakış açısından bile ''terörizm'', modernlik girdabına henüz kapılmamış halklar ve toplulukların verebileceği tek cevap sanki. Tüketim toplumlarının dinamikleri tarafından henüz tamamen zehirlenmemiş ve körleştirilmemiş olanların hepsi için, bunun sistemin sessiz zulmune karşı çıkma yollarından biri olması doğaldır. Burada yüzüstü bırakılmış, sömürülmüş ve az gelişmiş 'güney'i kibirli ve tamahkar 'kuzey'le karşı karşıya getiren büyük çatışmanın, tesadüfi olamayan kaçınılmaz bir dış tezahürünü görmek de mümkündür.'
'Terörist eylem aracılığıyla, fakirler ve aşağılanmışlar seslerini duyurur, dünyaya varlıklarını hatırlatırlar. Ama dünya uyarı ateşini, haberdar edilmeyi, hatırlatmayı dikkate almayıp, aldırmazlık ve duyarsızlıkla kör olmuş şekilde yoluna devam ederse, oh olsun ona, kibirli kuleleri yıkılıverir!''
'Bu şartlarda bize demokratik olma iddiasındaki modelinizi kabul ettirmeye çalışmanız, bize zorbalıkların en kötüsünü, topraklarından kovulan Filistin halkınınkine eşdeğer bir zorbalığı yaşatmanız demektir. Oysa toplumsal modelleriniz rekabete açık değil, totaliterler ve siz bunun farkında değilsiniz. İstemediğimiz bir hayat tarzını sınırsızca ihraç etmeye can atıyorsunuz; reddettiğimiz bir hayat tarzını.''
'Şiddete başvurmak daima kötünün iyisi olarak kalır; savaş ancak tüm görüşmeler, politik ve diplomatik yollar tüketildiğinde gündeme gelir. Savaş iç sızlayarak yapılır çünkü o bir oyun değil zorunlu bir kötülüktür...''
'Allah'ın sevgili kulunu, iyi mümini, ne sakalının uzunluğu ne türbanının rengi belirler. Beş vakit namaz kılmak, hacca gitmek, fitre ve zekat vermek iyidir tabii, gereklidir elbette, ama sadece 'insanın kalbinden geçenle' ilgilenen Allah'ın gözünde, yeterli değildir. Allah'ın sevgili kulu, gerçeğe aşık olandır, adalete susayandır ve bu seviyedeki ayırım sadece gerçek inanlarla diğerleri, dini bütün Müslümanlarla, Müslüman olmayanlar arasında değil; gerçek iman sahipleriyle, Allah'ı, gerçeği ve adaleti arayışları aracılığıyla sevenlerle bütün putlara satılmışlar arasında olacaktır ve bu da gerçek mümin görünümlü bir sürü iki yüzlü ve döneği baştan eler.''
Çakal Carlos, yeni adıyla Salim Muhammed, Fransa'nın yüksek güvenlikli mapushanesindeki tek kişilik hücresinden dünyaya, gönüldaşlarına selam çakıyor....
Bu içten selamı almayan bizden değil...
Serdar Akinan, Akşam, 17 Haziran 2009

11.6.09

AKP Başkanı tehlikeli bir durumda

Hepimizin gözünün önünde bir faşist usta (master) prototipine dönüşmeye başlayan AKP Başkanı Erdoğan bizler açısından ve hatta kendi kendisine yönelik de bir tehlike oluşturmaya başladı. Faşist/otoriter söylemin kullananı da dinleyeni de içine çekebilen basit, düşük düzeyli çekiciliğine kapılan AKP Başkanı faşist düşünce biçiminin kendisini tamamen teslim almaya başladığının örneklerini sıkça vermeye başladı.
Bunun en fantastik olanı ATV adlı yandaş kanaldaki bir programda yaşandı. Yandaş medyanın yandaş gazetecisinden birisi görünürde güya Başbakan'a soru sorulması amacını taşıyan ama aslında AKP Başkanı'nın kendisini övmesi için çanak tutan sorular saatine dönüşen programda ağzını açmış ve 'AKP' demiş. Bizim gazetede 'Başbakan'ı güldüren gaf' başlığı altında verilen haberden okuyalım sonra olanları. (Falan filan gazeteci) 'AK Parti' yerine 'AKP' deyince derin bir sessizlik oldu. Şaşıran Erdoğan kendini tutamayıp güldü. (Falan filan gazeteci) 'Pardon AK Parti diye düzeltti.' Asıl olay bu kadar. Bizdeki haberde daha sonra AKP Başkanı'nın torunundan bahsettiği yer alıyordu.
Bu Türkiye'de son yıllarda yaşanan en acı olaylardan bir tanesi. Medya açısından acının da ötesinde gazeteciliğin kesin ölümünü resmen belgeleyen bir gelişmeydi.
Burada AKP'nin Başkanı'na kızmak yersiz. Yandaş medyanın yandaş mensubuna da kızamıyorum ben. Ona sadece içine düştüğü durum nedeniyle acıyorum. Ama kızmayı, acımayı bir kenara bırakıp olan biteni anlamaya çalışmalıyız. Çünkü olan biten Türkiye açısından büyük tehlike oluşturmaya başladı..
Faşist düşüncenin söylemi sadece ve sadece ustanın (master) söylemidir ve bunu biz ancak Lacan'ın ve onun düşüncesini açan Zizek'in konu üzerindeki çalışmalarını (Discourse of the fascist master) okursak anlayabiliriz.
Burada usta, kendi faşist düşüncesi içinde ele aldığı her konuya kendisine özgü bir anlam yükler. O, teknik kavramıyla ifade edersem 'Master signifier'dir.
Lacan ve Zizek bize bu tür otoriter söylemlerin temelinde daima bir fantezi altyapısı olduğunu göstermişlerdir, Faşizmde daima hayallere dayalı bir söylem de vardır.
AKP'nin Başkanı kendi partisinin aslında AK olduğuna kendini inandırmış ve otoriter yapının ustası olarak o inancını teyit eder şekilde konuşmayanlara da müthiş kızabiliyor.
Kendisini doğru olduğuna inandırdığı lafın ne kadar fazla kullanıldığını duyarsa kendi lafına daha çok inanacak gibi bir görüntü koyuyor ortaya...
Sözde gazetecinin 'AKP' demesiyle AKP'nin Başkanı'nın kendini tutamayıp gülmesinin temelinde 'Sen yandaş haline bakmadan böyle kendini bilmez şekilde nasıl konuşabiliyorsun' tavrı var. Kısa bir sessizlikten sonra yandaş medyacı da 'özür' diliyor.
Tarih göstermiştir ki ve daha sonra Adorno'nun, Lacan'ın, Badiou'nun ve Umberto Eco'nun yaptığı çalışmalardan biliyoruz ki; faşisizm sadece kaba güce dayanmaz. Onun temeline aslında düşünceyi kontrol mekanizması vardır. Düşünceyi sıkı kontrolün en güçlü yolu da gündelik konuşma dilini kontrol etmektir. Umberto Eco, Mussolini deneyimini yaşadığından onun 'Ur-faşizm' diye adlandırdığı veya 'Ebedi faşizm' olarak da söylenebilecek kavramını herkes incelemeli.
AKP'nin Başkanı dili kullanış biçimiyle ve bizlere de kendi kullanımını zorla kullandırmak isteyişiyle hepimizin gözünün önünde bir usta faşistin (master fascist) prototipine dönüşüyor.
Bunun ne kullandığı kelimelere yeni anlamlar yükleyerek aklamaya çalıştığı AKP'sine ne de hükümete ne de daha da önemlisi Türkiye'ye bir yararı var.

BEN HEP AKP DİYECEĞİM
Bize düşen görev, herkesi Başbakan'ı da dahil kendisine karşı korumak için 'faşizme karşı birleşik cephe' türünden bir şeyler oluşturmaktır. Gazeteciler olarak AK Parti lafını gündelik kullanımdan tamamen çıkarmalıyız. Yandaş medyanın zavallı gazetecilerini boşverin, onlar kendi kendilerini zaten mahvediyorlar.
Ben, isterse AKP denilmesini kanun çıkarak yasaklatmaya çalışsın; AKP'ye AKP demeyi sürdüreceğim. Bu yaştan sonra faşizme teslim olmayacağım.
Bu arada AKP'nin başının AKP yerine AK Parti'de ısrarlı olmasında o kadar komik ve tipik bir Freudyen saplantı var ki; çocuklar bile bunu hemen anlamıştır diye düşünüyorum. Ama bazı gazeteciler çocuk kadar bile akla sahip olmadıklarından ben yine de açıkça yazayım bu tavrın anlamını.
AKP'nin Başkanı partisinin AK olmadığı izleniminden ve aldığı duyumlardan o kadar rahatsız ki artık AK oldukları inancını başkalarından duymadığı takdirde çıldırabiliyor. Faşizm tehlikesi yanında, mesele bu yanıyla da hayli acıklı tabii ki...
Serdar Turgut, Akşam, 11 Haziran 2009

1.5.09

Bu darbe günlükleri hangi gazeteciye ait?

- 14 Mart 1971
'Ve Şahmerdan güm diye indi sonunda'
Aklıma Demirel'in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara:
Sonunda asarlar bu komisyoncuyu, demiştim.
Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir Başbakan gibi değil, bir Başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.
(.....)
Şimdi ilk uykusuz geçirdikleri gecenin çentiğini çizmektedirler yattıkları odaların duvarlarına. Acaba bizden de yaptıklarımızın hesabını soran çıkar mı diye.
Bir yeni dönem başlamaktadır Türkiye'de.
Anayasa mutlak şekilde uygulanacaktır. Bilimsellik ve bilimsel olmak zorunda bulunan kalkınma reformlarının plan ve analizleri, soytarılık, demagoji ve şantajla ört bas edilemiyecektir. Çünkü artık ikinci bir yozlaşmaya asla ve asla tahammülü yoktur Türkiye'nin.

- 15 Mart 1971
'Demokrasinin sahte aşıkları, yıkılın...'
Ve zinde güçlerin ne istedikleri Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Batur'un daha önce Cumhurbaşkanlığına verdiği muhtırada açıklanmıştır. Ve bu muhtıranın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürler ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eyicioğlu tarafından da onaylandıkları kendi açıklamalarıyla gazete sütunlarında belgelenmiştir.
(.....)
Zinde güçler eğer Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesini isteyeceklerse, bu istekler mevcut Anayasanın öngördüğü reformların daha sağlam şekilde uygulanması için olacaktır.

- 16 Mart 1971
'Halkın tutsak olduğu demokrasi'
.....Şimdi ise tıpkı 27 Mayıs'tan sonra olduğu gibi bütün soygunlar ve soytarılar takımı devrimci ve zinde güçlere acaba yine nasıl madik atarız diye kafa kafaya vermiş binbir plan hazırlamaktadırlar.
Bunu iyi görmek, ona göre davranmak ve özellikle asla zaman kaybetmemek gerekmektedir. Hele hele olmayan demokrasiyi savunma numaralarına hiç mi hiç yatmamak şarttır. Çünkü tuzağın en püf tarafı orasıdır.

- 17 Mart 1971
'Niyetler ve metodlar'
[CHP Genel Başkanı] ille de seçimlere gidelim, diyor.
Bu kez de seçim kampanyası adı altında orduya sövdürecek, ortalığı büsbütün karıştırıp kendisine karşı çıkılmasının intikamını alacak. (...)
Ordu temsilcileri herhalde bütün bu oyunların hesabını yapmakta ve politikacıların kendilerine hazırladıkları tuzakları görmektedirler.
(.....)
Yeni bir dönemin yeni bir dinamizmle sağlam temeller üstüne oturması için önce Parlamentonun kendi kendisini feshetmesi şarttır.
Ondan sonra yapılacak iş Parlamento dışı muhalefeti, emekçileri, memurları ve ordusu ise devrimci bir program etrafında örgütleyip, bu örgütten gelecek aynı programa inanmış kişilerle Orgeneral Batur'un da önerdiği gibi devrimci bir Meclis kurmaktır.

- 18 Mart 1971
'Yüz surat Hacı Murat'
Ordu, iktidar kadar parlamentoyu da suçluyor. Demirel kadar CHP Genel Başkanını da suçluyor. Kalk da bana akıl öğret demiyor onlara. 'Sen Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettiremedin, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürdün' diyor.
Politikacılara vız geliyor bu suçlama... Onlar da arkalarına dönüp hangi anlama geldiği pek anlaşılmayan kendi buldukları yuvarlak klişe deyimle 'Aşırı akımları' suçluyor ve aynı zamanda demokrasinin devamını istiyorlar.
Her işine gelmeyen şeyi 'Aşırı akım' diye suçlayıp sonra da demokrasi aşığı görünme. Bu da Türkiye'de rastlanabilecek türden bir gariplik rekoru...
(.....)
Şimdi akılları fikirleri orduyu bölüp birbirine düşürmek, zaman kazanmak ve onu bunu suçlaya suçlaya eski oyuna yine devam etmek...
Başarıya ulaşmazlar diye temenni edelim, ama en usta oldukları iş de budur onların...

- 19 Mart 1971
'Fasulya gazı reformu'
...Üstelik CHP zorla hükümete geçmiş duruma düşecektir, aşınacaktır. AP, bunu gayet iyi kullanacaktır. Orduya her fırsatta sövülüp sayılacaktır. CHP örgütü kimsenin yüzüne bakamayacak duruma gelecektir. Zaten asıl amaç, içinde ne de olsa devrimci atılımlar bulunan CHP örgütünü bir kez daha iğdiş ettikten sonra, orduyu da büsbütün prestijsiz duruma düşürmektir. Bazı önemli kişiler yıllardan beri bunun için görevlendirilmişlerdir. Ve bu görevlerini başarıyla yürütmektedirler.

- 20 Mart 1971
'Nihat Erim'
[Nihat Erim'in] bu krizli devirde geniş dünya görüşü, temel sorunların bilinci içinde olması ve sağlam bir hukuk kültüründen gelmesi biz radikal dönüşümlere inanmış devrimcileri, herhalde ciğerimize oturacak acı hayal kırıklıklarına uğratmayacaktır.

- 24 Mart 1971
'Devrimci program uygulama gücü kimdedir?
Bir de bakıyoruz ki bizim inandığımız programı ordu temsilcileri Orgeneral Batur'un imzasıyla bir muhtıra halinde Cumhurbaşkanı'na vermişler. Demek ki aynı programda birleştiklerine göre ordu da devrimcilerin müttefiki... Bu güçlü müttefike sırt çevirerek bizim programı hiçbir zaman uygulamasına imkan bulunmıyan tutucu parlamentodan yana artık hiç olamam. Ve devrimciliğin yeni bir bütünleşmede, yeni bir oluşuma dönüşte olduğunu görerek hemen tavrımı tespit ederim.
(.....)
Gayet açık söylüyoruz, biz bizim inandığımız programın daha ilk harfini görünce delilik krizleri geçiren feodal gölgeli parlamentoyu değil, Orgeneral Batur'un imzasını taşıyan muhtırayı ve onu destekleyip benimseyen güçleri tutuyoruz.
(.....)
Vaktiyle bizi yok etmeye kalkanları mı savunacağız şimdi, yoksa bu geri ve tutucu kurumu silip yerine devrimci bir kurumu kurmak istidadını gösteren devrimci kuvvetleri mi tutacağız?

* * *
12 Mart 1971 darbesinden hemen sonra kaleme alınan bu yazılar Çetin Altan'a aittir. Belirtilen tarihlerde Akşam gazetesinde yayımlanmıştır.
Oray Eğin, Akşam, 28 Nisan 2009

14.4.09

12. Dalga'nın kodları

Dünkü Milliyet'te Can Dündar'ın yazısından kafasının karıştığını anladım. Eğer meselelere onun gibi bakıyorsanız, sizin de karışması için elverişli ortam var. Hele bir de bunu yetniyetme komplo teorisyenlerinin saçma fikirleriyle birleştirirseniz... Can Dündar'ın da durumu bu. Obama'nın gelişinden Ergenekon'a, Yazıcıoğlu'nun ölümünden Fethullah Gülen'in açıklamalarına kadar her şeyin altında başka planlar yattığını düşünüyor, hepsini birbirine bağlamaya çalışıyor.
Oysa birkaç adım dışarıdan bakınca her şey o kadar net ki...
Ergenekon soruşturması kapsamında dün yaşanan dalga da aslında Türkiye'de yaşanan sürecin nasıl netleştiğinin işareti.
Dünkü yapılan bir 'tehdit ve korku' operasyonuydu. Ama tarih bize göstermiştir ki bir yerde tehdit ve korku baş göstermeye başlamışsa bu aynı zamanda bir çöküş işaretidir: Korkutanlar açısından...

İŞTE PANİĞİ TETİKLEYEN DÖRT NEDEN
1- BOP çöktü: Bir önceki Amerikan yönetiminin Türkiye'yi de kullanarak yaratmaya çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi ellerinde patladı. Erdoğan'ın başkanlığı da tatlı bir geçmiş anısı sadece.

2- Ilımlı İslam'ın sonu: ABD'nin Türkiye'ye biçtiği Ilımlı İslam kostümünün üzerimize oturmadığı nihayet anlaşıldı. Bu kıyafeti bizzat terzisi yırttı. Türkiye, daha evvel girdiği bu yoldan saparak 'Laik ve Demokratik Cumhuriyet' eksenine yeniden yöneldi. Liberallerin, Cemaat'in etkisine rağmen içerideki ulusalcı direnç etkili oldu. Sindirme operasyonlarına karşılık bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni savunanlar kazandı.

3- Fethullah Gülen Cemaati zayıflıyor: Bugüne kadar uysal, sakin veolayların dışında duran Gülen'den ardı ardına salvolar gelmeye başladı. Önce 'Gatakulli', ardından da Yazıcıoğlu'nun ölümündeki komplo teorileri. Belli ki Gülen zayıfladığını fark ettikçe panikliyor, panikledikçe de konuşmaya başlıyor. Suskunluk unutuldu. Bu paniğin bir başka işareti Said-i Nursi vurgusunun yok olması, belli ki Hocaefendi'nin egosu öyle büyük patlama yapmış ki Said-i Nursi'den bile kendini üstün görmeye başladı. Bu gibi ego patlamaları her zaman için insanı serinkanlılık ve mantıktan uzaklaştırır; çoğu zaman da panik tetikler... Bir başka gelişme de şu oldu: Amerika, İslam dünyasıyla arasını düzeltmek için dışarıdan bir aracıya gerek duymadığını, bunu Barack 'Hüseyin' Obama sayesinde yapabileceğini fark etti. Fethullah Gülen sadece 'yedek güç' olarak tutuluyor artık, eski etkinliği yok.

4- AKP'nin düşüş süreci: Kendine aşırı özgüveniyle tanıdığımız Başbakan'ın yerel seçim gecesi konuşması gerçek bir panik ve tedirginlik işaretiydi. AKP çöküş sürecine girdi, bunu liberaller kabullenmese de Başbakan fazlasıyla farkında ve ne yapacağını düşünüyor. İki buçuk sene sonraki seçimlerde AKP belki tamamen yok olmayacak ama yüzde 38'e gerileyen oyların inişi sürecek gibi görünüyor. Bu da ciddi bir panik havası estiriyor. AKP'nin teşkilat içinde de kellesi giden bakanlardan sonra karışıklık yaşanacağı kesin.
Görüyorsun Can, bütün bu gelişmeleri birleştirdiğin zaman ortaya çok da karmaşık bir tablo çıkmıyor. Kafanı bulandırmana gerek yok... Biraz uzaktan bak ve paniği gör...
Ancak o panği görünce bir zamanlar Cumhurbaşkanı adayı olması için teklif götürülen Mehmet Haberal'ın gözaltına alınmasını, Türkiye'ye sayısız hizmet vermiş muhteşem bir insan Türkan Saylan'a uygulanan baskıyı anlarsın...
Bu Ergenekon'un 'de facto' bittiği anlamına da gelir; soruşturmanın temelini oluşturan Tuncay Güney ifadelerinin işkence altında alındığının ortaya çıkmasından, İlhan Selçuk'un gözaltından sonra bir başka işarettir.
Tek bir anlamı vardır 12. Dalga'nın... Tehdit ve korku yaratmak... Ayaklarının altındaki toprak kaymaktadır, onun paniğidir tetikleyen.
Oray Eğin, Akşam, 14 Nisan 2009

31.3.09

Gandhi'nin yürüyüşü

Pazar günü erken saatlerden itibaren belki de yıllardır oy vermeyen, oy vermeye niyeti olmayan yüz binlerce insan evinden çıktı, kuyruklara girdi, bir saat, bir buçuk saat sıra bekledi ve oy verdi. İstanbul'da daha evvel sesi çıkmayan, pasifize edilmiş bu potansiyel seçmenin CHP'ye oy verdiğini gördük. Kıyı kentlerinde de.
O insanları tetikleyen, yeniden umut aşılayan, bir şeyin değişebileceğine inandıran isim kuşkusuz Kemal Kılıçdaroğlu oldu.Bu adamın siyaset tonunun bize iyi geldiği anlaşıldı.
Bu seçimin kilit kelimesi umuttu, o umudu da Kılıçdaroğlu sağladı. Sonuçlar açıklanmadan önce de, sonra da...
İşte şimdi Kılıçdaroğlu buradan aldığı güçle Gandhi'nin yürüyüşüne başlayacak. Bu saatten sonra hiç kimse onu tutamaz gibi görünüyor, gümbür gümbür siyasetimizde ikinci Karaoğlan'ın ayak seslerini duyuyoruz.
Ancak daha ilk günden medya Kılıçdaroğlu'na en büyük kötülüğü yapıyor. Onu gaza getirmeye, Deniz Baykal'ı devirmek için programlamaya çalışıyor.
Yapmayın, etmeyin... Eski alışkanlıklarınızı sürdürmeyin...
Bu formül tutmuyor işte, çok belli.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu daha ilk günden Deniz Baykal'ın yerine aday göstermek onu harcamaktan başka bir şey olmayacaktır.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'yla Deniz Baykal'ın vermesi gereken tek bir mesaj var aslında: İkilinin birlik olduğunu herkese göstermek. Deniz Baykal bundan böyle her nereye giderse gitsin yanında Kemal Kılıçdaroğlu olmalıdır, onu sahiplenmeli, lanse etmeli, desteklemelidir.
Kendisi Genel Başkan olmaya devam etmeli, ama Kılıçdaroğlu da CHP'nin vazgeçilmez bir simgesi haline gelmelidir. Öte yandan Baykal gücü ve iktidarıyla partiyi bir arada tutmalı, teşkilata hakim olmalı, Genel Başkan olarak varlığını sürdürmeli. Unutmayalım ki, bu bir maraton.
Daha evvel denenmemiş, ego ve hırs engeline takılacağı düşünülen bir formül değil mi?
Ancak bu seçimin ilginç bir özelliği oldu: Seçmen oyunu uyarmak için kullandı. Bu uyarının sadece AKP'yi kapsadığı düşünülemez. CHP'nin diğer bölgeler ve İstanbul oyları arasındaki kıyaslaması da bir uyarıdır. Tıpkı Başbakan gibi, CHP de sandıktan çıkan bu mesajı doğru okumalı, dersine çalışmalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu artık hiç vakit kaybetmeden Gandhi'nin yürüyüşüne başlamalıdır. Yıllar sonra CHP'nin varoşlardan oy alabileceğini kanıtladı, şimdi sokak sokak Türkiye'yi gezmeli ve bir sonraki Genel Seçim'e kadar kampanya yapmalıdır. Obama'nın tecrübesi kendisine yol gösterecektir kuşkusuz.
Ama Kılıçdaroğlu bu yolculukta bir kişinin yardım ve desteğine ihtiyacı olduğunu bir an bile unutmamalıdır. Bu isim, şaşırtıcı gelebilir size belki, ama kesinlikle Deniz Baykal'dır.
Baykal, tecrübesi, birikimi, donanımı ve siyasette yıllar içinde ustalığıyla bu yürüyüşün en önemli etkenlerinden biri olacaktır kuşkusuz. Bugün devlet tecrübesi ve yönetimi açısından Türkiye'ye hala hizmet edebilecek en yetkin isimlerden biridir Baykal.
Bu maratonun sonundaki ideal plan: Baykal Cumhurbaşkanı, Kılıçdaroğlu Başbakan.
O zaman formül belli: Kavga etmeden, ego yarışmasına girişmeden, Obama-Clinton türü bir işbirliğiyle İstanbul'dan doğan bu dalgayı tüm Türkiye'ye yaymak...
Keşke şu medya Baykal'la Kılıçdaroğlu'nun arasını bozmaya çalışmasa, keşke bu bir yarışa değil de birliklerin kuvvetine dönüşse... Keşke bu seçimin mesajını medya da alsa ve alışkanlıklarını değiştirse...
Bu umut karşılığını bulacaktır, 'umut peşindekiler' Türk Gandhi'nin peşinde kilometrelerce yol yürümeye hazırdır: CHP için seçim sonucu tek okuma yöntemi budur.

Seçim gecesi hangi gazeteciler kaybetti?
Uğur Dündar, 29 Mart seçimlerinin ekrandaki galibi oldu. İzlenme oranlarına bakıldığında hem AB hem de Tüm İzleyici gruplarında Dündar ve Star Haber'in birinciliği göze çarpıyor.
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil o geceki yayını sadece haber vermek ve muhabirlerle kurulan bağlantılar üzerine kurmuştu. Başka kanallarda açık oturumlar, masa etrafında sohbetler düzenlenirken onlar bu yöntemi tercih etti. Son derece sade, direkt hedefe yönelen ve haber vermeyi amaçlayan bir yayıncılık.
Bu tercih karşılığını buldu. Uğur Dündar'ın inandırıcılığı ve ekran enerjisi de bu minimalist ama 'to the point' yayıncılıkla birleşince birincilik geldi.
İlgimi çeken bir nokta, meşhur köşe yazarlarının, anlı şanlı büyük Türk düşünürlerinin Star Haber'de kendilerine yer bulmamış olmalarıydı.
Demek ki halk artık karşısında ahkam kesen, bol keseden sallayan kanaat önderlerini görmek istemiyor. Nazlı Ilıcak, seçim gecesi dört kanala çıktı mesela. Kusura bakmasın, alınmasın ama rating raporlarından da görüyoruz ki kimse onun gibilerin düşüncelerini merak etmiyor.
Sadece Ilıcak da değil, ekranları dolaşan, dur durak bilmeyen, hiç yorulmayan, bu kadar çok kanal gezen yorumların hepsi sınıfta kaldı. Söyledikleri hep aynı, ezberden konuşuyorlar. Hem de çok taraflılar, üstelik de bir parti görevlisinden daha çok çıkıyorlar ekrana...
Çok da bilgisizler. Hiçbir köşe yazarı dersine çalışmamış, ne 2004'ü ne 2007 seçimlerini biliyor, kıyaslama yapabiliyor, rakamlara hakim... Adeta misafirliğe gelmiş gibiler.
Ama bu maya tutmuyor artık... Uğur Dündar'ın birinciliğinden çıkarılması gereken ilk ders budur.
Televizyoncular eskimiş isimlerle halkı kandıramıyor; ahkam kesilen günler önemliydi bir zaman ama geride kaldı. İzleyici artık sadece haber ve muhabir görmek istiyor ekranda, bir de konunun uzmanlarını, ekrana daha az çıkan isimlerin analizlerini dinlemek.

Güle Güle Tarhan Erdem
Sözü fazla uzatmaya gerek yok, Tarhan Erdem fiilen emekli olmuştur. Daha evvelki başarılı projeksiyonları kendisinin araştırmalarını 'dokunulmaz' ve 'hakkında söz söylenmez' kıldı, dolayısıyla kimse ağzını açamadı... Bu da onu küstah ve kibirli biri haline getirdi.
Ama bu sefer aklın almadığı bir yanılma, mantıkla izah edilemeyecek spekülatif bir fark çıktı Tarhan Erdem'in anket sonucundan. Hiçbir şeyi tutturamadı. İster istemez iyi niyetli düşünemiyor insan... Manipülasyon, saptırma gibi kelimeler akla geliyor.
Tarhan Erdem'in böyle bir niyeti olduğunu düşünmüyorum elbette, kendisinin toplanan verileri yansıttığına hiç kuşkum yok.
Fakat bu yanılmayı ne yaparsa yapsın açıklayamaz. Açıklasa da inandırıcı olmaz. Yapılacak şey bellidir: Ceketi alıp gitmek... Güzel günler yaşadık beraber, ama burada yollarımız ayrılıyor.
Ya da: Bir put daha devrildi medyada...
Oray Eğin, Akşam, 31 Mart 2009

18.3.09

Yeni öteki Türkiye

Bir zamanlar 'öteki Türkiye' diye bir kavram ortaya atıp, ona ait insanların tanımını yapıp, sahip çıkma mücadelesi vermiştim.
Şimdi bakıyorum da 'öteki Türkiye' tanımını güncel koşullara uygun olarak yeniden yapma ve 'Yeni öteki Türkiye'yi oluşturan insanların haklarına sahip çıkma mücadelesi vermek gerekiyor.
İlk önce bu yeni ötekileştirenlerin ortak niteliklerinin bir tanımını yapıp, tanım konusunda net olmamız lazım.
İşte ülkenin 'Yeni öteki Türkiye'sini oluşturan insanların ortak yanları:

1-Bilgili, birikimli ve eğitimliler.

2-Kimlik politikalarına fazla önem vermiyorlar. Çünkü kendi kimliklerini meslekleriyle oluşturmuş durumdalar. Mesleklerine saygıları var. Meslekli insanlara genelde saygılılar.

3- Hayatta en fazla önem verdikleri konu bir sınıfın geleceği veya bir siyasi fikrin gelecekteki hakimiyeti filan değil. Daha çok ailelerinin ve çocuklarının geleceği ile alakadarlar. Onlar için ilk olarak aileleri geliyor. Dolayısıyla önceliği siyasetine, mezhebine, ideolojisine veren insanları ne anlayabiliyorlar ne de onlarla anlaşabiliyorlar.

4- Bu grup kendi yaşamlarında toplam kaliteye çok önem veriyor. Toplam kalite arayışının paralı olmakla alakalısı bulunmadığını biliyorlar. Hayatından kalite arayışını çıkarmış insanların, buldukları mazeretleri kabul etmiyorlar. Bir insanın kendisine dikkat etmesinin başta insanın kendisine ve ailesine saygıyla alakalı olduğunu biliyorlar. Bunların çoğu zengin insanlar da değiller. Mesleklerini iyi yapıp ona uygun para kazanıyorlar.

5- İnanç konusunda yoğun düşünüyorlar. Kendisine dindar diyenlerin inancı tekellerine alma girişiminden son derece rahatsızlar. İnancın sadece kendisine dindar diyenlere bırakılamayacak kadar önemli olduğunun da farkındalar.

6- Bu ülkede paylaştığımız hayatın geleceği konusunda hiçbir görüşün somut bir şey söylememesinden çok rahatsızlar. Bu kesimde gelecek korkusu çok yaygın.

7- Özel yaşamlara da karışılacağı bir Türkiye'ye gidildiği korkusu da var bu kesimde.

8- Bu kesimin kadınları neredeyse panik içinde. Dindar olduğunu söyleyenler ilk önce kadınlara baskı yaptığından, bu kesimin kadınları özellikle çok rahatsız.

9- Bu kesimde birçok önyargının aksine dindarlık da hayli yaygın. Ancak bu kesim kendi dindarlığını öyle etrafa göstererek yaşamaktan utanıyor. O şekilde dindarlığını göstermeye çalışan insanlardan da rahatsız oluyor. AKP'nin dindarlığı kullanış biçiminin Türkiye'yi hızla bir din diktatörlüğüne götürebileceğinden ürküyorlar.

10- Bu kesim Atatürk'ü anlamaya çalışıyor ve onu seviyor. Bu memlekette Atatürk'ü sevenlerin ve bunu ifade edenlerin neredeyse bir çete üyesiymiş gibi algılanmaya başlanmasından çok rahatsızlar.

11- Çoğunluk en azından bir yabancı dil konuşuyor ve Batı yaşam biçimini biliyor. Türkiye'nin sıradan bir Ortadoğu ülkesine dönüştürülmesi ihtimali onları korkutuyor.

12- Cemaatler ile ilgili söylentiler, özellikle Fethullah Gülen hakkında konuşulanlar onları ürkütüyor. Gülen cemaatinin özellikle okullara el atmış olması başta 'öteki Türkiye'nin kadınlarını ürkütüyor. 'Çocuğumun geleceği ne olacak, ne yapacağız?' korkusu yaygın.

13- Sanıldığı gibi bu insanlar elit filan değiller. Paylaşılan hayatın her sınıfından insanların zevkleri ve tercihlerini onlar da paylaşabiliyor. Sadece bu insanlar beyinlerini kompartımanlara ayırıp hayatın farklı boyutlarından bir şeyler alabiliyorlar. Tek boyutlu değil, çok daha karmaşıklar.

14- Türkiye'deki toplam kalite düşüşü ve estetikten yoksunluğun yaygınlaşmasından rahatsızlar. Hayatından toplam kalite arayışını ve estetik kaygıları çıkaran insanların siyaseten el üstünde tutulmaya başlanmasının anlamını çözemiyorlar. Bu durum onları gelecek için daha da kaygılandırıyor. Türkiye'de bir 'Üçüncü dünya diktatörlüğüne mi gidiliyor?' sorusu kafalarda.

Evet bazı temel ortak özelliklerini saymaya çalıştığım bu insanlar aslında Türkiye'nin dünyada dik bir biçimde durmasını ağlayacak, meslekli, bilgili, birikimli ve kaliteli, medeni insanlar.
Eski 'öteki Türkiye'yi oluşturan insanlar, kendilerine ait partinin de iktidara gelmesiyle 'artık sıra bize geldi' diyerek, öfkelerini, kinlerini hiç saklamaya gerek duymadan Türkiye'nin omuriliğini oluşturabilecek insanların belini bükmeye başladılar.
Bu sessiz, makul insanlardan artık öç alınıyor ve daha da alınacak gibi görülüyor. O gruba ait işadamına da bu yapılıyor, gazetecisine de, üniversite hocasına da, öğretmenine de... Her meslek grubundan insanın üzerinde büyük bir psikolojik baskı var.
Bu Şerif Mardin Bey'in bahsettiği mahalle baskısından çok daha ağır bir baskı. Çünkü işin içine polis devleti uygulamaları da sokulmaya başlandı. İnsanlar belirli bir şekilde davranmadıkları, konuşmadıkları, düşünmedikleri için ve hatta belirli bir şekilde görünmedikler için bile sadece dışlanmaktan değil artık cezalandırmaktan da korkar hale geldiler.
Açıkça söyleyeyim; kendimi ait gördüğüm bu grubun insanlarından çok daha fazla ben korkuyorum. Çünkü meslek gereği başımızdaki iktidarın ne kadar kindar ne kadar acımasız olabileceğini biliyorum. Geçmişte bunun öneklerini çoğu defa gördüm. Planlı, koordineli ve yalan söyleyerek çalışıyorlar. Ve kendileri hakkında yalan söylüyorlar...
'Söylemiyoruz' diyenlere de, genel seçim akşamı partisinin balkonundan konuşan başbakana bir bakın, bugün konuşana bir bakın. 'O gece yalan söylemiş olduğu bariz değil mi?' diye sormak gerekiyor.
İkiyüzlü liberaller dışında iktidara 'yeni öteki Türkiye' insanları arasında da destek vermek isteyenler vardı ama korkunç gerçek ortaya net olarak çıkmaya başladığından, iktidarın ajandasının tamamen başka olduğu anlaşıldığından, o potansiyel destek şimdi yerini gelecek korkusuna ve paniğe bırakmış durumda.
Bu yazıyı, o zamanlar yazmakta olduğum Hürriyet gazetesi tamamen farklı siyasi oluşumlara destek verdiği halde AKP'ye açık destek vermiş ve iktidara gelmelerinin doğru olacağını yazmış olan bir insan olarak yazıyorum.
Çok uzun süre pişman olmadım o desteğimden. Tam kendimden kuşkuya düşüyordum ki seçim gecesi konuşması gibi bir gelişme oldu, yine destek verdim. Şimdi acı bir şekilde anladım ki; tüm o konuşmalar benim gibi insanları manipüle etmek için planlı olarak yapılmış.
Aldatıldık, yanıldık ve evet; pişmanım... Bütün bunları bırakın, şimdi daha da önemlisi bizim gibi insanların bu ülkede geleceği tehlikede.
Tehlikeyi açıkça söyleyeyim; totaliter-otoriter hatta faşizan bir yönetim kuruluyor ülkede.
Daha da kötüsü bu sistem içi öfkeyle dolu olan sıradan insanın, gündelik faşizmini de yoğun bir şekilde içerecek.
Bizim ise tek umudumuz; azınlık hakkımızın korunmasını talep etmek ve bizim dışımızdaki her türlü azınlığın haklarına sahip çıkmış görünen dünyanın bizim azınlık haklarımıza da sahip çıkmasını ummaktan ibarettir.
Acı çok acı bir şey bu olanlar ama ne yapayım, birisinin de acı gerçeği mümkün olduğunca açık olarak söylemesi gerekiyordu...
Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2009

13.3.09

Darfur gerçeği - 2

Ortadoğu petrollerine olan bağımlılığından kurtulmak isteyen ABD, petrol zengini Sudan'ı ve civarındaki 15 Afrika ülkesini kontrol etmek için Darfur'u kullanıyor
Dün Sudan'ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan bir ülke olduğunu özetlemiştim. Ayrıca Sudan'ın emperyalist ülkelere karşı mücadele eden Afrika halklarına ne denli destek verdiğini ve bununla da tüm emperyalist ülke ve güçleri kızdırdığını hatırlatmıştım.
Böyle bir Sudan, Çin ile stratejik ilişkiler geliştirince doğal olarak emperyalist ülkelerin tepesini attıracaktı. Çünkü son 5 yılda Sudan'da 6 milyar dolarlık yatırım yapan, petrol alanında bu ülkede söz sahibi olmaya başlayan ve bu ülke toplam dış satımının %65'ini satın alan Çin'e karşı Batılı ülkeler cephe almak durumundaydı. Sudan ise bu cepheleşemenin yaşandığı sahne olacaktı.

SİYAH OBAMA BİR OYUN
Çünkü Sudan'ı kontrol edenler, en az 15 Afrika ülkesini kontrol edecek ya da bu ülkelerdeki gelişmelerde söz sahibi olacak ve başta Mısır olmak üzere Nil Nehri'nden yararlanan ülkeleri de sürekli korkutarak siyasi iradelerini ipotek altına alacak.
Belki de bu endişeyle Mısır ABD, İsrail ve Batılı ülkeler ile iyi geçinmeye çalışıyor , sınırları içindeki yaklaşık 10 milyon Batı destekli Hıristiyan Kıbti'nin geleceğe dönük ayrılıkçı heveslerini kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Tüm bu projelerin de başını ABD çekmektedir. Çünkü ABD siyahi bir kişiyi başkan seçerek Afrika petrollerine ilgisini gösterdi. ABD yavaş yavaş Ortadoğu petrollerine olan bağımlılıktan kurtulmayı amaçlamaktadır.
Petrolün büyük bölümü Sudan'da, Darfur'da ve Darfur'a sınır ülkelerde. ABD 2012'den Afrika'dan ithal edeceği petrol miktarının şu anda Ortadoğu bölgesinden ithal ettiği petrole eşit olmasını amaçlıyor. Belki de bu nedenle ABD'deki Amerikan Yahudi Kongresi geçen hafta Obama'ya bir çağırıda bulunarak Darfur'un işgal edilmesini istedi. Darfur konusunda alınan son kararda ABD ve Avrupa'daki Yahudi lobiler ve onlara bağlı medya ve sözde sivil toplum örgütleri büyük rol oynadı. Yüzyıllar boyunca 'Kara Afrika'yı işgal eden emperyalistler (Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Hollanda, İspanya, Almanya, Portekiz) ve askeri üs ve ajanları ile son dönem onlara katılan ABD ile İsrail asla bildik huylarından vazgeçmeyeceklerdir.
Afrika'nın tüm ülkelerini işgal eden ve ayrıldıktan sonra bu ülkelerde iç savaş çıkartarak halkları birbirine kırdıran, sonra da bununla yetinmeyerek bu ülkelerde askeri üsler kuran ve faşist iktidarları işbaşına getirerek koruyan emperyalistler şimdi de uluslararası bir mahkemeyi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıyor. Darfur'da komplonun başını çeken ABD kendi askerlerinin yargılaması söz konusu olduğunda mahkemeyi tanımayacağını ilan etmiş, Irak'ta ölümüne yol açtığı 1 milyon kişiyi unutmuştur.
Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki'de cayır cayır yaktığı 600 bin Japon'u unuttuğu gibi. Tıpkı Vietnam halkına karşı kullandığı her türlü yasak bombaları attığını unuttuğu gibi. Tıpkı Fransa'nın Cezayir halkına, İsrail'in Filistin halkına, Rusya'nın Çeçen halkına, İngiltere'nin İrlanda halkına, Rumların Kıbrıslı Türklere, Ermenilerin Azerilere ve diğerlerinin soykırım ve cinayetlerini unuttukları gibi.

IRKÇILIK KONFERANSINA GİDİN
Emperyalistler, milyonlarca insanın ölümü için harcadıkları paraları barış, kalkınma ve refah için harcamış olsaydı bugün Afrika'da başta kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklar olmak üzere hiçbir sorun olmayacaktı.
Amerikan uydularının tespit ettiğine göre Darfur'da çok zengin yeraltı su kaynakları var. Aynı Darfur'da petrol, uranyum, bakır, benzeri zenginlikler bulunmaktadır.
İstikrarlı, zengin ve barış içinde bir Sudan, Afrika'nın barış, güvenlik, istikrar ve refahına katkıda bulunur. Ama bu olası değil.
Elbette Sudan yönetiminin Darfur'da uyguladığı güvenlik, siyasal baskı ve uygulamalar kabul edilemez. Ama unutmamak gerekir ki; dünyadaki tüm ülkeler kendi ulusal bütünlüklerini koruma konusunda aynı refleksleri gösterir. Yoksa nisanda toplanacak ve İsrail'i ırkçılıkla suçlaması beklenen uluslararası konferansa Darfur konusunda duyarlı olduğunu söyleyen ABD, AB ve Batılı ülkelerin büyük bölümü neden katılmıyor?
Yoksa El-Beşir; Avrupa'dan gelerek Filistin topraklarını ele geçiren ve 70-80 yıldır Filistinlileri öldüren Ben Gurion, Begin, Perez, Şaron, Olmert, Livni, Netanyahu, Barak ve tüm bunlara destek veren ve yalnız Irak'ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan ve dünyanın dört bir yanında yaşanan katliamlarda dolaylı-dolaysız payı olan ABD ve Avrupa liderlerinden daha mı tehlikeli!!!
Hüsnü Mahalli, Akşam, 13 MART 2009

12.3.09

Darfur gerçeği

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Darfur'da 'savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediği' iddiasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı El-Beşir'in ülkesi 30 yıldır emperyalistlerce parçalanmak isteniyor
Uluslararası Ceza Mahkemesi geçen hafta aldığı karar ile Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir'in tutuklanmasını istedi.


Arap kökenli El-Beşir, kendi ülkesinin kuzey batı bölgesinde yani Darfur'da yaşamakta olan kendi dindaş ve ırkdaşı olan insanlara karşı 'soykırım' uygulamakla suçlanmaktadır.

Peki gerçek nedir?
Konuya özel ilgi gösteren Türk medyası ve bazı köşe yazarları (ABD, İsrail ve Avrupa'dan daha az) her nedense Darfur gerçeğini Türk halkına anlatmak yerine Başbakan Erdoğan'a saldırmayı tercih etti. Onlara göre; Gazze'de İsrail katliamlarına karşı çok sert tepki gösteren Erdoğan her nedense soykırım yapmakla suçlanan radikal İslamcı El-Beşir'e destek veriyor.

Kısa notlarla bakalım...
Sudan denilen ülke 2.5 (Türkiye'nin üç katı) milyon kilometrekare yüzölçümü ile Afrika'nın en büyük ülkesi. 1956'da bağımsız olan bu ülke dünyanın en verimli topraklarına, hayvancılık potansiyeline ve başta petrol, uranyum ve bakır olmak üzere birçok yeraltı zenginliklerine sahip. Emperyalist ülkeler için çok önemli 9 ülkeye sınır olan Sudan aynı zamanda herkes için stratejik öneme sahip Kızıl Deniz'i de kontrol ediyor. Tüm 'Kara Afrika' halklarının anti-emperyalist, anti-sömürgeci ve anti-siyonist mücadelesine hep destek veren Sudan, doğal olarak bu güçlerin nefretini kazandı. İntikam yemini eden bu ülke ve güçler son 30 yıldır Sudan'ı parçalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Ocak 2005'te merkezi Sudan yönetimini güneydeki ayrılıkçı güçlerle federalizm konusunda anlaşmaya zorlayan Batılı güçler bu ülkeyi 5 ayrı devletçiğe ayırmak için yoğun çaba harcadı, harcıyor.
Örneğin; yüzölçümü 700 bin kilometrekare olan güney eyalette yaşayan 2.5 milyon insanın %17-18'i Hıristiyan olmasına karşın Batılı ülke ve güçler bu eyalette Hıristiyan bir devlet kurmak için her türlü pis oyunu oynamaktadır.
Son bir yılda AB üyesi ülkelerden ve ABD'de bu eyaleti ziyaret eden bakan sayısı 23. Bölgeye çok yoğun bir Hıristiyan ve Yahudi misyoner akını var. Amaç 2011'de yapılacak ‘ayrılma' referandumunda Hıristiyan sayısını artırmak. Çünkü eyalet nüfusunun % 17-18'i Müslüman, geri kalanlar ise ateist. Üstelik bu güney eyaleti Etiyopya, Kenya, Uganda, Kongo ve Orta Afrika gibi çok önemli ülkelere sınır ve yemyeşil bir bölge. Topraklarının %40 otlaklık, %30 tarıma elverişli, %23'ü ormanlar ve %7'si yüzeysel su alanları ile kaplı. Bu eyaletin 2011'de Sudan'dan ayrılma kararı alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

2003'e gelindiğinde işler karışmaya başladı
Kuraklığın ağır bir şekilde hissedilmeye başlandığı (BM raporları ve Genel Sekreter Ban Ki Moon'a göre çatışmaların başlama nedeni kuraklık) bu bölgede su ve mera konusunda sıcak çatışmalar yaşanmaya başlanır. Başta İsrail ve ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler de hemen devreye girerek grupları birbirine karşı kışkırtır. Bu güçler ne pahasına olursa olsun Çin ile yakın ilişki kuran stratejik konumdaki Sudan'ı parçalamayı kafaya koymuştu. Onlara göre 1989'da askeri darbe ile işbaşına gelen Sudan yönetimi başta El-Kaide olmak üzere radikal İslamcı gruplara destek veriyor. Bu nedenle de ABD; Bin Ladin'in sahibi olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddia edilen başkent Hartum'daki ilaç fabrikasını bombaladı (1998) ve Sudan'a karşı uluslararası ambargo uygulanmasını sağladı.

Dış güçler devrede
Bu arada gruplar arasında su ve otlaklıkların paylaşımı nedeniyle başlayan çatışmalar dış güçlerin de kışkırtması ile siyasal bir içerik kazanıyordu. Ayrılıkçı bir söylemle giderek yayılan bu çatışmaların durdurulması amacıyla merkezi hükümet 'Cencevid' denilen ve güneydoğudaki koruculara benzeyen grupları kullanmaya başladı. Yani bir tarafta İsrail, ABD ve Batılı güçlerin desteklediği ayrılıkçı Müslüman ve ateist gruplar, öbür tarafta devlet destekli Cencevid milisler.
Çok farklı, çelişkili, abartılı bilgi ve rakamlar olmasına karşın bu çatışmalarda son beş yılda yaklaşık 40 bin insan öldü, yaklaşık 2 milyon da bölgeden kaçarak komşu ülkelere sığındı. Bunu fırsat bilen ABD destekli Kofi Annan, Ekim 2004'te özel bir komisyon oluşturulmasını kararlaştırdı ve bu komisyonu Darfur'a gönderdi. Böylece emperyalist ülkelerin Sudan'a yönelik ikinci parçalama operasyonu başlıyordu. Geçen hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararı bu çabanın en önemli halkalarından biridir. Yani emperyalist ülkeler ve yandaşları, başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında işledikleri ve işlettikleri cinayetleri unutarak bir kez daha ne denli ikiyüzlü ve çifte standartlı olduklarını kanıtladılar. Örneğin; milyonlarca insanın sokaklarda öldürüldüğü Ruanda, Brundi, Uganda, Nijerya ve benzeri Afrika ülkeleri için kılını bile kıpırdatmayan emperyalist ülkeler, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dediği gibi bu katliam görüntülerini magazin haber olarak izliyordu.
Hollanda Barış Gücü'nün Sırpların Bosnalılara karşı katliamlarını, Çeçenistan'da Rusların vahşetini, Karabağ ve çevresindeki bölgelerde Ermenilerin Azerilere karşı saldırılaları ve herkesin vicdanını sızlatan İsrail'in Filistin'e karşı 60 yıldır sürdürdüğü soykırım ve vahşeti görmezlikten gelen ve İsrailli yöneticilerin yargılanmaktan kurtulması için kendi yasalarını bile değiştiren emperyalist ülkeler Sudan için timsah gözyaşı dökmeyi marifet sanıyor.

İngiltere işgal etti
Yaklaşık 6 milyon insanın yaşadığı 550 bin km, alana yayılan Darfur güneyden farklı olarak kurak bir bölge. Petrol, uranyum, bakır ve benzeri önemli yeraltı doğal zenginliklere sahip. 1821'de Mehmet Ali Paşa Darfur'u Sudan ile birlikte Mısır'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya bağlamıştı. Çok dindar ve kültürlü insanların yaşadığı Darfur'da insanların yarısından fazlası Kuran'ı ezbere bilmektedir. 11 Şubat 1914'te Osmanlı Sultanı'nın cihat çağrısı üzerine Darfur Sultanı Ali Dinar, binlerce Darfurlu ve Sudanlı'yı Anadolu'ya gönderir. Bu insanların torunları hala İzmir, Adana, Tarsus, Mersin ve Ege'nin çeşitli yörelerinde yaşamaktadır. Sultan Dinar'ın tavrına kızan İngilizler 1916'da Sudan'ı işgal ettiklerinde ilk iş Dinar'ı tutuklayarak topraklarını Sudan'a kattılar. 40 yıl süre ile Sudan ve Darfur'u işgal altında tutan İngilizler çekildiklerinde buralarda çok karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı bıraktılar.
Örneğin Darfur'da yaklaşık 1000 kabile yaşamaktadır. Bu kabilelerden Arap kökenli olanlar genellikle tarım ile uğraşmaktadır. 'Kara Afrika' kökenli olanlar hayvancılıkla uğraşıyor.
Hüsnü Mahalli, Akşam, 12 MART 2009