Ertuğrul Özkök etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ertuğrul Özkök etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.3.18

Halvetçi kafanın en büyük hüsranı

“Asansörde halvete” kafayı takmış o adamlar...
“Kadınlar okumasın” diyen o fetvacılar...

“Öldürmeye Cihangir’den başlarız” diyen o caniler...

Hepimizi uyandırdı.
Hepimizi birleştirdi.

Bakın 48 saatte Türkiye’de neler oldu.

Önce Devlet Bahçeli çıktı. Ağır konuştu bu adamlara.
Sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmen ayar verdi.
“İslam’ın yüzyıllar öncesinde kalmış” cümleleriyle bugünün açıklanamayacağını açık açık söyledi.
Dün gece, Türkiye’nin bugüne kadarki en büyük ve en canlı kadın yürüyüşü yapıldı.
Hürriyet, “Kadının Gücü” başlığı altında, son yılların en ses getiren toplantısını düzenledi.
Başta Filli Boya, Boyner, Elidor, Uludağ gibi şirketler olmak üzere ülkenin birçok kuruluşu etkileyici ilanlar verdi.
Kadınları ilk defa bu kadar zinde ve kararlı görüyorum. İlk defa bu kadar “Yetti gari” modundalar.

Çakma fetvacıların en büyük hüsranı ise kendi yandaşı zannettikleri, muhafazakârı, mütedeyyini de karşılarında bulmaları oldu.

Yazın şuraya...

Bu yıl 8 Mart Kadınlar Günü Türkiye tarihine geçti.

Bunun bütün ülkemiz için mutlu sonuçları olacaktır.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 9 Mart 2018

7.7.15

Yüzde 67 hayır, yüzde 33 evet

Önceki akşam Montreux Caz Festivali'nden önce Chemical Brothers konserini dinledim...
Harika bir genç enerji...
Müthiş bir sahne tasarımı... Her şeyi unuttum...

* * *

O konserden sonra ondan daha da harika bir War on Drugs konseri...
Keyfim yerinde, Türkiye'ye ait her şeyi unutmuşum...
"O Ses"in bütün seçim kampanyası boyunca kulağıma bıraktığı ne kadar ağır yük varsa, hepsi silinmiş...
İşte o sırada Tansu'nun WhatsApp mesajları yağmaya başlıyor...

* * *

Anlıyorum ki, Yunanistan'da referandum sonuçları belli olmaya başlamış ve...
Tansu kazanmış...
Kazanmış ve evin içini Sintagma Meydanı'na çevirmiş...
Facebook grubu, Whats-App arkadaşları, Instagram hesabı yıkılıyor...
Bense bambaşka bir havadayım ve durmadan konserden fotoğraf gönderiyorum...
Tansu'nun umurunda değil...
O elinde "Oxi" pankartı, refarandum sonucunu kutluyor...
Ben ona War on Drugs konser fotoğrafı gönderiyorum, onun cevabı ise mutluluk gülücükleri atan bir Çipras fotoğrafı oluyor...
Altında da iki kelime:
"N'aber Ert'im..."
Ben "Yes'çiyim" ya...
Bana nanik yapıyor...

* * *

Pazar gecesini kazasız belasız atlatıp, konserin kulağımda bıraktığı harika sesle yatağa giriyorum.
Kafamdaki tek soru ise şu:
"Yunanlar hayır deyince, Beyaz Türkler neden bu kadar sevindi..."Kafam o kadar iyi ki, cevabını 24 saat erteliyorum...
Asıl felaketin ertesi sabah geleceği aklımın ucundan bile geçmiyor.
Güzel bir uyku çekiyorum...


Yunanlar 'Hayır' deyince Tansu niye bu kadar sevindi
İTİRAF edeyim, yine de kendim arandım...
Sabah uyanır uyanmaz Tansu'yu arayıp, şu affedilmez soruyu sordum:
"Yunanlar hayır dedi, Türkler niye bu kadar seviniyor..."İntikam için bu soruyu bekliyormuş ve her zamanki gibi lafını gediğe tam 12'den koydu:
"Sen zaten bir halkın haysiyeti nedir zerre kadar anlamazsın..."

* * *

"Ama" diyecek oluyorum...
O an aklıma geliyor...
Tansu kendinden emin olduğu zaman, araya girmek, hele hele "Ama" kelimesinin arkasına sığınmaya kalkmak, yapılacak son hareketti.
Son defasında kafama ağır bir ütü fırlatmış, üstelik arkadaşlarım da onu haklı bulmuştu.
Yani beni sadece Allah korumuştu...

* * *

Cevabı şu oldu:
"Yunan halkı, Avrupalıların onları aşağılamasına, yukarıdan bakmasına, zorla bir şeyler empoze ettirmeye kalkmasına hayır dedi..."Ekledi:
"Bu sonuç, sosyal devlet anlayışının, vicdansız kapitalist Avrupa'ya kesin dönüş yapmasıdır..."

* * *

O an anladım ki Tansu yeni bir "Gezi ruhu" yakalamış.
Yanılmamışım, biraz sonra nasıl olduysa lafı Erdoğan'a ve onun bizleri aşağılamasına, hakaret etmesine getirdi.
Ah şu sersem kafam, kendimi tutamayıp "Ama Tansu, Yunanlar orada Erdoğan'a hayır demediler ki" demeye kalktım...
Ne aptalca, ne zavallı bir bahaneymiş...
Cevabını buraya yazamayacağım cümlelerle aldım.

* * *

Dün itibariyle, bizim evdeki durum şöyle...
Ben Yunanistan referandumunda, "Evet" oyu kullandım, Tansu ise "Hayır..."

* * *

Durum yüzde 50 yüzde 50 diyeceksiniz ama hiç öyle değil...
Biraz geç saatte, aile Whats-App grubundan gelen genç oylar, bütün dengeleri altüst ediyor.
Gülümsün de annesinin yanında oy kullanınca, bizim evdeki referandum şöyle sonuçlanıyor:
Hayır: Yüzde 67...
Evet: Yüzde 33...

Anlayacağınız, bizim evde "haysiyet" yüzde 67 gibi ezici bir çoğunlukla iktidara geldi.

* * *

Her zamanki gibi, alttan almak ve yaranmak için, Cemal Süreya'nın harika dizelerine sığınıyorum:

"Onursuzunum senin
Daha neyin olayım..."


Tabii ki yalakalığım sökmüyor... Cevabı şu son darbe cümlesiyle geliyor:
"Bir de utanmadan, 'Türkiye'de bir askeri veya sivil darbe daha olursa, sığınacağım yer Yunanistan' diye yazdın ve o ülke haysiyeti için oy kullandı, sen orada kafa yapıyorsun... "
"Tansu, bu 'hayır' kararından sonra Yunan ekonomisi daha da dibe gider biz de orada ucuza bir ev alır yerleşiriz" diyorum.
Telefonda işittiğim son söz şu oluyor:
"Haysiyetsiz adam..."

* * *

Allah'tan, akşamki Lady Gaga, Tony Bennett konserine girerken, Yunanistan'daki referandum hezimetimi tamamen kafamdan atmıştım...
Unutkanlık bazen Allah vergisi güzel bir özelliktir...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 07.07.2015 Salı

30.9.14

Solcu bir kadınla kaçıyorum

YANLIŞ okumadınız.

Solcu bir kadınla 10 günlüğüne çok uzaklara kaçıyorum.
Küçük bir ayrıntı vereyim.
Solcu ama gençliğimizde haksız biçimde yaratılan "bacı" tipine uygun bir kadın değil.
Güzel... Çok güzel bir kadın.
Hakkımda yazılan bunca felaket şeyden sonra elbette solcu, üstelik güzel bir kadın benimle kaçacak değildi tabii.
O yüzden ben onunla kaçıyorum.
Aslına bakarsanız biraz gecikmiş bir kaçış bu...
Belki de bundan 35 yıl önce yapmam gereken bir şey.

* * *

Gençken üniversiteye başladığım yıllarda solcu bir kadına âşık olmak çok güzel bir şeydi. Üstelik bizim mahallemizde modaydı.
Yine de çok iddialı olmamak gerekir.
Çünkü solcu ve güzel bir kadına âşık olmak bir erkek için ille de umut verici bir gelecek vaat etmez.
İyi bir gelecek için, o kadının da size âşık olması gerekir.
Ben şanslı bir hergeleydim.
Üstelik bunlara ek bir de bonuslarım vardı.
Öğrenci odasının bir duvarında Karl Marx, öteki duvarında Mick Jagger'ın posteri asılı bir delikanlı için, hem solcu, hem güzel, hem de Pink Floyd'u sizden önce keşfeden bir kızla tanışmak...
İşte bu mucize gibi bir şeydi.
Diyorum ya, şanslı bir hergeleydim ve hayatımın ilk aşkında hattrick yaptım.
Bir kadından hayat boyu aşk bekleyebilirsiniz.
Ama hayat boyu senkronize bir yolculuk bekliyorsanız...
Tavsiye etmem... Beklemeyin.
Senkron bozulur...
Böyle bir durumda yapmanız gereken tek şey, bunun hayal kırıklığı aşamasına geçmeden şaşırma düzeyinde kalmasını sağlamaktır.

* * *

Bizim senkronumuzu Özal bozdu.
Çünkü beni kolumdan tutarak ve munis bir sesle kulağıma "Bak sana bir şey söyleyeyim" diyerek, liberalizmi anlata anlata beni liberal yaptı. Böylece solcu düşünce tarihim sona erdi. Bildiğiniz alelade bir dönek oldum yani...

* * *

Beraber yola çıktığım kadın ise dönmedi.
O hep solcu kaldı ve o yüzden yatağımız bir münazara kürsüsüne döndü.
Bazen ara verip sevişiyor, sonra kavgaya devam ediyorduk.
Sonraki yıllarda, o güne kadar yaşadıklarımızın küçük siyasi cilvelerden, sempatik ağız dalaşlarından ibaret bir şey olduğunu anladım.
Asıl kavga, AKP'nin iktidara gelişi ile patladı.
Nasıl olduysa ben de başka liberaller gibi, AKP'nin gelişine ve Erdoğan'a sempatik bakmaya başladım.
Dönen adam bir daha döndü yani...
Duran kadın ise hep durduğu yerde durdu.
Böylece yollarımız ayrılmadıysa bile yataklarımız ayrıldı.

* * *

İnsan bir dönmeye başlamasın, durmaz hep döner.
Erdoğan ve AKP'ye olan sempatim bitti. Ben yine döndüm...
Solcu kadın için sadece muhalifliğe dönmeniz yetmez. Bir de solculuğa dönmeniz gerekir.
Netice olarak, Erdoğan'a muhalif olmam, onun itirazını kesmedi ve ben yatağa dönemedim.
Yıllar geçti ve ülkemizdeki ve dünyadaki gelir dağılımındaki eşitsizlik yüzünden haftada en az iki defa azar işitiyorum.
Çünkü AKP'nin iktidara gelişinden olduğu gibi gelir dağılımındaki eşitsizlikten de beni sorumlu tutuyor.
Başucunda Thomas Piketty'nin ünlü kitabı "Capital" duruyor ve ona bakıp bakıp bana saydırıyor.
"Bütün bunları yapan bir adamla aynı evde, hatta aynı şehirde oturamam" dediği için şehirleri de ayırdık.

* * *

Son 10 yılın en hızlı tartışma konularından biri tabii ki, Küba ve Castro'ydu.
Beraber yola çıktığım kadın, Kübalıların dünyanın en mutlu insanları olduğuna inanıyor.
Şimdi bu yatak ve şehir kavgasını bir çözüme bağlamak için Küba'ya gidiyoruz.
O, geleceğin sosyalist modelini görmeye hazırlanıyor.
Bense geçmişte kalmış harika bir Marksist Disneyland'de eğlenmeye...
Yani siz bu yazıyı okurken, eşim Tansu'yla Küba'ya uçuyor olacağız.
Tabii o ev sahibi ve asli yolcu, bense embedded bir koca olarak...


-----------------------------


NOT: Yaşayacağım olaylar ve yiyeceğim azarlar nedeniyle yazılarıma iki-üç gün ara verebilirim.
Ama bayramda 4 gün boyunca
keyifle ve nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yazı dizisi hazırladım.
Merak etmeyin içinde
solculuk olmayacak...
 Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 30.09.2014 Salı

8.2.14

Siyasi İslam’ın çatır çatır çöküşü

DEDİLER ki:“Dindar nesil yetiştireceğiz...”
Yanına bir de bonus verdiler.
“Kindar nesil...”Daha yetiştirmeye başlamadan gördük...
“Dindar” kısmı palavraymış.
Asıl dertleri “kindar” nesil yetiştirmekmiş...
Daha yenileri yetişmeden, mevcutlar neyin ne olduğunu çok güzel gösterdi bize.
Aralarında savaşıyorlar...
Ne kural var, ne centilmenlik...
Ne ilke var, ne ahlak...
Ne aleniyet var, ne mahremiyet...
Güya kendileri iyi yetişmiş dindarlardı.
Güya yeni nesilleri de kendileri gibi yetiştireceklerdi...
Meğer dertleri yetiştirmek değil, kendilerine benzetmekmiş...
   
***

-Siyasetin başına “İslam”ı koydular...
Siyasetin içine ettiler, İslam’a en ağır haksızlığı yaptılar, en büyük günahı işlediler.
-“Demokrasinin” başına “muhafazakâr” kelimesini eklediler.
Hem demokrasinin, hem muhafazakârlığın canına okudular.
-O da yetmedi bir de “ileri” sıfatını koydular...
İleri kelimesini geri vitese taktılar.
Demek istediler ki:
-Başında Müslüman olunca iyidir...
-“Muhafazakâr” olunca temizdir...
-Partinin ismini “Ak” diye yazınca her şey bembeyazdır...
Siyasetleriyle İslam’ı...
Ayakkabı kutularıyla “muhafazakârlığı”...İddiaları örtbas ederek “Ak”ı...
Yerden yere vurdular.
   
***

Türkiye’den, sevgili vatanımızdan, derinlerden gelen şu gürültüye kulak verin...
Bu ses, Türkiye’de siyasi İslam’ın çatır çatır çöküşünün sesidir...
Rabia selamının arkasından gelen hazin uğultudur bu...
Demokrasinin başına konulan sıfatlarla, bir demokrasinin başına nasıl çorap örüldüğünün tarihi vesikasıdır.
“Müslüman kardeş” perdesinin arkasından karşımıza çıkan hayret verici ibret tablosudur.
Ayakkabı kutuları, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan milyonlarca dolarlar, her birimizin en mahremine, en özel hallerimize kadar musallat olmuş hayâsız tecavüzler, ilkesiz, vicdansız, ahlaksız bir savaş...
Yaşadığımız günün hülasası budur işte...
   
***

Şimdi sormak senin de hakkın...
Bu muydu yani yeni nesillere “dindarlık” kisvesi altında hazırladığınız gelecek...
Bir, “ayyaş” diye aşağıladığınız, son 10 yılın her gününde tarihten spatula ile kazımaya çalıştığınız, atmadık iftira, yüklemedik suç bırakmadığınız şu Cumhuriyet’in kurucu babalarına bakın...
Bir de kendinize...
Ve eserinizle iftihar edin...

Bu dönem hepimizde ağır bir karakter enkazı bırakacak
BAK arkadaş...
Burada telefon dinleme mağduru bir insan konuşuyor..
Ben...
Kötü yanıyla, iyi yanıyla...
Şusuyla busuyla bir insan...
Diyorum ki:
Sakın ola ki, kızdığınız insanların, kıskandığınız insanların internete düşen telefonlarına bakıp keyfini çıkarmaya kalkmayın...
Sakın ola ki, “Onun mutsuzluğu benim mutluluğumdur” gibi ilkel bir aşiret haletiruhiyesine kapılıp sevinmeyin...
İğrenç bir dönemi yaşıyoruz.
İnsanlığın, haysiyetin, bizi biz yapan her şeyin hayâsızca ayaklar altına alındığı bir dönem bu...
Sanma ki komşunun başına gelen şey seni sevindirecek bir şeydir..
Bil ki:
Bu kahrolası düzen hepimizi alıp götürüyor, hepimizden alıp götürüyor..
Sanma ki sen “nehrin kenarında oturan” birisin, öteki de önünden geçen ceset...
İyi bak, o cesetler arasında kendininkini de göreceksin...
Ülkemizi öylesine karanlık, öylesine vahşi ve acımasız bir hale getirdi ki...
O vahşette yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için hepimizin içinde ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci şahsiyetler yarattı.
Var olabilmek için hepimizden ikişer üçer maymun karakteri imal etti..
Buna o dahil, ben de dahilim...
Bil ki, sen de dahilsin...
Gülme, sevinme...
Bu ara rejim bir gün geçecek ve geriye baktığımızda göreceğimiz o enkazın altında hepimiz kendi cesedimizi kendimiz teşhis edeceğiz...
Çünkü korkaklığımızla, eyyamcılığımızla, sünepeliğimizle bunu hak ettik...

Ajda’nın ‘Dokun Bana’sını dinliyorum ve iyi geliyor
SONUNDA Spotify’a geçtim...
Her gün yeni müzikleri keşfediyorum.
Eski olup da atladıklarımı fark ediyorum.
Bugünlerde favorim Ajda Pekkan’ın “Dokun Bana”sı.
Onno Tunç’un harika şarkısını öylesine söylüyor ki, içinde yaşadığım şu iğrenç günlerden çekip alıyor beni.
“Dostluğun bana yetmiyor
 Konuşurken düşlüyorum ellerini
 Özlüyorum
 Dokun dokun bana
 Ne olur dokun...
 Eskiye benzemese de hâlâ benim ezberim
 Dokun dokun ne olur dokun bana...”
İnsani olan her şeyimizi İslami olan bir şeyle ikame etmeye çalışan bu ara rejimde bana sığınacak bir ada yarattı.
Nur içinde yat Onno..Çok yaşa Ajda...
Bu karanlık günlerimde bana verdiğiniz bu olağanüstü güzellik ve insani dokunuş için binlerce teşekkür.
Ne olur dokunmaya devam edin bize..
Bu kapkaranlık günlerde çok ihtiyacımız var...
İnsani bir dokunuşa...
Küçücük bir insani dokunuşa...

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 8 Şubat 2014

12.1.14

‘Görsel Efekt Gazeteciliği’ ve Özkök

AKP liderliğinin kendisini kanıtlaması gereken kritik yıllarında ona bol keseden kredi açanlar, bugün öyle portreler çiziyor ki; insan klinik bir “Dr. Jekyll ve Mister Hyde” profiliyle karşı karşıya olduğunu düşünüyor.
Örneğin ilk döneminde “çağdaş demokrasi” adına temayüz eden bir “Dr. Jekyll Erdoğan” varmış da...
Çağdaşlık gömleğini” çıkarıp sonra aniden “Milli Görüş gömleğini” üstüne geçiren bir Hyde’la karşılaşılmış gibisine…
Hürriyet’te Ertuğrul Özkök dün gene böyle bir yazı yazdı…
Özkök’ün yazısı, Türkiye’nin AB kapısına gelip dayandığı günle başlıyor…
2004 yılı… 16 Aralık’ı 17’ye bağlayan uzun gecenin sabahına doğru… Ben ve eşim Brüksel’den gelen karar üzerine ayağa fırlayıp birbirimize sarılıyoruz. AB, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlatma kararı almış. Gülümsün’ün sevinç çığlıklarını işitiyoruz. Türkiye’nin 150 yıllık Batı yürüyüşü, sonunda aydınlık bir yola giriyor.
Kayınvalide de bu arada sevinç içinde arayıp Özkök’e şunları söylüyor:
Bu insanlara kızıyordum ama lütfen Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül’e benim adıma, Türkiye adına teşekkür et…
Biz evde birbirimize sarılıyoruz” diye devam ediyor o yılların genel yayın yönetmeni: “Türkiye sımsıkı birbirine sarılıyor. Cumhuriyetin ‘Kaynaşmış, bütünleşmiş milllet’ ideali belki de tarihimizde ilk defa hakikat oluyor.”
Özkök sonra yazıyı, bugün yaşananlara şöyle getiriyor: “Bir başka 17 Aralık, başka bir Türkiye’ye uyanıyoruz. O 9 yılda neler değişmiş? Türkiye… (özetle!) Avrupa şartlarını imzalayıp hukuk devleti’ olma sözü vermişken bir anda özel yetkili mahkemelerin yarattığı engizisyona girmiş, Silivri’de bir 21. yüzyıl Gulag’ı kurulmuş… O çağdaş şahsiyet (Erdoğan!) gitmiş, miladı kendisiyle başlatan, kendi dışında herkesi inkâr eden, dışlayan, horlayan, aşağılayan, herkese yukarıdan bakan bir nefret ve öfke seli, her gün televizyonlardan evlerimize fışkırıyor” vs... 

Ne o Erdoğan vardı, ne o AB Yazıyı okurken şunu düşündüm: 2004’te 10 yaşında olan 20 yaşındaki gençler, tarihin gerçekten böyle gelişmiş olduğunu düşünebilir…
Oysa alakası yok!
Ne öyle bir Erdoğan vardı…
Ne Türkiye’ye kapı açan öyle bir Avrupa…
Sorun Erdoğan’ın, bir kişilik bozukluğu olan “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” vakasından kaynaklanmadı...
Sorun Ertuğrul Özkök gibi hep konjonktüre göre şerbet veren aydınların görüş bozukluğunda oldu...
Erdoğan başbakan olur olmaz ayağının tozuyla örneğin bir genç meslektaşımızı, “ağzın leş gibi içki kokuyor!” diye herkesin içinde paylamış ve aşağılamıştı. AB’yle masaya otururken daha zinayı yeniden suç yapmayı denemiş, bunun için harekete geçmişti.
Musa Kart’a “kedi karikatürü” nedeniyle dava açılan tarih; Özkök’ün “milat aldığı” 2004’ün Mayıs ayıydı…
Tayyipler Âlemi” karikatürü için Penguen dergisine keza, akabinde de Leman dergisine başbakan 2005’te dava açmıştı.
Karikatüre dava açan başbakanla demokrasi nereye kadar?” sorusunu o yıllarda bizler çok sormuştuk ama sesimiz hep boşlukta yankılanmıştı. 

Tarih nasıl bu kadar çarpıtılır? Başbakanın “çağdaşlık abidesi” diye takdim edilen ilk döneminde daha bir çiftçiye “ananı al da git!” fırçası çekmesi, AKP liderinin önüne çıkan herkesi günün birinde “öfke ve nefret seliyle” karşılayabileceğine dair alarm zilleri çalmaya yetmedi...
Özkök ve o yıllarda AKP iktidarına Özkök gibi koltuk çıkanlar; bizim bu gördüklerimizin hiçbirini nedense görmedi.
Eski genel yayın yönetmeninin “17 Aralık Bayramı” diye ayrıca yere göğe koyamadığı bir bayram da hiç olmadı.
Hani “Kadınlar sevdim hiç yoktular” misali.
Hürriyet yazarının evinde kutladığı bayramın aslı astarı da yoktu.
Erdoğan iktidarıyla sade “göz boyama” amaçlı “açık uçlu” bir “özel statü” anlaşması yapılmış, anlaşma Türkiye’ye dayatılmıştı.
Avrupa’nın “bon pour l’orient” Ankara açılımının bu nedenle blöften ibaret olduğunu; sırf dostlar alışverişte görsün diye açılan müzakerelerin yalnız geyik olduğunu o yıllarda biz defalarca söyledik ve yazdık.
Türkiye’nin aslında var olmayan Avrupa bayramının keyfine limon sıktığımız için, ne dinozorluğumuz, ne laik teyzeliğimiz, ne darbeciliğimiz kaldı…
Fol yok yumurta yokken Özkök gibi kendi kendine gelin güvey olanlar “demokrat”, biz “kara gözlüklü gazeteci” olduk…
Ne var ki sonunda en “kara gözlüklü senaryolar”gerçek oldu…
AB’nin geyik dahi olamadan rafa kaldırılan müzakerelerinin AKP iktidarına sadece gaz vermek için başlatıldığı; AKP’nin sırf içerdeki askerleri etkisiz kılıp “bildiği kendi ajandasıyla” yola devam etmek için bu işe girdiği anlaşıldı.
Geriye, bağlayıcı olmayan “Avrupa Senedi” anlaşma törenin “görsel etki” yaratan sararmış fotoğrafları kalıyor ki “Jekyll nasıl Hyde oldu?” portresini güçlendirmek için Özkök bunu da kullanmış…
Bir tarih nasıl bu kadar çarpıtılır? Pes doğrusu!
Söylenecek daha çok şey var ama burada kesmek zorundayım.
Adalar Belediyesi’nin Heybeli’deki “Gazeteciler Günü”ne katılacağım. Bir yüzyıl içinde katledilen 64 gazeteci ile hapisteki meslektaşlarımızı anacağız…
Onlar için denize karanfiller bırakacağız.
Ve bu memlekette gazeteciliğin neden bu kadar zor olduğunu, doğruyu yazıp çizen gazetecilerin neden dokuz köyden hep kovulduğunu, sürgün yediğini, işten atıldığını ve dahi öldürüldüğünü konuşacağız.
Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 12 Ocak 2014

17.7.13

‘Sayfiye’ye gönderilen çocuklar

DÜNKÜ Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Direnişçiler, siyasilerin değil, katiller ve tecavüzcülerin bulunduğu ağır cezalık adi mahkûmların koğuşuna yerleştirildi”.

Bakın açık açık yazıyorum.
Faşizmin dünyadaki en pespaye, en iğrenç  uygulamalarından biridir bu.
Evet, doğruysa, yapılan iş budur...
Bunu yapanlara, yaptıranlara, izin verenlere, göz yumanlara, sesini çıkarmayanlara söylüyorum:
Lütfen İtalyan yönetmen Marco Leto’nun 1973 yılında yaptığı La Villeggiatura filmini seyredin.
İngilizce “Black Holiday”(Kara Tatil) adıyla çevrilen, orijinalinin Türkçe karşılığı “Sayfiye” olan bir filmdi bu.
Bu ağır suça ortak olan yetkililere, göz yuman siyasilere, o kurumun başında bulunan bakana; Başbakan’a bu filmi özetlemek istiyorum:

* * *

1930’lu yıllar...
İtalya’da Mussolini faşizmi zirvesinde.
Vikipedi, Faşist Mussolini yönetimini şöyle özetliyor: 
-  1922 yılında kral tarafından başbakan ilan edildi.
-  Önceleri liberallerin desteğini aldı.
-  Arkasından İtalya’yı “polis devleti” haline getirdi.
-  Komünistleri ezdi.
-  Kitap ve gazetelere sansür getirdi, gazetelerin editörlerini bile o tayin etti.
-  Seçim sisteminde değişiklikler yaptı.
-  Şirketleri kontrolü altına aldı...
-  Neredeyse tüm bakanlıkların görevini kendi yüklendi.
-  Dış politikada “Pasifist antiemperyalizmin yerine agresif milliyetçiliğe” geçti.
Böyle bir politika yani.

* * *

İşte o günlerde, Komünist Parti sempatizanı bir öğretim üyesi göz altına alınır.
Mussolini rejimi siyasi tutukluları Akdeniz’de küçük bir adaya göndermektedir.
Ancak profesörün babası, adanın faşist müdürünün hocası olduğu için, ona özel bir muamele yapılıp, ev hapsine alınır.
Profesör o adadaki uygulamaları öğrenmeye başlar.
Faşist yönetimin en ağır uygulaması, siyasi tutukluları ve mahkûmları adi suçluların bölümüne göndermektir.
Yani katillerin arasına...
Bunların bir bölümü cezaevi yönetiminin adamlarıdır ve komünist mahkûmlar o koğuşlarda öldürülür.

* * *

Televizyon kanallarından rica ediyorum...
Bu filmi bir kere olsun yayınlayın.
Yayınlayın ki, Gezi’nin çocuklarını adi suçluların koğuşlarına atanlar görmese bile, onların siyasi sorumluluğunu taşıyanlar görsün.

Sporcu arkadaş o lafı telefonda söylediysen fark etmez, o öğrendi
VATAN gazetesi yazarı Murat Çelik’i kutlarım.
Benim aklıma gelmeyen çok güzel bir noktayı yakalamış.
Milli basketbolcu Cenk Akyol, Gezi olaylarına sembolik bir destek verdiği için Milli Takım kadrosundan çıkarıldı.
O da son derece ağırbaşlı ve mükemmel bir açıklama yaptı. “Bir insanın, bir televizyona konuşma hakkı kadar, konuşmama hakkı da vardır” dedi.
Çelik’in yazısından okuyorum ki...
Basketbol camiasından birçok kimse milli oyuncuyu arayıp, desteğini bildirmiş.
Ama ülkeyi öyle bir korku sarmış ki, bir teki bile bunu açıkça söyleyemiyor.
Telefon edenlere de bir çift sözüm var:
Telefonda söylediğiniz şey gizli değil... Bilin ki, büyük kulak öğrendi ve gereken yerlere istihbaratı verdi.
Yani ha telefonda söylemişsiniz, ha açık açık...
Korkunuza çare olmaz...
Hürriyet, Ertuğrul ÖZKÖK, 17 Temmuz 2013

3.7.13

15 günde neler gördüm neler

BU gözler 30 Mayıs’tan bu yana neler gördü.
Hangi gözler mi?
“Bakangör...”
Buyurun size onun Gezi olayından beri gördüğü şeyler:
   
* * *

-Her bedenin içinde bir adam olmadığını...-Çıplak kralların hırçınlığını...
-Kibrin aslında korkudan geldiğini... -Kendi tükürdüğünde boğulmayı...
-Narsisistik kişilik bozukluğunun tüm emarelerini... -Esas sözün bittiği yerde sözün başladığını...
-Babasının dayağına bi’dur diyen evladı... -Kendi gücüyle tanışan insanın şaşkınlığını...
-Kafalama kültürünün artık elde patladığını... -Bir fikir bir kere doğduysa artık büyüyeceğini...
-Büyük kötülüğün büyük cesaret doğurduğunu... -Senden kormuyorum demenin yarattığı korkuyu...
-Öteki yanağımızı çevirdikçe kazandığımızı...
-Mutlak gücün mutlaka çürüdüğünü...
-Bir şeye inanınca her şeyin değiştiğini... -Bir lider olmadan da güçlü olunabileceğini.
   
Evet bu kadar kısa sürede bunların hepsini öğrendim.
Ben de bunları “OT” dergisinin son sayısında yayınlanan harika yazıdan öğrendim. Yazanın gerçek adı nedir bilmiyorum.
Altında bir genç kız deseni var.
Belli ki, “Gezi”ye ruhunu veren, oradan ruhunu alan insanlardan biri yazmış.
Eline ve bakan gözüne sağlık.

Çapulcu bir TV’nin prime time programı
OT dergisi bu olaylarda parlayan Çapul TV’nin kurucu çapulcularından biriyle konuşmuş.
Adı Didar Aytaş.
Gezi mizahının bütün keskinliğini yansıtıyor.
Bakın Çapul TV’nin yayın düzenini nasıl anlatıyor:
-DİZİ: “Öyle bir geçer TOMA ki”
-YARIŞMA:
“Bugün nereme cop yesem”
-BELGESEL: “Biber gazıyla yaşayanlar”
-PROGRAM: “Dest-i Direniş, Yurtta gaz durumu”
-SPOR: “FC Polis-Direniş United maçı”
-ÇİZGİ FİLM:
“Toma ve Jerry”
-DİZİ: “Yandaşlar duymasın”
-AÇIK OTURUM:
“İspatlamayan şerefsizdir”
Şimdi söyleyin, bu çocuklara TOMA’yla, gazla ve hele hele mitinglerdeki o demode sloganlarla cevap vermek mümkün mü...
OT dergisini hazırlayan arkadaşlara teşekkürlerimle...
Bugünlerde bana en çok sorulan soru
SON zamanlarda bana en çok sorulan soru şu:
“Gezi olayları AK Parti’nin oyunu arttırır mı, azaltır mı?”Övünerek söylediğim bir şey var: Bugüne kadar oy verdiğim hiçbir parti seçimi kazanamadı. Bugünlerde bazı arkadaşlarım şaka yapıyor, “Önümüzdeki seçimde oyunu AK Parti’ye ver” diyor. Onlara hep şunu anlatıyorum.
Bugüne kadar oy verdiğim partilerin kaybetmesinin benim için önemi yoktu.
Oy vermediğim partinin iktidarda olması benim hayatımı fazla etkilemiyordu. Hayat tarzıma müdahale yoktu.
Bugün sıkıntım işte bundan kaynaklanıyor.
Amerika’da, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da veya öteki gerçek demokrasilerde, şu veya bu partinin iktidarda olması, insanların hayat tarzlarını, işlerini, güçlerini fazla etkilemez.
Ülkeyi iyi veya kötü yönetirler, ama kendilerine oy vermeyen insanların hayatını zehir etmezler.
Diyebilirsiniz ki, “Geçmişte seninkini etkilemedi ama başkalarınınkini etkiledi”.
Doğrudur, ama bunu artık hepimiz öğrendik ve eski hataları tekrarlamayız.
   
Gelelim bana sorulan soruya. İyi bir siyasi tahminci değilim.
O nedenle kendimi bu soruya cevap verecek ehilde bulamıyorum.
Ama ehil olduğum bir cevap var: Bu olayların AKP Parti’nin oyunu arttırması veya indirmesi hiç önemli değil.
Arttırsa da halkın iradesidir, azaltsa da... İkisine de saygılı olmak zorundayız.
Önemli olan şudur:
Bu ülkede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... Olmamalı...
Başbakan Erdoğan açısından iki yol var.
Ya daha otoriterleşecek, daha cezalandırıcı, intikam alıcı, sindirici bir politikaya yönelecek.
Ki bu onu, otoriterlikten diktatörlüğe götürür.
Ya da daha ılımlı, daha anlayışlı, daha paylaşımcı, daha adil, daha vicdanlı, daha az tek adamlığı oynayan, daha uzlaşmacı bir siyasete götürecek.
O da hem kendini hem partisini demokrasiye götürür.
Umarım Urla’nın özgürlükçü, rahat ikliminde bu tercihini daha sağlıklı yapabilir.
Hürriyet, Ertuğrul ÖZKÖK , 3 Temmuz 2013

31.5.11

Şuraya yazın bunlar olacak

HAYAT işte böyle bir şeydir.
İyi ki de böyledir.
Bir insan, kendini en zirvede hissettiği;
Yerinin sarsılmaz olduğuna inandığı;
Dağları taşları kendinin yarattığını, kimsenin kendisine rakip olamayacağını zannettiği en muktedir, en astığı astık, kestiği kestik anında; bir bakarsınız biri çıkmış...
Ve...
Ezberleri bozmaya başlamış.
Hem kendi tarafındaki “ilahların”, hem karşı taraftaki “Tanrıların” façası bir anda teğel atmış.

* * *

Kim ne derse desin.
Seçimde sonuç ne olursa olsun.
Kemal Kılıçdaroğlu, hem kendi partisinde, hem iktidar saflarında, kendini “kanun koyucu” olarak görenlerin ezberini bozuyor.
Hayatın ve siyasetin kanunu bir kere daha kendini gösteriyor.
“Her gün yeni bir gündür, her şeyin ve herkesin bir alternatifi vardır.”
Ve...
“Her muktedir bir gün rakibin acısını tadacaktır...”

* * *

EĞER BEN şu ülkenin; çocuk, delikanlı ve yetişkin olarak tanık olduğum son 50 yılından bir şey öğrendiysem;
EĞER BEN şu ülke insanının karakterini, zaaflarını ve sürprizlerini biraz olsun biliyorsam;
Yaşadıklarım, gördüklerim, okuduklarım, tanık olduklarım bana zerre kadar bir yakın tarih anlattıysa;
Önümüzdeki yıllarda şunları göreceğiz:

- Kürt meselesi şu veya bu biçimde çözülecek.
Çözümün en muhtemel biçimi de, ayrılma değilse; şu veya bu ölçüde “özerklik” olacaktır.
- Bu çözümü tek kişi yüklenmek isterse; şerefi ona nasip olmayacaktır. Ama vebalini o yüklenebilecektir.
Çünkü bu, bütün halkın kabul edebileceği bir çözüm olmazsa, kararı veren siyasetçi, toplumun bir bölümü tarafından, Misak-ı Milli andını bozan; “kutsal vatanı böldüren” kişi olarak görülecektir.
- O nedenle gerçek çözüm, içine mutlaka Kılıçdaroğlu'nu da alacak bir mutabakatın ürünü olacaktır.
- Bu ülke, demokrasisi için nasıl “askeriyle hesaplaşıyorsa”, bir gün mutlaka yükselen yeni silahlı güç olan “polisiyle de hesaplaşacaktır”.

* * *

- Bu ülke; bugünün hoyrat uygulamalarına hizmet eden, “vur emrini, öldür şeklinde uygulayan” bürokratlarıyla da bir gün mutlaka hesaplaşacaktır.
- Aynı hesaplaşma, yargı alanında yaşanacak ve hepimizin özlediği tarafsız, bağımsız yargı ancak ondan sonra kurulabilecektir.
- Bu süreçte nasıl bazı insanlara ağır haksızlıklar yapıldıysa, yarın bu haksızlıkları yaptıranlara, yapanlara da haksızlıklar yapılacaktır.
O gün geldiğinde, bizler, onlara yapılan haksızlıkları da eleştireceğiz.
- Bu ülke bir gün mutlaka, “liberal aydının” tıynetini anlayacaktır.
O gün gelecek ve kendini demokrat diye yutturan bu insanların hayatlarının hiçbir döneminde “demokrat” olmadıklarını, gençliklerinden itibaren, kendilerininkinden başka hiçbir görüşe tahammül edemedikleri iyice anlaşılacaktır.
- Bu ülkede bugün, kıymeti kendinden menkul bazı insanlar, geçmişin basını üzerine kitaplar yazıyor, tek taraflı ahkâm kesiyor; önüne geleni kendi mezhebine uygun şekilde kesiyor, doğruyor, biçiyorsa; yarın da başka birileri mutlaka, bugünün basını hakkında aynı afra tafrayı atmaya kalkacaktır.
- Bu ülke, “laiklik adına” yapılan yanlışlıklarla hesaplaştıktan sonra, bir gün mutlaka “muhafazakârlık adına” yapılan daha beter hoyratlıklarla, baskılarla da hesaplaşacaktır.
- Bugün gizli muhbirler varsa, yarının daha da öfkeli, bilenmiş gizli muhbirleri, açık savcıları olacaktır.

* * *

İddia ediyorum; böyle yapa yapa;
İnsanları neyle suçlandıklarını bilmeden 3 yıl içerde yatırmamayı öğreneceğiz.
“Güç bende, istediğimi yaparım” zihniyetinin demokrasiyle bağdaşmadığını öğreneceğiz.
Kendine liberal diyebilen zevatın ne liberal, ne demokrat olmadığını öğreneceğiz.
Yani gerçek demokrasiyi öğreneceğiz.
Bu yazıyı saklayın, bir gün ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 27 Mayıs 2011

3.2.11

1 milyon, 4.5 milyon

“BİR Millet uyanıyor” testi yapıyoruz.
Yapacağımız iş basit.
Dün Kahire'nin “Tahrir” meydanındaki kalabalığı gösteren fotoğrafları alacağız.
Yanına 2007 yılında İstanbul, Ankara veya İzmir'de yapılan “Cumhuriyet” mitinglerinden herhangi birinin fotoğrafını koyacağız.
Kahire'dekinin adı ne?
“1 milyon insan yürüyüşü.”
Bizdekinin adı neydi?
“Cumhuriyet mitingi.”
Sizce hangisi daha kalabalıktı.
Hiç şüphesiz, İstanbul'daki, Ankara'daki, İzmir'deki...
Yani, dün Kahire'de yapılan “1 milyon insan yürüyüşüne” katılan insan sayısı 1 milyonsa; İstanbul'daki 1.5 milyondu.

* * *

- Şimdi, fotoğrafların yanına “Mısır” ve “Türkiye” yazıp, matematiğe vuruyoruz.
Türkiye'deki “Milyon insan yürüyüşleri” eşittir: Dört çarpı “Mısır'daki milyon insan yürüyüşü” eder.
Öyleyse bu iki fotoğraf arasındaki fark nedir?
88 yıllık bir Cumhuriyet ve 60 yıllık bir çok partili hayat.
Fark, bir demokrasi kültürüdür.
Bir; çok partili hayat farkıdır.
Dün söyledim, bugün de tekrarlıyorum.
Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin kıymetini bilelim. Hepimiz bilelim. AK Partilimiz de, CHP'li, MHP'li, BDP'li veya öteki de... Hepimiz.

* * *

- İki fotoğrafa bakmaya devam ediyoruz.
Ne diyor Kahire'deki “1 milyon insan”:
“Mübarek gitsin...”
Başbakanımız ne diyor Mübarek'e:
“Bizler faniyiz. Onun için halkın haykırışına kulak ver.”
Halkın haykırışı dediğimiz şey “Bir milyon insanın ayak sesi.”
Mısır'da “Bir milyon insanın” haykırışının mesajı buysa, Türkiye'de bir buçuk milyon çarpı üçün mesajı ne oluyordu?
“Ergenekon davası...”
Oldu mu şimdi?

* * *

- Bütün dünya, Mısır'da yürüyen 1 milyon kişinin mesajını destekliyor.
Ben de destekliyorum. Eminim, siz de destekliyorsunuz.
Çünkü o mesaj, 30 yıllık bir diktatöre yollanıyor.
Ama Türkiye'de 4.5 milyon insan yürüdüğü zaman kimse, iktidarın devrilmesini beklemiyor.
Beklemiyor çünkü herkes biliyor ve kabul ediyor ki; iktidarın devrilme yeri “sandık”tır...
Demokratik ülkelerde 4.5 milyon insan yürüyüşü sadece bir “hak”tır. Ama sandığın işlemediği, muhalif sesin ve basının susturulduğu ülkelerde “1 milyon insan yürüyüşü” ihkak-ı hakka dönüşür.
İki fotoğraf arasındaki fark işte budur.
Yani “demokratla”, “diktatör” arasındaki fark.

* * *

- Ey Türk siyasetçisi; ey muktedir;
Ey muktediri destekleyen aydın;
Ey hepimiz;
88 yıl önce kurduğumuz Cumhuriyet'in, 60 yıldır hep birlikte sürdürdüğümüz çok partili hayatın kıymetini iyi bilelim.
Bu rejimi, bu hukuk devletini; bu yargıyı, sırf kendimizi koruyacağız, sırf muhalefeti ortadan kaldıracağız diye orasından burasından iğdiş etmeyelim.
Yargıyla oynamayalım. Muhalif sesi susturmaya, sindirmeye, bastırmaya çalışmayalım.
Diktatörlük hevesine kapılmayalım.

* * *

- Bu devirde kimse padişah değil;
Bu devirde diktatörü, adaletsizi, vicdansızı, kendi tayin ettiği adamlar da kurtaramıyor.
İki fotoğrafa bakın ve bir “siyasi ikbal falı” açın.
Her diktatör bir gün bunu mutlaka tadacak.

Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 02 Şubat 2011

20.6.10

Ya ruh diye bir şey yoksa

ŞİMDİ sıkı durun.
Hayatınızla, dünyayı algılama biçiminizle ilgili en büyük ezberinizi bozmaya hazır mısınız?
Bu güzel pazar günü dudak uçurtacak bir konuya gireceğiz.
Şu konuşma, televizyon için bilim adamları ile sohbetler yapan bir gazeteci ile Tufts Üniversitesi’nin en parlak bilim adamlarından biri olan Daniel Dennett arasında geçiyor.
Daniel Dennett’in kim olduğunu anlamanıza yardımcı olmak için, başında bulunduğu ekipte yer alan üç bilim insanının isimlerini vereyim.
Richard Dawkins, Francis Crick ve James Watson.
Crick ve Watson, DNA’yı keşfeden insanlar.
Şimdi kemerlerinizi bağlayın ve bakın bu ünlü bilim adamı ne diyor.
İkisi arasındaki konuşmayı aynen, satırı satırına aktarıyorum:
İkisi, bir makine olarak gördükleri insan denen varlık üzerine konuşuyor.

* * *

Eduardo Punset: “Demek bu makinenin, yani vücudumuzun bir ruhu yok.”
Daniel Dennett: “Aynen öyle, bir ruh (spirit) yok.”
Eduardo Punset: “Ne de can (soul)?”
Daniel Dennett: “Can olabilir, insan vücudunu ele alalım, ne buluyoruz? Birkaç milyar farklı hücre, canlı hücre, nöronlar-her türden hücre yani. Ama hücrelerden hiçbiri kim olduğumuzu ne bilir, ne de umursar. Bir şekilde, trilyonlarca hücreyle, bu faşist hücrelerle bir takım oluşturuyoruz ve bunlar köle gibi, davetsiz misafirleri kovuyorlar aynen kovandaki arılar gibi ve demokrasi, Barcelona veya Boston umurlarında değil. Hücrelerimiz tüm bundan habersizler, ama iki büyük hücre takımı, senin takımınla benimki, farkında olmadan pek çok şey biliyorlar.”
Söyledikleri çok açık değil mi?
Bir: İnsan ruhu diye bir şey yoktur.
İki: Bizi biz yapan hücrelerin, dolayısıyla organların bilinci yoktur.

* * *

Öyleyse, bir insanın beyni nedir? Vücudun patronu kimdir?
“Sadece beynin kontrolü için yarışan gruplar ve hizipler. Bunlar faaliyet grupları, hücre değiller, daha ziyade vücudun kontrolü için yarışan enformasyon modelleri bunlar.”
O zaman asıl soruya gelelim:
Eduardo Punset: “Beyne kim göz kulak oluyor, tabii biri göz kulak oluyorsa?”
Daniel Dennett: “Bu biraz ürpertici bir fikir. Beynin on milyar veya belki yüz milyar nöronu var ve iş bununla da bitmiyor. Tek bir nöron bile senin kim olduğunu bilmez, hiç umurunda değildir. Bunun için fazla aptallar. Dolayısıyla demokrasi gerekiyor; nöronlar takım halinde çalışır ve kimsenin denetimi olmaksızın birbirleriyle rekabet ederler, onları kimse denetleyemez. Bilinç veya vicdanın yüce bir efendisi olduğu yolundaki teori yanlış yani.”

* * *

Kitabı okurken allak bullak oldum.
İnsan denen varlığın bir ruhunun olmadığı tezi, bugüne kadar kurduğumuz bütün sistemleri altüst ediyor.
En başta dinleri.
Ölümü, ruhun bedenden ayrılması olarak tasarlayan ve bize kabul ettiren tektanrılı, çoktanrılı dinlerin hepsi birer hurafe mi?
Ya psikologlar, psikiyatrlar?
Hepsi birer şarlatan mı bu insanların?
Tabii asıl soru.
İnsan denen bu mükemmel makineyi, aptal, hiçbir şeyden habersiz hücrelerin meydana getirmesine ne diyeceğiz?
Bütün bu aptal, etraftan habersiz hücrelere emredecek, onları idare edecek bir patron yoksa, bizler nasıl farklı bireyler olabiliyoruz?
Bilim bunların cevabını aramaya devam ediyor.

* * *

Bütün bunlara evet.
Ama insan denen varlığın bir “ruhunun bulunmadığı” tezi beni allak bullak etti.
Üstelik söyleyen herhangi biri değil.
Eğer bir ruhum yoksa ben kimim?
Ölüm aptal, geri zekâlı, umursamaz hücrelerin yaşamaktan vazgeçmesinden ibaret bir şeyse, cennete veya cehenneme giden nedir, kimdir?
Benim kafam karıştı.
Bu pazar günü biraz siz de kafa yorun.
Demek ki “Ruhsuz” dediğimiz insanlar, aslında insanoğlunun en bilinçli varlıklarıymış.

(*) Eduardo Punset-Lynn Margulis: Hayat Kitabı, Çeviren Burak Bengi, NTV Yayınları, 2010

Ertugrul OZTURK, 20.06.2010, Hurriyet

30.4.10

Sizce bu bir fantezi yazısı mı

ÖNCEKİ akşam, İzmir’in Bostanlı semtinde dolaşıyorum.
Çocukluğumda bataklık olan bu bölgede Beyoğlu gibi bir yer doğmuş.
Bütün semt restoran ve kafelerle dolu.
Neredeyse bütün hepsinin müşterisi var.
Sokaklar cıvıl cıvıl, insanın içi açılıyor.
Oysa benim derdim başka. İflah olmaz bir CSI (Crime Scene Investigaiton - Olay Yeri İnceleme) seyircisi olarak, seri katilin şehirdeki etkisini görmeye çalışıyorum.
Hürriyet İzmir Temsilcisi Deniz Sipahi’den aldığım bilgiye göre, üç gün boyunca restoranların ve alışveriş merkezlerinin cirosunda belirgin bir düşüş olmuş.
Katil yakalandığı andan itibaren de restoranlar yeniden dolmuş.
Üst üste işlenen üç cinayet böyle bir olayın sosyal boyutunu da çok güzel anlatıyor.
Demek ki bir katilin adına “seri” sıfatı eklenince, tüketim ekonomisinin kırılganlığı da anında ortaya çıkıyor.

* * *


Peki bu kişi gerçekten bir seri katil mi?
Amatör uzman yanım şunu söylüyor:
İzmir’de üst üste üç cinayeti işleyen kişi, bana göre “seri katil” olarak nitelenemez.
Hayatımın çok büyük bölümünü hayaller dünyasında geçirdiğim için, içimdeki “Profiler” uyandı.
“Profiler”, FBI’ın 1980 ve 90’lı yıllarda geliştirdiği polisiye kavramlardan biridir.
Seri katillerin profilini çıkaran kişilere verilen isimdir.
Kimliği bir türlü belirlenemeyen, robot portre çıkarmak için tanık bulunamayan durumlarda uzmanların çıkardığı bir tür çizgisiz robot portredir bu.
Mesela, katil muhtemelen 20-25 yaşlarında, Afrika kökenli veya beyaz, siyah Van kullanan, anne babası ayrılmış bir kişi.
Bunlarla ilgili çok, ama çok kitap okudum.
Tekrar ediyorum bu adam “seri katil” sınıfına sokulamaz.

* * *


Dünyadaki ünlü seri katil profillerine baktığınızda şunu fark edersiniz. Seri katiller, bu işi para veya eşya çalmak için yapmazlar.
Hiçbir şey almazlar mı? Alırlar. Ancak aldıkları “şey”, onları için çok özel anlam ifade eden bir şeydir.
Mesela, elbisesinden bir parça veya öldürdüğü insanın gövdesine ait organik bir parça.
Ama yakalanan zanlıya baktığım zaman, klasik bir seri katil portresi göremiyorum.
Seri katillerin bir imzası vardır.
Bu imza kendini cinayeti işleme şeklinde gösterir.
Bu olaya baktığımızda cinayet işleme şekli aşağı yukarı aynı. Kullandığı tabanca aynı. Ama cinayet şekli çok sıradan.
Buna karşılık bu kişi seri katil profiline yaklaştıran özellikleri de var.
Son bulgulara bakılırsa, öyle paraya çok fazla ihtiyacı olan bir kişi değil. Ailesinin geliri varmış.
Ayrıca kameraya yakalanan görüntüsündeki kılık kıyafeti de bunu gösteriyor.
Öyleyse, öldürdüğü kişilerin parasını ve cep telefonunu niye alıyor?
Anlattıklarına bakılırsa, geçmişinde bir kadınla yaşadığı ilişkinin hüsranla bitmesinin yarattığı travma var.
Yani onu bütün kadınlara düşman hale getirecek bir motif.
Bu son iki bulguya bakarak bu kişiye “seri katil” denilebilir.
Ancak benim bugüne kadar okuduğum “Profiler” kitaplarında ve seyrettiğim CSI filmlerinde gördüğüm şeyler bana, bu kişinin seri katil olarak nitelenemeyeceğini söylüyor.
Ortada üst üste işlenmiş üç cinayet var.
Ama işleyen kişi seri katil değil.
Bu yazıyı, polisiye meraklısı bir gazetecinin fantezisi olarak görebilirsiniz.
Hayır değil.

* * *


Seri katil olayı, Amerika dışında pek görülmeyen bir kriminal fenomendir.
Bir de zaman zaman Rusya’da rastlanır.
O nedenle seri katiller, ciddi bir toplumsal sorunun varlığına işaret eder.
Yakalanan kişi eğer bir seri katilse, bu sorunun mutlaka bulunup ortaya çıkarılması gerekir.
Çünkü, seri cinayet bir toplumda çok etkili “rol modelleri” yaratmaya aday bir olgudur.
Yani buna özenen insanlar çıkar.
Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinde, okey masası psikolojisine bakılması gerektiğini söylediğim için “derin devlet teorisyenlerinin” hışmına uğramıştım.
Neyse ki bu konuda işin içine “derin devleti” sokup, bütün suçu onun sırtına yükleyerek problemin aslını görmezden gelmemiz gerekmeyecek.
Ortada siyasi veya dini bir motif yok.
Yazdığım şeyler işte bu nedenle fantezi değil, çok somut bir sosyal sorunla ilgilidir.
O nedenle lütfen “Don’t shoot the pianist”.
Piyaniste ateş etmeyin, sorunun arkasındaki gerçeğe bakın demek istiyorum.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 30 Nisan 2010



* * *

 Kahve muhabbeti örneği mi desem, Türkiye'nin akil adamları bunlar mı desem, diziler işte bundan zararlı mı desem...

11.3.10

‘Liboş’ şerhleri

ÖNCE tedbirimi alayım.
Bir;
Aşağıdaki yazıda, AK Parti adı yerine, kullanılan “AKP” ifadeleri bana, değil, yazıların sahiplerine aittir.
Mesuliyet de kendilerine aittir.

İki;
Keza, yazıların birinde kullanılan “Liboş” ifadesi de bana değil, müellifine aittir.

Üç;
Bu yazılar “Ergenekoncu” bir gazetede değil, “Radikal”in en liberal bölümü olan ve pazar günleri çıkarılan “Radikal 2”de yayımlanmıştır.

* * *

İlk yazıdan başlıyorum.
Yazan Ayşe Kadıoğlu.
Başlığı çok anlamlı: “Demokratlığa ince ayar.”
Bugün olup bitenle ilgili teşhisi şu:

“Bugün yıllardır boynumuzu büken askeri vesayetle hesaplaşma süreci içindeyiz. Türkiye’de siyasi alanı daraltan, siyasetin meşruiyetine gölge düşüren vesayetin didik didik ediliyor olması şüphesiz demokratikleşme yönünde tarihi bir adımdır.”

Ey liberal arkadaşlar. Bu cümleye itirazınız var mı?

Benim yok.

O zaman gelin, hemen bunun altındaki cümleye geçelim:

“Ancak sadece sonuca değil, sürece de bakmak gerekir. Bunu samimi bir kaygı ile dile getiriyorum... Sonuçla süreç arasında tercih yapmak zorunda değiliz.”

Dikkat, şimdi mesele başlıyor.

“Siyaseti savunurken AKP’nin yanlışlarına göz yummak zorunda değiliz... Sevgili demokrat arkadaşlar, biliyorum, bize yıllardır liboş deyip duruyorlar ama hani biz demokrattık?”

Biraz soluk alıp devam ediyor:

“Demokratlar işsizlik, kadına yönelik şiddet, adil olmayan gözaltı süreleri gibi konulara karşı duyarsız olamaz. Bunu herhalde biliyorsunuz. Ya da biliyorsunuz değil mi?”

Biraz ilerde bir cümle daha:

“Demokratlık alay ve küçümseme ile bağdaşamaz. Farklı sesleri dinlemeyi bilmek gerekir.”

Yine bir kadın...
Ben de aynen katılıyorum.
Aynı gün yayımlanan ikinci yazıya geliyorum.
Onun yazarı da Ahmet İnsel.
Ona da “Ergenekoncu”, “Sulandırıcı”, “İnceltici” diye etiket takmaya kalkanın alnını, benden önce, samimi ve dürüst demokratlar karışlar.
O da, yaşadığımız sürecin askeri vesayetin kalkmasına olan olumlu etkisinin hakkını sapına kadar vererek başlıyor.
Ama gerçek ve samimi bir demokrat olarak orada kalmıyor, bir adım ileri geçiyor:

Şimdi sorun, bu iktidar mücadelesinden otoriter laikçi cepheye karşı muzaffer çıkan muhafazakâr-demokrat ya da muhafazakâr-liberal cephenin bundan sonra ne yapacağıdır. Bu soruyu sormak, AKP iktidarının meşruiyetini sorgulamak anlamına gelmez. Buna karşılık, AKP’nin bu meşruiyetini her türlü antidemokratik müdahale hevesine ve kendinden menkul bir seçkinci küstahlığına karşı savunmak, bu partinin ve beslendiği siyasal geleneğin tutarlı ve sahici demokrat olduğuna güvence vermek demek de değildir. Bu konuda demokratlar sadece demokrasiden yana taraf olurlar.”

Aynen böyle deyip, son derece önemli bir uyarı yapıyor:

“Bu soruları soranları vesayet rejimi yandaşlarıyla aynı kefeye koyanlar ise mücadelenin demokrasi değil sadece iktidar mücadelesi olduğunu ele verirler.”

Her iki yazıya da aynen katılıyorum.

* * *

Ben böyle dedim ya; şimdi bakın bundan sonra neler olacak.
O yeni “kibir eliti”nin kabadayıları ayağa kalkacak, bu iki yazar üzerinde terör estirecek.
Ve muhtemelen onlar da ya bu terörden etkilenip ya da komplekse kapılıp, dönüp bana bir güzel çakacaklar.
Ben dayağa şerbetliyim.
Kaşım, gözüm zaten patlamış, kafam yarılmış. Yaradan’a sığınıp, bir süre önce yaptığım bir tespiti tekrarlayacağım.
Sahici ve dürüst Türk aydınları, yapılan yanlışları görmeye başladı.
O nedenle şerhlerini düşüyorlar.
Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 11 Mart 2010

31.7.09

İlerde şunlar olacak

DÜNKÜ basın toplantısını hayretle ve ibretle seyrettim.Hákim ve Savcılar Yüksek Kurulu Üyesi Ali Suat Ertosun’u hiç tanımam.
Hakkındaki iddiaları hükümet yanlısı gazetelerden okudum.
Dün basın toplantısını izlerken edindiğim izlenimi açık açık yazıyorum.
Bu insana büyük haksızlık yapılmış duygusuna kapıldım.
Bu hissin doğmasına onun savunmasından çok, bazı gazetecilerin hoyratlığı, saldırganlığı, militanlığı yol açtı.
İnsanların nasıl ağır bir propaganda saldırısına maruz kaldığını, nasıl insafsızca sindirilmeye çalışıldığını gördükçe, tarafsız değerlendirme yeteneğimi kaybediyorum.
Ergenekon davası ne yazık ki, medyanın bir kesiminde akıl almaz bir şımarıklık ve vicdansızlık ortaya çıkardı.
Dünkü hislerimden hareketle, ileriye yönelik bazı tahminlerimi buraya yazıyorum.

* * *

Yazdıklarımı bir şişeye koyup denize atıyorum.
Üç, bilemediniz beş, bilemediniz on yıl sonra bunları yine konuşuruz.
Tamamen hislerimle, bu yayınların ve propaganda saldırısının bende yarattığı öfke ve tepkiyle yazıyorum.
Bakalım kim yanılacak.
Bu dönem ilerde, 28 Şubat’tan çok daha ağır şekilde eleştirilecektir. Türk halkı, otoriter rejimlerin sadece askerler değil, siviller tarafından daha da beter şekilde getirilebileceğini öğrenecektir.
Polis soruşturması, iddianamenin hazırlanışı ve yargılama sırasında yapılan hak ihlalleri, usulsüzlükler, vicdansızlıklar ve yanlışlıklardan dolayı, gerçekten darbe girişimi yapmış, çeteleşme faaliyetlerine karışmış kriminal kişiler bile cezalardan kurtulabilecektir.
Türk ordusuna, bazı gazetecilere, gazete sahiplerine, aydınlara, sıradan insanlara, kadınlara yapılan haksızlıklar er veya geç halkta tepkiye yol açacaktır. Bu süreç, dünün kendini mazlum hisseden insanlarını halkın gözünde zalime dönüştürecektir.
Geçmişteki haksızlıklara, eşitsizliklere tepkiyle başını örten insanlar, yeni oligarklara, yeni zalimlere tepkiyle başlarını açmaya başlayacaktır.
Dünün andıçları, nasıl benim gibi insanlara kara bir leke olarak yapıştı, vicdanında derin yara açtıysa, bugünün andıççıları bunun daha beterini tadacaktır. Üstelik bugün üstlerine sinen "Güç bizde" duygusunun verdiği kibir ve şımarıklıktan özür dileme duyguları da köreldiği için bunun bedelini daha da ağır ödeyeceklerdir.
Böyle bir hoyratlık ve sindirme siyaseti ile demokrasiye gidildiğini hálá bize yutturmaya çalışan aydın takımı, utancından sokağa çıkamaz hale gelecektir.
Askeri darbelerle hesaplaşan Türkiye, ancak bu sivil darbeyle de hesaplaştıktan sonra gerçek demokrasiye geçebilecektir.

* * *

HSYK toplantısı devam ederken, bütün meslek hayatımda gördüğüm en ağır propaganda taarruzlarından birini izledim.
Bu konuda tek satır yazı yazmadım.
Çünkü Ergenekon savcı ve hákimlerinin değiştirilmesinin, dava üzerine büyük bir şaibenin düşmesine yol açacağına inanıyordum.
Bu ülkede hálá yargıya güveniyorum.
Ama insaf edin, hákim ve savcıların dokunulmazlığı mı vardır?
Başka davalarda yapılan yanlışlıklar değerlendiriliyorsa, bu davadakilerin niye dokunulmazlığı olacak?
Geçen gün yazdım.
Savcıların yazdığı iddianamelerin yüzde 60’ı takipsizlik ve beraatla sonuçlanıyormuş.
Bugün sanık sandalyesinde oturtulan insanlar, daha iddianame ortaya çıkmadan idam sehpasına gönderiliyor.
Eğer laik jakobenlerden söz ediyorsak, Ergenekon davasının jakoben militanlarından niye söz etmeyeceğiz.

* * *

Ben bu ülkenin çetecilerden, darbecilerden temizlenmesini bütün kalbimle istiyorum.
Ama o vesayetin yerini daha da tehlikeli sivil bir vesayetin almasından da çok korkuyorum.
O yüzden artık korkmadan şunu haykırabilmek istiyorum.
Ergenekon davası Engizisyon’a dönüşmemeli.
"Özgürlük, eşitlik, kardeşlik" getiriyoruz diye, yakaladığı herkesi giyotin altına yatıran jakoben Fransız ihtilalcilerinin bu davayı kirletmesinden samimiyetle endişe ediyorum.
Adalet ancak adaletle gelir.
Cadı avcılığıyla değil...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 31 Temmuz 2009

7.5.09

Yazı işlerinde 'Ben' münakaşası

HÜRRİYET yazı işleri masası, dünyanın en eğlenceli yerlerinden biridir.
Bazı köşe yazarlarının zeká yoksunu komplo teorilerinin aksine, bu masada her şey sahicidir.
Birinci sayfa kararları, tahmin edemeyeceğiniz kadar, hatta bir gazeteye bol gelecek kadar demokratik şekilde alınır.
Zaman zaman Başyazarımız Oktay Ekşi'ye takılırım.
Oktay Bey, "Biz" neslinin üyesidir.
Yani, "Ben" diyemeyen yazarlar kuşağındandır.
Kendi düşüncesini anlatırken bile, ismin birinci çoğul halini kullanır ve "Biz" diye söz alır.
Ben de takılırım:
"Oktay Bey, bu fikri kaç kişi birlikte söylüyorsunuz?"
Oktay Bey, sadece kendi adına konuşacağı zaman bile "Ben" diyemez, yerine üç kelimelik bir formül kullanır:
"Bu satırların yazarı."
Oysa, "Ben" üç harflik bir kelimedir.
Ekşi'nin cevabı ise şöyle: "Başyazar sıfatı taşıdığım için böyle yazıyorum. Yoksa, rahatlıkla ben diyebilirim."

* * *

Türk basınında "Ben" diye söz alan ilk yazarlardan biri benim.
Çünkü, köşe yazısı "kişisel" bir üründür.
"Biz" diye başladığınız zaman, "Siz kimsiniz, kaç kişisiniz" sorusunun da cevabını verebilmek gerekir.
1970'li yılların başından itibaren doğan insanlar ise başka bir kişilik atmosferinde yetiştiler.
Bu kuşağın adını ilk defa Amerikalı yazar Tom Wolfe koydu.
"New York" Dergisi'nin 23 Ağustos 1976 günü yayınlanan sayısının kapağının başlığı şuydu:
"The ME decade."
Yani, "Ben 10 yılı."
Aynı dönemde, ben de "Kitlelerin Çözülüşü" kitabını yazıyordum ve kitabın temel tezi şuydu:
"Bireyin yeniden keşfi."
Bütün gençliğim, bireyin, toplumsal bir ideal uğruna kitle içinde eritildiği, ben kelimesinin adaba aykırı hatta suç sayıldığı zihniyetlerin ceberut baskısı altında geçti.
Okuduğum kitaplar, 20'nci yüzyıl tarihi ve yaşadıklarım ise bana şunu öğretti:
"Bireyi kitle içinde eriten düşünce tarzları, ancak faşizmi getirir."
Faşizm deyince aklıma, sadece Hitler, Mussolini ve Stalin gelmez.
Asıl tehlikeli olanın, daha küçük çevrelerde, mesela ailede, cemaatlerde üretilen faşizm olduğunu düşünürüm.
Hele hele kaynağını ilahi bir güçten alan faşizm, benim için en ürkütücüsüdür.

* * *

Hafta sonu, Türkiye'de bu yıl yayınlanan Jean M. Twenge'in, "Ben Nesli" adlı kitabını okudum.
Kitabın yazarı 1971 doğumlu.
Bu neslin en büyük özelliklerinden birinin, "istenen çocuklar" olmalarıdır.
Doğum kontrol araçlarının gelişmesi, birçok ülkede kürtaja izin verilmesi, çocukları ebeveynlerinin kişisel tercihleri olarak dünyaya getiriyor.
Bu da az buz bir özellik değildir.
Whitney Houston'ın "The Greatest Love of All" şarkısının nakaratı şöyle:

"En büyük aşk, insanın kendini sevmesidir."

Benim neslime ise gençlik yıllarında hep bunun tersi aşılandı.
İnsanın kendini sevmesi, kendini düşünmesi çok kötü bir şeydir, sevilecek, tapılacak tek şey "toplumdur" dendi.
Sonuç?..
Mutsuz olduk; dünyanın her tarafında mikro faşizmler yarattık, makro faşizmlerin alelade neferlerine dönüştük.
Bugün geriye baktığım zaman görüyorum ki, hayattaki en büyük şahsi devrimimi, kitlelere sırtımı dönerek, içimdeki bireyi keşfederek ve onu serbest bırakarak yapmışım.
Ama ne yazık ki 1960'lı, 70'li yıllarda, kafalarındaki ideolojik dogmaya iman ederek mikro faşizmi üreten bazı eski solcu tanıdıklarım, aynı şeyi bugün de yapmaya devam ediyorlar.
O gün sosyalist kisve altında yaptıklarını bugün güya "liberal" bir kisve altında yapıyorlar.
Dünyada "demokrasiyi" ve "değişimi" tarif etme yetki ve hakkını sadece kendilerinde görecek kadar müstebitleşmiş vaziyetteler.
En fenası da şu: Böyle bir faşizmi, bize demokrasi adına empoze etmeye çalışıyorlar.
Hayat bana şunu öğretti:
Bireyselliğini keşfedememiş, şahsiyet dediğimiz şeyin narsist hazzını alamamış güya düşünürlerin, demokrasiye yapacak hiçbir katkısı olamaz.
Onların yüzlerine haykırmak istiyorum:
Cemaat liberalizminden demokrasi çıkmaz.
Bu dünyaya, faşizmin kömüründen demokrasi elması çıkaracak bir simyacı gelmedi, gelemez.

* * *

Bunu çok iyi bildikleri halde neden böyle davranıyorlar?
Bazen onlara bakıyorum ve şunu düşünüyorum:
Acaba bu dünyaya, istenmeyen çocuklar olarak gelmenin intikamını mı alıyorlar...

(*) Jean M.Twenge: "Ben Nesli", Türkçesi: Esra Öztürk; Kaknüs Yay. 2009 (Herkese tavsiye ederim. Ancak Psikiyatr Doktor N. Mustafa Merter'in Türkçe baskısına yazdığı önsözdeki görüşlerin bazılarıyla mutabık değilim.)
Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet, 5 Mayıs 2009

20.1.09

Maazallah bir kurt çıksaydı

ABD'nin seçilmiş Başkanı Barack Obama için Washington'da yapılan töreni, içim burkularak izledim.
Dünyanın yetiştirdiği en büyük golfçülerden biri olan Tiger Woods konuşuyor.
O da Obama gibi Afrika kökenli bir Amerikalı.
"Babam bir Amerikan subayıydı" diyor.
Çocukluğunun, Amerika'nın dört bir tarafından gelen subaylar arasında geçtiğini söylüyor ve devam ediyor:
"Ülkemizin güvenliğini sağlayan ordumuzun üyesi bir aileden geldiğim için onur duyuyorum."
Her yıl gaziler için turnuva düzenlediklerini ve bu turnuvaya aynı onur duygusuyla katıldığını söylüyor.

* * *

Düşünüyorum.
Amerikan ordusunun geçmişinde karanlık işlere karışmış kimse yok muydu?
Vardı.
Hem de o kadar çok vardı ki...
Albay Oliver North'un yargılanmasını hálá hatırlıyoruz.
Ama, o ordunun içindeki yanlışlıklar, Tiger Woods'un, babasının mensubu olduğu orduya karşı sevgisini ve gururunu hiç etkilememiş.
Benim ailemde Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu kimse yok.
Hiç fark etmez.
Ordumuzla, ben de en az Tiger Woods'un duyduğu kadar gurur duyuyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içinde yanlış işlere karışmış kişiler yok mu?
Var elbette. Polisin de var, başka mesleklerin de...
Hiç fark etmez.
Yapılan yanlışlıklar, o ordunun kahramanlıklarını asla silemez.
Balkan Savaşı, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı...
Doğru savaşlar, yanlış savaşlar...
Siyasilerin çözemeyip de onun üzerine yıktıkları...
Başkalarının yanlışları, kendi yanlışlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin temel direklerinden biri.
Tiger Woods'u alkışlayanlara bakıyorum.
Gelen kim?
Demokrat.
Yani Amerika'nın Vietnam'ını, Irak'ını eleştire eleştire gelmiş.
Askeri hálá Irak'ta çarpışıyor.
Dakika bir, gün bir, "Ordumuzla gurur duyuyoruz" diyor.
İçim burkularak derin bir hüzünle izliyorum.

* * *

Biraz sonra sahneye, "Amerikan kartalı" getiriliyor.
Nedir Amerikan kartalı?
Şöyle anlatayım.
Bir nevi bozkurttur.
Yani Amerikan kuruluş efsanesinin sembollerinden biri.
İster istemez yine düşünüyorum.
Bizde böyle bir tören olsa,
Birileri, sahneye bir "bozkurt" çıkarmaya cüret etse...
O başkan, o başbakan geldiğine geleceğine pişman edilirdi.
Ne faşistliği bırakılırdı, ne ırkçılığı...
Çünkü bu ülkenin arkasında, tarumar edilmiş milli semboller mezarlığı vardır.

* * *

Sahnenin arkasında, Abraham Lincoln'ün heykeli.
Bir koltuğa oturmuş, mağrur gözlerle önündeki kalabalığı seyrediyor.
Her çıkan ondan bir iki cümle okuyor.
Sanki Obama değil de, o iktidara geliyor.
Kimdir Lincoln?
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından biri.
Sense, "Atatürk" diye ağzını açsan, yüzlerce sözde aydın, "Diktatör" diye bağırmaya hazır bekliyor.
Anafartalar unutulmuş, Trablus unutulmuş, Çanakkale unutulmuş, Kurtuluş Savaşı unutulmuş.
Cumhuriyet'in kuruluşu desen, zaten damgasını yemiş, geldiği yere iadesiz taahhütlü postalanmış.
Töreni seyrediyorum.
Bir millet nasıl doğar, nasıl yaşar?
Cevabı orada... O sahnede.
Ya bir millet nasıl darmadağın olur?
Cevabı bizim mahallelerde, Ortadoğu'da...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 20 Ocak 2009

17.12.08

Oh o var, ben rahatladım

NEYSE rahatladım."Genesis" döneminde çok sevdiğim, ama sonraları etnik takıntısını pek anlamadığım Peter Gabriel de "Ermenilerden özür dileme" kampanyasına katılmış.
Yani "biz Türkler" adına o da Ermenilerden özür diliyor.
Ne için? "Biz Türklerin" geçmişte Ermenilere yaptığı kötü şeyler için.
Bu kampanyaya ben de katılıp katılmamayı tartışıyordum.
Bu haberi okuyunca rahatladım.
Üzerimden büyük bir yük kalktı.
Madem o "biz Türkler" adına Ermenilerden özür diliyor.
Ben de "o İngilizler" adına Hintlilerden, Pakistanlılardan, Uzakdoğu'daki bütün eski sömürgelerin halklarından özür diliyorum.
Ne için özür diliyorum.
"O İngilizlerin" o halklara yaptığı çok kötü şeyler için.
Ermeni olayının tarihsel çözümü için formül bulundu.
Başka halklardan insanlar, başka halkların üçüncü halklara yaptığı kötü şeyler için başka halklar adına üçüncü halklardan özür diliyor.
Zaten, başka halkların parlamentoları da, bir başka halkın üçüncü halka yaptığı kötü şeyler için "tarihi yeniden yazma" veya "yazdırmama" yetkisini üzerine almaya başladı.
Bu durumda biz Türkler için mesele kalmadı.
Ermeniler için de kalmamış olması gerekir.
Artık bu sorunu vekáletname yoluyla çözme şansımız var.

* * *

İşin şakası bir yana, bazı Türk aydınlarının başlattığı "özür dileme" kampanyasını büyük bir şaka olarak görüyorum.
Hazırladıkları metin de bir harika.
Şimdi korkuyla bekliyorum, acaba kaç Türk, tarihin görüp göreceği bu en muhteşem romantik imza kampanyasına katılacak?
Bir milyon kişi mi?
Yoksa iki, üç, beş milyon mu?
Ya imza atanların sayısı, milli irade tam sayısı olan yüzde 47'ye ulaşmazsa...
Düşünün bir kere, "Milli irade katiyen özür dilemiyor..."
Rezil olduk mu sana Ermeniler karşısında.

* * *

Hazır Peter Gabriel de devreye girmişken, bence bohçada ne kadar özür meselesi varsa ortaya dökmek lazım.
Mesela, ASALA terör örgütünün katlettiği diplomatlarımız için kim özür diyecek?
Bugüne kadar ne diasporada ne Ermenistan'da bir Ermeni çıkmadığına göre, özür dileyecek üçüncü ülke vatandaşları bulmalıyız.
Ben Mick Jagger'a gidelim diyorum.
Kesin basar imzayı.
1915'te Ermeni çetelerin katlettiği Türk ve Kürtler için ise Almanya'ya gidelim diyeceğim ama, onların başında da başka özür meselesi var.
Peki Balkan Savaşı'nda, Selanik'te silah bıraktığı halde katledilen sivil Türkler?
Onlar için kim özür dileyecek?
Sizce Kanadalı biri yapar mı?
Mesela Leonard Cohen.
Yok o yapmaz, çünkü Yunanlıları çok sever, uzun yıllar bir Yunan adasında yaşadı.
Belki Asya'dan bir halk bulmak mümkün olabilir.
Sizi uyarayım.
Türk'e vuracak birini bulmak kolaydır da, katledilmiş Türkler için özür dileyecek birilerini bulmak o kadar kolay değil.

* * *

Yine de Türkler adına özür dileyecek üç beş Türk aydınının ortaya çıkması iyi bir şeydir.
Yarın dünyanın önüne çıkıp, "Bakın bizde özür dileyen var. Ama onlarda tek kişi bile yok" diyebiliriz.
Sırf bunu söyleyebilmek için, bu imza kampanyasını gönülden destekliyorum.
Ve söz, ben de İngilizlerin, Fransızların yaptıkları kötü şeyler için açılacak imza kampanyalarına Peter Gabriel kadar damardan destek vereceğim.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 17 Aralık 2008