Gezi Ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.5.18

Ya ‘hürriyet’ ya ‘istibdat’

Beş yıl önce 28 Mayıs’ta bir “şey” başladı; yaklaşık bir ay sürdü. Bir aylık dönemde resmi sayılarla yaklaşık 11 milyon insan, AKP’de temsil edilen siyasal İslamın “İstibdat” rejimine karşı İstanbul’da, ülke çapında sokakları, meydanları doldurdu.
 
Olay ve üç saptama,üç tutum
Bu “şey”e ilişkin üç saptama yapmıştım: Birincisi, “şeyi” felsefi anlamda “Olay” olarak tanımlamak, hakikatine sahiplenmek gerekir. İkincisi “Olay” kalıcı olmayan bir andır, tarihsel olarak biriciktir. Bir daha tekrarlanmaz ama katılan-izleyen birçok bireyde kalıcı izler bırakır. Üçüncüsü, “Olay”dan sonra, olaya ilişkin, toplumda üç tutum şekillenir.
Birincisi, “Olay”ın hakikatini benimser, onu evrenselleştirmek için mücadele eder. İkincisi, tepki duyar, bireylerde bıraktığı izlerisilmek için mücadeleeder. Üçüncüsü, bir şey olmamış gibi devam etmek ister.
Beş yıl sonra, geriye doğru bakınca, ikinci tutumun egemen olduğunu görüyoruz. Olay’ın hakikatine sahip çıkan, evrenselleştirmeye, toplumsal dinamik yaratmaya kararlı bir özne ortaya çıkmadı. Sol hareketin önemli bir kısmı “Gezi”de yaşanan şeyi neo-liberalizme karşı güçlü ama sıradan bir başkaldırma olarak gördü; böylece Cumhuriyet tarihinin en önemli anlarından birini yaşamış ama anlamını kaçırmış oldu.
 
Olay’ın hakikati
Olay, ülkede, “şeylerin andaki durumunu değiştirmeyi arzulayan”, bu yönde aralarındaki bölünmüşlükleri bir kenara koymaya hazır güçlü bir toplumsal dinamik olduğunu ortaya koydu. Bu “1968”deki durumu anımsatır biçimde, kapitalizme yönelik kültürel (özgürlüğe, ekolojiye, cinsel sorunlara, ırkçılığa ilişkin) ve toplumsal (baskıya ve sömürüye ilişkin) eleştirileri birleştirebilen bir dinamikti. “Gezi”, Kahire, Madrid, Wisconsin, New York, Londra gibi çeşitli kentlerde patlak veren “meydan işgal” olaylarıyla aynı “zamanı” paylaşıyordu, evrensel bir boyuta sahipti. Sosyalistler tüm bu özellikleri değerlendirecek, “Olay”ın hakikatine, insanına uygun örgütlenme, çalışma tarzı biçimleri geliştirmeyi, bir yeni başlangıç yapmayı başaramadılar.
AKP’de temsil edilen siyasal İslamın entelijansiyası (egemen sınıfı), Gezi “Olayı”nın hakikatini hemen gördü, ancak bastıramadı. Siyasal İslamın temsilcileri, yaklaşık bir ay boyunca ülkenin ve dünyanın gözleri önünde edilgen ve etkisiz kaldılar, teşhir oldular. çok korktular, bir “kolektif travma” yaşadılar.
Bu travmanın bir etkisi, siyasal İslam kendi içinde ayrışmaya, diğer etkisi de toplumsal muhalefet üzerindeki baskıları büyük bir hızla arttırmaya başlaması oldu. Bu egemen sınıf, “Pasif devrimini” ilerletmek için toplumdan aldığı rızanın sınırlarına gelip dayanmıştı. Siyasal İslamın hegemonyası artık gerilemeye başlıyordu. Bu sınıf, “rıza” alma kapasitesi geriledikçe, devleti yeniden şekillendirmekte, iktidarını konsolide etmekte daha fazla baskı ve şiddete başvurmak zorunda kalacaktı. Haziran seçimleri ve anayasa oylaması, siyasal İslamın artık toplumun yüzde 50’sinden fazlasının oyunu alamayacağını, saflarına katamayacağını kanıtladı. “Gezi Olayı”nın en büyük mirası buydu ve bu “hakikat” siyasal İslamın entelijansiyasının ruhunun derinliklerine kazınmıştı.
Bu travmanın etkileriyle, siyasal İslamın egemen sınıfı kendi içinde ayrışır, “pasif devrim çocuklarını yemeye başlarken”, iki şey oldu: Siyasal İslamın entelijansiyasının realite ile bağları tamamen koptu, “şizofren-paranoyak” bir akıl şekillendi: Artık “Gezici” umacısının yanında, her taşın altından çıkan bir “kokteyl terör”, daha sonra da FETÖ, tüm ipleri elinde tutan “üst akıl” diye bir şey vardı; şimdi, tüm dünyaya karşı kutsal davaları ile yalnızdılar. İkincisi, bu ayrışma sürecinin sarsıntıları, iktidarın daha fazla merkezileşmesine, tek adam rejimine sığınmasına yol açtı.
Siyasal İslamın AKP’de temsil edilen iktidarı, “Darbe” şeyinden sonra da Meclis’i ve yasaları bir kenara koyarak “OHAL” ile yönetmeye başladı; artık başka türlü yönetemeyeceği için...
Seçimlere giderken seçenekler de ya “Gezi”nin temsil ettiği “Hürriyet” ya da AKP rejiminin temsil ettiği “İstibdat” olarak şekillendi... Adeta başa dönmüş gibiyiz! 
 Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2018

7.7.15

Yüzde 67 hayır, yüzde 33 evet

Önceki akşam Montreux Caz Festivali'nden önce Chemical Brothers konserini dinledim...
Harika bir genç enerji...
Müthiş bir sahne tasarımı... Her şeyi unuttum...

* * *

O konserden sonra ondan daha da harika bir War on Drugs konseri...
Keyfim yerinde, Türkiye'ye ait her şeyi unutmuşum...
"O Ses"in bütün seçim kampanyası boyunca kulağıma bıraktığı ne kadar ağır yük varsa, hepsi silinmiş...
İşte o sırada Tansu'nun WhatsApp mesajları yağmaya başlıyor...

* * *

Anlıyorum ki, Yunanistan'da referandum sonuçları belli olmaya başlamış ve...
Tansu kazanmış...
Kazanmış ve evin içini Sintagma Meydanı'na çevirmiş...
Facebook grubu, Whats-App arkadaşları, Instagram hesabı yıkılıyor...
Bense bambaşka bir havadayım ve durmadan konserden fotoğraf gönderiyorum...
Tansu'nun umurunda değil...
O elinde "Oxi" pankartı, refarandum sonucunu kutluyor...
Ben ona War on Drugs konser fotoğrafı gönderiyorum, onun cevabı ise mutluluk gülücükleri atan bir Çipras fotoğrafı oluyor...
Altında da iki kelime:
"N'aber Ert'im..."
Ben "Yes'çiyim" ya...
Bana nanik yapıyor...

* * *

Pazar gecesini kazasız belasız atlatıp, konserin kulağımda bıraktığı harika sesle yatağa giriyorum.
Kafamdaki tek soru ise şu:
"Yunanlar hayır deyince, Beyaz Türkler neden bu kadar sevindi..."Kafam o kadar iyi ki, cevabını 24 saat erteliyorum...
Asıl felaketin ertesi sabah geleceği aklımın ucundan bile geçmiyor.
Güzel bir uyku çekiyorum...


Yunanlar 'Hayır' deyince Tansu niye bu kadar sevindi
İTİRAF edeyim, yine de kendim arandım...
Sabah uyanır uyanmaz Tansu'yu arayıp, şu affedilmez soruyu sordum:
"Yunanlar hayır dedi, Türkler niye bu kadar seviniyor..."İntikam için bu soruyu bekliyormuş ve her zamanki gibi lafını gediğe tam 12'den koydu:
"Sen zaten bir halkın haysiyeti nedir zerre kadar anlamazsın..."

* * *

"Ama" diyecek oluyorum...
O an aklıma geliyor...
Tansu kendinden emin olduğu zaman, araya girmek, hele hele "Ama" kelimesinin arkasına sığınmaya kalkmak, yapılacak son hareketti.
Son defasında kafama ağır bir ütü fırlatmış, üstelik arkadaşlarım da onu haklı bulmuştu.
Yani beni sadece Allah korumuştu...

* * *

Cevabı şu oldu:
"Yunan halkı, Avrupalıların onları aşağılamasına, yukarıdan bakmasına, zorla bir şeyler empoze ettirmeye kalkmasına hayır dedi..."Ekledi:
"Bu sonuç, sosyal devlet anlayışının, vicdansız kapitalist Avrupa'ya kesin dönüş yapmasıdır..."

* * *

O an anladım ki Tansu yeni bir "Gezi ruhu" yakalamış.
Yanılmamışım, biraz sonra nasıl olduysa lafı Erdoğan'a ve onun bizleri aşağılamasına, hakaret etmesine getirdi.
Ah şu sersem kafam, kendimi tutamayıp "Ama Tansu, Yunanlar orada Erdoğan'a hayır demediler ki" demeye kalktım...
Ne aptalca, ne zavallı bir bahaneymiş...
Cevabını buraya yazamayacağım cümlelerle aldım.

* * *

Dün itibariyle, bizim evdeki durum şöyle...
Ben Yunanistan referandumunda, "Evet" oyu kullandım, Tansu ise "Hayır..."

* * *

Durum yüzde 50 yüzde 50 diyeceksiniz ama hiç öyle değil...
Biraz geç saatte, aile Whats-App grubundan gelen genç oylar, bütün dengeleri altüst ediyor.
Gülümsün de annesinin yanında oy kullanınca, bizim evdeki referandum şöyle sonuçlanıyor:
Hayır: Yüzde 67...
Evet: Yüzde 33...

Anlayacağınız, bizim evde "haysiyet" yüzde 67 gibi ezici bir çoğunlukla iktidara geldi.

* * *

Her zamanki gibi, alttan almak ve yaranmak için, Cemal Süreya'nın harika dizelerine sığınıyorum:

"Onursuzunum senin
Daha neyin olayım..."


Tabii ki yalakalığım sökmüyor... Cevabı şu son darbe cümlesiyle geliyor:
"Bir de utanmadan, 'Türkiye'de bir askeri veya sivil darbe daha olursa, sığınacağım yer Yunanistan' diye yazdın ve o ülke haysiyeti için oy kullandı, sen orada kafa yapıyorsun... "
"Tansu, bu 'hayır' kararından sonra Yunan ekonomisi daha da dibe gider biz de orada ucuza bir ev alır yerleşiriz" diyorum.
Telefonda işittiğim son söz şu oluyor:
"Haysiyetsiz adam..."

* * *

Allah'tan, akşamki Lady Gaga, Tony Bennett konserine girerken, Yunanistan'daki referandum hezimetimi tamamen kafamdan atmıştım...
Unutkanlık bazen Allah vergisi güzel bir özelliktir...
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 07.07.2015 Salı