Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.2.18

Cumhuriyet'in diktiği ağaçlar bir bir sökülüyor... İşte Türk şekeri

14 şeker fabrikası satılıyor da önü ve arkasını biliyor muyuz?
TRT’nin eski yapımcısı ve yazar Nazmi Kal, Cumhuriyet’in kuruluşundan yalnız üç yıl sonra ülkemizin ilk şekerinin üretildiği fabrikanın çok kısa bir öyküsünü ‘Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar’ kitabından aktarıyor.
“Cumhuriyet kurulduğunda çayımıza atacak bir topak şekerimiz yoktu. Çayı üzümle içerdik. Cumhuriyet’in ilk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atılmasına rağmen Cumhuriyet’in ilk şekeri Alpullu’da üretildi. Montaj 11 ayda bitirildi ve 26.11.1926’da işletmeye açıldı, ilk Türk şekeri
üretildi.”
28.11.1926’de Ulus gazetesi yazar ve milletvekili Ahmet Ağaoğlu o günü şöyle anlatır:
 “İşte 30 bin dönümlük geniş bir ovada muazzam bir anıt. Bacalarını semaya kadar yükseltmiş, bölgeye can vermiştir. Kayışlar sürünüyor, çarklar dolaşıyor, makineler inliyor, yüzlerce küp hareket ediyor. İşte Türk şekeri. Herkes oraya koşuyor, bir çimlemik alıyor ağzına koyuyor. Ah ne tatlı şeker, herkesin yüzünde bir sevinç, kalbinde heyecan. Bu Türk’ün, Trakya’nın şekeri.”
Hülya ve evham deyip geçmeyiniz. Hülyasız milletler cansız kapılardır. İstiklal Savaşı da, Ankara-Samsun şimendiferi de, şeker fabrikası da bir hülya idi.
Bütün bu hülyalar hakikat olmuştur. Gazi’nin dehası ve yüksek iradesi bize rehberken başarılamayacak bir iş kalmayacaktır.”

Eski köylü, yeni sanayi işçisi Emrullah Beydeli’yi (1913) dinleyelim:
 “Fabrikaya girende 15’inde idim ama pelvandım ha nah bilekler büle büle. Gazi demiş kalkınacak memleket. Kuruldu ya fabrika mektepse mektep geldi, ziraatsa ziraatin hasını öğrendik. Benim babam ilk pancar dikenlerdendir. Macar ürgetti bize. Tarla işte büle büle sulanacak, büle büle dikilecek...
Fabrika Trakya düzünde yalnız iş değildir, ilimdir be yav ilim. Fabrikanın mektebi vardı. Paraysa girdi köylünün cebine. Miskin otururduk kahvede sekiz ay. Olduk burada işçi. Değil öyle ırgat, rençper, sanayi işçisi olduk be yav. A be elektrik gördük biz Alpullu’da... Hafta sonu gittim köye dedim babama ‘Görmüşüm cenneti koca ova kesmiştir ışığa’. Bir gün de anamı götürdüm. Gördü anam elektriği şaşırdı zavallı.”


500 DÖNÜM ARAZİSİ VAR
500 dönüm arazisi bulunan Türkiye’nin ilk şeker fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın, Emin Halebak’ın (Lüleburgaz) gerekirse fabrikayı alabileceğini duyurmasından sonra Hasan Akgün’ün (Büyükçekmece) çağrısı üzerine ve Trakya Belediyeler Birliği ve Tekirdağ Belediye Başkanı Kadir Albayrak’ın daveti üzerine, Trakya’daki tüm CHP’li belediye başkanları Tekirdağ’da bir araya geldi. Kadir Albayrak (Tekirdağ), Emin Halebak (Lüleburgaz), Fehmi Altayoğlu (Hayrabolu), Saim Kırcı (Alpullu) ve Enis İşbilen’den (Uzunköprü) oluşan bir komisyon kuruldu. Belediye başkanları, Alpullu’ya talip olacaklarını ortak bir deklarasyonla ilan ettiler. Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak’ın da katıldığı toplantıda Hasan Akgün (Büyükçekmece), Türkiye’nin ilk şeker üreten fabrikası olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesinin hukuki yollarla engellenmesini, engellenemezse Trakya halkı adına fabrikayı Trakya Belediyeler Birliği’nin (TBB) üstlenmesi kararı aldığını duyurdu.

Başkan Akgün “Fabrikada pancar şekeri üretimine devam edilmesini istiyoruz, ayrıca fabrika kampusu içinde bulunan tarihi mekânların da açık hava müzesi biçiminde korunması kararlılığındayız” dedi.
 Yalçın Bayer, Hürriyet, 28 Şubat 2018

1.11.17

Yeni başlayanlar için Atatürkçülük

KİMLER kimler gördük son yıllarda. Ne tuhaf tipler, ne komedi karakterleri, ne zavallılar...
Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve fikirlerine rüzgârlar öyle estiği için uzak görünmeyi tercih edenler, ismini hiç veya tam olarak telaffuz etmemeye azami özen gösterenler, yokmuş, öyle biri hiç olmamış gibi davranmaya çalışanlar, aleyhinde konuşanlar, ailesine çamur atanlar, tarihi çarpıtanlar, iftiracılar, hatta utanmadan küfür ve hakaret edenler...
Öfkelendik filan ama, bunların önünde sonunda rezil, acınası durumlara düşeceği, Türkiye Cumhuriyeti bünyesinin, milletin bunları kabul etmeyeceği de belliydi.
Bak n’oldu? Yine dağ taş Atatürk. Sokaklar, caddeler, meydanlar, kahveler, okullar, hatta konserler, tiyatrolar, törenler, eğlence yerleri, sosyal medya önlenemez şekilde, gittikçe yükselen seslerle Atatürk.
Konu halk açısından gayet net, hep netti. Ama bir de medyadan takip ettiğim, Atatürk’ü yeni keşfeden figürler, kanaat önderleri, gazeteciler var.
Siyaset de son günlerde daha sık Atatürk demeye başladı, Allah’ım bu bir rüya mı? Fevkalade, bravo, işte böyle.
Ama tabii sadece Atatürk demekle de olmaz. Ne demişti ülkenin kurucu lideri? “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir...”
Bazıları geç anlar. Onun için vatana, millete bir hizmet olarak, yeni başlayanlar için bir Atatürk’ü anlama, daha yakından tanıma rehberi yaptım. Kendisinin meşhur bazı sözleri ve altlarında bu sözlerin acizane şahsıma ait açıklamaları var. Zira Atatürkçülük sadece lafla olmaz, aramıza yeni katılanların fikirleri de anlayıp, ona göre hareket etmesi lazım, değil mi efendim?

- “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”
Yazar burada “Bizim ezberci, baskı altında, soru sormayan, ezik, biatçı nesillere değil, tam tersine, özgür, araştıran, bilim yapan bireylere ihtiyacımız var” diyor.

- “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!”
Lider burada “Miskin miskin oturmayın, torpil istemeyin, güçlüye yandaşlıkla bir yere gelmeyi ümit etmeyin, çalışın, bileğinizin hakkıyla başarın ve bunu yapanların yükseleceği bir sistem kurun kardeşim” demek istiyor.

- “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin?”
Kendisi burada kadın-erkek eşitliğini, aynı zamanda fırsat eşitliğini anlatıyor. “Kadın şunu yapmaz, bunu yapmaz, yeri şurasıdır, burasıdır” deyip “Çünkü onun tabiatı farklıdır” diye kulp bulanlara kapak takıyor!

- “İstiklal, istikbal, hürriyet, her şey adaletle kaimdir!”
“Bağımsızlık” diyor, “gelecek” diyor, “özgürlük” diyor, “ancak adalet olursa ayakta kalır, yoksa hepsi tuzla buz olur” diyor! Daha ne desin artık.

- “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
Paşa burada “Yeni bir nesil tasarlarken bilim, teknoloji ve sanat öncelenmezse, geri kalırsınız”ı anlatmaya çalışıyor.

- “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
E bunu açıklamaya gerek yok, anladınız siz onu!

Atatürkçülüğü herkese tavsiye ederiz. Atatürk ferahlatır, özgürleştirir, beyni dinç, zekâyı aydınlık tutar, tembelliğe, miskinliğe, taassuba, yalancı şeyhlere-dervişlere, kiraya verilmiş akıllara karşı panzehirdir.
Israrla isteyiniz! 
 Gülse Birsel, Hürriyet, 1.Kasım 2017

19.5.17

19 Mayıs

12.11.15

10 Kasım’ı anlamak için 11 Kasım’a bakmak lazım


11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

*

Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

*

15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.

*

Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

*

8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

*

9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

*

Demem o ki…

*

Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.

*

Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.

*

Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

*

Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı ama, şüphesiz en kıymetlisi… Anıtkabir ona emanet edildi. Anıtkabir inşaatında, kontrol şefi olarak 10 sene çalıştı. Mesleki başarısının yanısıra, sporcu kişiliğiyle tanınıyordu. Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım.

*
(Atatürk’e kefere diyen siyasal dinci bıyıklı herifleri, utanmadan, kadın kontenjanından CHP’nin tepesine monte eden guguk kuşları da iyi okusun…)
 

*

Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır.

*

Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi, budur.
Yılmaz Özdil, Sözcü, 11 Kasım 2015

16.11.12

AKP'nin son tezgahı


Sevgili okuyucularım, anayasa yeniden değişecek ve daha “Demokratik (!)” olacak ya… Bunun için Meclis’te bir komisyon kurdular. Özellikle üç partinin, AKP, CHP ve MHP’nin temsil edildiği bu komisyona her parti önerilerini getiriyor.

Sonuçta elbette AKP’nin dediği olacak ve karşımıza yeni bir AKP anayasası
çıkacak. Şimdi konu milletvekili yeminini yeniden yazmaya gelmiş. Önce anayasada yer alan bugünkü yemin metnini okuyalım:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına (devrimlerine) bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan (bağlılıktan)
ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
* * *
Bu iktidar partisinin Atatürk düşmanlığı ve “Türk” sözcüğüne olan alerjisi öyle bir boyuta geldi ki, yeni anayasada yer alacak yemin metninden bile bu kavramları ayıklamaya
kalkışıyorlar.
Bölücü ve Kürtçü BDP bu konuda elbette AKP’nin yanında yer alacaktır da, CHP ve MHP’nin ne yapacağını merakla bekleyeceğiz!
AKP’nin önerdiği yemin metni aynen şöyle:
“İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma, devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma MUKADDESATIM ve şerefim üzerine yemin ederim.”
* * *
Şimdi, anayasa üzerinde tezgahlanmak istenen AKP oyununun milletvekili yemini ile ilgili bölümünü biraz irdeleyelim:
- “Devletin varlığı” çıkarılıyor.
- “Vatanın ve milletin BÖLÜNMEZ bütünlüğü” çıkarılıyor, “Ülkenin bütünlüğü” getiriliyor. “Bölünmezlik” yok!
- “Laik Cumhuriyet, Atatürk ilke ve inkılapları” çıkarılıyor.
- “Büyük Türk milleti” ifadesi de çıkarılıyor. Böylece bunların hiç hoşlanmadığı “Türk” sözcüğü kendi beyinciklerinde iptal edilmiş oluyor.
- Bugünkü yemin metninin sonunda yer alan “Namusum ve şerefim üzerine andiçerim” ifadesinde “Namus” kaldırılıyor, onun yerini dinsel bir sözcük olan “Mukaddesat” alıyor.
(Mukaddesat: Mübarek, kutsal şeyler. Kur’an gibi kutsal kitaplar.)
Yani bu AKP önerileri kabul edildiği takdirde, milletvekilleri dini bir yemin etmiş olacaklar.
* * *
AKP’nin yeni anayasa oyunundan küçük bir örnek verdim. Bu örnek sadece yemin metninden. Ötesini siz düşünün.
Atatürk ve laik Cumhuriyet düşmanlığını hayata bu anayasa ile geçirmeye teşebbüs edecekler.
Şeriat yemininde, ülkenin bölünmezliğinde, BDP’nin de evet demesiyle aynı utanç verici
durumlara tanık olacağız.
CHP uyuma, MHP uyuma, Türk milleti uyuma!
Sahtekarlığın böylesi!..

Emin ÇÖLAŞAN- SÖZCÜ 16.11.2012

13.11.12

Size selamları var



10 Kasım törenlerinde...

Askeri cezaevindeydim.

Açık görüşte.

*

İsmet Çınkı, Sami Yüksel, Cüneyt Küsmez, Can Bolat, Bülent Olcay, Ender Kahya, Fahri Yavuz Uras, Gürsel Çaypınar, Derya Günergin, Berker Emre Tok, Ali Yasin Türker, Baybars Küçükatay, Levent Kerim Uça, Cem Okyay, Hasan Özyurt, Önder Çelebi, Erdinç Altıner ve aileleriyle birlikteydim.

*

Ortak özellikleri...
Hepsi kurmay albay.
Hepsi sınıfının birincisi.
Hepsi generallik bekliyordu.
Hepsi içerde!

*

Komodor var aralarında, amiral yetkilerine sahip filo komutanı yani... Donanmanın gözbebeği Oruçreis ve Gelibolu fırkateynleri nasıl yüzüyor bilmiyorum, çünkü, şu anki komutanları hapiste. Yıldırım, Gökova, Yavuz, Gemlik, Gediz, Salihreis fırkateynlerinin eski komutanları da orda... Hepiniz fırkateyn mi kullanıyorsunuz birader dedim, biri denizaltı komutanı çıktı. Bordo bereli var. Pilot var.

*

Pilot albay’ı bir başka albay pilot’la birlikte, İMKB’yi basmakla suçlayıp, içeri tıkmışlar. Bu pilot, burda. Öbürü nerde? THY’de uçuyor iyi mi... Sanırım, Atatürkçüysen buraya konuyorsun, badem’sen pırrr.

*

Roma ataşesi orda.
Bir diğer “ortak özellik”leri bu... Paris’te, Atina’da, Kabil’de, Yeni Delhi’de, İslamabad’ta “ataşe” olarak görev yapmışlar. ABD, Fransa, Almanya, İspanya, 50’den fazla ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmişler.

*

Girit adasında, NATO merkezinde görevli olanı mesela... Gel demişler, Beşiktaş’taki savcılığa gelmiş, tam geldiği gün, 13 şehit var, akşama kadar beklemiş, işimiz başımızdan aşkın, sen en iyisi Girit’e geri dön, sonra çağırırız demişler, peki demiş, Girit’e geri dönmüş, sonra gene çağırmışlar, gene gelmiş... Bizzat savcılık tarafından yurtdışına gitmesine izin verilen albayı “kaçma şüphesi”yle tutuklamışlar!

*

Kimisi Aden Körfezi’nden gelmiş tutuklanmak için, kimisi Hint Okyanusu’ndan... Gemisinin kasasında nakit üç milyon dolar varken, Libya’dan gelip, kaçma şüphesiyle tutuklanan var. Tutuklanacağı belli olmasına rağmen, “Birleşmiş Milletler görevini aksatma, tamamla, ondan sonra teslim ol” emri üzerine, kasasında 1.5 trilyon lirayla, 15 yurtdışı liman ziyareti yapan, sonra gelip teslim olan var.

*

Yunanistan’da görevli bulunan, daha bi enteresan... Hükümeti devirmek kastıyla, şu şu tarihte, Aksaz’da görevli bi tuğgenerali takip etmekle suçlanıyor. Şu şu denilen tarih, Kasım 2002’den önce... Yıkmaya teşebbüs ettiği hükümet henüz kurulmamış! Bu işlerden pek anlamam ama, yıkmak için önce bi hükümetin kurulması gerekmiyor mu? Tuğgenerali şu şu tarihte Aksaz’da takip ettiği iddia ediliyor, halbuki, o tarihten üç ay önce Gölcük’e tayin olmuş, taşınmış, arada hem üç ay, hem 700 kilometre var! Bitmedi... Şu şu denilen tarihlerde, bırak Aksaz’ı Gölcük’ü filan, gemisiyle beraber Yunanistan’ın Suda Limanı’nda! Üstelik, adının geçtiği bilgisayar diski’nin sahte olduğu, çok sonradan oluşturulduğu, üniversite bilirkişisi tarafından resmen tespit ediliyor. Gemi jurnallerini, raporları, şahitleri, fotoğrafları kanıt olarak mahkemeye sunuyor, hâkim “hımm, peki” diyor. 16 seneyi yapıştırıyor!

*

Ben hayatımda bu kadar onurlu, bu kadar çelik iradeli adamları birarada hiç görmedim. Gülümseyerek konuşuyorlar. Yazayım çizeyim, hiçbir beklentileri yok. Sadece eşleri ve çocukları için endişe ediyorlar. Aile fertlerinin telefondaki ses tınıları onlar için her şeyden önemli... Canlarını sıkkın, morallerini bozuk hissederlerse, 16 seneden ağır geliyor. Bazıları sohbet sırasında izin isteyip, yan taraftaki sahada, ziyarete gelen çocuklarıyla basketbol oynadı. Kızlarının, oğullarının bir anlık kahkahası, onlar için dünyaya bedel... Maalesef, bazılarının isimlerini özellikle vermedim. Çünkü, bazılarının 85-90 yaşındaki ana-babalarının haberi bile yok. Eşleriyle konuşma vakitlerinden vazgeçip, telefon haklarını mecburen ana-babalarına ayırıyorlar, yurtdışında görevdeyim diyorlar.

*

Bir kez daha görüyorum ki...
Sınıflarında birinci, kariyerlerinin zirvesindeki bu pırıl pırıl adamları, nizami rekabetle geçmeleri, komuta kademesindeki ilerleyişlerini durdurmaları “normal şartlar”da asla ve asla mümkün değil... Tek yol var. Önce içeri tıkmak, sonra silahlı kuvvetlerden atmak. Başka yolu yok.

*

Ve astsubaylar...

*

Tuncay Küçük, Cafer Uyar, Bülent Akalın, Canatan Turgut, Murat Dülek, Kenan Yüce... Denizci astsubaylar. Onlar da orda yatıyor. Onlarla da görüştüm. “Bize cüzzamlı muamelesi yapmayan herkese minnettarız” diyorlar. Hepsi çoluk çocuk sahibi. Kimisinin kızı üniversitede okuyor, kimisinin oğlu otistik... “Aklım hep onda” diyor, “Hayatı öğrenip, anlamaya çalışıyor, gerçi, öğrenip anlasa da, bu hayatın ne işe yarayacağını bilmiyorum ama, yine de çabalıyor işte” diyor!
Bir tanesi ise, ömrümün sonuna kadar unutamayacağım şu benzetmeyi yapıyor: “Son günlerde kimliği merakla aranan bahtsız bedevi var ya... Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki 96 bin astsubayın arasından seçilen bizleriz o bahtsız bedevi!”

*

10 Kasım sabahı...
Kıdem sırasına göre dizilip, tören yaptılar, Atatürk’ü andılar. Sonra, açık görüşe çıktılar, bi çadırın içinde aileleriyle kucaklaştılar. Tek tek tanıştık. İlk sordukları soru, helikopterdeki 17 şehitti. Kimlerdi, nasıl olmuştu, nereliydiler filan... Gazeteciyim ya, hadiseyi bütün detaylarıyla anlattım.
“Bilmiyorum” dedim!

*

İki saat kadar sohbet ettik.
Belki öyle zannedebilirsiniz ama, mahkeme konuşmadık. Konuşmuyorlar. Yukarda anlattığım “hukuki vaziyet”i, internetten, yayınlanmış haberlerden derledim.
Çünkü, sadece, “Ömrümüzü vatana verdik, helali hoş olsun, suç işlemedik, suça karışmadık, bu komplonun neden kurulduğunu da tahmin ediyoruz, gerekçeli kararı bekliyoruz” diyorlar. Hepsi o.

*

Çocuklarımızdan, büyüdüğümüz şehirlerden, okul maceralarımızdan bahsettik, sağlık durumlarını konuştuk; bir tanesi beyin ameliyatı olmuş, öylesine sakin anlatıyor, sanırsın bademcik ameliyatı oldu. Denizci subayla evlenip, Gölcük’e yerleşen ve eşi hapse atılan Koreli gelin’den sözettik, ki, yazsam film olur.

*

Prosedürü bilmediğim için, öküz gibi, eli boş gittim. Çay ikram ettiler. “Boyoz bulamadık, kusura bakma” dediler. Baybars albay’ın beş yaşındaki kızı Beray geldi, piti piti yaklaştı, “Size İzmir’in dağlarında çiçekler açar’ı söyleyeyim mi” dedi, 10 Kasım için, babasına sürpriz için ezberlemiş, baştan sona söyledi, alkışladık. Bu kadar gurur duyarken, bu kadar utandığımı hiç hatırlamıyorum.

*

Neticede süre doldu.
Uğurlarken, Milgem projesiyle inşa edilen, ilk Türk savaş gemisi “Heybeliada”nın şapkasını hediye ettiler bana, hatıra olarak... Ayrıldık. Tel örgülerin arkasından el salladılar.
Hepinize selamları var.
 
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 13.11. 2012

12.11.12

Ankara’nın taşı

BİLİMSEL araştırmacı (CNRS-Paris) Halûk Tarcan, 74. ölüm yıldönümünde Atatürk’e bir armağan göndermiş. İlginç yazı şöyle başlıyor:

“Atam sen, ‘Biz Türkler Orta Asya’daki büyük bir iç denizin kenarında doğduk, o bizim anayurdumuzdur. Sonra o denizin kurumasıyla dünyanın dört bucağına dağıldık’ dedin... Senin kuşağın Türk tarihini böyle öğrendi; bunu sen bulmuştun. Araştırsınlar diye Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’ni kurdun.
Ama 10 Kasım 1938, dokuzu altı geçe o denizi kuruttular, ‘dünyayı Türk yaptı’ dediler...
Sana inanmadılar... Batı’ya Türk tarihini öğrensinler diye gönderdiklerin sana ihanet ettiler. Türkçe bilmeyenlerin yazdıklarına biat ettiler, üstüne tüy kondurmadılar.”
Fakat bir Uygurlu çıkıyor ve 'Orada beş iç deniz vardı' diyerek bunları sayıyor: “Uçuğıltır köl, Om-Oğ, Obıl uçı, Uçuğuy köl, Oğ-Ur...'
“Ama Uygurlu’ya inanmadılar”
  diyerek Atatürk’e seslenişini şöyle sürdürüyor:

“Sen ‘Orta Asya anavatan, Anadolu ikinci vatan, Girit üçüncü vatandır’ dedin... Dinlemediler bile! Batılı bunu kabul etmez, Batı doğru söyler, söylediği doğrudur... Bize, Batı’nın ‘okeyi’ gerektir dediler!
Uygurlu, ‘Orta Asya’da kaya resimleri, yazı var, atalarımız yazıyı buldu’ dedi... Ve yazıları okudu. Alay ettiler. Ama tersini ispat edemediler. Çünkü Türkçe bilmiyorlardı!
- Anadolu’da kaya resmi, yazı var, dedi. Bunlar M.Ö. on üç bini gösteriyor, atalarımız Doğu Anadolu’ya bu tarihte ayak bastı dedi. Yazıları okudu. Sinirlendiler, hayaldır bu; biz, Anadolu’ya 1071’de geldik Batı öyle söylüyor, dediler.
Okunamayan Girit yazısını okudu. ‘Atalarımız yazmışlardı’ dedi, aynı adam. Senin gerçeği keşfetmiş olduğunu ispat etti. Hiç renk vermediler. Derken, Ankara’nın Güdül Salihli Köyü’nden Cemil Söylemezoğlu haykırdı:
- Heyyyy... Güdüllüler uyanın. Biz Anadolu’da beş bin yıldan beri varız.
Bunu Servet Somuncuoğlu duydu, ekip kurdu, gittiler, gördüler; kaya resimleri ve yazıları keşfettiler... Tam beş bin kaya resmi ve yazı... Ama, atalarımızın Türkçelerini bilmediklerinden okuyamadılar...
Okuyana –Batılı olmadığı için– başvurmadılar. Bir Göktürk yazısı tutturmuşlar gidiyorlar... Harfler Orhun’daki yazıların ayni imiş... Orhun öncesini bilmediklerinden orada kaldılar. Daha çok bekleyecekler. Çünkü, damgaları harf sandılar. A, B diye okudular, AT, ÖK diye okuyacaklarına... Orhun’dan önce, Açıktaş, Uluğ-kem, Işub-Oq, Uw-On, Etrüsk, İskit yazılarının varlığına sırtlarını dönmüşler... En son yazı, Orhun’a takılıp kalmışlar, onu ilk sanıyorlar.
Fakat, Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim. Nihayet, Türk tarihinin yeniden yazılması gerektiğini kabul ettiler. Yıl 2011... Biz bunu 1988’de söylemiştik.
Atam, sen ne diyordun, 'Biz Anadolu’da en aşağı beş bin yıl önce varız.' Yıl 1930 idi. Bunu arasınlar diye Türk Tarih Tetkik Cemiyeti kurulmuştu. Ama o cemiyet, Türk Tarih Kurumu, sana inanmadı... Türkçe bilmeyen, nalıncı keseri Batılının kalem aldığı tarihi kabul etti. Batının kalemi, Türk tarihini değil, Batı çıkarları tarihini yazdı. 1071’i kabul ettirdi. Sen ne diyordun, ‘behemahal (zaman kaybetmeden) Türk tarihi yazılmalıdır. Biz beş bin yıldır Anadolu’dayız’. Artık ok yaydan çıkmıştır, ‘Türk gerçeği’ ortadadır. Rahat uyu artık, Türklüğünü inkâr edenler seni rahat bırakırlarsa?...
(Ankara Güdül’deki kaya resmi ve yazıt, Sermet Somuncuoğlu’nun Damgaların Göçü  kitabında görülebilir.)
Yalçın Bayer, Hürriyet, 11 Kasım 2012

11.11.12

Dünkü muhteşem olay


Sevgili okuyucularım,
dünyanın hiçbir yerinde
olmayacak bir olaya dün bir kez daha tanık olduk.
Aradan tam 74 yıl geçmişti.
Buna karşın, bir millet
Atatürk’ü anıyordu.
Sokaklarda, parklarda,
kapalı alanlarda, denizlerde ve aklınıza gelen her yerde.
Ama özellikle de Anıtkabir’de.
Dün Ankara’da hava soğuktu, bardaktan boşanırcasına acayip bir yağmur yağıyordu. Saat 10.30 dolaylarında ben de Anıtkabir’e gittim. İnsanlar akın akın geliyordu. Ellerinde Türk Bayrakları, Atatürk posterleriyle…
Atatürkçü Düşünce Derneği binlerce kişiyle yürüyordu. Türkiye Gençlik Birliği
Tandoğan Meydanı’nı
doldurmuştu. Milletimiz her yerde coşmuştu.
Akdeniz Caddesi tarafından avlunun kenarına binbir güçlükle,
tanıyanların yol vermesiyle
ulaşabildim. Ancak daha fazla
ilerleyip avluya giremedim.
Avluda ve çevrede ben diyeyim en az bir milyon, siz deyin iki milyon kişi vardı. Turnikeler kapatılmıştı çünkü bunca insanı saymak mümkün değildi.
Ankara’nın Anıtkabir’e çıkan bütün ana caddeleri tıklım tıklım doluydu. İnsanlar yürüyor,
sloganlarla o büyük adama bir kez daha alkış tutuyordu.
Ancak işin garip bir yanı vardı.
Atatürk‘ün mozelesini -her
nedense (!)- açmamışlardı. O büyük kitlelerin Atatürk‘ün önünden geçip saygı duruşunda bulunmasını, belki bir dua okumasını herhalde istemiyorlardı.
Sonra öğrendim, bu konuda tepkiler yoğunlaşınca ve protesto sloganları atılınca açmak zorunda kalmışlar.
* * * * *
Ankara’da yaşadığım için
Anıtkabir’den söz ediyorum. Oysa dün Türkiye’nin -Doğu ve Güneydoğu hariç- her yerinde Atatürk anıldı.
İstanbul, İzmir, Antalya ve daha nice il ve ilçelerimizde görkemli gösteriler düzenlendi.
İnsanlar, Atatürk anıtlarına çiçek bırakmanın bile
hükümetin iznine bağlandığı bu rezalet sonrasında
korkmadan yürüdü.
Yerleşim birimlerinde saat 9’u 5 geçe sirenler çalındığında,
caddelerdeki ve sokaklardaki saygı duruşları inanılmazdı.
Hem mutluluktan ağlatıcı, hem de çok sevindirici bir tabloydu.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay yok. Bir insan ölecek, ardından 74 yıl geçecek ve kitleler onu böylesine saygı ve sevgiyle anacak!.. Olacak şey değildir.
* * * * *
Size bir şey söyleyeyim, dünkü 10 Kasım coşkusuna katılan
kalabalık, hiç abartmıyorum, 29 Ekim günü Ulus Meydanı’ndaki Cumhuriyet mitingine
katılanlardan çok daha fazlaydı.
Bu sayıyı bilmek, tahmin etmek mümkün değil.
Sadece “Milyonlar” demek mümkün ama kaç milyon
olduğunu kestirmek imkansız.
Kadın, erkek, genç, yaşlı,
engelli, her kesimden yurtsever insanlarımız.
Gökten boşalan yağmurun
altında ıslanan, ellerinde Türk Bayrakları ve Atatürk posterleriyle haykıran büyük kitleler…
Neyse ki hükümet bu kez akıllıca davranmış, 10 Kasım kutlamalarını da Cumhuriyet mitingi gibi yasak etmeye kalkışmamıştı.
Yasaklamaya gücü yetmezdi.
Dikkat ederseniz burada “10 Kasım kutlamaları” diyorum ve bunu bilerek söylüyorum… Çünkü gerçekten de, Türkiye’de 10 Kasım, artık bir “Kutlama” olarak algılanmaktadır.
Ne mutlu bize ki, başımıza en zor zamanımızda böyle bir Adam gelmiş, bize bağımsızlığımızı,
özgürlüğümüzü kazandırmıştır…
Ona teşekkür borçluyuz ve
milletçe teşekkür ediyoruz.
Bunu adına ancak “Kutlama” denir.
* * * * *
Sevgili okuyucularım, bunları yazarken akla hemen bir soru
geliyor!
Tayyip dün neredeydi?
Sınavdan kaçan çocuklar gibi, Tayyip ortadan kaybolmuştu! Programda yoktu!
Daha doğrusu, nerede olduğu biliniyordu ama kendi kafasına göre küçük ve önemsiz bir zamanlama değişikliği yapmış, 10 Kasım günü Ankara’da olup Atatürk’ün huzurunda saygı duruşunda bulunmaktan yırtmıştı.
Beyefendi aile boyu Endonezya gezisindeydi!
Daha önce açıklanan programına göre dün Ankara’da olacak ve Anıtkabir’deki “Protokol görevine” katılacaktı.
Fakat son anda küçük bir
değişiklik yaptı.
Endonezya’da Brunei Sultanı ile karşılaşmış…
Ve kendisini bir günlüğüne oraya davet ettirmiş…
Dolayısıyla programı değişmiş, Türkiye’ye bugün gelecekmiş!
Gelse de olur, gelmese de!
* * * * *
“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok!”
“10 Kasım’da yaygara
kopartıldı!”
Bu sözlerin kime ait olduğunu herhalde tahmin ettiniz.
Evet, doğru bildiniz…
Tayyip’e ait!
Dün herhalde Brunei Sultanı ile halvet olurken, kendisini “Sap gibi ayakta durmaktan”
kurtarmış oldu.
Şu sözler de aynı sahsın
ağzından çıkmıştır ve tamamı
belgelidir:
“Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm veya başkaca
herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizm’in
kendisini yeniden üretmesi söz konusu değildir…”
“En üst belirleyici İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir…”
“Türkiye Türklerindir gibi tezler yanlıştır. Şu anda
Türkiye’de 27 etnik grup var. Bunların varlıklarının tanınması gerekir.”
Tayyip dediğiniz işte budur ve bu kafa şimdi Türkiye’yi
yönetmektedir.
Tanınması gerektiğini söylediği o etnik gruplardan birinin marifetlerini hep birlikte görüyoruz. Dün düşen helikopterde onların yüzünden 17 şehit verdik.
Tayyip bu laflarının altında ezilecektir.
* * * * *
Tayyip’in ikiz kardeşi olan Bay Abdullah Gül bir süredir “İyi polis” rolüne soyunmuş durumda! Birkaç yıl sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı, ya da Başkanlık seçiminde o da Tayyip‘le birlikte adaylığa soyundu.
Şimdi o yüzden aralarına kara kedi girdi, bazen ters
düşüyorlar, birbirlerini fırsat
buldukça iğneleyip gagalıyorlar.
Siz onun iyi polis rolüne kulak vermeyin.
Tayyip ne ise, Bay Abdullah Gül de odur.
Dün 10 Kasım nedeniyle bir mesaj yayınlaması gerekiyordu ve yayınladı! Atatürk’ten
övgüyle söz ediyordu!
Oysa şu sözler yine belgelidir ve ona aittir:
“Ne mutlu Türküm diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye İLKEL bir hale dönmüştür…”
“Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘Önce Vatan’ yazdığını… Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir…”
* * * * *
Türk milleti artık uyanıyor. Bir sürü ev baskını, tutuklama,
açılan nice davalar, verilen hapis cezalarıyla milletin üzerine
salınan korku, yavaş yavaş
dağılıyor.
Milletimiz şoktan çıktı, artık ses veriyor.
29 Ekim ve 10 Kasım, bu olguların somut göstergesi.
Milyonlar artık sokaklara dökülüyor, barikatlar
yıkılıyor, toplum ölü
toprağını üzerinden atmış, ses veriyor.
Bu iktidar için alarm
zilleri çalıyor. Kulakları sağır, gözleri bozuk değilse mutlaka farkındalar ve onun paniğini yaşıyorlar. Yasaklar, baskılar ve
hukuksuzluk hep bu
gerçeğin göstergeleri.

Emin Çölaşan, sözcü, 11 kasim 2012
http://sozcu.com.tr/dunku-muhtesem-olay.html

9.11.12

Seni Sevmek Milli İbadettir

“Aziz Atam, Ebedi Başkomutanım; Seni sevmek “milli ibadettir”. Bu ibadet sadece milli bayramlar ve 10 Kasım günleriyle de sınırlandırılamaz.Çünkü, seni doğru ve tam olarak anlayabilme, ihtiyacını duymaktayız! Duyuyoruz!

Seni anlamak yeterli midir’Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar şöyle söylemişti: “Atatürk, seni sevmek milli ibadettir, demiştim. Şimdi, seni anlatmak milli ibadettir, diyorum. ve gücümün erdiğince onu gençlere anlatmaya çalışıyorum.”

Bu konuda karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışarak teselli buluyorum.

Ebedi Başkomutanım; 82 yıl önce Afyonkarahisar’da subaylara şöyle demiştin:

“Subaylar fedakar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Subayların yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak!”

Bugün görüyoruz ki, dünün eli kanlı teröristleri “eski terörist”, senin Ordularına onur ve şerefiyle hizmet eden Komutanlar ise “yeni terörist” diye anılmaktadır.

Ancak, müsterih ol. Bizlere yapılan bu haksızlıklar Yüce Türk Milletinin vicdanını kanatmakta. Eminiz ki, Milletimizin sevgisi ile üzerimizde yeni bir güneş doğacaktır.

"Rahat uyu, ruhun şad olsun.”


İlker Başbuğ, 9 kasim 2012

31.10.12

Tarhan'dan "Erdogan'a Teşekkür Ilani"


“Bizim oğullarımız, kızlarımız illegal toplantıda Cumhuriyeti kutlarken, kendi çocuklarının hangi gemicikteki legal toplantıda olduğunu ise bir türlü izah edemeyen şahsa teşekkürler. 28 Şubatlı tarihlerin kapısı kırık istihbaratçı valisini yeni bir yasakçı parti devletinin diline tercüman kılıp hata üstüne hata yapan o zata teşekkürler.

İstihbarat bahanesiyle Cumhuriyet Bayramı'nı yasaklarken, katılan yüz binleri çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, memur, işçi, üniversiteli, ev kadını kılığına girmiş provokatörler ilan ederek absürtlükte tavan yapmış şahsa teşekkürler. Ulus'ta kimsenin burnunun kanamamasını sağduyulu yüz binlere değil hala kendi zihniyetine yontan raf ömrünü tamamlamış siyasetçiye teşekkürler.

Arap baharının kutsayıcısı, kendi halkının bastırıcısı olan ve dilin ve gazın ve zihniyetin en zehirlisiyle bizi yakından tanıştırıp hepsiyle en sıkı mücadeleyi de panzehirlerini de öğrenmemizi sağlayana teşekkürler.
Türkiye'de yüzde ellinin aynısından bir tane daha olduğunu unutup ülkeye Başbakan olunca kendini yüzde yüz halkın efendisi zannetme hatasına düşen kişiye teşekkürler.

Biz Cumhuriyetimizi meydanlarda kutlarken, hangi 'pesküvit' arası lokumu yediği meçhul prompter acemisi bir hükümet sözcüsüne, pardon, majestelerinin muhalefetine de teşekkürler.

Neticeden, her ne kadar hiç istemeseler de onlar Cumhuriyetin layık olduğu şekilde başta Ankara olmak üzere tüm yurtta coşkuyla kutlanmasına milyonların 'biz varız ve buradayız' demelerine sehven vesile olmuşlardır. Bu nedenle özel teşekkürü de hak etmişlerdir. Prompterleri dert görmesin.”


Emine TARHAN, 31Ekim 2012, yazılı açıklama

30.10.12

DÜN, SONUN BAŞIYDI...

Daha bir gün önceden elinde çiçek olanı yakaladılar...

Anıta çiçek koyacak ne de olsa...

Bomba yerleştirse bu kadar olur...

*

Nefret yolları kesti...

Kin barikattı...

Ankara’ya giden bütün yolları tuttular...

Elinde bayrağı ile Cumhuriyetin kuruluş gününü kutlamak için yaya yollara düşenleri alıp götürdü, cumhuriyet düşmanı...

Zulüm oradaydı...

Atatürk anıtının önünde cumhuriyet marşlarını söyleyenlerin gözüne biber gazı sıktılar, yıkım birlikleri...

Sussunlar diye...

*

Ama...

Tarih defterinde düne bir işaret koyun...

29 Ekim 2012...

*

Dibe vuruştan sonra, yüzeye çıkıp alınan ilk nefes gibi...

Çünkü faşizmin gıcırdayan dişleri bütün çirkinliği ile engellemek istese de... Panzerler, helikopterler, coplar, biber gazları ile Cumhuriyet ve Cumhuriyet sevdalıları arasına girmek istese de...

Milyonlar oradaydı...

*

13 yaşında Elif...

Babası orman işçisi olduğu için büyükannesi ile geldi...

Küçük bir bayrak elinde...

O Cumhuriyetti işte...

*

“Saroz...”

Balıkçılar ona öyle diyorlar...

Yakaladığı son palamutları teslim etti, onun parası ile geldi...

Ağarmış kaşlarının arasında öyle gözleri vardı ki...

Kaplan gibi...

Bakamaz insan...

O işte Cumhuriyetti...

*

Bayrağını ağzına almıştı...

Alkışlamak istedi; dizlerini birbirine vurarak yaptı bunu..

2004’te mayında kalmıştı iki eli...

Olmayan ayakları ile oradaydı...

Cumhuriyetti işte o...

*

Düne bir işaret koyun...

Kırılma noktası dersiniz...

*

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...

Göreceksiniz...

Üniversitesini, yargısını, ordusunu, medyasını, sermayesini, sendikalarını, kurumlarını, kavramlarını, ilkelerini yok ettiklerini sandıkları Cumhuriyetin en büyük gücü, o “damarlardaki asil Cumhuriyet kanı” dün oradaydı...

*

Dibe vuruştan sonraki ilk nefesti sanki...

Unutmayın...

Dün, sonun başıydı...

***
Bekir COSKUN, Cumhuriyet.
30 Ekim 2012 - bcoskun@cumhuriyet.com.tr

26.10.12

İşte; Ankara Valiliği’nin dövdüreceği bazı anarşistlerin listesi!



Ankara Valiliğinin, bazı derneklerin ve sendikaların 29 Ekim’de Birinci Meclis önünde toplanıp, Cumhuriyet Yürüyüşü yapmasını yasaklaması, uymayanları, polise dövdürmekle tehdit etmesi yurdun her tarafından tepkilere neden oldu.
Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu kendisine gelen mesajları köşesine taşıyarak bu tepkinin aslında katılımı nasıl artıracağını yazdı.
Eğer devletin bu inatlaşması sürerse; 29 Ekim’de hiç kimsenin istemeyeceği tatsız manzaralara tanık olabileceğimizi hatırlatan Mutlu şöyle devam etti:
"Nereden mi biliyorum?
Yurdun dört bir yanından gelen mesajlardan!
Binlerce okur, eline Türk bayrağı alıp Ankara’ya koşacağını yazıyor...
Bazıları yazmakla kalmıyor, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu anlatmak için yemin bile ediyor!
***

91 yaşındaki Nezahat Teyze, tam 25 yıl aradan sonra pazar gecesi İstanbul’dan Ankara’ya gidiyor... “Polis gözümüze biber gazı sıkarsa yanımdakilere dağıtırım” diye iki kilo limon almış marketten! Vasiyet mektubunu da sütyeninin içine koyacakmış!
***
Veli Yolcu, “Eşim, ben ve biri 1 diğeri 9 yaşındaki iki oğlumla oradayız” diyor mesajında...
***
İzmirli okur ablam Gülseren’i yazılarımdan hatırlarsınız: Kendisini hâlâ 35’lik sanıyor ama 70’ini geçti. Yüksek tansiyonu var... Telefon edip, “Sen gelme” dedim, dediğime diyeceğime pişman oldum!

“Gideceğim. Bu belki de benim son bayramım... Cumhuriyet Bayramımı istediğim yerde istediğim şekilde kutlamama kimse engel olamaz” diye bir başladı ki bağırmaya; telefonu zor kapattım!
***
Seyfi, doğuştan yürüme engelli okurum, Bursa’da yaşıyor. “Tekerlekli sandalyemi süsledim, gidiyorum Mustafa Abi” diye mesaj atmış. Yanında bir de gülücük işareti...
***
Kıymet Hanım var bir de; nerede yaşadığını, kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Sadece adının önünde “Doç. Dr.” yazıyor... Ankara için özel kıyafet almış kendisine: Beyaz pantolon, kırmızı tişört...
Tişörtün üstüne de “Biz sana vali olamazsın demedik, mani olamazsın dedik” sözlerini yazdırmış.
***
Eskişehirli Efe, 13 yaşında... Bayram harçlığı almamış evdekilerden; “Beni Ankara’ya götürün” diye tutturmuş. Benden, annesini ikna etmem için yardım istiyor!
***
Daha bine yakın kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı... Hepsi o gün Birinci Meclis’te olacaklarını yazıyor. Bu insanlar bölücü değil, din tüccarı değil, anarşist hiç değil...
Zaten öyle olanlarla derdi yok devletin!
Hepsi Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine sahip çıkma derdinde...
Bu ülkeyi din devletine dönüştürmeyi ya da bölmeyi düşünenlere, “Biz buradayız, haddinizi bilin” demek için orada olmak istiyorlar.
Ve yaman çelişkiye bakın ki...
Cumhuriyet devletini temsil eden Vali Alâaddin Yüksel, bu insanları başının üstünde ağırlayacağına; polise dövdürmekle, gözlerine biber gazı püskürtmekle tehdit ediyor...
***
Vali Bey:
Bu insanların birinin bile burnu kanarsa, bunun hesabını veremezsiz.

Mustafa Mutlu
Vatan- 26.10.2012

6.1.11

Perulu komünistten "1923 Devrimi" değerlendirmesi

Perulu komünist aydın José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasını okurlarla paylaşıyoruz.

Geçtiğimiz hafta Sinan Meydan ve Yiğit Günay arasındaki yaşanan polemikte Peru Komünist Partisi'nin kurucusu José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasına da atıfta bulunulmuştu. Bu metin, aslında 1925 yılında Peru Lima'da basılan "Güncel Manzara" başlıklı kitabın "Doğunun Mesajı" bölümü içerisinde bir kısımdır.


Türk Devrimi ve İslam

Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: "Doğa sıçrama yapmaz." Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)
Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos'a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa'da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye'de. Avrupa'nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.
Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye'de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.
Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.
Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.
Wilson'un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol'de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.
Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf'ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.
Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye'ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal'in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr'in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.
Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.
Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye'ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran'ın hayattaki otoritesi azaldı.
Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye'nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.
Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed'in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.
Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve "Türkiye'nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı" demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye'nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.

José Carlos Mariátegui, Çeviri: Can Seven, http://haber.sol.org.tr
04.01.2011

20.3.10

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Kağan Güner’in kaleme aldığı uzun ama önemli bir yazıyı yayınlıyoruz…

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of
Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı Katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...


İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü. Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor: ”Tabii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı Protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak  yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, Katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki önemli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında Mavi Kitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson,  1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

19.03.2010 18:20
Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

10.11.09

Büyük Önder Atatürk'ü anıyoruz

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, 71 yıl önce hayata gözlerini yumduğu Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında düzenlenen törenle anıldı.

TÜRKİYE Cumhuriyeti'nin Kurucusu, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Ölümünün 71. yılında İstanbul'da da törenlerle anıldı. Ulu Önder'in saat 09.05'te hayata gözlerini yumduğu Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında düzenlenen törende duygusal anlar yaşandı.

Atatürk'ün ebediyete intikal ettiği yatağa çelenkler konuldu. Saat 09.05'de sirenler çaldı, saygı duruşunda bulunuldu ve ardından İstiklal Marşı okundu. Yatağın başında nöbet tutan iki erden biri gözyaşlarına engel olamadı.

Mavi Salon'da yapılan Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe'nin de katıldığı törende TBMM
Başkanvekili Nevzat Pakdil imzaladığı Dolmabahçe Özel Defteri'ne, “Büyük Önder Atatürk, ulusumuzun çağdaş dünya ulusları arasına girmesi uğruna verdiğin büyük mücadelelerle dopdolu, kısa fakat tarihimizin en şanlı sayfalarının içine sığdığı, ömrünü tamamladığı bu yerde huzurundayız. Zat-ı alinizin önderliğinde Türk milletinin başarıya ulaşan mücadelesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne uluslararası camiada hak ettiği yeri kazandırmıştır. Bizlere mirasın olan ve ‘En büyük eserim’ dediğin Cumhuriyet’in bu yıl 86. yıl dönümünü coşkuyla kutladık. Gelecek nesillerin de yüzyıllar boyunca bu büyük mirası sahipleneceğinden hiçbir şüphemiz yoktur. Türk ulusunun yüksek ideallerinden şaşmaması yolundaki kararlılığımızla huzurunda sana olan saygımızı ve sevgimizi bir kez daha ifade ediyoruz. Ruhun şad olsun." yazdı.
UZUN KUYRUKLAR OLUŞTUhttp://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim/ata_1.jpg

Atatürk'ün hayata gözlerini yumduğu odayı ziyaret etmek isteyen vatandaşlar, Dolmabahçe Sarayı önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Ellerinde Türk bayrakları taşıyanlar saat 09.05'de saygı duruşunda bulundu, hep birlikte İstiklal Marşı okudular. Bir kadının elindeki dövizde, “Atam içeride ve dışarıda, kim ne söylerse söylesin. Ne senden vazgeçeriz, ne senin eserinden”, kalpaklı bir Atatürk fotoğrafının altında ise, “Demokratik laik hukuk düzeninde, hep Mustafa Kemal'in izinde” yazısı yer aldı. Dolmabahçe Sarayı önünde Deniz Polisi önlem aldı. Dolmabahçe açıklarına gelen bir teknede, “Açtığın yolda gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyoruz.İmza Vira Yatçılık” yazısı dikkati çekti.

Sarayda ayrıca 15 Kasım'a kadar ziyaret edilebilecek "Belge ve Fotoğraflarla Atatürk ve Milli Saraylar Sergisi" açıldı.
BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ'NDE TRAFİK DURDU

Saatler 09.05'i gösterdiğinde de Boğaziçi Köprüsü'nde trafik durdu. araçlarından inen sürücüler kornalarını çalarak, Ata'yı andılar, saygı duruşunda bulundular.
SAYGI DURUŞUNA TURİSTLER DE KATILDI

Atatürk'ü annma törenleri çerçevesinde yakalarına Atatürk posteri takan Atatürk Havalimanı
personeli de dış hatlar gidiş katında toplanarak saat 09.05’de Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafı ve Türk bayrağının önünde saygı duruşunda bulundu. Yolcular saat 09.05'te çalan sirene önce şaşırdılar ancak İngilizce ve Türkçe yapılan anonsun ardından, sirenlerin nedenini anladılar. Atatürk için yapılan saygı duruşuna yabancı turistlerin de katılması dikkatlerden kaçmadı.
“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE“ TEPKİSİ

Taksim Cumhuriyet Anıtı'nda düzenlenen törene İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbulİstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı.

Anıta çelenkler konuldu, 09.05'de sirenler çaldı, saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklaL Marşı okundu. Vali Güler, anıt özel defterine "Her 10 Kasım’da olduğu gibi sevgi ve saygımızı teyid etmek üzere buradayız. Yüce Atam tarihin akışını değiştirdiniz. Yıllar geçse de insanlık için esin kaynağı oldunuz. Türk milleti, yüce Ata’sını unutmadı, unutmayacaktır. En büyük eseriniz Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatmak amacındayız. Sizi gönlümüzde yaşatacağız" diye yazdı.

Güler’in anıt özel defterini imzalamasının hemen ardından töreni izleyen 85 yaşındaki sanatçı İlham Gencer, “Ne Mutlu Türküm diyene” diye bağırdı. Elindeki Atatürk posterini de havaya kaldırarak tekrar aynı sloganı atan Gencer’e sivil polis memurları ve vali Güler’in korumaları müdahale etmek istedi. Korumaların ve polisin müdahalesi sırasında Gencer’in elindeki Atatürk posteri yırtıldı. Bu duruma sinirlenen İlham Gencer, “Elimdeki pankart değil bunu yırtıyorsunuz. Ne var bunda Atatürk’ün fotoğrafı var?” dedi. Polis müdahaleden vazgeçince Gencer töreni izlemeye gelen öğrencilerden, “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye bağırmalarını istedi. Bunun üzerine Vali Güler’in korumaları “Burası gösteri yeri değil?” diyerek Gencer’i anıttan uzaklaştırdı. Taksim Metro çıkışına kadar polis eşliğinde götürüldükten sonra burada bırakılan İlham Gencer, “Ben siyaset yapmıyorum, Türkçülük yapıyorum” dedi.

Anıtkabir'de düzenlenen tören de Taksim Meydanı'na kurulan sistemle platformdan vatandaşlara izletildi.

CUMHURBAŞKANI GÜL
Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Ahmet Selamet, 1’inci Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, ebediyete intikalinin 71. yılında Anıtkabir'de düzenlenen devlet töreni ile anıldı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığındaki devlet erkanı mozoleye çelenk koyarak, Atatürk'ün manevi huzurunda 2 dakika saygı duruşunda bulundu.
Anıtkabir'deki tören, saat 08.55'de devlet erkanının Aslanlı Yol'da yürüyüşü ile başladı.
Cumhurbaşkanı Gül başkanlığındaki kortejde, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Bakanlar Kurulu üyeleri, kuvvet komutanları, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan,MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, AnkaraMelih Gökçek, Ankara Valisi Kemal Önal, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal, siyasi partilerin temsilcileri, bürokratlar ve diğer devlet erkanı yer aldı.

Başbakan Erdoğan
Büyükşehir Belediye Başkanı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye'nin yönü, ekseni bellidir, böyle bir sorunu da yoktur. Türkiye'nin temel ekseni, Batılı gelişmiş ülkeler olduğu kadar, aynı zamanda hem Doğu'dur, hem Kuzey'dir, hem Güney'dir” dedi.

Erdoğan, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunca düzenlenen “10 Kasım Atatürk'ü Anma Töreni”nde yaptığı konuşmada, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, cumhuriyeti abat edecek, imar edecek programın çerçevesini, “süngü ile silahla kanla elde ettiğimiz zaferden sonra kültür, bilim, teknik, ekonomi gibi alanlarda zafer kazanmak için çalışacağız” sözleriyle ifade ettiğini söyledi.

Milleti refah ve mutluluğa götürecek bu alanlarda güvenle ve başarı ile yürüyebilmenin ise bir şarta bağlı olduğunu dile getiren Erdoğan, “Bu şart şudur: Milletin doğrudan doğruya kendi egemenliğine kendisinin sahip olmasıdır” dedi.

Bu anlayıştan yola çıkarak, cumhuriyetin kuruluş amaçlarına ve ideallerine sımsıkı bağlı kalarak, cumhuriyetin temel değerlerini, kazanımlarını korumak, ülkeyi hak ettiği muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak için kararlı bir mücadele vermeye devam ettiklerini anlatan Erdoğan, şöyle konuştu:

“Gazi Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti'nin birçok cephede, deyim yerindeyse yedi düvele karşı vatan topraklarını savunduğu bir dönemde askerlik vazifesine başlamıştı. Şam'da 30. Süvari Alayı'nda bölük komutanı iken, Harekat Ordusu'nda kurmay başkanı iken, Trablus Savaşı'nda Tobruk ve Derne'de savaşırken, Balkan Savaşı'nde Gelibolu, Bolayır ve Edirne'yi savunurken, Çanakkale savaşı'nda Anafartalar Grup Komutanı olarak zafere imza atarken, Kurtuluş Savaşımızın başkumandanı iken topraklarımıza göz dikmiş ülkelerin ordularına karşı göğüs göğüse çarpışmalara katılmıştı.

Aynı Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmasının hemen ardından, tüm bu devletlerle diplomatik ilişkileri başlatmış, kin, intikam, nefret duyguları üzerine değil, barış üzerine bir dış politikayı bizzat kendisi inşa etmiştir.

Zira Kurtuluş Savaşı, ülkemizi işgal etmek isteyenlere karşı verilmiş en anlamlı ve nihai cevap olmuştur. Gazi'nin Çanakkale'de ifade ettiği üzere, tüm bu ordular, geldikleri gibi gitmişlerdir. Gazi, yeni dönemde husumeti değil, barışı, uzlaşmayı, diyaloğu, iş birliğini kendisine şiar edinmiş ve bize de bu yolla son derece anlamlı bir miras bırakmıştır.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, güçlü devleti, barışçı dış politikası, dünyanın 17. en büyük ekonomisi, sağlam toplumsal yapısı ile 'yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini en somut şekilde yaşatmaktadır. Türkiye'nin, bütün komşularıyla ve bölge ülkeleriyle tesis ettiği ve güçlendirdiği iyi ilişkiler, Atatürk'ün mirasına, ilkelerine sahip ve fikirlerine çıktığını en güzel nişanesidir, tezahürüdür. Esasen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, savaşın ardından yürüttüğü iç ve dış politikanın özü, gayet aşikardır. Türkiye dar kalıplardan çıktıkça, dışa açıldıkça, bariyerleri, engelleri aştıkça, zihinleri özgürleştirdikçe, demokrasi ve insan haklarını çağdaş standartlara ulaştırdıkça, ilerlemeye, kalkınmaya devam edecektir.”
Asım GÜNEŞ-Mustafa ÖZDABAK-Serkan AKKOÇ-Seyit ERÇİÇEK-İbrahim YILDIZ/İSTANBUL, (DHA) 10 Kasım 2009