AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.10.15

'Osmanlı tarihine nokta koyamadık'

Prof. Dr. Cemal Kafadar dünyanın sayılı Osmanlı tarihçileri arasında gösterilen bir isim. Kafadar uzun yıllardır, dünyanın en iyi üniversitelerinin başında gelen Harvard’da Osmanlı tarihi dersleri veriyor. Bir dönem Harvard’ın Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’ni de yönetti. Bütün seneyi Cambridge-İstanbul arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Geçen yıl Harvard’ın yaz okulunu Sabancı Üniversitesi ile birlikte İstanbul’a taşıyan projede de onun imzası vardı. Bu yıl ise Harvard’da meslektaşı Sibel Bozdoğan ile birlikte ‘İstanbul’ isimli bir ders veriyor. Kent mekanları üzerinden İstanbul’un tarihini anlattıkları derse hem mimari hem tarih öğrencilerinden yoğun ilgi var. Türkiye’nin kendi içindeki kutuplaşmalara endekslendiği şu dönemde dünyanın öteki ucundaki gençlerin neden İstanbul çalışmaya hevesli olduğunu anlattı. Kafadar’ın muhafazakar iktidarlarla Osmanlı mirası arasındaki ilişkiyi irdeleyen tespitleri düşündürücü.

BİZ DİSKURUNA AĞIR ANLAM KATMANLARI YÜKLENDİ

- Türkiye’den bakınca belki insan dünyanın başka ucunda yaşayan birileri neden İstanbul dersi alır ki diye düşünebilir.
Şunu anlayamıyoruz galiba Türkiye’de; özel olarak İstanbul ama daha geniş olarak Osmanlı tarihi, evrensel temalar çerçevesinde ilgi uyandırmaya ve bütün insanlığın kendi geçmişini ve bugününü anlama çabasına katkıda bulunmaya müsait en ilginç, en öğretici, en heyecan verici tecrübelerden biri. İstanbul’un tarihi o kadar derinlikli ki layıkıyla ele alındığında şehircilikle ilgilenen herkesin ilgi duymaması mümkün değil. Aynı şeyi Paris için de, Delhi için de söyleyebilirim. Mesela bir yazarımız çok yerel ve küçük bir hikaye anlatıyor gibidir ama o hikayede evrensel bir damarı yakaladığı için kaç dile tercüme edilir. Bir boza satıcısını ele alıyordur ama evrensel ilgi yaratır. Tarih söz konusu olduğunda biz Türkiye’nin kendine has ideolojik meselelerinden, kavgalarından dolayı çerçeveyi çok daraltıyoruz.
Osmanlı yazarlarının çoğu ‘biz’ diye konuşmaz. ‘Osmanlılar’ der. Üçüncü şahıs diliyle konuştuğunuzda herkesin daha rahat paylaşacağı bir obje oluyor. Ötekileştirme azalıyor.

- Bugünün Türkiye’sinde ise herkesin ayrı bir ‘biz’ kavramı var değil mi? O farklı ‘biz’ tariflerinin hepsinde de çok dışlayıcı vurgular var.
‘Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken’in önsözünde şöyle ifade etmiştim: ‘biz’ dediğimizde bir yandan ‘onlardan farkımızın’ altını çiziyoruz, bir yandan da ‘ayağını denk alması gereken sizler’in üstünü. Sadece ‘biz ve onlar’ yok, ‘biz ve siz’ var, yani bizden olması gereken ama olamayan, yerli olma vasfını kaybetmiş olanlar var, onlar ‘onlar’dan da kötü icabında. Türkiye’deki diskurda, hele son yıllarda, ‘biz’ daha da ağır anlam katmanları kazandı.

MUHAFAZAKAR İKTİDARLAR BELKİ DE TAHRİBATTA ELLERİNİ GENİŞ TUTMAK İÇİN SAHİP ÇIKIYORLAR OSMANLI’YA! 
- Osmanlı referanslarını çok güçlü kullanan bir iktidar partisi var son 13 yıldır Türkiye’de. Peki neden bütün bu kavramlar Osmanlı’dakine zıt bir retorikle kullanılıyor sizce?
Bu soru ters taraftan da sorulabilir. Neden tarihi mirasa bunca hoyrat ve nobran davranıldığı bir dönemde Osmanlı düğmesine devamlı basılıyor? Bu şekilde sorduğumuzda belki de yanıt ‘tam da bu yüzden’ olabilir. Hızla yok etmekte olduğumuz için belki de bu kadar vurgu ihtiyacı. Toplum olarak miras bildiğimiz, keyif aldığımız şeylerin hoyratça yok edilmesi yönündeki gidişatın üstünü kapatmak için, bunun toplumsal tartışma konusu olmaması için ‘Osmanlı biziz, Osmanlı’yı yaşatıyoruz’ denmesi bana normal geliyor. Bir yanda AKP öncesinden beri süregelen, modernizmin kalkınma  perspektifini sorgu sualsiz benimsemiş muhafazakar iktidarların Osmanlı kültür mirasına karşı hoyratlığı da var.
İstanbul’un tarihi dokusu açısından en tahrip edici müdahale Menderes döneminde ‘Vatan-Millet’ caddeleriyle olmuştur. 1950’lerden bugüne kendini muhafazakar addeden, Osmanlı mirasına sahip çıkmakta kendine toz kondurmayan iktidarlar neden böyle bir ideolojik söylem kullanıyor? Tahribatta ellerini geniş, gönüllerini ferah tutmak için yapıyorlar belki.

- Tahrip ettiklerini biliyorlar da o halde...
En azından bir ölçüde farkındalar. Tabii toplum olarak konuşuyoruz son yıllarda bunu. En berbat restorasyonların son yıllarda yapıldığını bütün restoratörler, mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, kamuoyunun hassas kesimleri konuşuyor. Dünyaya rezil olmuş durumdayız. Ama dünyaya rezil olmaktan daha önemli olan bir şey var; bizzat Türkiye toplumunun yitirilen mirası. Ve olumlu tarafından bakarsak toplumun mekanlara sahip çıkması.

- Restorasyon demişken....Aspendos’un merdivenlerine bembeyaz mermer tartışmasını takip edebildiniz mi?
Çok yakından takip etmedim Aspendos’u ama gördüğüm kadarıyla orada olan Osmanlı veya Selçuk yapılarına yapılanlardan farklı değil.

SÜLEYMANİYE’YE GİRENİN İÇİ BURULUYOR

- Sorunun kaynağı tam olarak nedir? Restaratörler mi değişti ve bu ideolojik bir değiştirme mi?

Türkiye’de bugün ihalelerin geneli için ne söylenebilirse restorasyon ihaleleri için de aynı şeyler söylenebilir. Yandaşlara verilme durumu. Tabii bunu AKP’den önce başka partiler de yapıyordu. Türkiye’nin bazı sorunlarının yapısal olduğunun altını çizmek gerekir. Özal’la birlikte başlayan Vakıflar İdaresi’nin dönüşümü meselesi. Olumlu yanları da vardır ama restorasyonlara yansıyan boyutu, işi ihalelere açmak, ihalelerin de yandaşlara ya da ehil olmayan insanlara verilmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Artı şöyle ideolojik bir boyutu da var. Türkiye’nin mimari tarih ve restorasyon konusunda çok kalifiye bir birikimi var. İTÜ ve ODTÜ dünya çapında kurumlar. Ama bugün bu kurumların restorasyon uzmanlarına hiçbir şey sorulmuyor. Onlar ‘her şeye muhalif, elini taşın altına koymayan, eleştirmekten başka bir şey bilmeyen solcu entel takımının temsilcileri’ olarak addediliyor. O kafayla hareket edince tabii ehliyetli olup olmamak yerine saçma sapan başka kriterlere bakılıyor. Sonuç ortada. Süleymaniye’ye girenin içi buruluyor.

- Sene başında Magma Dergisi’ne verdiğiniz bir mülakatta Şehir Üniversitesi’ndeki bir toplantıda AHMET DAVUTOĞLU’nun size ‘Eleştiriyorsunuz ama Türkiye’de en çok restorasyon bizim dönemimizde yapıldı’ dediğini anlatmıştınız. Ak Parti iktidarının üslubunu yansıtan iki kavram ‘en çok’ ve ‘en büyük’ sanki.
Mega kelimesi bile yetersiz kalır oldu. 10 sene önce mega gözüken şey şimdi küçük gözükmeye başladı. Üçüncü havaalanı mesela dünyanın en büyük havaalanı olacak. Peki ne kadar büyük biliyor musunuz? Şu anda alan olarak dünyadaki en büyük havaalanı olan Paris’teki Charles De Gaulle’ün üç misli daha büyük. E bir dakika yani...Diyorum ya mega kelimesi yetersiz.

- Türkün gücünü dünyaya gösterme takıntısıyla ilgili olabilir mi?
Tabii bir güç gösterisi meselesi var. ‘En büyüğü, en yükseği, en fazlasını biz yaparız’ durumu. Zaten siyasi sorunlar ya da tepkiler ortaya çıktığında komplocu açıklama bulma ihtiyacı da bununla bağlantılı. ‘Biz en büyüğü yapmakta olduğumuz için gelip ülkemizi karıştırıyorlar’ şeklinde. Dolayısıyla Gezi bir Alman oyunuydu, bilmem ne Amerikan oyunuydu demek çok kullanışlı. Bu demek değil ki Türkiye üzerinde oyun oynanmıyor ama ben Türkiye’ye bu bağlamda tuzak kuracak olsam, “en büyüğünü yapar, hepinizi geçeriz” iddialaşmasına yönlendirir, İstanbul’un ve ülkenin eşsiz coğrafyasının canına okumalarını sağlardım. Olan da budur, belki oyun da budur, bilmem. Önemli olan ve Türkiye insaninin kendisine sorması gereken soru şu; neden İstanbul’u en yaşanır şehir haline getirmiyoruz da en büyük havaalanı olan şehir haline getirmeye çalışıyoruz? En büyük havaalanı olunca İstanbul daha yaşanır bir şehir mi olacak? Kaybolan ormanın yeri ‘bilmem kaç ağaç diktik’ argümanıyla doldurulabilir mi? Kuzey ormanları bir ağaç sayısı meselesi midir?

- İstanbul’un karakterini değiştirecek hamlelerin miladı nedir size göre?
İstanbul’un aslında bu istikamette hızla evrilmesi Özal ve Dalan dönemleriyle başlayan bir trend. Dalan döneminde yapılan değişikliklere sahip çıkan ya da sesini hiç çıkarmayan çevrelerin şu anda sırf AKP yapıyor diye tarihi mirasa sahip çıkmasının samimi olduğuna inandırması çok zor. Dalan Galata surlarından son kalan parçayı yıkarken çok küçük grup bir insan sesini çıkartıyordu. Onlara ‘entel işte, kalkınmadan, yatırımdan, iktisattan ne anlar’ gözüyle bakan, hatta ranttan payını alanlar, simdi ilke düzeyinde mi muhalefet ediyor belli değil.

- Aslında bu söyledikleriniz bizi şuraya getiriyor; asıl problem Türkiye’de sağ kalkınmacı hareketlerin omurgasında.
Kalkınma meselesi otomatiğe bağlanmış durumda, tartışılmış ya da içi doldurulmuş bir kavram değil. Zihinlerimizde tarihini pek iyi anlamadığımız ve fetişleştirdiğimiz bir Batı var, orası kalkınmış, güçlenmiş, biz geç kalmışız, şimdi biz de treni yakalamak için kalkınmalıyız. Ama 500 yıllık bu kalkınma hikayesi ne gibi iniş çıkışlarla, ne gibi mücadelelerle şekillenmiş, ne gibi kayıplar yaşanmış, bunların hesabi verilmiş mi, nasıl verilmiş, bizi ilgilendirmiyor. Bizim buradan çıkaracağımız dersler nedir, kendi kalkınma maceramıza vermek istediğimiz şekil, içini doldurmak istediğimiz değerler nedir? Adalet ve Kalkınma kelimelerini ele alalım. Türkiye’de adalet kelimesi bütün insanlar için çok derinlikli bir kavramdır. İyi bilir, kötü bilir ama içini doldurduğu kadim bir şeyler vardır zihninde. Kalkınma dediğinizde ise iktisadi hayat bakımından bizim rakamlarımız da batıya benzesin gibi bir şey, otomatik bir durum geliyor akla. Oysa tarihteki örneklerine baktığımızda kalkınma olgusunun kaybettirdikleri de vardır, hele günümüzün perspektifiyle baktığımızda sürdürülebilirlikle ilgili çok ciddi sorunları vardır.

TÜRKİYE’DE ASIL SORUN KENDİ TARAFIMIZI YEDİRMEME HALİ

- Mevcut toplumsal kutuplaşmaların bütün bu meselelere bakışı da doğrudan etkilediğini biliyoruz. Oysa bahsettiğiniz değişimlere içimizin sızlaması seküler ya da muhafazakar olmamıza bağlı olmamalıydı.

Güncele endeksli yaşama halimiz olduğundan, bir de her konuda hep taraf olduğumuzdan kendi tarafımızı yedirmeme tavrı çok güçlü. Ben pek çok insanla dostluk yaptığımda insani düzeyde aynı hassasiyetleri paylaştığını biliyorum. Ama iş o hassasiyetin kamusal platformda ifade edilmesine geldiğinde ‘şimdi bunu yaparsak kendi kalemize gol atmış oluruz’ gibi düşünceler onları durduruyor. Meseleler bazında cesur bir şekilde kamusal platformda tavır almak kolay bir şey değil Türkiye’de. Ya yedirmemek için, ya onlarla aynı çizgide görünmemek için....hepimiz yapıyoruz herhalde.  Ama bunu konuşmamız ve deşmemiz lazım.
Çağdaşlaşma Türkiye’nin tarih kültür hayatında çok büyük bir yarık açtı. Kültürel devrim yaşayan her toplumda buna benzer şeyler var, Türkiye’deki çoğundan daha derin. Birbiriyle konuşmayan, birbirini anlamayan, anlamak istemeyen, birbirine tahammül edemeyen tavırlar yarattı. Uzlaşma alanları aramaktansa farklılığını vurgulayan, ‘ben onlardan değilim’ demeyi öne çıkartan bir hikayemiz var.

ÇAĞDAŞLAŞMA İSTİKAMETİNDE KIRILMA OLUYOR GİBİ GELSE DE HALA ANA HAT ÜZERİNDEYİZ

- Çağdaşlaşma tarihi derken sanıyorum Osmanlı’nın son dönemi ama daha çok Cumhuriyet dönemini kastediyorsunuz. Bu düzlemde baktığınızda AK Parti dönemi o çağdaşlaşma istikametinde neyi temsil ediyor? Cumhuriyet’in ana hattı üzerinde bir kırılma mıdır yoksa her şeye rağmen yine de o ana hat üzerinde miyiz?
Hala ana hat üzerindeyiz gibi geliyor. Tarihte bir trend gördüğümüz zaman muhakkak onun kontrasını da aramak zorundayız çünkü ikisi birlikte vardır. Eğer bir muhafazakarlaşma trendi varsa muhakkak aynı toplumda muhafazakarlığı alt etme trendi de vardır. Zaman zaman çok güçlü bir kırılma oluyor gibi gelse de geriye doğru baktığımda o ana hat üzerinde gidiyoruz ve muhafazakar iktidarların daha sert bir versiyonunu yaşıyoruz gibi geliyor.

OSMANLI’YLA FAZLA GURUR DUYMAK DA ASLINDA BARIŞAMAMA ALAMETİ

- Dikkatimi çekiyor Harvard’da farklı fakültelerde Osmanlı dönemi ele alınırken hep devlet yönetimindeki pragmatik tavrın getirdiği açılımlara vurgu var. Bugün Osmanlı’nın mirasçısı olmakla övünen devleti yönetenler kültürel haklar konusunda en azından o pragmatizmi neden örnek alamıyor?

Osmanlı tarihinin örnek alınmayacak da çok yanı var. Alevilik konusunda örnek alınması gerektiğini düşünmüyorum mesela. Osmanlı tarihini normalize etmek, ideolojik kamplaşmalarımızı destekleyecek yanıyla ya da kutuplaşmış tavırlar etrafında görmekten çıkmalıyız. Toplumun tarihi malzemeye daha rahat ve açık fikirle bakıp oradan dilediğini dilediği şekilde devşirebilmesi lazım. Bu illa ki örnek almak değildir ama ilham kaynağı olabilir. Benim asıl meselem Osmanlı’nı şu ya da bu tarafını örnek almak yerine Türkiye’nin tarihiyle barışık bir şekilde yaşayan bir toplum olması. Osmanlı tarihini hazmedebilmiş değiliz. Sanki geçmişimizle ilgili bir fazlalık. Barışamadığımız bir dönem; fazla gurur duymak da barışamamanın alametidir bence. Helalleşemediğimiz bir dönem. Bitti Osmanlı tarihi. O noktayı da koyamadık. Miras başka şey.

- Bittiğini kabul edersek reddetmiş oluruz kaygısından mı?
Elbette büyük bir Osmanlı mirasımız var, onu doğru anlayıp, ondan ilham alıp geleceğe bakmamız lazım. Ama Osmanlı tarihinin kendisinin devamı içindeymişiz gibi yaşıyoruz. Şu anda hala Abdülhamit ile İttihat ve Terakki’nin çekişmesini konuşup duruyoruz sanki. Kurtlar Vadisi dizisinin bile dönüp dolaşıp geldiği yer yine Abdülhamit-İttihat Terakki günleri. O günlerden beri başımıza örülen çorapların hesabıyla ilgili bir güncel değerlendirmeye geçiliyor hemen.

İSTANBUL YEŞİL, BOZ, TÜYLÜ, PULLU, GAGALI BÜTÜN KOMŞULARIYLA SIFIR SORUN POLİTİKASINA GİTMELİ

- İstanbul için bir hayaliniz var mı?

İstanbul’un kendine has ve çok hassas bir hinterlandı, doğası var. Bütün bu kalkınma mecrası içinde o coğrafyanın süratle canına okuyoruz. Yeşili, suyu, balığı... Tamamen bir paradigma değişikliğine gitmeli. İstanbul’un yeşil ve boz ve gümüşi, tüylü ve pullu ve gagalı bütün komşularıyla sıfır sorun gibi bir paradigmaya gitmesi lazım. Asıl o komşularımızla yaşamayı gündeme almak lazım. Osmanlı geleneğinde özenilecek şeyler varsa onlardan bir tanesi de doğal çevreleriyle çok daha dost yaşamış olmaları. Eğer biz bugün tarihimizde özenilecek şeyler arıyorsak işin bu tarafına da bakmalıyız. İstanbul bunu ilan eden ilk şehir olsun, buna yönelik projesi olsun isterim.

SOFYA’DA 16. YÜZYILDAN KALMA CAMİNİN İÇİNE YEPYENİ KÜTAHYA ÇİNİSİ KOYAN FİRMA MİHRABA BAKAN PANOYA DA TELEFONUNU YAZMIŞ

- Son dönemin sizin en çok içinizi parçalayan restorasyon örnekleri hangileri?
Geçenlerde eşim Gülru (Necipoğlu) ile birlikte Sofya’ya gittik, o bunu daha geniş yazdı. Sofya’da çok az Osmanlı eseri kalmış ama kalanlar da kıymetli şeyler. Camilerden bir tanesi gıcır gıcır restore edilmiş, Türkiye’nin katkısıyla. 16. Yüzyıldan kalma o caminin içine yepyeni Kütahya çinileri konmuş ve de çinileri yapan firma mihraba bakan duvardaki panolara adını ve telefon numarasını yazmayı ihmal etmemiş, olur a belki evinizin banyosuna fayans istersiniz. Buna benzer görgüsüzlükleri Türkiye’de bugün herhangi bir yerde de görebilirsiniz. Ama Osmanlı mirasından konuşuyoruz ya hani buyrun! Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan Külliyesi’ni mi anlatayım, Romanya’daki (yine Türkiye’nin önayak olduğu) Sari Saltuk Türbesi’ni mi?

GEZİ TARİHE PATRONA HALİL GİBİ DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİR VAKA OLARAK GEÇECEK

- Şehir mimarisi üzerinden dönüşen toplumsal ilişkilere bakarsak, mekanlara sahip çıkma meselesinin Gezi’deki damar üzerinden yeni bir boyut kazandığını düşünüyor musunuz?

Hatta Gezi’den de öncesi var. Gezi’nin nasıl bir süreçte ortaya çıktığını anlayamıyor onu basit komplo teorileriyle izah etmeye çalışanlar. Gezi’den önce Emek Sineması vardı, İnci Pastanesi vardı, daha önce Yedikule Bostanları vardı. Şehri daha az yaşanır kılan dönüşümlere karşı bir hassasiyet uyanmaktaydı. Ama Gezi bambaşka, gerçekten de dönüştürücü bir vakadır. Osmanlı tarihinde nasıl Patrona Halil Vakası gibi büyük harflerle ‘vaka’ dediğimiz şeyler gibi aynen. Gezi kesinlikle tarihte o tür bir vaka olarak değerlendirilecek dönüştürücü bir olaydır. Gezi’den sonra şehirle ve mekanla ilgili hassasiyetler siyasi gündemde öne fırladı. Şu anda maalesef yeniden terör olayları içine düştüğümüz için haliyle birincil olmaktan çıktı. Ama 2013-2015 arasında birincil önemdeydi. Yeniden de öyle olacak gibime geliyor. Bursa’da mesela çok büyük bir dönüşüm yaşanıyor şu an, Bursalılarda da bir hassasiyet oluşmuş durumda. Şehirlerde artık böyle bir duyarlılık, bir ‘yettiyse yetti’ hali var. Gezi sırasında Kadir Topbaş ‘Artık bir durak değişecek olsa vatandaşa soracağız’ demişti. Keşke yapılsaydı bu.
İstinye’de yaşıyorum. Her gün yürüdüğüm yol Emirgan’da denize doğru yol genişletmesi yapıldı, Emirganlıya soruldu mu? Boğaz’ın kıyı şeridini böyle cetvelle çizilmiş bir hale getirecek örneklerin artması beni korkutuyor. Oldu olacak, Boğaz’ı bari büyük bir caddeye çevirelim, New York’un bulvarları gibi dümdüz çekelim. Bir sürü girdi çıktıya ne ihtiyaç var!

Cansu Çamlıbel, Hürriyet, 5 Ekim 2015

4.9.15

"Almanya 1933'ten Türkiye 2015'e"

Özgürlüklere ve son olarak basın özgürlüğüne yönelik baskılar üzerine dün Radikal'de yayımlanan yazım ile eş zamanlı olarak 180 aydının "2015'te Türkiye'ye Nazi Almanya'sını yaşatmayacağız" başlıklı bildirisi de kamuoyuna açıklandı.
Yazıyı yazdığım sırada, imzacıları arasında yer aldığım söz konusu bildirinin bu başlık altında duyurulacağından haberim yoktu. Biraraya gelmeleri pek zor gözüken ve yakın geçmişe kadar karşı kamplarda yer almış insanların, "2105 Türkiye'si ile 1933 Nazi Almanya'sı karşılaştırması"nda buluşabilmeleri başlı başına ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Ve, Türkiye'nin ne kadar can sıkıcı durumda bulunduğuna dair başlıbaşına önemli bir gösterge.
Dünkü yazımdaki şu cümleyi hatırlayacaksınız:
"Türkiye'nin 2015'i ile Almanya'nın 1933'ü arsında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor."
Böyle bir "analoji"yi ilk kez yaptığımı dikkatli okurlarım farketmişlerdir. Uzun süreden beri zihnimi kurcalıyordu. Öyle düşünüyor, öyle hissediyordum. İlk kez, dünkü yazıda dile getirdim.
Dünkü yazıdaki şu satırlara da –uzun süredir üzerinde düşünüyor olmakla birlikte- ilk kez yer verdim:
"Yüzde 37 ile Hitler'in Almanya'da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine 'devlet gücü'nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir 'irade'nin bugün Türkiye'de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.
Türkiye'de Tayyip Erdoğan ve AKP'nin ortada koyduğu örneğin 'İslamcılık ile demokrasi'nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.
'İslamcılık ile demokrasinin uyumu'nun en parlak örneği olarak, 2002'de AKP'nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran'a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.
Artık 'Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar' tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP'nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki 'performans'ı örnek olarak gösterilmeye başlandı."
Bu görüşlerin –özellikle ilk yıllarında Tayyip Erdoğan'ı ve AKP iktidarının bazı uygulamalarını desteklemiş birisi tarafından- dile getirilmesi, bazı insanların dikkatini çekebilir.
Tayyip Erdoğan'ın "Tek Adam" heveslerine ve AKP'nin giderek zorbalaşan iktidarına karşı, neredeyse dört yıldır açık ve katı bir karşı çıkanlar arasında bulunmama rağmen, belirli çevrelerin "yetmez ama evetçi" etiketi üzerinden vazgeçilmez bir "nefret öznesi" muamelesine uğramakta olanlardan biri olduğumun elbette farkındayım.
İçinde, eski "vesayet rejimi" yandaşlarının ve bir kısım "ulusalcı"nın bulunduğu kimi unsurlar, Erdoğan ve AKP'nin neredeyse tüm günahlarını bizlere "fatura" etmekten vazgeçmiyorlar.
Sanki, Tayyip Erdoğan, iktidarını ve daha sonra yaptıklarını bizim gibilere borçlu. Dolayısıyla, ona ve partisine daha sonra karşı koymak, bizleri "ortak günâh"tan kurtarmayacak.
Hal böyle olunca, dünkü yazıda yer almış olan ve yukarıda alıntıladığım satırları bir tür "özeleştiri" yerine değerlendirmek isteyenler de çıkabilir.
"Özeleştiri" –eğer hakkı verilerek ve gerçekten yapılacak ise- bir köşe yazısının bir-iki satırına sıkıştırılarak geçirilecek bir şey  değildir. Yani, "özeleştiri" değildi ama yine de şunun bilinmesini isterim; hayli uzun süredir "Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?" sorusu üzerine düşünüyorum.
Bu ne demek?
Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?
Bunları doğru biçimde irdelemek, yerli yerine oturtmak gerek ki, bir anlam taşısın; bir Katolik papazının karşısındaki "günah çıkartma" ve kuru bir özeleştiri geçiştirmesi olmasın.
Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkiye'nin çok belirleyici bir tarih dönemine damga vurdu. Bu döneme dair doğru-yanlış ölçülerini de, dolayısıyla, yalapşap yapmamak, doğru yapmak gerekir.
Bu "içe bakış" süreci içinde bulunduğumun bilinmesini isterim.
Yani, "Biz değişmedik, o değiştik. Biz haklıydık" şeklindeki söylemiyle özetlenecek "ekol"de yer almıyorum. Ama, "yetmez ama evetçilik" eleştirileri yöneltenlerin gerekçelerinin birçoğu ile Erdoğan ve AKP'nin "günahları"na ilişkin "ortak sorumluluk" çıkaranların iddialarının hiçbirine de katılmıyorum.
Bu, ayrı bir konu.
Türkiye 2015 ile Nazi Almanya'sı 1933 karşılaştırmasının yapılabildiği dün, Hürriyet Daily News'da Burak Bekdil'in "Ilımlı İslamcılık: Batı'nın karşılıksız aşkı" diye tercüme edilecek başlığı altında son derece ilginç ve çarpıcı yazısını okudum.
Burak Bekdil, Türkiye'deki AKP iktidarına ilişkin yanlış değerlendirmenin gerek ABD ve gerekse AB tarafından yapılmış olduğunu tartışıyor. Batı'nın "Ilımlı İslamcılık" diye aslında "olmayan bir şeye aşık olmuş olduğunu" vurguluyor.
Obama'nın 2009'da Türkiye'den "büyük İslamî demokrasi" diye söz etmiş etmesine gönderme yaparken, "(Obama'ya göre) Bu peri masalında, Türkiye'nin İslamcıları, dünyanın en karışık bölgelerinden birinde diğer Müslüman uluslar üzerinde Fransız Devrimi'nin etkisi gibi bir etki yaratacak olan bir demokrasi kalesi kuracaklardı. 2009'dan beri Başkan Obama bize niçin Britanya'yı 'büyük bir Hristiyan demokrasisi', İsrail'I 'büyük bir Yahudi demokrasisi' ya da Japonya'yı 'büyük bir Şintoist demokrasi diye nitelemediğina dair merak içinde bıraktı" diyerek, ironik biçimde, ABD'nin AKP nezdinde "ılımlı İslam"a verdiği primi anlatmaya çalışıyor.
Aynı şekilde, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın 2006 yılında Pentagon'un üç numarası iken AKP'ye yönelik övgü dolu bir konuşması ile 27 Ağustos'ta New York Times'a yazdığı "Amerika'nın Türkiye ile Tehlikeli Pazarlığı" başlıklı yazıda tam zıddı yönde ifade etmiş olduğu değerlendirmeye dikkat çekiyor.
Burak Bekdil'in yazısında benim için en öğretici olan, Toni Alaranta adındaki Finli bir Türkiye uzmanının tam da bu konudaki görüşlerini aktardığı bölümler oldu.
Dr. Toni Alaranta, "Fin Uluslararası İlişkileri Enstitüsü"nün  uzmanlarından. Bu yıl İngilizce yayımlanacak olan "Türkiye'nin Devlet ve Ulusal Kimliği: Cumhuriyet'in Uluslararası Sistem'deki Statüsü" ve geçen yıl İngilizce yayımlanmış "Çağdaş Kemalizm: Evrensel Seküler-Hümanizm'den Aşırı Türk Milliyetçiliğine" adlı, adlarından da anlaşılabileceği kadarıyla gayet ilginç kitapların yazarı.
Alaranta'nın 29 Ağustos'ta TDN'de "Batı AKP ve Erdoğan'ı yanlış okudu, iktidara kabaca el koymasını meşrulaştırdı" başlığıyla bir mülakatı yayımlandı.
Son iki yıl içinde "Türkiye, AKP önderliği altında 'normalleşemeyecek'"; "Türkiye'nin İslamcı-Muhafazakâr Devlet Projesi Kavşakta"; "AKP'nin Radikal Muhafazakârlığı: Henüz Tükenmemiş Ütopik bir Proje"; "'Yeni Türkiye' bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda"; "AKP'nin 'içi boş' liberalizmi ortaya kondu" başlıklarını taşıyan bir dizi üzerinde durmaya ve tartışmaya değer önemli makalesi yayımlandı.
Bu konuyu sürdüreceğiz.
Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, "İslamcılar'ın demokratik yollardan iktidar terketmeyecekleri"ne örnek gösterilir hale gelmesi; "Türkiye 2015 ile Almanya 1933" arasında karşılaştırmalar yapılması, konuyu defalarca irdelemeyi zorunlu kılıyor…"
Cengiz Çandar, Hürriyet, 04.09.2015 Cuma

15.12.13

AKP'nin dış politika başarısızlığının nedeni ortaya çıktı

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu,
 Stratejik Derinlik, Türkiye’nin Uluslararası Konumu
Küre Yayınları, 
72. Baskı, İstanbul 2011, 584 s.

Ahmet Davutoğlu’nun ülkemiz uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı bu eser hakkında yazılı ve görsel medyada pek çoğu popüler olmak üzere dile getirilmiş pek çok görüş vardır. Lakin eser üzerinde uluslar arası ilişkiler camiasında “oh ne güzel oldu” dışında Batı’da olduğu gibi bir eleştiri yazısı yazılmadı. Eserin ilk baskısı Nisan 2001, bugüne kadar takip edebildiğim kadar 73 baskı yapmış bir eser. Övgü ve sövgü’den aşırıyız milletçe malum.
Bu kitap, Ahmet Bey’in, öncelikle büyükelçi ve dış politika başdanışmanlığı, ardından Dışişleri Bakanlığı döneminde AKP’nin dış politikasının temel metni olduğu farz edilen bir çalışmadır. O yüzden ayrı bir öneme haizdir. Ahmet Bey’in kitabına başlık olan “stratejik derinlik” kavramı coğrafi olduğu kadar kültürel bir kavram olduğu ve Türk kültürünü ilgilendirdiği için bir Türkolog halk bilimci gözüyle eseri ele almaya çalışacağım.

***

Askeri stratejinin temel literatürü kurucu babalar Ratzel ve Haushofer de dahil olmak üzere dilimizde yoktur. Bu vesileyle uzun zaman geleneksel olarak askeri ve diplomatik stratejimiz kartografya ve coğrafya, jeopolitik bilimin verilerinden uzakta, sevk-i tabii ve ampirik bilgilerle kurgulanmıştır.
Türkler pratikte ve uygulamada, askerlik ve muharebe literatürüne pek çok, örnek olay olarak gösterilen ve incelenen taktik ve uygulama hediye ettiyse de bu anlamda geleneksel olarak yazılı bir askeri strateji literatürü bölük pörçük derleme, tercüme ve notlardan, hizmete özel risalelerden ibarettir. Bunun sağlamasını şu şekilde yapabiliyoruz. Dünyanın meşhur kütüphanelerinin kataloglarına girip anahtar kelimelerle taradığımızda “takke düşüp kel görünüyor”. Sert ve haşin bakışlar, hot, zötle, sert marş söyleyerek, literatür gelişmiyor, tefekkür, tezekkür ve araştırma ile gelişiyor. Mesela Google kütüphaneme bir bakalım:
”military strategy” anahtar kelimesi ile bk[https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy]
Keza jeopolitik , coğrafya ve strateji konularında bk [“geopolitic, geography an strategy “ anahtar kavramlarını kullanarak https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=geopolitic+geography+and+strategy&tbm=bks]
Diplomatik strateji [“diplomaticstrategy” anahtar kavramlarını kullanarak bk https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=diplomatic++and+strategy&tbm=bks]

AHMET DAVUTOĞLU O KİTAPTA NEYİ GÖZDEN KAÇIRIYOR
Bir de bizim ulusal toplu katalogumuza, kütüphanelerimize  girerek Türkçe literatürü tarayalım sonuçta arada Türkçe literatür aleyhine bir uçurum olduğunu görüyoruz.
Bu anlamda Davutoğlu’nun metni en temel coğrafi, jeopolitik stratejik hakimiyet teorilerinden hareketle Türkiye’nin tarihten günümüze reprospektif bir görünümünü tasviri bir üslûpla ortaya koyuyor. Bu anlamda ilk planda şayan-ı dikkat ve takdir edilmesi gerekli bir çaba. Kutluyoruz. Yalnız eser 73 baskı yapmasına rağmen hala güncellenmemiş olması, Strateji konularında son dönemde önemli dikkatleri olan Ramazan Özey’in Merkezi Hâkimiyet Teorisi kitabını ve Türk Dünyası Jeopolitiği makalelerini görmemiş olması çok büyük bir eksikliktir.
Ayrıca Davutoğlu’nun eserini oluştururken kaynakçasına baktığımızda Türkiye’nin Stratejik derinliğini yazarken Türkçe muteber tek bir Türkoloji ve Tarih kaynağına rastlayamıyoruz. Bu eserin bilimselliğine son derece halel getiren bir husustur. Türk kültürünün “stratejik derinliğini” yazarken Gökalp, Togan, Osman Turan, Kafesoğlu, Atsız, Peter Golden, Osman Karatay, Ayhan Bıçak, Şahin Uçar, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Dursun Yıldırım gibi araştırmacılarımızın çalışmalarını özümsemeden ve atıf yapmadan böylesi bir başlığın altı doldurulamaz, eksik kalır nitekim öyle de olmuştur. Rusça literatür bizim sosyal bilimler geleneğine hepten yabancı. Oysaki şarkiyat enstitüsü, ilimler akademisi 300 yıldır bizim bu kültür havzamızla ilgili neşriyat yapıyor. Bu birikimden habersiz bu alanı çalışamazsınız. Keza hocamızın eserinde tek bir Rusça kaynak yok.

AKP'NİN DIŞ POLİTİKA ZAYIFLIĞI BURADAN GELİYOR
Kitabın en büyük eksikliği ve buradan hareketle AKP dış politikasının zayıflığı da burada başlamaktadır. Türkoloji/ Türlük bilimi araştırmalarından bağımsız olarak Türk Kültür Havzası dediğimiz alanı tanıyamaz, envanterini üretmez, çelişki ve çatışmalarını, özelliklerini analitik olarak çözümleyemez ve doğru politikalar geliştiremezsiniz. Batum’u Tebriz’i, Bakü’yü, Halep, Musul , Kerkük yakın kara sahamızı ve 20-100 doğu boylamı ile 33-65 enlemleri arasındaki coğrafyayı ve bu coğrafyadaki Türk kültürünün iltisaklarını bilmeniz gerekir. Her zaman dile getiriyorum yine bir hatırlamak lazım:
“Türkler, Eski Dünya’daki bütün kadim medeniyetlerle kültürel ve siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir. Toynbee’den Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen İslam medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında zikrederler. (...) Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır.

AKADEMİK ZAAFLER GİDERİLMELİ
Asya, Avrupa ve Afrika’nın toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir. Bu alanın 3/2’sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına aldıkları alandır. 20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi, Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından Tarım havzasına kadar olan alan, en doğu ucudur. Güneyde Sudan-Hartum ve Suakin limanından Yemen’e, kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg, Tümen ve Sibirya’ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır. Bütün bu coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır. (...) Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri beraberce yaşaya gelmişlerdir. Farklı etnisitelere sahip Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi. Kürtler, Gürcüler, Arnavutlar, Lazlar, Çerkesler, ilh. Hep bu sembolizmin ve gramerin öğeleridir. Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey, sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez. Oysa bu halkların da dâhil olduğu ve adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan, ortak medeniyetimizin omurgasını teşkil eder. Söz konusu akraba halklar, tarihsel süreçte Türk siyasal hâkimiyetinin yarattığı yaşam ve kendini üretme geliştirme imkânı bulmuşlardır. Türk siyasal hâkimiyetinin zayıfladığı veya kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların, her anlamda mağdur ve mazlum olduğunu görürüz. Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve teşkilatçılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz. Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı bulunmaktadır. Çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkân sağlamaktadır. Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkân sağlamıştır/sağlamaktadır. “
Bu anlamda Türkiye Türkolojisi de  akademik alanda zaaflarını bir an önce gidermelidir.’!. XXI Yüzyıl Türkiye  Enstitüsü önderliğinde Amasya’da Türkoloji disiplini ve Uluslararası İlişkiler disiplininin Türkiye’nin ilgili alanlardaki eksikleri konusunda ne gibi ortak çalışmalar üretebileceği hususunda ciddi bir çalıştay yapılmıştır. Orada da bu eksikliklerin üzerinde durulmuştur. TTK, TDK, Yüksek Kurumun üniversitelerimizin çok büyük çoğunluğunun böyle bir kaygısı ve arayışı yoktur; zira öncelikleri planlayan bir kültür bilimleri politikamız yoktur.
Türkiye milli geleneği ve Türkoloji geleneksel birikimi içerisindeki, “yalancı milliyetçiliği” entelektüel planda eleştirel bir tasfiyeye tabi tutulması gerekir. Trubetskoy’un  yalancı milliyetçilik diye nitelendirdiği dalga eleştirel bir nevi Avrasyacılığın manifestosu niteliğinde olan eseri 1920 yılında Sofya’da yayınlanan “Evropa i Chelovechestvo” adlı küçük ama özlü risalesidir. Bu eser dilimize “Avrupa ve Medeniyet” adıyla 2012 yılında Vügar İmanov’un tercümesiyle kazandırılmıştır. Eser Batı merkezci düşünce tarzına dönük çok ciddi eleştirileri içermektedir. Batılıların milliyetçilik anlayışını şovenizm ve kozmopolitizmin bir sentezi olarak gören Trubetskoy’a göre Avrupa’nın bu anlayışının peşine takılanlar yalancı milliyetçilerdir. Onlara göre mensup oldukları halkın milli kültürünün özgünlüğü hiç de önemli değildir. Bunun yanında ben – idraki de pek ehemmiyet kesbetmemektedir. Zira onlar “kendileri gibi” olmaktan ziyade “diğerleri gibi” örneğin Avrupalılar gibi olmayı arzu ederler. Avrupalılaşma, yani Roma-Germenlerin devlet yapısını ve ruhunu, ideolojilerini, güzel sanatlarını ve maddi yaşamlarını tıpatıp taklit etmeye kalkışmak da netice itibarıyla her türlü özgünlüğün kaybına yol açmaktadır. Halk ve kültürlerin eşitliğinin inkâr edilmesine ve kibre dayalı militan şovenlik, yalancı milliyetçiliğin bir başka çeşididir. Trubetskoy’a göre I. Petro sonrası Rusya’da ortaya çıkan milliyetçilik de hastalıklıydı. Bu dönemde Rus aydınlarının ekserisi hiçbir şekilde “kendileri gibi olmak”ı değil, “hakiki Avrupalı” olmayı arzu ediyor, pek çoğu “geri kalmış” ülkelerini hor görüyordu. (Trubetskoy; Avrupa ve Beşeriyet; s.103-104), Trubetskoy’a göre Avrupalılaşma toplumda yukarıdan aşağıya doğru tezahür ediyor ki, ilk olarak da üst kesimleri kapsıyor, bu nedenle de Avrupalılaşmış seçkinler ile Avrupalı olmayan halk arasında derin kültürel uçurum yaratmaktadır. Avrupalı olmayan bir halkın Avrupalılaşması kendisine olan saygısını kaybetmesine yol açar. Ulus kendi tarihini Avrupa’ya özgü bakış açısından değerlendirmeye başlamakta, bu yüzden de Avrupa kültürü ile çelişen her hangi özelliğini, kötülüğün ve geriliğin alameti olarak algılamaktadır. (Meşdi İsmayilov, Avrasyacılık, 31/ B. Atsız Gökdağ’dan alıntıladım.). Bu ekibin bulunduğu sosyal ve siyasal ortama göre birden fazla siyasi görüşü ve onlarca set halinde doğrusu ve tavrı vardır. İlke ve doğrultu tutarlılığı olmadığı için herhangi bir entelektüel üretime kapı aralayamazlar. Bürokrat ve birilerinin adamıdırlar. Sürekli birilerinin adına papağan gibi konuşurlar, kurşun askerdirler… Doğruyu söylemez susarlar. Tanpınar’ın sükût suikastı dediği şey!. Pardösülerinin altında bir hain silahı olan hançer taşırlar…[Dön sırtını gör neçe olur ahvalin]…

BU TEORİNİN DOĞRULU İSPATLANMALI
Tiflis’de oturan elçiniz 30 km ötedeki Borçalı’nın ne demek olduğunu bilmezse olmaz. (danışık dilini danışacak/özendiğimiz ABD’ninkiler öyle.). Tebriz- Erzurum -Trabzon hattını bilecek. Akkoyunlu Karakoyunlu, Safavi tarihsel birikimini ve jeopolitiğini bilecek. Uluslararası İlişkiler disiplini bu anlamda çok yavandır. Ümit Özdağ Bey’e bir sunum esnasında söyledik. Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinin stratejik öngörüleri ve analizleri “büyük ölçüde” papatya falı gibidir. Karşınızda temel sosyal bilimler kültürü üstüne uluslararası ilişkiler uzmanı olmuş Brezinski, Kissinger,Fuk uyama var onların karşısında “tığ-ı teber, şah-ı merdan çıkarsanız”  duygularınız karmakarışık olur. Bakınız aşağıdaki fotoğrafta sivil Brezinski ! mücahitlere bir makineli tüfek hakkında ders veriyor. Muhataplarımızın donanımı bu çerçevede. [Teori pratik, pentagonda askeri harekat ve lojistik planlamacıların pek çoğu böylece sivil kaynaktan gelen disiplinlerarası eğitim görmüş uzmanlar. Emeklisi geldikten sonra veya muvazzafken sivil kaynakta inkılap tarihi ve uluslar arası ilişkiler doktorası yapıp eline çubuk alıp akıllı tahta karşısında küçük açıklamalar yaprak olmaz bu işler….]

Ben Prof. Dr. Ramazan Özey’in aşağıdaki görüşünün [askeri ve sivil stratejik planlamacılar tarafından da] geniş manada okunduğundan pek şüpheliyim.
“Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika eski kara kütlelerinin bitişme noktasında yer almaktadır. Yarımadanın üç tarafı denizlerle çevrilidir. Yükselti bakımından kıtanın en yücesi olan Asya’dan (ortalama 1010 m.) bile hayli yüksek (Türkiye Ortalama yükseltisi 1132 m.) bir kara parçasını teşkil etmektedir. Asya ve Afrika’ya bitişik olduğu kesimlerde aşılması zor sıradağlar yer almaktadır.
Bütün bu genel özellikleriyle, Anadolu; tam bir kaleyi andırmaktadır. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa’ya açılan burcu ise İstanbul’dur. “Merkezi Hâkimiyet Teorisi” adını verebileceğimiz bu görüşe göre; “Anadolu Yarımadası Heartland, Heartland’ı çevreleyen Balkan yarımadası, Kafkaslar, İran, Arabistan ve Kuzeydoğu Afrika; kısacası Balkanlar ve Ortadoğu, dünya kalesini çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunun dışındaki kara parçaları ise, dış çemberi ya da dünya adasını oluşturmaktadır.” Bu görüş çerçevesinde şöyle bir sonuca varabiliriz; “Dünya Kalesi’ni (Anadolu’yu) elinde bulunduran bir millet, iç çembere hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise, dış çembere yani dünyaya hâkim olur.”
Kuşkusuz bir teorinin doğruluğu, ispatlanmasıyla mümkündür. İşte bu teori, tarih boyunca üç kez ispatlanmıştır. Batıya açılan burcu İstanbul ile birlikte Anadolu; M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından M.S. 395'e kadar Roma, 395 - 1453 arası Doğu Roma ve 1453 - 1923 devresinde de Osmanlı İmparatorluklarının (Gerçi Anadolu’da Türk hâkimiyeti 1071 Malazgirt Zaferi ile başlar) hâkimiyetlerinde temel çekirdeği oluşturmuş ve kale görevini görmüştür. Söz konusu bu kale, 1923'den bugüne (1995) kadar da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer almaktadır.” [Ramzazan Özey; “Türk Dünyasının Jeopolitik Önemi ve Başlıvca Proplemleri”]

AHMET DAVUTOĞLU ELEŞTİRDİKLERİ POLİTİKAYI UYGULUYORLAR
Sıfır sorun diye başlayan süreçte yakın kıta havzamızla Oğuz /Selçuklu coğrafyası ile sorunlu hale gelmemizin sebebi bu alanın tarihsel müktesebatı, donanımı ve envanterini operasyonel bilgi seviyesine dönüştüremememizdir. Ahmet Davutoğlu Bey bunu çok açık biçimde vurguluyor eserinde. “Üniversite ve bağımsız araştırma strateji oluşumuna katkıda bulunması, bu konularda yerleşik bir geleneğin vücut bulmasını ve katkıyı sürekli kılacak sağlıklı bir altyapı ile finansal desteğin sağlanmasını gerektirir. Bu kurumlarının bilgi üretiminin ve analiz kapasitesinin artışı, küresel ölçekli stratejiler geliştiren ülkelerde dış politika yapımının en önemli destek unsurları olarak görülür [Stratejik Derinlik,s.50].” Ne kadar doğru söylemiş uygulamada baktığımızda teori praksis çelişkisini burada da görüyoruz. Ahmet Bey ve bağlı bulunduğu siyasal gelenek eleştirdikleri politikada ısrarlı.
Üniversitelerimizin bölgesel araştırma enstitüleri ve stratejik araştırma enstitüleri kâğıt üzerinde bütçesiz ve kadrosuz atıl bir vaziyette tutulmaktadır. Yaptığımız bütün çağrılar ve bilgilendirmeler muhatabınızla aynı siyasal frenkansta değilse ne kadar önemli olursa olsun hiçbir şey ifade etmiyor.
Hazar’dan Akdeniz’e, Şia-Alevi Türk dünyası gerçeğini milyonlarca doları olan Diyanetiniz ve İSAM’ınız bilmiyorsa, İslam dünyasının çelişkilerini çalışmamışsa, mezhepsel dağılımını, kompozisyonunu çalışmamışsa soydaşlarınızla bugün olduğu gibi anlamsız bir kırgınlığın ve izolasyonun içine girersiniz. Halep ve Rakka Vilayetini Batum Sancağını bileceksiniz. Kars Antlaşmasının Türkiye açısından kazanımlarını bilmeyen Tarihçi! Danişmendlerle çuvallarsınız… Gürcüler Tiflis –Ahıska Sancağını 40 yıl önce Osmanlı belgelerine dayalı olarak çalıştılar, sizin haberiniz dahi yok, oysa burası sizin dünkü vilayetiniz.
Değişen bir şey yok, hala Azerbaycan’a Sovyetler dağıldıktan sonra inen devlet büyüklerinin! Aaa! Bunlar Türkçe konuşuyor afallamasını yaşıyoruz.
Kısacası, Ahmet Bey’in söylediği Yakın Deniz ve yakın Kara havzamızın envanterini üretmeden bir bölge gücü olmaya yönelmek bilimsel temelden yoksundur.
Barış Bey; internet okuyucusu sıkılıyor hocam diyor kısa yaz….Bizim bildirilerimiz uzun, küçük açıklamalar ekibinden değiliz….Bu meseleye kaldığımız yerden “Stratejik Derinlik Kitabını” okumaya ve anlamaya, eleştirmeye devam edeceğiz. “Stratejik Derinlik’”ten “stratejik dehlize” sürüklenmemek için bu uyarıları ve eleştirileri yapmak vicdani ve entelektüel bir borçtur.
Kemal Üçüncü, Odatv, 14.12.2013 15:41

4.7.13

Müslüman Kardeşler’in izdüşümü…

Yılın ilk ayı idi.
Beyrut’ta birlikte olduğum Arap dünyasının kimi kalburüstü entelektüellerinin tüm dikkatleri Mısır’ın üzerindeydi. Hemen hemen tümü “’Müslüman Kardeşler Tecrübe’sinin başarısızlıkla sonuçlandığı” kanısındaydılar.
Tümü de, Mısır’da 25 Ocak (2011) Devrimi’ni hararetle desteklemişlerdi. Müslüman Kardeşler’in Mısır’da seçimle, demokratik yıldan iktidara gelmesini çok önemsemişlerdi. Mısır’ın başta Arap dünyası, tüm bölge için tartışılmaz değerinin farkındaydılar. O yüzden, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da “başarısızlıkla sonuçlanması” onlar açısından “hüzünlü” bir durumu ifade ediyordu.
Mısır’daki “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” hakkında “erken hüküm” verdikleri kanısındaydım. Verdikleri hükmü isabetli bulmamıştım. Bence, yanılıyorlardı. Yine de o hükme bir yere not ettim. Ama, Temmuz 2013 itibarıyla onların hükmü doğru çıktı. Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bu satırları, Mısır Ordusu’nun Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye çekilmesi için verdiği ültimatomun dolmasına dakikalar kala yazıyorum. Mısır’ın “kader günü”nde yazılan satırlar, söz konusu hükmü değiştirmeyecek. Mısır’da “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” –ne yazık ki- başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Mısır Ordusu’nun, seçimle gelmiş “meşru” bir yönetimi, “askeri müdahale” ile görevinden uzaklaştırmaya, yani “gayrı meşru” yollara başvurmaya kalkması, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin başarısızlığı anlamına gelir mi?
Soru bu değil. Sorulması gereken soru bu değil. Soru,30 Haziran 2011’de ”sandıktan çıktığı” halde, Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin nasıl olup da, tam bir yıl sonra, kendisinin çekilmesini isteyen tarihin en büyük kitle gösterilerinin hedefi haline gelmiş olması.
30 Haziran 2013 gününde, Kahire, dünya tarihinin en büyük kitle gösterisine sahne oldu. O muazzam kalabalığın, o insan selinin içinde, Hüsnü Mübarek rejimini yıkan Ocak-Şubat 2011’in Tahrir kalabalıkları vardı; yetmemiş gibi ikiye katlanmıştı. Dolayısıyla, “askeri darbe” ya da  “eski rejim yandaşları”ndan, “karşı-devrimciler”den söz etmenin münasebeti yok.
Önceki gün NYT’da yayımlanan “Mısır: Demokratlar ve Liberaller Birbirine Karşı” başlıklı bir makale “Mursi’yi laik ve liberal muhalefetin desteğiyle askeri darbe yoluyla devirmek, en kötü sonuç verecek gelişme” olur diye bitiyordu. Çok doğru. Seçimle gelen seçimle gitmeli.
Bununla birlikte, tarihin büyük altüst oluşları, çok kez kitabi doğrulara riayet etmiyorlar. Eğer, Mısır halkı onmilyonlar halinde, tarih rekoru kıracak şekilde, seçilmesinden bir yıl sonra Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa, bu başlı başına bir tarihi olaydır ve askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan “siyaset dersi”ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır!
Niye böyle olduğu üzerinde de uzun uzun durulacaktır kuşkusuz. Daha şimdiden de tartışılıyor zaten. Örneğin, Mısırlı bir tarihçi, Halid Fehmi, Müslüman Kardeşler’in durumunu, büyük baskılara maruz kaldıkları ve yeraltına çekildikleri Nasır ve Mübarek dönemleriyle kıyaslanmayacak ölçüde “varoluşsal bir kriz” olarak niteliyor ve şunu belirtiyor:
“Mısır halkı, artan sayılarla, olan-bitenin İslam-laiklik karşıtlığı olmadığını söylüyor. Bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise bir klik var. Durum budur.”Müslüman Kardeşler, en yakın müttefikleri ve ortakları tarafından dahi terkedilmiş durumdalar. Selefiler ve onların Müslüman Kardeşler’den sonra en fazla oy almış olan partisi Nur da Müslüman Kardeşler ile, bu son krizde ittifak yapmıyor.
Herşeye rağmen, Muhammed Mursi, sıkı duracağını ilan etti; “Eğer meşruiyeti korumanın bedeli bir kanım ise, bu bedeli ödemeyi kabul edeceğim. Bu, bu ülkeyi korumak için ucuz bir fiyattır” diyerek dramatik bir direniş açıklaması yaptı. Bu açıklamasının ardından, onun getirip ordunun başına yerleştirdiği General Abdülfettah el-Sisi ise Mursi’ye karşı “Mısır halkının terörize edilmesi ya da tehdit edilmesine göz yummaktansa, ölmek daha onurludur” sözleriyle bir başka dramatik tepki verdi.
Vatanseverlik ispatı ve halk uğruna, “şehadet”, “ölüm”, “kan” gibi sözcükleri kullanmaya başlamışsanız, zaten, iş şirazesinden çıkmış demektir.
Müslüman Kardeşler, parlamento seçimlerinde yüzde 37 oy aldılar. Mursi, yüzde 51 ile cumhurbaşkanı seçildi. Tüm itirazlara rağmen, Müslüman Kardeşler’in görüşlerinin damgasını vuran yeni anayasa, yüzde 40 katılımın bulunduğu, yani nüfusun yarısının katılmadığı bir halk oylamasında zor bela geçti. Yani, “çoğunlukçuluk”, Müslüman Kardeşler tarafından “çoğulculuk”un üzerine çıkartıldı. Ekonomide kötüleşince, Mursi ve Müslüman Kardeşler’in “kibirli” iktidarı, bir yıl sonra duvara tosladı.
Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’e, uzunca bir süredir Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresi ve Ak Partili kadrolar “akıl hocalığı” yapıyorlardı. “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da iflasının, “Türkiye’de Ak Parti Tecrübesi”nin geleceği bakımından iç açıcı olmayan sinyaller veriyor olması doğaldır.
Türkiye’deki Ak Parti ile Mısır Müslüman Kardeşleri arasında, elbette, büyük farklar var –çünkü iki ülke arasında o farklar var- ama “ortak özellikler”, bir türlü “sıhriyet” de var. Dolayısıyla, Morsi’nin akıbetinin Türkiye’deki Tayyip Erdoğan iktidarını yakından ilgilendirdiği açık.
Ak Parti, tarihi geçmiş açısından olmasa da, “ülke yönetimi” yeteneği açısından Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den hem çok daha tecrübeli, hem de çok daha başarılı. Türkiye’deki 2002-2011 iktidar performansı bunun kanıtı.
Ne var ki, Taksim-Gezi’den bu yana ortaya koyduğu, ülkesinin yeni dinamiklerine karşı yabancılaşma, sağırlık, anlayışsızlık, vs. gibi özellikleri, Mısır’daki Müslüman Kardeşler performansıyla kıyaslanmasına yol açtı.
“Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da başarısızlığa uğraması, elbette, Ak Parti açısından can sıkıcı bir sonuç. Ancak, benzeri bir gelişmenin Türkiye’de tekrarlanmaması, büyük ölçüde, Ak Parti’nin Mısır’dan doğru dersleri çıkartmasına bağlı.
Türkiye’de çıkartmakta direndiği dersleri, bari Mısır’a bakıp çıkartmasında, “demokrasinin selameti” ve kendi iktidarının sağlığı açısından yarar var.
Radikal, Cengiz ÇANDAR , 4 Temmuz 2013

26.6.13

Yargıçlar Sendikası, basın açıklaması


Yargıçlar Sendikası, bir basın açıklaması yayınlayarak Başbakan'a göndermelerde bulundu.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Tarihteki gerici bir ayaklanmanın simgesi olan Taksim Topçu Kışlası’nın yeniden inşaası ve AVM yapımı için, anıtsal yeşil alan olan Taksim Gezi Parkı’nın yeniden düzenlenmesi projesinin gerçekleşmesi yolunda şahsınızın gösterdiği ısrar ve çabalar; İstanbul’da, Ülkenin ve Dünya’nın değişik yerlerinde düzenlenen örneği görülmedik toplantı ve gösterilerle protesto edilmektedir.

Her sınıftan, yaştan, meslekten, kökenden, düşünceden, inançtan insanın ortak irade ve paylaşım duygusu içinde katıldığı bu gösteriler; anlaşılmaz bir hırsla, ölçüsüz şiddet uygulanarak dağıtılmak istenmekte, polis kuvvetlerinin geri çekildiği yerlerde ise daha vahim sonuçlar yaşanması önlenmektedir.

Bu gösterilerde aşırılık gösterip kamu, kurum ve kişilere ait mallara zarar verenlerin eylemleri ise elbette ki kesinlikle onaylanamaz.

Bu toplantı ve gösterilere, toplumun barışçıl ve bugüne kadar tepkisiz kalmış kesimlerinin de yoğun ilgi ve duyarlılık göstermesi, başta siz olmak üzere hepimizi düşündürmelidir.

Tepki ve protestoların bu yoğunluk ve yaygınlıkta yaşanmasının nedenleri, hepimizce sorgulanmalıdır.

Tarihi bir sorumluluğun gereği olarak, biz gördüklerimizi, düşündüklerimizi söyleyelim:

-“İdeolojik, marjinal olmak” gibi sığ söylemlerle, kendinizden farklı düşünenleri ötekileştirip susturmaya çalıştınız.

-“Dinin emrettiğine neden karşı çıkıyorsunuz” türü ifadelerle, herkesin sizinle aynı inanç ve algılara sahip olması mecburiymiş gibi yaklaşım göstererek, başkalarının hukuk ve sosyal yaşam kurallarını kendi inanç referanslarınıza dayandırmayı alışkanlık hâline getirdiniz.

-Kendinizden görmediklerinizin iş, kariyer, özgür ve güvenli yaşam alanlarını gittikçe daralttınız. Parti referansı olmadan taşeron işçisi olmayı bile imkânsız hâle getirdiniz.

-Maksatlı, tek yanlı ağır vergi cezalarıyla; özgürlükçü, çok sesli basını, sesini çıkaramaz, demokratik işlevini yerine getiremez hâle getirdiniz.

-Batık gazeteleri devlet kurumları eliyle yandaşlara devredip iktidarınızın “hık deyicileri” yaptınız.

-Birkaç kadeh veya ne kadar içiyorsa içsin, içki içenleri “ayyaş-alkolik” diye aşağıladınız.

-Alkollü araç kullanmayı kabahatten cürme terfi ettirip hapisle cezalandırma niyetine girdiniz.

-Sigara içerek iyi bir şey yapmayan, ama asıl kendisine zarar verenlere, “gidin zehir odalarında için” diyerek kafes canlısı muamelesi yaptınız.

-Kentsel dönüşüm, imar planı değişimi gibi adlar altında birilerine tatlı rantlar sağlayan, beton yığını sitelerle, plazalarla, AVM’lerle her yeri doldurup fakirlik-zenginlik çelişkisini insanların gözüne gözüne soktunuz.

-5-10 yıl öncesinde hiçbiri yokken şimdi milyon TL’lerini nereye harcayacaklarını şaşırmış, iktidarcı dinsel kimliklerini kartvizit yapan, sonradan görmelerle etrafı doldurdunuz.

-“Başörtülüler dışlanıyor, ötekileştiriliyor” yakınmalarınızı, başı açıkları dışlayarak, ötekileştirerek giderdiniz.

-Devlet okullarında okuyan çoğunluğun çocuklarını, yetersiz kadro, donanım koşullarına, geçim zorluğu çeken öğretmenlerin bıkkınlığına terk ederken, nitelikli eğitim-öğretimi yüksek gelir sahiplerinin ayrıcalığına dönüştürdünüz.

-Artık iktidarınızın, bakanlıklarınızın, belediyelerinizin arzu ve taleplerine aykırı pek az yargı kararı çıkmasına rağmen, Taksim Gezi Parkı’yla ilgili “yürütmeyi durdurma” kararında olduğu gibi aleyhe çıkan tek tük mahkeme kararını bile sindiremeyip “maksatlı” buldunuzu beyan ettiniz; “sonunda yine de bizim dediğimiz olacak” diyerek yargıyı, hukuk devletini hiçe saydınız.

-Adalet Bakanınızın Müsteşarı eliyle oluşturulan yeni HSYK kararlarıyla, yargıyı tepeden tırnağa yeniden dizayn ettiniz; Yargıtay üyeliklerinde, özel görevli mahkemelerde nerdeyse size aykırı gelecek tek bir yargıca, savcıya yer vermediniz.

-Darbe planlarına katıldıkları iddiaları çerçevesinde adları öne sürülenlerden yargılanmadık, tutuklanmadık, en üstten en alt rütbeye kadar asker, bürokrat, akademisyen, gazeteci, sivil bırakmadınız. Kalabalık iddianame sayfalarına rağmen birçoğunun hangi terörist fiilleri işledikleri konusunda kamuoyuna somut bilgi aktarımında bulunmadınız.

-Genelkurmay Başkanı’nın, hükümet aleyhine internet sitelerini yayına sokarak “terörist şiddet yöntemleriyle hükümeti yıkmaya teşebbüs suçundan” özel görevli mahkemede yargılanmakta olmasını sorgulamazken, MİT Müsteşarınız için çok çabuk çözüm ürettiniz.

-Kesin delillere dayalı mahkeme kararıyla, “33 askerin şehit edilmesinin baş sorumlusu olduğu” sabit olan bölücü bir terörist şefinin, başka suçların failleri olan şahısların dahil olduğu kimi gizli tanıkların beyanlarıyla, üst düzey görevler yapmış insanların ağır suçlarla çok kolay suçlanmasına zemin hazırlayan düzenlemeler yaptınız.

-Tarihin en karanlık ve umutsuz günlerinde dahi Vatanın ve Ulusun umudu ve kurtarıcısı olmuş Türk ordusunun binlerce onurlu subayını, bu dava-tutuklama kaosu süreci içinde büyük bir moral, güven yıkımına uğratırken, ayaklar altına alınmış onurlarından başka bir şey düşünemez hâle getirdiniz.

-Halkın hiçbir onayını almadan, şehit yakınlarının ve gazilerin yaralarını yeterince sarmadan, yasal alt yapı oluşturmadan, kendi ordumuzun tutsak komutanlarına göstermediğiniz müsamaha ve anlayışla, bölücü terör örgütüyle müzakereler yaptınız.

-Bu Ülkenin her zaman asli unsuru olmuş milyonlarca Alevinin; “herkesin Sunni kurallara göre inancını yaşaması mecburiymiş” gibi “sapkınlık” olarak aşağılanmasına, hakarete uğramasına onay veren sözler sarf ettiniz.

-Bu aşağılama pervasızlığı üzerine; Alevi akıncıları ve yeniçerileri fetihten fetihe koşturup İmparatorluk topraklarını 2,5 kat büyütürken, diğer yandan 40 bin Alevi Türkmeni katleden bir padişahın adını “en uygunu bu” diyerek 3. Boğaz Köprüsüne vermeye niyetlendiniz.

-“Yasama, yürütme, yargı erklerinin, kendi içlerinde ve birbirlerine karşı ayrı görev ve sorumlulukları olmasını” ifade eden, “Devlette kuvvetler ayrılığı” ilkesini, “herşeye ilk önce ve en son kral karar verir” mantığına dayalı “kuvvetler birliği” ilkesine dönüştürmek isteyerek, “başkanlık despotizmi” tehlikesiyle toplumu son derece kaygılandırdınız.

-TV dizilerinin senaryolarını, oyuncu kıyafetlerini eleştirip baskılayıp değiştirecek, “kaç çocuk sahibi olmaları gerektiğini” söyleyecek kadar her konuya müdahil olarak, insanlarda özgürlüklerinin gırtlağına çöküldüğü duygusu yaratmaya başladınız.

- Kurucu önder Atatürk’ü getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş, laik kimlik ve ilkelerini pek benimseyemediniz; Sık sık çıkmaya başlayan mazeretleriniz nedeniyle katılamadığınız Milli bayramları, bayram gibi kutlamamıza da izin vermediniz.

-Kendi savaşımız olmayan Suriye’de çıkan iç savaşta, Meclis kararı bile olmadan “fiili savaş tarafı” oldunuz.

-İleride belki de onbinlerce, yüzbinlerce çocuğumuzun canına mâl olacak, on yıllarca sürecek bir savaşa girmemize heveskâr olarak, geleceğe dair kaygılarımızı artırdınız.

-İktidarınız yenilendikçe, halkınıza daha yüksekten ve uzaktan bakmaya başladınız.

-“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” hadisini unuttunuz, eski Yunan tanrıları gibi davranmaya başladınız.

-Ve daha sıralayabileceğimiz pekçok gönül ve umut kırıcı şeyler yaptınız.

Ama siz maalesef bunların tek birini dahi görmediniz, kabul etmediniz.

Sanki, bizler sizin kullarınızmış gibi düşünmeye ve davranmaya başladınız.

Bu halkın düşünce ve iradesi, bir süre önce hararetle alkışladığınız başka ülkelerin meydanlarında toplanan halkların düşünce ve iradelerinden, çok daha demokratiktir, çok daha meşrudur ve çok daha az marjinaldir.

Siz bu halkın barış, özgürlük, güven içinde yaşama ve geleceğe umutla bakma duygularında travmalar ve korkular yarattınız; Onun için bardağı taşıran damlalardan birinin, Gezi Parkı’nda kesilen ağaçlar olmasına da çok şaşırmamak gerekir.

Saygılarımızla..
YARGIÇLAR SENDİKASI

30.4.13

Süreç Duası...


Ya Rabbim...
Bu defa süreç meselemiz nedeniyle geldik kapına...
Sürecimizi açılımımız yerine kaim eyle...
Mesafesini daim eyle...
Neticesini mühim eyle...
Beğenmeyenlerin ağzını lehim eyle...
Terörle görüşen şerefsizdiyerek terör örgütü ile anayasa yapan Sayın Başbakanımızın hakkını teslim eyle Ya Rabbim...

*
 
Ya Rabbim...
Sayın Abdullah Öcalan kardeşimizin yol haritasını makbul eyle...
Mektuplarını makul eyle...
Kırk bin ölümü faili meçhul eyle...
Bütün bu işlerden İsmet İnönüyü mesul eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim...
Geri çekilmekte olan masum terörist çocuklarımızın yolunu iniş eyle...
Nöbetçi kulübelerinin arasını geniş eyle...
Yine de gören çavuş olursa...
Bir koşu, karakol mutfağında finiş eyle...

*

Ya Rabbim...
Necdet Paşamızı denizde ve havada muzaffer kılıp fişek eyle...
Karada bir miktar gevşek eyle...
Askerlik yan gelip yatma yeri değil demişti ol muhterem kulun...
Karargâhı bir müddet paşamıza döşek eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim...
Sürecin muvaffakiyeti bakımından akil insanlarımızın sözünü bol eyle...
Atılan yumurtaları havada gül eyle...
Akillerimizi kovalayanları topal eyle...
Abdurrahman Dilipakı idol...
Lale Mansuru sembol...
Kadir İnanırı bandrol...
Tarhan Erdemi turnusol...
Her sözlerini gol...
Sığındıkları otelleri dört yol eyle...
Bilhassa...
Küsmüş ve alınmış bulunan Orhan Gencebay kardeşimizi heyete bilahare dahil eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim geldik kapına...
Bu sürecimizi kabul eyle...
Bu milleti kul...
Muhalefeti zül...
Kullarının kafalarını ampul eyle Ya Rabbim...

Bekir Coşkn, Cumhuriyet, 30 Nisan 2013

30.3.13

4+4+4′te AKP’nin istediği oldu

MEB, 4+4+4’ün istatistiklerini yayınladı, 37 bin kız okuldan koparıldı.

MEB, 4+4+4 eğitim sisteminin uygulamaya geçtiği ilk yılın resmi istatistiklerini yayınladı. Buna göre 8. sınıftan mezun olan ancak açık lise de dahil olmak üzere hiçbir ortaöğretim kurumuna kayıt olmayan öğrenci sayısı 49 bin 449. Bunlardan 12 bin 172’si erkek, 37 bin 277’si kız öğrenci. 4+4+4 sistemi uygulamaya geçmeden önce ortaöğretime gitmeyen kız öğrenci sayısı 16 bin 137 olarak kayıtlara geçmişti. İşte MEB’in 4+4+4 rakamları:

Temel lise kaçağı 123 bin: 2011-2012 eğitim öğretim yılı sonunda 8. sınıfı bitiren öğrenci sayısı 1 milyon 252 bin 147. Mezunlardan 476 bin 651’i liseye, 651 bin 734’ü de meslek lisesine olmak üzere toplam 1 milyon 128 bin 557 öğrenci ortaöğretim kurumuna kayıt oldu. Herhangi bir temel ortaöğretim kurumuna kayıt olmayan öğrenci sayısı 123 bin 590. Bu rakam önceki yıl 187 bin 508 olarak istatistiklere yansımıştı.

66 bin kız lise kaçağı: 2011-2012’de 8. sınıfı bitirenlerin 653 bin 22’sinin erkek, 599 bin 125’inin ise kız öğrenci olduğu belirlendi. Erkek öğrencilerden 595 bin 499’u liseye kaydoldu. Kız öğrencilerden ise 533 bin 58 öğrenci temel ortaöğretim birimlerinde devam etti. Bu durumda 57 bin 523 erkek ve 66 bin 67 kız öğrenci liselerden birine kayıt olmadı.

28 bin kız açık liseye: 2012-2013 eğitim öğretim yılında açık öğretim lisesinde okuyan 1 milyon 14 bin 409 öğrenciden 552 bin 514’ünün erkek, 461 bin 895’inin ise kız olduğu belirlendi. 2011-2012 eğitim yılında açık öğretim lisesinde okuyan toplam 940 bin 268 öğrencinin ise 507 bin 163’ünün erkek, 433 bin 105’inin kız öğrenci olduğu açıklanmıştı. Bu durumda bu yıl açık liseye 45 bin 351 erkek, 28 bin 790 kız öğrenci kayıt oldu.

37 bin kız okul yerine evde: Lise kaçaklarından açık lise yeni kayıt sayıları çıkarıldığında 4+4+4’ün kız öğrenciler açısından yarattığı sonuç ortaya çıktı. 12 bin 172 erkek öğrenci, 37 bin 277 kız olmak üzere 49 bin 449 öğrenci açık lise veya temel ortaöğretim kurumlarından hiçbirine kayıt olmadı. Önceki yıl 9 bin 316 erkek, 16 bin 137 kız olmak üzere 25 bin 453 öğrenci hiçbir ortaöğretim kurumuna kaydolmamıştı.

İHL de arttı, öğrencisi de: Bu yıl imam hatip ve Anadolu imam hatip lisesi sayısı 537’den 708’e çıktı. Buna göre, İHL öğrenci sayısı ise 286 bin 245’ten 380 bin 771’e çıktı.

20.3.13

Sürpriz” karşımızda!

Sevgili okuyucularım, bugün sizi biraz geçmiş yıllara götürüp belleğinizi tazelemek istiyorum. Bu konuyu burada 23 Ocak 2013 tarihli yazımda bir kez daha gündeme getirmiştim.
Günlerden 17 Mayıs 2006. Silahlı bir kişi Danıştay binasına girdi. Danıştay 2. Dairesi bir süre önce bir öğretmen hakkında türban kararı vermiş ve sıkmabaşlı öğretmenin okuldan atılmasını sağlamıştı. Ama olayın öncesi vardı. Danıştay bu kararı verince, Vakit isimli şeriatçı gazete bu kararda imzaları olan Daire Başkanı Mustafa Birden ile dört Danıştay üyesinin fotoğraflarını 13 Şubat 2006 günü birinci sayfadan dokuz sütuna manşet yapıp “İşte o üyeler” başlığı ile yayınlamış ve onları açıkça hedef göstermişti. Ben de ertesi günkü yazımda “Bu nasıl bir rezalettir, bu hakimlerin can güvenliğini bundan sonra kim koruyacaktır” demiştim.
İş bu kadarla da kalmamıştı. Danıştay’ın bu kararı sonrasında iktidarın bütün elemanları tepinmeye başladılar.
Tayyip konuştu: “Efendi, bu karar (sıkmabaş kararı) senin işin değil. Diyanet’in işi! Bu kararı kınıyorum. Hiçbir hukuk anlayışı içinde tanımlanamaz.”
Bir yüksek yargı organına “Efendi” diye hitap ediyordu.
Bay Abdullah Gül konuştu: “Bu anlayış diktatör rejimlerin felsefesidir. Kaygıyla karşılıyorum. Hayretler içinde kaldık. Bunlar (Bu gibi mahkeme kararları) çok yanlış ve tehlikeli şeylerdir.”
Şimdi işin sonrasına bakalım.
* * *
Vakit gazetesinin Danıştay 2. Dairesi Başkan ve üyelerini açıkça hedef gösteren yayınından bir süre sonra, 17 Mayıs 2006 günü Danıştay katliamı gerçekleşti. O yayın amacına ulaşmıştı.
Alparslan Arslan isimli bir avukat tabancasıyla 2. Daireye çıktı, toplantıda bulunan heyeti bastı, hedef gözetmeden ateş etti. Sonuç tam bir felaketti:
Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayfer Özdemir, Ayla Gönenç, Mustafa Yücel Özbilgin ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu yaralandı.
Özbilgin aynı gün hastanede vefat etti. Sanık yakalandığında tekbir getirmişti. İşte savcılıktaki ifadesi:
“Türban kararı nedeniyle mahkeme başkanını vurmaya karar verdim. Odaya girdiğimde Allahuekber diye tekbir getirdim. Ayrıca kaçarken polisle boğuştuğum sırada da tekbir getirmiş olabilirim…”
İddianame sayfa 11:
“(Olay sonrasında kaçarken) Çıkış kapısına yaklaşan Alparslan Arslan’ın polisler tarafından yakalandığı, polislerden kurtulmak amacıyla silahı ile bir el ateş ettiği, güvenlik odasına alındığı sırada tekbir getirerek ‘Osmanlı’nın torunuyum, Allah’ın askerleriyiz’ şeklinde
bağırdığı…”
Utanmaz sıkılmaz yandaş medya bu konuda da sürekli yalan haber yaptı, saldırganın tekbir
getirdiğini inkar etti!
* * *
Tekbirli Danıştay saldırısı iktidarı rahatsız etmişti. Birbiri ardına demeçler vermeye başladılar:
Tayyip: “Bu iş başörtüsüyle ilgili değil.
Saldırı iktidarımıza yöneliktir…”
Bülent Arınç: “Saldırıdan siyasi rant devşirmeyin…”
Cemil Çiçek: “Olayın türbanla bağlantısı tesbit edilmedi…”
Hepsi bir olmuş, olayı çarpıtmaya kalkışıyorlardı.
* * *
Şimdi yazımızın ana konusuna gelelim ve o gün öğleden sonra yapılan Meclis oturumunun
tutanaklarına bir bakalım. Günün en önemli konusu olan Danıştay saldırısı tartışılıyor.
Kürsüde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin var. Sinirler gergin. Görüşmeler karşılıklı laf atma ortamında yapılıyor. Ancak Mehmet Ali Şahin’in birkaç cümlesi var ki, bugün bile anımsanması ve üzerinde durulması gerekiyor… Çünkü çok önemli. Tutanaklardan aynen veriyorum:
“…Bu tür olaylarda ilk tahkikat gizlidir. Benim şu anda, bugün, şu saat itibariyle elde etmiş olduğum bilgileri dahi, bu gizlilik sebebiyle, üzülerek sizlerle paylaşamadığımı ifade etmek istiyorum. (CHP sıralarından gürültüler.)“
Saldırıdan sonra sadece birkaç saat geçmiş ve katil suçüstü yakalanmış. Beyefendi hangi bilgileri elde etmiş de, başkalarıyla paylaşması mümkün olmuyor?
Kendisinin yine tutanaklardan çok, ama çok önemli sözlerini şimdi aktarıyorum:
“Bekleyin. Çok kısa sürede bu olayın hangi amaçla yapıldığı ve arkasında kimlerin olduğu ortaya çıkarılacaktır. Hatta, hissiyatımı (duygularımı) sizlerle paylaşmak isterim. Bir takım SÜRPRİZLERE de hazır olun. (AKP sıralarından alkışlar.)“
* * *
Bir yıl öncesinden Ergenekon davasının püf noktası, işte bu “Sürprizlere hazır olun” sözlerinde yatıyor!
Ancak o gün Meclis’te karşılıklı laf atmalar nedeniyle bu sözler gargaraya geliyor ve üzerinde hiç kimse -ne yazık ki- durmuyor. “Sürprizlerin” ne olduğunu anlamak için aylar ve yıllar geçmesi gerekiyor. Alparslan Arslan isimli katil Ankara’da Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor, deli numaraları yapsa bile suçunu itiraf ediyor ve ağır hapis cezası alıyor.
Fakat dosya Yargıtay’a gelince bazı gizli güçler devreye giriyor. O sırada Silivri’de Ergenekon davası başlatılmış… Ve katliam dosyası Ergenekon davasına aktarılıyor!..
Çünkü Ergenekon davasında sanıklardan herhangi birinin silah kullandığı, darbe
girişiminde bulunduğu, cinayet işlediği, ya da teröre bulaştığı konusunda en ufak bir bilgi ve belge yok.
O halde ne yapmalı? Ergenekon’a bazı terör eylemleri yüklemeli! Katil Alparslan ve
Danıştay cinayeti bu iş için biçilmiş kaftan!
Böylece Alparslan’ı aldılar, yanına bir de kirli adam bulup ikisini birden Ergenekon davasına monte ettiler. Alparslan Ergenekon sanıklarından kimseyi tanımıyordu, onlar da Alparslan’ı tanımıyordu. Ama olsun varsın, orada bir katilin bulunması gerekliydi! Kamuoyunun kandırılması ve gözünün boyanması ancak böyle mümkün olurdu.
Alparslan Arslan “Ergenekoncu (!)” olarak yargılandı ve tutuklanan yurtsever aydınlara bu yolla leke sürülmek istendi.
* * *
Evet, cinayetten birkaç saat sonra Mehmet Ali Şahin hem de Meclis kürsüsünden böyle diyordu: “Sürprizlere hazır olun!..”
Bu sözlerinin anlamı bugüne kadar kendisine sorulmadı, o da açıklamadı. Hangi sürprizin geleceğini nereden biliyordu? O saatte ne poliste ayrıntılı bilgi vardı, ne de savcılıkta. Her şey sıfır düzeyinde idi. Adam sadece tekbir getirdiğini ve cinayeti türban kararı nedeniyle
işlediğini anlatmıştı.
Bu sözlerin perde arkası daha sonra ortaya çıktı.
“Sürpriz” dediği şey, Danıştay cinayetinin bir süre sonra Ergenekon davasına bağlanması, bu yolla hayali katiller, cinayetler, darbe girişimleri ve terör masalları yaratılmasıydı…
Çünkü Ergenekon davası daha önceden ayarlanmış, toplumu sindirme, korkutma ve tepkisizleştirme operasyonu için kullanılmasına karar verilmişti.
* * *
Bu davanın da nasıl yürütüldüğünü, mahkemede sanıklara nasıl manevi işkence yapıldığını, tanıkların dinlenmediğini, pek çoğu yüz kızartıcı suçlardan hapis yatmakta olan gizli tanıkların sergilediği yalanlar ve masallarla sürdürüldüğünü hep birlikte görmedik mi?
Savcı şimdi komutanları, üniversite rektörlerini, gazetecileri, yazarları darbeci ve terörist olarak açıkladı, her biri ayrı ayrı, katil Alparslan Arslan’la aynı kefeye konuldu.
Örgütün (!) bir tek belgesi çıkmadı. Adalet çiğnendi, hukuk yara aldı.
Peki ama örgüt nerede, silahlar nerede!
Silahsız darbe, silahsız terör olur mu!..
Örgütün başı kim, yeri neresi!..Onlar bulunamadı ama hiç sorun değil!..
Cezalar bol kepçe istendi, o kadarı yeter!
* * *
Emin Çölaşan’ın notu: Tayyip dün Meclis kürsüsünde Kılıçdaroğlu’nu eleştirdi, alay edercesine “Bunlar rakıyı sulu içiyormuş” dedi. Aslında açıkça belirtmedi ama, bence şunu söylemek istedi: “Rakıyı susuz içeceksin kardeşim, rakının tadı böyle çıkar!” Tayyip’in rakı kültürü karşısında saygıyla eğiliyorum!

Emin Çölaşan, www.sozcu.com.tr, 20 Mart 2013
http://sozcu.com.tr/2013/yazarlar/emin-colasan/surpriz-karsimizda.html

18.3.13

REDDEDIYORUZ


Türkiye Ergenekon davasında savcıların verdiği esas hakkındaki mütalaayı konuşuyor.

İşte savcıların tartışılan mütalaasına, Ergenekon davası tutuklularından yanıt geldi.

Sanık avukatları aracılığıyla kamuoyuna açıklanan, “Ergenekon tutsaklarının Savcılığının esas hakkındaki mütalaasına cevabıdır” başlıklı o metni yayınlıyoruz:

“Bugün, Silivri’de adalet, hukuk ve insan hakları bir kez daha ayaklar altına alınmıştır.
Savcılar, meclisin çıkardığı yasaları hiçe saymıştır.

Hukukun bütün temel ilkeleri çiğnenmiştir.

Sanıkların, savunmaları, gösterdikleri lehe deliller tamamen yok sayılmıştır.

Güvenilirliği tartışmalı, gizli tanıkların, sanıklarla arasında açıkça husumet bulunan sözde tanıkların akıl ve mantıktan uzak iddiaları, kesin delil sayılmıştır.

Mahkeme heyeti; savcıların iddialarına karşılık sanıkların ve avukatların savunma taleplerini reddetmiş; maddi gerçeğe ulaşmak için ayağına kadar gelen tanıkları dahi dinlemeyi reddetmiştir.

İddianame; delil değeri olmayan, sonradan üretilmiş, çoğu sahte delillere dayandırılmış, yargılama aşamasında hukuka aykırı deliller hiçbir şekilde ayıklanmamıştır.

Bugün okunan belgeler, savunma tarafına ve dolayısıyla iddia makamına henüz sunulmadan, 2200 küsur sayfadan ibaret esas hakkındaki mütalaanın savcılar tarafından duruşmada yazılı olarak okunması, mütalaanın da tıpkı karar gibi önceden hazırlanmış olduğunu ortaya koymuştur.

Bu davanın hedefi cumhuriyetin değerleri, kurumları, Atatürk ilke ve devrimleridir.
Bu nedenlerle savcılığın sözde esas hakkındaki mütalaasını tanımıyoruz, reddediyoruz.

Gelinen noktada hukuku, halka birlikte arama mücadelesini sürdüreceğiz.

Davanın bundan sonraki aşamalarında mahkeme heyetine ve savcılığa rağmen adaleti ve özgürlüğü istemeye devam edeceğiz.

Bu dava Türkiye’nin hukuk imtihanıdır. Tüm halkımızı Ergenekon tutsaklarının hukuk mücadelesine omuz vermeye çağırıyoruz.”

Odatv.com
18 mart 2013

13.3.13

Laiklik Kadın Demektir

Laiklik “kadın”dır ya da kadın demektir (La laicità è donna”), İtalya’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle çıkan bir kitabın adı.
Örtünme, türban konusunda Fransa ile beraber Türkiye örneğine de başvuran kitap; laikliğin gerilemesiyle kadın haklarının sistemli biçimde geri gittiğini söylüyor.
İtalyan anayasasının laikliğiyle konuya yaklaşan kitap, kürtaj ve suni döllenme gibi alanlarda Katolikliğin bu anayasal laikliği delmesiyle, kadın haklarının geri gittiğini söylüyor.
Bunun yanı sıra göçle birlikte İtalya’ya giren İslamiyete, “İslamcı yönde” verilen tavizlerle, bu hakların gene katmerli bir geri dönüş yaşadığını belirtiyor.
Günümüzde kadınların evden çıkıp özgürleşmeleri adına sözüm ona
“modern mahrem” aracı olarak savunulan türbanın aslında bir itaat, boyun eğme ve teslim olma aracı olduğunu söylüyor “Laiklik Kadın’dır” kitabı...
Hangi mazaret altında savunulursa savunulsun
“laiklik ve kadın haklarına” ayrılan 116 sayfa boyunca türban bir gerileme simgesi olarak öne çıkıyor.
Marilisa D’Amico adındaki yazar, tez çalışması olarak yaptığı araştırmada,
“elde edildiğini varsaydığımız ve bir nihai varış noktası olarak gördüğümüz temel haklar, bugün (postmodern yorumlar ve uygulamalar nedeniyle) tartışmaya açıldı ve belirsizlik içine girdi” diyor ve özetle “laiklik güçlendirilmeden, kadın haklarında anlamlı iyileştirmeler yapılamayacağını” savunuyor.
Hangi din söz konusu olursa olsun, laiklikten verilen ödünlerin bedelini kadınlar ağır biçimde ödüyor.
Bu küçük ancak içi dolu kitabı okurken insan; demokrasi, feminizm ve laiklik mücadelelerinin sade Türkiye’de değil İtalya gibi gelişmiş bazı Batı ülkeleri için dahi giderek nerdeyse geçmişte kalan geçen yüzyılın güzel düşleri olduğunu düşünüyor.
İster istemez
“Bu düşlere sonuna dek inanmış bir kadın olarak acaba ben bir yol kazası mıyım?” duygusuna kapılıyor. Bildiğimiz, inandığımız değerler bağlamında hafsalanın almadığı şekilde geri giden bir dünyada yaşıyoruz.
Bayram değil yas günü!
Böylesi bir ortamda şuursuzca yapılan “kadınlar günü kutlamalarına” artık ne yalan söyleyim, bozuluyorum.
Dünden beri posta kutum, bir bayram yaşıyormuşuz gibi “
kadınlar gününüz kutlu olsun” mesajlarıyla doluyor…
8 Mart, oysaki bir bayram değil bir anma günü.
Bu olsa olsa yaslı bir anma günü olabilir.
Kadınlara gönderilmesi gereken 8 Mart mesajları da, kutlama değil
“yitirdiğiniz hakların ve değerlerin acısını duyuyor, paylaşıyorum” sözleri olabilir ancak.
8 Mart’ı öncelikle bu vahim anlam kaymasından kurtarmamız gerekiyor.
Ortada kutlanacak bir şey olmadığını görmek için
“Dünya Ekonomik Forumu” nun (WEF) Küresel Cinsiyet Uçurumu raporlarına göz atmak kâfi.
2006’dan beri düzenli olarak yayımlanan bu raporlarda Türkiye sistemli olarak hep geri gidiyor.
AKP iktidarlarının laikliği mayınladığı ölçüde kısacası, kadın hakları da yıldan yıla eriyor.
Raporun ilk yayımlandığı yıl olan 2006’da, cinsiyet eşitsizliğinde 105. sıradaki Türkiye; altı yılda 135 ülke arasında 124. sıraya düşmüş…
Yerkürede daha beter durumda olan sadece 11 ülke var...
Onlar da Suudi Arabistan ve İran gibi evlerden ırak tescilli
“kadın düşmanı” rejimlerle; “dünyanın kadınlar için en tehlikeli yerinden” biri olarak nam salan Pakistan gibi coğrafyalar…
Buna karşın Ortadoğu’da Lübnan (122), Anıtkabir ziyaretinde gözyaşlarını tutamayan
Kral Abdullah’ın ülkesi olan Ürdün (121), Körfez şeyhliklerinden Katar (115), Birleşik Arap Emirlikleri (107) “kadın erkek eşitliği” konusunda hep Türkiye’den daha üstün, daha iyi yerlerdeler.
Kadınların eğitime erişimi 2006’da 92. sıradayken arka arka gerileyerek 108. sıraya düşmüş.

“Ekonomik yaşama katılım ve fırsat eşitliği” gibi konularda da 2006’daki 106. sıradan, 129. sıraya düşülmüş. “Fırsat eşitliği” bağlamında bu da “kadın için dünyada en kötü 6. ülke” olmak demek oluyor.
Kadın AKP ile ‘esir’ edildi
G20’lerde kadının durumunu mercek altına alan “TrustLaw” raporuna baktığımızda ise kadınların “yüzde 74”ünün Türkiye’de çalışmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Aynı rapor; 3.8 milyon kadının Türkiye’de hâlâ okuma yazma bilmediğini; yeni gelinlerin yüzde 26’sının 16-19 yaş arasında olduğunu ortaya koyuyor. “Kadınlar ve kızlar, Türkiye’de hâlâ töre cinayetlerine kurban gidiyor, genç yaşta evlenmeye veya ev içi esarete mahkûm ediliyorlar” diyor Türkiye’ye ilişkin raporun ilk cümleleri ve arkadan şöyle devam ediyor:
İşgücü ve karar alıcı mevkilerde kadınlar ciddi biçimde düşük oranlarda temsil ediliyor. Siyasete ana akıma dönüşen muhafazakârlık, kadınların özgürlüklerini kısarken geleneksel cinsiyetçi rol modellerini pekiştiriyor.”
Okuduğum en özlü
“8 Mart” sözünü dün Önay Alpago söyledi.
Çiller döneminde
“Aileden Sorumlu Bakan” olan Alpago; “Geldiğimiz nokta, kadının eşitlik hakkından çok, yaşam hakkını savunma noktasına geriledi” dedi.
Kadının
“esir” edildiği yerde, başka ne beklenir?
Nilgün Cerrahoğlu, 9 Mart 2013 - Cumhuriyet

8.1.13

Hukuk katliamı


Balyoz’dan hükümlü askerlerden ‘gerekçeli karar’ açıklaması
Balyoz davasıyla ilgili dün açıklanan gerekçeli karar hakkında davada hüküm alan askerler açıklama yayınladı. Hadımköy Askeri Cezaevi’ndeki kalan aralarında Orgeneral Bilgin Balanlı’nın da bulunduğu askerler, “Bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir” dedi.

Balyoz davasıyla ilgili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği gerekçeli karar hakkında davadan hüküm alan askerler açıklama yayınladı.

Aralarında 18 yıl hapis cezası verilen YAŞ üyesi Orgeneral Bilgin Balanlı’nın da bulunduğu Hadımköy Askeri Cezaevi’nde kalan askerler, yaptıkları açıklamada “İftiralara mazeret uydurulması amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir” dedi.

“Gerekçe içermeyen gerekçeli (!) karar” başlıklı yayınlanan açıklama şu şekilde:

"Devlet içerisinde devlet haline geldiklerinden şikayet edilerek kaldırılan, ancak evrensel hukuk ilkeleri yerle bir edilerek bizler için ‘özel yetkisi’ geçici maddelerle devam ettirilen 10. Ağır Ceza Mahkemesinin kamuoyunda ‘Balyoz’ adıyla bilinen davaya ilişkin ‘Gerekçeli kararı’ 7 Ocak 2013 tarihinde avukatlardan önce medyaya servis edilmiş ve medyada sadece seçilmiş bölümleri ihtiva eden metinle ilgili bilgiler yayınlanmıştır.


Bu suretle dava öncesinde ve dava sürecinde yürütülen karalama ve itibarsızlaştırmaya yönelik basın politikası kapsamında medyanın her türlü iletişim vasıtasından istifade edilerek asılsız haberlerle, çarpıtılmış bilgilerle, mantıksız yorumlarla, gerçek dışı isnatlar ve iddialarla kamuoyunda arzu edilen istikamette bir algı oluşturmak hedeflenmiştir.


Gerekçeli(!) kararın davanın usul ve esasına ilişkin hiçbir gerekçeyi içermeyeceğini yalan ve iftira ürünü dijital verilere dayanan uydurma senaryoların kamuoyuna ‘gerekçe’ adı altında bir aldatmaca ile sunulacağını, 1435 sayfadan oluştuğu belirtilen gerekçeli(!) kararın aslında ‘iddianame’ ve ‘esas hakkındaki mütalaanın’ bir araya getirilmesinden ibaret ‘içi boş bir yalan rüzgarı’ olacağını biliyorduk.


Bu sabah seçilmiş metinden alınarak medyaya yansıtılan maksatlı haberlerde, tüm dijital belgelerin gerçek olduğu iddia edilmiştir. Bu davada yalan ve iftira ürünü, düzmece ve sahte olduğu kanıtlanmamış hiçbir delil kalmamıştır. Mahkeme verdiği hükmün gerekçelerini ortaya koymak yerine yaptığı hukuksuzluk ve adaletsizliklere mazeret üretmeye çalışmıştır.


Mahkeme imzasız, yalan ve iftira ürünü dijital verileri delil kabul ederek karar vermiştir. Tüm özellikleri değiştirebilen, kim tarafından ve hangi bilgisayarda yazıldığı bilinmeyen dijital veriler delil olabilir mi? Kanunda açıkça yer alması ve Yargıtay içtihatları olmasına rağmen mahkeme delillerin tartışılması aşamasını atlamıştır. Delil diye sunulan sahte dijital veriler mahkeme huzurunda hiç tartışılmamış ve değerlendirilmemiştir. Gerekçeli (!) kararda bu uygulamanın hukuki gerekçesi var mıdır?


Bugüne kadar delil olduğu iddia edilen dijital veriler için yurt içi ve yurt dışından onlarca Bilirkişi ve Uzman raporu alınmış ve sözde delillerin sahte olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Ancak mahkeme bilirkişiye gitmekten ısrarla kaçınmıştır. Gerekçeli (!) kararda bu usul hukukuna aykırılığın bir gerekçesi ve bilimsel gerçeklere verilen bir cevap yoktur. Gerçekte, hukukta “Hakim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır” ifadesi yer almaktadır. Bu durumda mahkeme kanaatlerini neye istinat ettirmiştir? Gerekçeli (!) kararda bunun cevabı veya iddiaları destekleyecek kesin ve inandırıcı bir kanıt var mıdır? Eğer bu davada bilirkişi raporu aldırılsaydı, bilirkişi, ‘Dökümanların tarih ve zamanlarında sahtecilik yapılmıştır. 2003 yılında CD’ye kaydedildiği iddia edilen dökümanlarda dünyada 2007 yılından önce mevcut olmayan şema ve yazı karakterlerine rastlanmıştır. Bunların mahkemelerde delil olarak kullanılması mümkün değil’ diyecek ve dava düşecekti.


Dijital verilerin Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen belgelerle aynı olduğu ve asıllarının Genelkurmay Başkanlığı’nda olduğu iddia edilmiştir. Bu iddia tümüyle gerçek dışıdır ve dava konusu yapılan iftira ürünü dijital verilerin gerçek olduğuna dair Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılmış herhangi bir açıklama veya yazışma söz konusu olmamıştır.


Devlet kurumları içerisine sızdığı değerlendirilen bir çete tarafından, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde ‘Balyoz’ adıyla oluşturulmuş bir darbe çalışması olduğu izlenimi yaratmak amacıyla kurgulanmış sahte dijital veriler arasına, işbirlikçileri aracılığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinden çalınan bir takım imzalı resmi belgeler de katılarak sahtekarlıklara gerçekmiş görüntüsü verilmeye çalışılmıştır.


Silahlı kuvvetlerin çeşitli birliklerinden çalınarak çeteye aktarılmış olan söz konusu gerçek belgeler muhtelif görevler ile ilgili resmi yazışmalardan ibarettir. Bu belgeler dava ile ilgisi olmayan ve 2003 yılında geçerli olan yasa, yönetmelik, emir ve Milli Güvenlik Kurulu kararları doğrultusunda hazırlanmış yasal belgelerdir. Bahse konu belgelerde imzası olanların çoğu sanık bile değildir. Mahkemece bu belgeler ilgili askeri kurumlara sorulmuş ve doğal olarak bu belgelerin yasal resmi yazışmalar olduğu cevabı alınmıştır.


Bir kısım yazılı ve görsel medyada daha önce yayınlanan ‘Türk Silahlı Kuvvetleri Gölcük’te çıkan belgeleri doğruladı’ şeklinde yapılan yayınların da gerçeği çarpıtarak kamuoyunu yanlış yönde ve olumsuz olarak etkileme amacını taşıdığı aşikârdır.


Bu gerçek dışı iddia hakkında Genelkurmay Başkanlığınca bir açıklama yapılmasının zorunlu olduğunu değerlendiriyoruz.


Dijital verilerde 2003 yılından sonra güncelleme yapıldığı iddiasına gelince, bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Çünkü 2003 yılında kaydedildiği iddia edilen ve üzerine tekrar kayıt yapılma imkanı olmayan bir CD’deki verilerin teknik olarak güncellenmesi imkansızdır. Adli bilişim uzmanlarının ötesinde çok sınırlı bilgisayar bilgisi olan bir kişi bile bunu anlayabilir. Bu o kadar mesnetsiz ve gülünç bir iddiadır ki, güncelleme yapılmış olsaydı 2003 yılında ismi geçen ve daha sonra emekli olan veya rütbe/görevi değişen kişilerle ilgili olarak teşkilat yapısında da gerekli değişikliklerin yapılması gerekmez miydi? Bu durum bile bilirkişiye gidilmesi gerekliliğini göstermektedir.


Sonuç olarak; hiçbir gerçeğin gerekçesini bu kararda göremezsiniz. Çünkü bu şekli ve hukuk katliamına dönüşen yargılamada adil yargılanma şartları değil, hukuka aykırılık ve keyfilik geçerli olmuş, gerçekler “hakim takdiri” ile örtülmeye çalışılmıştır.


Hakim takdiri demek; davanın başından beri sanıklara ve avukatlarına önyargılı tutum ve davranışlarda bulunarak davayı aleyhlerine sonuçlandırmak için özel bir çaba sarf etmek midir?


Sanıklara hitaben ‘sizin değil mahkemenin ne anladığı önemlidir’ diyerek, adil yargılanma hakkını ve hukukun üstünlüğünü yerle bir etmek midir?


Bir merkezden düğmeye basılmış gibi aynı dönemde Balyoz ve benzeri davalar başlatılıyor ve hepsinin dayanağı sahte dijital veriler. Hem de çok az bilgisayar bilgisine sahip bir kişinin dahi kolaylıkla sahteliğini anlayabileceği nitelikte dijital veriler.


Bu gerçeği daha önce de vurgulamıştır. İftiralara mazeret uydurulması amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir.


Saygılarımızla."


08.01.2013
Muhalifgazete.com 

29.11.12

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eleştirdi


Izmir’in Foça İlçesi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubesi’nin düzenlediği ‘Hukuk- Demokrasi- Anayasa’ konulu panelde konuşan İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, AKP iktidarına ağır eleştirilerde bulundu. Kocasakal, hiç kimsenin karşı olmadığı ‘demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik’ gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildiğini ileri sürdü.

Foça Belediyesi Reha Midilli Kültür Merkezi’ndeki paneli bazı belediye meclisi üyeleri, ADD şubelerinin yöneticileri ve çok sayıda Foçalı izledi. AKP iktidarına yüklenen İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, yalan yanlışlarla kahramanların hain, hainlerin kahramanlaştırıldığını vurguladı. Siyasi iktidarın kurgulanmış, emperyalizmin taşeronluğunu yaptığını ileri süren Kocasakal, ihale kanununda değişiklikler yaparak Cumhuriyet’in bütün zenginliklerini yandaşlarına peşkeş çektiğini arkasından kendi devletini kurduğunu belirterek şunları söyledi:

“Sözde bir halk oylamasıyla zaten kuşatılmış olan yargıyı tamamen ele geçirdiler, tutsak ettiler. Halka yalan söyleyerek bunları yaptılar. Burada da nazileri örnek aldılar. Bu süreçte kabahati kusuru olmayan tek kesim halktır. Kusurlu olanlarsa başta genetiği değiştirilmiş aydınlardır. İkinci müsebbibi genetiği değiştirilmiş solculardır. 163′üncü Madde’nin kaldırılmasından başlayıp “Yetmez ama evetçiliğe’ uzananlardır. Bu kadar hukuksuzluk olurken bu ülkedeki 103 tane hukuk fakültesi dekanı ne yapıyor? Şöyle bir cübbelerini giyip “Beyler kendinize gelin, ne yapıyorsunuz siz?’ deseler olay biter. Hiç kimsenin karşı olmadığı demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildi. Türkiye’de partiyle devlet iç içe geçti. Bunun tarihteki en büyük örneği Nazizmdir. Tarih hepsini yargılayacak. Milli irade diye bir yalan var. Bunu tarihte en çok kullanan iki kiş vardır. Biri Hitler diğeri Mussolini’dir. Hazırlanmak istenen yeni anayasa Atatürk’ü tasfiye anayasası olacaktır. Bir bölünme anayasası, emperyalizmin anayasası olacak. Ülkenin bütün değerleri yozlaştırılıyor, çürütülüyor. Ülke paramparça ediliyor. Türkiye bu anlamda işgal altındadır.”

(...)

Seyfi GÜL, www.sozcu.com.tr, 29.11.2012

16.11.12

AKP'nin son tezgahı


Sevgili okuyucularım, anayasa yeniden değişecek ve daha “Demokratik (!)” olacak ya… Bunun için Meclis’te bir komisyon kurdular. Özellikle üç partinin, AKP, CHP ve MHP’nin temsil edildiği bu komisyona her parti önerilerini getiriyor.

Sonuçta elbette AKP’nin dediği olacak ve karşımıza yeni bir AKP anayasası
çıkacak. Şimdi konu milletvekili yeminini yeniden yazmaya gelmiş. Önce anayasada yer alan bugünkü yemin metnini okuyalım:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına (devrimlerine) bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan (bağlılıktan)
ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
* * *
Bu iktidar partisinin Atatürk düşmanlığı ve “Türk” sözcüğüne olan alerjisi öyle bir boyuta geldi ki, yeni anayasada yer alacak yemin metninden bile bu kavramları ayıklamaya
kalkışıyorlar.
Bölücü ve Kürtçü BDP bu konuda elbette AKP’nin yanında yer alacaktır da, CHP ve MHP’nin ne yapacağını merakla bekleyeceğiz!
AKP’nin önerdiği yemin metni aynen şöyle:
“İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma, devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma MUKADDESATIM ve şerefim üzerine yemin ederim.”
* * *
Şimdi, anayasa üzerinde tezgahlanmak istenen AKP oyununun milletvekili yemini ile ilgili bölümünü biraz irdeleyelim:
- “Devletin varlığı” çıkarılıyor.
- “Vatanın ve milletin BÖLÜNMEZ bütünlüğü” çıkarılıyor, “Ülkenin bütünlüğü” getiriliyor. “Bölünmezlik” yok!
- “Laik Cumhuriyet, Atatürk ilke ve inkılapları” çıkarılıyor.
- “Büyük Türk milleti” ifadesi de çıkarılıyor. Böylece bunların hiç hoşlanmadığı “Türk” sözcüğü kendi beyinciklerinde iptal edilmiş oluyor.
- Bugünkü yemin metninin sonunda yer alan “Namusum ve şerefim üzerine andiçerim” ifadesinde “Namus” kaldırılıyor, onun yerini dinsel bir sözcük olan “Mukaddesat” alıyor.
(Mukaddesat: Mübarek, kutsal şeyler. Kur’an gibi kutsal kitaplar.)
Yani bu AKP önerileri kabul edildiği takdirde, milletvekilleri dini bir yemin etmiş olacaklar.
* * *
AKP’nin yeni anayasa oyunundan küçük bir örnek verdim. Bu örnek sadece yemin metninden. Ötesini siz düşünün.
Atatürk ve laik Cumhuriyet düşmanlığını hayata bu anayasa ile geçirmeye teşebbüs edecekler.
Şeriat yemininde, ülkenin bölünmezliğinde, BDP’nin de evet demesiyle aynı utanç verici
durumlara tanık olacağız.
CHP uyuma, MHP uyuma, Türk milleti uyuma!
Sahtekarlığın böylesi!..

Emin ÇÖLAŞAN- SÖZCÜ 16.11.2012