Ayşe ARMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayşe ARMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.1.16

Mutlu çocuk yetiştirmek istiyorsanız


EĞİTİM bilimci, akademisyen ve Hürriyet yazarı Özgür Bolat benim yakın arkadaşım. 
Kafasının çalışma biçimini sevdiğim, yazılarından ve kendisinden çok şey öğrendiğim biri. Bence Özgür’ün kitap yazması gerekiyor, hem köşeyi döner hem de biz ana-babalara büyük bir hizmet...
Çocuk yetiştirmek zor. Dünya değişiyor, sorunlar da değişiyor. Farklı bakış açılarına ihtiyaç var. Özgür pedagog değil ama Alya konusunda birkaç kere fikir aldım. Açıyorum, soruyorum.

Her söylediği kafama yatıyor mu? Hayır. Ama çok okuduğunu, eğitim bilimi konusunda kendini sürekli geliştirdiğini biliyorum.

Anlayacağız bugün ve yarın okuyacaklarınız, tamamen benim kendi çocuğumla ilişkimde bana ışık tutsun diye ona sorduğum sorgular...

Biliyorum ki, benim kafamı meşgul eden şeyler sizinkini de ediyor. Bu iyiliğimi de unutmayın!


“Mutlu çocuk” yetiştirmek istiyoruz, nasıl yapacağız?
- Mutluluğun özünde, “kabul görmek” var. Kabul gören çocuklar, insanlar mutlu oluyor. Ama hangi özellikleriyle kabul gördükleri çok önemli. Parayla, işiyle, statüsüyle ya da başarısıyla kabul görüyorsa sürekli bir mutluluk yakalayabilmeleri imkânsız!



Neden?
- Çünkü o zaman, mutlu olmak için sürekli başarmaları gerekiyor! Ama bu kalıcı değil. Ancak kişiliği, kimliği ve değerleriyle kabul görenler her zaman mutlu olur. Çünkü kalıcı olan bu. Çocuk, “Ailem beni, sadece ben olduğum için seviyor!” demeli. “Başarılı olursam beni sevecekler” diye düşünmemeli. Bunların temelleri de ailede atılır. Bizler çocuklarımıza “koşullu sevgi” sunarsak, yani “Yüksek not alırsan seni severim!” dersek, çocuğumuz başarılı olur ama mutlu olamaz. “Başarı odaklı insanlar” için başarı, ihtiyaç ve amaçtır. O olmadan kendilerini “değerli” hissedemezler. Değersiz hisseden kişi de, altı delik testi gibidir. Başarı ile testi dolar ama sonra yine boşalır. Bir de “sağlıklı başarı” var...


O nasıl oluyor?
- Sağlıklı başarı “etki” yaratmaktır. Başarı burada amaç değil, sonuç. Şöyle bir örnek vereyim: “En iyi köşe yazısını yazmalıyım” diyen kişi, eninde sonunda başarısız ve mutsuz olacaktır. Ama “Yazılarımla insanlara sağlıklı yaşamaları için yol göstermeliyim!” diyen kişi asla başarısız olmaz. Her yazı, buna hizmet eder. Tutku ve yaşam enerjisi asla bitmez. Nobel alan insanlara sormuşlar: “Nobel kazanmanın ilk şartı nedir?” Çoğu, “Nobel için çalışmamak” demiş.



Sorumluluk duygusu nasıl verilir


1-Kural koyun: Ama koyduğunuz kurallar net ve anlaşılır olsun. Mesela, “Uslu dur!” net bir kural değil. Anne de baba da konacak kuralda hemfikir olmalı. En önemlisi de kurallar çocuk açısından mantıklı olmalı. Bir aile diyor ki, “Bir saat televizyon izlenir.” Ee üç program 1 saat 10 dakika sürüyorsa...

2-Problemi çözün: Çocuk, kurallara rağmen işini yapmıyorsa, ilk önce neden yapmadığını araştırın. Ödevini yapmıyor çünkü seviyesinin üstünde. Yemek yemiyor çünkü anneanne, gün içinde abur cubur veriyor. O zaman çocuğa kızılmaz...

3-Bedel ödetin: Her şeye rağmen yapmıyorsa, yine ceza vermeyin. Ama çocuk, davranışının bedeli ödemeli. Bedel, davranışın doğal sonucudur. Ceza değildir. Eğer elektrik faturanı yatırmazsan, elektriğin kesilir. Bu, bedeldir. Eğer elektrik faturanı ödemezsen suyun kesilirse, bu cezadır. Ve mantıksızdır. Ödevini yapmayan çocuğun bilgisayar oynaması yasaklanırsa; bu, ceza olur. Çocuk yemeğini yemeyince, aç kalırsa bu bedel olur.

4-Emek vermeyi öğretin: Bu da bizim elimizde. Tablet isteyen bir çocuğa tablet almayın. Çocuk biraz para biriktirsin, üstünü tamamlayın.




ÇOCUK, BİRİNCİ OLSA NE OLACAK!
OKUL 16 YIL  HAYAT 70 YIL

Sınıf birincisi olması kötü mü?
- Birincilik amaçsa kötü, sonuçsa iyi. Çocuk, ailesi tarafından kabul görmek için birinci oluyorsa kötü. Zaten bu çocuklar çok az çalışarak da birinci oluyorsa, daha fazla çalışmaz. Kendi kapasitesini durdurur. Bu da kötü. Ama çocuk, öğrenmek için çalışıyorsa ve sonuçta birinci olduysa, bu kötü değil. Başarı amaç değil, sonuç olmalı. Çocuk birinci olsa ne olacak ki? Birincilik ona hayat tutkusunu bulduracak mı? Okul 16 yıl, hayat 70 yıl. Ona göre yaşamak lazım...

Çocuk tembelse, bunu dert etmemek mi gerekiyor yani...
- Sebebine bağlı. Aslında özünde bu çok derin bir soru. Zaten çocukların yüzde 50’si okulda olmamalı. Çünkü o çocuklarda gerekli bilişsel beceri yok. Çok kısa bir adam nasıl basketbol sahasında değilse -farklı bir yeteneği olmadıkça- bilişsel becerisi olmayan çocuk da okulda olmamalı. Ne olacak peki? Onlar kendi yeteneklerine -spor, sanat, müzik- göre eğitilecek. Onlara özgü okullar veya aynı okul içinde farklılaştırılmış eğitim olacak. Olmaması gereken bir yerde olan çocuk -bilişsel becerisi düşük, atletik becerisi yüksek- otomatikman tembel olacaktır. Ülke olarak bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Bilişsel becerisi varsa ama tembelse, bunun çok nedeni olabilir: Öğrenilmiş çaresizlik, başarısızlık veya başarı korkusu. Ya da otokontrolü gelişmemiştir, okul ilgisini çekmiyordur. Hiçbir insan tembel değildir. Sadece motivasyonu yoktur. Bilinçli bir seçimdir tembellik. Bunu keşfetmek gerekiyor.

(Devamı yarın: “Başarılı olduğun için seni severim” yapay sevgidir, “Başarısızlığına rağmen seni seviyorum” gerçek sevgidir.)


İşte bu gerçek sevgidir...

07.01.2016 Perşembe
O bir devrimci bence.
Hep farklı bakış açıları vermeye çalışıyor. “Övgü, ödül, rekabet, ceza, başarı odaklı mutluluk, ‘ben dili’ zararlıdır” diyor. Demekle kalmıyor, yazıyor, çiziyor, Türkiye’nin her yerinde eğitim amaçlı konferanslar veriyor. 
Ben sahnede de izledim, eğitimbilimci ve akademisyen Özgür Bolat’ı; bence çok etkileyici. Verdiği mesajlar da insanı sarsıyor. Ara ara kızımla ilişkimde yanlış yapmamak için minik tüyolar alıyorum kendisinden. Dün okumaya başladığınız yazı, işte o tüyo ve tavsiyelerle bugün de devam ediyor...



Sen, çocukları övmemize de karşısın... Övgünün gizli zararları neler? Övmek yerine ne yapmalıyız?
-Çocuk iyi bir şey yapınca översen, bir süre sonra o işi senden övgü almak için yapacaktır. Senin övgüne ve yargına bağımlı hale gelecektir. Onun için çocuğu övmek yerine, ona öz değerlendirme şansı veya geribildirim vermek gerekir. “Aferin oğluma!”  ya da “Aferin kızım çok güzel olmuş!” dersen, övgü olur. Ama “Sence nasıl olmuş?” diye sorarsan, gelişim odaklı diyalog yaşarsan. Veya yaptığı işi güzel yapan şeyleri söylersen, çocuk o işi neden iyi yaptığını bilir ve sürekli gelişim gösterir. Amacın gelişim değilse, sadece “Anlat bakalım ne yaptın?” dersin. Bu ilgi sorusu, hem ilişkinizi hem de çocuğun iç motivasyonunu artırır.
Peki zararlıysa, aileler neden bunu kullanıyor?
-Çünkü geribildirim, öz değerlendirme ve ilgi soruları zaman, sabır ve emek gerektiriyor! Çocuğa, “Anlat” dediğinde, yarım saat anlatacak. Günümüz ailesinin bu kadar zamanı ve sabrı yok. Daha kısa yoldan olayı halletmek istiyor. Ama işte o zaman da çocukla ilişkisi çok zarar görüyor. Birey üzerinden değil, davranışlar üzerinden bir ilişki  kuruluyor. Bir sebep daha var: Değersizlik duygusu olan aileler zaten çocuk kendisinden bağımsız olsun istemiyor. Sevgi ihtiyacını çocukla karşılamak istiyor. Onu kendisine mümkün olduğu kadar bağımlı yapıyor. Bu durumda da bol bol övgü kullanıyor ve ödül veriyor...
Peki gerçek sevgi nedir? Çocuklarımızı gerçekten nasıl sevmeliyiz?
-Gerçek sevgi, kişiyi sever. Yapay sevgi, davranışları. Mesela, bir kadın, varlıklı diye bir erkekle evleniyor diyelim. Ne deriz? “Aslında sevmiyor ama parası için onunla beraber.” Burada, gerçek sevgiden bahsedemeyiz. Başka birisi, “Olur mu canım, sürekli beraberler” dese de, biz sürekli birlikte olmalarını sevginin ispatı olarak kabul etmeyiz. Aynı şekilde aileler de çocuklarını başarılı olunca seviyorsa, bu yapay sevgidir. Çünkü davranışı seviyordur aile. Aile, gerçekten sevdiğini söylese de şüphe duyarız. “Başarılı olduğun için ya da başarılı olursan seni severim” yapaydır. “Başarısızlığına rağmen seni seviyorum!” gerçek sevgidir.
Bazı okullarda belli bir yaşa kadar not sistemi yok. Bu, iyi bir şey mi?
-Gerçek hayatta not yoktur. Mozart’a, Plato’ya, Michelangelo’ya, Messi’ye kimse not vermemiştir. Sadece geri bildirim vermiştir. Onun için insanlar geri bildirimle gelişir. Okulda not vermek zorundaysak, öğrenme sürecinde not verilmemeli, öğrenme sonunda verilmeli...


‘Üzülme!’ demektense ‘Ne oldu, anlatmak ister misin’ demeli


Anne-babaların, eğitim açısından çocuklarına yapabilecekleri en iyi şeyleri sıralar mısın?
-Ben hep farklı bakış açıları vermeye çalışıyorum. “Övgü, ödül, rekabet, ceza, başarı odaklı mutluluk, ben dili zararlıdır” diyorum. Ama sonra fark ettim ki, farklı bakış açısı vermekten ziyade, ilk önce normal bakış açısını vermek gerekiyor. Yani ne mi yapmalı anneler-babalar? Çocuğuyla vakit geçirmeli. Çocuğa sormalı ve cevabını dinlemeli. Çocukla oyun oynamalı. Yetişkinse, ortak etkinlik yapmalı. Müdürünü nasıl eleştirmiyorsan, çocuğunu da eleştirmeden onunla vakit geçirmeli. Üzülünce, “Üzülme!” demektense, “Ne oldu, anlatmak ister misin?” demeli. Başarıya dayalı bir mutluluk yaratmamalı. Çocuğu birey yerine koyup saygı göstermeli...


Neden mi teknolojiye bu kadar bağımlılar?

Şimdiki çocuklar teknolojiye bağımlı. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Aileler ne yapmalı?
-Teknoloji bağımlılığı çocuğun bir ihtiyacını karşılıyor. O ne mi? Bir insanın dört temel ihtiyacı var: Gelişim, özerklik, bağlanma ve keşfetme. Bunu gerçek hayatta ve okulda bulamayan çocuklar, bu ihtiyaçlarını bilgisayarla karşılıyor. Arkadaşlarıyla sohbet eder (bağlanma), oyunlarda seviye atlar (gelişim), oyun ortamında gezinir (keşfetme) ve seçim yapar (özerklik). Bu ihtiyacı, gerçek hayatta karşılayan çocuklar, bilgisayara ve oyuna yönelmez. Çocuklar zaten okulda sıkılıyor. Bir baba dedi ki bana, “Çocuğumla oyun oynamaya başladım. Çocuk tabletle oynamayı bıraktı!” Teknolojinin tüketicisi olmak zararlıdır. Ama çocuklar kodlama veya tasarım yaparak teknolojinin yaratıcısı olabilir. Bu durumda yukarıda bahsettiğim dört temel ihtiyaç da karşılanır. Zaten çoğu zaman aile, çocukla ilgilenmek istemediği ya da zamanı sabrı olmadığı için, teknolojiyi çocuğuna sunuyor. Sonra da şikâyet ediyor...
Çocuk, ailede mi öğrenir, okulda mı?
-Aslında çocuğu şekillendiren çevresi. Aile, ilk çevreyi, akrabalar ikinci çevreyi, arkadaşlar üçüncü ve okul dördüncü çevreyi oluşturuyor. Tabii toplum ve kültür de var. Temeli, her zaman, çocuğu yetiştirenler atıyor. Eskiden “aile” kelimesi daha sık kullanılırdı ama şimdi daha çok “yetiştiren” kelimesi kullanılıyor. Çünkü  ailesi olmayıp başkaları tarafından yetiştirilen çocuklar da var. Ben şuna inanıyorum: Ailenin veremediğini okulun vermesi zor. Mümkün ama zor. Onun için zaten okula çocuklar değil, aileler gitmeli! Ve çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğini öğrenmeli...

Ayşe Arman, Hürriyet 06.01.2016 Çarşamba

28.5.13

Yeter artık, kesin kadınlara düşmanlık etmeyi!

“YAZIYORUZ, çiziyoruz. Hiçbir şey değişmiyor, her şey daha da kötüye gidiyor!” 

İçimden geçen cümle bu.
Oysa ben, iflah olmaz bir iyimserim.
“Pes etmeyeceğiz, mücadeleye devam edeceğiz!” filan derim.
Ama bazen kendimi umutsuz ve karamsar hissediyorum.
Şimdi olduğu gibi.
Mail kutumu açtığımda, Ceren T.’den gelmiş bu mail’i buldum.
Birlikte okuyalım...

BU KAÇINCI OLAY? BU KAÇINCI FİŞLEME?
Sağlık Bakanlığı’nın insanları fişlediğini ilk kez sizde okumuştum. Benim başıma gelmez zannediyordum ama ben de fişlendim.
1 yıllık evliyim. 1.5 ay önce hamilelik şüphesiyle, Ankara Kazan Hamdi Eriş Devlet Hastanesi’ne gebelik testi için kan vermeye gittim.
Hamile değilmişim, sonuç negatif.
İşte her şey, bundan sonra başlıyor...
Dün eşimi Sağlık Bakanlığı’ından aramışlar.
Aralarında geçen konuşma şu:
- Eşiniz Ceren T. ile ilgili rahatsız ediyoruz. Eşiniz 1.5 ay önce devlet hastanelerimizden birinde gebelik testi yaptırmış. Bilginiz var mı? (Bu soru, olayın ne amaçlı olduğunu anlatıyor zaten...)- Evet, eşim gebelik testi yaptırdı, biliyorum. Ama bu sizi neden ilgilendiriyor?- Gebelik gibi bir durumu var mı? (Benim bilgilerime hatta ve hatta eşimin telefon bilgilerine bile ulaşan bir hafiye Bakanlık, nasıl olmuş da sonucuma bakamamış?)- Hayır, eşim hamile değil. - Eğer gebelik gibi bir durumu varsa, kayıt yaptırılmamış. Bilginiz olsun, şu an suç işlemiş oluyorsunuz! (Bu ısrarın sebebini anlayamadık...)

BU KONUŞMA YÜZÜNDEN CESEDİM TOPLANABİLİRDİ
Şimdi soruyorum Ayşe Hanım... 
1-Farz edin, hamileyim ve ben bu çocuğu istemiyorum. Kocam psikopat. Ondan kurtulamıyorum. Bir de çocukla, iyice bağ kurmak istemiyorum. Sizi temin ederim, onunla yaptıkları bu görüşme yüzünden, Ankara’nın bir köşesinde şu an cesedim toplanıyor olabilirdi. Suçlusu kim olacaktı?
2- Farz edin, kocamdan ayrı yaşıyorum. Boşanamıyorum ve hayatımda birisi var. Ondan hamilelik şüphem var. Kocamla yapılan bu konuşma yüzünden cesedim başka bir sokaktan toplanacaktı!
3- Hastaneye giden benim. Hamilelik riski taşıyan benim. Sorumluluğunu bilip kaydettirecek olan da benim. Neden acaba ben değil de kocam aranıyor? Nasıl iğrenç bir maksat var bunun altında?
4- Kocamın bilgilerine ulaşan bir birim, acaba bizim beraber ya da ayrı yaşadığımızı da kesinleştirmiş mi? Bakıp, sorup soruşturmuşlar mı? Allah aşkına bu nasıl bir sistem? Kadınlara uygulanan şiddet deyip sadece kocaları, sadece toplumu mu suçluyorlar? Devletin hiç mi suçu yok? Bu nasıl bir devlet? Kadını koruması gerekmiyor mu? Sizce bu devlet bizi gerçekten koruyor mu?
Fişleyerek mi koruyor!
Hem hastaneyi, hem Sağlık Bakanlığı’nı arayacağım ve hakkımı arayacağım. Lütfen siz de bana yardımcı olun. (Ceren T.)

MÜNFERİT OLAYLAR DEYİP İŞİN İÇİNDEN ÇIKACAKLAR
Ceren T., elimden geleni yaparım.
Ama “Münferit olaylar!” deyip işin içinden çıkacaklardır.
Ya da bir süre konuşulacak, her kafadan bir ses çıkacak, ama sonra psssssssssssss.
Elde var sıfır, değişen bir şey yok!
Onlarca olay oldu, onlarca defa isyan ettik, çığlıklar attık.
Ama yine oluyor, yine oluyor...
Kadınları fişlenmeye devam ediyorlar.
Karamsarlığımın sebebi de bu, yazıyoruz, çiziyoruz, değişen hiçbir şey olmuyor. Her şey, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor.
Ve onlar bildiklerini okuyor.
Ama yine de destek vermeye hazırım, olan biteni paylaşın, ben de okurlarla paylaşacağım, elimden gelen bu...
Bu filmi daha önce gördük.
Anlaşılan o ki, artık hep görmeye devam edeceğiz! 
Hürriyet, Ayşe Arman, 28 Mayıs 2013

5.7.09

Bir tane daha yapalım mı?

İletişimci Ali Saydam 62.5 yaşında 4. kez baba olmaya hazırlanırken beş ay sonra dünyaya gelecek Ali Nihat'tan sonra bir çocuk daha istiyor.
Ben Ali Saydam'ın 60 küsur yaşında (tekrar) baba olacağına sevinenlerdenim. Hatta, "Yaşasın!" dedim, bu tür haberler, müjdeler beni çok mutlu ediyor. Renksiz, tekdüze ve korkak hayatımıza renk katıyor, ezber bozuyor. Ama tabii kafamda bir sürü de soru birikmişti. Yakaladım. Soruverdim...
22 haftalık hamile eşi Arın'a da Saydam'ıyla ilgili sorular sordum, (o eşine Ali demiyor, Saydam diyor) maalesef bu sayfaya sığmadı, pazartesiye...

63 yaşında 4. kez baba oluyorsunuz? Neden?

- Ayşecim, daha tamamlamadım yaşımı, ben 62 buçuk yaşındayım.

Aaa çok özür dilerim! Sadece kadınlar bu tür uyarılar yapar bilirdim...

- Öyle deme, çok önemli. Bu yaşta her yıl önemli. Aralık'ta 63 olacağım.

Peki. 62.5 yaşında 4. kez baba oluyorsunuz. Neden: a) Çok çocuk seviyorsunuz. Ölüp bitiyorsunuz çocuklara. Bu mu?

- Hayır, hayır. Ben aslında çocuk sevmem. Sosyal bir iletişime girince, yani çocuk biraz büyüyünce daha çok tat alıyorum. Sebep bu değil yani.

b) "Eşimin çocuğu yoktu. Bu onun hakkı..."

- Bak bu olabilir. Zaten çocuk yapma kararını ben vermedim. Eşim verdi. Evlendiğimizde Arın 37 yaşındaydı. Çocuk-mocuk umurumuzda değildi. Bir de okuyordu. Gerçi hálá okuyor, master'ını bitirdi, doktoraya başladı. Kendimize böyle bir yaşam tarzı seçmişken, birden bire kararını değiştirdi.

Neden?

- Bilmem. Dünyada büyük aile dönemi bitti. Eğer doğru dürüst bir çocuk yetiştirebilirseniz, o bir güvence de oluşturuyor tabii. Belki bu tür şeylerin farkına vardı. İkimiz de büyük ailelerde büyüdük. Bence çoğalmak istedi. Ben de istedim. Daha da enteresan bir şey söyleyeyim, eğer Arın isterse birkaç çocuk daha doğurabilir benden...

Şaka!

- Yok, hayır. Benim açımdan sakıncası yok. Hem oğlumuz Ali Nihat için de yaşına yakın bir kardeş iyi olur...

Adı Ali Nihat mı olacak.

- Evet, evet. Ali, Arın'ın en sevdiği isim, Nihat da babamın ismi... Belli bir bilinç düzeyine gelmiş çevreler, çocuk yapma konusunda entelektüel bir takıntıyla hareket ediyorlar, çocuk yapmaktan kaçınıyorlar. Öteki taraf da, sürekli çoğalıyor. Bizim tarafın da çoğalmasında yarar var, diye düşünüyorum. Ama şunu peşinen söyledim: "Çocuğa eşit bakacağız diye bir şey yok. Benden katma değer bekleme. Bu biiir. İkincisi de, çocuğu bahane ederek beni ihmal etme. "

Vayyyy...

- Evet, kartları açık oynadım. "Her şeyi uzun uzun konuştuk. "Ne zaman hakkın rahmetine kavuşacağım belli olmaz, onunla yalnız kalabilirsin, böyle şeyler de olabilir" dedim. O da şöyle bir akıl yürüttü: "Bu işlerin kuralı yok. Rahmetli Esat Edin'in İngiltere'de olan çocuğunu düşünsene, babası gencecikti gitti. Böyle bir anlaşma yok yani, Michael Jackson da 50 yaşında öldü..." Buna karşılık Alain Delon, Charlie Chaplin, Julio Iglesias gibi bir sürü benim yaşımda baba olanlar da var, böyle bir hesap kitap yapılamaz.

62 yaşındaki bir adamın, bir kadını hamile bırakabilmesi, kimseye çaktırmasa da ona gurur verir mi?

- Çocuk peydahlama gücü değil de, büyük bir aileye sahip olma keyfi gurur veriyor. Düşünsene, yakında evde üç kişi olacağız, belki bir tane daha yapacağız, dörtleyeceğiz.

Peki "Kararı ben vermedim, eşim verdi, ben cesur değilim, cesur olan o..." demek aynı zamanda "Nasıl olsa çocuğu o büyütecek, o düşünsün!" manasına da gelmiyor mu?

- Hayır. Tamam, geceleri kalkmayacağım. Ama bu, çocuğumun sosyal, ekonomik ve psikolojik sorumluluğunu ölünceye kadar taşımayacağım anlamına gelmiyor.

Huzursuz uyuduğunuz oluyor mu? Bencillik mi yapıyorum diye...

- Tam tersine, keyiften ölüyorum. Ne zaman doktora gideceğiz de, ultrasonda onu göreceğiz diye bekliyorum. Keşke, ilk üç çocuğumda da bu kadar bilinçli ve keyifli olabilseydim.

Bir erkek yaş aldıkça sinir uçları açılıyor, hayatı ve kadını farklı mı algılıyor?

- Aynen. Aynı şey, babalık için de geçerli. Bu son bebek, beni şöyle bir noktaya getirdi, çocuklarımla olan ilişkilerimi tekrar gözden geçiriyorum, hiç olmazsa bu son çocukta, treni yakalayım diyorum. En büyük oğlum 38 yaşında, hálá bütün baba-oğullar gibi itişip kakışıyoruz. O, benim en amatör ve en zayıf olduğum yıllara denk geldi. İnşallah Ali Nihat, diğer çocuklarımla olan ilişkilerimi de daha iyi hale getirir.

Peki onlar "Babamız delirdi!" diyorlar mıdır...

- Bilmem, buldumcuk gibi sevindiğimi görüyorlar. Hoşlarına gidiyor diye düşünüyorum. Ama içlerinden başka şey geçiriyor olabilirler.

En büyük korkunuz, Ali Nihat'ın arkadaşlarının "Babası" yerine "Dedesi" demesi mi?

- Valla, 25 yaşındaki kızımla aramızda 38 yaş var, o da hep "Baba, amma yaşlısın!" derdi. Şansa bak ki, 18 yaşındaki oğlum da öyle derdi. Ali Nihat da öyle diyecek. Yapacak bir şey yok. Her şeyin bir bedeli var, bedeli olmayan bir tek keyif göster şu dünyada!

Siz kadınları böyle felsefi laflarla tavlıyorsunuz değil mi?

- Evet. Fiziğimle tavlamadığım kesin! Kızcağız, yoksa neden 60 yaşında 120 kiloluk bir adama tav olsun?

Bari bu son çocuk şerefine...

- Ayşecim, söylüyorum, bu son olmayabilir...

Biraz kendinize bakın ve zayıflayın diyecektim...

- Kızımla bir anlaşma yaptık, o sigarayı bırakacak, ben de zayıflayacağım.

Eşiniz Arın, sizin için neden vazgeçilmez?

- Ona çok emek verdim. 1991'de Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji'yi bitirdi, bizim şirkete girdi.

Ellerinizle büyüttünüz yani...

- Biraz öyle. O da hem kendine hem de ilişkimize çok emek verdi. Benden iyi bir baba ve koca olmaz ama iyi bir sevgili olur. İyi sevgiliyi, iyi kocaya dönüştürecek o yolu bulmak lazımdı. Arın buldu.

Belki de şu: 22 yaş küçük olduğu için onu istediğiniz gibi eğip bükebildiniz...

- Yahu Ayşe, o mümkün değil! Kimse, kimseyi eğip bükemez. Kimseye bir şey anlatamazsın. Mevlana'nın meşhur lafıdır, "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır." Emektir her şeyin aslı.
Ayşe ARMAN, Hürriyet, 4 Temmuz 2009