eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.1.17

Muaviye’nin annesi Hz. Hamza’nın ciğerini yedi mi, çiğnedi mi?


Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni müfredat tasarısı neresinden tutsanız sadece elinizde kalmıyor, daha kötüsü elinize yapışıyor ve ancak kaleme-kâğıda davranarak elinizi kurtarıp rahatlayabiliyorsunuz!..

Dünkü Cumhuriyet'te Deniz Ülkütekin’in haberinde de Eğitim-İş Sendikası’nın taslakla ilgili raporundan pasajlar vardı. Bunlar arasında “Siyer”, yani “Hz. Muhammed’in Hayatı” dersi ile ilgili şu söylenenler, bir dolu düşünceyi kışkırttı kafamda:
“Yeni taslakta amaçlar eskisine oranla daha spesifiktir. Ayrıca dersin kapsamı genişletilmiş ve sahabe kavramı da dâhil edilmiştir. (…) İslâm inanç ve kültüründe sahabe kavramı ihtilaflı bir kavramdır. Yeni taslakta Emevi referanslı Sünni anlayışın sahabe görüşü esas alınmaktadır. Ancak sahabe kavramı adı altında tarih dışı bir sahabe düşünce ve inancı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Söz gelimi, sahabe kavramı adı altında Muaviye de öğrencilere sevdirilmeye mi çalışılacak?”

Eğer böyleyse, “Dört Halife Devri”nden sonra İslâm tarihinde karşımıza çıkan Emeviler devleti ve kurucusu Muâviye bin Ebû Süfyan hakkında çocuklara aktarılacakların merakıyla ben bile böyle bir dersin takipçisi olabilirim!..

***
  Çünkü Emeviler’le “Cahiliye”, bir anlamda İslâm’dan rövanş almıştır.
Peygamber’in yeni dini tebliğine Mekke’de Ebû Süfyan liderliğinde en sert ve şedit direnci sergileyen Ümeyye Oğulları’nın İslâm’ın hayata geçmesiyle kaybettikleri iktidar, önce aynı soydan olan Hz. Osman’ın halifeliğiyle onlara yeniden göz kırptı. Ama esas Ebû Süfyan’ın oğlu Muâviye’nin liderliğinde Şam’da kurulan Emeviler devleti ile o iktidar yeniden ele geçirilmiştir.
Müfredatta, hem de Emeviliğe referansla “Siyer” dersi yer alacaksa eğer, mutlaka Muâviye’nin babası Ebû Süfyan’ın Mekke’nin Fethi’ne kadar müşrik ordularının başında Müslümanlara ve Peygamber’e nasıl şevkle kılıç salladığını da öğrenecektir çocuklar…
Tabii Muâviye’nin annesi Hind’in bilgisine de vâkıf olacaklardır.
Hani Ümeyye Oğulları önderliğinde Mekkeli müşriklere kaybedilen Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza’yı sinsice öldürten sonra da onun göğsünü yarıp ciğerini çıkartan Hind binti Utbe!..
Hâlâ tartışılan konu şudur ki Muaviye’nin annesi Hind, Peygamber’in amcası Hz. Hamza’nın ciğerini yedi mi, yoksa sadece çiğnemekle yetinerek yutmadan ağzından çıkarıp attı mı?!
“Siyer” dersinde bu tartışmaya girilir mi girilmez mi, artık orası müderrislerin bileceği iş!..

***
  Ümeyye Oğulları, politeist (çoktanrıcı) Mekke’ye ve o dönemde “putların evi” konumundaki Kâbe’ye hâkim Kureyş kabilesinin en büyük ve kuvvetli boyuydu. İslâm’ın ortaya çıkış sürecinde hiçbir destekleri olmadı, aksine hayli köstek oldular.
Kureyş’in, Hz. Muhammed’in üyesi olduğu Hâşim Oğulları boyu ile düşmanlık, rekabet ve çatışmaları da Cahiliye döneminden miras olup İslâm’ın doğuşunda, sonrasında, özellikle Peygamber’in vefatını müteakip daha bariz sürmüş gitmiştir.
Emevi halifeliği ve devleti, işte bu anlamda hem Ümeyye Oğulları’nın iktidarının İslâmi kisve altında restorasyonu, hem de daha ciddisi, kabile “asabiyesi” (dayanışması) ve kabileler-arası çatışma anlamında “Cahiliye”nin İslâmî zemin ve iklimde hortlamasıdır!..

***
  İslâm, “siyasal antropoloji” açısından bakıldığında kabile siyasal örgütlenmesinden devlet siyasal örgütlenmesine geçişin “ideolojik” karşılığıdır.
Peygamber Muhammed, en tepede “Allah”ın bulunduğu, onun altında her kabilenin kendisine ait bir ikincil tanrı da edindiği Arap çoktanrıcılığını, kabile örgütlenmesini sosyal, ekonomik ve politik çerçevede aşkın bir devlet örgütlenmesine gidiş yolunda reforma uğrattı. “Panteon”un tepe noktasında yer alan Allah’ı, “tek bir Allah” tebliğ ederek tektanrıcı inancın öncüsü oldu.
Çok kabileden tek devlete, çok tanrıdan da tek tanrıya geçiş, kabile farklılıklarının da tek bir Allah’a kullukta buluşan “mümin kardeşliği”nde erimesini hedeflemekteydi.
Bu süreçte en çok kaybeden, o gün yaşanılan dünyada “kabileler/boylar arasında birinci” konumdaki Ümeyye Oğulları idi.
Onlar, Muâviye’yle ve “Emeviler” olarak bir anlamda İslâm’a kayıplarını telafi etmişlerdir.
Fakat, elbette Hâşim Oğulları’nın “rövanş”ı da Abbasiler’le gelecektir!..
Bunları da anlatırlar herhalde “Siyer” ve İslâm Tarihi derslerinde çocuklara, değil mi?!
 Tayfun Atay, Cumhuriyet, 20 Ocak 2017

Finlandiya Eğitim Sistemi ile Köy Enstitülerinin İnanılmaz Benzerliği

İskandinav ülkelerinin eğitim sistemleri son yıllarda dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak biliniyor. Şüphesiz ki özellikle Finlandiya. Her yıl gittikçe daha fazla yabancı delegasyonlar Finlileri ziyaret ediyor ve bu başarının ardındaki filozofiyi inceliyor. Hatta eğitime Finlilerden %40 fazla bütçe ayırmasına rağmen lise terk oranı Finlilerden %30 fazla olan Amerikalılar bile eğitim sisteminde Finlilerden aldığı ipuçlarıyla yeni düzenlemelere gidiyor.
Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı da başta Finlandiya olmak üzre gelişmiş bazı ülkelerde uygulanan eğitim sistemlerini okullarımızda hayata geçirmeyi planlıyor. Peki neden? Geçmişimizde Dünya’da benzeri görülmemiş bir örnek oluşturarak Türkiye’nin 1940’lardaki kültür yaşamına damgasını vuran KÖY ENSTİTÜLERİ gibi olağanüstü bir başarı hikayemiz varken TC Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri neden adeta talan edilmiş eğitim sistemimizi onarmanın çözümünü önce kendi geçmişinde ve tarihinde aramak yerine başka bir ülkenin eğitim modelinde arıyor?
Hele geçmişimizdeki bu başarının her detayı onca gıpta ettiğimiz Fin Eğitim Modeliyle neredeyse birebir aynıyken !

BUGÜNE DEK BİRÇOK YABANCI AKADEMİK İNCELEME VE ARAŞTIRMAYA KONU OLAN KÖY ENSTİTÜLERİ BİZİM YENİ EĞİTİM SİSTEMİ ARAŞTIRMALARIMIZA KONU BİLE OLAMIYOR
Tamamen Türkiye’ye özgü bir eğitim projesi olup bugüne dek yabancı birçok akademik inceleme ve araştırmaya örnek olan Köy Enstitüleri neden bizim bugünkü inceleme ve araştırmalarımıza konu olamıyor, anlamak mümkün değil.
Üstelik Köy Enstitülerinin sadece birinde değil tümünde yapılan çalışmalar, yenilikler, resmi düzenlemelere dair bilgi belgelerin tümü, hatta eğitim kadrosunun anıları bile titizlikle tutulup bugüne dek saklanmışken.

KURULUŞ MÜCADELELERİ BİLE NEREDEYSE AYNI
Fin Eğitim Modeliyle Köy Enstitüleri arasında öylesine inanılmaz benzerlikler var ki düşündükçe kendi geçmişimiz yerine Fin Modeline hayranlık duymamıza üzülmemek elde değil. Kuruluşlarındaki mücadeleleri bile neredeyse aynı.
Fin Eğitim Modeli tüm yoksulluklara, imkansızlıklara ve hatta elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek kuruluyorken Köy Enstitüleri de 2.Dünya Savaşı’nın Türkiye’yi dar bir kıskaca aldığı en zor dönemde ekonomik sıkıntıların, yetersiz endüstrinin, pahalılığın, karaborsanın olduğu en sancılı dönemde kuruluyor.
Her ikisinin eğitim programı da insanı bilgiye kültüre boğan, öğrenmeyi merak, araştırma, eleştirme ve sorgulamayla gerçekleştiren, gerçek rehberin bilim olduğu eğitim anlayışını benimseyerek kurgulanıyor.
Her ikisinde de okullar arası farklılık değil eşitlik ve dayanışma var.
Her ikisinde de öğrenciyi kucaklayan içine alan bir sistem var.
Her ikisinde de ast-üst ilişkisi yerine birlikte iş başarma anlayışı, “hesap sorma” yerine “hesaplaşma” anlayışı var.
Her ikisinde de eğitim ilkelerinin ustaca düzenlendiği ve tam anlamıyla bir kişilik eğitiminden yana olan bir eğitim anlayışı var.
Her ikisinde de din, dil, cins, ırk ayrımı gözetmeksizin insanın en yüce değer olarak kabul edildiği, herkesin gücüne göre bir ödevi ve görevi olduğu ilkesine dayalı olan, fonksiyonel bir örgütlenme üzerine kurulu bir sistem var.
Her ikisinde de öğrencilerin deneyerek, yanılarak, araştırarak, sorgulayarak, düşünerek, yazarak, sunum yaparak, yaşayarak kendini her konuda değerli hissettiği, sade yalın istikrarlı bir eğitim anlayışı var.
Şimdi eğitim bilimcilere, toplum bilimcilere ve başka ülkelerin eğitim sistemlerini araştırıp ülkemize uyarlamaya çalışan bakanlarımıza soruyorum.
Finlandiya Eğitim Sistemi ile geçmişimizin olağanüstü başarı hikayesi Köy Enstitüleri; kuruluşundan işleyişine dek birbirine bunca benziyorken, zamanın yabancı delegasyonları Köy Enstitülerinin olağanüstü başarısını incelemek araştırmak için onca çalışmalar yapmışken ve en önemlisi Köy Enstitülerine dair bilgi ve belge bolluğu bunca fazlayken çözümü dışarıda aramak neden?
 Ceylan Adanalı, Cumhuriyet, 14 Ocak 2017

14.7.16

Çocuk yetiştirmek neden zorlaştı?

İnsanlar yaklaşık 100.000 yıl avcılık ve toplayıcılık, 12.000 yıl ise tarım çağında yaşadı.
Son 100 yıldır da bilgi ve yaratıcılık çağında yaşıyor.

Yani, insanlık tarihinin %90’u avcılık ve toplayıcılıkla geçti. Doğal olarak da bu yaşam tarzına uyum sağlayan insan, bilgi çağında birçok sorun yaşıyor.

Çevre ile insan doğası örtüşmüyor. Bu da birçok çocuk yetiştirme sorununu ortaya çıkarıyor. Nasıl mı?

UYKU

Geçmişte gece korkmaları yoktu. Çocuk, anneyle beraber uyuyordu. Çocuk her iki-üç saatte bir beslendiği için, insanoğlunun uyku döngüsü (derin ve hafif uyku) buna göre ayarlandı.

Çocuk ve anne, nefes aracılığıyla senkronize olduğu için, çocuğun beslenme saati gelmeye yakın, anne de doğal olarak hafif uykuya geçiyordu. Uyanıp, çocuğunu emzirip tekrar yatıyordu. Uygarlık geldi, senkronizasyon bozuldu. Anneler yorulmaya başladı.

OYUN

Oyun sorunu yoktu. Çünkü kabilenin çocukları beraber oynuyordu.  Uygarlık geldi. Çocuklar binalara sıkıştı. Arkadaş bulamaz oldu. Yapay bir sistem olan oyuncaklar ortaya çıktı.

Çocuklar aileleriyle daha çok oynamak zorunda kaldı.  Aileler yorulmaya başladı. Halbuki çocuk etrafında başka çocuk bulsa, sorun olmayacaktı.

Çocuklar okulda başka çocuklar buldu ama bu sefer de beraber oyun oynama hakkı verilmedi. Böylelikle çocuk da bilgisayara yöneldi.

EMZİRME

Eskiden emzirme sorunu yoktu. Çünkü çocuk her zaman anneyle beraberdi. Hatta bu yüzden antropologlar, insan türüne ‘taşıyan tür’, diğer türlere ise ‘yuva kuran’ veya ‘yuvasız tür’ der. (Bu arada ağlama, sadece ‘taşıyan türlerde’ var.)

Emzirme bazen 2 ile 4 yıl arası sürüyordu. Uygarlık geldi. Emzirme sorunu ortaya çıktı. Anne çocuğu ile daha az zaman geçirir oldu. Yapay bir sistem olan emzik ve farklı besleme yöntemleri ortaya çıktı.

Gelişmiş toplumlar, çalışan kadını korudu ve ona çocuk hakları verdi ama gelişmeyen toplumlar kadını çocuğundan daha da uzaklaştırdı.

 YEMEK YEMEME

Çocuğun 2.5 yaşında keşfetme isteği tavan yapar, hareketlenir ve her şeyin tadına bakmak ister. Doğa da geçmişte çocuk zehirli mantarları yemesin diye, yemek yeme dürtüsünü bu sürede azalttı.

Ama uygarlık gelince, bu mekanizma karşımıza ‘iki yaş sendromu’ (Terrible Two) olarak çıktı. Geçmişte çocuğu koruyan bu mekanizma, çocuğa zarar vermeye başladı. Çocuğa yemek yedirmek zorlaştı.

SOSYALLEŞME

Eski kabilelerde herkes birbirini tanıyordu. Kabilenin değerleri aynıydı. Uygarlık geldi. Ailenin çocuğu için arkadaş seçme kaygısı başladı. Çünkü uygarlık farklı sınıflar ve değerler doğurdu.

Erkekler babalarıyla ava gidiyor, kızlar ise anneleriyle toplamaya çıkıyordu. Aile birlikte çokça zaman geçiriyordu. Annelerin ve babaların, çocuk ile bağlanması doğal bir süreçti. Uygarlık geldi. Anne ve baba çocukla daha az zaman geçirir oldu. Çocukta yalnızlık duygusu başladı.

Eskiden insanlar sosyalleşirdi. Birlikte zaman geçirirdi. Uygarlık geldi. Sosyalleşme azaldı. Yapay sosyalleşme aracı, televizyon ortaya çıktı. Tüm yapay sistemler gibi bu da mutsuzluğu tetikledi.

GELİŞİM

Çocuk annesinin ve babasının yanında, hayatta kalma becerisi kazanırdı. Özgüvenli olurdu. Uygarlık geldi, okullar kuruldu. Okullarda beceri kazandırma durdu, bilgi kazandırma başladı.

Çocuklar gelişim ihtiyacını karşılayamadı. Oyunlara yöneldi. Sürekli seviye atlayarak sahte gelişim sistemleri oluşturdu.

ÇOCUK SAYISI

Eskiden aileler daha çok çocuk doğuyordu. Çocuktan tek beklenti yaşaması ve aileyle çalışmasıydı. Uygarlık geldi.

Aileler bir ya da iki çocuk doğurmaya başladı. Çocuktan beklenti arttı. Beklenti de çocuğu şekillendirme ihtiyacı doğurdu. Aile, ‘’Çocuğu öyle şekillendireyim ki başarılı olsun’’ demeye başladı. Şekillendirme ihtiyacı ile mutsuz çocuklar büyümeye başladı.  Sadece şekillendirme ihtiyacının üstesinden gelen aileler, mutlu çocuklar yetiştirebildi.

DOĞAL BÜYÜME

İnsanın doğal büyüme hızı arttı. Eskiden bir kabilede 1000 kişi varsa, bir sene sonra 1003 kişi oluyordu. Uygarlık geldi. Nüfus artışı giderek yükseldi. 1000 kişi varsa, bir sene sonra 1011-1020 olmaya başladı.

Besin ve yerleşim sorunu ortaya çıktı. Besin görünümlü yapay yiyecekler ortaya çıktı. İnsanlar doğadan uzaklaştı. Sağlık sorunları başladı.

MİKRO SİSTEMLER

Kısacası, insan doğası ile çevre savaşmaya başladı. İnsan, uyum sağlamadığı bir ortamda yaşamaya ve kendisiyle çatışmaya başladı.

Doğadan, doğal yapıdan ve kendi doğasından uzaklaştı.

Böylelikle çocuk yetiştirmek daha da zorlaştı.

İnsan elbette geçmişe dönemez. Geçmişe dönelim, de demiyorum. Ama insan doğasını anlamak iki açıdan önemli. Birincisi, insan doğasını anlamadan çocuktaki sorunları çözemeyiz. Anlamak, empati getirir.

İkincisi de uygarlık sınırları içerisinde, insanı anlayan sosyal politikalarla, insan doğasına uygun mikro sistemler ve alanlar oluşturmazsak, sağlıklı nesiller  yetiştirmek daha da zorlaşacak.
Özgür Bolat, Hürriyet, 14.07.2016

30.3.13

4+4+4′te AKP’nin istediği oldu

MEB, 4+4+4’ün istatistiklerini yayınladı, 37 bin kız okuldan koparıldı.

MEB, 4+4+4 eğitim sisteminin uygulamaya geçtiği ilk yılın resmi istatistiklerini yayınladı. Buna göre 8. sınıftan mezun olan ancak açık lise de dahil olmak üzere hiçbir ortaöğretim kurumuna kayıt olmayan öğrenci sayısı 49 bin 449. Bunlardan 12 bin 172’si erkek, 37 bin 277’si kız öğrenci. 4+4+4 sistemi uygulamaya geçmeden önce ortaöğretime gitmeyen kız öğrenci sayısı 16 bin 137 olarak kayıtlara geçmişti. İşte MEB’in 4+4+4 rakamları:

Temel lise kaçağı 123 bin: 2011-2012 eğitim öğretim yılı sonunda 8. sınıfı bitiren öğrenci sayısı 1 milyon 252 bin 147. Mezunlardan 476 bin 651’i liseye, 651 bin 734’ü de meslek lisesine olmak üzere toplam 1 milyon 128 bin 557 öğrenci ortaöğretim kurumuna kayıt oldu. Herhangi bir temel ortaöğretim kurumuna kayıt olmayan öğrenci sayısı 123 bin 590. Bu rakam önceki yıl 187 bin 508 olarak istatistiklere yansımıştı.

66 bin kız lise kaçağı: 2011-2012’de 8. sınıfı bitirenlerin 653 bin 22’sinin erkek, 599 bin 125’inin ise kız öğrenci olduğu belirlendi. Erkek öğrencilerden 595 bin 499’u liseye kaydoldu. Kız öğrencilerden ise 533 bin 58 öğrenci temel ortaöğretim birimlerinde devam etti. Bu durumda 57 bin 523 erkek ve 66 bin 67 kız öğrenci liselerden birine kayıt olmadı.

28 bin kız açık liseye: 2012-2013 eğitim öğretim yılında açık öğretim lisesinde okuyan 1 milyon 14 bin 409 öğrenciden 552 bin 514’ünün erkek, 461 bin 895’inin ise kız olduğu belirlendi. 2011-2012 eğitim yılında açık öğretim lisesinde okuyan toplam 940 bin 268 öğrencinin ise 507 bin 163’ünün erkek, 433 bin 105’inin kız öğrenci olduğu açıklanmıştı. Bu durumda bu yıl açık liseye 45 bin 351 erkek, 28 bin 790 kız öğrenci kayıt oldu.

37 bin kız okul yerine evde: Lise kaçaklarından açık lise yeni kayıt sayıları çıkarıldığında 4+4+4’ün kız öğrenciler açısından yarattığı sonuç ortaya çıktı. 12 bin 172 erkek öğrenci, 37 bin 277 kız olmak üzere 49 bin 449 öğrenci açık lise veya temel ortaöğretim kurumlarından hiçbirine kayıt olmadı. Önceki yıl 9 bin 316 erkek, 16 bin 137 kız olmak üzere 25 bin 453 öğrenci hiçbir ortaöğretim kurumuna kaydolmamıştı.

İHL de arttı, öğrencisi de: Bu yıl imam hatip ve Anadolu imam hatip lisesi sayısı 537’den 708’e çıktı. Buna göre, İHL öğrenci sayısı ise 286 bin 245’ten 380 bin 771’e çıktı.

2.2.07

Okuma - yazma bilmeyen güneş enerjisi "mühendisleri"

Bir okul düşünün; ücra bir köyde...
Öğrencileri, elektriği bile olmayan köylerden evli ve orta yaşlı, okuma-yazma bilmeyen ya da okumayı çat pat sökmüş yoksul kadınlar...
"Yalın Ayak Koleji"ne kabul edilecek kadının mutlaka kocası-çocukları ve bir karış da olsa ekecek toprağı olmalı ki, "güneş enerjisi mühendisi" olduktan sonra kasaba ya da kentte iş aramak yerine tekrar köyüne dönsün! Ve kendi köyündeki evlere teker teker güneş enerjisiyle çalışan sistemler kurup, komşularının elektrik ve sıcak suya kavuşmalarını sağlasın...
İnanılır gibi değil ama Sanjit Roy'un, Hindistan'ın ücra bir köyünde 35 yıl önce temellerini attığı Barefoot College bugün, okuma-yazması olmayan güneş enerjisi "mühendisi" -kendisi ısrarla mühendis diyor- kadınlar yetiştiriyor!

Öğretmensiz eğitim
Bu okulda öğretmen yok, ayda 100 dolara çalışan 25 personel var. Sanjit, toprakla uğraşan köylü kadının bilgeliğine ve kavrama yeteneğine güveniyor. Kadınlar da onu yanıltmıyor; "6 aylık mühendislik öğrenimini" tamamlayıp köylerine döndüklerinde, hiçbir yardıma gerek duymadan, evlere güneş enerjisi tertibatını kurabiliyorlar.
Sanjit Roy'dan öğrendiğimize göre bir evin güneş enerjisiyle ısınıp, aydınlanabilmesi için 800 - 1000 dolarlık masraf yeterli. Akşamları 3 saat elektrik kullanmaları kaydıyla piller, 5 yıl dayanıyor. Herhangi bir arıza durumunda köylüler, tamir ve bakım için elbette güneş enerjisi mühendisi kadına başvuruyorlar ve o da takım çantasını eline alıp gururla sorunu gideriyor.
Hindistan'ın ünlü bir üniversitesinden mezun olan ve annesi diplomat olacağını hayal ederken, köyüne geri dönüp hayatını yoksul köylülerin yaşam standardını yükseltmeye adayan Sanjit Roy, mevcut eğitim sistemine de şiddetle karşı.
Yaldızlı diplomaların çoğu kez içleri boş olduğu halde, işe alımlarda belirleyici rol oynadığından yakınan Sanjit, "Üniversitelerin enerji mühendisliği bölümünden yeni mezunlar buraya geldi. Akla gelebilecek her türlü soruyu sordular ve bizim mühendis kadınlar hepsini çatır çatır cevapladı. Onların kâğıt üzerinde 5 yılda öğrenemediğini, biz okuma-yazması olmayan kadınlara 6 ayda öğretiyoruz," diyor iftiharla.

Dil bile bilmeden...
Hindistan'ın çeşitli eyaletlerindeki ücra köylerdeki Barefoot College'lerin sayısı şu anda 13'e ulaşmış. Öğrencileri de artık sadece Hintli kadınlar değil. Mevcut eğitim sistemine başkaldırısını bir adım daha ileri götüren Sanjit, sadece okuma-yazma bilmeyen kadınlara değil, Hintçe bilmeyen kadınlara da okulun kapılarını açmış. İlk gelenler Afgan kadınlar... Başarılı olduğunu görünce Kamerun, Mali, Sierra Leone, Gambia, hatta Bolivya'nın elektriksiz köylerinden kadınlar gelmeye başlamış okula.
Ve aynı dili bile konuşamadıkları halde 6 ayda "mühendis" çıkıp, köylerine döndükten sonra güneş enerjisi panellerini evlere kurup, komşularını ışığa kavuşturmuşlar.
Sosyal girişimci Sanjit'in hikâyesi, bana üniversitelerde yapılan bir espriyi anımsattı: "Eğer profesör cümleye 'teoride' diye başlarsa, anlayın ki anlattığı pratikte uygulanamaz. 'Pratikte' diye başlanan bir cümlenin ise teorisinin bulunmadığından emin olabilirsiniz."


Meral Tamer, Milliyet, 02 Şubat 2007