Taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.5.16

Sırat Köprüsü'nde hamal olacaksın Ahmet Altan

ELİNE kan bulaştı Ahmet Altan. Hiç laga luga yapma, bu kanı temizleyeceksin.
Öyle çok zor da değil bu kanı temizlemek.
Bir küçük özür bile kurtarır.
Aslında sen çok güzel, çok harika, çok yaltaklanarak özür dilersin.
Hatırlıyor musun?

Hükümet ile Cemaat’in bu ülkeye ortaklaşa egemen olduğu günlerde Fethullah Gülen’le ilgili yaptığın küçücük, minicik ve önemsiz bir hata nedeniyle nasıl da yaltaklanarak, nasıl da bin bir temennayla özürler dilemiştin.

Fethullah Gülen’den özür dilerken şunları yazmıştın:

Kaş yaparken gözü lobuyla beraber çıkarıp aldım. Mahcup oldum ki mahcubiyet çok harika bir duygu değildir.

Bu hatadan dolayı kendisine borçlandım. Bu dünyada ödeyebileceğim kefaret özür dilemek.

Ama ahirette ayrı ayrı bölümlerde ikamet edecek olsak da ben kendisini kabul ederlerse Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşırım. Umarım böylece ödeşiriz.

Küçücük, minicik ve önemsiz bir hata için bile dilediğin şu özre bak!
“Aman Hocam, gel seni Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşıyayım” demeler...“
Yaman Hocam, bilmem beni affedebilecek misin” diye yaltaklanmalar...
Fethullah Gülen’i sırtına alıp Sırat Köprüsü’nde taşıyacağını söyleyen sen, sıra öldürdüğün Kuddusi Okkır’a, intihar ettirdiğin Ali Tatar’a, iftira attığın Nedim Şener ve Ahmet Şık’a, hayatını karattığın Mehmet Ali Çelebi’ye, yapmadığını bırakmadığın Dursun Çiçek’e gelince...
Bırak özrü, bırak nedameti, bırak mahcubiyeti, en küçük bir yüz kızarıklığı bile yaşamıyorsun.
Çünkü biliyorsun ki...
Eğer yüzünü azıcık da olsa kızartırsan...
Günah defterinin açılması kaçınılmaz olacak.
Çirkefleşerek, adileşerek, müptezelleşerek, seviyesizleşerek ve bana saldırarak durumu geçiştirmeye çalışmanın tek makul açıklaması bu.
Ama yağma yok!
Ahdettim!
Sana özür dileteceğim.
Belki Fethullah Gülen’den özür dilerken yaltaklandığın gibi yaltaklanmanı sağlayamamam.
Ama hiç değilse bir kuru özrünü alacağım senin.
Hiç kurtuluşun yok.

BAŞBAKAN ADAYLARI BİLE BÖYLE YALAKALIK YAPAMAZ
AHMET Altan’ın yaptığı Tayyip Erdoğan yalakalığının daha mürekkebi bile kurumadı.
Taraf gazetesinde yazdığı başyazılarda Tayyip Erdoğan’a öyle vıcık vıcık yalakalıklar yapıyordu ki...
Bugün Ahmet Davutoğlu’nun yerine başbakan olmak isteyenler bile böyle yalakalık yapmayı beceremezler.
İşte Ahmet Altan’ın Tayyip Erdoğan’a yaptığı yalakalıklardan bir demet:

Başkasını bilmem ama ben Tayyip Erdoğan’ın müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum.

Tayyip Erdoğan, ona her zaman yakıştığını düşündüğüm biçimde şövalyece davrandı ve bize çok önemli bir gerçeği gösterdi.

Eğer bu ülkede küçük bir çocuğun başı derde girerse, bu ülkede o çocuğun yardımına koşacak bir başbakan var. Bu benim için de ülke için de çok büyük güvence.

Tayyip Erdoğan sadece Türkiye’deki savaşı durdurmadı, Davutoğlu’nun da büyük katkılarıyla bütün bölgeye barış getirecek açılımlar yaptı.

Tayyip Erdoğan’ın kalibresine sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye’de rakipsiz...

Düne kadar bunları yazan Ahmet Altan, bugün tam tersi şeyler yazıyor.
Daha düne kadar...
Vizyonuna hayran kaldığı, cesur liderliğine şapka çıkardığı, kalibresine yaltaklandığı, rakipsizliği karşısında önüne yattığı Tayyip Erdoğan için...
Bugün ağzını her açtığında “diktatör”, ağzını her kapattığında “diktatör” diyor.
Ve bu denli yanıldığı, bu denli öngörüsüz olduğu, bu denli avanak olduğu, bu denli isabetsiz teşhislerde bulunduğu, bu denli muazzam bir batış yaşadığı halde...
Bugün hâlâ çıkıp üst perdeden yazılar yazarak...
Tayyip Erdoğan’a karşı nasıl mücadele etmemiz gerektiği konusunda hepimize akıl vermeye kalkışıyor.
Ve hiç kimse de kendisine “Hadi oradan be, dünün yalakası” demiyor.
Ki işte bu yüzden bu ülkede Ahmet Altan hâlâ adamdan ve aydından sayılıyor.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 12.05.2016

18.11.12

PALAVRACI!

Palavracılığın günlük hayatta sempatik bir yanı da vardır, bir zaman sonra palavracıyı tanır, anlattıklarını eğlenerek dinlersiniz.

Ama siyasette “palavra” çok tehlikeli bir iştir, bedeli ağırdır.

Tayyip Erdoğan, hızla yükselen bir ivmeyle siyasetini “palavra” üzerine dayandırmaya başladı.

Yapamayacağı işleri yapacakmış gibi bağıra çağıra anlatıp ortalığı birbirine katıyor.

Sanırım halkın palavracılıktan hoşlandığına dair yanlış bir algısı var.

Halkın bir kesimi o “babalanmaları” gerçek sandığı sürece bundan hoşlanıp destekler ama onların “palavra” olduğunu anladığında öfkelenir.

Ben size bu palavralardan ve sonuçlarından bir iki örnek vereyim isterseniz, tehlikenin ne olduğunu hep birlikte görelim.

Başbakan, İsrail’i Gazze’den çıkartacakmış gibi davrandı.

Suriye’ye girecekmiş, ona her dediğini yaptıracakmış gibi davrandı.

Şimdi de idamı geri getirecekmiş gibi yapıyor.

Onun İsrail politikasının sonucunda, İsrail’in gözü dönmüş yönetimi dokuz yurttaşımızı öldürdü.

Erdoğan parmağını kımıldatamadı.

Suriye, uçağımızı düşürüp iki pilotumuzu öldürdü, üstelik bir de “ben vurdum” diye açıkladı.

Biz “yok sen vurmamışsındır” deyip geri adım attık, durduk yerde pilotlarımızı palavraya kurban verdik.

Başbakan, “idamı geri getirmekten” söz etti, Dışişleri Bakanı Avrupalılara “siz ona bakmayın, o Norveç’ten söz ediyor” demek zorunda kaldı.

İsrail’le ve Suriye’yle savaşmadığımız iyi oldu ama Erdoğan’ın “savaşacakmış” gibi davranma palavralarını insanlarımız hayatlarıyla ödediler.

Başbakan birkaç oy alacak diye o palavralara gerek yoktu.

Gerçekçi davransaydı, yapamayacağını yapacakmış gibi söylemeseydi, o iki ülkeyi eleştirip durması gereken yerde dursaydı, o insanlar şimdi hayatta olacaktı.

İdam palavrası ise toplumu gerdikçe geriyor.

Başbakan’ın aklında, “başkanlık” kılıfında bir “tek adam rejimi” kurup ülkede canının istediğini asma yetkisine sahip olmak gibi hastalıklı hayaller olabilir.

Ama bunu yapamaz.

Erdoğan idamı geri getiremez.

“İdamı geri getiriyoruz” dediğiniz anda Türkiye’yi Avrupa’dan atarlar.

Dünya siyaseti, bir “yapboz” oyunu gibi kurulmuştur, her ülkenin durduğu yer diğer ülkelerin durduğu yeri de belirler, bir ülkeyi kımıldattığınızda birçok ülke birden kımıldamak zorunda kalır.

Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacak böyle bir adım attığınızda bu sadece Türkiye’yi değil dünyadaki birçok ülkeyi de ilgilendirir ve sorun bir anda “uluslararası” bir sorun hâline gelir.

Bugün dünyadaki hiçbir siyasetçinin, ülkesini böylesine büyük bir değişime sürükleme gücü ve lüksü yoktur, bunu yapmaya kalktığında çok ciddi tepkilerle karşılaşır.

Erdoğan yapamayacağı işleri yapacakmış gibi palavrayı sıkıyor ama bunun iki çok büyük tehlikesi var.

Birincisi, gerçekten yapacağını sanabilirler.

İkincisi ve bence daha da tehlikelisi, yapamayacağını bilirler ama Türkiye’yi karmakarışık etmek için bu bahaneyi kullanırlar.

Erdoğan, “ben Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacağım, başka bloka katılacağım” dediğinde birçok ürkütücü ihtimal devreye girer.

Türkiye’yi ekonomik açıdan sıkıştırmaktan askerî darbeye kadar her türlü bela karşımıza dikilir.

Tarhan Erdem, iki gündür boşuna “darbe uyarıları” yapmıyor.

Bu sefer darbe olursa, Erdoğan da dâhil olmak üzere hepimizi evimizin önünde vururlar, Endonezya tipi bir darbe olur bu, kan sel olur akar sokaklarda.

AKP yöneticileriyle muhafazakârların bir kısmı Erdoğan’ın palavralarını sırıta sırıta dinliyor ama bu sefer bir darbe gelirse Türkiye’den “muhafazakâr politikacı” denen insan türünü kökünden kazırlar.

Onlar sanıyor ki bu sefer de sadece yazarçizerleri temizlerler, öyle olmaz, hep beraber gideriz.

Hep birlikte Erdoğan’ın palavralarına kurban ediliriz.

Böyle “asacam kesecem” palavralarıyla sorunları çözemeyeceğimiz gibi daha da büyük sorunlarla karşılaşırız.

Artık bu palavraları bitirmek lazım.

“Siz ona bakmayın Norveç için söylüyor” sözleriyle de kurtulamayacağımız bataklıkların içine girmenin âlemi yok.

Başbakan, dur durak, sınır, ölçü tanımaz hâle geldi.

“Başkan olacağım, başkan olacağım” kasılmalarıyla bütün ülkeyi felakete sürükleyecek.

 Her yandan uyarılar geliyor, aklı başındaki herkes Erdoğan’ı da AKP yönetimini de bu sarhoşluktan ayıltmaya çabalıyor, AKP’liler yazılanları biraz dikkatli biçimde okusunlar bence.

Yaklaşan belayı daha nasıl anlatacağız?

Kör müsünüz gerçekten, bu palavraların nelere yol açabileceğini görmüyor musunuz?

Oyun mu bir ülkeyi yönetmek, “palavracılık şampiyonası” mı bu?

Ciddi sorunlarımız var, bu gayrıciddiyetin, bu palavracılığın ne yeri, ne zamanı, aklınızı başınıza toplayın.

Barış içinde, huzur içinde, eşit, özgür ve zengin yaşamak için her imkânımız var, palavra balonlarıyla uçup Çankaya’ya konma hayalleri için yakacak mısınız bu ülkeyi de, kendinizi de?

Rahat batıyor mu size?


Ahmet ALTAN, TARAF, 14 Kasım 2012

18.4.09

“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!

Berlin’den yazıyorum bu satırları. Köşemi birazdan Ahmet Altan’a bırakacağım. Çünkü bir konuda benim derdimi de çok iyi anlatmış...
Konu yine Ergenekon.
Bir başka deyişle:
Türkiye’de darbeciliğin ilk kez ciddi olarak, üstelik bu kez emekli generalleriyle birlikte yargı sahnesine çıkarılmış olması...
Ergenekon’u bu nedenle önemsediğimi kaç aydır söylüyor ve yazıyorum.
Darbecilik geleneğini silmek ve bu ülkede demokrasiyle hukukun üstünlüğünü yerli yerine oturtmak için Ergenekon davasını tarihi bir dönemeç olarak görüyorum.
Fırsat kullanılabilecek mi?
Yoksa heba mı olacak?
Ergenekon rayından sapacak mı?
Bu ihtimal de var tabii.
Çünkü dava düz bir çizgi izlemiyor. Hukuk çizgisi bazen belirsizleşiyor. Hukuk açısından soru işaretleri çoğalıyor.
Davayı sulandırmaya, inandırıcılığını törpülemeye müsait savrukluk ve yalpalamalar, devletin her zamanki hoyratlığını dışa vuran kötü örnekler yaşanıyor.
Bunun en son iki talihsiz ve çirkin örneği, daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, Prof. Dr. Türkan Saylan’la gazetemizden Tijen Mergen’in karşı karşıya kaldıkları muameledir.
Toplum vicdanını haklı olarak rahatsız eden durumlara meydan vermekten özenle kaçınmak ve hukukun gereği neyse sonuna kadar titizlikle yapmak gerekiyor.
Yoksa, Ergenekon’da pusula şaşıyor mu sorusu gitgide meşru hale gelir.
Belki daha önemlisi, 12 Mart sonrasında olduğu gibi ‘darbeciler’ bir kez daha ‘demokrasi kahramanı’ haline gelebilir.
Bizden uyarması...
Ya da İsmet Berkan’ın dün Radikal’deki köşesinde yaptığı uyarı:
“Ergenekon’a ciddi ümit bağlamış bir kamuoyu var. Bu kamuoyu, demokrasinin bu dava yoluyla Türkiye’ye geleceğini düşünüyor. Ama ülkeye demokrasiyi getirecek bir davanın demokrasinin, insan hakları ilkelerinin ve en önemlisi insan onurunun çiğnenmediği bir dava olması gerekir, oysa adalet cephesinde değişen çok da bir şey yok, davanın yürütülüş şekli sıkıyönetim dönemlerini çok da aratmıyor açıkçası...”
Şimdi köşemi Ahmet Altan’a bırakıyor, onun 16 Nisan 09 tarihli Taraf gazetesindeki “12 Eylül niye kötüydü peki?” başlıklı yazısının bir bölümünü aşağıya alıyorum.

* * *

“Darbeden yana mısın? Değil misin? Darbeden yanaysan, yap darbeyi. Cezası neyse çekmeye de razı ol. Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.
Yok, ‘darbeye karşıyım’ diyorsan, o zaman Ergenekon’u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.
Ergenekon’la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun? Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?
Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları ‘lahikaları’, fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden’in ve Balbay’ın günlüklerini, İlhan Selçuk’un ‘paşaya’ söylediklerini, Manisalı’nın General Ersöz’e tavsiyelerini, rektörlerin ‘hemen harekete geçelim’ önerilerini nasıl açıklıyorsun?
Ne bunlar sence?
Oyun mu? Eğlence mi?
Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM’cilerin Güneydoğu’da öldürdükleri insanlar ‘hayal’ mi? O kuyulardan çıkan kemikler ne?
‘Darbeye karşıyım’ diyorsan ve Ergenekon’u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?
Kıbrıs’ta yapılanlar hakkında, ‘oğula babasını öldürtecek’ beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?
Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun? Niye Ergenekon’u savunuyorsun? Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun? Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?
Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?
Çok mu sevineceksin?
O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana ‘solculuk’ gibi mi gözüküyor? Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?
Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?
Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?
Biliyorum var birkaç tane ama onlar da ‘lanetliler’ arasında çoktan yerlerini aldılar. Onların arasına mı katılmak istiyorsun?
Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen, daha da önemlisi kendine ‘insan’ diyen biri için ‘darbeyi desteklemekten’ daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.
“Ben AKP’ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum” demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.
AKP’ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama ‘Halk benim seçtiğim partiyi seçmez, onun için darbe olsun’ dersen, küçük bir Kenan Evren olursun.
Oluyorsun da.
Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece ‘işbirlikçisin’, darbecilerin peşinde ‘paşam, paşam’ diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.
‘Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar’, bunu mu istiyorsun?
Sen buna ‘solculuk’ mu diyorsun, sen buna ‘sanatçılık’ mı diyorsun, sen buna ‘ilericilik’ mi diyorsun?
Bunlar ilericilikse, ‘rezillik’ nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?”
Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!
Hasan Cemal ve Ahmet Altan biraderler, Milliyet, 18 Nisan 2009
Yorumcunun Notu: Yavaşlığıyla ünlü ya ağababasından yardım istemiş, aman ha,doğru bir laf falan ederim, iyi saatte olsunlar aklıma gelen iyi bir düşünceyi kağıda aktarıverir, sonra cemaate rezil olurum... Yazık...